Bizi Takip Edin

Diplomasi

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Yayınlanma

Dünya siyasetinin ağırlık merkezi değişirken İstanbul, yeni küresel düzen tartışmasının buluşma noktalarından biri oldu. Washington’dan Pekin’e, Moskova’dan Tahran’a, Berlin’den Kahire’ye, Yeni Delhi’den Roma’ya uzanan geniş bir coğrafyadan önde gelen diplomatlar, akademisyenler, güvenlik uzmanları ve eski askerler East-West Forum’da bir araya geldi. 30 ülkeden katılımcıların toplandığı forumun ana mesajı netti: Batı merkezli tek kutuplu düzen çözülüyor, çok kutupluluk ise artık geri döndürülemez bir gerçekliğe dönüşüyor.

26-27 Eylül’de Akatlar Kültür Merkezi’nde düzenlenen East-West Forum, farklı kıtalardan ve farklı siyasi geleneklerden önde gelen isimleri İstanbul’da aynı masada buluşturdu. Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen katılımcılar, küresel güç dağılımındaki tarihsel kırılmayı, savaşın değişen karakterini ve yeni güvenlik mimarisini iki gün boyunca tartıştı.

30 ülkeden uzmanların katıldığı forumda öne çıkan değerlendirme, dünyanın Soğuk Savaş sonrasında kurulan Batı merkezli düzenden hızla uzaklaştığı ve yeni güç merkezlerinin artık küresel sistemin kalıcı unsurlarına dönüştüğü yönündeydi. Katılımcılar, vekâlet savaşlarının büyük güçler arasındaki doğrudan çatışma eşiğini düşürdüğüne, nükleer tırmanma riskinin yeniden küresel siyasetin merkezine yerleştiğine ve yapay zekâ destekli harp teknolojilerinin savaşın sınırlarını belirsizleştirdiğine dikkat çekti.

East-West Forum böylece yalnızca mevcut krizlerin tartışıldığı bir konferans değil, değişen dünya düzeninin hangi ilkeler ve güç dengeleri üzerinde şekilleneceğine ilişkin farklı merkezlerin doğrudan söz aldığı yeni bir uluslararası platform iddiasıyla sahneye çıktı.

Konferansın açılışını yapan Harici Medya Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç, forumun birbirinden farklı siyasi ve entelektüel gelenekleri kalıcı bir diyalog zemini üzerinde buluşturmayı hedeflediğini söyledi.

Akkoç, “Bugün hep birlikte yeni bir başlangıç yapıyoruz. Farklı bakış açılarına sahip insanların buluşup konuşabileceği bir zemin kuruyoruz. Bu ilk buluşmanın her yıl daha da güçlenen bir geleneğe dönüşmesini umuyoruz” dedi.

 

Guérot: Kıtadaki kriz güçten değil, kabullenilemeyen zaaftan kaynaklanıyor

Açış konuşmasını kurucuları arasında yer aldığı European Transcontinental Initiative (ETI) adına yapan Prof. Dr. Ulrike Guérot, dünyanın üçüncü bir dünya savaşının eşiğinde durduğu bir dönemde küresel eleştirel topluluğun sesini yükseltmesi gerektiğini vurguladı.

Immanuel Kant’ın “Ebedi Barış” tezine ve 1789 İnsan Hakları Bildirisi ile Birleşmiş Milletler Şartı’nda güvenceye alınan “bütün insanların özgür ve eşit doğduğu” ilkesine atıf yapan Guérot, 21. yüzyılda eksik olan unsurun kaynak ya da enerji değil; diplomasi, bilgelik, siyasi irade ve sevgi olduğunu söyledi.

Jacques Delors, François Mitterrand ve Helmut Kohl dönemindeki sosyal ve barışçıl Avrupa ideallerinin bugün tahrif edildiğini söyleyen Guérot, Avrupa’nın Rusya ile savaş istemeyen ve Amerikan jeostratejik çıkarlarına kurban edilmeye karşı çıkan sessiz çoğunluğunun sesi olduğunu dile getirdi.

Almanya vatandaşı olan Guérot, Kuzey Akım boru hatlarına yönelik saldırıyı hatırlatarak, kritik altyapısı eski müttefiki tarafından tahrip edilen ve hükümeti buna sessiz kalan Alman kamuoyunun derin rahatsızlık duyduğunu söyledi.

Guérot, Fransız şair Raymond Queneau’ya atıfla Avrupa’nın içine düştüğü nihilizmi özetledi:

“Avrupa tehlikelidir; ancak gücünden ötürü değil, bir türlü kabullenemediği zaafından ötürü tehlikelidir. Kendi siyasi başarısızlığı ve suçluluğuyla yüzleşmemek adına savaşı tırmandırmayı tercih ediyor. Avrupa Transkontinental Girişimi olarak iki temel şiarımız var: Avrupa Birliği’nin ötesinde bir Avrupa ve çok kutuplu bir dünya için Avrupa. Bu dengede Türkiye kilit bir rol üstleniyor.”

Guérot, açış konuşmasının tamamlanmasıyla birlikte forumun her yıl eylül ayının üçüncü haftasında İstanbul’da düzenli olarak toplanacağını duyurdu.

Tunç Akkoç’un teşekkür konuşmasının ardından forumun “Dönüşen Dünya: Çok Kutupluluk ve Liberal Düzenin Sonu” başlıklı ilk genel kurul oturumuna geçildi. Moderatörlüğü üstlenen Guérot, paneli ABD’li akademisyen Prof. Pilkington’ın yeni yayımlanan “The End of the Liberal Order” (Liberal Düzenin Sonu) kitabından bir alıntıyla açtı.

Guérot, katılımcıların tartışmasına şu tespiti sundu:

“Bugün bir ideoloji olarak liberalizm, Amerikan çizgisi doğrultusunda yorumlanmaktadır. Yani temel olarak, zaman içinde ABD’de inşa edilen ve özellikle bu ülkenin İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde öne çıkmasıyla gelişen liberalizmin belirli bir varyantı üzerinden tanımlanmaktadır.”

Zhang: Beş yüz yıllık Batı hakimiyeti sona erdi

Fudan Üniversitesi Çin Enstitüsü Direktörü ve Çin’in tarihi lideri Deng Şiaoping’in eski tercümanı Prof. Zhang Weiwei, çok kutuplu yapının iktisadi verilerle kesinleştiğini ifade etti.

