Avrupa

Bir dönemin sonu

Yayınlanma

Fransa’da banliyö liselerinde patlak verip hızla yayılan ve polisin sert müdahalesiyle karşılaşan öğrenci eylemleri, görev süresinin sonuna yaklaşan Emmanuel Macron yönetiminin meşruiyetini sarsıyor. Eğitimdeki yapısal eşitsizlikler, kamu borcu ve hayat pahalılığıyla beslenen bu hoşnutsuzluk, toplumsal muhalefetin Sarı Yelekliler benzeri bir genel direnişe evrilmesi riskini barındırıyor. 2027 cumhurbaşkanlığı yarışına doğru geleneksel sağ, sol ve merkez bloklar iç krizlerle bocalar veya aday arayışında tıkanırken, sağcı Ulusal Birlik anketleri açık ara önde götürüyor; ancak sandıktan çıkacak yeni lideri de ağır mali kısıtlar ve öfkeli bir halk bekliyor.


Bir dönemin sonu

Martin Barnay
New Left Review
17 Ekim 2026

Fransa, gençliğin siyasete müdahale ettiği köklü bir geçmişe sahip. Bir gençlik hareketinin müjdelediği Gaullizm, nihayetinde bir başkasının kayalıklarına çarparak karaya oturdu. Kasım 1940’ta, General ve Özgür Fransa hareketinin henüz ufak bir azınlığın desteğine sahip olduğu günlerde, binlerce öğrenci Zafer Takı’nın altından “Çok yaşa de Gaulle” sloganlarıyla yürümüştü. Mayıs 1968’de ise öğrenci isyanı, de Gaulle otoritesinin bir daha asla toparlanamayacağı toplumsal bir sarsıntıyı tetikledi. Bir yıldan kısa bir süre sonra, kaybettiği bir referandumun ertesinde çekip gitti. Şimdilerde yeni bir gençlik başkaldırısı, görevdeki son aylarına yaklaşan Emmanuel Macron’un yıpranmış cumhurbaşkanlığı için meşruiyet krizinin kapısını aralamakla tehdit ediyor.

Huzursuzluk, eylül ortasında Paris’in güneydoğu banliyölerindeki bir lisede patlak verdi; öğrenci ve öğretmenler personel yetersizliği ile kötüleşen koşullar nedeniyle sokaktaydı. Protestolar kısa sürede ülkenin geneline yayıldı. Ekim başına gelindiğinde, liselerin yaklaşık üçte biri aksaklıklardan ya da tedbir amaçlı tatillerden etkilendi. O günden bu yana veliler, üniversiteliler ve sendikacılar da Fransa’nın bütün büyük şehirlerine yayılan gösterilerle harekete omuz verdi. Hükümetin ilk refleksi ise baskı uygulamak oldu. Kimi zaman ateşe verilen barikatların eşlik ettiği okul ablukaları, zırhlı kolluk kuvvetlerinin safları ve kitlesel gözaltılarla karşılandı. Ekim ayının ikinci haftasına kadar yaklaşık yedi bin kişi gözaltına alındı; bunların yüzde 86’sını reşit olmayanlar oluşturuyordu ve bu sayı Sarı Yelekliler hareketinin on aylık bilançosunu dahi geride bıraktı. Polis, 2018-19 gösterilerinde sahaya sürülen şok ve ses bombalarından oluşan cephaneliğe yeniden sarıldı; sonuçlar da farksızdı. Lens’te on beş yaşında bir çocuk elini kaybetti; Tours’da bir başka genç tek gözünden oldu. Bu kurbanlar, Macron döneminin asayiş uygulamalarında sakat bırakılan protestocuların o meşum çetelesine eklendi.

Yılın başında liselerde uygulamaya konan cep telefonu yasağı, görünüşe göre fitili ateşleyen kıvılcım vazifesi gördü. Ne var ki hoşnutsuzluğun kökleri çok daha derinlerde. Geçtiğimiz haziranda, tam da sınav döneminin ortasında bastıran sıcak hava dalgası, pek çok okul binasının dökülen hâlini acı bir açıklıkla gözler önüne sermişti. 2018’de hayata geçirilen üniversiteye giriş platformu Parcoursup, başvuranları akademik başarıya göre sıralayan ve binlercesini bekleme listelerinin belirsizliğine mahkûm eden amansız bir rekabet aygıtı olarak görüldüğü için öğrenciler arasındaki öfke kaynağı olmayı sürdürüyor. Krizin asıl temelinde ise öğretmenlik mesleğinin cazibesini yitirmesi yatıyor. Çoğu memur statüsündeki öğretmenlerin maaşları, kamu sektörü maaş cetvellerinin uzun süre dondurulması nedeniyle eridi. Fransa, toplam bütçeye bakıldığında ortaöğretime emsallerinden az harcama yapmıyor. Eşitsizlik harcamanın boyutundan değil, kaynakların dağıtılma biçiminden kaynaklanıyor. Yoksul banliyölerdeki ve kent çeperlerindeki okullar, refah düzeyi yüksek şehir merkezlerindeki okulların gerisinde kalırken, devletten yüklü destek alan özel sektör ağırlıklı olarak varlıklı ailelere hizmet veriyor. Hareketin ilk kalelerinden Seine-Saint-Denis’de yapılan tahminlere göre, bir öğrenci lise bitirme sınavı olan bakalorya çağına gelene dek, yalnızca raporlu öğretmenlerin yerine yenisi atanmadığı için neredeyse koca bir eğitim yılını kaybetmiş oluyor. Bu şikâyetler, Nepal ve Fas’tan Madagaskar’a uzanan “Z Kuşağı” protestolarına selam çakan dövizlerde de görüldüğü üzere, daha geniş bir kuşak dayanışmasına evrildi.

Mevcut krize ışık tutan en çarpıcı tarihsel emsal, yine Paris’in yoksul banliyölerinde alevlenen 1990 sonbaharındaki lise isyanı olabilir. O dönemde fitili ateşleyen doğrudan hadise, okullarda tırmanan şiddet ortamının ortasında, Saint-Ouen’deki okulunda on beş yaşında bir kız çocuğunun tecavüze uğramasıydı. Öğretmenler ve öğrenciler, devletin yüzüstü bıraktığını düşündükleri eğitim kurumlarında darplardan, haraçtan ve dışarıdan gelen saldırılardan yakınıyordu. “Güvenlik ve temizlik” talepleriyle başlayan süreç, zamanla aşırı kalabalık sınıfları ve çökmekte olan altyapıyı da kapsayacak biçimde genişledi. Hareket, Toussaint tatilini de aşıp 12 Kasım’da Fransa çapında 300 bin kişinin sokağa dökülmesiyle sürdü. Sosyalist Michel Rocard hükümeti, başlangıçta küçümsediği bu hareketliliğin ardından 4,5 milyar franklık acil yardım paketini duyurmak zorunda kaldı. Dört yıl önce üniversite reformuna karşı düzenlenen bir eylemde motosikletli polis birliğince dövülerek katledilen Cezayir asıllı genç öğrenci Malik Oussekine cinayetinin gölgesinde hareket eden hükümet, çevik kuvvete itidal telkin etmiş, yeni bir can kaybı riskini göze almaktansa ciddi boyuttaki taşkınlıklara göz yummuştu. Bu noktada Macron’un sergilediği tutumla aradaki tezat oldukça sert.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez, eylül ayındaki çalkantıyı nitelemek için başlangıçta banliyö isyanlarıyla özdeşleşen “kent içi şiddet olayları” tabirini seçti. Hareket, Fransa’nın akademik hiyerarşisinin zirvesinde yer alan, beşinci bölgenin seçkin muhitindeki Louis-le-Grand ve Henri-IV gibi prestijli liselere sıçrayınca bu söylemi sürdürmek imkânsızlaştı. Sciences Po ve Ecole Normale Supérieure ablukaya alındı; Assas ve Mines Paris’te eğitim aksadı; hatta dinginliğiyle bilinen Katolik Enstitüsü bile Le Monde’un aktardığına göre hafızalarda yer etmiş tarihte ilk kez eylemciler tarafından tatil edildi. Hükümetin siyasi nitelik taşıyan bir adım atması neredeyse iki haftayı buldu: Öğrenci örgütleriyle görüşmeler, en çok etkilenen okullardaki eksikleri kapatmak üzere 3 bin öğretmenin görevlendirileceği vaadi ve öğrenci taleplerini toplamak için kurulan çevrim içi bir platform. Ne var ki başlatılan bu danışma sürecinin, Sarı Yelekliler krizi sırasında hazırlanan ve adı Eski Rejim altındaki köylü isyanlarını çağrıştıran şikâyet defterlerinden daha fazla güven telkin etmesi pek olası görünmüyor.

