Görüş
Çin, Japonya ile yaşanan krize nasıl bakıyor?

Japonya militarizminin yeniden canlanmasına karşı uyanık olun ve II. Dünya Savaşı sonrası oluşan uluslararası düzeni koruyun.
21 Ekim 2025’te Takaichi Sanae, Japonya’nın 104. Başbakanı olarak seçildi ve ülkenin ilk kadın başbakanı oldu. 27–29 Ekim tarihleri arasında Donald Trump, Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya arasındaki “uzun vadeli dostane ilişkileri” geliştirme adına Japonya’yı ziyaret etti. 31 Ekim’de Devlet Başkanı Xi Jinping, Kore Cumhuriyeti’nde düzenlenen 32. APEC Ekonomik Liderler Toplantısı’na katılırken Japonya Başbakanı Takaichi Sanae ile bir araya geldi.
1 Kasım’da Takaichi Sanae, APEC toplantısı sırasında Çin’in Tayvan bölgesi yetkililerinden personelle yaptığı görüşmeye ilişkin mesajları ve ilgili fotoğrafları sosyal medya hesaplarında paylaştı ve söz konusu kişiyi sözde Tayvan’ın “Cumhurbaşkanlığı Ofisi Danışmanı” olarak nitelendirdi. 7 Kasım’da ise Tayvan meselesinden bahsederken Takaichi Sanae, Tayvan Boğazı’nda silahlı bir çatışma çıkması halinde bunun Japonya için bir “ulusal hayatta kalma krizi durumu” olarak değerlendirilebileceğini iddia etti ve bu ifadeyle Japonya’nın Tayvan Boğazı’na askeri müdahale olasılığına işaret etti.
Bu tür açık provokasyonlar, Japon militarizminin kalıntı zehrinin ortadan kaldırılmadığı gerçeğini tümüyle gözler önüne sermektedir. Bu, Çin’in iç işlerine müdahale niteliğinde ağır bir eylemdir. Japonya’nın Tayvan meselesine karışmaya ne yeterliliği ne de hakkı vardır. Çin’in temel çıkarlarını ilgilendiren Tayvan meselesi hakkındaki Takaichi Sanae’nin pervasız açıklamaları, Çin hükümeti ve halkı arasında güçlü bir öfke uyandırmış ve Çin-Japonya ilişkilerinde keskin bir bozulmaya yol açmıştır.
Takaichi Sanae Neden Bu Tür Açıklamalar Yaptı?
Birincisi, Takaichi Sanae’nin seçilmesinin en önemli anlamı, Japonya’daki aşırı sağ güçlerin kapsamlı biçimde yükselişidir. Japonya’nın “Şahinlerin Kraliçesi” olarak bilinen Takaichi Sanae, iki özellikle tanımlanmaktadır: aşırı sağ ideoloji ve aşırı Çin karşıtı duruş. Açıkça ifade etmek gerekirse, Japonya’nın sağcı güçlerinin özü Japon militarizmidir; bu akım Japonya’nın saldırgan tarihindeki iğrenç suçları sürekli inkâr etmiş, Japonya’yı yeniden silahlandırmayı ve yeniden dış genişlemeyi hedeflemiştir. Tarihsel meseleler açısından, uzun yıllar boyunca Yasukuni Tapınağı’nı ziyaret etmiş ve Japon savaş suçlularına açıkça saygı göstermiştir. Askerî alanda ise önerileri neredeyse militarizm dönemine dönüş anlamına gelmektedir—savunma harcamalarının artırılmasını ve Japonya’nın askerî bir güç olarak statüsünün yeniden tesis edilmesini savunmaktadır. Dış politika açısından, Japonya-ABD İttifakı’nın güçlendirilmesinde ve Çin’e karşı sert bir tutum benimsenmesinde ısrar etmektedir. Takaichi Sanae’nin iktidara yükselişi, Japonya’nın kolektif hırsını yansıtmakta ve Japon toplumundaki genel sağa kayışın bir sembolü olarak görülmektedir.
