Avrupa
BSW Milletvekili Wittig: Mecliste halkın barış iradesinin sözcülüğünü yapıyoruz

BSW Saksonya-Anhalt Eyalet Parlamentosu Grubu Başkan Vekili Dr. Claudia Wittig, AfD ile meclise taşıdıkları ortak barış önergesinin gerekçelerini ve eyaletteki hükümet kurma sürecini değerlendirdi. Wittig, Rusya ile müzakerelerin başlatılması, Ukrayna ve kriz bölgelerine silah sevkiyatının derhal durdurulması ve halk iradesine saygı gösterilmesi gerektiğini bildirdi.
Almanya’da Sahra Wagenknecht İttifakı (BSW) ile Almanya için Alternatif (AfD) partilerinin Saksonya-Anhalt Eyalet Parlamentosuna sunduğu ortak barış önergesi siyaset sahnesinde geniş yankı uyandırdı.
Ukrayna’daki savaş için barış müzakerelerinin başlatılmasını, silah sevkiyatının derhal durdurulmasını ve Rusya’ya uygulanan yaptırımların kaldırılmasını talep eden önergenin ardından, BSW Eyalet Parlamentosu Grubu Başkan Vekili ve Milletvekili Dr. Claudia Wittig, NachDenkSeiten yayın organından gazeteci Maike Gosch’un sorularını yanıtladı.
Wittig, mülakatta partisinin benimsediği stratejiyi, AfD ile ilişkilerini, Eyalet Parlamentosu Başkanlığı seçimindeki tutumlarını, hükümet kurma sürecindeki kilitlenmeyi, Filistin meselesine yaklaşımı ve Fransa’daki toplumsal olayları kapsamlı şekilde değerlendirdi.
Gazeteci Maike Gosch’un, meclise taşınan özel genel kurul talebinin toplumda ve medyada büyük etki yarattığını hatırlatması ve kamuoyundaki farklı tepkileri sorması üzerine Wittig, seçmenlerinden aldıkları açık yetkinin gereğini yerine getirdiklerini belirtti.
Wittig, konuya ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Kesinlikle tam olarak doğru adımı attığımız kanaatindeyim. Bizler bu amaç doğrultusunda meclise seçildik. Özellikle BSW’nin Saksonya-Anhalt genelinde barış odaklı bir siyaset yürütmek ve doğrudan eyalet içerisinden harekete geçmek üzere seçmeninden son derece belirgin bir yetki aldığına inanıyorum. Bu doğrultuda, Rusya ile yürütülecek barış müzakerelerinin tek tek federal eyaletlerin yetki alanı dışında kaldığını söylemekte herhangi bir çelişki görmüyorum.”
“Sadece sembolik bir siyaset yürütmüyoruz”
Girişimin sadece göstermelik bir siyaset olduğu yönündeki medya eleştirilerine karşı çıkan Wittig, hedeflerinin federal hükümete net bir çağrıda bulunmak olduğunu açıkladı.
Eyaletlerin temsil edildiği Federal Konsey mekanizmasının da devreye sokulabileceğini hatırlatan Wittig, şunları kaydetti:
“Bu önergeyle Federal Hükümeti, müzakerelerde diplomasinin yeniden öncelikli hale gelmesini sağlamak amacıyla Federal Konsey girişimi de dahil olmak üzere elindeki tüm imkanları kullanmaya çağırıyoruz. Almanya’nın her yerinde ekonomiyi doğrudan sarsan Rusya ile ticari ilişkilerin normalleşmesini talep ediyoruz. Uygulanan yaptırımların savaşı sonlandırmaya hiçbir katkı sağlamadığı, aksine özellikle güçlü kimya sanayisine sahip Saksonya-Anhalt başta olmak üzere buradaki ekonomiye ağır darbeler indirdiği açıkça görülüyor. Bu nedenle ortada bir tezat görmüyorum; bu sadece sembolik bir siyaset değildir.”
Sembolik siyaset kavramının asıl olarak mevcut federal yönetim tarafından uygulandığını dile getiren Wittig, savaşın gerçek bedelini halkın ödediğini vurgulayarak şu değerlendirmeyi yaptı:
“Sembolik siyaset, belki de kamu binalarına Ukrayna bayrakları asarak, cephede özellikle genç Ukraynalı erkeklerin feda edildiği ve Ukrayna’nın kendisine hiçbir fayda sağlamayan bir vekalet savaşını sürdürmektir. Bu durum, uzun vadede ne o ülkenin ne de halkının çıkarlarına hizmet ediyor. Meseleyi soğukkanlılıkla ele almalıyız. Elbette Ukrayna’nın savaşı doğrudan kaybetmesini ve ülkeyi Rusya’ya bırakmasını istemiyoruz. Ancak parlamentodan başlayarak müzakerelerin yeniden başlatılmasına büyük önem verdiğimize dair güçlü bir işaret vermeliyiz. Bunun gerçekleşmesi için de sürece dahil olan tüm tarafların gerekli ön koşulları oluşturması gerekiyor.”
Federal hükümetin koalisyon protokolünde Ukrayna’nın NATO ittifakına dahil edilmesi hedefini korumasını eleştiren Wittig, diplomasi kapısının açılması için bu şarttan vazgeçilmesi gerektiğini şu sözlerle ifade etti:
“Mevcut federal hükümet, koalisyon sözleşmesinde Ukrayna’nın eninde sonunda NATO üyesi olması gerektiği hedefini muhafaza ediyor. Bu koşullar altında Rusya ile yürütülecek diplomatik ilişkilerin ciddiye alınması imkansızdır; zira Ukrayna’nın NATO’ya girmemesi yönündeki asgari gereklilik dahi sağlanmış değildir. Savaşın patlak vermesine yol açan ve Rusya’nın bu çatışmayı başlatmasına neden olan temel meseleler henüz çözülmüş ya da ortadan kaldırılmış değil. İlk adım, bu hedefin kesin olarak gündemden düştüğünü açıkça ilan etmek olmalıdır. Silah tedarikini sürdürdüğümüz ve oraya devasa mali kaynaklar aktarmaya devam ettiğimiz müddetçe, Başbakanın geçtiğimiz günlerdeki dil sürçmesinde de işaret ettiği gibi, bu savaş uzayıp gidecektir.”
“Savaş hattını Magdeburg’dan tek başımıza kapatamayız ama halkın iradesini yansıtırız”
Magdeburg’daki eyalet meclisinden savaşı doğrudan sonlandırmanın mümkün olmadığını kabul eden Wittig, temsil yetkisinin önemine dikkat çekerek şu ifadeleri kullandı:
“Parlamento olarak, Magdeburg’dan savaşı tek başımıza bitirmemiz doğal olarak mümkün olmasa bile, bu meseleyi gündeme getirme hakkına bütünüyle sahibiz. Saksonya-Anhalt’ta nüfusun çoğunluğunun, bu politikayı tam da planlandığı şekilde hayata geçirecek partilere oy verdiğini net bir biçimde görüyoruz. AfD meclise en güçlü grup olarak girdi. Biz de meclise açıkça tanımlanmış bir barış partisi kimliğiyle adım attık. Bu mecliste halk bize müzakerelerin başlatılmasını savunmamız ve federal hükümeti buna göre harekete geçmeye çağırmamız için açık bir yetki verdi.”
Önergenin yürütmeyi bağlayan bir kanun niteliği taşımadığını ancak demokratik çoğunluğun iradesini temsil edeceğini belirten Wittig, Başbakan Reiner Haseloff’un tavrını da eleştirdi:
“Bu bir kanun metni değil. Evet, görevdeki başbakan bu görevi yerine getirmek zorunda kalmayabilir. Ancak meclisteki çoğunluk tarafından kabul edilecek bir önergedir. Bunu görmezden gelmek, Başbakanın görev süresi boyunca sergilediği tuhaf demokrasi anlayışının yeni bir göstergesidir. Aynı zamanda diğer eyaletlerin de bu konuda tutum almasını sağlayacak bir işaret niteliği taşıyor. Almanya’da asıl egemen gücün halk olduğu gerçeği tartışmalarda sıkça unutuluyor. Yapılan kamuoyu araştırmaları, toplumun çoğunluğunun Başbakanın izlediği savaş çizgisini onaylamadığını ortaya koyuyor. Biz bu önergeyle halkın iradesini net bir şekilde kayda geçiriyoruz.”
Parlamentodaki diğer siyasi partilere, bilhassa Sol Partiye (Die Linke) seslenen Wittig, “Bu özel oturumu meclisteki tartışmayı baştan başlatmak için değerlendirmek istiyoruz. Diğer partilerin de tutumlarını netleştirmesini bekliyoruz. Özellikle Sol Partiye bakıyorum; bu önergeye destek vermeleri onlar açısından son derece doğal olmalıdır. Oturumlarda nasıl bir tavır takınacaklarını ve nasıl oy kullanacaklarını yakından takip edeceğiz. Önerge doğrudan kısa sürede somut müzakere sonuçları doğurmasa bile, halkın iradesini yansıtması bakımından ortaklaşa sunulan ilk girişim olması hasebiyle büyük önem taşıyor” dedi.
