Avrupa
Alman tarihçi Kittel, savaştan Hitler’i değil Stalin’i sorumlu tuttu

Alman tarihçi Manfred Kittel, II. Dünya Savaşı’nın sorumlusunun, Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesine “yeşil ışık” yakan Sovyet lideri Stalin olduğunu öne sürdü.
Daha önce de savaşa dair “revizyonist” görüşleri ile gündem olan Kittel, bu görüşlerini Almanya’nın etkili ana akım gazetelerinden Frankfurter Allgemeine Zeitung’da (faz) tam sayfalık bir yazıyla dile getirdi.
Kittel’e göre Sovyetler Birliği, “Avrupa’da savaş ihtiyacının itici gücüyle”, 23 Ağustos 1939’da Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı’nı imzalayarak Almanya’nın Polonya’yı işgaline “yeşil ışık” yaktı.
Makalede, Adolf Hitler’in savaşa yönelik “neredeyse içgüdüsel eğiliminin” “yıkıcı bir şekilde ortaya çıkmasını” mümkün kılan şeyin bu olduğu savunuluyor.
Buna göre “bilinçli olarak hareket eden Stalin” bu şekilde II. Dünya Savaşı’nda “suç ortağı” haline geldi.
Manfred Kittel, yıllar önce Berlin merkezli Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nda, kendi liderliği altında aşırı revizyonist eğilimlerin gün yüzüne çıkmasıyla manşetlere çıkmıştı.
Şu anda da Kittel, Stalin’in 1939’da savaşın patlak vermesindeki “suç ortaklığını” eleştiriyor ve “Rus emperyalizminin ölümcül rolünü […] açık ve net bir şekilde ortaya koymaya” çalışıyor.
Kittlel, 2025 yılında da Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşı bir “imha savaşı” olarak nitelendirmişti.
Almanya’da “revizyonizmin” ana akımlaşması sürüyor
German Foreign Policy’nin aktardığına göre Kittel, 2009 yılından itibaren daha geniş bir kitle tarafından tanınmaya başlamıştı.
O dönemde, 2008 yılının sonlarında zorla göç konusunda Berlin’de bir belgeleme merkezi kurmak amacıyla kurulan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nın müdürü olarak atanmıştı.
Merkezin odak noktası, II. Dünya Savaşı sırasında Almanların işlediği toplu suçların bir sonucu olarak Doğu ve Güneydoğu Avrupa’daki çeşitli ülkelerden gelen Almanca konuşan nüfusun yeniden yerleştirilmesini ele almaktı.
Kittel, 1993’te yayımlanan tezinin tematik odağına rağmen vakfın direktörlüğüne atanmıştı.
Tarihçi tezinde, Nazi suçlarının Şansölye Konrad Adenauer döneminde, yani Federal Cumhuriyet’in ilk yıllarında zaten yeterince ele alındığını savunmuş ve buna itiraz eden herkesin, iddiasına göre, bir “pişmanlık zihniyeti”nin önünü açtığını öne sürmüştü.
O, “geniş halk kitlelerini” “geçmişle yüzleşmeye” teşvik etmeye çalışmanın “yanlış yönlendirilmiş bir halk eğitimi” niteliğinde olduğunu savunuyordu.
2008 yılında, vergi mükelleflerinin parasıyla finanse edilen Münih Çağdaş Tarih Enstitüsü’nde (IfZ) Kittel’in koordinasyonunda, mülteci derneklerindeki yetkililerin Nazi geçmişine ilişkin bir “fizibilite çalışması” yürütülmüştü.
Yazar, toplu katliamlara karışmış bir SS Obersturmführer’e ilişkin olarak, bu kişinin “içten içe de bir Nasyonal Sosyalist olup olmadığının” tespit edilemediğini iddia etmişti.
Polonya, “işgal altındaki Doğu Prusya” olarak görülüyor
Kittel’in liderliğinde Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı birkaç kez manşetlere çıktı.
2010 yazında, vakfın yönetim kurulunun hem asil hem de yedek üyelerinin açıkça revizyonist görüşler savunduğu ortaya çıktı.
Örneğin, yönetim kurulu üyelerinden biri, Polonya’nın kuzeydoğusuna (“Doğu Prusya”) yaptığı bir geziyi bir zamanlar “işgal altındaki bir ülkeye yolculuk” olarak nitelendirmişti.
Bir yedek üye ise bir gazete makalesinde, Polonya’nın II. Dünya Savaşı’nda bir miktar sorumluluk taşıyabileceğini öne sürmüştü.
Makalede ayrıca, “Danzig Savaşı’nı küresel bir çatışmaya dönüştürenin” Büyük Britanya olduğu savunulmuştu.
“Alman acılarının” abartılması
Kittel’in liderliğindeki vakıf, 2014 sonbaharında Berlin’deki Deutsches Historisches Museum’da [Alman Tarih Müzesi] bir sergi açarak son bir skandala yol açtı.
Bu sergi, zorla göç konusuna odaklanacak planlanan belgeleme merkezinin bir nevi ön projesiydi.
Sergi, Doğu ve Güneydoğu Avrupa ülkelerinden Almanca konuşan nüfusun yeniden yerleştirilmesinin nedeni olarak Nazi kitlesel suçlarını göz ardı etmekle kalmadı; aynı zamanda kurban sayılarını da aşırı derecede abarttı.
Örneğin, sergide “Polonya, Bohemya ve Doğu Prusya’dan zorla sürgünler sırasında iki milyondan fazla Alman hayatını kaybetti” iddiasında bulunuldu.
