Bizi Takip Edin

Diplomasi

Britanya hükümeti, Çin ile bir yıldır derin temaslarda bulunuyor

Yayınlanma

Britanya hükümeti, İşçi Partisi iktidara geldiğinden beri Başbakan Keir Starmer’ın bu hafta Pekin’de Çin lideri Xi Jinping ile el sıkışması için zemin hazırlıyorlar.

Pekin ve Londra’da kapalı kapılar ardında yapılan bir dizi konuşmayı POLITICO elde etti. Bu görüşmelerde kabine üyeleri Çinli ve İngiliz yetkilileri, akademisyenleri ve iş dünyasını, iktisadi güvenlik tehditleri baş gösterirken bile ticaret ve yatırım ilişkilerinin yeniden kurulmasının hayati önem taşıdığına ikna etmeye çalıştılar.

Muhafazakâr Başbakan David Cameron döneminde ilan edilen ilişkilerin “Altın Çağ”ının ardından, Birleşik Krallık’ın bir zamanlar Asya süper gücüyle olan yakın bağları 2010’ların sonlarında bozulmaya başladı.

2019’da Boris Johnson, Pekin’in Hong Kong’daki “demokrasi hareketine” yönelik baskısının ardından ticaret ve yatırım görüşmelerini dondurdu.

Donald Trump’ın ısrarı üzerine İngiltere, güvenlik endişeleri gerekçesiyle Çinli telekom devi Huawei’yi telekom altyapısından çıkardı.

Bu hafta Pekin’e yapacağı önemli gezide Xi ile görüşmesi beklenen Starmer, zorlu bir döneme giren iktisadi ilişkileri yeniden canlandırmaya karar verdi.

Başbakanın kabinesinin gerçekleştirdiği “resetlemenin” boyutu, aralarında Şansölye Rachel Reeves, dönemin Dışişleri Bakanı David Lammy, Enerji Bakanı Ed Miliband ve eski Hint-Pasifik, yatırım, şehircilik ve ticaret bakanlarının da bulunduğu bir dizi konuşmada ortaya çıktı.

Güvenlik yetkililerinin geçen haziran ayında İngiltere’nin Çin’in müdahalesine maruz kalma durumunu denetlemeyi tamamlamasından aylar önce, bakanlar enerji ve finans sistemleri ile İşçi Partisi’nin sanayi stratejisinin sekiz sektörü konusunda iki ülke arasında daha yakın işbirliği için baskı yapıyordu.

“Bu sekiz sektörden altısı ulusal güvenlikle ilgili” diyen üst düzey bir endüstri temsilcisi, hükümetle olan ilişkilerini serbestçe konuşabilmek için isminin açıklanmamasını istedi. 

Temsilci, “Ticaret Bakanlığı ile konuştuğunuzda, Çin’i bir fırsat olarak görüyorlar. Dışişleri, Milletler Topluluğu ve Kalkınma Bakanlığı ile konuştuğunuzda ise, bu bir ulusal güvenlik riski olarak görülüyor,” dedi.

İşçi Partisi milletvekili ve Avam Kamarası İş ve Ticaret Komitesi Başkanı Liam Byrne, Starmer’ın Çin ile ilişkilerini sıfırlaması yanlış bir karar olmasa da, “Gelecekte Çin’in ekonomimize yatırım yapmasına izin vereceğimiz alanlar konusunda çok daha katı olmalıyız,” dedi.

Komitesindeki milletvekilleri, İngiltere ile Çin arasında gelişen yatırım stratejisinin gelecek için yeterince güçlü olduğuna ve zorlama risklerinin arttığına ikna olmuş değiller.

Byrne, Trump’ın gümrük vergileri etkisini gösterirken, Pekin’in ticaret fazlası hızla arttığını hatırlattı ve “Çin’in Made in China yaklaşımını ikiye katlayıp ihracat fazlasını İngiltere’ye yönelteceği konusunda gerçekçi olmalıyız,” dedi.

Çin, Birleşik Krallık’ın beşinci büyük ticaret ortağı ve geçen yılın haziran ayına ait veriler, Krallık’ın Çin’e ihracatının yıllık bazda %10,4 düştüğünü, ithalatının ise %4,3 arttığını gösteriyor.

Byrne, “Bu, pazarlarımızı Çin sübvansiyonlarıyla dolu mallarla doldurma potansiyeli taşıyor, fakat aynı zamanda ekonomimizin kilit sektörlerini, özellikle enerji sistemini tehlikeye atma potansiyeli de taşıyor,” uyarısında bulundu.

Starmer: Çin ile ilişki kurmamak görevi ihmal olur

Catherine West, Hint-Pasifik Müsteşarı, Eylül 2024

POLITICO’nun tespit ettiğine göre Starmer’ın temsilcileri, 25 Eylül 2024 akşamı, gecelik 800 sterlin olan Londra’nın Belgravia semtindeki lüks Peninsula Hotel’de ilişkileri ciddi bir şekilde yeniden kurmaya başladı.

İş dünyası, İngiliz hükümeti ve Çin büyükelçiliği yetkililerinden oluşan yaklaşık 400 konuk, Çin Komünist Partisi (ÇKP) yönetiminin bir dönüm noktası olan Çin Halk Cumhuriyeti’nin 75. yıldönümünü kutlamak için bir araya geldi.

“Bu akşamki kutlamanıza davet edilmekten onur duydum,” diyen Hindistan-Pasifik Müsteşarı Catherine West, Çin’in Birleşik Krallık Büyükelçisi Zheng Zeguang’ın konuşmasının ardından ana konuşmasına başladı.

West, bilgi edinme özgürlüğü yasası aracılığıyla elde edilen konuşmanın yer aldığı Dışişleri Bakanlığı brifingine göre şunları söyledi:

“Son 75 yılda Çin’in büyümesi, altyapı, teknoloji ve inovasyon gibi alanlarda dünya çapında yankı uyandıran bir şekilde katlanarak arttı. Her iki ülke de ticari ve iktisadi bağlarımızın derinleşmesinin faydalarını gördü.”

Londra ve Pekin her zaman aynı görüşte olmayacak olsa da, ülkesinin “mümkün olduğunda Çin ile işbirliği yapacağını”, diğer alanlarda da rekabet edeceklerini ve “gerektiğinde meydan okuyacaklarını” kabul etti.

David Lammy, Dışişleri Bakanı, Ekim 2024

Dışişleri Bakanı David Lammy, göreve başladıktan sonra ilk resmi yurt dışı ziyaretini iki günlük Pekin ve Şanghay gezisiyle gerçekleştirdi. 18 Ekim’de, ABD Başkanı Donald Trump’ın yeniden seçilmesinden birkaç hafta önce, Pekin’de Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ile bir araya geldi. Britanya ve Çin’in üst düzey diplomatları iklim değişikliği, ticaret ve küresel dış politika sorunlarını görüştü.

Lammy, ertesi sabah Şanghay’daki Regent On The Bund otelde İngiliz iş adamlarıyla yaptığı yuvarlak masa toplantısında, “Dün Wang Yi ile görüştüm ve ona doğrudan pazar erişimi sorunlarını gündeme getirdim,” dedi ve iki ülke arasında daha fazla diyalog kurulmasının ticaret engellerini ortadan kaldıracağını umduğunu belirtti.