“Sadece Ukrayna değil kriz bölgelerine silah akışı bütünüyle durdurulmalı”
Gazeteci Gosch’un, AfD’nin barış siyasetinin samimiyeti konusundaki şüpheleri, partinin Atlantik aşırı eğilimlerini ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni örneğinde olduğu gibi iktidara geldikten sonra çizgi değiştirme ihtimalini sorması üzerine Wittig, partisinin daha geniş kapsamlı bir barış perspektifine sahip olduğunu vurguladı:
“İlk ortak önergemizin doğrudan Ukrayna’ya odaklanmış olması tesadüf değildir. BSW olarak yalnızca Ukrayna’ya değil, tüm kriz bölgelerine silah ihracatının sona erdirilmesini içeren çok daha kapsamlı önergeler hazırlayabilecek konumdayız. Özellikle İsrail’e yapılan silah sevkiyatının durdurulması bizim için hayati bir meseledir. Kısa sürede sadece Ukrayna’yı kapsayan bir önergenin ortaya çıkması, bu konuda masadaki muhataplarımızın BSW kadar tavizsiz bir barış çizgisine sahip olmadığını gösteriyor. Zaten biz de tam bu sebeple bağımsız bir barış partisi olarak seçildik.”
AfD seçmeninin savaşa karşı duruşunda mali gerekçelerin de rol oynadığını ifade eden Wittig, şunları aktardı:
“AfD’nin özellikle Ukrayna konusundaki tutumu nedeniyle tercih edildiği görülüyor; çünkü bu aynı zamanda seçmeni doğrudan vuran mali bir meseledir. Sorun sadece savaşın finanse edilmesi değil, aynı anda sosyal harcamalarda kısıtlamalara gidilirken milyarlarca avroluk vergi gelirinin yok olup gitmesidir. İnsanlar aradaki bu bağı çok iyi kavradı ve bu anlayış AfD tabanında da geniş karşılık buluyor. Ancak diğer kriz bölgeleri, bilhassa ABD’nin İsrail’in yürüttüğü savaşlara müdahil oluşu, AfD içerisinde çok daha ikircikli biçimde değerlendiriliyor. Ukrayna çizgisi de federal düzeydeki AfD içinde bütünüyle tartışmasız değildir; fakat Saksonya-Anhalt’taki oylamada herhangi bir güçlük yaşanmadı.”
Saksonya-Anhalt’ta BSW’nin misyonunun diğer partileri tutarlı bir barış çizgisine çekmek olduğunu kaydeden Wittig, çatışmaların ekonomik sonuçlarına dikkat çekti:
“Saksonya-Anhalt’taki görevimiz, AfD’yi gerçek anlamda barış hedeflerine bağlayacak bir çizgiye doğru yönlendirmektir. Eğer savaş politikalarına destek vermek istemiyorsak, Almanya’dan desteklenen ve büyük acılara yol açan diğer çatışmaları da dürüstçe konuşmalıyız. Genel barış fikrinin ötesinde, bu krizlerin son derece ağır ekonomik etkileri var. Örneğin ABD desteğiyle İsrail ve İran hattında yaşanan gerilimler ve Hürmüz Boğazı’nın ablukaya alınması riski, bugün ülkemizde ödemek zorunda kaldığımız yüksek akaryakıt fiyatlarının temel sebeplerinden biridir. Saksonya-Anhalt’ta mevcut duruma bizimle benzer pencereden bakan kesimlerle belirli ölçüde temas kurmalıyız. Ancak bu kanadın ne kadar güçlü olduğunu henüz kestiremiyorum; henüz başlangıç aşamasındayız ve teşkilatlanmamızı tamamlamaya çalışıyoruz.”
“Sangerhausen’deki İsrail merkezli silah fabrikası eyalet meclisinin gündemine taşınacak”
Federal düzeydeki yetki sınırlarının ötesinde, doğrudan eyaleti ilgilendiren savunma sanayisi projelerine odaklandıklarını bildiren Wittig, Sangerhausen kentinde planlanan yatırımı gündeme getireceklerini belirtti:
“Sangerhausen kentinde İsrail merkezli bir savunma sanayisi firmasının, İsrail ordusuna insansız hava aracı parçaları üretmesi planlanan bir tesis girişimi bulunuyor. Bu doğrudan eyaletin yetki alanına giren bir meseledir ve BSW olarak bunu eyalet meclisine kesinlikle taşıyacağız. Bu konuda Sol Partiye görüşme teklifinde bulunduk ancak henüz olumlu bir yanıt alamadık. Elimiz açık kalmaya devam edecek; Sol Partiden bu başlıkta net bir işbirliği bekliyoruz. Zira Sol Parti seçim kampanyasında bu tür silahlanma adımlarına karşı duracağını vaat etmişti. Seçmenleri de önergeyi kimin verdiğine bakılmaksızın bu tutumun arkasında durulmasını bekleyecektir.”
Wittig, meclisteki bölünmüş yapıda üstlendikleri role ilişkin olarak, “BSW olarak bu parçalı parlamentoda her iki kanattaki partilerin de gerçek yüzlerini ortaya koymalarını ve samimi tavır takınmalarını talep edeceğiz” dedi.
“Gizli oylamada CDU içinden gelen destekler başbakanlık seçimi için bir denemedir”
Eyalet Meclisi Başkanlığı seçiminde AfD adayı Tobias Rausch’un seçilmesine ve Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisinden gelen gizli oylara dair değerlendirmelerde bulunan Wittig, BSW’nin ilkeli bir duruş sergilediğini anlattı:
“Eyalet Meclisi Başkanlığı seçiminde asıl dikkat çekici husus CDU grubu üyelerinin sergilediği tutum oldu. BSW olarak nasıl davranacağımızı önceden kamuoyuna açıkça ilan etmiştik ve tam olarak söylediğimiz şekilde hareket ettik. Göreve uygun adayları değerlendireceğimizi bildirmiştik. Rausch ile yaptığımız temaslarda, eski hesaplaşmalara girmeyeceğini ve yapıcı bir işbirliği yürütmek istediğini gördük; kendisi sertlik yanlısı ya da meclisi baskıyla yönetecek bir profil çizmedi. Bu görevi layıkıyla yapabileceğine kanaat getirdik.”
Buna karşın Eyalet Meclisi Başkan Vekilliği için adı geçen diğer isimlere dair çekincelerini sıralayan Wittig, kararlarının gerekçelerini paylaştı:
“AfD’li Hans-Thomas Tillschneider’e oy vermeyeceğimizi başından belirttik; çünkü bu makam için uygun bir aday olmadığını düşünüyoruz. Bizim için mesele sadece parti aidiyeti değil, kişilerin bugüne kadar sergilediği siyasi tutumlardır. Tillschneider silahlanma sanayisinin açık bir destekçisidir ve bölgede daha fazla askeri teçhizat bulunmasını savunmaktadır. Daha da önemlisi, kültürel teşviklerde vatanseverlik taahhüdü gibi aşırı ideolojik talepleri dile getirmiştir. Bu yaklaşım meclisteki tüm fikirlerin eşit muamele görmesi ilkesiyle bağdaşmaz. Bu nedenle kendisine oy vermeyeceğimizi açıkça söyledik; fakat başka sıralardan oy alarak seçildi.”
Diğer partilerin adaylarına yönelik oy kullanma tercihlerini de anlatan Wittig, şu bilgileri verdi:
“CDU adayına oy verdik; çünkü meclis grubu büyüklüğü göz önüne alındığında bu doğru bir adımdı ve şahsına yönelik somut bir itirazımız yoktu. Sosyal Demokrat Parti (SPD) adayına ise parti kimliği sebebiyle değil, aynı zamanda bakanlık görevini yürüttüğü için karşı çıktık; yasama ile yürütme erklerinin birbirinden kesin çizgilerle ayrılması gerektiğine inanıyoruz. Bizim her kararımızın nesnel gerekçeleri vardı. CDU’nun oy verme davranışı ise daha ziyade arka oda pazarlıklarına ve makam paylaşımına dayanıyordu. AfD adaylarının seçilmesi karşılığında CDU adayının desteklenmesi yönünde bir mutabakat sağlandığı çok açıktır. Rausch’a verilen ilave oyların CDU saflarından geldiğine dair hiçbir şüphe taşımıyorum.”
Gizli oylamadaki bu desteğin yaklaşan başbakanlık seçimi için bir zemin yoklaması olduğunu ifade eden Wittig, olası senaryoları şu şekilde aktardı:
“Gizli oylamada bir adayı desteklemek, o sandalyeyi başka bir adayla takas etmek anlamına geldi ve bunun başbakanlık seçimi için bir turnusol kağıdı işlevi gördüğü aşikardır. Eğer CDU içindeki bazı isimler meclis başkanlığı için bu desteği verdiyse, muhtemelen AfD’li Ulrich Siegmund’un başbakanlığı için de oy kullanacaklardır. Bu kişilerin tamamen parti değiştirip açık bir koalisyon kurması ise çok zayıf bir ihtimaldir; zira bu durum CDU’yu temelinden parçalar. Parti içinde şimdiden büyük çatlaklar oluştu. Büyük olasılıkla bu muhalif CDU üyeleri Siegmund’u başbakan seçecek ancak ortada sağlam bir çoğunluk kalmayacaktır. Bizimle bir koalisyon olmayacak, CDU ile de resmi bir ortaklık kurulamayacak. Dolayısıyla Siegmund’un her kararda değişen çoğunluklar aramak zorunda kalacağı bir azınlık hükümeti modeli ortaya çıkacaktır ki BSW olarak bizim başından beri savunduğumuz dinamik meclis modeli de budur.”