Buna karşılık, Alman Tarih Müzesi, “1944 ile 1947 yılları arasında, yeniden yerleştirme süreçlerinde en fazla 600.000” kişinin öldüğünü belirtti; bu rakam bilimsel kanıtlarla destekleniyordu.
Savaş sonrası Alman sürgünlerine “soykırım” yakıştırması
O dönemde sergi, bardağı taşıran son damla oldu. Polonyalı ve Çek tarihçiler ile vakfın yönetim organlarından geçici veya kalıcı olarak çekilen Yahudiler Merkez Konseyi’nin yıllarca süren protestolarının ardından Kittel, 2014’ün sonlarında görevinden istifa etmek zorunda kaldı.
Ne var ki Kittel, yerinden edilmiş Alman topluluklarının temsilcileri içinde önde gelen bir figür olmaya devam etti.
Aldığı diğer nişanların yanı sıra, 2015’te Südet Almanları Derneği’nden İnsan Hakları Ödülü’nü aldı.
Doğu ve Güneydoğu Avrupa’daki Almanca konuşan nüfusun yeniden yerleştirilmesinin “soykırım” olarak sınıflandırılmasını defalarca ve açıkça savundu.
Tarihçi bir süredir Sovyetler Birliği ve Rusya’nın politikaları hakkında da daha sık yorumlarda bulunuyor.
Örneğin, Kittel Nisan 2025’te yazdığı yazıda, yeniden yerleşim sürecinin Kremlin tarafından desteklendiğini, çünkü bunun savaş sonrası Almanya’da “Orta Avrupa’nın kalbinde aşırı nüfuslu bir kriz yuvası” yaratmak için fırsat sunduğunu savundu.
Ona göre Doğu’dan gelen yerinden edilmiş Almanların “kargaşa ve toplumsal çürümenin kaynağı” haline getirilmesi amaçlanmıştı ve bu, olayların “Rus imparatorluk bağlamı”ydı.
Kittel, “Büyük Rus emperyalizmi”nin Hitler’den çok önce var olduğunu ve “Hitler olmasa bile günümüze kadar” devam ettiğini belirtiyordu; örneğin, Ukrayna’ya karşı “devam eden imha savaşı biçiminde.”
Sovyetler Birliği’nin “suç ortaklığı”
Geçen hafta Kittel, II. Dünya Savaşı’ndaki “suç ortaklığını” Sovyetler Birliği’ne atfetme noktasına kadar gitti ve böylece Nazi Almanya’sının tek başına sorumlu olduğunu inkar etti.
faz’da yayınlanan tam sayfa bir makalede Kittel, öncelikle tarihçi Klaus Hildebrand’dan alıntı yaptı.
Hildebrand, 1986 ve 1987 yıllarındaki “Tarihçiler Tartışması” (Historikerstreit) sırasında Nasyonal Sosyalizm hakkında olayı “göreceleştirici” açıklamalar yapmakla suçlanmıştı.
Hildebrand’a göre, Sovyetler Birliği’nin politikası “Avrupa’da savaş ihtiyacının dayattığı” bir şeydi.
Kittel, 23 Ağustos 1939 tarihli Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı ile Moskova’nın Alman Reich’ına “yeşil ışık yaktığını”, “Alman savaş çabalarını desteklediğini” ve böylece Hitler’in savaşa yönelik “adeta içgüdüsel eğiliminin” “yıkıcı bir şekilde ortaya çıkmasını” mümkün kıldığını yazdı.
Kittel, kişisel değerlendirmesinde, “bilinçli hareket eden bir Stalin’in” 1939 gibi erken bir tarihte bile kendisini “suç ortağı” haline getirdiğine vardı.
Bu iddia, yaklaşık 27 milyon ile Alman imha savaşında açık ara en fazla can kaybına uğrayan ülkeye yönelik.
Kittel, Münih Anlaşması’nda Çekoslovakya’nın bazı bölgelerinin ilhakına göz yummalarından, Nazi İmparatorluğu’na karşı Moskova ile işbirliği yapmayı reddetmelerine kadar Batı güçlerinin eylemlerini tutarlı bir şekilde savunuyor.
Alman-Sovyet paktına karşı “ulusal anma günü” önerisi
Sonuç olarak Kittel, Federal Almanya’ya “hatırlama kültüründe bir dengesizlik” atfediyor.
Yani bir yandan “Nazi imha emperyalizminin suçlarına giderek yoğunlaşan odaklanma” ile diğer yandan “Rusya’daki Çarlık ya da Stalinist tipteki daha geleneksel toprak emperyalizminin bastırılmış günahları” arasında bir dengesizlik olduğunu savunuyor.
Kittel, bunun “ciddi siyasi sonuçları olan bir dengesizlik” oluşturduğunu düşünüyor. O, dönemin Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın Mayıs 2020’de, “sadece Almanya’nın 1939’da Polonya’ya karşı savaşı başlattığını” ve dolayısıyla II. Dünya Savaşı’nın sorumluluğunu üstlendiğini ısrarla savunmasını “anlamakta zorlandığını” belirtiyor.
Kittel, “1939’da savaşın patlak vermesindeki Stalin’in suç ortaklığını ve Rus emperyalizminin halen devam eden, felaket getiren rolünü açık ve net bir şekilde ortaya koymanın ‘her zamankinden daha önemli’ olduğunu” düşünüyor.
Amacını ilerletmek için Kittel, 23 Ağustos’un “Hitler-Stalin Paktı’nın anma günü” olarak Almanya’da “ulusal anma günü” ilan edilmesini istiyor.
