Söyleşi
‘İsrail’in hedefinde artık açıkça zayıflatılması gereken bir ülke var: Türkiye’

Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Harici Medya’ya özel bir mülakat veren eski İsrailli barış müzakerecisi Daniel Levy, Ortadoğu jeopolitiğinde yerinden oynayan taşlara dair çarpıcı bir analiz sunuyor. Washington ile Tahran arasındaki müzakerelerin gölgesinde bölgenin nabzını tutan Levy, Trump yönetiminin öngörülemez hamleleri ile İsrail’in bölgesel tahakküm arayışı arasında sıkışan yeni denklemi tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
İsrail’de eski Başbakan Ehud Barak hükümetinin kıdemli danışmanlarından olan Daniel Levy, 2001’de Filistin’le yapılan Taba Zirvesi’ne katılan İsrail ekibindeydi. Levy ayrıca, 1995’de ikinci Oslo görüşmelerinde dönemin başbakanı Yitzak Rabin ile birlikte yer almıştı. 2012-2016 yılları arasında ise Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nde Ortadoğu ve Kuzey Afrika Direktörü olarak görev yaptı. Levy, hâlihazırda New York merkezli ABD/Ortadoğu Projesi düşünce kuruluşunun başkanı.
Lübnan’daki kırılgan ateşkesin arka planını ve Netanyahu hükümetinin siyasi bekası ile savaş stratejisi arasındaki doğrusal bağı irdeleyen deneyimli diplomat, Ankara’yı yakından ilgilendiren kritik bir uyarıda bulunuyor. Levy’ye göre İsrail müesses nizamı, bir zamanlar İran için kullandığı dili ve stratejik kurguyu artık kademeli olarak Türkiye’ye yöneltmeye başlıyor. Bu mülakat, bölgedeki güç savaşlarının yalnızca askeri hamlelerden ibaret olmadığını; kişisel egolar, manipülasyonlar ve devletlerin çökertilmesi üzerine kurulu derin bir “bölgesel dizayn” çabası olduğunu kanıtlıyor.
Şu an İran ve Birleşik Devletler arasında görüşmeler sürüyor. Sabah saatlerinde bazı haberler ulaştı; önce Donald Trump her şeyin yolunda olduğunu, Hürmüz Boğazı’nın açık olduğunu öne sürdü. Ancak işler pek de öyle gitmedi. Görünen o ki Amerikalılar kendi ablukalarını kaldırmadı; şimdi ise İranlılar boğazı bizzat kapatmaya geri dönmek istiyor. Peki, şu an devam eden bu görüşmelerden beklentiniz nedir? Sizce olaylar hangi yöne evrilecek?
Bence önümüzde üç ya da dört temel olasılık, senaryo var. Birincisi, bir tür anlaşmaya varılması. İkincisi, resmen “anlaşma” olarak ilan edilemeyecek nitelikte bazı sessiz mutabakatların veya beklentilerin oluşması; ancak Amerikan Başkanı’nın her halükarda “bu kadar yetti” diyerek zafer ilan etmesi ve masadan kalkması. Elbette İran da en az onun kadar, hatta belki daha haklı gerekçelerle zafer ilan edecek, herkes nutuklarını atacaktır. Fakat nihayetinde ateşkes korunacak, Hürmüz’de bir düzenleme yapılacak ve bu durum daha sonra müzakerelere evrilebilecektir. Bu ikinci senaryo. Üçüncü senaryo ise Trump’ın, bir anlaşma koparmanın yolunun hâlâ “sert adam” olduğunu, savaş yanlısı bir lider olduğunu kanıtlamak adına son bir büyük darbe indirmekten geçtiğine karar vermesi. İsrailliler ve yönetimindeki diğer isimler onu yeniden saldırmaya ikna edebilir.
Amfibi bir harekât gibi mi? Ne gibi?
Pekâlâ, olabilir. Demek istediğim, Trump eliyle yeni bir Amerikan-İsrail saldırganlığıyla karşılaşabiliriz. Amaç, Haziran 2025’te yaptığı gibi, gerilimi tırmandırarak yatıştırmak. Fakat bunu bir kez yaptığınızda olayların kontrolü artık sizden çıkar; çünkü İran karşılık verecektir. Eğer üçüncü senaryo gerçekleşirse, bu ya uzun süreli bir çatışmanın yeniden başlamasına ya da zafer ilan edip masadan kalkmaya, yani müzakereye evrilir. Şu an daha ziyade gerilimi düşürme rotasında gibiyiz. Amerikalılar abluka uygulayacaksa elbette İranlıların da uygulayacağı Hürmüz’deki gelişmelere rağmen durum bu. Mesele, bundan sonra ne olacağını çözmeye çalışmakta. Elbette çok fazla değişken var; ancak bu işi en güç kılan şey, karşınızda sadece öngörülemez ve kifayetsiz değil, aynı zamanda tutarsız bir Amerikan Başkanı’nın bulunması. Bir stratejisi yok; dolayısıyla savaşa neden girdiğini, bu savaştan ne elde etmek istediğini gerçekten bilmiyor. Bunun safça bir iddia olduğunu düşünenler olduğunu biliyorum; hayır, elbette bir Amerikan jeostratejisi var. Dünya enerjisinin en hayati boğazlarından birini ele geçirmeye çalışıyorsunuz; bu, Amerikan askeri-sınai yapısı için kazançlı bir durum. Tüm bu argümanlar makul, işin böyle bir boyutu var. Ancak bu savaşı tanımlayan şey bu değil. Bu savaşı tanımlayan; Netanyahu örneğinde gördüğümüz üzere, kırılgan bir ego, manipüle edilmeye müsait, nev-i şahsına münhasır bir kişilik. Netanyahu’nun Beyaz Saray’a, Durum Odası’na gidip Amerikan Başkanı’na bir hikâye anlattığına dair raporlar var; başka herhangi bir Amerikan yönetiminde uzmanlar şöyle derdi: “Sayın Başkan, konuğumuz İsrail Başbakanı ayrıldığına göre, işin aslı şudur, biz bu işe girmiyoruz.” Bu başkan, daha önce hiçbir başkanın düşmediği bir tuzağa düştü. O tuzak, İsrail Başbakanı tarafından defalarca kurulmuştu. İşte bu sebeplerle, geleceği kestirmek normalde olacağından çok daha güç. Başkan Trump bir sabah uyanıp biriyle konuşabilir, Fox TV’de bir mülakat duyup bir karar verebilir; ertesi sabah ise bambaşka bir karar alabilir. Görünen o ki savaştan bıkmış durumda. Siyasi ve ekonomik süreci yönetmenin kendisi için zor olduğunun farkında. Ama bakarsınız yarın yine kendini Mesih zanneder ve savaşı sürdürür.