Satın alma gücü paritesine dayalı gayrisafi yurt içi hasıla hesaplamalarında BRICS ülkelerinin toplam iktisadi büyüklüğünün G7 ülkelerini geride bıraktığına dikkat çeken Zhang, bu göstergenin beş yüz yıllık Batı hakimiyetinin bittiğini kanıtladığını vurguladı.

Zhang, “Bizim düşünce dünyamızda bir aktör ya dosttur ya da potansiyel dosttur. Batı’nın dünyayı felakete sürükleyen ‘ya dostsun ya düşman’ ayrımı bizde yer almaz. Çin diplomasisi askeri zorlamadan kaçınır; tahakküm yerine uyumu, dayatma yerine eşitliği esas alır” dedi.

Diesen: Avrupa egemenliğini devrederek lojistik üsse dönüştü

Güneydoğu Norveç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Glenn Diesen, 1990 Paris Şartı ile vaat edilen bölünmemiş Pan-Avrupa güvenlik mimarisinin NATO’nun doğuya genişlemesi uğruna bilinçli biçimde feda edildiğini söyledi. Rusya’yı dışlayan bu politikanın kıtayı çatışma sarmalına soktuğunu belirten Diesen, güvenliğin bölünmezliği ilkesinin hiçe sayıldığını aktardı.

Avrupa başkentlerinin stratejik sorumluluklarını Washington’a devrettiğini ifade eden Diesen, “Kendi enerji hatlarını tahrip eden, sanayisini zora sokan yaptırımlara imza atan ve diplomasiyi reddeden bu yaklaşım, Avrupa’yı küresel bir aktör olmaktan çıkarıp Atlantik ötesinin lojistik üssü haline getirdi” değerlendirmesini yaptı.

Lieven: Kurallara dayalı düzen Amerikan hegemonyasının örtüsüdür

Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsü Avrasya Programı Direktörü Anatol Lieven, Batılı hükümetlerin dilinden düşürmediği “kurallara dayalı uluslararası düzen” ifadesinin Amerikan hegemonyasını gizleyen diplomatik bir örtü olduğunu dile getirdi. Lieven, kuralların bizzat Washington tarafından konulduğunu ve çıkarları gerektirdiğinde yine Washington tarafından çiğnendiğini, bu keyfiyetin egemen eşitliği yok ettiğini belirtti.

Stockholm Güney Asya ve Hint-Pasifik İşleri Merkezi Başkanı Prof. Jagannath Panda ise Asya güçlerinin yükselişinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin temsil kabiliyetini sarstığını anlattı.

Hindistan gibi 1,5 milyarı aşan nüfusa sahip bir gücün daimi karar alma süreçlerinden dışlanmasının tüm sistemin meşruiyetini aşındırdığını belirten Panda, Yeni Delhi’nin stratejik özerkliğini koruduğunu ve Asya ülkelerinin kendi sınır anlaşmazlıklarını doğrudan müzakerelerle çözecek diplomatik olgunluğa sahip olduğunu kaydetti.

Ünal: Ankara gibi bağımsız aktörler dünya savaşını önleyen emniyet sübaplarıdır

Forumun “Kontrolden Çıkan Tırmanma: Yıkıcı Bir Dünya Savaşını Önlemek, Yeni Bir Düzeni Birlikte Barışçıl Şekilde Kurumsallaştırmak” başlıklı ikinci oturumunu yöneten Başkent Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Yeni Dünya Çalışmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Hasan Ünal, diplomasinin tasfiye edilmesinin küresel barışı tehlikeli bir eşiğe getirdiğini vurguladı.

Batı ile Küresel Güney ve BRICS arasındaki kutuplaşmanın kontrolsüz bir tırmanma yarattığını belirten Ünal, silah kontrol anlaşmalarının yürürlükten kalktığı ve yapay zekâ destekli sistemlerin devreye girdiği bu dönemde Türkiye gibi orta ölçekli güçlerin dengede hayati rol oynadığını söyledi.

Yapay zekâ algoritmaları nükleer çatışma riskini tırmandırıyor

Tsinghua Üniversitesi Uluslararası Güvenlik ve Strateji Merkezi Uzmanı, emekli albay Zhou Bo, insansız sistemler ve yapay zekâ algoritmalarının karar alma sürelerini saniyelere indirdiğini, bu durumun askeri yanlış hesaplama riskini azami düzeye çıkararak nükleer eşiği aşağı çektiğini ifade etti.

Büyük güçlerin modern savaş teknolojilerini denetleyen kurallar üzerinde derhal uzlaşması gerektiğini belirten Zhou, aksi halde distopik bir felaketle karşılaşılacağı uyarısını yaptı.

Emekli ABD Ordusu Yarbayı ve Savunma Öncelikleri uzmanı Daniel Davis, Washington’daki güvenlik bürokrasisinin askeri gücü her sorunun tek çözümü görme yanılgısına düştüğünü belirtti.

Ukrayna’dan Ortadoğu’ya uzanan vekalet savaşlarının nükleer güçleri doğrudan karşı karşıya getirme sınırına yaklaştırdığını belirten Davis, Birinci Dünya Savaşı öncesindeki kör diplomatik kilitlenmenin benzerinin yaşandığına dikkat çekti.

Davis, Amerikan savunma sanayisinin sürekli yeni düşmanlar yaratarak bütçesini büyüttüğünü, sınırsız müdahaleciliğin Amerikan halkına zarar verdiğini ve BM Şartı’nın egemenlik sınırlarına dönülmesi gerektiğini vurguladı.

Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, Avrupa Birliği’nin tehlikeli bir askeri tırmanma tuzağına sürüklendiğini, barış müzakerelerini savunan seslerin marjinalleştirildiğini söyledi.

Brüksel bürokrasisinin halkların iradesini yok sayarak kıtayı militaristleştirdiğini ifade eden Schulenburg, BM Şartı’nın ilkelerinin güçlendirilerek çok kutuplu dünyanın ana sütunu yapılması gerektiğini kaydetti.

Shenderyuk-Zhidkov: Yaptırımlar Rusya’nın yüzünü Doğu’ya çevirdi

Rusya Federasyon Konseyi Kaliningrad Temsilcisi ve Bütçe ile Finansal Piyasalar Komitesi Birinci Başkan Yardımcısı Alexander Shenderyuk-Zhidkov, Rusya’yı küresel ekonomiden izole etme girişimlerinin iflas ettiğini, ticaret yollarının ve finansal ödeme hatlarının Asya ile Küresel Güney’e yöneldiğini bildirdi.