Avrupa Parlamentosu, Eylül 2019’da da benzer bir girişimde bulunmuştu. O dönemde, bir kararla 23 Ağustos’un AB genelinde “Totaliter Rejimlerin Kurbanları için Avrupa Anma Günü” olarak ilan edilmesini talep etmişti.
Kararda, diğer hususların yanı sıra, II. Dünya Savaşı’nın “Nasyonal Sosyalist Alman Reich’ı ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan ve ‘Hitler-Stalin Paktı’ olarak da bilinen meşhur saldırmazlık paktının doğrudan bir sonucu olarak ‘patlak verdiği’” ileri sürülmüştü.
AP’ye göre bu iki devlet, “dünya hakimiyeti hedefini eşit ölçüde güden (…) totaliter (…) rejimler”di.
Avrupa
CDU gençlik örgütünden AfD’ye yeşil ışık

Almanya’da CDU’nun gençlik örgütü Junge Union’dan (Genç Birlik) Clara von Nathusius, AfD ile görüşmelere açık olunması gerektiğini söyledi.
Gençlik örgütünün (JU) federal saymanı von Nathusius, Şansölye Friedrich Merz’in liderliğinde CDU’ya yönelik seçmen desteğinin yeniden canlanma ihtimalini görmediğini de vurguladı.
Sayman, ARD kanalındaki “Bericht aus Berlin” programında, “Çok büyük bir güvenilirlik sorunumuz var. Bu sadece Friedrich Merz’in suçu değil, ama o da bunun bir parçası,” dedi.
Von Nathusius, “Ve bu yüzden maalesef bu şansölyeyle artık hiçbir seçimi kazanamayacağımıza inanıyorum,” diye ekledi.
Konuyu açıklığa kavuşturması istendiğinde von Nathusius, bunun “tekrar aday olmamak” anlamına geldiğini açıkladı.
CDU’nun Saksonya-Anhalt’taki seçim fiyaskosunun ardından, parti içinde Şansölye Merz’e yönelik eleştiriler artıyor.
6 Eylül’de yapılan eyalet seçimlerinde AfD, yüzde 44’ün biraz altında bir oy oranıyla eyalette açık ara en fazla oyu aldı. CDU ise neredeyse 20 puanlık bir düşüşle yüzde 17,2’ye geriledi.
Birlik’in gençlik örgütü üyesi olan siyasetçi, bu felaket sonucuna karşılık nasıl bir tepki görmek istediğini de izah etti. “Her şeyden önce, sadece dürüstlük dilerdim,” diyen von Nathusius, Merz’in hükümet politikasını açıkladığı konuşmasında “Birlik olarak biz”in neyi savunduğunu belirtmesini istediğini vurguladı.
JU saymanı, “sosyal piyasa ekonomisini”, “göç sorunuyla mücadeleyi” ve “nihayet aileleri destekleyen politikalara geri dönmeyi” kilit noktalar olarak gösterdi.
Von Nathusius’a göre AfD karşıtı “güvenlik duvarı” (Brandmauer) başarısız bir proje. Saksonya-Anhalt’taki CDU’nun AfD ile ön görüşmelere girip girmemesi gerektiği sorulduğunda, “Bence davet edilirsek, önce herkesle konuşmalıyız,” dedi. Ardından, görüşmelerden ne çıkacağını görmek gerekeceğini ekledi.
Sayman ayrıca CDU’nun uyumsuzluk kararlarının, partinin sadece neye karşı olduğunu değil, neyi savunduğunu da vatandaşlara bir kez daha açıkça göstermek amacıyla mevcut haliyle kaldırılması gerektiğini savundu.
Von Nathusius, “CDU’nun neyi savunduğuna dair net standartlarımız olduğuna inanıyorum. Ve bu standartlar federal ve eyalet düzeylerinde farklılık gösteriyor,” dedi.
Avrupa
Tarihçi Doç. Dr. Amar: Berlin yönetimi ulusal çıkar nihilizmine sürüklendi

Koç Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tarik Cyril Amar, Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinin ardından geleneksel partilerin uyguladığı tecrit stratejisinin tamamen çöktüğünü vurguladı. Berlin yönetiminin Rusya ile tırmandırdığı vekalet savaşı yüzünden Almanya’yı ekonomik ve stratejik bir felakete sürüklediğini belirten tarihçi Amar, Avrupa’nın Washington’a bağımlı kalmadan Rusya ile rasyonel bir güvenlik mimarisi kurması gerektiğini ifade etti.
Koç Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi, 20. yüzyıl tarihçisi, yazar ve siyaset analisti Doç. Dr. Tarik Cyril Amar, Almanya merkezli 99 ZU EINS kanalında gazeteci Daniel’in sunduğu Odak Noktaları programında Almanya’nın iç siyaseti, Saksonya-Anhalt eyalet seçimleri, tırmanan militarizm ve küresel jeopolitik dengeler üzerine değerlendirmeler yaptı.
Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin Saksonya-Anhalt eyaletinde elde ettiği seçim başarısını değerlendiren Amar, ana akım partilerin yıllardır uyguladığı tecrit stratejisinin çöktüğünü belirtti.
Tarihçi Amar, siyasi yelpazedeki geleneksel yapıların çaresizlik içinde kaldığını vurguladı.
“Güvenlik duvarı bir zombiydi, kafasından vuruldu”
Geleneksel partilerin AfD ile işbirliğini reddetmek için kurduğu tecrit hattını yorumlayan Amar, “Güvenlik duvarı zaten yaşayan bir ölüden farksızdı, ancak bu seçimle birlikte adeta kafasından vuruldu. Bu stratejinin hiçbir şekilde işlemediği ampirik olarak kanıtlandı. Güvenlik duvarı uygulaması AfD’ye olağanüstü derecede alan açtı ve bu anlamsız tutum sürdükçe parti güçlenmeye devam edecek” ifadelerini kullandı.
