Görüş

BMGK’nın Gazze planı ve Ortadoğu’da ABD-Çin işbirliği

Yayınlanma

17 Kasım’da BM Güvenlik Konseyi nadiren görülen bir uzlaşıya vardı ve ABD’nin önerdiği Gazze Şeridi için kapsamlı yönetişim planı olan 2803 sayılı kararı kabul etti. Trump yönetiminin ortaya koyduğu “Gazze Çatışmasını Sona Erdirmek İçin Kapsamlı Plan”ın (Trump’ın 20 Maddelik Planı) tam olarak uygulanması yoluyla Gazze’de ateşkesin korunması, insani yardımların yeniden başlatılması, Gazze’nin yeniden inşası ve ekonomik toparlanmanın ilerletilmesi, ayrıca “iki devletli çözümün” yeniden başlatılması için zemin hazırlanması hedefleniyor. Çin ve Rusya’nın karşı oy kullanmamış olmaları, “Altıncı Ortadoğu Savaşı”nın patlak vermesinden bu yana geçen iki yılı aşkın sürede “BM’nin beş daimi üyesinin” aynı çizgide durduğu nadir anlardan biri anlamına geliyor. Bu durumun, İsrail-Filistin ilişkilerinde yeni bir düzenin oluşmasına katkı sağlaması ve Ortadoğu barışına yeni umutlar getirmesi bekleniyor. Aynı zamanda ABD’nin güçlü jeopolitik şekillendirme kapasitesini bir kez daha ortaya koyarken, Çin’in Ortadoğu’daki sıcak krizlere ilişkin politika ve stratejilerini hızlı biçimde ayarlama yönündeki yeni eğilimlerini de yansıtıyor.

2803 sayılı karar tasarısı (Trump’ın 20 Maddelik Planı ekli şekilde) Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesine sunulduğunda 13 kabul oyu aldı; Çin ve Rusya’nın çekimser kalması sayesinde karar sorunsuz şekilde geçti ve uluslararası toplumun en üst iradesini temsil eden, bağlayıcı hukuki güce sahip bir belgeye dönüştü. Bu belge, Gazze savaşı ve Rusya-Ukrayna çatışmasına ilişkin olarak Güvenlik Konseyi’nde son iki üç yıldır süren bölünmüşlük ve karşıtlık hâlini kısmen giderdi; özellikle Çin ve Rusya’nın Ortadoğu krizlerini ele alırken gösterdiği esneklik ve uygun uzlaşma iradesini ortaya koydu.

2803 sayılı karar, geçici bir yönetim organı olarak uluslararası hukuki statüye sahip bir Barış Komitesi (Board of Peace – BP) kurulmasını öngörüyor. Bu organ, Filistin Yönetimi’nin (PA) reform planını tamamlamasını denetleyecek ve Gazze’nin güvenli ve etkili biçimde yeniden PA kontrolüne geçmesini sağlayarak Filistin’in kendi kaderini tayini ve devletleşme süreci için koşullar yaratacak.

Karar ayrıca, Barış Komitesi’nin birlik komutası altında İsrail, Mısır ve yeni eğitilmiş Filistin polis birimleriyle iş birliği yapacak bir Uluslararası İstikrar Gücü (ISF) kurulmasına yetki veriyor. Bu güç; sınır güvenliğini sağlamak, askeri ve saldırı tesislerini kaldırmak, silahsızlanmayı ilerletmek, sivilleri korumak ve insani yardım koridorlarının güvenliğini temin etmekle yükümlü olacak. Finansman gönüllü bağışlar ve özel bir güven fonu yoluyla sağlanacak; Dünya Bankası ve diğer finans kuruluşları yeniden inşa finansmanına katılacak. Barış Komitesi ve İstikrar Gücü uluslararası denetime tabi olacak, her altı ayda bir Güvenlik Konseyi’ne ilerleme raporu sunacak; yetki süresi 2027 sonuna kadar geçerli olacak. İstikrar Gücü’ne katılacak ülkelerin Mısır ve İsrail tarafından onaylanması; görevin sonlandırılmasının ise İsrail’in uygun düzeyde silahsızlanma ve tehdit ortadan kaldırma kriterlerinin karşılandığına kanaat getirmesine bağlı olması şart koşuluyor.