Lammy şöyle devam etti:

“Aynı zamanda, Birleşik Krallık’ın ulusal güvenliğini korumaya kararlıyım. Ekonominin çoğu sektöründe Çin, ticaret ve yatırım yoluyla fırsatlar sunuyor ve bu noktada sürekli işbirliği benim için büyük önem taşıyor.”

Bilgi edinme özgürlüğü görevlileri, Lammy’nin konuşmasının bazı kısımlarını, Çin ile “ilişkileri bozmaması” için sansürledi.

O akşam, dönemin dışişleri bakanı, Jean Nouvel tarafından tasarlanan Pudong Sanat Müzesinde iş dünyası, eğitim, sanat ve kültür temsilcilerine bir konuşma yaptı.

Lammy, bilgi edinme özgürlüğü yasası kapsamında elde edilen hazırladığı konuşmasında, Çin’in “dünyanın en büyük CO2 salıcısı” olduğunu söyledi ve şöyle devam etti:

“Ama aynı zamanda dünyanın en büyük yenilenebilir enerji üreticisi. Bu, bu hafta Çin’i ziyaret etmek istememin en önemli nedenlerinden biri ve bu hükümetin ilişkiler konusunda uzun vadeli, stratejik bir yaklaşım benimsemesinin nedeni.”

Şanghay’ın, “dünyanın geri kalanıyla ticaret ve yatırım bağlantılarında da önemli bir rol oynamaya devam ettiğini” hatırlatan Lammy, Çin’deki en büyük İngiliz yatırımı olan INEOS Group’un Zhejiang’daki 800 milyon dolarlık plastik fabrikasına işaret etti:

“Karşılıklı yarar sağlamak için Çin’in yatırımlarını da memnuniyetle karşılıyoruz. Bu, özellikle temiz enerji alanında geçerli, çünkü her iki ülke de halihazırda açık deniz rüzgar enerjisi güç merkezleri ve daha fazla temiz enerji kullanmanın maliyeti hızla düşüyor.”

Poppy Gustafsson, yatırım bakanı, Kasım 2024

Starmer ve Xi’nin kasım ayında G20’de ilk kez bir araya gelmesinden sadece birkaç gün sonra, o dönem İngiliz yatırım bakanı olan Poppy Gustafsson, lüks bir otelde düzenlenen İngiltere-Çin ticaret etkinliğinde, “Bankacılık ve sigorta sektörlerimize daha fazla yatırım için kapımızı açmak istiyoruz,” dedi.

Bank of China UK’in ortak ev sahipliğinde düzenlenen ve Çin Büyükelçisi Zheng Zeguang ile İngiltere’deki birçok büyük Çinli iş ve finans kurumunun başkanları da dahil olmak üzere 400 konuğun katıldığı etkinlik, Gustafsson için hazırlanan brifing paketine göre “İngiltere-Çin iş görüşmelerinin ana forumu” olarak kabul ediliyor.

Gustafsson, katılımcılara, “İskoçya kıyılarındaki rüzgar santrallerinde yüzlerce megavatlık yeni kapasiteyi açığa çıkaran Red Rock Renewables gibi daha fazla yeşil girişim görmek istiyoruz. Bu, hükümetin 2030 yılına kadar temiz enerji süper gücü olma misyonunu destekleyecektir,” dedi ve Çin Devlet Kalkınma ve Yatırım Grubunun sahip olduğu projeyi örnek gösterdi.

Yetkililer, bakanın konuşmasının bir numaralı hedefinin “ticaret ve yatırım konusunda Çin ile ilişki kurmanın ve ortak çok taraflı çıkarlar konusunda işbirliği yapmanın önemini vurgulamak” olduğunu belirtti.

Ayrıca, “İngiltere’nin büyümesini ve yerli sanayiyi, ihracatın artırılması ve ekonomi genelinde ve Endüstriyel Strateji öncelikli sektörlerinde daha geniş yatırımlar yoluyla destekleyen Çin yatırımlarını memnuniyetle karşılaması” söylendi. Çin hükümeti, Gustafsson ve Zheng’in açıklamalarının bir özetini yayınladı.

Rachel Reeves, maliye bakanı, Ocak 2025

Geçen yıl 11 Ocak’ta, Maliye Bakanı Rachel Reeves, Abrdn, Standard Chartered, KPMG, Londra Borsası, Barclays ve İngiltere Merkez Bankası Başkanı Andrew Bailey gibi İngiliz finans ve profesyonel hizmet devleriyle birlikte Pekin’deydi.

Reeves, Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng ile görüşmek ve Boris Johnson’ın 2019’da dondurduğu Pekin ile önemli finans ve yatırım görüşmelerinden birini yeniden başlatmak için oradaydı.

POLITICO ile paylaşılan zirve gündemine göre, İngiltere maliye bakanı, başbakan yardımcısıyla birlikte İngiliz ve Çinli finansal hizmet şirketleri için paralel bir zirveyi başlatmak üzere bir konuşma yaptı.

Reeves ayrıca EFD’nin akşam yemeğine katılacak ve ardından Şanghay’a seyahat eden bir iş heyetine katılarak bir dizi yuvarlak masa toplantısı düzenleyecekti.

Hazine Bakanlığı, bu etkinliklerdeki konuşmalarının herhangi birinin bilgi edinme özgürlüğü yasası kapsamında yayınlanmasının Çin ile ilişkileri “olumsuz etkileyebileceğini” belirtti ve “Hazine Bakanlığının Birleşik Krallık’ın Çin’deki çıkarlarını tehlikeye atmaması çok önemli,” dedi.

Reeves’in Çin ziyareti, uzun süredir askıda olan bir dizi üst düzey görüşmenin yeniden canlanmasına zemin hazırladı. Bu görüşmeler arasında Mart ayında düzenlenen Çin-Birleşik Krallık Enerji Diyaloğu ve geçen eylül ayında düzenlenen Birleşik Krallık-Çin Ortak Ekonomi ve Ticaret Komisyonu (JETCO) da bulunuyor.

Emma Reynolds, City of London Müsteşarı, Mart 2025

Starmer’ın o dönemki City of London Müsteşarı Emma Reynolds, geçen mart ayı başında Londra’nın merkezinde düzenlenen kapalı kapılar ardında gerçekleştirilen İngiltere-Çin İş Forumunda şunları söyledi:

“Büyüme, İngiltere hükümetinin bir numaralı görevidir. Bu, önümüzdeki yıllarda ulaşmayı umduğumuz her şeyin temelidir. Çin’in bu konuda çok önemli bir rol oynayacağını biliyoruz.”

Reynolds, Çinli elektrikli araç firması BYD, HSBC, Standard Chartered, KPMG ve diğerlerinin de katıldığı toplantıda yaptığı konuşmada, Reeves’in ticaret ve yatırım görüşmelerini yeniden başlatmasıyla İngiliz şirketlerine 600 milyon sterlin kazandıracak bir dizi taahhüt üzerinde anlaşmaya varıldığını söyledi.