Bir siyasi hareketin yasaklanmaması durumunda sistem dışına itilmesinin ters tepeceğini dile getiren Amar, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bir partiyi yasaklamıyorsanız, ki ben yasaklanmasına da karşıyım, ‘seçimlere katılabilirsiniz ama koalisyon pazarlıklarında yer alamazsınız’ diyemezsiniz. Bu iki temel nedenden ötürü felaket getirir. İlk olarak AfD kendisini sistemin mağduru olarak sunma şansı yakalıyor. Seçmenleri de yerleşik düzene karşı mücadele ettikleri yönünde güçlü bir duyguya kapılıyor. İkinci ve çok daha temel neden ise federal sistemimizin koalisyon mantığıyla ilgilidir. İnsanlara ‘oy verebilirsiniz ama meclisteki sandalye sayınız ne olursa olsun koalisyon kuramazsınız’ dediğiniz anda, o yurttaşları ikinci sınıf seçmen konumuna düşürürsünüz. Başka bir partiye verilen oyun sağladığı yürütmeyi belirleme gücünü onların elinden alırsınız.”
Hristiyan Demokrat Birlik lideri Friedrich Merz’in seçim sonrası tutumunu Stalingrad Muharebesi’ndeki teslim oluş sürecine benzeten Amar, “Merz pes etmeyeceğini söylüyor. Bu durum bana 1943 yılının Şubat sabahında karargah kapısı çalınana kadar direneceğini söyleyen Mareşal Paulus’u hatırlatıyor. Merz şimdiden Saksonya-Anhalt için Anayasa ve federal sadakat ilkelerini hatırlatmaya başladı. Bu ilkeler teorik olarak doğrudur fakat Magdeburg’da bu ilkelere saldıran olmadı. Merz aslında yargıyı ve anayasal araçları siyasi bir sopa gibi kullanarak merkeziyetçi bir baskı kurmak istiyor. İki milyon nüfuslu bir eyaleti vesayet altına almaya kalkışmak, Alice Weidel, Tino Chrupalla ve Björn Höcke’nin kapalı kapılar ardında kutlama yapmasına yol açar” dedi.
Sahra Wagenknecht İttifakı üyesi olduğunu ancak parti adına konuşmadığını hatırlatan Amar, AfD ile Sahra Wagenknecht İttifakı arasında aritmetik olarak mümkün görünen bir koalisyon ihtimalinin siyaseten tamamen geçersiz olduğunu, iki hareketin yan yana gelmesinin tabanlar nezdinde kabul görmeyeceğini dile getirdi.
“Merkez siyaset ucuz enerji ve barış rotasına dönmeli”
Berlin’deki karar vericilerin AfD’nin yükselişini durdurmak için atması gereken adımların aslında son derece net olduğunu belirten Amar, hükümetin savaş çizgisini terk etmesi gerektiğini söyledi.
Alman halkının derin bir savaş korkusu taşıdığını ifade eden Amar, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Berlin yönetiminin AfD’nin zeminini kaydırması zor değil. Öncelikle vekalet savaşı siyasetinden vazgeçmeleri gerekir. İnsanlar savaştan gerçekten korkuyor. Rusya ile yürütülen çatışma rotasından çıkıldığı takdirde ülkeye yeniden ucuz enerji getirme imkanı doğar. Bu iki unsur birbirine doğrudan bağlıdır. Aynı zamanda geleneksel partilerin göç alanında AfD ile yarışmayı bırakması şart. Çünkü merkez partiler ne kadar sertleşirse sertleşsin, AfD daima çok daha radikal ve acımasız önerilerle onların önüne geçecektir. Merkez siyasetçilerin yapması gereken asıl hamle, kemer sıkma politikalarını çöpe atarak halkın ekonomik refahını yeniden güvenceye almaktır. Rusya ile barış ve ekonomik işbirliği istemek Vladimir Putin sempatizanlığı anlamına gelmez; rasyonel bir devlet aklının gereğidir.”
Almanya’nın askeri kapasitesi ve jeopolitik gücü konusundaki yanılsamalara dikkat çeken Amar, Berlin’deki elitlerin Rusya’nın askeri ve nükleer kapasitesini hafife aldığını kaydetti.
“1941 yılındaki dev yanılgı tekrar ediyor”
Almanya’nın geçmişteki hatalı askeri değerlendirmeleriyle günümüz arasındaki benzerlikleri aktaran Amar, tarihsel paralelliklerin ürkütücü boyutlara ulaştığını ifade etti.
Tarihçi Doç. Dr. Amar, Alman karar alıcılarının içine düştüğü zihinsel karmaşayı şu sözlerle açıkladı:
“Almanya’nın Sovyetler Birliği ile açık bir savaşa giriştiği 1941 yılının Haziran ayında da benzer bir kibir hakimdi. Alman tarafı Sovyetleri killi ayaklar üzerindeki dev olarak nitelendiriyor, güçlü bir darbe indirildiğinde tüm sistemin çökeceğini zannediyordu. Bu yanılsamayı besleyen temel etken, Sovyetler Birliği’nin hemen öncesinde Finlandiya’ya karşı yürüttüğü Kış Savaşı’nda sergilediği zayıf performanstı. Moskova o savaşı kazandı ancak ağır kayıplar verdi. Bugün Almanya’da Ukrayna cephesine bakıp benzer bir kibre kapılanlar var. Rus ordusunun Ukrayna’da yavaş ilerlemesini izleyerek onların gerçek gücünü küçümsüyorlar. Bu durum bir tür akıl tutulmasıdır. Bir yandan Rusya’nın tüm Avrupa’yı işgal edebilecek güçte olduğunu söyleyip diğer yandan onların ilkel ve çaresiz olduğunu öne sürüyorlar. Rusya’nın doğrudan bir NATO çatışmasında neleri seferber edebileceğini tamamen göz ardı ediyorlar.”