İkincisi, bu açıklamalar iktidar konumunu sağlamlaştırma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Takaichi Sanae her ne kadar Liberal Demokrat Parti’nin (LDP) Genel Başkanı ve Japonya Başbakanı olarak başarılı bir şekilde seçilmiş olsa da, eşi benzeri görülmemiş bir siyasi çıkmazla karşı karşıyadır. LDP, Ulusal Meclis’in ne Temsilciler Meclisi’nde ne de Danışmanlar Meclisi’nde çoğunluğa sahiptir; bu da başbakanlığı üstlendikten sonra bile Takaichi Sanae’nin “azınlık hükümeti” ikilemiyle karşı karşıya kalacağı ve politikalarını ilerletirken ciddi zorluklar yaşayabileceği anlamına gelmektedir. Mizaç özellikleri göz önüne alındığında, kamuoyu desteğini azami ölçüde seferber etmek için aşırı bir yaklaşıma yönelmesi oldukça muhtemeldir. Ayrıca Takaichi Sanae, yüksek enflasyon ve yaşlanan nüfus ile düşen doğum oranı gibi iç yaşam sorunlarıyla da mücadele etmektedir. Japonya’daki siyasi istikrarsızlık nedeniyle, daha fazla destek toplamak için sert bir dış politikaya başvurmuştur; aksi takdirde başbakanlık konumu tehlikeye girecektir.
Üçüncüsü, Amerika Birleşik Devletleri, Takaichi Sanae’nin bu açıklamalarından belirli ölçüde memnundur; zira bu durum Japonya’yı Çin’i çevrelemek için Amerikan vekili olarak hizmet eden askerîleştirilmiş bir ileri karakola dönüştürmesini mümkün kılmaktadır. ABD, Ishiba Shigeru’yu tercih etmemiştir; çünkü Japon hükümetinin bağımsız bir politika geliştirmesini istememektedir. Arzuladığı şey, Amerika’nın en küçük kışkırtmasında bile öne atılacak aşırı bir Japon başbakandır. ABD’nin ötesinde, Japonya’daki Amerikan yanlısı aşırı sağ güçler de kendi sözcülerinin seçilmesini arzulamakta ve bu nedenle Takaichi Sanae ideal aday haline gelmektedir. Sağcı grupların uzun vadeli propagandası sonucunda, Japonya da dâhil olmak üzere birçok Batı ülkesi, karşı karşıya oldukları tüm sorunlardan Çin’in sorumlu olduğuna inandırılmıştır. Bu nedenle Japonya’nın hayalci gündemi, Amerika’nın Çin’i yenmesine yardımcı olmak, eski küreselleşme sistemini canlandırmak ve bu çerçeve içindeki öne çıkan konumunu geri kazanmaktır.
Dördüncüsü, Takaichi Sanae bu açıklamaları bilinçli olarak yapmış, kendi siyasi çıkarları uğruna Çin-Japonya ilişkilerini feda etmeye istekli olmuştur. Çin tehdidi teorisini abartarak Çin-Japonya gerilimini tırmandırmayı, bunu anayasa değişikliği ve askerî genişleme için bir bahane olarak kullanmayı hedeflemektedir. Bu hamle kaçınılmaz olarak Çin-Japonya ilişkilerini geriye götürecektir; ayrıca ikili ilişkilerdeki bu bozulma yoluyla Japonya’daki aşırı sağ güçleri daha da cesaretlendirecek, Tayvan meselesini kişisel siyasi çıkarları için kullanarak anayasa revizyonu ve askerî yığınağı ilerletecektir.