Müsteşar, bunun iki ülkenin finansal piyasaları arasındaki bağları güçlendirerek başarılacağını söyledi.

Reynolds, “Dünyanın en bağlantılı uluslararası finans merkezi ve dünya lideri finansal hizmet firmalarının merkezi olan City of London, küresel erişimlerini genişletmek isteyen Çinli finans kurumları için tercih edilen bir kapı,” dedi.

Ed Miliband, enerji ve iklim değişikliği bakanı, Mart 2025

Starmer’ın Çin ile ilişkilerin yeniden düzenlenmesi süreci tüm hızıyla devam ederken, Enerji Bakanı Ed Miliband, 2019’dan bu yana ilk kez düzenlenen Çin-Birleşik Krallık Enerji Diyaloğu için mart ortasında Pekin’e gitti.

Bir İngiliz hükümet yetkilisi, Britanya’nın yüksek yenilenebilir enerji hedeflerini gerçekleştirmek için büyük ölçüde bağımlı olduğu Çin’in güneş enerjisi tedarik zincirindeki insan hakları ihlalleriyle ilgili raporları görmezden gelmeyeceğini söyledi.

Fakat Miliband, Xi Jinping ve eski Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun mezunları arasında bulunduğu Pekin’in seçkin Tsinghua Üniversitesinde bir konferans sırasında öğrencilere ve profesörlere, ülkesinin “temiz enerji zorunluluğu” ile karşı karşıya olduğunu söyledi.

Miliband, “Enerji güvenliği, uygun fiyat ve sürdürülebilirlik talepleri artık aynı yöne işaret ediyor: temiz enerjiye hızlı ve büyük ölçekli yatırım yapmak,” dedi ve Birleşik Krallık hükümetinin “2030 yılına kadar temiz bir enerji sistemi sunma” hedefine ulaşması için Birleşik Krallık-Çin işbirliğinin derinleştirilmesi gerektiğini vurguladı:

“Hükümetimizin göreve gelmesinden bu yana geçen sekiz ayda, açık deniz rüzgâr, kara rüzgâr, güneş, nükleer, hidrojen ve [karbon yakalama, kullanımı ve depolama] alanlarında hızla ilerledik. Yenilenebilir enerji kaynakları artık inşa edilmesi ve işletilmesi en ucuz enerji türüdür ve elbette bunun büyük bir kısmı, Çin’de yaşananların tetiklediği teknolojik gelişmeleri yansıtmaktadır.”

Miliband, bilgi edinme özgürlüğü yasası kapsamında elde edilen açıklamalarında, “İngiltere ve Çin, kendi ülkelerimizde iklim kriziyle ilgili acil önlemler alınması ve bu geçişin dünya çapında hızlandırılması gerektiği konusunda hemfikir ve bunu başarmak için birlikte çalışmalıyız,” dedi.

Douglas Alexander, ekonomi güvenliği bakanı, Nisan 2025

Geçen yıl nisan ayında Çin’e yaptığı ziyaret sırasında, dönemin Ticaret Bakanı Douglas Alexander, önemli ticaret ve yatırım görüşmelerini yeniden başlatmak için hazırlık yapmak üzere mevkidaşıyla bir araya geldi.

Bu ziyaret, Londra tarafından kamuoyuna duyurulmadı.

Çin hükümetinin açıklamasına göre, Çin-Birleşik Krallık Ortak Ekonomi ve Ticaret Komisyonu, İngiltere ticaret bakanı ile Çinli mevkidaşı arasında “ticaret ve yatırım ile sanayi ve tedarik zincirlerinde işbirliğini” teşvik edecekti.

Bakan Alexander, Çin Uluslararası Ticaret Temsilcisi Yardımcısı Ling Ji ile görüştükten sonra, ülkenin en güneyindeki Hainan adasında düzenlenen Çin’in en büyük tüketim malları fuarında bir konuşma yaptı.

Alexander, Çin Ticaret Bakanlığı ve Hainan Eyalet Hükümetine, Birleşik Krallık’ı bu yılki fuarın onur konuğu olarak davet ettikleri için “içten teşekkürlerini” iletti.

Ticaret politikası ve ekonomik güvenlik bakanı, bilgi edinme özgürlüğü yasası kapsamında elde edilen konuşmasının sansürlenmiş bir kopyasına göre, “İşbirliği alanları ve elbette anlaşmazlıklarımız olduğu konular hakkında sık sık ve açıkça konuşmalıyız. Çinli ve İngiliz firmalar arasında yenilenebilir enerji, tüketim malları, bankacılık ve finans gibi birçok farklı alanda ortak girişimler ve işbirlikleri görüyoruz,” dedi.

Alexander daha sonra, Birleşik Krallık pavyonu açılış töreninde yaptığı başka bir konuşmada, Wedgwood dahil olmak üzere 27 dünyaca ünlü İngiliz perakendeciden bazılarına şunları söyledi:

“Daha derin ticaret ve yatırım işbirliğinin potansiyeli konusunda, bunun burada sergilenen işletmelere ve Çin’in geniş pazarında faaliyet gösteren işletmelere sağlayacağı faydalar konusunda iyimseriz.”

Diplomasi

Emekli Albay Zhou Bo: İdeolojik rekabet bitti, yeni mücadelenin alanı yapay zekâ

Yayınlanma

Editörün notu: Tsinghua Üniversitesi Uluslararası Güvenlik ve Strateji Merkezi Uzmanı emekli albay Zhou Bo, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki hitabında tarihin her döneminde çok kutuplu olan uluslararası düzenin bugün de aynı niteliği koruduğunu belirtti. Soğuk Savaş tarzı ideolojik kamplaşmaların sona erdiğini dile getiren Zhou, ABD ile Çin arasındaki rekabetin düşmanlık boyutuna varmadan, aynı uluslararası çatı altında ve özellikle açık kaynaklı yapay zekâ ekseninde şekillendiğini ifade etti. BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi yükselen platformların aşırı genişleme nedeniyle karar alma felci yaşama riski taşıdığına dikkat çeken uzman, Avrupa güvenliğinin ise Rusya ile NATO’nun kaçınılmaz birlikteliğine dayandığını vurguladı.


Şunu belirtmek isterim ki ezelden beri uluslararası düzen, geçmişte olduğu gibi bugün de çok uluslu bir düzendir. Neden mi? Gayet basit. Bir zamanlar Büyük Britanya örneğinde görüldüğü üzere, tarihin en kudretli imparatorluğunun dahi bütün dünyayı tek başına fethedemediğini hatırlayın, değil mi? Demek ki insanlık tarihinin herhangi bir evresinde veya aynı zaman diliminde dünya; farklı kültürlerin, dinlerin ve medeniyetlerin serpilip boy verdiği bir yer olagelmiştir.

Evet, dünya her daim çok kutupluydu. Dolayısıyla buna tarihin geri dönüşü demeyeceğim; bu yalnızca yalın bir gerçek. Şayet kendinizi tepedeki o parıldayan şehir sanıyor ya da vazgeçilmez olduğunuza inanıyorsanız, bu yalnızca tarihsel bir miyopluğa tutulduğunuzu gösterir. Mesele bu kadar basit.