Nükleer dengeler konusunda Batı başkentlerinde tehlikeli bir cehaletin hüküm sürdüğünü belirten Amar, Moskova’nın nükleer silahlarını asla kullanmayacağı varsayımının ve Fransa ile İngiltere’nin nükleer cephaneliğinin NATO için yeterli bir denge unsuru oluşturacağı inancının stratejik bir fanteziden ibaret olduğunu söyledi.
“1990 yılında yaşanan birleşme değil, fiili bir ilhaktı”
Doğu Almanya’da aşırı sağın yükselişini geçmişin otoriter mirasına bağlayan sosyolojik tezleri sert bir dille eleştiren Amar, bu yaklaşımın tamamen temelsiz olduğunu ifade etti.
Eski Doğu Almanya topraklarında yaşayan yurttaşların Batı sistemine yönelik şüpheciliğini sağlıklı bir tepki olarak yorumlayan Amar, şu ifadeleri kullandı:
“Doğu eyaletlerindeki insanların geçmişteki otoriter rejim alışkanlıkları yüzünden demokrasiyi beceremediği yönündeki iddia tam bir zırvalıktır. Olay tam tersidir. Doğu’daki yurttaşlar, Batı Almanya’da nesiller boyu zihinlere kazınan geleneksel parti düzenine yönelik aşırı hürmetten yoksundur. Biz Batı’da gözümüzü kapatıp aynı partilere oy vermeye şartlandırılarak büyütüldük. Doğu’da bu körü körüne itaat mekanizması bulunmuyor ve bu durum aslında demokratik açıdan sağlıklıdır. 1990 yılındaki süreç, aklı başında herkesin bildiği üzere gerçek bir birleşme değildi; fiili bir ilhaktı. Batı Almanya, Doğu’yu yuttu. O dönem iki devletin de feshini öngören yeni bir anayasa meclisi toplanabilirdi ancak Soğuk Savaş’ın asimetrik sonuçları sebebiyle Batı sistemi Doğu’ya zorla genişletildi. İnsanlar uzun yıllar süren derin ekonomik yıkımlar yaşadı. Bu mağduriyet geçmişteki rejimin değil, kurulan bu yeni düzenin eseriydi.”
Saksonya-Anhalt eyaletinde göçmen nüfusun büyük kentlerdeki gibi yoğun olmadığını, kayıtlı yabancı nüfusun çoğunluğunu Ukraynalılar, Suriyeliler ve Polonyalıların oluşturduğunu belirten Amar, sağ siyasetin reel sorunlardan ziyade geleceğe dair pompalanan korkular üzerinden kitleleri mobilize ettiğine dikkat çekti.
“AfD artık bir protesto hareketi değil, kitle partisidir”
AfD’nin sadece toplumun dışına itilmiş yoksul kesimlerin partisi olduğu yönündeki tezin geçerliliğini yitirdiğini ifade eden Amar, hareketin sınıfsal profilini ayrıntılarıyla anlattı.
Partinin tabanını tüm toplumsal katmanlara yaydığını belirten Amar, sözlerini şöyle sürdürdü:
“AfD’yi sadece kaybedenlerin partisi olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Saksonya-Anhalt seçim sonuçları incelendiğinde hareketin toplumun her kesiminden oy aldığı görülür. En yaşlı seçmen grubu hariç tüm yaş gruplarında ve meslek kollarında birinci çıktılar. İşçilerin yüzde 66 gibi ezici bir bölümü bu partiye yöneldi. Sadece yüksek gelirli, lüks semtlerde oturup vicdanını rahatlatmak adına Yeşiller partisine oy veren tuzu kuru akademisyen elitler arasında zayıflar. Dolayısıyla AfD artık klasik anlamda bir halk partisi niteliği kazandı. Bu vasıf artık ne Hristiyan Demokratlarda ne de Sosyal Demokratlarda var. AfD geçici bir öfkeyi temsil eden protesto hareketi evresini çoktan geride bıraktı; köklü bir kemik seçmen kitlesi inşa etti. Orta sınıf ve zanaatkarlar da statü kaybı korkusuyla bu yapıya sığınıyor. Kapitalizmin kriz üretmediği yanılsaması sadece refah dönemlerinde büyüyenlerin inandığı bir yalandır. İnsanlar ekonomik çöküş tehlikesini iliklerine kadar hissediyor.”
AfD’nin piyasa odaklı, sert bir kapitalist programa sahip olduğunu ve halkın ekonomik sorunlarına gerçek bir çözüm sunamayacağını vurgulayan Amar, partinin güvenlik ve göç üzerinden kurduğu söylemin seçmen korkularını istismar ettiğini belirtti.
“AfD iktidara yaklaştıkça batı sistemine boyun eğer”
AfD’nin dış politika ve güvenlik konularındaki savaş karşıtı söylemlerine güvenilemeyeceğini ifade eden Amar, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni örneğini hatırlattı.
