Görüş

Çin, Japonya ile yaşanan krize nasıl bakıyor?

Yayınlanma

Japonya militarizminin yeniden canlanmasına karşı uyanık olun ve II. Dünya Savaşı sonrası oluşan uluslararası düzeni koruyun.

21 Ekim 2025’te Takaichi Sanae, Japonya’nın 104. Başbakanı olarak seçildi ve ülkenin ilk kadın başbakanı oldu. 27–29 Ekim tarihleri arasında Donald Trump, Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya arasındaki “uzun vadeli dostane ilişkileri” geliştirme adına Japonya’yı ziyaret etti. 31 Ekim’de Devlet Başkanı Xi Jinping, Kore Cumhuriyeti’nde düzenlenen 32. APEC Ekonomik Liderler Toplantısı’na katılırken Japonya Başbakanı Takaichi Sanae ile bir araya geldi.

1 Kasım’da Takaichi Sanae, APEC toplantısı sırasında Çin’in Tayvan bölgesi yetkililerinden personelle yaptığı görüşmeye ilişkin mesajları ve ilgili fotoğrafları sosyal medya hesaplarında paylaştı ve söz konusu kişiyi sözde Tayvan’ın “Cumhurbaşkanlığı Ofisi Danışmanı” olarak nitelendirdi. 7 Kasım’da ise Tayvan meselesinden bahsederken Takaichi Sanae, Tayvan Boğazı’nda silahlı bir çatışma çıkması halinde bunun Japonya için bir “ulusal hayatta kalma krizi durumu” olarak değerlendirilebileceğini iddia etti ve bu ifadeyle Japonya’nın Tayvan Boğazı’na askeri müdahale olasılığına işaret etti.

Bu tür açık provokasyonlar, Japon militarizminin kalıntı zehrinin ortadan kaldırılmadığı gerçeğini tümüyle gözler önüne sermektedir. Bu, Çin’in iç işlerine müdahale niteliğinde ağır bir eylemdir. Japonya’nın Tayvan meselesine karışmaya ne yeterliliği ne de hakkı vardır. Çin’in temel çıkarlarını ilgilendiren Tayvan meselesi hakkındaki Takaichi Sanae’nin pervasız açıklamaları, Çin hükümeti ve halkı arasında güçlü bir öfke uyandırmış ve Çin-Japonya ilişkilerinde keskin bir bozulmaya yol açmıştır.

Takaichi Sanae Neden Bu Tür Açıklamalar Yaptı?

Birincisi, Takaichi Sanae’nin seçilmesinin en önemli anlamı, Japonya’daki aşırı sağ güçlerin kapsamlı biçimde yükselişidir. Japonya’nın “Şahinlerin Kraliçesi” olarak bilinen Takaichi Sanae, iki özellikle tanımlanmaktadır: aşırı sağ ideoloji ve aşırı Çin karşıtı duruş. Açıkça ifade etmek gerekirse, Japonya’nın sağcı güçlerinin özü Japon militarizmidir; bu akım Japonya’nın saldırgan tarihindeki iğrenç suçları sürekli inkâr etmiş, Japonya’yı yeniden silahlandırmayı ve yeniden dış genişlemeyi hedeflemiştir. Tarihsel meseleler açısından, uzun yıllar boyunca Yasukuni Tapınağı’nı ziyaret etmiş ve Japon savaş suçlularına açıkça saygı göstermiştir. Askerî alanda ise önerileri neredeyse militarizm dönemine dönüş anlamına gelmektedir—savunma harcamalarının artırılmasını ve Japonya’nın askerî bir güç olarak statüsünün yeniden tesis edilmesini savunmaktadır. Dış politika açısından, Japonya-ABD İttifakı’nın güçlendirilmesinde ve Çin’e karşı sert bir tutum benimsenmesinde ısrar etmektedir. Takaichi Sanae’nin iktidara yükselişi, Japonya’nın kolektif hırsını yansıtmakta ve Japon toplumundaki genel sağa kayışın bir sembolü olarak görülmektedir.