Kararın genel hedefi, uluslararası toplumun koordinasyonu altında Gazze’de ateşkesin, yeniden inşanın, istikrarın ve barışın sağlanması; böylece Filistin ile İsrail arasında uzun vadeli barışçıl bir beraberliğe ve Filistin’in gelecekteki devlet inşasına temel oluşturmaktır. Kararda uluslararası istikrar gücünün Hamas dahil silahlı grupların silahsızlandırılmasını üstlenip üstlenmeyeceği vurgulanmamış; yapısı, yetki sınırları ve katılım kriterleri de açıkça belirtilmemiştir. Bununla birlikte, reformların ardından Filistin Yönetimi’nin Gazze’yi güvenli ve etkili biçimde yöneteceğine ilişkin olumlu ifadeler yer almaktadır. İsrail’in BM’ye yönelik güçlü direnci göz önünde bulundurulduğunda, 2803 sayılı karar BM ve Güvenlik Konseyi’nin etkin katılım ve denetim rolünü zayıflatmış, ancak tamamen yok saymamıştır.

2803 sayılı kararın kabulünün ardından uzun yıllardır Gazze Şeridi’ni kontrol eden Hamas memnuniyetsizliğini dile getirdi. Hamas, kararla birlikte Gazze’ye uluslararası vesayet uygulanmaya çalışıldığını, İsrail’i kayıran bir yönetim planı dayatabileceğini belirterek bunu kınadı. Uluslararası vesayet, yabancı askeri varlık veya Gazze’de uluslararası üs kurulması gibi düzenlemelerin Filistin’in ulusal egemenliğini doğrudan ihlal edeceğini söyleyerek bu tür adımları açıkça reddetti.

İsrail tarafında ise görüş ayrılıkları ortaya çıktı. İsrail Cumhurbaşkanı Herzog bunu “dünya siyasetinde son derece inanılmaz bir an” olarak övdü: “Bu durumu yalnızca Başkan Trump mümkün kılabilirdi; elbette tüm rehinelerimizi de geri getirdi. Umut dolu bir gelecek yaratmalıyız ve umuyorum ki Güvenlik Konseyi’nin bu kararı, sivil girişimler ve yeni inisiyatiflerle birlikte… olumlu sonuçlar doğurur.” Ancak Başbakan Netanyahu ve sağcı-aşırı sağcı kesimler memnuniyetsizliklerini dile getirerek, kararın Filistin devletinin kurulmasına kapı aralayabileceğini, Hamas’ın tamamen silahsızlandırılmasını ve Gazze’de tam bir silahsızlanmanın açık şekilde zorunlu kılınmadığını savundu. Netanyahu, geleceğin ne kadar zor olacağına bakılmaksızın Gazze’nin “silahsızlandırılması” ve Hamas’ın “silahsız bırakılması” gerektiğini ifade etti.

ABD’nin öncülük ettiği ve birçok Arap ve İslam ülkesinin desteklediği karar taslağına ilişkin olarak çekimser kalıp geçişine izin veren Çin ve Rusya temsilcileri sonrasında açıklama yaparak taslak konusundaki çekincelerini dile getirdiler.

Çin’in BM Daimi Temsilcisi Fu Cong, Güvenlik Konseyi’nin kalıcı bir ateşkesi güvence altına alması, Gazze’deki insani krizi çözmesi ve yeniden inşayı başlatması gerektiğini belirterek “Barış Komitesi”nin ve “Uluslararası İstikrar Gücü”nün yapısı ve yetkileri konusundaki belirsizlikler nedeniyle “derin endişe” duyduklarını ifade etti.

Fu Cong, taslağın Filistin’e yeterince odaklanmadığını, Filistin egemenliğini ve “iki devletli çözümü” açık biçimde teyit etmediğini söyledi. “Karar taslağı ‘Filistinlilerin Filistin’i yönetmesi’ temel ilkesini yansıtmıyor. Gazze Filistin halkına aittir, başkasına değil.” Ayrıca kararın “BM’nin ve Güvenlik Konseyi’nin etkin katılımını güvence altına almamasından” duyduğu endişeyi dile getirdi. Fu Cong, bu kaygılar ve bölgesel tutumlar nedeniyle Çin’in çekimser oy kullandığını belirtti.

Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Nebenzya, Rusya’nın söz konusu taslağı destekleyemeyeceğini belirtti. Bunun, “iki devletli çözüm” çerçevesine zarar verdiğini ve “Uluslararası İstikrar Gücü”ne barışı koruma yetkisi vererek onu fiilen çatışmanın taraflarından biri hâline getirdiğini ifade etti. Ayrıca Nebenzya, taslağın ABD ve İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında “deneyler” yapması için bir örtü hâline gelebileceği uyarısında bulundu. Daha önce ABD tarafından yürütülen ve ilan edilen hedeflerle çelişen girişimleri de hatırlattı.