Savaşın Lübnan cephesi gerçekten odak noktasındaydı; çünkü Pakistan bir şey, İran başka bir şey söylüyor, Birleşik Devletler ve İsrail ise iddia edilenlerin tam aksini savunuyordu. Ateşkesle başlayan bu görüşmelerin başından beri gördüğümüz üzere, ilk tartışmalar aslında Lübnan’ı da sürece dâhil etmek üzerindeydi. Şimdi öyle bir noktaya geldik ki, İsrail başta Donald Trump’ın veya Amerikan sisteminin telkinlerine kulak asmakta isteksizdi; fakat şimdi Trump, bir şekilde İsrail’i kendi başına ateşkes ilan etmeye itmeyi başardı. Sizce bu, Litani Nehri’ne ulaşmak olan savaş hedeflerini gerçekleştiremeyen İsrail hükümeti için bir başarısızlık mı? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Öncelikle, bu durum İsrail içinde de tartışılıyor; Lübnan’da bir zafer kazanılmış gibi hissedilmiyor. Taş üstünde taş bırakmadılar; zaten çalışma yöntemleri bu. Ancak onlara dur denilmesi, özellikle de Başkan Trump’ın Truth Social paylaşımlarında kullandığı o kendine has “Yeter” ifadesi, İsrail’in beklediği bir son değildi. Bu durum aynı zamanda Lübnan konusunda bize doğruyu söyleyenlerin İranlılar ve Pakistanlılar olduğunu, bunun anlaşmanın bir parçası olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Muhtemelen bu, Trump’ın bu savaşın tırmanma döngüsünü gerçekten kapatmak, bir sonuca varmak ve gerilimi düşürmek istediğine dair elimizdeki en net gösterge; zira Lübnan’daki bu ateşkesi İsrail’e dayattı. Bu ayrıca bize Amerikalıların, İsrail’e bir şeyi kabul ettirmek istediklerinde bunu yapabileceklerini gösteriyor. Buna dair bir kanıta ihtiyacımız olduğundan değil; zira Amerika’nın elindeki kozlar ortada. Onlara silahları veren Amerika, siyasi desteği sağlayan Amerika. Eğer Amerika “dur” derse, İsrail “evet” der; her ne kadar bundan kaçınmak için her yolu denese de. Kışkırtmaya devam edecektir. Bu yüzden İsrail içinde yoğun eleştiriler var. Birincisi, her zamanki gibi İsrail kendi kapasitesini dev aynasında gördü, hasmınınkini ise küçümsedi. İsrail ordusunun Kuzey Komutanı, “Hizbullah’ın hâlâ karadan roket atma ve ateş açma kabiliyetini koruması bizi şaşırttı,” diyordu. Fakat, buradaki “fakat” hayati önemde: Her zamanki gibi “İsrail usulü” bir ateşkes bu. Amerikalıların da en azından bu hususta kabul ettiği üzere, ateşkes İsrail’in şartlarına dayanıyor. Bu da İsrail’in fiziksel olarak hâlâ Lübnan topraklarında olduğu anlamına geliyor. Yani planladıkları o geniş güvenlik tamponuna sahip değiller ama ciddi bir tampon bölge oluşturmuş durumdalar. Hatta bu ilandan önceki son saatlerde Suriye sınırındaki bazı Lübnan topraklarını da ele geçirdiler. Belgeye göre İsrail, karşı taraftan gelecek ani operasyonları önlemek için harekete geçebilir. Peki, bu harekâtın sınırını kim çizecek? Tehdidin ne olduğunu kim tanımlayacak? Tehdidi tanımlayan İsrail olduğu sürece, bu tanımı istediği kadar genişletecektir. Yine de İsrail’in hareket alanı, Filistin cephesinde asla olmayacak biçimde, önemli ölçüde kısıtlanmış durumda.
Netanyahu hükümetiyle ilgili pek çok komplo teorisi, belki de normalden daha fazla yorum var. İnsanlar, Netanyahu’nun siyaset sahnesinde kalabilmek için komşularıyla ve İran’la savaşı körüklediğini iddia ediyor. Savaş durursa belki yargılanacak, belki tutuklanacak. Sizce durum bu mu, yoksa İsrail hükümeti ve bizzat İsrail devleti mi bu savaşları sürdürmek istiyor?