Zihnimi sık sık kurcalayan bir soru var: Artık hepimiz 21. yüzyılda yaşıyoruz; peki, 21. yüzyıl 20. yüzyıldan daha mı iyi? Kendi hayatımı doğrudan ilgilendirdiği için bu soruyu önemsiyorum. Vardığım netice şu: Evet, öyle olmasını umuyorum. “Umuyorum” diyorum çünkü 21. yüzyılın henüz ilk çeyreğini geride bıraktık ve geleceğin ne getireceğini kestiremiyorum. Yine de umutluyum. Neden derseniz; iki dünya savaşına ve her gün insanların topyekûn bir savaşa hazırlandığı, tehlikesi asla azımsanamayacak bir Soğuk Savaş’a sahne olan 20. yüzyılla kıyaslandığında bugünkü tablo çok daha farklı.

Evet, şu anda iki savaşın içindeyiz ancak bunların ölçeği sınırlı. Ukrayna’daki çatışmalar şimdiden Birinci Dünya Savaşı’ndan daha uzun sürse de, hatta altı yıl bir gün süren İkinci Dünya Savaşı’nı geride bırakma ihtimali taşısa da küresel çapta yaratacağı etki çok daha dar kalacaktır. Bu bağlamda Çin-ABD ilişkilerine de değinmem gerekir; zira Başkan Trump’ın mayıs ayındaki Çin ziyaretinin en can alıcı noktası soyut bir kavramda saklıydı: Her iki taraf da yapıcı bir stratejik istikrar ilişkisi kurma hususunda mutabık kaldı. Bu, Çin açısından son derece mühim bir adımdı.

Neden mi? Çünkü stratejik istikrar, ABD’nin tarihte ilk kez Çin’i kendi sikletinde, denk bir güç olarak tanıdığı anlamına gelir. Zira gerçek bir dengeden ve istikrardan söz edebilmek, ancak iki ülkenin veya iki insanın aynı ağırlıkta olmasıyla mümkündür.

Şimdilerde asıl mesele, Çin’in ABD ile nasıl bir münasebet yürüteceğidir. İşin sevindirici yanı, aynı uluslararası sistemin sınırları içinde rekabet ediyoruz. Rakibiz; fakat Soğuk Savaş devrindeki ABD ve Sovyetler Birliği gibi amansız düşmanlar değiliz…

20. yüzyıla dair beslediğim iyimserliğin ardında bir başka gerekçe daha yatıyor: İdeolojik rekabetin bir daha geri dönmemek üzere tarihe karıştığına inanıyorum. Aslında bunu söylemek için sabırsızlanıyorum dense yeridir; ideoloji kavgasının çoktan bittiği kanaatindeyim. Zira Başkan Joe Biden, demokrasi ile otokrasi karşıtlığını bayraklaştıran son liderdi.

Kendi döneminde dahi müttefiklerinin pek azı bu yolda arkasından gitti. Donald Trump’ın göreve gelişiyle birlikte, gelecekte hiçbir Amerikan başkanının böylesi bir ideolojik kamplaşmayı yeniden sahipleneceğini sanmıyorum. İşin ilginç yanı, Çin ile ABD kıyaslandığında Çin aslında ideolojiden çok daha uzaktır. Bu rekabette diğer ülkeleri taraf seçmeye zorlayan taraf hâlâ ABD; gerçi artık ideolojide değil, teknolojide taraf seçtiriyor.

ABD’nin diğer ülkelere nasıl baskı kurduğuna bizzat şahit oluyoruz. Endonezya gibi ülkeler dahi Çin’in 5G altyapısını kullanamıyor. Bir sonraki cephe ise yapay zekâ. Ancak ABD’nin yapay zekâ yarışında Çin’i alt edebileceğine pek ihtimal vermiyorum. Üstünlük salt teknolojiden değil, Çin yapay zekâsının açık kaynaklı doğasından kaynaklanıyor. Burada temsil edilen ülkeler de dâhil olmak üzere herkes, ABD’nin her adıma bedel biçen kapalı modeline kıyasla bu cömert yaklaşımı kucaklayacaktır. Açık ve paylaşımcı davrandığınızda insanların hem aklını hem gönlünü kazanırsınız. Çin ile ABD arasındaki rekabetin özü de budur: Kendi hatalarını asgariye indirmek ve diğer milletlerin desteğini kazanmak.

Bu oturumda BRICS ve benzeri yapılar üzerine konuşmam bekleniyor. Açık söylemek gerekirse, BRICS’in veya Şanghay İşbirliği Örgütünün tam olarak nereye evrildiğini ben de kestiremiyorum. Neden kurulduklarını iyi biliyorum; değişen uluslararası düzenin somut birer tezahürü olarak doğdular. Ne var ki yönlerinin nereye çevrildiği henüz o kadar berrak değil.

Gördüğümüz manzara son derece dikkat çekici: Tren hareket etti ve herkes geride kalma korkusuyla bir an önce trene atlama telaşında. Şanghay İşbirliği Örgütü ile BRICS’in kapısına dayanıp “Biz de katılmak istiyoruz” diyenlerin oluşturduğu kuyruk bundan ileri geliyor. Fakat bu yöneliş, bahsi geçen teşkilatlar için çetin bir ikilem doğuruyor; şayet üye sayısı aşırı artar ve her kararda oydaşma arama mecburiyeti sürerse, iki örgüt de işlevsizleşir. Yükselen bu yeni yapıların önündeki en büyük açmaz tam olarak bu.

Avrupa’ya da birkaç kelam etmek gerekir. Avrupa’nın güvenliğine dair çıkarımım son derece yalın: Mesele eninde sonunda Rusya ile NATO’nun nasıl bir arada yaşayabileceğine dayanıyor. İstediğiniz kadar yok saymaya çalışın, Rusya’yı haritadan silemezsiniz; onunla birlikte yaşamak zorundasınız. Çin’deyken katıldığım pek çok forumda Avrupalı yetkililerin, sanki Rusya bir Asya ülkesiymiş edasıyla “Rusya’nın gölgesi Avrupa’nın üzerinde” dediklerini duyardım. Çaykovski Çinli mi ki? Elbette değil.

Rusya, Asyalı olmaktan çok Avrupalı bir ülkedir. Bazı çevreleri endişelendiren Çin-Rusya ilişkisini ise tek bir cümleyle özetleyebilirim: Çin-Rusya münasebeti birbirine paralel iki çizgi gibidir; ne kadar yakınlaşırlarsa yaklaşsınlar, asla üst üste binip tek bir hatta dönüşmezler.