“Biz 16 eski NSDAP üyesinin meclis başkanlığı yaptığı bir cumhuriyet geçmişine sahibiz”
Federal Savunma Bakanı Boris Pistorius’un, Saksonya-Anhalt’taki meclis başkanlığı seçimini “90 yılı aşkın süredir görülmemiş bir tabu yıkımı” ve “demokratların faşistlere uşaklık etmesi” olarak nitelemesine sert tepki gösteren Wittig, tarihi hafızanın tek taraflı işletildiğini dile getirdi:
“Pistorius’un Berlin’de, Nazi döneminde kitapların yakıldığı Bebelplatz meydanında yaptığı konuşmayı son derece sorunlu buluyorum. Seçimin ardından organize bir e-posta kampanyasıyla karşılaştık; her gün yaklaşık 300 ileti alıyorum ve bir tarihçi olarak bana geçmiş hatırlatılıyor. Hermann Göring ile Tobias Rausch arasında benzetmeler kuruluyor. Bu son derece temelsiz ve aşırı bir kıyaslamadır. Bizler fazlasıyla seçici bir tarihi hafızaya sahibiz. Federal Almanya Cumhuriyeti tarihinde, geçmişinde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) üyeliği bulunan tam 16 eyalet meclisi başkanının görev yaptığı tamamen unutuluyor. Bu kişilerin sonuncusu 1987 yılına kadar görevde kaldı ve biri hariç tamamı CDU üyesiydi. O dönem kimse bunu bir demokrasi krizi olarak görmezken, bugün hiçbir kanıtlanmış suçu bulunmayan bir ismin seçilmesini olağanüstü bir felaket gibi sunmak samimiyetsizliktir.”
Toplumun demokratik tercihine saygı duyulması gerektiğini belirten Wittig, uygulanan dışlama yöntemlerini eleştirdi:
“Pistorius gibi isimlerin kendilerini demokrasinin yegane savunucusu gibi göstermesi büyük bir tezattır. Birincisi, izledikleri politikalarla geniş kitlelerin seslerini duyurabilmek için AfD’ye yönelmesine bizzat zemin hazırladılar. İkincisi, Saksonya-Anhalt’a adeta harçlığı kesilen yaramaz bir çocuk muamelesi yapılıyor. İçişleri Bakanları Konferansı’nda oybirliği ilkesi kaldırılıyor; Başbakanlar Konferansı ve Adalet Bakanları Konferansı Saksonya-Anhalt’ın sırası olmasına rağmen burada yapılmıyor. Eyalete yönelik federal yaptırımlardan ve parti kapatma davalarından söz ediliyor. Yüksek katılımlı bir seçimde halk kendisini temsil ettiğine inandığı partiyi seçti; temsil mekanizmasının özü budur. Alınan kararı beğenmeyip bloke etmeye çalışmak, halkın iradesinin Berlin’deki belirli odaklar tarafından yok sayıldığı hissini pekiştirir.”
Mevcut federal yönetimin otoriter eğilimler sergilediğini kaydeden Wittig, güvenlik bürokrasisinin genişleyen yetkilerine işaret etti:
“Pistorius’un mensubu olduğu hükümet, vatandaşları bütünüyle şeffaf hale getiren otoriter bir devlet yapılanmasına doğru adım atıyor. Federal İstihbarat Teşkilatı (BND) ve Anayasayı Koruma Teşkilatına diğer Avrupa ülkelerinde hayal dahi edilemeyecek geniş dinleme ve izleme yetkileri tanındı. Hükümet eliyle yürütülen siyasi yönlendirme kaygı verici boyutlara ulaştı. Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası’nın sınırlandırılması planlanıyor; bu da yurttaşların devleti denetleme imkanını elinden alacaktır. Hukuk devletini ve temel hakları asıl aşındıran bu adımları AfD değil, mevcut federal hükümet hayata geçiriyor. Aynı aktörlerin kalkıp demokrasi havarisi kesilmesi büyük bir çelişkidir.”
“Masaya oturmayı reddederek siyaset yürütülemez”
Hükümet kurma arayışları ve istişare süreçlerine dair bilgi veren Wittig, tarafsız bir başbakan önerilerinin diğer partilerce çarpıtıldığını belirtti:
“SPD tarafsız bir başbakan seçimi gündemiyle görüşme çağrısında bulundu. Bizim önerimizi aldılar ancak bilinçli şekilde bağlamından kopardılar. Biz meclisteki derin kutuplaşmayı aşacak, tüm tarafları bir araya getirebilecek bir isim önerdik; onlar ise AfD’nin oylarını tamamen dışarıda bırakan bir denklem kurmaya çalıştı. Üstelik AfD’yi görüşmelere dahil dahi etmediler. Biz bu yaklaşımı eleştirdik ancak her zaman diyaloğu savunduğumuz için toplantıya katıldık. Görüşmeler bir kısır döngüden öteye geçmedi. Sol Parti ve Yeşiller, meclis başkanlığı seçimindeki tutumumuz nedeniyle bizimle her türlü diyaloğu keseceklerini açıkladılar. SPD de bu gerekçeyle görüşme masasını tamamen devirdi.”
Sol partilerin tutumunu yapıcı bulmadığını vurgulayan Wittig, seçim sonrasında Yeşiller temsilcisiyle yaşadığı bir diyaloğu paylaştı:
“Halle kentindeki bir etkinlikte Yeşiller partisinin adayı, gençlere hitaben mevcut kazanımları korumak için elinden gelen her şeyi yapacağını söyledi. Kendisine bunun için BSW’nin oylarına ihtiyaç duyacağını hatırlattığımda, ‘Hayır, BSW ile asla masaya oturmam’ cevabını verdi. İnsanlarla aynı masaya oturmayı baştan reddedip sonra ‘her şeyi yaparım’ demek büyük bir tutarsızlıktır. Meclis aritmetiğinde kilit bir konumdayız. Yeşiller, SPD ve Sol Partinin kendi programlarında yer alan vaatleri gerçekleştirebilmeleri için bizimle işbirliği yapmaları kaçınılmazdır. Sırf yanlış taraftan birileri destek verebilir korkusuyla meclise önerge sunmaktan dahi çekinir hale geldiler. Biz önümüzdeki süreçte bu partilere somut projelerle gitmeye devam edeceğiz. Bizden hoşlanmak zorunda değiller; ancak seçmenlerine verdikleri sözleri tutmak istiyorlarsa bu içerik odaklı teklifleri değerlendirmek mecburiyetindedirler.”
“Gazze ve Lübnan’daki eylemleri eleştirmek Yahudi düşmanlığı değildir”
Filistin meselesi ve Almanya’da giderek daralan ifade özgürlüğü alanına değinen Wittig, antisemitizm suçlamalarının siyasi bir susturma aracına dönüştürüldüğünü belirtti:
“Sol Partinin kendi içerisindeki net duruş sahibi sesleri dışlamasını esefle izliyorum. Müesses nizam tarafından kabul edilebilir bir ortak olarak görülmek uğruna barıştan yana net tavır alan isimler feda ediliyor. İsrail hükümetinin Gazze, Lübnan, Suriye, Irak ve Batı Şeria’daki askeri operasyonlarını eleştirmenin Yahudi düşmanlığıyla hiçbir alakası yoktur. Gerçek antisemitizm elbette kabul edilemez; ancak meşru siyasi eleştirilerin bu kavram altına sokulması tartışmayı tamamen anlamsızlaştırıyor.”
Uluslararası Holokost Anma İttifakı’nın (IHRA) benimsediği tanımın dayatılmasını eleştiren Wittig, Kudüs Bildirgesi’nin çok daha dengeli olduğunu kaydetti:
“IHRA tanımının dayatılması gereksiz bir tavizdir; Kudüs Antlaşması tanımı ifade özgürlüğünü korumak adına çok daha sürdürülebilir bir çerçeve sunuyordu. Berlin’de konutların kamulaştırılması yönündeki referandum dahi kapitalizm eleştirisi içerdiği gerekçesiyle Yahudi karşıtı ilan edildi. Her eleştiriye kolayca bu etiketi yapıştırmak, gerçek Yahudi düşmanlığıyla mücadeleye en büyük zararı veriyor. İnsanlar artık bu suçlamaları ciddiye almaz hale geldi. Berlin sokaklarında göstericilere yönelik sert polis müdahaleleri tansiyonu düşürmez, aksine öfkeyi körükler. İnsanların kendilerini ifade edebilecekleri demokratik tartışma zeminleri açık tutulmalıdır.”