AfD liderliğinin iktidara yaklaştığı anda uluslararası güvenlik mimarisine entegre olacağını dile getiren Amar, şunları kaydetti:
“AfD’nin savaşa karşı olduğu ve Rusya ile barış istediği yönündeki açıklamaları kayıtlarda yer alıyor ancak bu çizginin iktidar basamaklarında korunabileceğine inanmıyorum. Batı ve NATO sistemi, yeni yükselen siyasi hareketleri ehlileştirme konusunda son derece acımasız mekanizmalara sahiptir. Giorgia Meloni İtalya’da bu gerçeği gördü ve sistem dışına itilmemek adına Ukrayna ile NATO politikalarına tam uyum sağladı. AfD de iktidara ortak olduğunda benzer şekilde boyun eğecektir. Alice Weidel gibi figürler sisteme uyum sağlamakta zorluk çekmez. Tino Chrupalla gibi isimler samimi olsa dahi marjinalleştirilir. Üstelik Almanya’da devasa bir askeri-sanayi kompleksi kuruluyor. Önümüzdeki yıllarda bu sektöre en az 500 milyar avro aktarılacak. Rheinmetall ve teknoloji şirketleriyle masaya oturacak bir AfD hükümetinin silahlanma yarışını durduracağını düşünmek hayalperestliktir. Zorunlu askerliği ve baskıcı devlet mekanizmalarını savunan bir hareket, militaristleşmeyi geriye saramaz.”
Sahra Wagenknecht İttifakı’nın savaş karşıtı tutumunda samimi olduğunu ifade eden Amar, Almanya’nın yeniden silahlanma politikalarıyla kendi sonunu hazırladığını belirtti.
“Berlin yönetimi ulusal çıkar nihilizmine sürüklendi”
Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve koalisyon ortaklarının Rusya politikasını rasyonel temellerden kopmuş bir intihar çizgisi olarak nitelendiren Amar, hükümetin Alman halkının çıkarlarını feda ettiğini vurguladı.
Doç. Dr. Amar, Berlin’in benimsediği stratejik körlüğü şu sözlerle eleştirdi:
“Berlin yönetiminin Ukrayna krizinde izlediği tutum, Almanya’nın tanımlanabilir hiçbir ulusal çıkarıyla bağdaşmıyor. Karar vericiler tam anlamıyla bir ulusal çıkar nihilizmine sürüklendi. Rusya ile Ukrayna arasındaki çatışmanın kökleri karmaşıktır. Moskova 2022 yılının Şubat ayında büyük bir saldırı başlattı ancak bu krizin fitili Batı ittifakı tarafından ateşlendi. 2022 yılının ilk aylarında barış masası kurulmuşken Batı bu anlaşmayı engelledi. Berlin kendi bağımsız duruşunu geliştirmek yerine tamamen Washington’ın güdümüne girdi. Rusya’yı canavarlaştırıp rasyonel gerekçelerini dinlemeyi reddettiler. Ukrayna’da beş yıl yaşamış ve akıcı şekilde Ukraynaca konuşan bir tarihçi olarak biliyorum ki o ülke tepeden tırnağa yolsuzluk batağındadır. Kendi halkının iliğini sömüren bir yönetime Almanya bugüne kadar resmi verilere göre en az 100 milyar avro para akıttı. Gerçek rakamın çok daha yüksek olduğunu tahmin ediyorum. Rusya ile açık bir savaş riskini göze alarak ülkeyi felakete sürüklüyorlar. Yurttaşların ‘Bu hükümet bizi temsil etmiyor’ hissi sonuna kadar haklı bir tespittir.”
Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock’un Rusya ile doğrudan savaş halinde olunduğuna dair beyanlarını hatırlatan Amar, diplomasinin tamamen dışlanmasının kabul edilemez bir sorumsuzluk olduğunu kaydetti.
“İstanbul görüşmelerini Boris Johnson baltaladı”
Krizin diplomasi yoluyla çözülebileceği kritik kavşakların Batılı liderler eliyle sabote edildiğini belirten Amar, 2014 yılından bu yana kaçırılan fırsatları sıraladı.
Çözümün defalarca masadan döndüğünü ifade eden Amar, tarihi süreci şöyle özetledi:
“İlk büyük kırılma 2014 yılının Şubat ayında Kiev’de yaşandı. Viktor Yanukoviç yönetimi ile muhalifler arasında imzalanan geçiş anlaşması ertesi gün çiğnendi. Batı o dönem Rusya ile birlikte hareket edip anlaşmanın arkasında dursaydı, Kırım dahi Ukrayna sınırları içinde kalmaya devam edecekti. İkinci büyük fırsat 2015 yılındaki Minsk 2 mutabakatıydı. Ukrayna yönetimi Batı’nın teşvikiyle bu metni adım adım sabote etti. Yıllar sonra Angela Merkel ve François Hollande, Minsk anlaşmalarını sadece Ukrayna’ya zaman kazandırmak amacıyla imzaladıklarını açıkça itiraf etti. Üçüncü fırsat 2021 yılının sonunda Rusya’nın sunduğu kapsamlı güvenlik mimarisi taslaklarıydı. Batı bu talepleri kibirle geri çevirdi. Nihayet 2022 yılı baharında önce Belarus’ta ardından İstanbul’da taraflar barışa çok yaklaştı. Ancak dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson tüm Batı adına Kiev’e giderek Volodimir Zelenskiy’e ‘Anlaşmayı imzalama, savaşa devam et’ talimatını verdi. Sonuçta yüz binlerce Ukraynalı yaşamını yitirdi, ülke harabeye döndü ve bugün gelinen nokta 2022’de elde edilebilecek şartların fersah fersah gerisinde kaldı.”