Son olarak Çin’in geleceğine değinelim. Çin artık yükselen bir güç değil, yükselmiş bir güçtür. Yirmi yıl evvel Afrika ülkelerinin Çin’den bir süper güç olarak söz ettiğini işitirdiniz. Şimdilerde Shangri-La Diyaloğu ve Münih Güvenlik Konferansı’nda Fransa Cumhurbaşkanı’nın veya İngiltere Başbakanı’nın kendi ülkelerini orta ölçekli güç, Çin’i ise süper güç olarak nitelendirmelerini hayretle dinledim; doğrusu bu bana aşırı bir iltifat gibi geliyor. Fazlasıyla tatlı, tıpkı bir Türk tatlısı gibi bünyeme fazla şekerli geliyor. Malum, biz Çinliler Ortadoğu tatlılarının damak tadımıza göre fazlaca şerbetli olduğuna inanırız.

Hülasa, Çin’in geleceği… Çin yükselmiş bir güçtür. Haliyle karşımıza şu sual çıkıyor: Çin, dünyayı daha güzel bir yer kılamasa bile daha az tehlikeli hale nasıl getirebilir? Dünyanın nasıl güzelleştirileceğini bilemem ama bunun mümkün olduğuna inanıyorum. Çin sayesinde dünya bugün daha az tehlikeli. Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana Amerikalıların kaç cana kıydığını bir düşünün.

Tükenmek bilmeyen bahaneler ardına sığınılarak art arda çıkarılan savaşlar ve bu uğurda can veren sayısız Amerikan askeri… Oysa 1979 yılından bu yana Çin’in sınırlarında verdiği tek kayıp, bu sabah Zhang Weiwei’nin de bahsettiği o ölüm vadisinde yaşanan ve dört Çinli asker ile 20 Hint askerinin hayatını kaybettiği hadisedir. Bu tablo dahi daha güçlü bir Çin’in dünyaya illa ki yıkım getirmeyeceğini düşünmek için kâfi bir sebeptir.

Yine Zhang Weiwei’nin değindiği üzere, Güney Çin Denizi’nde süregelen bir gerilim var. Filipinliler karaya oturmuş paslı bir gemiye bir düzine asker yerleştirdiğinde, onlara fiili müdahalede bulunmak bizim için işten bile değildi.

Fakat hiçbir şey yapmadık. Bunun yerine Güney Çin Denizi’nde barışı muhafaza edecek bir davranış kuralları bütünü üzerinde müzakere yürütüyoruz. Sözün özü, Çin’in dünya için bir denge ve istikrar unsuru olduğuna güvenebilirsiniz. Gelecekte Çin’in barışın kolaylaştırıcısı, arabulucusu ve hatta yeri geldiğinde bir teminatçısı olarak daha fazla rol üstlenmesini temenni ediyorum. Teşekkür ederim.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Rus Senatör Shenderyuk-Zhidkov, East-West Forum’da konuştu: “Türkiye bağımsız bir kutup olmalıdır”

Yayınlanma

Editörün notu: Rusya Federasyon Konseyi Kaliningrad Temsilcisi ve Bütçe Komisyonu Birinci Başkan Yardımcısı Alexander Shenderyuk-Zhidkov, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında gerçekleştirdiği konuşmada, Soğuk Savaş sonrası Rusya-Batı ilişkilerini ve güncel jeopolitik kırılmaları değerlendirdi. 1990’lı yıllarda Moskova’nın liberal dünyaya iyi niyetle kapılarını açtığını fakat karşılığında açlık ve çatışmayla yüzleştiğini belirten Shenderyuk-Zhidkov, Batı’nın egemenlik karşıtı tutumunun krizleri tetiklediğini ifade etti. Rus medeniyet telakkisini Dostoyevski ve Immanuel Kant’ın mirasları üzerinden temellendiren Rus temsilci, hakiki evrenselliğin öz kimlikten taviz vermeden ötekini anlayabilmek olduğunu dile getirdi. Senatör, yapay zekâ teknolojisinin yeni bir tek kutuplu tahakküm aracına dönüşmemesi gerektiğine dikkat çekerek çok kutuplu dünya düzeninin korunması çağrısında bulundu.


Ben Kaliningradlıyım. Kaliningrad’da doğdum ve 43 yıldır orada yaşıyorum. Bildiğiniz gibi Kaliningrad’ın eski adı Königsberg’di; aynı zamanda Immanuel Kant’ın anavatanıdır. Sözgelimi eşim şu an Hollanda’da; üniversiteye gitmek için her gün Kant’ın meşhur felsefe yolundan geçiyor. Dolayısıyla Kaliningrad’da doğduysanız bir filozof gibi düşünmemek elde değil. Bir de tabii ebedi barış meselesi var.

Ulrike Guérot’nun birkaç saat önce dile getirdiği gibi, bu arayış her Kaliningradlının yüreğindedir; bu yüzden barışa ve yaşananlara bakışımızı biraz anlatayım. Bu paneldeki herkes 1992 yılına değindi; ben de oradan başlayayım. 1992’de yeni liberal dünyaya kapılarımızı sonuna kadar açmıştık. Amerikalı analistler Kremlin’de oturup dönemin Devlet Başkanı Boris Yeltsin’e yeni bir Rusya kurması için yol gösteriyordu. Karşılığında elimize geçen ise açlık oldu; ardından da Çeçen savaşı patlak verdi. Liberal dünyaya yüreğimizi açtık, evimizin ortasında bir savaş bulduk.

Büyük bir keder içindeydik. Liberal dünyanın bizim mutluluğumuzu değil, egemenliğimizi istediğini o zaman anladık. 1999’da Putin Rusya’nın başına geçtiğinde tek bir sözle geldi: Trump’tan tam 16 yıl önce, “Rusya’yı yeniden büyük yapalım” dedi. Egemenliğimizi yeniden inşa etmeye giriştik. Ülkemizi tuğla tuğla baştan kurduk, topraklarımızı derleyip toparladık. Liberal dünya bu gidişattan hoşnut kalmadı ve 2022’de kapımıza yine savaşı getirdi. Haliyle biz de bir kez daha derin bir kedere gömüldük.

Benim Ukraynaca bir soyadım var; hatta iki soyadım var: Şenderyuk ve Jidkov. İkisi de Ukrayna kökenli. Ailemin atası olan Ukraynalı Kazak Yakov Jidkov, 18. yüzyılda İmparator Büyük Petro’nun huzuruna çıkıp Rusya’nın merkezinde, Kiev’den bin kilometreden daha uzakta bir toprak talep etmişti. Rus İmparatorluğu buna karşı çıkmadı. Rusları, Ukraynalı ve Rus diye ikiye ayırmadı; hepimiz tek bir milletin parçasıydık. Nitekim Oswald Spengler bizi genç bir Rus medeniyeti olarak niteler, Dostoyevski’nin çocukları diye tanımlardı. Bütün Rusları Dostoyevski’nin çocukları sayardı.

Fakat belki de bazıları Dostoyevski’yi hiç okumadı. Ben Dostoyevski’yi okudum; Kaliningrad’ın merkezine bir Dostoyevski anıtı diktirdim. Şimdi Dostoyevski medeniyetini, Rus medeniyetini ve geleceğimizi nasıl gördüğümüze dair birkaç şey söylemek isterim. Notlarıma tam da bu yüzden bakmam gerekiyor.