Eski İran Atom Enerjisi Kurumu Temsilcisi ve Viyana Uluslararası Orta Doğu Çalışmaları Enstitüsü Başkanı Ali Asghar Soltanieh, Ortadoğu’daki yabancı askeri üslerin istikrarsızlığın başlıca kaynağı olduğunu vurguladı. Bölgesel güvenliğin dış müdahalelerle kurulamayacağını belirten Soltanieh, Tahran ile Riyad arasındaki diplomatik diyalog zemininde Mekke Ortak Savunma Anlaşması ve ortak su arıtma tesisleri gibi altyapı projelerinin hayata geçirilebileceğini kaydetti.

İsviçre merkezli Die Weltwoche dergisi sahibi ve eski parlamenter Roger Köppel ise İsviçre’nin tek taraflı yaptırımlara katılarak tarihi tarafsızlık ilkesini zedelemesini eleştirdi; barışın silah sevkiyatlarıyla değil, tarafsız arabuluculuk mekanizmalarıyla korunabileceğini söyledi.

Avrupa felsefi köklerinden ve iktisadi egemenliğinden koptu

“AB’nin Ötesinde Avrupa ve Felsefi Temelleri: Atlantikçilik, Avrasya ve Stratejik Özerklik” başlıklı üçüncü oturumu araştırmacı Isabelle Casel yönetti. Tarih felsefecisi Dr. Hauke Ritz, Avrupa medeniyetinin hümanizm ve Aydınlanma ideallerinden uzaklaşarak piyasanın ve teknolojinin mutlak egemenliğine teslim olduğunu söyledi.

Ritz, kontrolsüz yapay zekâ ve genetik mühendisliğinin Doğu bilgeliği ile Avrupa hümanizminin bir araya gelmesiyle dizginlenebileceğini kaydetti.

İktisatçı Thomas Fazi, Avrupa Birliği’nin sosyal devlete dayalı karma ekonomi modelini sermaye tahakkümü uğruna tasfiye ettiğini, Brüksel ve Frankfurt merkezli yapıların demokratik iradeyi çiğneyen oligarşik mekanizmalara dönüştüğünü dile getirdi.

Fazi, gerçek stratejik özerkliğin devletin iktisadi egemenliğini geri kazanmasıyla mümkün olacağını ifade etti.

Belgrad Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Dragana Mitrovic, Doğu Asya’nın küresel imalat ve ticaretin merkezi haline geldiğini, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin Balkanlar üzerinden Avrupa’ya bağlandığını belirterek, Brüksel’in ideolojik engelleri kaldırması gerektiğini vurguladı.

Fransız analist Georges Kuzmanovic, Fransa’nın Gaullist bağımsızlık çizgisinden uzaklaştığını ve savunma alanında bütünüyle ABD lojistiğine bağımlı hale geldiğini söyledi.

Verilerini ve iletişim ağlarını Amerikan teknoloji şirketlerine teslim eden Avrupa’nın dijital egemenliğini kurmadan bağımsız karar alamayacağını belirtti. Oturum yorumcusu Walter Komarek de Avrasya’daki enerji boru hatları ile demiryollarının barışın somut teminatı olduğunu ekledi.

Shehada: Gazze geleceğin kuralsız savaşlarının habercisidir

Forumun Dr. Pascal Lottaz yönetimindeki son oturumunda bölgesel vekalet savaşları ele alındı.

Gazze doğumlu araştırmacı ve insan hakları savunucusu Muhammad Shehada, bölgedeki yıkımın yerel çatışma sınırını aştığını belirterek, “Gazze’deki soykırım yerel bir vaka değildir. Bizler kömür madenindeki kanarya görevi görüyoruz; tüm dünyaya sıranın kime geleceğini, geleceğin savaşlarının nasıl yürütüleceğini haber veriyoruz” dedi.

Yapay zekâ destekli hedefleme ve gözetleme sistemlerinin Gazze’de tüm sivil halkı hedefe koyduğunu belirten Shehada, İsrail ordusunun küçük çocukların cep telefonu sinyallerini izleyerek aileleri yok ettiğini dile getirdi.

Batılı hükümetlerin çifte standardına değinen Shehada, üst düzey bir Avrupalı yetkilinin kendisine “Sabahları Gazze halkına yiyecek ve sargı bezi gönderiyoruz; öğleden sonraları ise İsraillilere sivil yerleşim yerlerine atmaları için bomba temin ediyoruz” dediğini aktardı.

Kent Üniversitesi Emekli Profesörü Richard Sakwa, günümüz krizlerinin 1945’in çözülmemiş çelişkilerinden doğduğunu, İkinci Soğuk Savaş’ın ideolojik netlik ve kurallar taşımadığı için daha tehlikeli olduğunu kaydetti.

The American Conservative kıdemli editörü Andrew Day, Amerikan halkının Washington elitlerinin sonu gelmeyen askeri maceralarını ve özellikle İran odaklı savaş politikalarını onaylamadığını söyledi.

Waseda Üniversitesi Kürsü Başkanı Prof. Abdullah Baabood, Körfez ülkelerinin dış müdahale olmaksızın kendi yerli güvenlik sistemlerini kurabileceğini ve Tahran ile Riyad arasındaki normalleşmenin bu yönde hayati bir adım olduğunu belirtti.

East-West Forum kurumsallaşma için beş temel karar aldı

Forumun kapanışının ardından 27 Eylül sabahı düzenlenen çalışma kahvaltısında katılımcılar, girişimi daimi bir uluslararası ağa dönüştürme konusunda mutabakata vardı. Toplantıda beş maddelik eylem planı kamuoyuna duyuruldu:

İlk olarak, East-West Forum çok kutuplu paradigma değişimini izleyen ve belgeleyen daimi bir fikir meclisi kimliğiyle her yıl eylül ayının üçüncü haftasında İstanbul’da düzenli toplanacak.

İkinci olarak, konferans tebliğleri ve stratejik raporları her yıl kitaplaştırılarak Almanya merkezli Westend Yayınevi öncülüğünde uluslararası dağıtımla yayımlanacak.

Üçüncü olarak, güvenlik mimarisi, yapay zekâ yönetişimi, iktisadi egemenlik ve diplomasi başlıklarında üçer aylık dönemlerle toplanacak ihtisas çalışma grupları kurulacak.