Beşincisi, Japonya her zaman Çin’in kazan-kazan iş birliği taahhüdündeki boşluklardan yararlanmaya çalışmaktadır. Çin, her zaman karşılıklı faydaya dayalı iş birliğini ve kazan-kazan sonuçlarını savunmuş, anlaşmazlıkların temas ve diyalog yoluyla çözülmesini sürekli vurgulamıştır. Özellikle küresel ilişkilerin karmaşık ve dalgalı olduğu bir ortamda, Çin mümkün olduğunca çatışmadan kaçınacak ve mümkün olan her yerde iş birliğini tercih edecektir. Takaichi Sanae, Çin’in bu yaklaşımından yararlanmayı, Çin’in Japonya’ya karşı sert önlemler almayacağı varsayımıyla hedeflemektedir.
Çin Neden Takaichi Sanae’den Yanlış Açıklamalarını Geri Çekmesini Talep Etmelidir?
Birincisi, Çin Japon saldırganlarının Tayvan meselesinde istediklerini yapmalarına asla izin vermeyecektir. Sert bir karşı karşıya geliş söz konusu olsa bile, Çin Japonya’daki aşırı sağ unsurların pervasız hayallerini tamamen dağıtmalı ve gelecekte bu tür aşırı sağ militarist güçlerle nihai hesaplaşmanın zeminini hazırlamalıdır. Bir ülkenin başbakanı resmi bir ortamda sonuçları olan bir açıklama yaptığında, bu açıklama o ülke tarafından benimsenen siyasi duruş haline gelir. Açıklama geri çekilmezse, bu duruş sonraki hükümetler tarafından sürdürülebilir ya da siyasi bir araç olarak kullanılabilir. Takaichi Sanae bu açıklamaları bilinçli bir hesapla yapmıştır. Çin karşılık vermezse, Japonya daha da ileri gidecektir; Çin sert bir tutum alırsa, Takaichi bunu ABD nezdinde bir başarı olarak sunabilir, Amerikan desteğini güvence altına alabilir ve hatta ABD’yi bu sürece çekmeye çalışabilir. Takaichi Sanae, tek bir hamleyle iki hedefe ulaşmaya çalışırken açıkça yanlış hesap yapmıştır. Çin bu tür eylemleri kararlılıkla önlemeli ve karşı çıkmalıdır.
İkincisi, Japonya Çin’in yükselişinden son derece endişe duymaktadır. Almanya’nın aksine Japonya, Çin’e karşı affedilemez korkunç suçlar işlemiş ve hiçbir zaman samimi bir özür sunma niyeti taşımamıştır. Yükselen bir Çin’in tarihsel vahşetleri nedeniyle kendisini hesap vermeye zorlamasından korkmaktadır—suçluluk duygusu ulusal psikolojisine derinlemesine işlemiştir. Biz 35 milyon yurttaşımıza olan kan borcunu asla unutmadık; oysa Japonya bu tarihle yüzleşememiştir. Peki bunun karşılığında ne yapmaktadır? Şinzo Abe döneminden bu yana Japonya, Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasında bir hesaplaşmayı kışkırtmaya durmaksızın çalışmaktadır. Sonraki yönetimler, Ishiba Shigeru’nun bir yıllık görev süresi gibi geçici sapmalar dışında, büyük ölçüde bu çizgiyi takip etmiştir. Şinzo Abe’nin sadık bir takipçisi olan Takaichi Sanae, göreve gelir gelmez bu politikayı daha da sertleştirmiştir. Özünde Japonya kötü niyet taşımaktadır: Japon halkının ve diğer Asya ülkelerinin çıkarlarını hiçe sayarak, Çin’i çevrelemek için Amerika Birleşik Devletleri’ne dayanmayı amaçlamaktadır. Çin’e yönelik bu tür provokatif eylemler, başkalarına zarar verip kendine fayda sağlamayan davranışlardan başka bir şey değildir.