Olayların uzaması hâlinde, günah keçisi ilan edilecek ilk isim Eğitim Bakanı Edouard Geffray. Merkez çizgideki François Bayrou’nun eski kabine şefi olan Geffray, Rue de Grenelle’e yabancı bir isim değil. 2017’den bu yana bakanlıkta üst düzey görevler üstlendi ve Macron’un iktidardaki on yıllık sürecinde sekiz bakan değiştiren bir kurumda alışılmadık bir idari devamlılığı temsil ediyor. Ancak Macron ve Başbakanı Sébastien Lecornu’nun elinde pek koz kalmadı; üstelik bu kriz tam da bütçe müzakerelerinin başladığı döneme denk geldi. Nuñez, öğrenci protestolarına yönelik polis şiddetine dair tartışmalar nedeniyle bilhassa açık hedef durumunda. Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) milletvekili Rima Hassan’ın, sosyal medyadaki Filistin yanlısı paylaşımları gerekçe gösterilerek “terör propagandası” şüphesiyle gözaltına alınmasının ardından patlak veren son skandalla Nuñez zaten baskı altındaydı; Filistin asıllı Avrupa Parlamentosu milletvekilinin kişisel eşyaları arasında uyuşturucu bulunduğuna dair gazetecilere asılsız bilgi verirken kameralara yakalanmıştı. Hassan, soruşturmanın gizliliğini ihlal ettiği gerekçesiyle bakan hakkında suç duyurusunda bulundu. Bu denli yıpranmamış bir yönetimde, böylesi bir vaka Nuñez’in istifasını istemeye yetebilirdi. Fakat cumhurbaşkanlığı seçimine sadece altı ay kala Macron, elinde kalan az sayıdaki güvendiği kurmayına sımsıkı tutunuyor.

Hükümeti asıl kaygılandıran, toplumsal mücadelelerin ortak bir potada birleşmesi. Sokaktakilerin pek çoğu oy kullanamayacak yaşta olsa da okullardaki isyan, eğitimin çok ötesine geçen şikâyetlerin, özellikle de hayat pahalılığı ve akaryakıt fiyatlarının bir araya geldiği bir toplanma noktasına dönüşebilir. Bakanlar, bu hafta başlayan sömestir arasının hareketin hızını keseceğini umuyor. Ancak TikTok’ta doğup başka mecralarda yayılan ve 17 Ekim için yapılan geniş katılımlı eylem çağrısı, Kasım 2018’de akaryakıt vergisi zamlarına karşı başlayıp Paris’in merkezinde aylarca süren çatışmalara yol açan Sarı Yelekliler hayaletini yeniden canlandırdı. Kamyon şoförleri o hareketin ilk öncülerinden olduğu için hükümet gözünü taşımacılık sektöründen ayırmıyor. Başbakan Lecornu, stratejik rezervlerden on milyon varil dizel salınması talimatını verdi; hükümetin hesabına göre bu hamle pompa fiyatlarını litre başına yaklaşık on beş sent düşürecek.

Macron cumhurbaşkanlığı her cephede sonuna doğru topallayarak ilerliyor. İktidardaki on yılı, Sarı Yeleklilerden emeklilik reformuna karşı düzenlenen kitlesel gösterilere ve 2024’te Ulusal Meclis’i feshetme kararının ardından gelen meclis kilitlenmesine kadar birbirini izleyen krizlerle geçti. Partizan bölünmeleri aşma vaadiyle seçilen lider, bunun yerine yerleşik siyaset ile seçmen kitlesinin büyük bölümü arasında giderek derinleşen bir kopuşun mimarı oldu. Dışarıda ise cumhurbaşkanı, olayların seyrini değiştirme gücünden yoksun bir aşırı hareketlilik içinde. Bunun en somut örneği Ukrayna: Washington yeniden müzakere kapısını zorlarken bile Paris, Kiev’e sarsılmaz desteğini ve Moskova’ya karşı sert tutumunu koruyor. Tahvil piyasası ise sırtında daha da ağır bir yük. Fransa’nın on yıllık devlet tahvili getirileri yüzde 5’e yaklaşarak son çeyrek yüzyılın en yüksek seviyesini gördü ve Alman tahvilleriyle arasındaki makası sert biçimde açtı. Anglo-Amerikan finans basını, Fransa’yı avro bölgesinin yeni hasta adamı olarak anıyor. İkinci çeyreğin sonu itibarıyla kamu borcu milli gelirin yüzde 119’una ulaştı.