İstanbul’da kaçırılan barış fırsatının faturasının hem Ukrayna halkına hem de ekonomik yıkımla yüzleşen Avrupa kıtasına kesildiğini vurgulayan Amar, Batı’nın krizden çıkış yollarını kasten tıkadığını kaydetti.
“Bu kez Rosenberg için değil, batı için savaşa gidiyorlar”
Almanya’da yükselen militarizmin geçmişteki Prusya veya Nazi dönemi kalıplarından farklı bir karaktere büründüğünü ifade eden Doç. Dr. Amar, bunu Yeni Alman Militarizmi olarak kavramsallaştırdığını belirtti.
Toplumun zihinsel bir dönüşüme zorlandığını vurgulayan Amar, şu değerlendirmeleri yaptı:
“Eski Alman militarizmi son derece içe dönük, nasyonalist ve dünyadan yalıtılmış bir yapıdaydı. Almanlar bütün dünyaya karşı tek başına savaşıyordu. Bugün karşı karşıya kaldığımız yeni Alman militarizmi ise çok daha sinsi, kibirli ve tehlikelidir. Çünkü bu militarizm, Batılılaşmış, sözde erdemli ve aydınlanmış olma iddiasıyla pazarlanıyor. Kendilerini Batı değerler topluluğunun öncüsü sayıyorlar. Artık Alfred Rosenberg’in ırkçı safsataları veya Adolf Hitler’in Kavgam kitabındaki doğu imparatorluğu hayalleri için savaşa gitmiyorlar; liberal tarihçiler Timothy Snyder ve Anne Applebaum’un söylemleri uğruna cepheye koşuyorlar. Kendilerini ahlaken o kadar üstün görüyorlar ki, bu kez NATO ile birlikte Rusya’yı yenebilecekleri yanılsamasına kapılıyorlar. Hristiyan Demokrat politikacı Roderich Kiesewetter’in ‘Rusya tıpkı Almanya’nın 1945’te öğrendiği gibi kaybetmeyi öğrenmeli’ sözü bu hastalıklı zihniyetin özetidir. İkinci Dünya Savaşı’nda 27 milyon insanını kaybetmiş bir halka bu kibri sergilemek cehaletin zirvesidir. Rusya’yı geçmişte kendilerinin oturduğu dışlanmış medeniyetsiz düşman rolüne sokarak rahatlamaya çalışıyorlar.”
Tarihçi Sönke Neitzel gibi isimlerin televizyon ekranlarında fedakarlık ve vatan uğruna can verme kavramlarını yeniden meşrulaştırmaya çalıştığını söyleyen Amar, askeri yetkililerin toplumu savaşa hazırlamak amacıyla okullara ve medyaya yoğun biçimde müdahale ettiğini kaydetti.
“Amerikan imparatorluğu içeriden paslanıyor ve çöküyor”
Küresel jeopolitikte ABD hegemonyasının geri döndürülemez bir zayıflama sürecine girdiğini belirten Amar, Washington’ın bu gerilemeyi şiddet ve ekonomik terörle perdelemeye çalıştığını kaydetti.
ABD’nin müttefiklerini dahi hedef alan ekonomik yaptırımlarına dikkat çeken Amar, şunları aktardı:
“Amerika Birleşik Devletleri sistemi derin bir yapısal kriz içindedir. Washington yönetimi hem hasmı olan İran’a hem de en sadık müşterisi konumundaki Kanada’ya aynı ekonomik savaş aygıtlarıyla saldırıyor. Donald Trump yönetimi Kanada’yı aşağılayıcı gümrük tarifeleriyle tehdit ederken, Hazine Bakanı Scott Bessent İran’ı ekonomik abluka yoluyla boğma politikasını yürütüyor. Yaptırımların rejimleri değil, doğrudan halkları hedef aldığı apaçık bir gerçektir; amaç insanları çaresiz bırakıp isyana kışkırtmaktır. İran iki kez askeri saldırıları püskürterek savunma zaferi kazandı. Amerikan hegemonyasının sahada tıkandığı görülüyor. Uçak gemilerinde yaşanan lojistik ve insani skandallar bu çürümenin en somut göstergesidir. Aylarca denizde kalan USS Abraham Lincoln gemisinde hijyen, kanalizasyon ve gıda sistemleri çöktü. Uçak gemileri Amerikan askeri gücünün dünyaya dehşet saçan en temel sembolüdür. Bu sembolün içeriden çürümesi, imparatorluğun paslandığını açıkça belgeliyor.”
Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini Mihail Gorbaçov liderliğinde insani ve barışçıl bir uzlaşıyla yönettiğini hatırlatan Amar, ABD’nin gerileyişini kabullenmek yerine yıkıcı savaşlara sarılacağı ve bunun dünya için çok daha tehlikeli sonuçlar doğuracağı uyarısında bulundu.
Avrupa’nın 450 milyonluk nüfusu ve modern ekonomisiyle bağımsız bir savunma kapasitesi geliştirebileceğini dile getiren Amar, kıtanın kurtuluşunun Washington’a bağımlılığı bitirmekten, Rusya ve Çin ile rasyonel komşuluk ilişkileri kurmaktan geçtiğini ifade etti.
“Yöneticilerin çılgın savaşlarına katılmamak meşru haktır”
Gençlik yıllarında Batı Almanya ordusunda bizzat görev aldığını hatırlatan Amar, mevcut şartlar altında zorunlu askerlik veya orduya katılım çağrılarına kesinlikle itaat edilmemesi gerektiğini söyledi.