Üçüncüsü ve en önemlisi, Tayvan Çin’in temel çıkarlarının ayrılmaz bir parçasıdır ve Japonya’nın herhangi bir müdahalesine kesinlikle izin vermez. II. Dünya Savaşı’nın mağlup ülkesi olarak Japonya, tam anlamıyla egemen, normal bir ülke değildir. Almanya’nın aksine Japonya, mağdur ettiği ülkelere hiçbir zaman samimi bir özür sunmamıştır. ABD öncülüğünde şekillenen II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzenin en önemli köşe taşlarının Kahire Bildirisi ve Potsdam Bildirisi olduğu kabul edilmelidir. 1 Aralık 1943’te Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık tarafından ortaklaşa yayımlanan Kahire Bildirisi, esas olarak Asya-Pasifik bölgesine odaklanmıştır. Temel ilkesi, Japonya’nın 1914’ten bu yana Pasifik’te ele geçirdiği tüm topraklardan mahrum bırakılmasıdır ve açıkça “Japonya’nın Çin’den çaldığı Mançurya [Kuzeydoğu Eyaletleri], Formosa [Tayvan] ve Pescadores [Penghu Adaları] gibi tüm topraklar Çin Cumhuriyeti’ne iade edilecektir” hükmünü içermektedir. 26 Temmuz 1945’te Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık tarafından yayımlanan Potsdam Bildirisi (aynı yılın Ağustos ayında Sovyetler Birliği’nin katılımıyla), Japon silahlı kuvvetlerinin koşulsuz teslimini talep etmiş ve “Japonya’nın egemenliğinin Honshu, Hokkaido, Kyushu, Shikoku adaları ve bizim belirleyeceğimiz küçük adalarla sınırlı olacağını” hükme bağlamıştır. Japonya’nın Tayvan’la ilgili meselelere müdahale etmesi için hiçbir gerekçesi yoktur; dahası Ryukyu Adaları bile meşru olarak Japonya topraklarının bir parçası değildir.
Dördüncüsü, son yıllarda Japonya, Münhasır Savunma İlkesi’nin kısıtlamalarını kademeli olarak aşmakta, askerî harcamaları artırmakta, askerî kabiliyetlerine yönelik sınırlamaları kaldırmakta ve hatta nükleer silah edinmeyi dahi hedeflemektedir—tüm bunlar, askerî genişleme yoluna geri dönme hırsını açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum, II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzene doğrudan bir meydan okumadan başka bir şey değildir. Japonya ayrıca Asya-Pasifik bölgesinde orta menzilli füze sistemlerinin konuşlandırılmasında Amerika Birleşik Devletleri ile aktif biçimde iş birliği yapmaya çalışmakta olup, bu hamleler açıkça Çin’i hedef almaktadır. Tarihsel olarak Japonya Çin’i defalarca işgal etmiş ve yayılmacı emellerinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir; II. Dünya Savaşı sırasındaki saldırganlığının tetikleyicisi de tam olarak kendi iç ekonomik kriziydi. Günümüzde Japonya, II. Dünya Savaşı öncesinde bulunduğu duruma tehlikeli biçimde yaklaşmaktadır. Japonya bir kez daha militarizm yoluna girerse, dünya düzeni için ciddi bir tehdit oluşturacaktır.
Çin-Japonya İlişkilerinin Geleceğinde Ne Var?
Her hâlükârda, Takaichi’nin sözde “Tayvan yetkilileri” personeliyle temaslarını açıkça savunması ve Tayvan meselesinde askerî müdahaleye imada bulunması, Çin’in kırmızı çizgilerine yönelik ağır bir provokasyon teşkil etmektedir. Bu, onun kökleşmiş Çin karşıtı duruşunun açık bir göstergesidir. Japon militarizminin yeniden canlanması, Çin’in her zaman teyakkuzla karşı çıktığı bir olgu olmuştur ve Tayvan meselesi, Çin’in temel çıkarlarının tam merkezinde yer almaktadır. Japonya’nın bu konudaki açık hakareti karşısında Çin kesinlikle müsamaha göstermeyecek ve karşı önlemler almak zorunda kalacaktır.