Dördüncü olarak, tek kutuplu yaklaşımlara ve askeri tırmanmaya karşı çıkan bağımsız aydınları, uzmanları ve araştırmacıları kapsayan “EWF Ağı” hayata geçirilecek.

Beşinci olarak, çok kutuplu dünyanın üretim çevrelerini, ekonomik aktörlerini ve bağımsız ticaret girişimlerini bir araya getiren “EWF İş Konseyi” ihdas edilecek.

Diplomasi

Prof. Ulrike Guérot: Çok kutuplu bir dünya yükseliyor, ABD hegemonyası sona ermeli

Yayınlanma

Editörün notu: 26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum’un açılış konuşmasını gerçekleştiren saygın Alman siyaset bilimci Prof. Ulrike Guérot, küresel jeopolitiğin kırılma hatlarını değerlendirdi. Harici Medya platformu ile Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığında hayata geçirilen bu ilk buluşmada Guérot, dünyanın eşiğinde durduğu çatışma sarmalına karşı barış, adalet ve çok kutupluluk çağrısında bulundu. Avrupa’nın mevcut teknokratik ve Atlantikçi yöneliminin kıtayı tarihsel köklerinden kopardığını savunan düşünür, Rusya’yı dışlamayan bağımsız bir güvenlik mimarisinin elzem olduğunu vurguladı.

***

Değerli Hanımefendiler, Beyefendiler,

Saygıdeğer Konuklar,

Sevgili Katılımcılar,

Türk medya platformu Harici ve Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi adına, sizleri ilk İstanbul East-West Forum’da ağırlamaktan büyük bir onur ve içten bir kıvanç duyuyorum.

Bu forumu kurma iradesini gösteren, bu yeni uluslararası zemini yüzyıllardır Doğu ile Batı arasında köprü vazifesi gören İstanbul’da hayata geçiren kararlı meslektaşım, dostum Tunç Akkoç’a ve bütün çalışma arkadaşlarına en kalbi teşekkürlerimi sunarım.

East-West Forum ile küresel ölçekteki eleştirel düşünce topluluğu için ortak bir zemin inşa etmek istiyoruz. Dünyanın üçüncü bir dünya savaşının eşiğinde durduğu böylesi bir dönemde barışa inanmaktan vazgeçmeyenler; yirmi birinci yüzyılı, vaktiyle Immanuel Kant’ın ebedi barış üzerine kaleme aldığı denemesinde tahayyül ettiği gibi, tüm insanlık için barış, adalet ve eşitliğin izinde şekillendirmek isteyenler için buradayız. Ve ilk kez 1789’da ilan edilen o sözü -bütün insanların onur ve haklar bakımından özgür ve eşit doğduğu vaadini- kıymetli bir mücevher gibi muhafaza eden Birleşmiş Milletler Şartı’na hâlâ inanan herkes için bu adımı atıyoruz.

Aradan geçen iki asrı aşkın sürenin ardından, artık bu hedefe yaklaşmanın vakti geldi; yirmi birinci yüzyıl dünyası da bunu başarmak için gereken her türlü imkâna sahip.

Eksik olan ne?

Bugün eksikliğini hissettiğimiz şey enerji değil. Gıda değil. İletişim değil. Kaynaklar hiç değil. Bunların hepsi elimizde mevcut.

Kıtlık söylemleri, yeni feodal bir zihniyetin ürünüdür; paylaşmaya yanaşmayanların başvurduğu dildir.

Budist, İslam ve Hristiyan geleneklerinin tümü çok daha derin bir hakikatin farkındadır: Bereket neredeyse, orada bereket çoğalır. Kültürlerin kavşağında, bu kadim köprünün üzerinde, yani İstanbul’da inandığımız şey de tam olarak budur.

Bugün asıl eksik olan diplomasi, bilgelik, siyasi irade ve sevgidir.

Ve umuyoruz ki BM Genel Kurulu’nun kapandığı tam da bu günde, İstanbul’dan yükselen bu işaret dünya basınına ulaşır:

Evet, başka bir dünya düzeni mümkün.

Evet, ABD hegemonyası son bulabilir ve bulmalıdır.

Evet, barış tesis edilebilir.

Evet, küresel bir savaştan kaçınmak mümkündür.

Evet, çok kutuplu bir dünya yükseliyor; ne mutlu ki böyle.

Evet, dünya vaktiyle “Batı” diye adlandırdığımız şeyin sonunu da atlatacaktır.

Evet, sözde “kurallara dayalı düzen”in içinin boş olduğu tescillenmiştir ve uluslararası toplum BM Şartı’nın kurallarına dönebilir.

Bugün bu selamı İstanbul’dan New York’a yolluyoruz. Yirmi birinci yüzyılın uluslararası düzeni üzerine kafa yormak ve mevcut duruma seçenekler aramak üzere buradayız.

Dünyanın ahvali

Bu kolay olmayacak. Hepinizin bildiği üzere, uluslararası düzen tam bir karmaşa içinde.

Bizler tam da şu anda konuşurken, birden çok savaşa, kaynak kavgalarına, ülkelerin ve toprakların gasbedilmesine şahitlik ediyoruz. Hepsinden öte, BM Genel Sekreteri António Guterres’in “katlanılamaz” olarak nitelediği Gazze’deki tablo karşımızda duruyor.

Dünya, İsrail’in orada yaptıklarını unutmayacak. Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı davayı hepimiz yakından izliyoruz.

Nelson Mandela’nın şu sözlerini hatırlatmak isterim: “Filistinlilerin özgürlüğü olmadan kendi özgürlüğümüzün eksik kalacağını çok iyi biliyoruz.”

Uluslararası sistemdeki bu tektonik kırılmaların yanı sıra, aynı anda birçok düzlemde köklü bir paradigma değişiminden geçiyoruz.

Liberal düzen sona eriyor.

Türümüzün bekasını sorgulatan; transhümanizmin, yani homo deus anlayışının kibrini sergileyen yapay zekâ ve robotik teknolojiler var.

Sanki hepimizin paylaştığı bu tek yerküre, şayet ona layıkıyla baksaydık bize yetmeyecekmiş gibi, Mars’ı fethetme hırsı var. İşte bu yüzden, Vatikan’ın bu yıl East-West Forum’a nihayetinde bir temsilci gönderememiş olmasından şahsen derin bir üzüntü duyuyorum; zira Papa XIV. Leo, son genelgesi Magnifica Humanitasta bütün bu hususlara dair ilham verici değerlendirmelerde bulunmuştu.