Bunun illa biri ya da diğeri olması gerekmiyor; her ikisi de olabilir. Bence bu vakada ikisi de geçerli. Bu arada, komplo teorilerine rağmen Netanyahu hayatta… Yani bu haftalık bir dedikodu. Kesinlikle. 7 Ekim’den bu yana kalıcı bir savaş lideri olmak, İsrail’in sürekli savaş halinde kalması ona siyasi olarak hizmet etti. Her hafta mahkemede olması gerekiyor; o ise her hafta avukatlarını mahkemeye gönderip “Bu hafta gelemem, savaşla meşgulüm,” dedirtiyor; ki gerçekte olan da bu. Seçimler yaklaştıkça bu koşulların sürmesini istiyor gibi görünüyor ve elinde pek çok seçenek var: Lübnan, İran, Gazze, Batı Şeria. Yani mesele sadece savaşın devam etmesi değil, çok sayıda cephede birden sürmesi. İşin başka boyutları da var. Ekonomik açıdan bakıldığında, İsrail ekonomisini bir tür askeri Keynesyenizmle yönetti; yani sadece askeri-sınai yapı üzerinden değil, yedek askerlere ödenen tazminatlar yoluyla da piyasaya para pompaladı. Şu an İsrail ekonomisindeki paranın bir kısmı, her seferinde haftalarca askeri hizmete yazılanların aldığı o oldukça cömert ödemelerden geliyor. İsrail bu savaşa düşük bir borç/GSYH oranıyla girdi, dolayısıyla bunu sürdürecek hareket alanı var. Ancak bir de işin Netanyahu’nun şahsi davası ve siyasi manevralarıyla ilgili olmayan, çok daha derinlere uzanan bir kısmı var. Muhalefetten destek alıyor. Muhalefet onu şu sözlerle eleştirdi: “Neden Amerikalıları Lübnan’da bizimle daha fazla iş birliği yapmaya ikna etmedin? Neden daha fazla sığınak yapmadın?” Aslında durdukları için öfkeliler. Muhalefet bu konuda en az Başbakan kadar saldırgan. Gazze’deki esirler tartışılırken muhalefet şunu diyordu: “Rehineleri kurtar, sonra saldırıya devam et. Neden en azından rehineleri kurtarmıyorsun?” Bu durum, İsrail’in kavramsal düşünce yapısının ne kadar derinlerine işlediğini, devletin Filistinlilere yönelik soykırımı ve bölgedeki savaşı meşrulaştırmak, toplumsal rıza üretmek için nasıl bir yol izlediğini gösteriyor. Dolayısıyla meseleyi şöyle anlamak gerekir: İsrail’in, komşu devletlerin zayıflatılmasını, çökertilmesini, herhangi bir güç dengesinin veya kendisine denk bir rakibin ortaya çıkmasını engelleyecek bir bölgesel tahakküm vizyonu var. Tabii ki devletlerin çökmesini teşvik eden tek aktör İsrail değil; Suriye’de asli aktör kesinlikle o değildi. Ancak İsrail, Esad düştükten sonra Suriye’nin yeni liderliğinin elinde kalanları da gidip darmadağın etti. Hatta bu vizyon, bazı devletleri çökertemeseniz bile onları yedeğinize almayı, Körfez örneğinde olduğu gibi onları İsrail’e bağımlı ve daha savunmasız hale getirmeyi de kapsıyor. İsrail’in İran’la olan bu savaştan arzuladığı sonuç, Körfez’in daha da zayıflamasıydı. Ve İsrail sistemi, bir sonraki aşamada hangi ülkenin zayıflatılması gerektiği konusunda gayet net; o ülkenin adı Türkiye.
Evet, o konuya geleceğim. Ama önce, tüm bunları yapmanın bedeli; tabiri caizse bölgesel hegemonyaya giden yol. Her zaman İsrail’in itibarının ve Batı’daki, Avrupa’daki, Birleşik Devletler’deki dostluklarının zedelendiği söylenir. Fakat şöyle bir düşünce var: Eğer bu savaş durursa, bir şekilde sadece İran değil, her şey durur. Muhtemelen İsrail, işlerin eski haline döneceği, ambargoların kalkacağı, Batılı ülkelerle hiçbir “kırgınlığın” kalmayacağı fikrinde. Sizce durum böyle mi olacak? Çünkü Almanya İsrail’e silah satışına kısıtlama getirdiğinde Gazze’de bir ateşkes bekledi ve ateşkes gerçekleştiği an silah satış yasağı kalktı. Şu an İsrail’in eylemlerine tepki gösteren Avrupa devletlerinde de aynısı mı yaşanacak?
Bence bu, bugün İsrail’de olduğu gibi aşırı uçlara savrulan bir devlet için tipik olan, sınırları fazlasıyla zorlayan bir kibir projesi. Ancak Netanyahu ve diğerlerinin buna karşı argümanı şu olacaktır: “Şimdiye kadar işe yaradı.” Burada olup biten şu: Koşulların bu denli akışkan olduğu, Beyaz Saray’da Trump’ın desteğini hâlâ koruduğu ve Avrupa’dan Arap müttefiklere, hatta Amerika’nın birinci sınıf Asyalı müttefiklerine kadar herkesin “Trump ile ne yapacağız?” diye telaşlandığı bu anı Netanyahu bir fırsata çeviriyor. “Mevcut konumumuzu mümkün olan en üst seviyeye çıkarmak için bu andan faydalanalım, sonra sular durulur ama biz çok daha güçlü oluruz,” diyor. Oynadığı kumar şu: Eğer İsrail yeterince başarılı olursa, diğerlerinin seçeneği kalmayacak; çok daha güçlü bir İsrail ile muhatap olmak zorunda kalacaklar. Bakınız, Almanya bir yöne gitti, hemen ardından tersine döndü. Sadece geri dönmekle kalmadı, şimdi İsrailli bir savunma şirketiyle tarihindeki en büyük insansız hava aracı üretim anlaşmalarından birini imzaladı. Netanyahu şunu söylüyor: “Bakın, eğer bu süreci kendi lehime yeterince çekebilirsem, Körfez’i daha fazla yanıma alırsam, Hindistan taraf seçmekte daha az tereddüt edecek, yanımda duracaktır. Yunanistan ve Kıbrıs ile enerji ilişkilerim var. Belki Lübnan gazını bu yöne akmaya zorlarım, belki Suriyelileri benzer bir düzenlemeye mecbur ederim. İmaj kaybetmiş olsak bile, itibarımız sarsılsa bile güç konuşur; kampüsleri ve kamuoyunu kaybedebiliriz ama insanların seçeneksiz kalacağı kadar büyük bir gücü elimizde tutabiliriz. O zaman Avrupa da bunu kabullenecektir.” Herkes Amerika’yı güvenilmez olarak görecek. Bu, gücü azalmış bir Amerika ile nasıl iş göreceğimize dair bir “sonrası” planlamasıdır. Eğer bu gücü tahkim edebilirsek, diğerleri hizaya gelecektir. Kumar bu. Netanyahu’nun oynadığı bahis bu. Bana kalırsa, ne yazık ki bunun çılgınca bir bahis olmadığını gösteren çok fazla kanıt var. Bunun işe yarayacağını düşünmüyorum; bir geri tepme olacağını, başarılı olamayacağını öngörüyorum. Ancak yapmaya çalıştığı şey bu ve şu an için başarısız olacağı da kesin değil.
Son soru. Türkiye ile bir mesele çıkarma isteklerinden bahsettiniz. Bunu medyada, siyasetçilerinin söylemlerinde ve iddialarında açıkça belli ediyorlar. Ama aynı zamanda dün Tom Barrack buradaydı ve ona da Türkiye ile İsrail arasında bir çatışma olup olmayacağı soruldu. O ise bunun sadece bir söylem olduğunu, arkasında ciddi bir şey bulunmadığını, sadece Netanyahu ve Erdoğan gibi liderlerin çevrelerindeki insanlar tarafından tetiklendiğini söyledi. Size sormak isterim: Türkiye ve İsrail’in karşı karşıya geleceği gerçekçi bir senaryo var mı ve böyle bir durumda Birleşik Devletler nasıl bir pozisyon alır?
Kısa vadeden bahsetmiyoruz ama bu, bir söylemden çok daha fazlası. İsrailli yetkililer dünyayı dolaşıp dostlarına, “Sizinle Türkiye hakkında konuşmamız lazım, bu ülke neden tehlikeli,” diyorlar. Türkiye hakkında, eskiden İran hakkında konuştukları gibi konuşmaya başlıyorlar. Ve İran projesi kısa vadeli bir iş değildi; bir hesaplaşmanın koşullarını oluşturmak için on yıllarca süren bir projeydi. Türkiye’nin füze programı hakkında uyarılar yapıyorlar; kullandıkları dil bu. Ancak mesele sadece bu değil. Türkiye, diğer tarafı yani kendi zayıflıklarını test etmiyorsa zaten devlet yönetiminde ciddi bir aktör değil demektir; eminim ki test ediyordur. Kısa vadeli bir savaştan bahsetmiyoruz; baktığımız şey, hangi zayıflıkların yaratılabileceği veya hangilerinden faydalanılabileceği. Örneğin, sadece Yunanistan ve Kıbrıs ile değil, Mısır ile olan enerji ilişkilerini de bu gözle görmek gerekir. Eğer dediğim gibi Lübnan’ı ve belki denemek için Suriye’yi yanlarına çekebilirlerse… Belki başaramazlar ama deneyeceklerdir. Eğer bir Suriye-İsrail ilişkisi kurulursa, bunun nereye varacağına bakacaklar. Bunun gerçekleşeceğini söylemiyorum, olabileceğini de sanmıyorum. Ancak Lübnan üzerinde deneyecekler, mesafe de katedebilirler. Suriye üzerinde deneyecekler. Kürt cephesindeki ilişkilerinde, Amerikalıların devreye girip “Hayır, yapmıyoruz” demesiyle ve SDG’nin Suriye devleti karşısında geri adım atmak zorunda kalmasıyla bir yenilgi aldılar. Yani onlar da gerileme yaşıyor. Somaliland’ın İsrail tarafından tanınması… Öyle yerlerde öyle şeyler olacak ki, “Bu da neydi şimdi?” diyeceksiniz, sonra “Tamam, şimdi anlaşıldı,” diyeceksiniz. Somaliland hikâyesi gibi bu olayların açılarından biri de Türkiye açısıdır. İsrail’in, Türkiye’nin nüfuz sahibi olduğu bir yerin hemen yanına üs kurması. Sudan. İsrail Sudan’da ana aktör değil ama İsrail’in Körfez’deki en yakın dostu Sudan’daki en temel aktörlerden biri. “Bakalım orada ne yapabiliriz,” diyorlar. Dolayısıyla, eğer İsrail bu yolu izlemeye devam edebilirse, suyun altında pek çok işin döndüğünü göreceksiniz. Bunun karşı noktası ise, bölgede İsrail’i dizginlemeyi ve caydırmayı kendi misyonu, kendi varlık sebebi haline getiren bir ittifakın oluşup oluşmayacağıdır. Yaşanan pek çok şeyin alt metni budur: İsrail daha fazla insanı kendi tarafına mı çekecek, yoksa bir “çevreleme” stratejisinin mi doğuşuna tanıklık edeceğiz? Eğer İsrail ülkeleri tek tek avlamaya devam edebilirse, Türkiye’ye yönelik gelecekteki hasmane planlarını tırmandırmayı sürdürecektir. Ancak o hırslı tahakküm projesinde geri adım atmaya zorlanırsa, Türkiye meselesi onun için boyunu aşan bir hamle haline gelir.
Çok teşekkür ederim efendim.
Ben teşekkür ederim, zevkti.
Söyleşi
Rusya’da İHA üreticisi TulaDron’un yöneticisi Grigoryev tutuklandı

Rusya’nın Tula kentinde TulaDron Bilimsel Üretim Merkezi Genel Müdürü Yevgeniy Grigoryev, büyük çaplı dolandırıcılık şüphesiyle gözaltına alınarak mahkemece iki ay süreyle tutuklandı. Kararın, federal bütçeden yüz milyonlarca ruble kaynak aktarılan ulusal İHA projesi kapsamındaki bir merkezle bağlantılı olduğu bildirildi.
Rusya’nın Tula kentinde insansız hava araçları geliştiren TulaDron Bilimsel Üretim Merkezi Genel Müdürü Yevgeniy Grigoryev, 14 Ağustos’ta nitelikli ve büyük çaplı dolandırıcılık şüphesiyle gözaltına alındı.
Tulskiye Novosti’nin kaynaklarına dayandırdığı habere göre mahkeme, Rusya Federasyonu Ceza Kanunu’nun 159. maddesinin 4. fıkrası uyarınca açılan ceza davası kapsamında Grigoryev’in iki ay süreyle tutuklanmasına karar verdi.
TulaDron, “İnsansız Havacılık Sistemleri” adlı ulusal proje kapsamında kuruldu. Şirket, Ocak 2025’te Rusya Federasyonu Sanayi ve Ticaret Bakanlığından İHA teknolojileri alanında bilimsel üretim ve test merkezi statüsü aldı.
Tula Bölge Valisi Dmitriy Milyayev, geçen yaz yaptığı açıklamada merkezin kuruluşu için yaklaşık 700 milyon rublesi federal bütçeden olmak üzere toplamda 1 milyar rubleden fazla kaynak aktarıldığını duyurmuştu.
Merkezin kurulmasıyla Tula bölgesinin insansız hava aracı geliştirme ve üretimi alanında ülkedeki en büyük 10 merkezden biri haline gelmesi öngörülüyordu.
İnsansız hava araçları, geçen yıl Rusya’da tam finansman sağlanan ve başlangıçtaki harcama planını aşan tek teknolojik ulusal proje oldu. Projenin hayata geçirilmesi için 32,7 milyar ruble öngörülmüşken yapılan fiili harcama 35,7 milyar rubleye ulaştı.
Diğer İHA üreticilerine yönelik soruşturmalar sürüyor
Grigoryev’in tutuklanması, insansız hava aracı üreticileri Transport Buduşçego ve Drone Solutions şirketlerine yönelik iki ayrı soruşturmanın yürütüldüğü bir dönemde gerçekleşti.
Sloboda, Altero, Oleyna ve Ideal gıda markalarının sahibi olan Efko Şirketler Grubu bünyesinde 2021 yılında kurulan Transport Buduşçego, tarım ve kargo teslimat dronları geliştirmek amacıyla faaliyete başlamıştı. Şirketin ürettiği S-80 tipi tarım dronu, Ukrayna’daki savaşta kullanılıyor.
Temmuz ayında Moskova’da yürütülen dolandırıcılık soruşturmasında Efko Yönetim Kurulu Başkanı Valeriy Kustov, Genel Müdür Yevgeniy Lyaşenko, Stratejik Geliştirme Direktörü Vladislav Romantsev ve Geliştirmeden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Yekaterina Kustova gözaltına alındı.
Aynı dava kapsamında Sanayi ve Ticaret Bakanlığı İnsansız Sistemler ve Robotik Dairesi Başkan Yardımcısı Alla Polovçenya ile Samara Bölgesi Eski Vali Danışmanı Yuriy Kozarenko da tutuklu yargılanmak üzere cezaevine gönderildi. Polovçenya, büyük çaplı zimmete para geçirme şüphesiyle soruşturuluyor.
Moskova’daki Kuzminski Bölge Mahkemesi ise 9 Ağustos’ta bir diğer İHA üreticisi Drone Solutions şirketinin mevcut Genel Müdürü Vyaçeslav Barbasov ile eski Genel Müdürü İrakli Hazaliya’yı Rusya Federasyonu Ceza Kanunu’nun 159. maddesinin 4. fıkrası kapsamında büyük çaplı dolandırıcılık şüphesiyle tutukladı.
2018 yılında kurulan Drone Solutions, insansız hava araçlarının yanı sıra yazılım ve yapay sinir ağlarına dayalı bilgisayarlı görü sistemleri geliştiriyor.
Kommersant’ın aktardığına göre şirketin yüzde 40’ı Barbasov’a, yüzde 23’ü ise Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından kurulan Ulusal Teknoloji Girişimi Fonuna ait.
Nisan 2026’da Sağlık Bakanı Mihail Muraşko, Drone Solutions tarafından yük taşımacılığı, iletişim ve 500 kilometreye kadar menzilde sinyal aktarımı sağlamak amacıyla geliştirilen Aist insansız sistemini Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e tanıtmıştı.
Söyleşi
Emekli Yarbay Daniel Davis Harici’ye konuştu: ABD, İran savaşını kaybetti

ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, Washington yönetiminin İran’a karşı net bir askeri stratejiden yoksun olduğunu ve çatışmada inisiyatifin Tahran’a geçtiğini belirtti.
ABD ordusundan emekli Yarbay ve askeri analist Daniel Davis, Washington’da Harici Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç’un sorularını yanıtladı.
Daniel Davis Harici Medya’ya verdiği mülakatta ABD’nin İran’a yönelik askeri harekatını, Washington’daki stratejik karar alma mekanizmalarını, ABD-İsrail ilişkilerini, modern savaş doktrinindeki dönüşümü ve küresel güç dengelerini ele aldı.
İran savaşına ilişkin soruları yanıtlayan emekli Yarbay Daniel Davis, ABD yönetiminin sahada ulaşılabilir bir askeri stratejiye sahip olmadığını dile getirdi. Davis, “ABD’nin bir arzusu var, bir stratejisi yok diyeceğim. İran tarafına boyun eğdirmek, onları köşeye sıkıştırmak, Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü ele geçirmek, bölgedeki hiç kimse için tehdit oluşturmadıklarını kanıtlatmak ve nükleer silahlara asla sahip olmamalarını sağlamak istiyor. Arzumuz bu. Fakat bu hedeflerin hiçbirine ulaşmak için bir strateji bulunmuyor” dedi.
Geçmişteki askeri deneyimlerine dayanarak sahadaki coğrafi ve teknik zorlukları aktaran Davis, “Doğrudan muharebe tecrübesine sahip bir asker olarak, örneğin Afganistan ile Pakistan arasındaki bu dağların bazılarında muharebe tecrübesi edinmiş biri olarak biliyorum ki İran’ın içindeki dağların birçoğu aynı dağ kategorisindedir. Batı Avrupa’nın büyük kısmı kadar geniş olan ve batı cephesinin tamamını bu tür sıradağların kapladığı bir ülkeyi fethetmenin ne kadar zor bir askeri görev olacağını biliyordum. Bu nedenle karada hiçbir şey yapamayacağınızı biliyordum. Ancak sadece hava gücüyle de, sahip olduğu bu tür bir savunma kapasitesi bulunan ve bu nitelikteki bir ülkeye boyun eğdiremeyeceğinizi biliyordum” ifadelerini kullandı.
İran’ın savunma altyapısının uzun yıllara dayandığını belirten Davis, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Özellikle bunu yirmi yıldır öngörüp yer altı mağaraları, üretim tesisleri, depolama tesisleri inşa ederek ve insansız hava araçları ile füzelerinde üretim kabiliyetleri geliştirerek her türlü hazırlığı yapmışken bunu yapamazsınız. Bunları yenmenizin hiçbir yolu yok. Çünkü bu tür tesisler yalnızca Tomahawk, Jasmine seyir füzeleri, PSM veya ATAC gibi tüm taarruz füzelerimize karşı dayanıklı olacak şekilde değil, aynı zamanda hayatta kalacak şekilde tasarlandı. Çoğu nükleer patlamadan da sağ çıkabilecek kapasitededir. Ben burada, ABD’de bunlardan bazılarının içinde bulundum. Fiziksel olarak bir dağın altında olan bazılarında bulundum. Bunların inşa edildikleri dönemde Sovyetler Birliği’nin sahip olabileceği en büyük nükleer silahlara karşı özel olarak tasarlandığını biliyorum. Buradakiler de aynı türden şeylerdir. Bir savaşı başlatma eylemine girişmeden önce, düşmanın bu kadar büyük olduğunu, bu tür savunmalara sahip olduğunu biliyorsanız ve herkes bunların nükleer olmayan konvansiyonel mühimmatlarımıza karşı dayanıklı olduğunu biliyorken, açıkça başaramayacağınız bir şeye onları zorlamak için neden bir savaş başlatırsınız?”
Savaş kararının arkasındaki kabullere değinen Davis, “Bunun Benjamin Netanyahu tarafından körüklenen bir fantezi olduğunu düşünüyorum. ‘Liderlerine suikast düzenlersek, Venezuela’da Maduro’ya ne olduysa aynısı olur. Oraya gidip onu yakaladınız ve devre dışı bıraktınız, bunu yaptığınızda tüm hükümetin kontrolünü ele geçirdiniz, ülkeyi temelde size teslim ettiler, burada da aynısı olacak’ denildi. Venezuela’nın İran gibi olduğunu düşünen hiç kimse hiçbir şeye dikkat etmemiştir. Kültür, tarih, din, tecrübeleri, son 47 yılda gerçekleşen her şey Venezuela’dakinden kökten farklıdır ve Venezuela’da sahip olduğumuz gibi süreci kolaylaştıracak içeriden bir kişiye de sahip değilsiniz. Fakat Başkan Trump böyle düşünmüş görünüyor” diye konuştu.
“28 Şubat’ta savaşı başlattığında kaderimizi mühürledi, bu savaşı kaybettik”
ABD Başkanı Donald Trump’ın kararlarındaki tutarsızlıklara ve harekatın gidişatına işaret eden Davis, “Bu durum onun sıkışıp kaldığının kanıtıdır. Çünkü bana göre 28 Şubat’ta savaşı başlattığında kaderimizi mühürledi. Bu savaşı kaybettik. Şu anda devam ediyor olsa bile, bunu kazanmamızın mantıklı bir yolu yok. Çünkü İran tarafının sahip olduğu kozu ortadan kaldıramayız” dedi.
Askeri baskı araçlarının yetersiz kaldığını belirten Davis, “Hâlâ füzelerimiz, uçaklarımız, uçak gemilerimiz ve tüm bu tür unsurlarımız var. Bu yüzden uygulanabilir görünüyor. ‘Belki yeterince iyi bir anlaşma yaparsak ya da üzerlerinde yeterince baskı kurarsak, belki abluka uygulayıp halkı hükümetin fikrini değiştirecek kadar zor durumda bırakırsak’ diye düşünülüyor. Bu bir fantezidir. Başkan Trump’ın elindeki tek şey bu. Çünkü sadece askeri gerçekliğe, stratejik gerçekliğe, kültürel ve dini gerçekliğe dayanarak hareket etseydi, bunun akılsızca bir hareket olduğunu bilirdi ama bilmiyor” açıklamasını yaptı.
Trump’ın müzakere yaklaşımını ve varılan mutabakatın bozulmasını anlatan Davis, şu ifadeleri kullandı: “Kendisi işlem odaklı birisi ve ilişkilerin bugünden yarına çözülmesini istiyor. Örneğin mutabakat muhtırası döneminde bu süre 60 gün olacaktı. Savaşa başladıktan sonra elde edilebilir hiçbir askeri hedef kalmadı. Arzuladığınız şeyler ne olursa olsun artık onlara ulaşamazsınız çünkü gerçekle yüzleştiniz. Şimdi bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor ancak bu anlayış içinde bile rasyonel ve tutarlı bir bakış açısına ulaşamıyor. Herhangi bir rasyonel kişi, 17 Haziran’da mutabakat muhtırası imzalandığında bunun ona bir çıkış yolu sağladığını düşünürdü. Bu muhtıranın şartlarını uygularsınız, kriz çözülür, çifte abluka kaldırılır ve Hürmüz Boğazı yeniden açılabilirdi.”
Mutabakat metninin maddelerine ve sonrasındaki gelişmelere değinen Davis, “Trump’ın imzaladığı şartlarda İran’ın Hürmüz Boğazı’nın idari kontrolüne sahip olduğu ancak 60 gün boyunca hiçbir geçiş ücreti talep edemeyeceği belirtiliyordu. İran bunu kabul etti fakat sadece bir kelimeyi, ‘yalnızca 60 gün boyunca’ şartını kabul etti. Sonrasında ücret alacaklarını kamuoyuna açıkladılar ancak bu 60 gün boyunca almayacaklardı. Metinde ABD’den hiçbir şekilde bahsedilmiyordu. Bizim bir söz hakkımız olmadı. İşleyişin nasıl olacağına karar verme yetkisi Umman ile birlikte İran’a bırakıldı. Bunun planını hazırlamaları için onlara 60 günün 30 gününü verdik. Fakat dört beş gün geçtikten sonra ABD aniden Umman ile birlikte yeni bir güney koridoru ilan etti” dedi.
Kararın bozulma sürecini aktaran Davis, şunları kaydetti: “Boğazı yeniden açacak bir adım üzerinde anlaşılmışken ve trafik savaş öncesi seviyesinin yaklaşık üçte birine çıkmışken, ilk gün birçok sevkiyat doğrudan geçmişken Trump, başlayan felaketten makul bir çıkış yolu bulma yönündeki bu gelişmeyi bizzat geri çevirdi. Washington’daki bazı kaynakların aktardığına göre kendi çevresindeki savaş yanlılarının ve İsrail tarafındakilerin yoğun baskısı altında kaldı. Bu baskıya karşı geri adım attı ve beşinci paragrafa kendini dahil ederek şartları değiştirdi. İsrail’e Lübnan’ı kapsayan ve tüm cephelerde ateşkes öngören birinci paragrafı hiçbir zaman uygulatmadı. Onlara 30 gün süre dahi tanımadık, beş gün geçmeden müdahale ettik. Trump’ın bir hedefi var, ona ulaşamıyor, başka bir şart öne sürüyor ve sonra onu da geri alıyor. Çok kolay yönlendiriliyor; bir karara varıyor, sonra birisi onunla konuşuyor ve fikrini değiştiriyor.”
Benzer bir durumun Suudi Arabistan ile ilişkilerde de yaşandığını hatırlatan Davis, “Suudi Arabistan ile harika bir anlaşma yaptığını söyledi, ertesi gün ise ‘İbrahim Anlaşmaları’nı imzaladıkları sürece’ diyerek şartı değiştirdi. Suudi Arabistan ise bunun anlaşmanın bir parçası olmadığını ve hiç konuşulmadığını açıkladı. Bu durum, Başkan Trump’ın baskı gördüğünde sürekli taviz verdiğini gösteriyor. Bu temelde ABD ile nasıl herhangi bir anlaşmaya varılabilir? Bu durum hiçbir askeri ve diplomatik çıkış noktasının kalmadığı anlamına geliyor çünkü kendisi buna izin vermiyor” dedi.
“Kontrol artık ekonomik bir mesele değil, ulusal güvenlik zorunluluğudur”
Mevcut açmazdan karşılıklı bir çıkış imkanının kalıp kalmadığına yönelik soru üzerine Davis, “Mutabakat muhtırası elimizdeydi, bu anlaşmayı almıştık. Ancak Başkan Trump ve Bakanı Scott Bessent, ‘beğendiğimiz bir anlaşma olduğu sürece yeni bir anlaşma istiyoruz’ dediler. Zaten bir anlaşmanız vardı, şimdi hangi anlaşmadan bahsediyorsunuz? İran tarafı iki ay önce yaptığı bir anlaşmadan farklı yeni bir anlaşmayı neden müzakere etsin? Bu tamamen mantıksızdır. İran tarafı sahip olduğu füze şehirleri ve boğazı kontrol edebileceği diğer yarım düzine alternatif yöntemle askeri üstünlüğü elinde tutuyor. Resmi yetkililerinin sosyal medyada belirttikleri gibi, boğazın kontrolü artık sadece ekonomik bir mesele değil, askeri bakımdan çok daha güçlü olan Amerikan rakibini dengede tutabilecekleri tek araç olduğu için bir ulusal güvenlik zorunluluğudur” diye konuştu.
Petrol krizinin etkilerini değerlendiren Davis, “Stratejik Petrol Rezervleri azalıyor. Bu durum şu ana kadar bir krizi engelledi fakat jet yakıtı, dizel ve gübre gibi ürünleri karşılayamıyor. Bu şekilde devam edilir ve sorun ertelenirse, bir gün rezervler tükenecek ve petrol olmadan ekonomik faaliyet sürdürülemeyecek. Baskı Başkan Trump’ın üzerindedir ve İran tarafı bunun farkındadır. Ablukanın kendilerine zarar vereceğini biliyorlar ancak bizim tarafımızdan çok daha uzun süre ve daha derin acılara katlanabileceklerini hesaplamış durumdalar. Bu varoluşsal bir meseledir; ellerindeki tek kozu tahmin edilemez bir başkana teslim ederlerse daha sonra yeniden saldırıya uğrayacaklarını bilirler” ifadelerini kullandı.
“Toplumda refleks olarak var olan İsrail desteği kırıldı”
ABD ile İsrail arasındaki ilişkilere değinen Davis, Amerikan toplumunda belirgin bir ayrışmanın başladığını söyledi. Davis, “Eskiden toplumun tüm kesimlerinde ve tüm nesillerde refleks olarak ‘Elbette İsrail yanlısıyız, onlar bizim demokratik müttefikimiz’ denilirdi. Bu durum 7 Ekim sonrasındaki Gazze sürecine kadar devam etti. İsrail 7 Ekim’de bir saldırıya uğradı, buna karşılık vermesini kimse yadırgamadı. Ancak sonrasında olanlar sorun yarattı. İsrail bu fırsatı Gazze Şeridi’ni yok etmek, Batı Şeria’daki baskıyı artırmak, yeni yerleşimciler getirmek ve ilhakı konuşmak için kullandı” dedi.
Siyasi elitler ile halk arasındaki görüş ayrılığını aktaran Davis, “Amerika’da büyük bir bölünme var. Elitler soykırımdan, Batı Şeria ve Gazze’de kadın ve çocukların öldürülmesinden etkilenmiyor; İsrail’in müttefik olduğunu savunarak gözlerini kapatıyorlar. Ancak Amerikan halkının gözleri kapalı değil. Sosyal medyadan insani acıları görüyorlar ve geçmişteki ezberleri taşımıyorlar. Bu elitler sadece parayla satın alınmış değiller; onlarca yıl boyunca bizim çıkarlarımızla İsrail’in çıkarlarının bir olduğuna gerçekten inandılar. Onların zihninde İsrail hakkında olumsuz bir şey söylemek ABD hakkında olumsuz bir şey söylemekle eşdeğerdir. Özellikle genç nesiller ve tüm nesillerin büyüyen bir kısmı çıkarlarımızın aynı olmadığını kabul ediyor” açıklamasını yaptı.
Savaşın ABD’ye maliyetine dikkat çeken Davis, şunları kaydetti: “Başkan Trump’ı önce İsrail, önce İngiltere veya Almanya değil, önce Amerika ilkesini uygulaması için seçtik. Savaşa girerek Amerika’nın ihtiyaçlarını feda edenlere karşı bir öfke var. Kamuoyuna yansıyan rakamlara göre en az 600 Amerikalı yaralandı, duyumlarıma göre bu sayı binden fazladır. Harcanan paralar, hasar gören tesislerimiz ve tahrip edilen uçaklarımız var; 40 ila 50 civarında uçağımız zarar gördü veya yok edildi. Üslerimiz harap oldu ve muhtemelen hiçbir zaman yeniden inşa edilmeyecek. Bölgedeki jeopolitik etkimizi de kaybettik. Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt ile olan ilişkilerin eski haline dönebileceğinden şüpheliyim. Çünkü tüm bu yapının temel varsayımı onları koruyabileceğimiz yönündeydi; kendimizi bile koruyamadık.”