Birincisi, Çin Japon militarizminin yeniden canlanmasını dizginlemelidir. Diplomatik açıdan Çin, Japonya’ya karşı siyasi ve diplomatik tedbirler alacaktır; en azından diplomatik temasları azaltacaktır. Ekonomi ve ticaret ilişkileri bakımından ise iş birliği çerçevesinde ayarlamalar kaçınılmazdır. Doğu Çin Denizi’nde, özellikle Diaoyu Adaları çevresinde, Çin deniz hak ve çıkarlarını korumaya yönelik düzenli devriyeleri daha da yoğunlaştıracak ve Japonya yönünde askerî konuşlanma ve faaliyetleri güçlendirecektir. Japonya ekonomisi hâlihazırda ciddi bir baskı altındadır ve Çin-Japonya ilişkilerinin bozulması, Japonya’nın ekonomik görünümü açısından kuşkusuz yaraya tuz basacaktır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri de Japonya üzerindeki kontrolünü asla gevşetmeyecektir.
İkincisi, Çin Takaichi Sanae’yi Tayvan konusundaki hatalı açıklamalarını geri çekmeye zorlamak için gerekli tedbirleri almak zorundadır. Çin-Japonya arasında Tayvan meselesi etrafında yaşanan bu ihtilaf çözümsüz kalırsa, gelecekteki Japon yönetimleri Tayvan işlerine müdahale etmek için fiilî bir teorik dayanağa sahip olacaktır. Bunun nedeni, söz konusu açıklamaların bir Japon başbakanı tarafından yapılan resmî bir beyan olmasıdır. Açıklamalar hiçbir zaman geri çekilmezse, bu Çin’in asla kabul edemeyeceği bir durumdur. Bu, Japon tarafının uzun süredir başvurduğu küçük bir taktiktir—ve ne Çin hükümeti ne de Çin halkı buna boyun eğecektir. Bugüne kadar ne Takaichi Sanae ne de Japon hükümeti bu hatalı açıklamaları açıkça geri çekmiştir; bu da hatalarını kabul etmedikleri anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Çin-Japonya ilişkilerinin geleceği konusunda aşırı iyimser olunmamalıdır. Geçmişteki Diaoyu Adaları krizine benzer şekilde, Japonya hatalı tutumunu düzeltmeyi reddetmeye devam ederse, sürtüşme büyük olasılıkla daha da tırmanacaktır.
Üçüncüsü, II. Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın mağdur ettiği ülkeler, Japonya’yı militarist geçmişi nedeniyle kapsamlı biçimde sorumlu tutmak ve Japon militarizminin yeniden canlanmasını birlikte sınırlamak ve karşılamak için daha sıkı biçimde birleşmelidir. Asya ülkeleri merkez olmak üzere, Japonya’nın II. Dünya Savaşı’ndaki mağdur ülkeleri arasında Pasifik bölgesindekiler ile bazı Avrupa ve Amerika ülkeleri de bulunmaktadır. Japonya ile askerî çatışmaya giren ya da onun tarafından işgal edilen hemen hemen tüm ülkeler, farklı derecelerde can kaybı ve mal kaybı yaşamıştır.
Bunlar arasında, Japon saldırganlığının çekirdek bölgelerini oluşturan başlıca Asya mağdur ülkeleri şunlardır: Çin, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Kore Cumhuriyeti, Filipinler, Endonezya, Myanmar, Vietnam, Kamboçya ve Laos. Pasifik bölgesindeki mağdur ülkeler Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı kapsamaktadır. Diğer mağdur ülkeler arasında ise Birleşik Krallık (Singapur ve Malezya gibi sömürgeleri dâhil) ve Hollanda (Endonezya sömürgesi dâhil) yer almaktadır.