Dostoyevski, Rus insanının evrensel duyarlılığından söz ederdi. Bu, yabancı olanın içinde eriyip yok olmak değil; bizzat kendin kalarak ötekini anlayabilmektir. Kendi dünyandan vazgeçmeden bir başkasının dünyasına adım atabilme yetisidir. Bana kalırsa liberal evrenselcilik bunun tam aksini dayatıyor: Önce tarihinden, geleneklerinden, yaşam biçiminden vazgeç; sonra belki seni tanırız. Bizim açımızdan bu bir açıklık sayılamaz. Kendi köklerinize, kendi kimliğinize sımsıkı sarılmadıkça diğer milletlere ve ülkelere gerçekten kucak açamazsınız.

Kendi milletinin ruhunu taşımıyorsan, başka ülkelere de açık olamazsın. Bizim de Dostoyevski’nin de bakışı bu yöndedir. Yine de biz her ülkeyle diyaloğa açığız. Bana kalırsa bu yaklaşım, Immanuel Kant’ın bahsettiği ebedi barış fikrine oldukça yakın. Size somut bir örnek vereyim.

2005 yılında Königsberg’in 750. kuruluş yıl dönümünü kutladık. Sayın Putin; Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Almanya Başbakanı Gerhard Schröder’i bu 750. yılı bizimle kutlamaları için Kaliningrad’da ağırladı. Dahası Sayın Putin, mezun olduğum üniversiteye Immanuel Kant’ın adını verdi. Dünyadaki siyasi çalkantılardan bağımsız olarak üniversitem bugün de Immanuel Kant Üniversitesi adını taşımayı sürdürüyor. Gelgelelim zaman değişti; bence bu değişime en çok da Avrupalılar ve Amerikalılar yol açtı. Bugün tablo bambaşka. Hepimiz yapay zekâyı konuşuyoruz; şahsen ben Çin’in yapay zekâya yaklaşımını son derece isabetli buluyorum.

Yapay zekâ konusundaki en mühim meselelerden birinin, sistemin hepimize açık olması ve nasıl çalıştığını bilmemiz gerektiği fikrine tamamen katılıyorum. Bunun iki gerekçesi var: İlki, sanırım hepimiz yapay zekânın hayatlarımızı altüst etmesinden endişe duyuyoruz. İkincisi de bir o kadar can alıcı: Yapay zekânın bizi yeniden tek kutuplu bir dünyaya sürüklemesine izin vermemek için elimizden geleni yapmalıyız. Günümüz dünyası artık çok kutuplu ve hiçbir ülkeye bizi o eski tek kutuplu düzene döndürme fırsatı verilmemeli.

Müsaadenizle Almanya hakkında da birkaç söz söylemek isterim. Brzezinski, 90’ların ortasında yayımlanan meşhur kitabı “Büyük Satranç Tahtası”nda Amerikalıların Rusya’yı durdurmak için Polonya ve Türkiye’ye odaklanması gerektiğini ileri sürmüştü. Kuşkusuz bu, bir deniz medeniyeti mantığıdır. Amerika gibi bir medeniyetseniz, bütün denizlerin düğüm noktası olan İstanbul gibi kritik merkezlere dikkatinizi yöneltmeniz gerekir. NATO zaviyesinden bakıldığında bu oldukça iyi bir stratejiydi.

Oysa bugün Türkiye, dünyada ABD’den sonraki en büyük ikinci NATO ordusuna sahip. Buna karşılık ABD, Türkiye’nin ancak dördüncü ya da beşinci ticaret ortağı konumunda. Çin ve Rusya çok daha önde; Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ticaret hacmi de ABD’den katbekat fazla. Bu durumda sormak gerekir: Türkiye’nin ABD’ye bir ortak olarak bağımlı kalmasına ne gerek var? Türkiye pekâlâ çok kutuplu dünyanın bağımsız bir kutbu haline gelebilir. Bir de Polonya meselesi var.

Brzezinski şüphesiz çok zeki bir adamdı. Bugün Ukrayna’da yaşanan savaşa bakarsanız, satır satır o kitaptan çıktığını görürsünüz. Ne var ki Polonya üzerinden kurgulanan bu denklem yalnızca Rusya’ya değil, Almanya’ya da zarar verdi. Evim Polonya sınırına 40 kilometre mesafede. Son 30 yılda Polonyalıların ekonomilerini nasıl kurduğunu, Avrupa Birliği fonlarını nasıl kullandığını, o yolları nasıl inşa ettiğini çok iyi biliyorum. Maalesef bugün Polonya yolları Almanya’nınkilerden daha iyi durumda. Dostoyevski’nin uzun süre Almanya’da yaşadığını ve Almanları sevdiğini de biliyorum.

Bu çok kutuplu dünyanın neresinde olursak olalım, her birimizin birbiriyle temas kurabileceği, barışı inşa edebileceği çok yönlü kanallar bulabileceğine inanıyorum. Aramızda yeni köprüler kurabileceğimiz inancını taşıyoruz. Tıpkı İstanbul gibi Kaliningrad da bir köprüler şehridir. Königsberg’in Yedi Köprüsü bilmecesini belki bilirsiniz. Geçtiğimiz nisan ayında şehrimizde, Immanuel Kant’ın mezarına uzanan yeni bir yaya köprüsü inşa ettik. Dilerim bu forum da aramızda yeni köprüler kurmamıza vesile olur. Çok teşekkür ederim.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Emekli Yarbay Daniel Davis: Artık 1992’de değiliz, ABD askeri üstünlüğünü kaybetti

Yayınlanma

Editörün notu: ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki sunumunda Washington’ın 1992 sonrasına ait tek kutuplu askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Amerikan yönetiminin ve Avrupalı müttefiklerin yeni askeri gerçeklikleri okuyamadığını belirten Davis; Çin, Rusya ve İran’ın değişen dengelerin tamamen bilincinde olduğunu ifade etti. Karabağ Savaşı ve Ukrayna cephesinde Bayraktar TB2 gibi İHA sistemlerinin geleneksel zırhlı harp doktrinlerini geçersiz kıldığını, ABD’nin ise insansız sistemler yarışında rakiplerinin çok gerisinde kaldığını vurguladı. İran’ın dağ altı tesisleri ve balistik füze kapasitesiyle güçlü bir savunma hattı kurduğunu dile getiren kıdemli subay, askeri dayatmalar yerine gerçekçi diplomasiye dönülmesi gerektiğini kaydetti.


Size son dakika bir haberim var: Artık 1992 yılında yaşamıyoruz. Anlaşılan bu haberi benim vermem gerekiyor; zira hem Washington’da hem de Avrupa’da bunu henüz idrak edememiş görünenler var. Oysa 1992’de Amerika Birleşik Devletleri, kurduğu koalisyonla Irak ordusunu rekor sürede darmadağın ettiği Çöl Fırtınası Harekâtı’ndan henüz yeni çıkmıştı.