Avrupalı bir ses

Şimdi, bu ilk East-West Forum’un açılışını yapma onuruna erişmiş biri olarak, bir Avrupa vatandaşı sıfatıyla birkaç söz söylememe müsaade ediniz.

Yıllar önce, 1985 ile 1995 yılları arasında Avrupa Komisyonu Başkanlığı görevini yürüten; François Mitterrand ve Helmut Kohl ile birlikte barışçıl, demokratik ve sosyal bir Avrupa Birliği kurmayı hedefleyen Jacques Delors ile çalıştım. Delors bir sosyalist, bir Katolik ve bir sendikacıydı.

Onun hayal ettiği Avrupa, bugün tanınmayacak derecede tahrif edildi. Bu durum sadece Avrupa için değil, bütün dünya için bir trajedidir.

Burada, Rusya ile savaş istemeyen sayısız Avrupa vatandaşının sesi olarak konuşuyorum. Avrupa kıtası için intihar niteliği taşıyan ABD menşeli jeostratejik çıkarlara alet edilmek istemeyenlerin; 1990 tarihli Paris Şartı’nda kayda geçirilen o vizyona, yani Rusya’yı da içeren bir Avrupa güvenlik mimarisine hâlâ bağlı kalanların tercümanıyım.

450 milyon Avrupalının menfaatlerini yansıtmayan, Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi’nin dar veya intikamcı hesaplarına teslim edilmemiş, siyaseten birleşmiş bir Avrupa’yı düşlemeyi sürdürenlerin sesiyim… Bu 450 milyon insan, Leipzig Havalimanı’ndaki gibi gülünç sahte bayrak operasyonlarından ve bizzat Ukraynalıların dahi bir an önce bitmesini istediği savaşa NATO ülkelerini çekmeye dönük ayan beyan çabalardan artık usandı.

Ve bu yurttaşlar, gittikçe teknokratlaşan bir Birliğin otoriter eğilimlere savrulmasını; aykırı sesleri hukuk dışı AB yaptırım listelerine alarak Aydınlanma’nın kıtasını yeniden karanlık Orta Çağ’a sürüklemesini kabul etmiyor.

Müsaadenizle, bir de Alman vatandaşı olarak bir söz söyleyeyim.

Kendi topraklarımızdaki kritik altyapının, vaktiyle dostumuz ve ortağımız olan bir ülke tarafından tahrip edilebilmesi ve hükümetimizin bu konuda tek bir kelime dahi edememesi karşısında şaşkına dönen sessiz Alman çoğunluğunun yanındayım.

Bu Almanlar, hükümetimizin hâlâ Volodimir Zelenskiy’i desteklemesi karşısında da aynı sarsıntıyı yaşıyor; ki kendisi -Marta Havryshko’nun Substack’teki yazısından alıntıyla ve hepinize okumanızı tavsiye ederek aktarıyorum- “Ukrayna’daki aşırı sağcı rönesansın Yahudi çehresi”dir.[1] Alman vatandaşlarının bu sessiz -yahut susturulmuş- çoğunluğu, geçen yüzyıldaki Holokost’un (Şoa) sorumlusu olan tek ülkenin hükümetinin, bugün Ukrayna ve İsrail yönetimlerinin faşizan ve ırkçı tutumları ile askeri eylemlerini desteklemesinden ötürü derin bir tiksinti duyuyor. Bunu yapmak benim yetki alanımda değil; ancak elimde olsaydı, bunun için bizzat özür dilerdim!

Neden buradayız?

Tunç Akkoç ve Harici ile birlikte İstanbul East-West Forum’u kurarken şahsi gayem, dünyanın en parlak ve bağımsız zihinlerinden bazılarını bir araya getirerek biz Avrupalıların AB-Avrupa’sına hâkim olan mevcut nihilizm girdabını aşmasına katkı sunmaktı. Çok sevdiğim Fransız şair Rimbaud’nun dediği gibi: Qui ne peut pas construire, doit détruire (İnşa edemeyen, yıkmak zorundadır). Gelinen noktada Avrupa, Ukrayna’daki savaşı sona erdirmede yapıcı bir rol oynamanın ve itibarını korumanın bir yolunu bulamıyor gibi görünüyor. Bu sebeple de gerilimi tırmandırmayı yeğliyor; sırf kendi suçluluğuyla, kendi hezimetiyle ve siyasi acziyetiyle yüzleşmemek adına.

Hanımefendiler, Beyefendiler, lütfen görünüz: Bu AB-Avrupa’sı tehlikelidir; gücünden ötürü değil, itiraf edemediği zaafından ve kendisini öz yıkıma sürükleyebilecek bir nihilizmden dolayı tehlikelidir.

Bugün her ikisi de birer oturumu yönetecek olan Hauke Ritz ve Isabell Casel ile birlikte kurduğumuz Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi tam da bu sebeple iki temel şiar edinmiştir:

AB’nin ötesinde bir Avrupa inşa etmek ve

Çok kutuplu bir dünya için Avrupa’yı şekillendirmek.

Doğu ile Batı arasında denge kuran bir Avrupa… Ve kuşkusuz böylesi bir Avrupa’da, bugün topraklarında bulunduğumuz Türkiye’nin üstleneceği mühim bir rol var! Şunu bilmenizi isteriz ki Avrupalıların pek çoğu, hatta kahir ekseriyeti tam da bunun hayalini kuruyor: Çok kutuplu bir dünyaya hazır olabilmek adına AB’den, NATO’dan ve ABD’den bağımsızlaşan bir Avrupa. Lütfen bu Avrupa’yı inşa etmemize yardımcı olun!

Nasıl çalışacağız?

Bugün dört ayrı oturumda dört ana başlığı ele alacağız.

Konuşmacılarımızdan ricamız şudur: Lütfen sözlerinizi öz tutun, hedefe odaklanın ve sizlere ilettiğimiz soru çerçevesine sadık kalın. Son derece disiplinli bir konferans amaçlıyoruz; çünkü ulaştığımız sonuçları yayımlamak ve gelecek yılın gündemini bu temeller üzerine kurmak niyetindeyiz.

Hanımefendiler, Beyefendiler, East-West Forum kalıcıdır!

Bundan böyle her yıl eylül ayının üçüncü hafta sonunda İstanbul’da bir araya geleceğiz. Bu nedenle şimdiden bu tarihleri ajandalarınıza not ediniz.