Denilebilir ki Japonya’nın II. Dünya Savaşı sırasında izlediği dış saldırganlık ve yayılma politikası Asya ve Pasifik boyunca uzanmış, onlarca ülkeyi mağdur etmiş ve milyarlarca insanı etkilemiştir. Bu ülkelerin halkları yalnızca doğrudan katliam, baskı ve yağmaya maruz kalmamış, aynı zamanda savaşın yol açtığı uzun süreli ekonomik gerileme, toplumsal bölünme ve psikolojik travmayı da yaşamıştır. Bu tarih, insanlığın ortak acı dolu bir hatırası haline gelmiş ve savaş sonrası uluslararası düzenin inşası için de önemli bir arka plan oluşturmuştur.
Dördüncüsü, Japonya’daki sağcı güçlerin aradığı intikam onlarca yıl ile sınırlı değildir; potansiyel olarak yüzyıllara yayılabilir. Amerika Birleşik Devletleri açısından, intikam peşinde nükleer silahlara sahip bir Japonya, geçmişteki Pearl Harbor saldırısıyla kıyaslanamayacak derecede büyük bir tehdit oluşturacaktır. Söylemeye gerek yok ki bu süreç, Japonya’yı kendi yıkımına sürükleyen bir süreç de olacaktır.
Amerikalı bir akademisyen olan Ruth Benedict tarafından yazılan ve Japon ulusunu inceleyen Krizantem ve Kılıç adlı eser, Japon karakter özelliklerine ilişkin klasik bir özet içermektedir: “Japonlar en yüksek derecede hem saldırgan hem saldırgan olmayan, hem militarist hem estetik, hem küstah hem nazik, katı ama uyumlu, itaatkâr ama itilmeye karşı kinli, sadık ama hain, cesur ama ürkek, muhafazakâr ama yeni yollara açık kişilerdir.” Japonların bu psikolojik ve karakter özellikleri aslında tek bir cümlede daha da yoğunlaştırılabilir: güce aşırı saygı ve zayıflığa aşırı küçümseme. Kendilerinden daha zayıf ülkelerle karşılaştıklarında Japonya’nın aşırı sağ militarist güçleri aşırı milliyetçiliği benimser; ancak çok daha güçlü bir güç olan Amerika Birleşik Devletleri karşısında anında aşırı sömürgeci bir boyun eğmeye geri dönerler.
Elbette Japonya’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne duyduğu saygı ve itaat kalıcı olmayacaktır. ABD gücündeki gerileme kritik bir eşiği aşarsa, Japonlar Amerika Birleşik Devletleri’nin artık saygıyı hak etmediğine inanmaya başlayacaktır. O noktada ABD’ye yönelik duyguları küçümseme ve nefrete dönüşecektir. Başka bir deyişle, Japon militarizmi yeniden canlandığında, Amerika Birleşik Devletleri büyük olasılıkla onun ilk hedefi olacaktır.
Dolayısıyla daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Sanae Takaichi’nin açıklamaları yalnızca tek Çin ilkesine meydan okumakla kalmamakta, aynı zamanda Japonya’nın 1945’teki koşulsuz teslimine ilişkin taahhüdünü de reddetmeye teşebbüs etmektedir—bu ise Amerika Birleşik Devletleri dâhil olmak üzere Japon saldırganlığından zarar görmüş hiçbir ülkenin asla tolere edemeyeceği bir kırmızı çizgidir.
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Dünya Basını1 hafta önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Amerika2 hafta önceKıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor
Ortadoğu2 hafta önceMekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor
Rusya2 hafta önceTürkiye’den Rusya’ya ilk deniz yolu benzin sevkiyatı yola çıktı
Ortadoğu1 hafta önceSDG’nin feshi için yapılan anlaşmanın ayrıntıları
Avrupa2 hafta önceAlman tarihçi Kittel, savaştan Hitler’i değil Stalin’i sorumlu tuttu
Dünya Basını1 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa2 hafta önceİngiltere, Rusya ile gerilimi artırıyor