“Fransa’daki öfke biriken sosyal adaletsizliğin doğal sonucudur”
Fransa’da hükümet politikalarına, zorunlu askerlik planlarına ve eğitimdeki kesintilere karşı gelişen grev ve gösterilere de değinen Wittig, benzer dinamiklerin Almanya için de geçerli olduğunu söyledi:
“Fransa üzerine uzun yıllar araştırmalar yapmış ve orada yaşamış biri olarak süreci yakından izliyorum. Fransız toplumu öfkesini sokakta dile getirme konusunda çok daha deneyimlidir; Alman toplumu gösteriler konusunda daha çekingen kalıyor. Ancak yaşanan hoşnutsuzluğun temel nedenleri bizim için de yabancı değildir. On yıllardır uygulanan neoliberal merkez politikaları toplumsal ayrışmayı derinleştirdi. Göçmenlerin ve dar gelirlilerin sorunlu banliyölere terk edilmesi, ardından da yaşanan her aksaklığın faturasının göçmenlere kesilmesi kolaycılıktır. Asıl sorun, eğitime ve gençlerin geleceğine ayrılmayan bütçeler ve ağır sosyal kesintilerdir.”
Almanya’da da gençlerin zorunlu hizmet ve savaş ihtimaline karşı seslerini yükseltmesi gerektiğini belirten Wittig, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Gençlerin savaşa sürüklenmesini engellemek ve barışı savunmak istiyorsak geniş halk kesimlerini içine alan güçlü bir birliktelik kurmak zorundayız. Her konuda aynı düşünmediğimiz insanlarla bile barış gibi hayati bir ortak paydada yan yana durabilmeliyiz. Küçük gruplarla, dar alanlarda kalarak bu politikaları durduramayız. Magdeburg’daki eyalet meclisinden dünyayı tek başımıza değiştiremeyiz ancak halkın gerçek taleplerini görünür kılabilir, dayatılan kabulleri sorgulatabilir ve alternatif bir siyasetin mümkün olduğunu somut olarak gösterebiliriz.”
Avrupa
Varşova’da kumanda kavgası

30 Ekim’i 31 Ekim’e bağlayan gece saatlerinde, Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki’nin Senegal seyahatini yarıda kesip havadayken dönmeye karar vermesi ve Varşova’daki Anayasa Mahkemesi (Trybunał Konstytucyjny) binasına kapıyı zorlayarak girmesine dair haberler görüldüyse meseleyi biraz izah etmek faydalı olabilir. Yargıç Maciej Berek’in paylaştığı görüntülerde, yanında Yüksek Mahkeme Birinci Başkanı Zbigniew Kapinski ile birlikte mahkeme koridorlarında ilerlemeye çalışan cumhurbaşkanının önünü polisler ve diğer yargıçlar kesmeye çalışıyordu. Sabah beşe kadar binada kalan Nawrocki, ertesi gün mahkeme önünde kendi adına okunan açıklamayla siyasi durumu istikrara kavuşturmak ve anayasal düzeni yeniden tesis etmek amacıyla parlamentodaki tüm partileri acil istişareye çağırdı.
Devletin zirvesinde gece yarısı yaşanan bu arbedeye eşlik eden dijital komedi ise iktidar mücadelesinin ciddiyetini azaltmıyor, bilakis tamamlıyor: Mahkemenin X hesabından internet sitesinin “yasadışı biçimde ele geçirildiği” duyuruluyor; mahkeme başkanının hâlâ Bogdan Swieczkowski, yardımcısının ise Bartlomiej Sochanski olduğu, karşı hamleyi yapan Anna Korwin-Piotrowska’nın yargıç bile sayılmadığı ve bu işe kalkışan herkesin “devlet darbesi” suçu işlediği ilan ediliyordu. Aynı dakikalarda mahkemenin resmi internet sitesi ise söz konusu X hesabının kurumla hiçbir ilgisi kalmadığını duyurmakla meşguldü. Bir devlet organının sosyal medya hesabıyla resmi sitesi birbirini darbecilikle suçlarken, kapıda polis kordonunu yarmaya çalışan muhalefet milletvekilleri ile içeride barikat kuran yargıçlar aslında aynı sorunun etrafında dönüyordu: Polonya devlet aygıtının kumanda koltuğunda kim oturacak?
Filmi sadece üç yıl geriye sardığımızda, 2023 sonundaki genel seçimlerden zaferle çıkan Donald Tusk, yeni Sivil Koalisyon’un (KO) başarısını “Avrupa’da bir umut ışığı” diye selamlamıştı. Sağ eğilimli Üçüncü Yol (Trzecia Droga) ve erimiş sosyal demokrat ittifak Sol (Lewica) ile kurulan koalisyon hükümeti, sekiz yıllık Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) iktidarını devirirken, Batı başkentlerinde kuşatma altındaki liberal merkezin sağ “popülizmin” önlenemez görünen yükselişini nasıl durdurabileceğine dair bir ders kitabı örneği olarak alkışlanıyordu.
Yargının el değiştiren mülkiyeti
Varşova’da patlak veren bu son krizin kökleri, 2023 seçimlerinden çok daha geriye, PiS’in devlet mekanizmasını kendi suretinde yeniden biçimlendirmeye giriştiği yıllara uzanıyor. Brüksel ile Varşova arasındaki yargı kavgası, başlangıçta sosyalist Polonya döneminden beri görev yapan Anayasa Mahkemesi yargıçlarının değiştirilmesi tartışmasıyla alevlenmişti. Ne var ki PiS’in bu tasfiyeyi yürütme biçimi, liberal anayasalcılığın sınırlarını bile zorladı: Sosyalist dönemde göreve başlayan tüm yargıçların görev süreleri vaktinden önce sona erdirildi ve yerlerine PiS’e sadık isimler yerleştirildi. Ardından, Yüksek Mahkeme üyelerini görevden almaya kadar varan yaptırımlar uygulayabilecek bir Disiplin Dairesi kuruldu.
Avrupa Birliği kurumları bu hamleleri kendi hukuki ve siyasi hiyerarşisine doğrudan bir meydan okuma saydı. Temmuz 2021’de Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD), yargıçların tarafsızlığını ve bağımsızlığını tehdit ettiği gerekçesiyle bu Disiplin Dairesi’nin faaliyetlerinin durdurulmasını istedi. Aynı yılın sonbaharında ABAD, yargı sistemi AB normlarına uyumlu hâle getirilene dek Polonya’yı günde 1 milyon avro para cezası ödemeye mahkûm etti; takip eden mayıs ayında bu cezanın faturası 160 milyon avroya ulaşmıştı. Varşova sonunda Disiplin Dairesi’ni lağveden bir yasa çıkarsa da Brüksel bu adımı yeterli bulmadı. Çünkü kavga çoktan teknik bir mahkeme düzenlemesi olmaktan çıkıp egemenlik ve normlar hiyerarşisi meselesine dönüşmüştü: 2021 yılında dönemin PiS’li Başbakanı Mateusz Morawiecki’nin başvurusu üzerine Polonya Anayasa Mahkemesi, yerel hukukun AB hukukuna üstünlüğünü tanıyan bir karar aldı. Avrupa Komisyonu’nun yanıtı ise ideolojik değil, doğrudan mali oldu; Polonya’nın pandemi sonrası toparlanma fonundaki payı donduruldu ve toplamda yaklaşık 35 milyar avroluk (diğer uyum fonlarıyla birlikte 137 milyar avroyu bulan) kaynak bloke edildi.
Ekim 2023 seçimlerinde sandıktan hiçbir partinin tek başına çoğunluk çıkaramaması, bu kurumsal düğümü çözmek yerine daha da sıktı. PiS oyların yüzde 35,38’ini alarak 460 sandalyeli Sejm’de 194 milletvekilinde kaldı. Tusk’ın Sivil Koalisyon’u yüzde 30,7, Üçüncü Yol yüzde 14,4, Sol yüzde 8,61 ve aşırı sağcı Konfederasyon yüzde 7,16 oy aldı. PiS’in müttefiki olan dönemin Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, hükümeti kurma görevini önce Morawiecki’ye verse de PiS mecliste güvenoyu bulamadı. Kasım ayında Sivil Koalisyon, Üçüncü Yol ve Sol toplam 248 sandalyeyle koalisyon anlaşmasını imzalayıp Tusk’ı başbakanlığa taşıdı.
Ancak hükümeti almak, devleti almak anlamına gelmiyordu. Duda hâlâ cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturuyordu ve PiS, üç yol arkadaşını daha Anayasa Mahkemesi’ne atamak için oldukça kaba taktikler kullanmıştı. Tusk ise PiS’in devletin farklı kolları üzerindeki nüfuzunu kırmak için en başından itibaren kendi cephesinden bir “olağanüstü hâl” pratiğine başvurdu. Devlet televizyonu TVP’nin kendi siyasi gündemine hizalanması için kaba kuvvetle ele geçirilmesi, anayasanın açık bir ihlali olarak kınandı. Bizzat Tusk, PiS etkisini geriletmek amacıyla hükümetinin “yasalarla tam olarak uyumlu olmayan” adımlar atmak zorunda kalabileceğini açıkça ilan etti. Gücün hesap vermez bir yürütmede merkezileşmesi süreci, böylece “demokrasiyi kurtarma” sancağı altında kesintisiz devam etti.