Macron cephesi, pandemi krizinde “neye mal olursa olsun” yaklaşımının arkasında duran cumhurbaşkanının, Ukrayna ve İran savaşlarının yol açtığı enerji şoklarıyla da boğuşmak zorunda kaldığını savunuyor. Ancak iş dünyası yanlısı politikalarının da bu tabloda payı büyük. Sayıştay verilerine göre, 2018’den itibaren getirilen vergi ve sosyal güvenlik kesintisi indirimleri, 2023 itibarıyla kamu maliyesine yılda yaklaşık 62 milyar avroya mal oldu; bu rakam milli gelirin yüzde 2,2’sine, yani o dönemin yapısal açığının yaklaşık yarısına denk geliyor. Dolayısıyla mali açık, kamu harcamaları kısılırken, işsizlik maaşları tırpanlanırken ve emeklilik yaşı yükseltilirken, kurumlar vergisini ve işveren primlerini düşürmeye yönelik bilinçli siyasi tercihlerden kaynaklandı. Nüfusun büyük bölümü için, sermayeye gösterilen cömertliğin neredeyse hiçbir şarta bağlanmadığı bir hükümetin fedakârlık çağrıları inandırıcılıktan tamamen yoksun.

Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) Fransa’nın borçlanma maliyetlerindeki olası yeni bir tırmanışa nasıl karşılık vereceğine dair belirsizlik, gerilimi daha da tırmandırdı. Bloomberg, Banka Başkanı Christine Lagarde’ın kayırmacılık suçlamalarına hedef olmadan kendi ülkesini kurtarmak için ne kadar ileri gidebileceğini sorguladı. Lagarde ise Fransa’nın borç çıkmazının çözüm adresinin Frankfurt değil Paris olduğunu vurguladı. Görev süresi dolmadan ayrılabileceğini ima ettiği üzere şayet istifa ederse, adı geçenler arasındaki Hollanda merkez bankası eski başkanı Klaas Knot gibi bir halefin daha uzlaşmacı olması beklenmiyor. Finans piyasalarından gelen uyarılar ne denli felaket tellallığı içerirse içersin, siyasi sonuçları son derece somut. Hükümete sokağı yatıştırmak için neredeyse hiçbir manevra alanı bırakmıyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimine yedi ay kala, ana siyasi bloklar yarışa çeşitli çözülmeler içinde giriyor. Ulusal Birlik (RN) anketleri açık ara önde götürüyor; son Odoxa araştırmasına göre Marine Le Pen yüzde 37 oy alırken, Jean-Luc Mélenchon yüzde 18’de, Macron’un eski başbakanı ve merkez sağın muhtemel sancaktarı Édouard Philippe ise yüzde 17’de kalıyor. Gelgelelim sahadaki asıl hareketlilik şu ana dek RN cephesinden geldi. İtiraz üzerine seçilme yasağının indirilmesiyle Le Pen yeniden aday olabilecek konuma geldi; ancak partinin uzun süredir B planı olarak görülen Jordan Bardella, siyasi kariyerinin başında yazdığı iddia edilen antisemitik mesajların ifşa olmasıyla yara aldı. Bu belgelerin Bardella’ya yakın isimlerden sızması, parti içi hesaplaşma şüphelerini körükledi. Hadise Le Pen’i şimdilik liderlik koltuğundan edemese de RN stratejisinin bir ayağını zora sokuyor. Zira Bardella yalnızca genç bir figür olarak değil, parti içinde piyasa dostu, liberal bir yüz olarak da işlev görüyordu. Le Pen onun arkasında durmayı sürdürdü; nitekim 2032’ye kadar 140 milyar avroluk net tasarruf ve yatırımcıların kaygılarını gidermek amacıyla bütçe açığının her yıl düşürülmesini şart koşan anayasal bir “altın kural” içeren bütçe planını açıklarken Bardella yine yanı başındaydı. Fransız kamu borcunun yarısından fazlasının yabancıların elinde bulunduğu düşünüldüğünde, “milli öncelik” şiarını benimseyen bir parti adına ince bir ironi.

Geleneksel sağ ile Macroncu merkez ise art arda üçüncü dönem seçilme hakkı anayasal olarak bulunmayan cumhurbaşkanının yerine bir halef bulmakta zorlanıyor. Tıpkı 2022’de olduğu gibi, öne çıkan isimler henüz hırslarıyla örtüşen bir heyecan yaratabilmiş değil. Philippe, Macron’un yakın çevresinin önemli bir bölümü için tercih edilen aday konumunda. Fransa’nın Avrupa yanlısı merkez sağının duayeni Alain Juppé’nin tedrisatından geçen Philippe, özenle vasat bir siliklik sergiliyor. Cumhuriyetçilerin (LR) sert sağcı lideri Bruno Retailleau da nihayetinde onun arkasında saf tutabilir. Ancak Philippe’in Macron’la ilişkisi, 2020’de başbakanlıktan alınmasından bu yana gerginliğini koruyor. Philippe’in 2027’de elde edeceği bir zafer, Macron’un beş yıl sonra Élysée’ye dönme hayallerini suya düşürebilir. Zira görevden ayrılan cumhurbaşkanı 2032’de henüz 54 yaşında olacak ve anayasal olarak yeniden adaylığının önünde bir engel bulunmayacak.