Nesnel olarak bakıldığında, her ne kadar Çin ve Rusya karar taslağındaki birçok muğlak ve uygunsuz unsura işaret etmiş olsa da, veto etmemiş olmaları iki ülkenin genel olarak tasarının Gazze’de ateşkesi sağlama, insani yardımları yeniden başlatma ve savaş sonrası yeniden inşa ile uzun vadeli düzenlemelere odaklanma yönündeki olumlu niyetini kabul ettiklerini göstermektedir. Başka bir deyişle, iki yılı aşkın süredir sürdüğü hâliyle Gazze felaketi karşısında, ABD’nin öncülük ettiği ve çok taraflı çıkarları gözetmeye çalışan ancak İsrail’i hâlen kayıran bu planı kabul etmek “iki kötüden az kötüyü seçmek” anlamına gelmektedir.

“Altıncı Ortadoğu Savaşı”, 2023 Ekim’inde patlak veren yeni İsrail-Filistin çatışmasıyla birlikte, Filistin-İsrail sahasından Doğu Akdeniz’e, Kızıldeniz’e ve Basra Körfezi’ne doğru genişledi. Ondan fazla bölge ülkesi ve bölge dışı büyük güç çatışmaya sürüklendi. Sonuçta İsrail ve ABD İran’la doğrudan savaşa girdi, Suriye hükümeti beklenmedik şekilde çöktü, Katar masum olduğu hâlde İsrail tarafından bombalandı. Ortadoğu’da savaş ardı ardına patladı, cepheler genişledi. En acı olan ise Gazze Şeridi’ndeki 2,3 milyon Filistinlinin tarifsiz bir ulusal felakete maruz kalması ve uygar dünyanın bu en vahşi devlet davranışlarından biri olan katliam ve soykırıma tanıklık etmesidir.

Bu süreçte ABD, ateşkes girişimlerini engelleyip defalarca veto ederek, İsrail’e sürekli destek sağlamış ve hatta doğrudan savaş yanlısı bir ortak gibi davranmıştır. Bu tutum, Ortadoğu’daki çatışma alanının sürekli genişlemesine ve kontrolün yitirilmesine yol açmıştır. Ancak durum ABD’nin temel çıkarlarına ve uluslararası itibarına zarar vermeye başlayınca, Trump yönetimi “Gazze Çatışmasını Sona Erdirmek İçin Kapsamlı Plan”ı (Trump’ın 20 Maddelik Planı) ortaya koymuş, İsrail’in sağcı kanadına güçlü baskı uygulayarak Gazze’de kısmi fakat eksik bir ateşkesin sağlanmasının önünü açmıştır. Bu gelişme, Güvenlik Konseyi’nin Gazze’nin gelecekteki yönetimine ve İsrail-Filistin ilişkilerinin yeni bir çerçevede şekillenmesine ilişkin bir tasarıyı ele almasını mümkün kılmıştır.

Açık konuşmak gerekirse, bu karar taslağı Trump yönetiminin yoğun çabaları ve çok taraflı arabuluculukları sonucunda güçlükle geniş destek bulmuş bir metindir. Kaçınılmaz olarak birçok açık, kasıtlı belirsizlik ve ayrıntı eksikliği barındırmakta; tüm tarafların hassasiyetlerini gözetmek zorunda olan bir barış yol haritası mahiyeti taşımaktadır. Bu nedenle özellikle birbirine düşman olan İsrail ve Hamas’ın tepki göstermesi son derece doğaldır; zira her iki taraf da belirli konularda sıfır toplamlı bir yaklaşımı benimsemektedir.

Trump’ın Ortadoğu politikasını, özellikle İsrail-Filistin çatışmasını çözme yaklaşımını yansıtan 2803 sayılı karar tasarısının Güvenlik Konseyi’nde sorunsuz biçimde geçmesi, uluslararası toplumun Gazze’deki acıyı hızla sona erdirme, İsrail-Filistin barışını yeniden tesis etme ve nihai olarak “iki devletli çözümü” hayata geçirme konusundaki ortak iradesini göstermektedir. Aynı zamanda bu gelişme, ABD’nin Orta Doğu barış sürecine liderlik etme, bölgesel düzeni şekillendirme ve süper güç statüsünü ve etkisini gösterme bakımından bir diplomatik başarıdır. Bu durum, daha önceki ABD politikalarının yol açtığı hayal kırıklığı ve güvensizliği telafi etme potansiyeline de sahiptir.