İşte Brüksel’in “hukukun üstünlüğü” hassasiyetinin gerçek mahiyeti bu dönüşüm anında açığa çıktı. PiS’in hukuk devleti ilkelerini hiçe saydığı gerekçesiyle Polonya’nın 137 milyar avroluk fonunu donduran Avrupa Birliği, Tusk’ın anayasayı dolanan yöntemlerini hiç dert etmedi ve kasanın kilidini hızla açtı. Brüksel için “hukukun üstünlüğü”, soyut bir normatif ilke ya da kuvvetler ayrılığı güvencesi değil, merkezdeki siyasi uyumluluğun ödüllendirilip çevredekilerin terbiye edildiği bir mali disiplin aracıydı.
Tusk’ın budanan vaatleri, yargıdaki çifte iktidar
Tusk’ın hukuku esnetirken yaslandığı toplumsal meşruiyet ise hızla aşındı. Sivil Koalisyon liderliğindeki hükümet, büyük ölçüde PiS’in gerici muhafazakârlığının -kürtaj kısıtlamalarının, kasaba ve şehirleri kendilerini “LGBT’den arındırılmış bölgeler” ilan etmeye teşvik eden azınlık baskılarının ve göçmenlere karşı yürütülen İslamofobik savaşın- yükünü çeken kadınların ve genç seçmenlerin seferberliğiyle seçilmişti. Tusk bu kültür savaşı programına karşı çıkanları, Polonya’yı Avrupa Birliği’nin kalbindeki hak ettiği yere döndürme sözüyle ve iktidarının ilk yüz gününde hayata geçireceği tam yüz vaatle kazanmıştı: Eşcinsel sivil ortaklıkların tanınması, gebeliğin ilk on iki haftasında kürtajın yasal hâle getirilmesi, kamu sektörü çalışanlarının maaşlarına yüzde 20 zam yapılması ve dini kuruluşlara verilen devlet sübvansiyonlarının kaldırılması bu listenin başındaydı.
Bir yıl içinde bu vaatlerin kahir ekseriyeti terk edildi. Hükümet kürtaj yasalarını gevşetmeye yönelik adımlar getirdiğinde, kendi koalisyon ortaklarından biri -Üçüncü Yol’un parçası olan Polonya Halk Partisi (PSL)- tasarıyı engellemek için PiS ile birleşti; üstelik bu tablo gelecekteki her liberal reform girişiminde tekrarlanacağa benziyor. Sol ittifak ise bu sağcı hükümete katılma kararının karşılığında seçmenine gösterebileceği hiçbir kazanım elde edemedi; siyasi sahnede giderek marjinalleşen ve önemsizleşen bir oyuncuya dönüştü. İttifakın en solundaki Razem (Birlikte) partisinin üyeleri, hükümetin gidişatını protesto etmek için milletvekillerinin Sol meclis grubundan ayrılması yönünde oy kullandı ve dört milletvekili ile bir senatör gruptan çıktı.
Toplumsal reform vaatlerini meclis aritmetiğine kurban eden Tusk, asıl enerjisini devlet aygıtı içindeki mevzi savaşına sakladı. Ne var ki Haziran 2025’teki cumhurbaşkanlığı seçimlerini PiS’e yakın Karol Nawrocki’nin kazanması, bu tasfiye planını duvara çarptırdı. Tusk, cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki bu yenilginin ardından erken parlamento seçimleri yapılacağına dair söylentileri bastırmak için Haziran 2025’te Sejm’de bir güven oylaması talep etti ve 210’a karşı 243 oyla meclis desteğini tazeledi. Fakat Ağustos 2025’te göreve başlayan Nawrocki, cumhurbaşkanlığı veto hakkını ve yargıç atamalarını engelleme yetkisini Tusk hükümetinin girişimlerini felç etmek için bir silah olarak kullanmaya başladı. Kasım 2025’te devlet başkanı, ülkenin anayasal ve hukuki düzenini sorguladıkları gerekçesiyle 46 yargıcın atamasını reddettiğini açıkladı.
Bu kilitlenmeyi kırmak için Tusk’ın imdadına yine Brüksel yetişti. Aralık 2025’te ABAD, Polonya Anayasa Mahkemesi’nin AB hukukunun temel ilkelerini ihlal ettiğine ve bağımsız ya da tarafsız sayılamayacağına hükmetti. Tusk bu kararı, önceki hükümet dönemindeki yıllarca süren yargı sarsıntılarından sonra mahkemeyi “düzeltmeye çalışmak” için hükümetine verilmiş bir “yeşil ışık” ilan etti.
Bu yılın baharından sonbaharına uzanan süreç, bu “yeşil ışığın” adım adım fiziki bir çatışmaya dönüşmesinin kronolojisini oluşturuyor. Mart ayında parlamento, aralarında Tusk’a yakın Anna Korwin-Piotrowska’nın da bulunduğu altı yeni Anayasa Mahkemesi yargıcı seçti. Ancak Nawrocki, seçim prosedüründeki ihlalleri gerekçe göstererek bunlardan yalnızca ikisini (Magdalena Bentkowska ve Dariusz Szostek) yemin töreni için davet etti, diğer dördünü kabul etmeyi reddetti. Bunun üzerine nisan ayında bu dört yargıç, parlamentonun iki kanadının başkanlarının huzurunda Sejm binasında yemin etti ve imzalı belgeleri cumhurbaşkanlığı kançılaryasına gönderdi. Nawrocki bu prosedürü tanımadı; PiS hükümeti döneminde atanmış olan Mahkeme Başkanı Bogdan Swieczkowski de cumhurbaşkanının safında yer alarak, göreve başlamadıkları iddiasıyla dört yargıcı davalara sokmadı.
Ekim ortasında seçilmiş bir diğer yargıç Maciej Berek de Sejm’de yemin edip işe başlatılmayınca gerilim bir kademe daha tırmandı. Nawrocki, “Kimin önünde yemin ettiğini bilmiyorum ama elbette cumhurbaşkanının önünde etmedi. Bu apaçık formaliteyi tamamlamadıysa elbette Anayasa Mahkemesi yargıcı olamaz.” diyerek meclisin hamlesini boşa çıkardı; Varşova sokaklarında PiS milletvekillerinin katıldığı protestolar düzenlendi.
Ve nihayet 30 Ekim akşamı Korwin-Piotrowska, Sejm tarafından seçilen tüm yargıçların katılımıyla mahkeme genel kurulunun toplanmasını engelledikleri gerekçesiyle Başkan Swieczkowski ve yardımcısı Sochanski’nin yetkilerini bir aylığına askıya aldığını duyurdu. PiS lideri Jaroslaw Kaczynski bunu “Mahkemenin ele geçirilmesi”, Sochanski ise “darbe girişimi” olarak niteledi. Tusk ise o gece X hesabından yaptığı tek paylaşımda topa doğrudan girdi: Hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmenin görevleri olduğunu, PiS’in yarattığı yıllarca süren hukuksuzluğun ardından bunun kararlı eylemler gerektiren zor ve bazen acı verici bir süreç olduğunu belirterek “Başka çare yok.” yazdı.
İroniye bakın ki, Tusk cephesinin “hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etme” hamlesinin hukuki dayanaktan yoksun olduğunu söyleyenler yalnızca PiS kadroları olmadı. Korwin-Piotrowska kararını, Anayasa Mahkemesi Yargıçlarının Statüsü Hakkında Kanun’un 19. maddesine -bu kanunda düzenlenmeyen hususlarda Yüksek Mahkeme yargıçlarının hak ve yükümlülüklerine ilişkin hükümlerin uygulanacağına- dayandırmış, oradan da Yüksek Mahkeme Kanunu’nun, adaletin otoritesini sarsacak davranışlarda bulunan genel mahkeme yargıçlarının görevden uzaklaştırılmasına izin veren 130. maddesine atıf yapmıştı. Varşova Üniversitesi hukuk profesörü ve anayasa hukuku uzmanı Marcin Matczak bile X hesabından şu itirafta bulundu: “Swieczkowski’yi bir gün savunacağımı hiç düşünmezdim ama [görevden alınmasının] hukuki dayanağı milyonlarca nedenden ötürü mevcut değil.” Matczak’ın işaret ettiği üzere, Anayasa Mahkemesi yargıçlarının disiplin sorumluluğu kendi yasasında ayrıntılı biçimde düzenlenmişti, dolayısıyla 19. madde buraya uygulanamazdı; üstelik Anayasa Mahkemesi’nin Teşkilatı Hakkında Kanun’un 11. maddesinin 2. fıkrası, yönetim yetkilerinin kıdemce en yaşlı yargıca devredilmesini yalnızca başkanın görevini fiilen yerine getirememesi durumunda öngörüyordu. Swieczkowski’nin mahkemede yaşananların “bu kurumu ve hukukun üstünlüğü meselesini on yıllar boyunca gömdüğü” yönündeki değerlendirmesi, bizzat liberal hukukçuların tespitiyle kesişiyordu. Olağan parlamento seçimlerinin 2027 sonbaharında yapılması planlanırken ve Atlas Polityczny portalının ekim ayında hesapladığı anket ortalamalarında Sivil Koalisyon yüzde 32,9 ile yüzde 23’te kalan PiS’in yaklaşık 10 puan önünde giderken, iki taraf da hukuku kendi siyasi tahkimatının aracına indirgemiş durumda.