Sovyetler Birliği dağılmış, Varşova Paktı tarihe karışmıştı. Ayakta kalan Rus ordusunun donanması limanlarda paslanmaya terk edilmişti; konvansiyonel düzeyde hiçbir varlık gösteremiyordu. Elbette nükleer silahları mevcuttu ancak konvansiyonel sahada koca bir sıfırdan ibaretti. Çin ise esasen piyadeye dayalı bir ordu niteliği taşıyordu.

İşte o tarihe kadar ABD, küresel sahnede kesin biçimde mutlak askeri güç konumundaydı. Güç intikalini herkesten daha iyi icra edebiliyor, bunu konvansiyonel olarak sahaya yansıtabiliyorduk; üstelik nükleer cephanemiz de arkamızdaydı.

Oysa artık 1992’de değiliz. ABD ise sanki hâlâ 1992 yılındaymışız, hâlâ tek kutuplu dünyanın rakipsiz askeri gücü bizmişiz gibi hareket ediyor. Fakat bu konuda ne Çin’in kafası karışık ne de Rusya’nın. Artık İran da durumun gayet farkında. Gezegendeki en kudretli askeri kuvvet olmadığımızı hepsi çok iyi biliyor.

Karşınızda Başkan Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Temsilciler Meclisi Başkanı Johnson gibi isimler var. Durmaksızın, tarihin ve gezegenin gelmiş geçmiş en güçlü askeri kuvveti olduğumuzu, hiç kimsenin yanımıza bile yaklaşamayacağını yineliyorlar. Doğrusu bize yaklaşan pek çok aktör var; üstelik hemen yanı başımıza değil, tam karşımıza dikilecek kadar yakınlar.

Yirmi birinci yüzyılda askeri harekâtları hâlâ yirminci yüzyıl kafasıyla yürütmeye çalışıyoruz. Çağın fersah fersah gerisinde kaldık ve bunun sonuçları son derece ağır oluyor.

Arkanızda bunu icra edecek askeri kudret yoksa tek kutuplu bir güç olamaz, insanlara ne yapacaklarını dikte edemez ve üzerlerinde hâkimiyet kuramazsınız. Biz artık öyle bir orduya sahip değiliz. Bu gerçek, bizim dışımızdaki herkes için gün gibi ortada.

İşin en tehlikeli yanı da liderlerimizin söylediklerine sahiden inanması; en güçlü ordu olduğumuzu ve canımızın istediği her şeyi yapabileceğimizi düşünmeleri.

Ne yazık ki bu yanılsamanın doğru göründüğü en talihsiz örneklerden biri Venezuela oldu. Bir meslektaşımın deyişiyle Başkan Trump orada “yıkıcı bir başarı” elde etti. Birçok kişi kendisini türlü sorunlar çıkabileceği konusunda uyarmıştı; nitekim Venezuela halkı gerçekten direnseydi bu sorunlar yaşanırdı da.

Ancak içeriden istihbarat aldığımız ve iş birliği yapan bazı unsurlar bulunduğu için neredeyse kansız bir darbe gerçekleşti. Yine de 80 civarında insan hayatını kaybetti; yani onlar açısından hiç de kansız sayılmazdı, fakat Trump için büyük bir başarı oldu.

Böylece meselenin sarpa saracağını, zorlaşacağını ya da yeni bir Vietnam’a dönüşeceğini öne süren bütün o muhaliflerin aklını kaçırdığı sonucuna vardı. Artık atacağı her adımın tutacağını sanıyor.

İran’a girebileceğimiz, belki Küba’ya, hatta yakın zamana kadar Grönland’a bile uzanabileceğimiz inancıyla hareket ediyor. Kısacası yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını zannediyor.

Oysa durumun hiç de öyle olmadığını tüm çıplaklığıyla kanıtlamış bulunuyoruz. Zaten birkaç gün önce sizinle de tam olarak bunu konuşuyorduk.

Eski bir tank subayı olarak Çöl Fırtınası’nda bizzat savaştım. Bilginiz olsun diye söylüyorum; İkinci Dünya Savaşı’ndan o güne kadarki en büyük tank çarpışması olan 70 Easting Muharebesi’nde yer aldım. 2000’li yıllarda Almanya’daki ABD 1. Zırhlı Tümeni bünyesinde zırhlı süvari taburunun ikinci komutanıydım; personelin eğitiminden ve muharebeye hazırlanmasından sorumluydum. O dönem modern savaş buydu.

Bu görev, yine konvansiyonel yöntemlerle yürüttüğümüz 2003 Irak Savaşı’nın sonrasına denk geliyordu. Yeri gelmişken belirteyim, artık 2003 yılında da değiliz. Çünkü o çatışmalarda hava kuvvetlerine, İHA gücüne ya da balistik füze cephanesine sahip bir düşmanla karşılaşma endişemiz yoktu; bu tür tehditlerin hiçbirini dert etmek zorunda değildik.

İran’ın açıkça gözler önüne serdiği üzere, füzelerin sahadaki varlığı sebebiyle, 1991’de Çöl Fırtınası ile başlayıp sonraki yıllarda yürüttüğümüz türden bir savaşı bugün vermemiz imkânsız.

2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan Savaşı ve Bayraktar TB2 İHA’larının kullanımı, konvansiyonel harbin ebediyen ve kökten değiştiğini kanıtladı. Amerikan ordusunda, özellikle de kara kuvvetlerimizde köklü bir dönüşüm yaşanacağını; hatta dünya genelindeki tüm kara unsurlarının bunu göreceğini düşünmüştüm.

Oysa artık karada, daha 2003’te Bağdat’ta yaptığımız gibi savaşamazsınız; bunu tekrarlamak mümkün değil. Sahaya toplu birlikler ve zırhlı araçlar yığdığınız an, tanklarınız ne kadar gelişmiş olursa olsun havaya uçacaktır. Aynı durum zırhlı birlikler için de geçerli; artık toplu halde intikal edemezsiniz. Dolayısıyla savaşmak için yeni yöntemler geliştirmek zorundasınız.

Şaşırtıcı biçimde Rusya da bu dersi hemen kavrayamadı; 2022’de Ukrayna’ya yönelik ilk harekâtlarında çağın gerisindeydiler. O aşamada Ukrayna aslında daha ilerideydi; nitekim ilk safhalarda Bayraktar TB2 İHA’larını kayda değer bir etkiyle kullandılar.

Fakat Rusya toparlandı, vaziyeti kesin olarak çözdü ve bana göre şu anda küresel ölçekte lider konuma yerleşti. Ukrayna da bu konuda çok yakın ve son derece yetkin; ancak Rusya özellikle hacim ve ölçek bakımından onların önüne geçti. Biz ise fersah fersah gerideyiz. Hâlâ yirminci yüzyılda çakılı kaldık, arayı kapatamadık bile. Durumu özetlemek gerekirse: 2027 sonuna kadar muhtelif türlerde yaklaşık 300 bin İHA edinmeyi planlıyoruz.

Rusya bu miktarı ne kadar sürede üretiyor dersiniz? İki haftada, belki de daha kısa bir sürede. Kısıtlı imkânlarına rağmen Ukrayna da öyle; üstelik katbekat daha ucuza mal ediyorlar. Asıl can alıcı nokta da bu. Bizim zihniyetimiz ise hâlâ salyangoz hızıyla ilerliyor; olup biteni kavrayamıyoruz.