Yirmi birinci yüzyılı tasarlamak; kavramsal, zihinsel ve duygusal bakımdan muazzam bir mesai gerektirecektir. Tek bir konferans buna yetmez.

Ve lütfen unutmayın: Sizler dinleyici değilsiniz. Konferansın bizzat kendisisiniz.

Yarın sabah katkılarınıza ihtiyacımız olacak. Bu forumun etrafında güçlü bir ağ örmek istiyoruz: bir yayın takvimi, çalışma grupları, gelecek yılları finanse etmeye katkı sağlayacak bir iş konseyi, bir akademik danışma kurulu ve medya ortakları grubu.

Sahip olduğunuz çevreler, kanallarınız, fikirleriniz, araştırmalarınız, yazılarınız ve temaslarınızla… Hepimiz bir arada İstanbul East-West Forum’uz.

Bu yüzden lütfen sürece müdahil olun. Talepkâr davranın. Ve önümüzdeki yıllarda bu forumu daha büyük, daha güçlü ve daha görünür kılmamıza yardım edin.

Geldiğiniz için teşekkür ederim. Burada bulunduğunuz için hepinize şükranlarımı sunarım!


[1] Bahsi geçen makaleye Substack üzerinden şu adresten ulaşılabilir: https://martahavryshko.substack.com/p/volodymyr-zelensky-the-jewish-face

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB, “Barış Kurulu” ile işbirliği yollarını arıyor

Yayınlanma

Bir yıl önce kurulduğu duyurulduğunda “Barış Kurulu”nu dışlayan AB ülkeleri, Gazze Şeridi’ndeki insani yardım projeleri kapsamında bu kuruluşla işbirliği yapmaya başlıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre Avrupa Komisyonu, Başkan Donald Trump tarafından kurulan bu grupla projelere temkinli bir şekilde girmeye başlasa da, Barış Kurulu’nun Gazze’yi silahsızlandırma ve yeniden inşa etme konusundaki iddialı vizyonu büyük ölçüde kağıt üzerinde kalmaya devam ediyor.

Buna rağmen, Kurul hâlâ dikkate alınması gereken, Trump’ın en yakın müttefikleriyle bağlantılı ve göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir siyasi güç.

Bu nedenle Avrupa, bu örgütü tam olarak desteklemeden onunla işbirliği yapmanın yollarını arıyor.

Norveç Dışişleri Bakanı Espen Barth Eide, “Tüm geleneksel bağışçılar paralel olarak çalışmaya hazırlar fakat Barış Kurulu’na para aktarmaya yanaşmıyorlar,” dedi.

Norveç, AB üyesi olmasa da Filistinlilere yapılan bağışlar konusunda blokla işbirliği yapıyor.

Eide, Norveç’in Dünya Bankası gibi “yerleşik kurumlarla” çalışmayı tercih edeceğini açıkladı.

Barış Kurulu, bütçesini veya organizasyon şemasını yayınlamıyor. Ayrıca Dünya Bankası’nda bir hesabı bulunmasına rağmen, JPMorgan’da ayrı hesaplar da bulunduruyor.

Eide, “Barış Kurulu’nun mekanizmaları, bizim raporlama düzenlemelerimizle uyumlu olmayacaktır,” dedi.

Bu tereddüt, BM Genel Kurulu’nun yan etkinlikleri kapsamında çarşamba günü Barış Kurulu yetkilileriyle yapılan bir brifingde açıkça görüldü.

Etkinlikte, Avrupa Komisyonu’nun Akdeniz Sorumlusu Dubravka Šuica, BM kurumlarıyla ortaklaşa ve “Barış Kurulu’nun öncelikleriyle uyumlu” olarak Avrupa tarafından finanse edilen iki projeye imza atacağını duyurdu.

Fakat Kurul ile olan işbirliğini tanımlaması pek de övgü dolu değildi. Šuica, “Önemli olan pragmatik kalmak,” dedi.

Avrupa Komisyonu yaptığı açıklamada, “Gazze’deki muazzam erken toparlanma ihtiyaçları göz önüne alındığında, sahada somut sonuçlar elde etmek için her düzeyde koordinasyon ve uyumun elbette gerekli olduğunu” belirtti.

AB ve üye devletlerinin çoğu, kısmen bu kurulun BM’nin yerini alabileceği endişesinden dolayı Barış Kurulu’na katılmayı reddetti.

O zamandan beri Avrupa ülkeleri, Barış Konseyi temsilcilerini toplantılarına davet etti ve Konsey Başkanı Nikolay Mladenov ile birlikte Güvenlik Konseyi brifinglerine katıldı.

Ortak projeler, işbirliği yolunda atılan ilk somut adım.

Bu kuruma yönelik isteksiz de olsa kabul, Gazze’deki Filistinli mültecilerle ilgilenen ve İsrail ile ABD’nin kenara itilmesini istediği BM Filistin Mültecilerine Yardım ve Çalışma Örgütü’ne (UNRWA) bile uzanıyor.

UNRWA’nın geçici başkanı Christian Saunders, Barış Kurulu’nun “bölgedeki tek seçenek” olduğunu söyledi ve “Herkesin bu girişimi desteklemesi gerekiyor,” dedi.

Romanya Dışişleri Bakanı Oana-Silvia Țoiu, bir röportajda kurulun rolüne ilişkin diplomatik bir tavır sergiledi.

Ülkesinin BM ve AB ile işbirliği içinde olduğunu belirten Bakan, “Evet, birbirimizi tamamlayıcı unsurlar gördüğümüz yerlerde, elbette Barış Kurulu düzeyinde yürütülen çalışmaları destekliyoruz,” dedi.

Bakan, perşembe günü BM’de Mladenov ile bir toplantıya katıldığını da sözlerine ekledi.

Ne var ki bu yaklaşım oybirliği ile kabul görmüyor. İsminin açıklanmaması şartıyla konuşan bir Fransız yetkili, “BM’nin, Gazze’ye insani yardımın ulaştırılmasını kolaylaştırmak, anlaşmazlıkları çözmek ve siyasi süreci ilerletmek için başlıca platform olmaya devam etmesi gerektiğini” vurguladı.

Barış Kurulu, geçen yılın Kasım ayında “Gazze’nin yeniden inşası için çerçeveyi belirleyecek ve bu alandaki finansmanı koordine edecek … bir geçiş yönetimi” olarak BM’nin desteğini talep etti ve aldı.

