Avrupa
Almanya’da “Doğudan sürülen Almanlar” tartışması
Almanya’da tarihçiler, federal hükümetin II. Dünya Savaşı’ndan sonra “yeniden yerleştirilen” Doğu Almanları politikasını eleştiriyor.
Alman Tarihçiler Birliği’nin (VDH) yaptığı açıklamaya göre, Ağustos ortasında Federal Meclis’e sunulan “Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’na ilişkin yeni yasa tasarısı II. Dünya Savaşı sonrası “yeniden yerleşim” sürecindeki karmaşık olayları “Almanların çektiği acılara” indirgiyor, gerekli tarihsel bağlamı (yani Almanya’nın Doğu ve Güneydoğu Avrupa’da yürüttüğü yok etme savaşını) göz ardı ediyor ve böylece şimdiye kadar esas olarak mülteci dernekleri tarafından geliştirilen “kendine referans veren bir ulusal anlatı” yaratıyor.
Tarihçiler bu durumun, özellikle Polonya ve Çek Cumhuriyeti ile “uzlaşma” yönündeki çabaları tehlikeye attığına işaret ediyor.
Bu odak değişikliği, vakfın Berlin’in merkezi bir bölgesinde yer alan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Belgeleme Merkezi’nde sürdürdüğü kalıcı sergiyi doğrudan etkilediği için geniş bir kamuoyu etkisi yaratacak.
Bu durum, Berlin’in Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki azınlıklara yönelik eski “Alman kimliği” politikasının yeniden canlanmasıyla el ele gidiyor.
Savaş sonrası Alman göçü sergisi: Nazi Almanyası nerede?
German Foreign Policy’nin aktardığına göre Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nı çevreleyen son tartışmaların başlangıç noktası, vakfın işletmekte olduğu ve 2021 yılında Berlin’deki Deutschlandhaus’ta açılan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Belgeleme Merkezi’ndeki kalıcı sergiydi.
İki kata yayılan sergi, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu ve Güneydoğu Avrupa’dan gelen Almanca konuşan nüfusun yeniden yerleşimini anlatıyor. Böylece sergi, tarihsel olayları iki bölümden oluşan bir bağlam içinde ele alıyor.
Hagen Uzaktan Eğitim Üniversitesi’nde ders veren tarihçi Felix Ackermann’ın örnek bir şekilde tanımladığı üzere, birinci katta, özellikle 20. yüzyıl Avrupa’sındaki çeşitli kaçış, sürgün ve yeniden yerleşim vakaları bağlamında, “etnik milliyetçiliğin ön tarihi ve devlet tarafından zorlanan göç” sunuluyor.
Bu içeriği temel alan ikinci kat ise, savaş sonrası Almanların yeniden yerleştirilmesine odaklanıyor.
Ne var ki, kalıcı serginin bu temel unsurundan önce, Nazi Almanyası’nın Doğu ve Güneydoğu Avrupa’nın önemli kısımlarını işgal ettiği savaşa dair oldukça özet bir genel bakış yer alıyor.
Bu husus hayati önem taşıyor çünkü bu bilgi olmadan, “yeniden yerleştirme” sürecinin karmaşıklığı doğru bir bağlamda değerlendirilemez ve yeterince anlaşılamaz.
Polonya sınırı meselesi
Kalıcı serginin genel yapısı, sağ eğilimli sürgün dernekleri ile Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nın Bilimsel Danışma Kurulu arasında varılan bir “uzlaşma” olarak yaygın bir şekilde tanımlanıyor.
Bu kurulda, özellikle Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nden tarihçiler de yer alıyor.
Bu uzlaşma, şu ana kadar Dokümantasyon Merkezi müdürü tarihçi Gundula Bavendamm tarafından korunmuştu.
Fakat 2024 yılının ortalarında, sürgün dernekleri bu uzlaşmadan fiilen vazgeçti ve şiddetle saldırıya geçti.
Örneğin, o dönem Sürgün Edilenler Federasyonu (BdV) başkanı Bernd Fabritius (CSU) tarafından Bavendamm’a gönderilen bir mektupta, yeniden yerleşim süreci ile Almanya’nın imha savaşı arasındaki bağlantının kesilmesi gerektiği belirtildi; zira bu durum “bağlam ile nedenselliği karıştırmakta” idi.
Fabritius ayrıca, Federal Almanya Cumhuriyeti’nin 1990’da Polonya’nın ulusal sınırlarını tanımasının “hukuken” Alman İmparatorluğu’nun eski doğu topraklarının “devri” olarak nitelendirilmemesi gerektiğini de savundu.
Bu açıklama, Almanya Federal Cumhuriyeti ile Polonya arasındaki sınır antlaşmasının, iki devlet arasındaki sınırı yalnızca “teyit ettiğini”, onu “dokunulmaz” olarak nitelendirdiğini ve her türlü “toprak iddiasından” feragat ettiğini hatırlatıyor.
Antlaşma, sınırı kesin olarak “dokunulmaz” olarak nitelendiren koşulsuz bir tanıma içermiyor. Fabritius’un açıklamasının da ima ettiği gibi, bu durum potansiyel boşluklara yol açabilir.
Alman sürgün derneklerinde CDU/CSU etkisi
Sürgün derneklerinin başlattığı saldırı, geçen yılki hükümet değişikliğinin ardından ivme kazandı.
Başlangıçta bu, Akademik Danışma Kurulu’nun oybirliğiyle yaptığı itirazlara rağmen, Dokümantasyon Merkezi direktörü Bavendamm’ın sözleşmesinin Kasım 2025’te yenilenmemesine ve pozisyonun ilana çıkmasına yol açtı.