İkincisi, bu açıklamalar iktidar konumunu sağlamlaştırma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Takaichi Sanae her ne kadar Liberal Demokrat Parti’nin (LDP) Genel Başkanı ve Japonya Başbakanı olarak başarılı bir şekilde seçilmiş olsa da, eşi benzeri görülmemiş bir siyasi çıkmazla karşı karşıyadır. LDP, Ulusal Meclis’in ne Temsilciler Meclisi’nde ne de Danışmanlar Meclisi’nde çoğunluğa sahiptir; bu da başbakanlığı üstlendikten sonra bile Takaichi Sanae’nin “azınlık hükümeti” ikilemiyle karşı karşıya kalacağı ve politikalarını ilerletirken ciddi zorluklar yaşayabileceği anlamına gelmektedir. Mizaç özellikleri göz önüne alındığında, kamuoyu desteğini azami ölçüde seferber etmek için aşırı bir yaklaşıma yönelmesi oldukça muhtemeldir. Ayrıca Takaichi Sanae, yüksek enflasyon ve yaşlanan nüfus ile düşen doğum oranı gibi iç yaşam sorunlarıyla da mücadele etmektedir. Japonya’daki siyasi istikrarsızlık nedeniyle, daha fazla destek toplamak için sert bir dış politikaya başvurmuştur; aksi takdirde başbakanlık konumu tehlikeye girecektir.

Üçüncüsü, Amerika Birleşik Devletleri, Takaichi Sanae’nin bu açıklamalarından belirli ölçüde memnundur; zira bu durum Japonya’yı Çin’i çevrelemek için Amerikan vekili olarak hizmet eden askerîleştirilmiş bir ileri karakola dönüştürmesini mümkün kılmaktadır. ABD, Ishiba Shigeru’yu tercih etmemiştir; çünkü Japon hükümetinin bağımsız bir politika geliştirmesini istememektedir. Arzuladığı şey, Amerika’nın en küçük kışkırtmasında bile öne atılacak aşırı bir Japon başbakandır. ABD’nin ötesinde, Japonya’daki Amerikan yanlısı aşırı sağ güçler de kendi sözcülerinin seçilmesini arzulamakta ve bu nedenle Takaichi Sanae ideal aday haline gelmektedir. Sağcı grupların uzun vadeli propagandası sonucunda, Japonya da dâhil olmak üzere birçok Batı ülkesi, karşı karşıya oldukları tüm sorunlardan Çin’in sorumlu olduğuna inandırılmıştır. Bu nedenle Japonya’nın hayalci gündemi, Amerika’nın Çin’i yenmesine yardımcı olmak, eski küreselleşme sistemini canlandırmak ve bu çerçeve içindeki öne çıkan konumunu geri kazanmaktır.

Dördüncüsü, Takaichi Sanae bu açıklamaları bilinçli olarak yapmış, kendi siyasi çıkarları uğruna Çin-Japonya ilişkilerini feda etmeye istekli olmuştur. Çin tehdidi teorisini abartarak Çin-Japonya gerilimini tırmandırmayı, bunu anayasa değişikliği ve askerî genişleme için bir bahane olarak kullanmayı hedeflemektedir. Bu hamle kaçınılmaz olarak Çin-Japonya ilişkilerini geriye götürecektir; ayrıca ikili ilişkilerdeki bu bozulma yoluyla Japonya’daki aşırı sağ güçleri daha da cesaretlendirecek, Tayvan meselesini kişisel siyasi çıkarları için kullanarak anayasa revizyonu ve askerî yığınağı ilerletecektir.

Beşincisi, Japonya her zaman Çin’in kazan-kazan iş birliği taahhüdündeki boşluklardan yararlanmaya çalışmaktadır. Çin, her zaman karşılıklı faydaya dayalı iş birliğini ve kazan-kazan sonuçlarını savunmuş, anlaşmazlıkların temas ve diyalog yoluyla çözülmesini sürekli vurgulamıştır. Özellikle küresel ilişkilerin karmaşık ve dalgalı olduğu bir ortamda, Çin mümkün olduğunca çatışmadan kaçınacak ve mümkün olan her yerde iş birliğini tercih edecektir. Takaichi Sanae, Çin’in bu yaklaşımından yararlanmayı, Çin’in Japonya’ya karşı sert önlemler almayacağı varsayımıyla hedeflemektedir.

Çin Neden Takaichi Sanae’den Yanlış Açıklamalarını Geri Çekmesini Talep Etmelidir?