Fakat kurul bağımsız olarak faaliyet gösteriyor ve eleştirenler bunun Trump’a ve İsrail’e bir boyun eğme olduğunu söylüyor.

Avrupalı, Arap ve Filistinli yetkililerle yakın temas halinde olan Uluslararası Kriz Grubu’ndan Amjad Iraqi, “Bu, üstte Washington’a, altta ise Filistinli teknokratlara açılan bir kapı,” dedi ama “kararların kimin tarafından alındığını” sordu ve “kararları İsrail’in verdiğini” ekledi.

Iraqi, İsrail’in Hamas’ın silahsızlanmasına kadar izin vermeyeceğini söylediği ağır ekipman ve yeniden inşa ekipmanlarının girişine yönelik devam eden kısıtlamalara dikkat çekti. 

Öte yandan Barış Kurulu’nun Hamas’ı silahsızlandırma planı suya düştü. Dahası, İsrail, geçen yıla kıyasla daha küçük ölçekte de olsa, Gazze’deki Hamas hedefleri olarak tanımladığı yerlere yönelik ölümcül saldırılarını sürdürdü.

Barış Konseyi üyesi bir ülkenin Arap diplomatı, konseyin İsrail’e sivil kayıplar konusunda “özel bir sıfatla” seslendiğini belirtti ve “Bunun yeterli olup olmadığı tartışmaya açık,” dedi.

Țoiu, Gazze ölçeğindeki bir sorun için “büyük aktörlerin sürece dahil olması gerektiğini” belirterek, buna “Hamas’ın silahsızlandırılmasına yönelik baskı olarak ortaya çıkabilecek gelişmelerin temel kolaylaştırıcısı olarak ABD’nin” de dahil olduğunu ifade etti.

Gazze’yi yönetmesi planlanan Barış Kurulu’nun Filistinli teknokrat komitesinin başkanı Ali Şaas, çarşamba günkü etkinlikte, “parçalanmış” bir duruma düzen getirmek için Barış Kurulu’na ihtiyaç olduğunu savundu.

Filistin Yönetimi, belediyeler, Gazze Şeridi’nin fiili hükümeti ve çok sayıda BM ajansı ile uluslararası STK’nın on binlerce çalışanı bu bölgede faaliyet gösteriyor ve komitesinin bunları tek bir çatı altında birleştireceğini belirtti.

Şaas, “Tek bir ilkeye bağlıyız: tek otorite, tek yasa ve tek silah,” dedi.

Mladenov, çatışmaların ortasında çalışmanın yarattığı gerginliği de kabul etti. Bu haftaki etkinlikte, kurulun güvenlik sorunlarını “kinetik aşamaya” ulaşmadan çözmek için “gelişmiş bir çatışma önleme mekanizması” üzerinde çalıştığını belirtti.

Çarşamba günü Barış Kurulu, yalıtımlı karavanların sağlanmasından toplu taşımacılığın desteklenmesine ve hastanelerin onarılmasına kadar uzanan, toplam değeri 2,45 milyar dolar olan ve yakında başlamasının beklendiği 66 projenin listesini yayınladı.

Planlanan, başlangıç tarihinden itibaren altı ay içinde bu projelerin tamamlanması.

Trump’ın damadı ve Barış Kurulu’nun yönetim kurulu üyesi Jared Kushner, aynı etkinlikte “Gördüğünüz şey, adeta çok ama çok büyük bir startup’ın kurulmasına benziyor,” dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı adına işgal sonrası Irak planlamasını yöneten ve Avrupalı yetkililerle temas halinde olan Tom Warrick, ayrıntıların eksikliğinin tam da Avrupa’yı ve diğer potansiyel ortakları kurulun planları konusunda tedirgin eden unsur olduğunu söyledi.

Warrick, “Bu plan kağıt üzerinde iyi görünüyor ama eksik olan nokta, buradan bu plandaki projelerin çoğunun fiili başlangıç noktasına nasıl ulaşacağımız,” dedi.

Mladenov, Barış Kurulu etkinliğinde, 27 Ekim’de yapılacak İsrail seçimlerinden önce pek bir ilerleme kaydedilemeyeceğine dair bir ipucu verdi ve “Şu anda İsrail ile yürüttüğümüz görüşmeler, oradaki seçimler nedeniyle kolay geçmiyor,” dedi.

Mladenov, hedefinin, Hamas’ın silahsızlandırılmasını da içeren kalıcı bir barış olduğunu vurguladı:

“Bir takvime ya da tarihlere bağlı değiliz. Doğrulamaya bağlıyız. Bunun işe yaradığından emin olmak istiyoruz.”

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Thiel ödül aldı, yine Papa ve ÇKP’ye çattı

Yayınlanma

Palantir’in kurucusu Peter Thiel, Axel Springer medya grubundan ödül aldı ve verdiği mülakatta Papa Leo ile Çin Komünist Partisi’ni (ÇKP) eleştirdi.

Thiel, Axel Springer Ödülü’nü aldıktan sonra yaptığı konuşmada medyanın bazı kesimlerini sert bir şekilde eleştirdi.

Berlin’de düzenlenen törende konuşan Thiel, medyanın büyük bir kısmının neden “bir tür solcu nefret fabrikasına dönüştüğünü” merak ettiğini söyledi.

Medya ortamının “çok, çok tek taraflı” ve “istediğimiz kadar özgür olmaktan çok uzak” olduğunu iddia eden yatırımcı, aynı zamanda Springer CEO’su Mathias Döpfner’i ve CBS’ten ABD’li gazeteci Bari Weiss’i övdü.

Thiel, Döpfner ve Weiss gibi insanlar olmasaydı durumun “gerçekten çok, çok kötü” olacağını savundu.

Döpfner, Weiss ve Axel Springer çalışanlarına “cesaretleri” nedeniyle takdirlerini dile getiren Thiel, onları bu medya ortamındaki “muhalif sesler” olarak nitelendirdi.

Thiel, ayrıca Sol Parti’nin son Berlin Temsilciler Meclisi seçimlerindeki başarısına da değindi.

İnsanların bu partiye neden oy verdiğini anlayabildiğini vurgulayan ABD’li, ortada “çok gerçek bir sorun” olduğunu, konutların çok pahalı ve aşırı derecede düzenlemeye tabi bulunduğunu söyledi.

Peter Thiel: Papa, Çinli komünistler için çalışıyor

Sol Parti’nin buna yönelik iyi çözümleri olmadığını savunan Thiel, kira kontrollerinin muhtemelen “Berlin’i bir gecekondu mahallesine dönüştüreceğini” ileri sürdü.