Ayrıca Gazze yönetim planının Güvenlik Konseyi kararıyla güçlü biçimde desteklenmesi, Trump’ın Ortadoğu politikasının 1.0 sürümünden 2.0 sürümüne taşınması ve güçlendirilmesi niteliğindedir. İlk döneminde Trump, belirgin ve güçlü bir İsrail yanlısı tutumla, önceki tüm Amerikan yönetimlerinin tabularını yıkarak ABD’nin İsrail Büyükelçiliğini Kudüs’e taşımış, Filistin’in temel çıkarlarını yok sayan “Yüzyılın Anlaşması”nı ilan etmiş, Filistin Yönetimi ile ilişkileri kesmiş, Filistin’e yönelik insani yardımı ciddi şekilde azaltmış veya tamamen durdurmuş, Filistin’e “sempati duyduğu” gerekçesiyle UNESCO’dan ayrılmış ve dört Arap ülkesini İsrail’le Abraham Anlaşmaları’nı imzalamaya ikna ederek Ortadoğu barış sürecinde uzlaşı eksenini genişletmiştir.

İkinci döneminde Trump, savaşla harap olmuş bir Ortadoğu devralmıştır. ABD’nin liderliğini garanti altına alırken İsrail’e koşulsuz destek vermiş, hatta İsrail ile birlikte İran nükleer tesislerini bombalamıştır. Buna karşın, savaşın ölçeğini büyütmekten ve şiddetini artırmaktan kaçınmış, ABD’yi yeni bir savaş batağına sürüklememeye dikkat etmiştir. Yemen’de Husilerle ateşkes sağlanması, yönetim değişikliğinin ardından Suriye ile ilişkilerin normalleştirilmesi ve İsrail de dâhil olmak üzere tüm taraflara baskı yaparak bölgesel gerilimin daha fazla kontrolden çıkmasını önlemeye çalışması bu yaklaşımın parçalarıdır. Trump ayrıca Kazakistan’ı Abraham Anlaşmaları’na dâhil ederek Orta Doğu barış sürecini Orta Asya’ya ve Arap olmayan Müslüman ülkelere genişletmeyi başarmıştır.

2803 sayılı kararın ortaya çıkışı, yeni bir dönüm noktası niteliğindedir. Bu durum, ABD’nin Orta Doğu diplomasisinde yeniden kritik bir bölge-dışı güç hâline geldiğini ve Washington’ın Orta Doğu diplomatik karar mekanizmasının merkezine geri döndüğünü göstermektedir. Bu gelişme kuşkusuz ABD’nin küresel siyasi etkisini ve liderliğini artıracak, Orta Doğu’daki varlığını ve söz söyleme gücünü güçlendirecektir. Birkaç gün önce ABD’nin öncülüğünde Güvenlik Konseyi, 14 Kasım’da Yemen yaptırımlarını uzatan, Husilerin saldırılarını kınayan, silah ambargosunu teyit eden ve denizde gemilere çıkma dâhil yeni denetim tedbirleri getiren bir kararı kabul etmişti.

BM Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararı oyladığı sırada, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ABD’ye yüksek profilli bir ziyaret gerçekleştirdi ve F-35 savaş uçağı alımını da içerebilecek “ABD müttefiki” muamelesi görme ihtimali ortaya çıktı. “Altıncı Ortadoğu Savaşı” patlak vermeden önce Riyad ve Washington bir askerî ittifak üzerinde yoğun biçimde müzakere yürütüyordu. ABD’nin şartı, Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkileri normalleştirmesi ve Çin ile ekonomik, teknolojik ve askerî iş birliğini büyük ölçüde azaltmasıydı. Gazze savaşı ve onu izleyen eşi görülmemiş insani felaket, Suudi tutumlarının ciddi biçimde gerilemesine yol açtı; Riyad, Suudi-İsrail yakınlaşması gerçekleşmeden önce Filistin meselesinin çözülmesi gerektiğini yeniden vurguladı. Gazze’de ateşkesin uygulamaya geçmesi ve ABD’nin öncülük ettiği yeniden inşa sürecinin başlamasıyla, Suudi-ABD ve Suudi-İsrail ilişkilerinin geleceği büyük ilgi uyandırmaktadır.