Birincisi, Çin Japon saldırganlarının Tayvan meselesinde istediklerini yapmalarına asla izin vermeyecektir. Sert bir karşı karşıya geliş söz konusu olsa bile, Çin Japonya’daki aşırı sağ unsurların pervasız hayallerini tamamen dağıtmalı ve gelecekte bu tür aşırı sağ militarist güçlerle nihai hesaplaşmanın zeminini hazırlamalıdır. Bir ülkenin başbakanı resmi bir ortamda sonuçları olan bir açıklama yaptığında, bu açıklama o ülke tarafından benimsenen siyasi duruş haline gelir. Açıklama geri çekilmezse, bu duruş sonraki hükümetler tarafından sürdürülebilir ya da siyasi bir araç olarak kullanılabilir. Takaichi Sanae bu açıklamaları bilinçli bir hesapla yapmıştır. Çin karşılık vermezse, Japonya daha da ileri gidecektir; Çin sert bir tutum alırsa, Takaichi bunu ABD nezdinde bir başarı olarak sunabilir, Amerikan desteğini güvence altına alabilir ve hatta ABD’yi bu sürece çekmeye çalışabilir. Takaichi Sanae, tek bir hamleyle iki hedefe ulaşmaya çalışırken açıkça yanlış hesap yapmıştır. Çin bu tür eylemleri kararlılıkla önlemeli ve karşı çıkmalıdır.

İkincisi, Japonya Çin’in yükselişinden son derece endişe duymaktadır. Almanya’nın aksine Japonya, Çin’e karşı affedilemez korkunç suçlar işlemiş ve hiçbir zaman samimi bir özür sunma niyeti taşımamıştır. Yükselen bir Çin’in tarihsel vahşetleri nedeniyle kendisini hesap vermeye zorlamasından korkmaktadır—suçluluk duygusu ulusal psikolojisine derinlemesine işlemiştir. Biz 35 milyon yurttaşımıza olan kan borcunu asla unutmadık; oysa Japonya bu tarihle yüzleşememiştir. Peki bunun karşılığında ne yapmaktadır? Şinzo Abe döneminden bu yana Japonya, Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasında bir hesaplaşmayı kışkırtmaya durmaksızın çalışmaktadır. Sonraki yönetimler, Ishiba Shigeru’nun bir yıllık görev süresi gibi geçici sapmalar dışında, büyük ölçüde bu çizgiyi takip etmiştir. Şinzo Abe’nin sadık bir takipçisi olan Takaichi Sanae, göreve gelir gelmez bu politikayı daha da sertleştirmiştir. Özünde Japonya kötü niyet taşımaktadır: Japon halkının ve diğer Asya ülkelerinin çıkarlarını hiçe sayarak, Çin’i çevrelemek için Amerika Birleşik Devletleri’ne dayanmayı amaçlamaktadır. Çin’e yönelik bu tür provokatif eylemler, başkalarına zarar verip kendine fayda sağlamayan davranışlardan başka bir şey değildir.

Üçüncüsü ve en önemlisi, Tayvan Çin’in temel çıkarlarının ayrılmaz bir parçasıdır ve Japonya’nın herhangi bir müdahalesine kesinlikle izin vermez. II. Dünya Savaşı’nın mağlup ülkesi olarak Japonya, tam anlamıyla egemen, normal bir ülke değildir. Almanya’nın aksine Japonya, mağdur ettiği ülkelere hiçbir zaman samimi bir özür sunmamıştır. ABD öncülüğünde şekillenen II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzenin en önemli köşe taşlarının Kahire Bildirisi ve Potsdam Bildirisi olduğu kabul edilmelidir. 1 Aralık 1943’te Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık tarafından ortaklaşa yayımlanan Kahire Bildirisi, esas olarak Asya-Pasifik bölgesine odaklanmıştır. Temel ilkesi, Japonya’nın 1914’ten bu yana Pasifik’te ele geçirdiği tüm topraklardan mahrum bırakılmasıdır ve açıkça “Japonya’nın Çin’den çaldığı Mançurya [Kuzeydoğu Eyaletleri], Formosa [Tayvan] ve Pescadores [Penghu Adaları] gibi tüm topraklar Çin Cumhuriyeti’ne iade edilecektir” hükmünü içermektedir. 26 Temmuz 1945’te Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık tarafından yayımlanan Potsdam Bildirisi (aynı yılın Ağustos ayında Sovyetler Birliği’nin katılımıyla), Japon silahlı kuvvetlerinin koşulsuz teslimini talep etmiş ve “Japonya’nın egemenliğinin Honshu, Hokkaido, Kyushu, Shikoku adaları ve bizim belirleyeceğimiz küçük adalarla sınırlı olacağını” hükme bağlamıştır. Japonya’nın Tayvan’la ilgili meselelere müdahale etmesi için hiçbir gerekçesi yoktur; dahası Ryukyu Adaları bile meşru olarak Japonya topraklarının bir parçası değildir.