Axel Springer Ödülü, Springer’e göre “piyasaları olağanüstü bir şekilde dönüştüren” kişileri onurlandırıyor.

CEO Döpfner konuşmasında, Springer’in Thiel’i girişimciliği, risk alma istekliliği ve alışılmışın dışında düşünme tarzı nedeniyle ödüllendirdiğini belirtti.

Geçmişteki ödül sahipleri arasında Facebook CEO’su Mark Zuckerberg, Amazon kurucusu Jeff Bezos, Tesla CEO’su Elon Musk ve World Wide Web’in mucidi Tim Berners-Lee yer alıyor.

Ödül töreninin kenarında, çok sayıda kişi Thiel’e karşı bir protesto mitingine katıldı. Polise göre, gösteri olaysız bir şekilde gerçekleşti. Protesto çağrısını sol gruplar yapmıştı.

Axel Springer binasının dışında, “Thiel Shall Not Pass” (Thiel Geçemeyecek) yazan bir pankart da sergilenenler arasındaydı.

Alman Gazeteciler Birliği (DJV) de daha önce teknoloji milyarderine ödül verilmesini eleştirmişti.

Ödül töreni sırasında kısa süreli bir aksaklık yaşandı. Springer’in verdiği bilgiye göre, bir hizmet sağlayıcısının çalışanı, üzerinde “Onlar, bizim onların yalan söylediğini bildiğimizi biliyorlar” yazan bir pankartla sahneye çıktı.

Thiel, “Deccal dersleri”ne Roma’da devam ediyor

Springer, bir soruya yanıt olarak, adamın güvenlik görevlileri tarafından sahneden uzaklaştırıldığını ve kimsenin yaralanmadığını belirtti.

Mathias Döpfner’e verdiği röportajda ise Thiel, Papa Leo’nun Mayıs ayında yayınladığı yapay zeka genelgesinin Çin’in yapay zeka alanındaki hedeflerini dizginlemeye hiçbir katkısı olmayacağını fakat ABD ve müttefiklerinin bu teknolojiye ağır kısıtlamalar getirmesine neden olabileceğini savundu.

Thiel, “Çin Komünist Partisi’nin Papa’yı dinlemeyeceği kesin. Fakat ABD’deki insanların dinleme ihtimali var. Dolayısıyla, papa’nın genelgesi aslında Komünist Parti’nin işine yarıyordu. Onun komünistlerin ajanı olduğunu söylemiyorum, ama en azından ÇKP için ‘kullanışlı bir aptal’ olarak hareket ediyordu,” diye ekledi.

Thiel, “Bence AI, internetten daha önemli olabilir ve büyümeyi hızlandırma potansiyeline sahip; bununla birlikte gelen tüm olumlu ve olumsuz sonuçlarla birlikte,” dedi.

“Teorik olarak, küresel düzeyde gerçek ve derin bir işbirliği olsaydı, bu gelişimi yavaşlatmak mümkün olabilirdi.,” diyen Palantir’in kurucusu, bununla birlikte bunun için gerçek yetkileri ve gerçek gücü olan bir dünya hükümeti gerektiğini düşündüğünü aktardı.

Peter Thiel, Almanya-Avusturya siyaseti ile güçlü bağlara sahip

Thiel, “İçimdeki klasik liberal, bunun ‘kötüden daha kötüye’ gitmek olacağına inanıyor. Çare, dertten daha kötü olurdu,” diye konuştu.

Thiel’e göre Batı’da gelişimin frenlenmesi, Çin’de ise frenlenmemesi tehlikesi bulunuyor.

AfD ve Sol Parti’nin seçim başarılarına da değinen Thiel, bunun nedeninin “orta yol partilerinin Almanya için tüm toplumun yararına olacak bir iktisadi gelecek tasarlama konusundaki başarısızlığını yansıttığını” söyledi.

Thiel AfD ile ilgili olarak, “Bence Ukrayna, Çin ve İsrail hakkında mantıklı bir şekilde tartışılabilir. Fakat aynı zamanda AfD’nin bu üç konuda da yanıldığını düşünüyorum. Ve bu üç konuda da yanılmak mümkün değil,” dedi.

Eskiden Almanya’nın “önemli yeni şirketler kurma yeteneği” olduğunu savunan Thiel, Mittelstand‘ların yanı sıra 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan çok daha büyük şirketler de olduğuna işaret etti.

Thiel’e göre 1995’ten bu yana bu yetenek gerçekten büyük ölçüde kayboldu.

Kıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor

En zengin Almanlarla Amerikalıları kıyaslayan süper zengin, “ABD’de bu on iki kişiden dokuzu servetini kendi çabalarıyla kazanmış. Almanya’da ise 20 kişiden 20’si de servetini miras yoluyla almış. Hiçbiri yeni bir şey yaratmamış, yeni bir servet kazanmamış ya da uygun şekilde büyütülebilecek büyük bir şirket kurmamış,” iddiasında bulundu.

Trump yönetimi hakkındaki görüşlerini de dile getiren Thiel, ilk Trump döneminde birbirleriyle hiçbir konuda anlaşamayan insanların ekipte olduğunu, ikinci yönetimde ise bu hatayı düzeltmeye çalışırken “aşırıya kaçarak”, yönetimde “pek zeki olmasa da son derece sadık kişilerin” yer aldığını söyledi.

Kendisinin Marco Rubio yerine hâlâ JD Vance’in destekçisi olduğunu söyleyen Thiel, “Fakat korkarım ki her iki aday için de kazanması zor olacak,” dedi.

Kasım ayındaki ara seçimlere de değinen ABD’li şunları söyledi:

“Eğer Cumhuriyetçiler bu sonbahardaki ara seçimlerde ağır bir yenilgiye uğrarsa, Demokratlar 2028’de zaten kazanacaklarına inanacaklar. Ve o zaman muhtemelen bir demokratik sosyalistin zaferine karşı o kadar da güçlü bir engel olmayacaktır. (…) Bence Demokratlar, bir buçuk ay sonra yapılacak ara seçimlerde yeterince iyi bir sonuç alacaklar; bu durumda, başkanlık adaylarının merkez sol mu yoksa aşırı sol kanattan mı geleceği, sonuçta onlar için pek de önemli olmayacak. Ve o zaman yarış tamamen açık, sonuç ise tamamen belirsiz olacak.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English