Bireysel direniş ve sivil itaatsizliğin meşru bir hak olduğunu vurgulayan Amar, sözlerini şöyle tamamladı:
“Gençken orduda görev yaptım, pasifist değilim ancak bugünkü tabloda hiçbir askeri çağrıya icabet etmem. İnsanların kendilerini Friedrich Merz, Carsten Breuer veya Johann Wadephul gibi isimlerin çılgın savaş heveslerine teslim etmesi akıl kârı değildir. Askeri birliğe kaydolup emir beklemek, yukarıdaki fanatiklere savaşa hazır bir piyon daha sunulduğu mesajını verir. Bir yurttaş olarak, yöneticiler ülkeyi anlamsız bir yıkıma sürüklüyorsa orada dur demek ve emirlere itaatsizlik etmek ahlaki bir görevdir. Almanya ayrıca İsrail’in Gazze’deki eylemlerine sağladığı destek nedeniyle Uluslararası Adalet Divanı önünde suç ortaklığı davasıyla karşı karşıyadır. Bu gerçekler ışığında halkın militarist histeriye teslim olmaması hayati önem taşır.”
Doç. Dr. Tarik Cyril Amar, Berlin’deki elitlerin akıl dışı gerilim politikalarına karşı barış ve egemenlik zemininde bir direncin örgütlenmesi gerektiğini ifade ederek mülakatını sonlandırdı.
Avrupa
Saksonya-Anhalt hezimeti sonrası Merz’e parti içinden uyarı

Bavyera Başbakanı Markus Söder, aşırı sağcı AfD’nin Saksonya-Anhalt eyaletindeki tarihi zaferinin ardından Almanya’nın derin bir kriz içinde olduğunu söyledi. İktidardaki CDU’nun oylarının yüzde 17,2’ye gerilemesi Başbakan Friedrich Merz üzerindeki siyasi baskıyı artırırken, parti tabanından hükümetin siyasi çizgisini değiştirmesi yönünde çağrılar yükseliyor.
Bavyera Eyaleti Başbakanı Markus Söder, Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin elde ettiği zaferin ardından ülkenin genel bir kriz içinde olduğunu söyledi.
Bild gazetesine mülakat veren Söder, iktidardaki koalisyonun yaşadığı hezimetin yalnızca hükümet ortaklarını değil, tüm Almanya’yı kapsayan bir buhrana işaret ettiğini dile getirdi.
Hristiyan Demokrat Birlik’in (CDU) sandıktaki kaybı sonrasında Başbakan Friedrich Merz’in siyasi geleceğinin “kurtarılıp kurtarılamayacağı” yönündeki soruyu yanıtlayan Söder, meselenin hükümetin ötesine geçtiğini belirterek, “Burada konu bir koalisyon krizi değil, Almanya krizidir” değerlendirmesini yaptı.
Başbakan Merz’in görevden ayrılabileceğine yönelik söylentilere de değinen Söder, başında olduğu Hristiyan Sosyal Birlik’in (CSU) böyle bir süreci tetiklemeyeceğini kaydetti.
CDU cephesinden bu yönde bir adım gelip gelmeyeceği sorusunu ise yanıtsız bırakan Bavyera Başbakanı, pes etmenin Merz’in karakterine uymayacağını vurguladı.
Söder ayrıca federal hükümetin 2029 yılına kadar görevde kalmasını umduğunu sözlerine ekledi.
AfD Saksonya-Anhalt’ta tarihi zafer elde etti
AfD, 7 Eylül’de Saksonya-Anhalt Eyalet Parlamentosu için yapılan seçimlerde oyların yüzde 43,8’ini alarak birinci parti çıktı. İktidardaki CDU ise yüzde 17,2 oy oranında kalarak 1998 yılındaki tarihi dip noktasının dahi gerisine düştü.
Seçim sonucunun netleşmesiyle CDU Genel Sekreteri Franziska Hoppermann, sağ partiyle herhangi bir işbirliği ihtimalini dışladı. Hoppermann, aşırılık yanlılarıyla ve özellikle aşırı sağcılarla hiçbir koşulda ortak çalışma yürütmeyeceklerini açıkladı.
Avrupa Parlamentosu’nda AB bütçesinin harcanmasını denetleyen Bütçe Kontrol Komitesi (CONT) üyesi olan Yeşiller Partili parlamenter Daniel Freund ise, AfD’nin iktidara gelmesi sebebiyle Avrupa Komisyonu’nun Saksonya-Anhalt eyaletine sağlanan fonları kesebileceğini kaydetti.
Parti içinden Merz yönetimine açık mektup
Berlin yakınlarındaki Grossbeeren CDU teşkilatı, 10 Eylül’de 33 parti üyesinin imzasıyla Başbakan Merz’e açık bir mektup göndererek mevcut siyasi çizginin gözden geçirilmesini istedi.
Mektupta, Saksonya-Anhalt seçimlerinde AfD’nin kazandığı zafer ile CDU’nun uğradığı hezimetin bir tesadüf olmadığı vurgulandı.
Seçmenlerin partiye ve güncel meseleleri çözme yeteneğine duyduğu güveni yitirdiğini savunan teşkilat mensupları, Merz’in vadettiği reformların sahada somut bir karşılık yaratmadığına dikkat çekti. İtirazlara rağmen mektup metninde başbakanın istifası talep edilmedi.
Gelişmelerin ardından Bloomberg, konuya yakın kaynaklara dayandırdığı haberinde, parti tabanındaki hoşnutsuzluğa ve Saksonya-Anhalt yenilgisinin yarattığı siyasi baskıya rağmen Merz’in başbakanlık koltuğunu korumakta kararlı olduğunu yazdı.
Avrupa7 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa6 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa1 hafta önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya6 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor










