Diplomasi
Prof. Ulrike Guérot: Çok kutuplu bir dünya yükseliyor, ABD hegemonyası sona ermeli

Editörün notu: 26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum’un açılış konuşmasını gerçekleştiren saygın Alman siyaset bilimci Prof. Ulrike Guérot, küresel jeopolitiğin kırılma hatlarını değerlendirdi. Harici Medya platformu ile Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığında hayata geçirilen bu ilk buluşmada Guérot, dünyanın eşiğinde durduğu çatışma sarmalına karşı barış, adalet ve çok kutupluluk çağrısında bulundu. Avrupa’nın mevcut teknokratik ve Atlantikçi yöneliminin kıtayı tarihsel köklerinden kopardığını savunan düşünür, Rusya’yı dışlamayan bağımsız bir güvenlik mimarisinin elzem olduğunu vurguladı.
***
Değerli Hanımefendiler, Beyefendiler,
Saygıdeğer Konuklar,
Sevgili Katılımcılar,
Türk medya platformu Harici ve Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi adına, sizleri ilk İstanbul East-West Forum’da ağırlamaktan büyük bir onur ve içten bir kıvanç duyuyorum.
Bu forumu kurma iradesini gösteren, bu yeni uluslararası zemini yüzyıllardır Doğu ile Batı arasında köprü vazifesi gören İstanbul’da hayata geçiren kararlı meslektaşım, dostum Tunç Akkoç’a ve bütün çalışma arkadaşlarına en kalbi teşekkürlerimi sunarım.
East-West Forum ile küresel ölçekteki eleştirel düşünce topluluğu için ortak bir zemin inşa etmek istiyoruz. Dünyanın üçüncü bir dünya savaşının eşiğinde durduğu böylesi bir dönemde barışa inanmaktan vazgeçmeyenler; yirmi birinci yüzyılı, vaktiyle Immanuel Kant’ın ebedi barış üzerine kaleme aldığı denemesinde tahayyül ettiği gibi, tüm insanlık için barış, adalet ve eşitliğin izinde şekillendirmek isteyenler için buradayız. Ve ilk kez 1789’da ilan edilen o sözü -bütün insanların onur ve haklar bakımından özgür ve eşit doğduğu vaadini- kıymetli bir mücevher gibi muhafaza eden Birleşmiş Milletler Şartı’na hâlâ inanan herkes için bu adımı atıyoruz.
Aradan geçen iki asrı aşkın sürenin ardından, artık bu hedefe yaklaşmanın vakti geldi; yirmi birinci yüzyıl dünyası da bunu başarmak için gereken her türlü imkâna sahip.
Eksik olan ne?
Bugün eksikliğini hissettiğimiz şey enerji değil. Gıda değil. İletişim değil. Kaynaklar hiç değil. Bunların hepsi elimizde mevcut.
Kıtlık söylemleri, yeni feodal bir zihniyetin ürünüdür; paylaşmaya yanaşmayanların başvurduğu dildir.
Budist, İslam ve Hristiyan geleneklerinin tümü çok daha derin bir hakikatin farkındadır: Bereket neredeyse, orada bereket çoğalır. Kültürlerin kavşağında, bu kadim köprünün üzerinde, yani İstanbul’da inandığımız şey de tam olarak budur.
Bugün asıl eksik olan diplomasi, bilgelik, siyasi irade ve sevgidir.
Ve umuyoruz ki BM Genel Kurulu’nun kapandığı tam da bu günde, İstanbul’dan yükselen bu işaret dünya basınına ulaşır:
Evet, başka bir dünya düzeni mümkün.
Evet, ABD hegemonyası son bulabilir ve bulmalıdır.
Evet, barış tesis edilebilir.
Evet, küresel bir savaştan kaçınmak mümkündür.
Evet, çok kutuplu bir dünya yükseliyor; ne mutlu ki böyle.
Evet, dünya vaktiyle “Batı” diye adlandırdığımız şeyin sonunu da atlatacaktır.
Evet, sözde “kurallara dayalı düzen”in içinin boş olduğu tescillenmiştir ve uluslararası toplum BM Şartı’nın kurallarına dönebilir.
Bugün bu selamı İstanbul’dan New York’a yolluyoruz. Yirmi birinci yüzyılın uluslararası düzeni üzerine kafa yormak ve mevcut duruma seçenekler aramak üzere buradayız.
Dünyanın ahvali
Bu kolay olmayacak. Hepinizin bildiği üzere, uluslararası düzen tam bir karmaşa içinde.
Bizler tam da şu anda konuşurken, birden çok savaşa, kaynak kavgalarına, ülkelerin ve toprakların gasbedilmesine şahitlik ediyoruz. Hepsinden öte, BM Genel Sekreteri António Guterres’in “katlanılamaz” olarak nitelediği Gazze’deki tablo karşımızda duruyor.
Dünya, İsrail’in orada yaptıklarını unutmayacak. Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı davayı hepimiz yakından izliyoruz.
Nelson Mandela’nın şu sözlerini hatırlatmak isterim: “Filistinlilerin özgürlüğü olmadan kendi özgürlüğümüzün eksik kalacağını çok iyi biliyoruz.”
Uluslararası sistemdeki bu tektonik kırılmaların yanı sıra, aynı anda birçok düzlemde köklü bir paradigma değişiminden geçiyoruz.
Liberal düzen sona eriyor.
Türümüzün bekasını sorgulatan; transhümanizmin, yani homo deus anlayışının kibrini sergileyen yapay zekâ ve robotik teknolojiler var.
Sanki hepimizin paylaştığı bu tek yerküre, şayet ona layıkıyla baksaydık bize yetmeyecekmiş gibi, Mars’ı fethetme hırsı var. İşte bu yüzden, Vatikan’ın bu yıl East-West Forum’a nihayetinde bir temsilci gönderememiş olmasından şahsen derin bir üzüntü duyuyorum; zira Papa XIV. Leo, son genelgesi Magnifica Humanitasta bütün bu hususlara dair ilham verici değerlendirmelerde bulunmuştu.
Avrupalı bir ses
Şimdi, bu ilk East-West Forum’un açılışını yapma onuruna erişmiş biri olarak, bir Avrupa vatandaşı sıfatıyla birkaç söz söylememe müsaade ediniz.
Yıllar önce, 1985 ile 1995 yılları arasında Avrupa Komisyonu Başkanlığı görevini yürüten; François Mitterrand ve Helmut Kohl ile birlikte barışçıl, demokratik ve sosyal bir Avrupa Birliği kurmayı hedefleyen Jacques Delors ile çalıştım. Delors bir sosyalist, bir Katolik ve bir sendikacıydı.
Onun hayal ettiği Avrupa, bugün tanınmayacak derecede tahrif edildi. Bu durum sadece Avrupa için değil, bütün dünya için bir trajedidir.
Burada, Rusya ile savaş istemeyen sayısız Avrupa vatandaşının sesi olarak konuşuyorum. Avrupa kıtası için intihar niteliği taşıyan ABD menşeli jeostratejik çıkarlara alet edilmek istemeyenlerin; 1990 tarihli Paris Şartı’nda kayda geçirilen o vizyona, yani Rusya’yı da içeren bir Avrupa güvenlik mimarisine hâlâ bağlı kalanların tercümanıyım.
450 milyon Avrupalının menfaatlerini yansıtmayan, Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi’nin dar veya intikamcı hesaplarına teslim edilmemiş, siyaseten birleşmiş bir Avrupa’yı düşlemeyi sürdürenlerin sesiyim… Bu 450 milyon insan, Leipzig Havalimanı’ndaki gibi gülünç sahte bayrak operasyonlarından ve bizzat Ukraynalıların dahi bir an önce bitmesini istediği savaşa NATO ülkelerini çekmeye dönük ayan beyan çabalardan artık usandı.
Ve bu yurttaşlar, gittikçe teknokratlaşan bir Birliğin otoriter eğilimlere savrulmasını; aykırı sesleri hukuk dışı AB yaptırım listelerine alarak Aydınlanma’nın kıtasını yeniden karanlık Orta Çağ’a sürüklemesini kabul etmiyor.
Müsaadenizle, bir de Alman vatandaşı olarak bir söz söyleyeyim.
Kendi topraklarımızdaki kritik altyapının, vaktiyle dostumuz ve ortağımız olan bir ülke tarafından tahrip edilebilmesi ve hükümetimizin bu konuda tek bir kelime dahi edememesi karşısında şaşkına dönen sessiz Alman çoğunluğunun yanındayım.
Bu Almanlar, hükümetimizin hâlâ Volodimir Zelenskiy’i desteklemesi karşısında da aynı sarsıntıyı yaşıyor; ki kendisi -Marta Havryshko’nun Substack’teki yazısından alıntıyla ve hepinize okumanızı tavsiye ederek aktarıyorum- “Ukrayna’daki aşırı sağcı rönesansın Yahudi çehresi”dir.[1] Alman vatandaşlarının bu sessiz -yahut susturulmuş- çoğunluğu, geçen yüzyıldaki Holokost’un (Şoa) sorumlusu olan tek ülkenin hükümetinin, bugün Ukrayna ve İsrail yönetimlerinin faşizan ve ırkçı tutumları ile askeri eylemlerini desteklemesinden ötürü derin bir tiksinti duyuyor. Bunu yapmak benim yetki alanımda değil; ancak elimde olsaydı, bunun için bizzat özür dilerdim!
Neden buradayız?
Tunç Akkoç ve Harici ile birlikte İstanbul East-West Forum’u kurarken şahsi gayem, dünyanın en parlak ve bağımsız zihinlerinden bazılarını bir araya getirerek biz Avrupalıların AB-Avrupa’sına hâkim olan mevcut nihilizm girdabını aşmasına katkı sunmaktı. Çok sevdiğim Fransız şair Rimbaud’nun dediği gibi: Qui ne peut pas construire, doit détruire (İnşa edemeyen, yıkmak zorundadır). Gelinen noktada Avrupa, Ukrayna’daki savaşı sona erdirmede yapıcı bir rol oynamanın ve itibarını korumanın bir yolunu bulamıyor gibi görünüyor. Bu sebeple de gerilimi tırmandırmayı yeğliyor; sırf kendi suçluluğuyla, kendi hezimetiyle ve siyasi acziyetiyle yüzleşmemek adına.
Hanımefendiler, Beyefendiler, lütfen görünüz: Bu AB-Avrupa’sı tehlikelidir; gücünden ötürü değil, itiraf edemediği zaafından ve kendisini öz yıkıma sürükleyebilecek bir nihilizmden dolayı tehlikelidir.
Bugün her ikisi de birer oturumu yönetecek olan Hauke Ritz ve Isabell Casel ile birlikte kurduğumuz Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi tam da bu sebeple iki temel şiar edinmiştir:
AB’nin ötesinde bir Avrupa inşa etmek ve
Çok kutuplu bir dünya için Avrupa’yı şekillendirmek.
Doğu ile Batı arasında denge kuran bir Avrupa… Ve kuşkusuz böylesi bir Avrupa’da, bugün topraklarında bulunduğumuz Türkiye’nin üstleneceği mühim bir rol var! Şunu bilmenizi isteriz ki Avrupalıların pek çoğu, hatta kahir ekseriyeti tam da bunun hayalini kuruyor: Çok kutuplu bir dünyaya hazır olabilmek adına AB’den, NATO’dan ve ABD’den bağımsızlaşan bir Avrupa. Lütfen bu Avrupa’yı inşa etmemize yardımcı olun!
Nasıl çalışacağız?
Bugün dört ayrı oturumda dört ana başlığı ele alacağız.
Konuşmacılarımızdan ricamız şudur: Lütfen sözlerinizi öz tutun, hedefe odaklanın ve sizlere ilettiğimiz soru çerçevesine sadık kalın. Son derece disiplinli bir konferans amaçlıyoruz; çünkü ulaştığımız sonuçları yayımlamak ve gelecek yılın gündemini bu temeller üzerine kurmak niyetindeyiz.
Hanımefendiler, Beyefendiler, East-West Forum kalıcıdır!
Bundan böyle her yıl eylül ayının üçüncü hafta sonunda İstanbul’da bir araya geleceğiz. Bu nedenle şimdiden bu tarihleri ajandalarınıza not ediniz.
Yirmi birinci yüzyılı tasarlamak; kavramsal, zihinsel ve duygusal bakımdan muazzam bir mesai gerektirecektir. Tek bir konferans buna yetmez.
Ve lütfen unutmayın: Sizler dinleyici değilsiniz. Konferansın bizzat kendisisiniz.
Yarın sabah katkılarınıza ihtiyacımız olacak. Bu forumun etrafında güçlü bir ağ örmek istiyoruz: bir yayın takvimi, çalışma grupları, gelecek yılları finanse etmeye katkı sağlayacak bir iş konseyi, bir akademik danışma kurulu ve medya ortakları grubu.
Sahip olduğunuz çevreler, kanallarınız, fikirleriniz, araştırmalarınız, yazılarınız ve temaslarınızla… Hepimiz bir arada İstanbul East-West Forum’uz.
Bu yüzden lütfen sürece müdahil olun. Talepkâr davranın. Ve önümüzdeki yıllarda bu forumu daha büyük, daha güçlü ve daha görünür kılmamıza yardım edin.
Geldiğiniz için teşekkür ederim. Burada bulunduğunuz için hepinize şükranlarımı sunarım!
[1] Bahsi geçen makaleye Substack üzerinden şu adresten ulaşılabilir: https://martahavryshko.substack.com/p/volodymyr-zelensky-the-jewish-face
East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Diplomasi
TürkAkım işletmecisi Ukraynalı Naftogaz ve Hollandalı Gasunie’ye dava açtı

TürkAkım boru hattının işletmecisi South Stream Transport B.V., Ukraynalı Naftogaz ve Hollandalı Gasunie aleyhine Moskova Bölgesi Tahkim Mahkemesinde dava açtı. Duruşması 1 Aralık’a planlanan dava dosyasında Gazprom üçüncü taraf sıfatıyla yer alırken, uyuşmazlığın arka planında Kırım’daki kamulaştırmalar gerekçesiyle uygulanan 218,5 milyon dolarlık tahkim tedbirleri var.
TürkAkım boru hattının işletmecisi South Stream Transport B.V. (SST), Ukrayna şirketi Naftogaz ile Hollandalı Gasunie Transport Services B.V. aleyhine dava açtı.
Moskova Bölgesi Tahkim Mahkemesi dava kayıtlarına göre, SST’nin başvurusu 5 Kasım’da yapıldı.
Mahkeme, sunulan dava dilekçesini aynı gün kabul ederek inceleme sürecini başlattı.
Davada Rus enerji şirketi Gazprom ise üçüncü taraf olarak yer alıyor.
Davanın ilk duruşması 1 Aralık tarihine planlandı.
Rusya ile Türkiye’yi Karadeniz’in tabanından birbirine bağlayan TürkAkım, iki hattan oluşan bir doğalgaz ihracat boru hattı niteliği taşıyor.
Hatların biri Türkiye’ye gaz sağlarken, diğeri Güneydoğu Avrupa ülkelerine yakıt ulaştırıyor.
Temelleri 2007 yılında atılan ancak Avrupa Birliği tarafından 2014’te durdurulan Güney Akım projesinin yerini alan TürkAkım, Ocak 2020’de işletmeye alındı.
Boru hattı, Ocak 2025 itibarıyla Rus doğalgazının Avrupa’ya ulaştırıldığı tek güzergah konumuna geldi.
Öte yandan, Ukraynalı enerji şirketi DTEK Krymenergo’nun talebi üzerine geçen yılın aralık ayında Amsterdam’daki bir mahkeme, Gazprom’un Hollanda’daki iştirakinin ve SST’nin varlıklarına el koydu.
Aynı hukuki süreç kapsamında mahkeme, Temmuz 2025’te SST’nin ABN Amro Bank N.V. nezdindeki fon ve varlıklarına da ihtiyati tedbir uyguladı.
Bahse konu karar, Kırım’daki varlıkların kamulaştırılması nedeniyle Rusya’nın Krymenergo’ya 207,8 milyon dolar tazminat ile 10,7 milyon dolar masraf ödemesine hükmeden 2023 tarihli daha geniş kapsamlı bir tahkim uyuşmazlığı çerçevesinde alındı.
Rusya, 2024 yılının başında Lahey Bölge Mahkemesinde bu tahkim kararının iptali için yasal süreç başlattı.
Ekim ayında ise Londra Yüksek Mahkemesine başvuran Rusya tarafı, mahkemenin Lahey kararının icrasını askıya almasını sağladı.
Diplomasi
Ukrayna nüfusunun 2040 yılında 25 milyona düşeceği öngörülüyor

The Economist dergisi, seferberlik şartları, can kayıpları ve 5 milyonu aşkın mültecinin yol açtığı nüfus kaybı nedeniyle Ukrayna’nın demografik çöküş tehdidi altında olduğunu yazdı. Doğurganlık hızının 0,8 seviyesine gerilediği ülkede ölümlerin doğumları üçe katladığı, nüfusun 2040 yılına kadar 25 milyona düşebileceği öngörülüyor.
İngiliz The Economist dergisi, seferberlik, çatışma kaynaklı kayıplar ve belirsizliğin Ukrayna’yı demografik çöküş tehdidiyle karşı karşıya bıraktığını yazdı.
Derginin verilerine göre Ukrayna’da doğurganlık oranı 2020 yılındaki kadın başına 1,2 çocuk seviyesinden 0,8-0,9 aralığına geriledi.
Söz konusu oran, Güney Kore haricindeki tüm büyük ülkelerden daha düşük bir seviyeye işaret ediyor.
Ukrayna’da 2026 yılının ilk yarısında hayatını kaybedenlerin sayısı, yeni doğanların sayısının üç katını aştı.
Haberde, bağımsızlığın kazanıldığı 1991 yılından bu yana ülkede doğum sayısının her yıl ölüm sayısının gerisinde kaldığı kaydedildi.
The Economist, devam eden çatışmaların etkisiyle ülkedeki demografik çöküşün “varoluşsal bir tehdit” oluşturduğunu vurguladı.
Dergi, nüfus kaybının temel nedeni olarak kitlesel mülteci göçünü gösterdi.
5 milyonu aşkın Ukraynalı çoğunluğu Avrupa’da olmak üzere yurt dışında yaşıyor.
Ülkeden ayrılanlar arasında geri dönmek isteyenlerin oranı da giderek azalıyor.
Ekonomik Strateji Merkezi (CES) verilerine göre geri dönmek isteyenlerin oranı 2022 yılındaki yüzde 74 seviyesinden yüzde 43’e düştü.
Mültecilerin çoğunluğunun Ukraynalı çocuklar ile 44 yaş altı kadınlardan oluşması demografik tabloyu daha da ağırlaştırıyor.
Kiev yönetimi demografik düşüşü hafifletmek amacıyla 25 yaş altındaki erkekleri seferberlikten muaf tutma kararı aldı.
Dergi, buna karşın gençlerin birçoğunun ülkeyi terk ettiğini, kalanların ise aile kurmayı planlamadığını aktardı.
Haberde yer verilen tahminlere göre çatışmalar önümüzdeki yıllarda sona erse dahi Ukrayna’yı en iyi senaryoda yalnızca nüfussuzlaşmanın yavaşlaması bekliyor.
Ukrayna merkezli düşünce kuruluşu Frontier Institute uzmanı Olga Duhniç, 1990’lar ve 2000’lerde doğan kuşağın Ukrayna’nın modern tarihindeki en az nüfuslu nesil olduğunu, bu nedenle ülkenin çatışma sonrasında bir doğum patlaması bekleyemeyeceğini belirtti.
Birleşmiş Milletler (BM), önümüzdeki yirmi yıl boyunca Ukrayna nüfusunun her yıl yüzde 0,7 ila 0,9 oranında azalacağını öngörüyor.
Bu projeksiyona göre Ukrayna nüfusu 2040 yılına gelindiğinde yaklaşık 25 milyona gerileyecek.
Çatışmaların uzaması durumunda ise insanların çocuk sahibi olma planlarından vazgeçebileceği ve krizin daha da derinleşeceği tahmin ediliyor.
Kiev yönetimi, 25 yaş altı erkekleri seferberlikten muaf tutmanın yanı sıra doğum oranlarını yükseltmek amacıyla çeşitli destek paketleri devreye sokuyor.
Ülkede kabul edilen yasa kapsamında çocuk sahibi olan ebeveynlere 50 bin grivna (yaklaşık 1,1 bin dolar) tutarında doğrudan ödeme yapılıyor.
Ebeveynlere ayrıca ilk yıl boyunca her ay 7 bin grivna ödeniyor.
Diğer devlet programlarıyla çocuk bakım masraflarına katkı sağlanırken Ukraynalı askerlere yumurta ve sperm hücrelerini ücretsiz dondurma imkânı tanınıyor.
Ukrayna Sosyal Politika Bakanı Denis Ulyutin, mayıs ayında Livıy Bereg yayın organına yaptığı açıklamada hükümetin kontrolündeki topraklarda yaklaşık 22-25 milyon kişinin yaşadığını söylemişti.
Ulyutin mevcut tabloyu “Bu bir felaket” sözleriyle nitelendirmişti.
Demografi ve Yaşam Kalitesi Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Ella Libanova ise aynı dönemde nüfusun 29 milyon olduğunu tahmin etmişti.
Libanova, 2025 yılında 30 milyon olan nüfustaki sert düşüşü yüksek ölüm oranları ve demografik krizle gerekçelendirmişti.
Libanova ekim ayında yaptığı açıklamada Ukrayna nüfusunun 28,5 milyona gerilediğini duyurdu.
Enstitü Müdürü Libanova, “Nüfus şimdiden 28,5 milyon seviyesinde, yarım milyon insan kaybettik. Kaybettik ancak çok şükür bu durum can kayıplarından ziyade yine de göçten kaynaklandı” ifadelerini kullandı.
Diplomasi
Avustralya’da “AUKUS’tan ayrılalım” sesleri yükseliyor

Eski bir Avustralya İşçi Partisi milletvekili ve savunma bakanı tarafından düzenlenen AUKUS soruşturması, Avustralya hükümetinden bu ortaklıktan vazgeçmesini talep etti.
İncelemede AUKUS, ülkenin şimdiye kadar aldığı “en kötü, en riskli ve en maliyetli savunma kararı” olarak nitelendiriliyor.
Eski bakan ve rock müzisyeni Peter Garrett, Avustralya İşçi Partisi hükümetinin eski “merkez sağ” Başbakan Scott Morrison’dan devraldığı ve hiçbir zaman parlamento denetimine tabi tutulmadığı için kamuoyunun eleştirisine maruz kalan anlaşma üzerine tartışmayı kolaylaştırmak amacıyla Haziran ayında bu incelemenin başlatılmasına yardımcı oldu.
Soruşturma, Avustralya, Birleşik Krallık ve ABD arasındaki üçlü ortaklık hakkında kamuoyunda bir tartışma ortamı yaratma fırsatı olarak kendini tanımlıyor.
Fakat proje, mevcut federal hükümetten hiçbir politikacının katılımını sağlayamadı. Garrett, organizatörlerin hükümetin bunun yerine “bize orta parmak göstermeyi tercih ettiğini” düşündüklerini söyledi.
Garrett, 4 Kasım’da Ulusal Basın Kulübü’nde yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“AUKUS’a karşı ilk etapta en büyük itirazım, herhangi bir tartışma yapılmamış olmasıydı. Yani, ben, önemli konuların tartışılmasında hararetli tartışmaların olağan bir parçası olduğu ya da olması gerektiği bir siyasi partinin üyesiyim.”
Mayıs ayında Amerika Birleşik Devletleri Araştırma Merkezi tarafından yapılan bir ankette, Avustralyalıların yaklaşık yarısının nükleer enerjili denizaltılara sahip olmanın iyi bir fikir olduğuna inandığı (%48) ortaya çıkarken, Avustralya hükümetinin AUKUS’un gerekçesini yeterince açıkladığını düşünenlerin oranı sadece %23’tü.
Soruşturma raporu, Avustralya hükümetine, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumla çalışan nükleer enerjili denizaltıları satın alma anlaşmasından çekilmesini ve Collins sınıfı denizaltılarının ömrünü uzatma seçeneklerini değerlendirmesini tavsiye etti.
Raporda ayrıca, savunma kapasitelerinin geliştirilmesine odaklanan ikinci ayağın da iptal edilmesi ve Avustralya’nın bu çalışmaları AUKUS dışında yürütmesi çağrısında bulunuldu.
Komisyon üyeleri ayrıca, AUKUS hakkında bir kraliyet komisyonu kurulmasını talep ettiler. Bu, gizli devlet kurumlarından delil ve tanık çağırma yetkisine sahip kapsamlı ve bağımsız bir soruşturma olacak.
Temmuz 1998’den Temmuz 2002’ye kadar savunma bakanı olarak görev yapan Chris Barrie, “AUKUS denizaltı planı savunulamaz” dedi ve şöyle devam etti:
“Hükümetimizin bu konuda öncülük etme zamanı geldi: AUKUS denizaltı planını derhal rafa kaldırmalı ve ulusal güvenlik karar alma süreçlerini yeniden yapılandırmalıdır.”
Raporda, Avustralya’nın “ulusal egemenliğini ve bağımsızlığını vurgulamak amacıyla” ABD ile olan ittifakını “yeniden ayarlaması” öneriliyor:
“Son dönemde ABD’nin karar alma sürecini karakterize eden tutarsızlık ve mevcut uluslararası hukukun hızla terk edilmesi, küresel belirsizliğe ve istikrarsızlığa önemli ölçüde katkıda bulunuyor.”
Raporda, ABD’nin Perth yakınlarındaki ek bir üsse erişimine izin vermenin “egemenliğimizi ve kontrolümüzü daha da tehlikeye attığı ve savaş durumunda Avustralya’nın hedef alınma olasılığını artırdığı” belirtiliyor.
AUKUS’un feshedilmesinin Avustralya’nın ABD ile ilişkileri için felaket olup olmayacağı sorulduğunda Barrie, “ABD’deki AUKUS coşkusunun göründüğü kadar somut olduğuna inanmadığını” söyledi:
“Bence bu, tabiri caizse, ABD’nin omuzlarındaki yükü hafifletecektir çünkü… O üç Virginia sınıfı denizaltının kullanıma sunulmasının hiçbir yolunu göremiyorum.”
ABD şu anda kendi ihtiyaçları için yeterli sayıda denizaltı veya askeri teçhizat üretmekte zorlanıyor.
Bu durum, önde gelen Kongre üyelerinin, Avustralya yeni SSN AUKUS sınıfı denizaltıları inşa edebilecek duruma gelene kadar ABD’nin Virginia sınıfı denizaltılardan vazgeçip vazgeçemeyeceğini sorgulamasına yol açıyor.
Avustralya’da ise tartışmalar, nükleer denizaltıları kabul etmenin Avustralya’yı Tayvan konusunda Çin ile çatışmaya sürükleyip sürüklemeyeceği ve Avustralya’nın bu denizaltıları ABD’den bağımsız olarak ve ön koşul olmaksızın işletebileceği üzerine odaklanıyor.
Bir hükümet sözcüsü, İşçi Partisi’nin AUKUS’u hayata geçireceğini ve anlaşmanın önümüzdeki 30 yıl içinde sanayi, Avustralya Savunma Kuvvetleri ve kamu hizmetlerinde yaklaşık 20.000 iş yaratacağını söyledi.
“AUKUS, ülkemizi, çıkarlarımızı ve güvenliğimizi korumaya yönelik Albanese Hükümeti’nin ulusal güvenlik politikasının temel direğidir. 2026 Ulusal Savunma Stratejisi’nin de yeniden teyit ettiği gibi, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en zorlu stratejik koşullarla karşı karşıyayız ve bunu, Avustralya’nın dünya ile iktisadi bağlarının hiç olmadığı kadar güçlü olduğu bir dönemde yaşıyoruz.”
Diplomasi2 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Asya2 hafta önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı
Dünya Basını2 hafta önceGünah keçisi olarak Netanyahu
Ortadoğu2 hafta önceYBŞ, Irak ordusuna katılacak
Avrupa2 hafta önceSırbistan seçimleri: Dört sütunlu illüzyonun dağılışı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Dr. Hudson: Trump aynı anda iki petrol cephesinde savaşamaz
Asya2 hafta önceÇin, ticari sırlarını ‘yabancı kuruluşlara’ karşı korumak için yeni kurallar hazırladı
Ortadoğu2 hafta önceİsrail’de rekor katılımlı seçim: İki blok da 61 sandalyeye ulaşamıyor