Kışla mutabakatı
Polonya egemen sınıfının bu iki kanadı, Anayasa Mahkemesi’nin kapılarını gece yarısı omuzlayacak kadar şiddetli bir kavgaya tutuşmuşken, devletin esas yönelimlerinde neden birbirinin kopyası gibi hareket ediyor? Tusk’ın “yasalarla tam uyumlu olmayan” bu şahinliğinin arkasında hangi maddi öncelikler yatıyor?
Cevap için Tusk hükümetinin Avrupalı kimliğini demokrasiyi ya da kadın haklarını koruyarak değil, sığınmacı düşmanı kampanyasına ve ülkeyi kıtanın en büyük askeri harcama merkezine dönüştürmesine bakmak yararlı olabilir. 2021 yılında Belarus ile Polonya arasındaki ilişkiler bozulup Minsk yönetimi göçmenlerin sınırı geçmesini engellememeye karar verdiğinde, PiS yasadışı geri itmelerle yanıt vermiş; sınıra yüzlerce asker yığmış, yeni bir duvar örmüş ve bölgede “olağanüstü hâl” ilan etmişti. Kamuoyu bu gaddarlık karşısında ikiye bölünmüşken, Avrupa Konseyi Başkanlığı görevini kısa süre önce tamamlayan Tusk, PiS hükümetine sağdan saldırmış ve onları ülkeye rekor sayıda “kaçak” sokmakla suçlamıştı.
İktidara geldiğinde Tusk’ın partisi geri itme politikasını aynen sürdürdü ve “Batı medeniyetinin bekasının kontrolsüz göçü durdurmaya bağlı olduğunu” ilan etti. Ekim sonunda ise hükümet sığınma hakkını geçici olarak askıya alacağını duyurdu. PiS’i sağdan kuşatmaya çalışan Tusk, Fransa’dan Almanya’ya, Danimarka’dan Hollanda’ya kadar Avrupa’nın sözde liberal siyasi kastı arasında giderek yaygınlaşan o tanıdık stratejiyi benimsedi: Aşırı sağı, onun siyasetini ana akıma taşıyarak “yenmek”.
Göçmenlere karşı örülen bu duvar, doğrudan doğruya Amerikan savaş ekonomisine akıtılan milyarlarca dolarlık silahlanma bütçesiyle birleşiyor. PiS hükümeti silahlanma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) yüzde 4,1’ine çıkarmıştı; Tusk’ın Sivil Koalisyon’u ise bunu ertesi yıl yüzde 4,7’ye -yaklaşık 44,23 milyar avroya- yükselterek tüm diğer NATO üyelerini geride bırakmaya soyundu. Tusk ve o dönemki Cumhurbaşkanı Duda, Mart 2024’te Washington’ı ziyaret ettiklerinde, Polonya’nın 2022-23 yıllarında ABD savaş ekonomisine akıttığı 31 milyar dolara ek olarak, geniş çaplı bir silah alımı için 2 milyar dolarlık yeni bir kredi vaadiyle döndüler. Hedef, Polonya ordusunun büyüklüğünü iki katına çıkarıp 300 bin askere ulaştırarak kıtanın en büyük ordularından biri hâline gelmek ve 2035 yılına kadar savunmaya mevcut GSYİH’nin yüzde 20’sine denk düşen bir kaynak harcamak ki böylece Varşova, ABD hegemonyasının gözüne girmeyi ve kendi bölgesel nüfuzunu artırmayı umuyor.
Ukrayna’daki savaş beşinci yılına Polonya’nın Kiev yönetimine silah sevkiyatında hem tedarikçi hem de geçiş güzergahı olduğunu söylemeye gerek yoktur. Fakat bu savaş şahinliği, Ukrayna ile kurulan ilişkinin son derece çıkarcı ve şovenist yüzünü örtmüyor. Savaş uzadıkça Zelensky ile ilişkiler gerildi. 2022’de Polonyalı çiftçilerin Ukrayna tarım ürünlerinin ithalatını protesto etmesinin ardından Polonya hükümeti Ukrayna ile sınırlarını tek taraflı olarak kapatmıştı. Varşova ile Kiev, 1943 ile 1945 yılları arasında Ukrayna İsyan Ordusu (UPA) tarafından Vlin ve Doğu Galiçya’da yüz binlerce Polonyalının katledildiği tarihsel kırımlar üzerinden de çatışmaya başladı; Polonya, Ukrayna’nın cinayetlerin sorumluluğunu üstlenmemesi ve kurbanların yeniden defnedilmesine izin vermemesi hâlinde ülkenin olası AB üyeliğini engellemekle tehdit ediyor. Dahası, Polonya Dışişleri Bakanı Radoslaw Sikorski, AB hükümetlerinin askerlik çağındaki Ukraynalı erkeklerin sosyal yardımlarını kesmesini önerdi; onlara göre bu, göçü azaltmanın, yani o insanları evlerine dönüp siperlerde ölmeye zorlamanın kullanışlı bir yolu olacaktı.
“Hem silah hem tereyağı” ne kadar mümkün?
Sınırda göçmene, cephede Ukraynalı mülteciye, mahkemede rakip hizbe karşı sergilenen bu cevvallik, içerde derinleşen iktisadi sıkışmanın üzerini örtmeye yetmiyor. Ekonomi de PiS ile KO arasındaki sürekliliğin bir diğer halkasını oluşturuyor. PiS’in başlattığı evrensel çocuk yardımları ve ek emeklilik ödemeleri gibi sosyal refah programları ile ücret artışlarını Tusk hükümeti korudu, hatta bazı durumlarda genişletti. GSYİH büyümesi son dört çeyrekte ortalama yüzde 1 seviyesinde kaldı; AB fonlarının girişi kamu yatırımlarını desteklemeye hazırlanırken, başta Ukraynalılar olmak üzere çok sayıda göçmen Polonya işgücü piyasasını ayakta tutuyor.
Ancak enflasyondaki büyük artışlar yaşam standartlarını hızla aşındırıyor. Konut fiyatları 2023 yılında yüzde 18 artarak Avrupa Birliği’ndeki en yüksek seviyeye ulaştı; milyonlarca insan konut piyasasının dışına itilmiş ve güvencesiz işlere hapsolmuş durumda. Temel ihtiyaçlarını karşılayamayan Polonyalıların sayısı 2022’de 1,7 milyon iken 2023’te yaklaşık 2,5 milyona çıktı; çok daha fazlası ise asgari geçim sınırında hayata tutunmaya çalışıyor.
Bu tablo içinde hem “silahları hem tereyağını” aynı anda finanse etme çabası sürdürülemez bir hâl alıyor. Hükümet, büyük ölçüde önceki yönetimin imzaladığı uzun vadeli askeri sözleşmelerin yükü nedeniyle bütçede 10 milyar dolarlık bir açık öngörüyor. Avrupa Birliği mevcut bütçedeki uyum fonlarının üçte birinin askeri yatırımlar için kullanılabileceğini açıklamış olsa da bu açığın daha da büyümesi kaçınılmaz görünüyor. Bunun doğrudan sonucu, başta büyük şirketler ve uluslararası finans çevreleri olmak üzere sermayenin kemer sıkma yönündeki baskısının artması. Koalisyonda sağcıların baskın oluşunu protesto ederek Sol gruptan ayrılan Razem partisi bile Tusk’ın askeri harcamaları artırma politikasına meydan okumaya cesaret edemiyor.
Üstelik bu devasa silahlanma faturasının Polonya iç ekonomisinde bir canlanma yaratacağı beklentisi de koca bir yanılsamadan ibaret. Polonya’nın askeri teçhizatının yalnızca yüzde 20’si yurt içinde üretiliyor; yani daha fazla silah alımı iç ekonomide herhangi bir çarpan etkisi yaratmıyor. Ana tedarikçiler ABD’de; bizzat Dışişleri Bakanı Sikorski’nin ifadesiyle devletin bu alandaki harcamalarının yüzde 90’a varan kısmı “doğrudan Amerikan topraklarında Amerikan istihdamı yaratmaya gidiyor.” Dolayısıyla bir “Polonya askeri Keynesçiliği” umudu tamamen yersiz: Varşova kemer sıkmaya hazırlanırken, sözde Keynesçiliğin sefasını Teksas ve Kaliforniya’daki silah tekelleri sürüyor.
30 Ekim gecesi Anayasa Mahkemesi koridorlarında yaşanan arbedeye buradan tekrar baktığımızda, kavganın ne hakkında olmadığı netleşiyor. Ne Tusk’ın gece yarısı bildirisinde savunduğu “hukukun üstünlüğü” ne de Nawrocki’nin Senegal’den dönüp kapıları zorlayarak koruduğu “anayasal düzen”, Polonya toplumunun refahı, özgürlükleri ya da demokratik katılımıyla ilgili. Kadınlara ve gençlere verilen sözler çoktan rafa kaldırıldı; sığınma hakkı “Batı medeniyetini koruma” adına askıya alındı; Ukraynalı işçiler ucuz emek gücü olarak piyasayı tutarken askerlik çağındakilere siper yolu gösterildi; kamu kaynakları ise Amerikan silah sanayisine ipotek edildi. Polonya, artık Avrupa Birliği içinde hırçın bir asi olarak değil, bizzat Brüksel’in siyasi mutabakatının sadık bir savunucusu ki Tusk bunu yaparken düşmanı PiS’le aynı yolları yürüdü. Yani yaşanan, “liberal merkez” ile “sağ popülizm” arasındaki farkın silindiği o büyük kışla mutabakatının koltuk kavgasından başka bir anlam taşımıyor.