Gözlemciler ayrıca 2023 yılında Çin’in, Suudi Arabistan ile İran arasındaki yedi yıllık kopukluğu başarıyla sona erdirdiğini, bunun Pekin diplomasisinde büyük bir fırtına estirdiğini ve dünyayı etkilediğini hatırlatmaktadır. 2024’te Çin, 14 Filistinli grubun Pekin’de kapsamlı bir mutabakata varmasını sağlamıştır. ABD’nin seçim süreciyle meşgul olduğu ve Orta Doğu’ya derin müdahil olmaya istekli olmadığı bir dönemde uluslararası kamuoyu, Çin’in bölgedeki diplomatik etkinliğinin güçlü, etkili ve sonuç odaklı hâle geldiğini; Pekin’in adeta Washington’ın yerini alarak Orta Doğu’daki diplomatik karar merkezine dönüştüğünü dile getirmişti.

Ancak, sonrasında Orta Doğu’da yaşanan büyük gelişmeler Çin diplomasisine ağır darbeler indirdi: Pekin’deki uzlaşı görüşmelerine katılan Hamas lideri Haniyye, İsrail tarafından Tahran’da alenen suikasta uğradı; Çin’in desteğiyle iktidarını koruyan Suriye lideri Beşar Esad beklenmedik şekilde devrildi; Çin ile 25 yıllık stratejik iş birliği anlaşması imzalayan İran geniş ölçekte etki alanı kaybetti; Çin’in “yeni dönemin kapsamlı stratejik ortaklık” kurduğu Rusya, Orta Doğu’daki tek Soğuk Savaş mirası olan Suriye’yi terk etmek zorunda kaldı; Çin, Suriye, İsrail ve İran’dan büyük ölçekli tahliyeler yapmak zorunda kaldı; Çin’in Orta Doğu ülkeleriyle “yüksek kaliteli Kuşak ve Yol” inşası çabaları savaş nedeniyle ağır darbe aldı; Çin ile Avrupa arasındaki ana ticaret güzergâhı olan Kızıldeniz rotasının güvenliği ciddi biçimde tehlikeye girdi ve ticaret maliyetleri yükseldi.

Yakın dönemde Orta Doğu’da ortaya çıkan yeni fırsatlarla birlikte, özellikle Çin-ABD ilişkilerinin yumuşaması ve Busan zirvesinde çok sayıda mutabakatın sağlanması sonrasında, Çin’in bölgesel sıcak krizlere yönelik politika ve stratejilerinde belirgin bir değişim yaşandı. Bu değişim, Gazze ateşkesi ve Kızıldeniz güvenliği konusunda ABD ile aktif iş birliği arayışını, ABD öncülüğündeki Güvenlik Konseyi kararlarını iki kez çekimser kalarak geçirmeyi kapsıyor. En dikkat çekeni ise Çin’in Suriye geçiş hükümetine yönelik tutumunu hızla değiştirmesi, ilk kez bu hükümetin dışişleri bakanını ağırlaması ve ikili ilişkilerin geleceğini belirleyen ortak bir bildiri yayımlamasıdır. Bu gelişmeler, Çin’in Orta Doğu diplomasisinin koşullara, zamana ve olaylara göre daha esnek hâle geldiğini göstermektedir.

Geleceğe bakıldığında, Orta Doğu’daki olumlu gidişat ve Çin-ABD ilişkilerinin istikrar kazanmasıyla birlikte, Çin’in Orta Doğu yönetimi konusunda ABD ile istişare ve iş birliğini sürdüreceği; Suriye’nin kapsamlı yeniden inşası, Gazze’nin savaş sonrası yönetimi, Yemen’deki “tek ülke üç hükümet” durumunun sona erdirilmesi ve Kızıldeniz deniz güvenliğinin yeniden sağlanması gibi alanlarda potansiyelini kullanarak avantajlarını ortaya koyacağı; böylece Orta Doğu’nun savaşlardan uzaklaşıp barış ve istikrara yöneldiği yeni bir düzenin şekillendirilmesine katkı sağlayacağı öngörülmektedir.

“Tarafsız hakemin bile aile içi meselelere karışması zordur.” Çin’in Orta Doğu’daki en büyük avantajı, çatışan taraflardan hiçbirine derin bağı bulunmaması ve herkesle diyalog kurabilme kapasitesidir; özellikle Filistinli gruplarla ve Yemen’deki taraflarla. Ancak sorun şudur ki, gerek Filistin’de gerek Yemen’de iç uzlaşı ve bütünleşme son derece zor ve karmaşık süreçlerdir. Bu da Çin’in Orta Doğu diplomasisinin, özellikle arabuluculuk faaliyetlerinin daha fazla bilgelik, cesaret ve yatırım gerektireceği anlamına gelmektedir.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Çok Okunanlar

Exit mobile version