Merkez solda da manzara pek iç açıcı değil. Sosyalist Parti, Raphaël Glucksmann’ın amorf Place Publique hareketi ve daha küçük çaptaki Cumhuriyetçi ve Sosyalist Sol’un bir araya gelmesiyle düzenlenen sözde sosyal demokrat ön seçim, 11 Ekim’de Glucksmann’ın yüzde 66’lık kesin zaferiyle noktalandı. Ne var ki 2017’deki Sosyalist ön seçime iki milyondan fazla kişi katılmışken, bu kez sadece 140 bin kişi oy kullanmak için kaydoldu. Katılımcıların ezici çoğunluğunu oluşturan parti üyesi olmayan yurttaşlar, internet üzerinden oy kullanabilmek için 15 avro ödemek zorunda kaldı; sandıkların açılmasından önceki gece adayların programları platformda henüz yer almıyordu; üstelik oy verme işlemi, organizatörlerin “siber saldırı” olarak adlandırdığı bir arıza yüzünden kesintiye uğradı ve sürenin bir gün uzatılmasına yol açtı. Bütün bu girişim, büyük ölçüde Glucksmann’ı solun liderliği yarışında Mélenchon’un karşısına muteber bir rakip olarak çıkarma amacını taşıyordu. Başarı şansının olup olmadığı ise ayrı bir muamma.

Yeni muhafazakâr düşünür André Glucksmann’ın oğlu olan Glucksmann, Paris’in medyatik aydın çevrelerinin dar dünyasında yetişti. 2007’de Nicolas Sarkozy’nin adaylığını destekledikten sonra, dört yıl boyunca katı Atlantikçi Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili’ye danışmanlık yaptı. Şimdilerde Sosyalist destekli bir listeden seçilen Avrupa Parlamentosu milletvekili olarak savunma ve dış politikayı uzmanlık alanı haline getirdi; yeniden silahlanmayı, Ukrayna’ya askeri desteğin artırılmasını ve Rusya ile Batı’nın diğer hasımlarına karşı daha sert bir siyaset izlenmesini savunuyor. Medyanın pohpohlayan ilgisine rağmen, ilk tur anketlerinde oy oranı yüzde 9 civarında seyrediyor. Üstelik 2017’de Macron’un kampanyasını şaha kaldıran o hırslı Rastignac enerjisinin zerresini dahi sergileyebilmiş değil. Bu esnada François Hollande ön seçime girmeyi reddetti ve kenarda tetikte beklemeyi sürdürüyor. Eski cumhurbaşkanının geç kalmış bir hamlesi, zaten zayıflamış olan Sosyalist kanadı daha da bölme tehlikesi taşıyor.

Mélenchon ise rakiplerini yıpratan bu parti içi karmaşadan şimdiye dek büyük ölçüde sıyrılmayı başardı. LFI’nin Avrupa Parlamentosu asistanlarına yönelik sekiz yıldır süren adli soruşturma, bu ilkbaharda herhangi bir resmi suçlama yöneltilmeden kapandı. Bu süreçte patlak veren okul protestoları da kentli gençliğin -ki Mélenchon bu kesimi siyasallaştırmak için büyük mesai harcadı- olayların merkezinde yer almasıyla onu elverişli bir zeminde yakaladı. Güncel anketler, onu ikincilik yarışında Philippe’in hemen önünde göstererek LFI lideri ile Le Pen arasında bir ikinci tur ihtimalini kuvvetlendiriyor. Bu sonbaharda daha geniş bir toplumsal kargaşanın baş göstermesi ilk bakışta Mélenchon’un işine gelebilir. Ancak polisle çatışmaların gölgesinde geçecek bir kampanya süreci, önceki cumhurbaşkanlığı yarışlarının alametifarikası hâline gelen dev mitingleri ve kitleleri coşturan siyasi bilinçlendirme çalışmalarını yürütmek yerine, vaktinin çoğunu şiddet ve asayiş tartışmalarına hasretmesine yol açacaktır. Beşinci Cumhuriyet boyunca Fransa’yı yöneten partiler parçalanmış veya geri çekilmişken, RN yarışa en yakın rakiplerinin iki katı destekle giriyor. 2027’de ipi göğüsleyen kim olursa olsun, karşısında aynı mali açmazları ve bu açmazların faturasını ödemeye giderek daha az tahammül gösteren bir halkı bulacak.

Çok Okunanlar

Mobil sürümden çık