Avrupa
Polonya’da neler oluyor?

Polonya Anayasa Mahkemesi Yargıcı Anna Korwin-Piotrowska, kurumun başkan ve başkanvekilini bir ay süreyle görevden uzaklaştırdığını duyurdu. Kararın ardından polisin binayı ablukaya alması ve Senegal ziyaretini kesip dönen Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki’nin kapıda yargıçlarla karşı karşıya gelmesi başkentte darbe tartışmalarını başlattı.
Polonya Anayasa Mahkemesi Yargıcı Anna Korwin-Piotrowska, dün akşam saatlerinde Mahkeme Başkanı Bogdan Święczkowski ile Başkanvekili Bartłomiej Sochański’nin yetkilerini bir aylığına askıya aldığını duyurdu.
Korwin-Piotrowska, karara gerekçe olarak iki yöneticinin Sejm tarafından seçilen yargıçların genel kurul toplantısına katılımını engellemesini ve mahkemenin karar alma mekanizmasını felç etmesini gösterdi.
En kıdemli yargıç sıfatıyla kurumun yönetimini üstlendiğini açıklayan Korwin-Piotrowska, 2016 tarihli Anayasa Mahkemesi Teşkilat ve Çalışma Usulleri Kanunu’na dayandığını belirtti ve kurumun bütçesini kabul etmek üzere 3 Kasım’da genel kurulu toplayacağını bildirdi.
Kararın mahkemenin resmi internet sitesinde yayımlanmasının ardından kurumun sosyal medya hesabından karşı açıklama yapıldı ve internet sitesinin yasa dışı biçimde ele geçirildiği, yaşananların bir “hükümet darbesi suçu” teşkil ettiği kaydedildi.
Görevden uzaklaştırılan Başkanvekili Bartłomiej Sochański, Rzeczpospolita gazetesine yaptığı açıklamada, “Neler olduğunu hiç anlamıyorum. Sayın Anna Korwin-Piotrowska beni arayıp şu anda mahkemeyi kendisinin yönettiğini söyledi; başka hiçbir şey bilmiyorum.” dedi.
Sochański ayrıca, “Mahkemenin ve bağımsız bir yargıcın özerkliğine bu şekilde müdahale edilmesine izin veren hiçbir hukuki dayanak bilmiyorum; bir hükümet darbesi yaşanıyor.” ifadelerini kullandı.
Gelişmeler üzerine Senegal ziyaretini yarıda kesen Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki, uçağını geri döndürerek saat 21.43’te başkent Varşova’ya indi.
Nawrocki, X hesabından yaptığı paylaşımda, “Böyle bir anda cumhurbaşkanı Polonya’da olmalıdır; Senegal uçuşunu kesiyorum, geri dönüyorum.” ifadelerine yer verdi.
Gece yarısına doğru Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Yüksek Mahkeme Birinci Başkanı Zbigniew Kapiński ve görevden uzaklaştırılan Anayasa Mahkemesi Başkanı Święczkowski ile acil durum toplantısı yapan Nawrocki, ardından Kapiński ile mahkeme binasına gitti.
Mahkeme binasına giriş sırasında Nawrocki ile kapıda duran yargıçlar Anna Korwin-Piotrowska ve Krystian Markiewicz arasında arbede yaşandı.
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Rafał Leśkiewicz, kapıda duran kişilerin devlet başkanının içeri girmesini engellemeye çalıştığını ve cumhurbaşkanının dokunulmazlığını ihlal ettiğini söyledi.
Cumhurbaşkanlığı yetkilisi Marcin Przydacz, yargıçlar Markiewicz ve Korwin-Piotrowska’nın cumhurbaşkanını tartaklamaya çalıştığını öne sürdü.
Yargıç Maciej Berek ise cumhurbaşkanının kapıdaki yargıçlara fiziki müdahalede bulunduğunu savunarak, “Hızla gelen cumhurbaşkanı kapıda duran yargıcın önünde durmadı; en hafif tabirle Yargıç Korwin-Piotrowska’ya hızla çarptı ve diğer yargıç grubunun arasından zorla geçmeye başladı.” dedi.
Saat 02.00’den sonra Sözcü Leśkiewicz tarafından paylaşılan fotoğrafta, mahkeme binası içinde Cumhurbaşkanı Nawrocki, Yüksek Mahkeme Birinci Başkanı Zbigniew Kapiński, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Zbigniew Bogucki, Ulusal Güvenlik Bürosu Başkanı Bartosz Grodecki ve Mahkeme Başkanvekili Bartłomiej Sochański yer aldı.
Sabah saat 05.00’e kadar binada kalan Nawrocki, ayrılışının ardından Cumhurbaşkanlığı Kabine Şefi Paweł Szefernaker aracılığıyla yazılı bir bildiri yayımladı.
Bildiride Nawrocki, “Polonya Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni çiğnenmiş ve bir anayasa organı zor kullanılarak ele geçirilmiştir; hukuk düzeninin yeniden tesis edilmesi çağrısında bulunuyorum.” ifadelerini kullandı.
Nawrocki ayrıca siyasi tablonun istikrara kavuşturulması amacıyla 31 Ekim’de mecliste temsil edilen siyasi partilerle acil danışma toplantısı yapacağını duyurdu ve binaya gönderilen kolluk güçlerinin derhal alanı terk etmesini istedi.
Mahkeme binası önünde gergin gece
Olayların başlangıcında Adalet Bakanı ve Başsavcı Waldemar Żurek’in devam eden gösteriler nedeniyle güvenliğin sağlanması yönündeki talebi ve Yargıç Korwin-Piotrowska’nın personelin can güvenliğine dair uyarı yazısı üzerine polis ekipleri mahkeme yerleşkesini kordon altına aldı.
Varşova Emniyeti, işlemlerin yasalar çerçevesinde yürütüldüğünü açıklarken, Emniyet Genel Müdürlüğü Sözcüsü Andrzej Fijołek polislerin binanın içine girmediğini, bahçe avlusunda güvenliği sağladığını bildirdi.
Fijołek, dışarıdaki göstericilerin polise sandalye ve şişe fırlatması ve üç kişinin parmaklıklardan içeri atlaması üzerine güvenlik önlemlerinin artırıldığını, içeri sızan üç kişinin mülk dokunulmazlığını ihlal suçlamasıyla gözaltına alındığını açıkladı.
Mahkeme Sözcüsü Weronika Ścibór, Devlet Koruma Servisi (SOP) ekiplerinin Başbakanlık ile mahkeme arasındaki kapıdan içeri girerek iki güvenlik görevlisine eşyalarını toplayıp ayrılmalarını söylediğini, Başkanvekili Sochański’nin içeri alınmadığını, Sejm tarafından seçilen yedi yargıcın ise binaya sokulduğunu aktardı.
Korwin-Piotrowska ise televizyon kanalında yaptığı açıklamada binada yedi yargıcın bulunduğunu, içeride polisin olmadığını belirterek kurumun felç edilmesinden Święczkowski ile Sochański’yi sorumlu tuttu ve “Mahkemeyi yurttaşlara geri vereceğiz.” dedi.
Başsavcı Waldemar Żurek, Savcı Andrzej Piaseczny’nin mahkeme binasında inceleme yaptığını belirterek, “Hukuku çiğneyen herkes mahkeme önüne çıkacak.” açıklamasını yaptı.
Cumhurbaşkanının mahkemedeki tavrını eleştiren Żurek, savcılığın cumhurbaşkanının eylemlerine yönelik inceleme başlatmasını umduğunu kaydetti.
Görevden uzaklaştırılan Başkan Święczkowski ise akşam saatlerinde mahkeme önüne gelerek kapıdaki zincirin Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) Milletvekili Mariusz Gosek tarafından kesilmesinin ardından Jarosław Kaczyński ve Piotr Gliński ile bahçeye girdi; ancak polis ilerlemesine izin vermedi.
Bina önünde toplanan Hukuk ve Adalet Partisi, Konfederasyon, Rozwój Plus, Polonya Tacı Konfederasyonu mensupları, Sınır Savunma Hareketi çevreleri ve Grzegorz Braun destekçileri gece boyunca marşlar söyleyerek eylemlerini sürdürdü.
Hükümet ve muhalefet cephesinden karşılıklı suçlamalar
Başbakan Donald Tusk, sosyal medya üzerinden yaptığı değerlendirmede, “Hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek görevimizdir; PiS iktidarındaki yıllar süren hukuksuzluğun ardından bu süreç zor, kimi zaman sancılı geçiyor ve kararlı adımlar gerektiriyor; başka yol yok.” dedi.
Hukuk ve Adalet Partisi lideri Jarosław Kaczyński, “Anayasa Mahkemesi’ne darbe yapılıyor; Tusk’ın kolluk güçleri mahkemeye zorla giriyor, Polonya bir polis devletine dönüşüyor.” tepkisini gösterdi.