Konuyu yakından takip edenler, bu süreçte sadece sürgün derneklerinin değil, aynı zamanda Bundestag’daki CDU/CSU milletvekili grubu bünyesindeki ve onlarla yakından ilişkili Mülteciler, Geri Dönenler ve Alman Azınlıklar Grubu’nun da rol oynadığını gördü.
Bu grubun lideri Klaus-Peter Willsch (CDU), Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nın mütevelli heyeti üyesi.
Aynı şekilde, Mülteciler Grubu’nun başkan yardımcısı ve Fabritius’un BdV başkanlığı görevini devralan Stephan Mayer de bu heyetin üyesi.
Bavendamm’ın yerine Dokümantasyon Merkezi müdürü olarak atamak istedikleri kişi Sven Oole’ydi.
Eleştirmenler, Oole’un “Alman müzelerinde yönetim tecrübesi bulunmadığını” ve konuyla ilgili herhangi bir “akademik yayın” yapmadığını fakat “‘Yerinden Edilmiş Kişiler Grubu’nun uzun süredir genel müdürü olarak, grubun tarihsel-siyasi hedeflerini avucunun içi gibi bildiğini” belirtmişlerdi.
Oole’un adaylığı, Bilimsel Danışma Kurulu’nun, seçilmesi halinde toplu olarak istifa edeceği tehdidi nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanmıştı.
Sonunda Roland Borchers seçildi fakat “vakfı nereye götürmeyi planladığı”nın kimse tarafından bilinmediği söyleniyor.
Almanları soy temelli bir topluluk olarak tanımlama girişimleri
Ancak Borchers’in çalışmaları, federal hükümetin Temmuz ayında kabul ettiği ve Ağustos ortasında Federal Meclis’e sunulan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı hakkındaki yeni yasa nedeniyle, içeriği bakımından büyük olasılıkla ciddi şekilde kısıtlanacak.
Alman Tarihçiler Birliği (VHD), bu yasaya karşı Mayıs ayı sonlarında sert eleştiriler yöneltmişti. Bu eleştiri, bir yandan gelecekte Etnik Alman Göçmenler ve Ulusal Azınlıklarla İlgili Konulardan Sorumlu Federal Hükümet Komiseri Bernd Fabritius’un vakfın yönetim kurulunda ek bir koltuğa sahip olacağı gerçeğinden kaynaklanıyor.
VHD’nin açıklamasına göre, bunun sonucunda BdV fiilen “vakfın denetim kurulunda hükümet destekli bir çoğunluk konumu” elde edecek.
VHD, açıklamasında “devlet yönlendirmeli bir anma politikasının kötü örnekleri”ne karşı açıkça uyarıda bulunuyor.
Öte yandan açıklamada, yeni yasanın vakfın çalışmalarını belirli bir ölçüde “Almanların çektiği acılara” odakladığı ve “kaçış ve sürgünün tarihsel bağlamını, kendi kendine referans veren ulusal bir anlatıyla” değiştirdiği savunuluyor.
Bu durum, “özellikle Federal Cumhuriyet’in Doğu Avrupa komşuları ile, özellikle de Polonya ve Çek Cumhuriyeti ile olan uzlaşma çabalarına yönelik mevcut tehditleri” daha da şiddetlendiriyor.
Son olarak, açıklamada, son yıllardaki açıklıktan uzaklaşarak, yasanın “Almanları bir kez daha soy temelli bir topluluk olarak tanımladığı” belirtiliyor.
Almanya’ya göçe hayır – “etnik Almanlar” hariç!
Tarihçi Felix Ackermann, yakın zamanda genel siyasi bağlamı da ele aldı.
Ackermann’a göre yeni yasa yalnızca yeniden yerleşim sürecini tarihsel bağlamından koparmayı ve anma faaliyetlerini dar bir ulusal çerçeveye hapsetmeyi amaçlamıyor.
Bunun yanı sıra federal hükümet, Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nı Federal Kültür İşleri Komiseri’nin yetki alanından çıkararak Federal İçişleri Bakanlığı’nın yetki alanına dahil ediyor.
Bu bakanlığın Parlamento Müsteşarı ve Bundestag’daki CDU/CSU parlamento grubu bünyesindeki Mülteciler Grubu’nun başkan yardımcısı olan Christoph de Vries de “etnik akrabalar için yeni göç yollarının açılması” yönünde baskı yapıyor.
Aslında, de Vries gibi politikacılar göçe karşı sıkı kısıtlamalar getirilmesini savunurken, Federal İçişleri Bakanlığı ise Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki Almanca konuşan azınlık mensuplarına yönelik göç düzenlemelerinin revize edilmesini istiyor.
Bu revizyon, 31 Aralık 1992’den sonra doğmuş Almanca konuşan kişilerin bile Alman vatandaşlığı almasına imkân tanıyacak.
Ackermann’ın da belirttiği gibi, “Almanlık” kavramına yönelik bu ikili odaklanma, sürgün bölgelerini, tıpkı Konrad Adenauer döneminde olduğu gibi, “Alman Doğusu”nun bütünü olarak, nitelendirmeyi mümkün kılıyor.
“Alman Doğu’sunun tarihini koruma sorumluluğunun” artık yeniden Federal İçişleri Bakanlığı’na ait olması (ki bilindiği üzere bu bakanlık dış işlerden değil, iç işlerden sorumlu) Ackermann’a göre “kötü bir şaka gibi” görünüyor; oysa, diyor Ackermann, bu durum “gerçekte … korkunç sonuçlar doğurur.”