Artık herkese ne yapacağını dikte edemeyiz fakat hâlâ bunu deniyoruz. Bu yüzden Başkan Trump, elindeki nüfuzu Rusya-Ukrayna savaşını sonlandırmak için kullanmaya yanaşmıyor.

Ukrayna’nın Rusya’nın içlerini vurmasına yardım etmeyi sürdürebileceğimize ve işleri zorlaştırarak bir hayal dünyasında Rusya’ya “Pekala, ne haliniz varsa görün, Ukrayna ne istiyorsa yapalım, savaşı onların şartlarıyla bitirelim” dedirtebileceğimize dair bir kuruntuya sarılıyor. Bunu dile getirmek bile abes, ancak tam olarak bu hayal doğrultusunda hareket ediyoruz.

Belirli bir açıdan bakıldığında, İran’a karşı yürüttüğümüz savaş çok daha anlamsız. Daha savaş başlamadan önce bas bas bağırıyor, askeri yollarla bir zafer kazanılamayacağını haykırıyordum.

İran’ın savunma düzenine, balistik füzeleri ve İHA’larıyla kurduğu taarruz sistemlerine ve Rusya’dan alıp geliştirdikleri -ki Rusya da bu teknolojileri ilerletip muhtemelen bir kısmını geri aktarmıştır- donanıma bakmanız yeterli.

İran bu kabiliyete sahip; 2003’te yürüttüğümüz savaştan ders çıkardılar. Bütün fabrikalarınızı Amerikan füzelerinin kolayca vurabileceği açık hedefler halinde yer üstünde tutmayın, erişemeyeceğimiz dağların altına gömün dediler ve bunu harfiyen uyguladılar.

Sonuç olarak, PAC-3 veya THAAD önleme sistemlerimizle kurduğumuz savunma gücü ne olursa olsun, ateşledikleri her hedefi vurabileceklerini gösterdiler. Savunmamız yetersiz kalıyor; İran nişan aldığı yeri vuruyor.

İran’ın bugüne kadar sergilediği itidal hayret verici; zira isteselerdi Orta Doğu’yu çoktan ateşe verebilirlerdi. Bu durum hem ulusal güvenliğimizi hem de küresel ekonomik dengeleri yerle bir ederdi. Şimdilik bunu yapmadılar.

Fakat görüyorsunuz, Başkan Trump geçen gün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda o cafcaflı konuşmasını yaptı. Belki aranızdan görenler olmuştur; hemen ertesinde buna dair bir değerlendirme yayımladım.

Bir Amerikalı olarak hem utandım hem de öfkelendim. Çünkü aklıma John F. Kennedy ve Eisenhower gibi, insanlarla ortak bir zemin bulmayı, barış için çabalamayı telkin eden o büyük Amerikalı liderler ve yaptıkları unutulmaz konuşmalar geliyor.

Oysa Trump burada kendini adeta tanrı yerine koyup İran’a ya barış ve güvenlik bahşedeceğini ya da ülkeyi haritadan sileceğini söylüyor. Elbette bunu konvansiyonel silahlarla başaramayacağınıza göre, kastettiği neredeyse kesin olarak nükleer silahlar.

Bunu açıkça telaffuz etmedi belki; fakat zihninden ne geçerse geçsin, bunu yapabileceğimizi varsayıyor. Oysa yapamayız. Çok sayıda İranlıyı katledebiliriz, bundan şüphe yok; ancak ne askeri kapasitelerini yok edebilir ne de diğer bölgelerde yaratacakları yıkıcı etkinin önüne geçebilirsiniz.

Tanrı’ya dua ediyorum, dilerim Amerika Birleşik Devletleri aklıselime kavuşur ve artık 1992’de yaşamadığımızı, insanlara öylece buyruk veremeyeceğimizi nihayet idrak eder.

Hâlâ bir çıkış yolu var. Aklımızı başımıza toplarsak, hem Rusya-Ukrayna savaşında hem de İran krizinde bir çıkış kapısı mevcut. Üstelik teslim olmak zorunda da değiliz; yalnızca gerçekleri kabul etmemiz yeterli.

Ancak bunu yapmaz, hâlâ tek hâkim güç olduğumuz, takvimlerin 1992’yi gösterdiği ve herkesin emirlerimize boyun eğmek zorunda kaldığı zannıyla bu yolda körü körüne ilerlersek, neticesi herkes adına bir felaket olacak.

Amerikalılardan ziyade Avrupalıların tavrına şaşıyorum. Birçok Amerikalı liderin tutumu midemi bulandırıyor; fakat Avrupalılar beni asıl hayrete düşüren taraf, çünkü bütün bu gerçekler gün gibi ortada. Görmek hiç de zor değil.

Ne yapmaya kalkıştığımızı, nerede çuvalladığımızı görüyorsunuz. Rusya-Ukrayna savaşında geçen neredeyse beş yıllık süreçten, İran’da harcanan onca yıldan bahsediyorum; askeri açıdan hiçbir şey sonuç vermiyor. Buna rağmen bir sonraki seferde işe yarayacağını iddia edip duruyoruz.

Trump kalkıp “Şunu yapmazlarsa ben de bunu yapmam” diyor. Yapamazsınız. Bakın, Suudi Arabistan bu işin yürümeyeceğini anladı; son gerilimde Trump’a saldırmaması için yalvardılar, zira namlunun ucunda olduklarını ve yerle bir edilebileceklerini biliyorlardı. Petrol üretim altyapılarını kaybettiklerinde ayakta kalıp kalamayacakları meçhul.

Artık vaktimiz geldi. Buradaki buluşmanın beni bu denli heyecanlandırmasının, daveti tereddüt etmeden kabul etmemin sebebi de bu: İstediği her şeyi anında yapabilecek baskın bir askeri güç olmadığımızı kabullenmek zorundayız.

Bu kabulleniş hayırlı bir şey; zira her şeyi yapabileceğinizi sandığınızda, “Dediğimi yapmazsan seni öldürürüm” kibrine kapılıyorsunuz ve çok fazla insan canından oluyor. Oysa bunun adı diplomasi değil.

İran’a karşı sergilediğimiz tavırların çoğu diplomasiyle uzaktan yakından uyuşmuyor. “Şartlarımızı kabul ederseniz canınızı bağışlarız” diyoruz; diplomasi bu değil.

Artık onların da direnme kabiliyeti var ve direnecekler. Rusya da bu baskıya boyun eğip “Madem bizi vuracaksınız, o halde her dediğinizi yapalım” demeyecektir. Bunu asla yapmazlar; çünkü bu durum onlar için de varoluşsal bir tehdit teşkil ediyor.

Bütün bu hakikatler apaçık ortada. Tanrı’dan tek dileğim, iş işten geçmeden önce yeniden akıl ve mantık çizgisine dönecek bir yol bulabilmemiz.

Zira hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da nükleer eşiğin aşılma ihtimali haddinden fazla yüksek. Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, böyle bir gelişme tüm insanlık adına felaket anlamına gelir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English