Yüksek Mahkeme Birinci Başkanı Zbigniew Kapiński, yönetimin uzaklaştırılması ve polis sevk edilmesini “tamamen hukuk dışı bir hükümet darbesi” diye niteledi.
Eski Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, yaşananları açık bir hukuksuzluk olarak nitelendirerek, “Anayasa Mahkemesi’nin taşıdığı ağırlık düşünüldüğünde, yaşananların bir darbe girişimi olduğu iddiasının altında çok ciddi gerekçeler yatıyor.” dedi.
Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski, cumhurbaşkanının kapıdaki görüntülerine işaret ederek, “Bir kadına, Anayasa Mahkemesi yargıcına karşı üstünlük kurdu.” ifadesiyle tepki gösterdi.
Polonya 2050 partisinin yöneticisi Katarzyna Pełczyńska-Nałęcz kutuplaşmanın en üst seviyeye ulaştığını belirtirken, Konfederasyon lideri Sławomir Mentzen ülkenin darbe eşiğinde olduğunu savunup Milli Güvenlik Kurulu’nun toplanmasını istedi.
Eski Cumhurbaşkanı Lech Wałęsa da kriz üzerine “Vatan tehlikede” mesajını paylaştı.
Hukukçu Marcin Matczak ise Korwin-Piotrowska’nın kararının yasal zeminine yönelik eleştirisinde, en kıdemli yargıcın ancak mahkeme başkanının fiili imkansızlığı halinde vekalet edebileceğini, bu imkansızlığın ise söz konusu kararın kendisiyle yapay biçimde üretildiğini ifade etti.
Matczak, mahkeme genel kurulunun toplanabilmesi için gereken 10 kişilik yetersayının binadaki mevcut 7 ila 8 yargıçla sağlanamayacağına dikkat çekti.
Gelişmelerin ardından Polonya’nın Pekin Büyükelçisi Jakub Kumoch ile Bükreş Büyükelçisi görevlerinden istifa etti.
ABD’nin Varşova Büyükelçisi Tom Rose, X üzerinden yaptığı değerlendirmede, hükümetin kamu gücünü kullanma biçimi ile anayasal kurumların bağımsızlığı açısından eşi görülmemiş bir yüzleşmeye tanıklık edildiğini bildirdi.
Krizin arka planı ve kurumlar arası yetki çatışması
Bogdan Święczkowski ve yardımcısı, Hukuk ve Adalet Partisi iktidarı döneminde 2018 ve 2019 yıllarında mahkeme üyeliğine atanmıştı.
Avrupa Birliği Adalet Divanı, Aralık 2025’te aldığı kararda, Polonya Anayasa Mahkemesi’nin temel Avrupa hukuku ilkelerini ihlal ettiğine ve bağımsız, tarafsız bir yargı mercii sayılamayacağına hükmetmişti.
Eylül ayı başında Sejm, Maciej Berek’i mahkeme üyeliğine seçti ve Berek 14 Ekim’de mecliste yemin etti; ancak Cumhurbaşkanı Nawrocki, Berek dahil meclisin seçtiği üç yeni yargıcın yeminini kabul etmedi.
Mahkeme Başkanı Święczkowski de parlamentonun atadığı yargıçların göreve başlamasına izin vermedi.
Mahkemenin harcamalarına dair genel kurul kararının alınamaması sebebiyle hükümet, kuruma ayrılan gelecek yıl bütçesini askıya almıştı.
Polonya’da 2015’ten itibaren iktidarda kalan PiS, 2023 genel seçimlerinde yüzde 35,38 oy oranıyla 460 sandalyeli mecliste 146 milletvekili kazanmış ve çoğunluğu kaybetmişti.
Donald Tusk liderliğindeki Sivil Platform, Modern, Polonya İnisiyatifi, Yeşiller ve AGROunia hareketinden oluşan Sivil Koalisyon ise 156 milletvekili elde edip Senato’da birinci gelerek Üçüncü Yol ve Yeni Sol ittifakıyla yeni hükümeti kurmuştu.
PiS destekli bağımsız aday Karol Nawrocki ise 1 Haziran 2025’te yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunu kazanarak göreve başlamıştı.
Avrupa
Euroclear dondurulan Rus varlıklarından 3,6 milyar euro gelir sağladı

Belçikalı menkul kıymet saklama kuruluşu Euroclear, dondurulan Rus varlıklarından 2026’nın ilk dokuz ayında 3,6 milyar euro faiz geliri elde etti. Faiz oranlarındaki düşüş nedeniyle geçen yıla göre yüzde 6 gerileyen bu gelirlerden kesilen 2,4 milyar euroluk olağanüstü katkı payı Ukrayna’ya destek mekanizmasına aktarılıyor.
Belçika merkezli merkezi menkul kıymet saklama kuruluşu Euroclear, dondurulan Rus varlıklarından Ocak-Eylül 2026 döneminde 3,6 milyar euro faiz geliri elde ettiğini açıkladı.
Şirketin yayımladığı finansal rapora göre bu tutar, bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 6 azaldı. Moskova yönetimi ise hem dondurulan varlıkların hem de bu varlıklardan doğan faiz gelirlerinin iadesini talep ediyor.
Euroclear raporunda, faiz oranlarındaki düşüş nedeniyle gelirlerin geçen yıla göre yüzde 6 gerilediği belirtildi. Şirket ayrıca şu değerlendirmeyi paylaştı:
“Gelecekteki faiz gelirleri, faiz oranlarının seyrine paralel olarak değişmeye devam edecek.”
Verilere göre kuruluş, eylül ayı itibarıyla 2,4 milyar euro olağanüstü gelir (windfall contribution) kaydetti.
Söz konusu varlıkların getirileri üzerinden hesaplanan bu olağanüstü katkı payı, Avrupa’nın Ukrayna’yı destekleme mekanizması kapsamında aktarılıyor.
Rusya’ya yönelik yaptırımlar ve karşı tedbirler ise şirketin 27 milyon euro gelir kaybına uğramasına ve 233 milyon euro doğrudan maliyetle karşılaşmasına yol açtı.
Bu tutarın 162 milyon euroluk kısmını Rus mahkemelerinde açılan davalara ilişkin ayrılan karşılıklar oluşturdu.
Euroclear verilerine göre, Eylül 2026 sonu itibarıyla şirketin bilançosunda toplam 244 milyar euro değerinde varlık yer alıyor. Bunun 204 milyar euroluk kısmı dondurulmuş Rus varlıklarından oluşuyor.
Kuruluşun dondurulan Rus varlıklarından elde ettiği faiz geliri, 2025 yılında bir önceki yıla göre yüzde 26 düşüşle 5 milyar euro seviyesinde gerçekleşmişti.
Euroclear, o dönemdeki gerilemeyi de faiz oranlarının düşmesine bağlamıştı.
Şirket, 2025 yılı genelinde olağanüstü gelirlerden kesilen katkı payı olarak toplam 3,3 milyar euro karşılık ayırdı.
Bu meblağın 1,6 milyar euroluk dilimini Temmuz 2025’te Avrupa Komisyonu’na devreden kuruluş, yaklaşık 1,4 milyar euroluk kısmını ise 2026’nın başında ödemeyi planlıyordu.
Tüm bu kaynaklar Ukrayna’ya destek amacıyla yönlendiriliyor.
2025 döneminde Rusya yaptırımları ve karşı önlemler, Euroclear’ın 34 milyon euro faaliyet geliri kaybetmesine ve 113 milyon euro doğrudan gider yazmasına neden oldu.
Buna ek olarak şirket, Rusya bağlantılı riskleri gözeterek 342 milyon euro karşılık ayırdı ve toplam doğrudan faaliyet giderleri 455 milyon euroya ulaştı.
Aralık 2025 sonu itibarıyla Euroclear Bank bilançosunda bloke edilmiş 222 milyar euro tutarında varlık yer alıyordu. Bu meblağın 195 milyar euroluk bölümü yaptırım kapsamındaki Rus varlıklarına aitti.
Rusya Merkez Bankası ile yargı süreci
Avrupa Birliği, Aralık 2025’te 210 milyar euro tutarındaki Rus varlığını süresiz olarak dondurma kararı aldı.
Bu adımın üzerine Rusya Merkez Bankası, ülkenin uluslararası rezervlerinin bloke edilmesinden doğan zararın tazmini talebiyle Euroclear’a dava açtı.
Moskova’daki mahkeme, Mayıs 2026’da verdiği kararla Rusya Merkez Bankası’nın Belçikalı kuruluşa açtığı davayı tamamen haklı buldu ve 18,17 trilyon ruble (yaklaşık 200 milyar euro) tutarındaki zararın tahsil edilmesine hükmetti.
Amerika2 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Diplomasi7 gün önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Dünya Basını1 hafta önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Söyleşi1 hafta önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Görüş2 hafta önceFransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma
Dünya Basını1 hafta önceAmerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar
Dünya Basını2 hafta önce“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Amerika2 hafta önceMilenyum kuşağı tarihin en büyük nostalji dalgasını başlattı