Dördüncüsü, son yıllarda Japonya, Münhasır Savunma İlkesi’nin kısıtlamalarını kademeli olarak aşmakta, askerî harcamaları artırmakta, askerî kabiliyetlerine yönelik sınırlamaları kaldırmakta ve hatta nükleer silah edinmeyi dahi hedeflemektedir—tüm bunlar, askerî genişleme yoluna geri dönme hırsını açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum, II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzene doğrudan bir meydan okumadan başka bir şey değildir. Japonya ayrıca Asya-Pasifik bölgesinde orta menzilli füze sistemlerinin konuşlandırılmasında Amerika Birleşik Devletleri ile aktif biçimde iş birliği yapmaya çalışmakta olup, bu hamleler açıkça Çin’i hedef almaktadır. Tarihsel olarak Japonya Çin’i defalarca işgal etmiş ve yayılmacı emellerinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir; II. Dünya Savaşı sırasındaki saldırganlığının tetikleyicisi de tam olarak kendi iç ekonomik kriziydi. Günümüzde Japonya, II. Dünya Savaşı öncesinde bulunduğu duruma tehlikeli biçimde yaklaşmaktadır. Japonya bir kez daha militarizm yoluna girerse, dünya düzeni için ciddi bir tehdit oluşturacaktır.

Çin-Japonya İlişkilerinin Geleceğinde Ne Var?

Her hâlükârda, Takaichi’nin sözde “Tayvan yetkilileri” personeliyle temaslarını açıkça savunması ve Tayvan meselesinde askerî müdahaleye imada bulunması, Çin’in kırmızı çizgilerine yönelik ağır bir provokasyon teşkil etmektedir. Bu, onun kökleşmiş Çin karşıtı duruşunun açık bir göstergesidir. Japon militarizminin yeniden canlanması, Çin’in her zaman teyakkuzla karşı çıktığı bir olgu olmuştur ve Tayvan meselesi, Çin’in temel çıkarlarının tam merkezinde yer almaktadır. Japonya’nın bu konudaki açık hakareti karşısında Çin kesinlikle müsamaha göstermeyecek ve karşı önlemler almak zorunda kalacaktır.

Birincisi, Çin Japon militarizminin yeniden canlanmasını dizginlemelidir. Diplomatik açıdan Çin, Japonya’ya karşı siyasi ve diplomatik tedbirler alacaktır; en azından diplomatik temasları azaltacaktır. Ekonomi ve ticaret ilişkileri bakımından ise iş birliği çerçevesinde ayarlamalar kaçınılmazdır. Doğu Çin Denizi’nde, özellikle Diaoyu Adaları çevresinde, Çin deniz hak ve çıkarlarını korumaya yönelik düzenli devriyeleri daha da yoğunlaştıracak ve Japonya yönünde askerî konuşlanma ve faaliyetleri güçlendirecektir. Japonya ekonomisi hâlihazırda ciddi bir baskı altındadır ve Çin-Japonya ilişkilerinin bozulması, Japonya’nın ekonomik görünümü açısından kuşkusuz yaraya tuz basacaktır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri de Japonya üzerindeki kontrolünü asla gevşetmeyecektir.

İkincisi, Çin Takaichi Sanae’yi Tayvan konusundaki hatalı açıklamalarını geri çekmeye zorlamak için gerekli tedbirleri almak zorundadır. Çin-Japonya arasında Tayvan meselesi etrafında yaşanan bu ihtilaf çözümsüz kalırsa, gelecekteki Japon yönetimleri Tayvan işlerine müdahale etmek için fiilî bir teorik dayanağa sahip olacaktır. Bunun nedeni, söz konusu açıklamaların bir Japon başbakanı tarafından yapılan resmî bir beyan olmasıdır. Açıklamalar hiçbir zaman geri çekilmezse, bu Çin’in asla kabul edemeyeceği bir durumdur. Bu, Japon tarafının uzun süredir başvurduğu küçük bir taktiktir—ve ne Çin hükümeti ne de Çin halkı buna boyun eğecektir. Bugüne kadar ne Takaichi Sanae ne de Japon hükümeti bu hatalı açıklamaları açıkça geri çekmiştir; bu da hatalarını kabul etmedikleri anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Çin-Japonya ilişkilerinin geleceği konusunda aşırı iyimser olunmamalıdır. Geçmişteki Diaoyu Adaları krizine benzer şekilde, Japonya hatalı tutumunu düzeltmeyi reddetmeye devam ederse, sürtüşme büyük olasılıkla daha da tırmanacaktır.

Üçüncüsü, II. Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın mağdur ettiği ülkeler, Japonya’yı militarist geçmişi nedeniyle kapsamlı biçimde sorumlu tutmak ve Japon militarizminin yeniden canlanmasını birlikte sınırlamak ve karşılamak için daha sıkı biçimde birleşmelidir. Asya ülkeleri merkez olmak üzere, Japonya’nın II. Dünya Savaşı’ndaki mağdur ülkeleri arasında Pasifik bölgesindekiler ile bazı Avrupa ve Amerika ülkeleri de bulunmaktadır. Japonya ile askerî çatışmaya giren ya da onun tarafından işgal edilen hemen hemen tüm ülkeler, farklı derecelerde can kaybı ve mal kaybı yaşamıştır.

Bunlar arasında, Japon saldırganlığının çekirdek bölgelerini oluşturan başlıca Asya mağdur ülkeleri şunlardır: Çin, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Kore Cumhuriyeti, Filipinler, Endonezya, Myanmar, Vietnam, Kamboçya ve Laos. Pasifik bölgesindeki mağdur ülkeler Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı kapsamaktadır. Diğer mağdur ülkeler arasında ise Birleşik Krallık (Singapur ve Malezya gibi sömürgeleri dâhil) ve Hollanda (Endonezya sömürgesi dâhil) yer almaktadır.

Denilebilir ki Japonya’nın II. Dünya Savaşı sırasında izlediği dış saldırganlık ve yayılma politikası Asya ve Pasifik boyunca uzanmış, onlarca ülkeyi mağdur etmiş ve milyarlarca insanı etkilemiştir. Bu ülkelerin halkları yalnızca doğrudan katliam, baskı ve yağmaya maruz kalmamış, aynı zamanda savaşın yol açtığı uzun süreli ekonomik gerileme, toplumsal bölünme ve psikolojik travmayı da yaşamıştır. Bu tarih, insanlığın ortak acı dolu bir hatırası haline gelmiş ve savaş sonrası uluslararası düzenin inşası için de önemli bir arka plan oluşturmuştur.

Dördüncüsü, Japonya’daki sağcı güçlerin aradığı intikam onlarca yıl ile sınırlı değildir; potansiyel olarak yüzyıllara yayılabilir. Amerika Birleşik Devletleri açısından, intikam peşinde nükleer silahlara sahip bir Japonya, geçmişteki Pearl Harbor saldırısıyla kıyaslanamayacak derecede büyük bir tehdit oluşturacaktır. Söylemeye gerek yok ki bu süreç, Japonya’yı kendi yıkımına sürükleyen bir süreç de olacaktır.

Amerikalı bir akademisyen olan Ruth Benedict tarafından yazılan ve Japon ulusunu inceleyen Krizantem ve Kılıç adlı eser, Japon karakter özelliklerine ilişkin klasik bir özet içermektedir: “Japonlar en yüksek derecede hem saldırgan hem saldırgan olmayan, hem militarist hem estetik, hem küstah hem nazik, katı ama uyumlu, itaatkâr ama itilmeye karşı kinli, sadık ama hain, cesur ama ürkek, muhafazakâr ama yeni yollara açık kişilerdir.” Japonların bu psikolojik ve karakter özellikleri aslında tek bir cümlede daha da yoğunlaştırılabilir: güce aşırı saygı ve zayıflığa aşırı küçümseme. Kendilerinden daha zayıf ülkelerle karşılaştıklarında Japonya’nın aşırı sağ militarist güçleri aşırı milliyetçiliği benimser; ancak çok daha güçlü bir güç olan Amerika Birleşik Devletleri karşısında anında aşırı sömürgeci bir boyun eğmeye geri dönerler.

Elbette Japonya’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne duyduğu saygı ve itaat kalıcı olmayacaktır. ABD gücündeki gerileme kritik bir eşiği aşarsa, Japonlar Amerika Birleşik Devletleri’nin artık saygıyı hak etmediğine inanmaya başlayacaktır. O noktada ABD’ye yönelik duyguları küçümseme ve nefrete dönüşecektir. Başka bir deyişle, Japon militarizmi yeniden canlandığında, Amerika Birleşik Devletleri büyük olasılıkla onun ilk hedefi olacaktır.

Dolayısıyla daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Sanae Takaichi’nin açıklamaları yalnızca tek Çin ilkesine meydan okumakla kalmamakta, aynı zamanda Japonya’nın 1945’teki koşulsuz teslimine ilişkin taahhüdünü de reddetmeye teşebbüs etmektedir—bu ise Amerika Birleşik Devletleri dâhil olmak üzere Japon saldırganlığından zarar görmüş hiçbir ülkenin asla tolere edemeyeceği bir kırmızı çizgidir.

Çok Okunanlar

Exit mobile version