“Hâlâ 1992 yılındaymışız gibi yaşıyoruz”
Askeri teknolojideki değişimi değerlendiren Davis, ABD’nin geleneksel askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Davis, “Amerika’da çok sayıda insan hâlâ 1992 yılındaymışız gibi yaşıyor. Sovyetler Birliği yeni dağılmıştı, Çin askeri ve ekonomik olarak gelişmekte olan bir köylü ordusuydu ve biz Çöl Fırtınası Harekatı sonrasında mutlak bir hakimiyete sahiptik. Artık 1992 yılında değiliz. Ruslar 2022’de Ukrayna savaşındaki başlangıçtan sonra hatalarını düzelttiler; çok daha güçlü bir kara gücü, füze ve insansız hava aracı kuvveti haline geldiler. Çin ise büyük bir teknolojik ve endüstriyel kapasiteye ulaştı” dedi.
İran örneği üzerinden mevcut durumu açıklayan Davis, “İran’ı bir sinek gibi ezebileceğimizi düşündük ancak füze şehirleri ve teknolojileri nedeniyle bunu yapamadık. İran’ı saf dışı bırakamıyorsak, bunun çok daha ötesinde güce sahip olan Çin veya Rusya karşısında ne yapabiliriz? Hipersonik füzeler ve yeni Oreşnik füzesi gibi kategorilerde geride kaldık. 2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan savaşında Türklerin kullandığı Bayraktar TB2 araçlarını gördüğümde zırhlı birlik geçmişine sahip biri olarak savaşın doğasının değiştiğini anlamıştım. ABD ise 2030 yılına kadar 300 bin insansız hava aracı üretmekten bahsediyor. Ukrayna ve Rusya sahasında taktiklerin altı haftada bir değiştiği bir ortamda bizim sistemlerimiz son derece yavaş kalıyor. Geçen yıl yayımlanan tank müfreze kılavuzunu Ukraynalı askerler alaya aldı ve bu yöntemlerle sahada on dakika bile hayatta kalınamayacağını söylediler” diye konuştu.
“Çin’i çevreleme fikri bir fanteziden ibarettir”
ABD’nin Çin’e yönelik askeri yaklaşımını eleştiren Davis, “Çin’i askeri olarak çevreleme stratejisinden bahsediliyor. Kendi sınırları içindeki faaliyetlerini mi, teknolojik gelişmelerini mi yoksa ordularını büyütmelerini mi engelleyeceksiniz? Güçlü bir ekonomiye ve devasa bir nüfusa sahip bir ülkeyi durduramazsınız. Asya-Pasifik bölgesinde Çin ile savaşa girip kaybetmekten başka bir sonuç elde edemeyiz. Çin’in gemi inşa kapasitesi bizimkinin yaklaşık 200 katıdır; topçu mühimmatı, uçak ve füze üretiminde bizden katbekat üstün durumdalar. Soğuk Savaş döneminden kalma yöntemlerimiz artık çalışmıyor. Yapmamız gereken şey, kendi savunmamızı güçlü tutmak ve caydırıcılık sağlamaktır; bölgeye milyarlarca dolar harcayarak vurulacak ileri üsler kurmak değil” değerlendirmesinde bulundu.
İki ülke arasındaki diplomatik ilişki potansiyeline değinen Davis, “Başkan Trump’ın kişisel olarak Çin ile savaşa girmenin akılsızca olduğunu bildiğini düşünüyorum. Ancak Pentagon ve askeri sanayi kompleksi Çin’i sürekli bir düşman olarak görüyor ve her yıl daha fazla bütçe, daha fazla üs ve füze talep ediyor. Kimse diplomasiyi düşünmüyor. Oysa Çin ile dostane olmasa bile karşılıklı yarara dayalı, barışçıl ve istikrarlı ilişkiler geliştirebiliriz. Tayvan konusunda da liderlerin Ortadoğu’da ve Ukrayna’da yaşananları gördükten sonra yardım gelmeyeceğini anladıklarını ve bağımsızlık söylemini geri çekerek daha işbirlikçi bir tutum benimseyeceklerini düşünüyorum. Çin bir savaş başlatmak istemiyor; Hong Kong benzeri bir model arzuluyor. En kötü senaryoda bir çatışma çıksa bile bu Çin ile Tayvan arasındadır, ABD savaşa dahil olup kaybetmeyi seçmemelidir” dedi.
ABD içindeki silah lobisinin gücünü koruduğunu vurgulayan Davis, “Askeri sanayi kompleksi hâlâ son derece güçlüdür ve tüm güç kollarını elinde tutmaktadır. Kongre üyeleri, medya ve halkla ilişkiler ağları üzerinden kontrolü sürdürüyorlar; bu yapının zayıfladığına dair bir işaret görmüyorum” ifadelerini kullandı.
“İsrail’e dair doğruları söyleyecek birini istemediler”
Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi bünyesindeki görevinin iptal edilme sürecine ilişkin bilgi veren Davis, konuyu şu sözlerle aktardı: “Tulsi Gabbard bana gelip Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi’nde üç numaralı yönetici olmamı istediğinde, ülkeme hizmet etmekten onur duyacağımı söyledim. Ancak 7 Ekim’den bu yana İsrail’in yürüttüğü politikalara ve Gazze ile Lübnan’daki savaşa açıkça karşı çıktığımı, bu görüşlerin yönetim içinde hoş karşılanmayabileceğini belirttim. Kendisi geçmişteki isabetli analizlerimin bu durumu telafi edeceğini düşündü. Görevlerimden biri başkana günlük istihbarat brifingini sunmak olacaktı.”
Adaylığının geri çekilme aşamasını anlatan Davis, “İsrail basınında ve Amerikan medyasında aleyhimde yazılar çıktı. Ben görüşlerimi hiçbir zaman gizlemedim; Benjamin Netanyahu’nun politikalarının İsrail’e zarar verdiğini ve bizi de aşağı çekeceğini söyledim. Ben ‘Önce Amerika’ ilkesini savunuyorum ancak yönetim içinde ‘Önce İsrail’ diyen ve Netanyahu’ya yönelik hiçbir eleştiriye tahammülü olmayan çok sayıda kişi var. İsrail konusunda doğruları söyleyecek birini istemediler. Laura Loomer gibi isimlerin paylaşımları sonrasında süreç büyüdü. CIA yalan makinesi testini başarıyla geçip göreve başlayacağım gün, Susie Wiles’a Rusya-Ukrayna savaşı konusunda başkanı zor durumda bıraktığım aktarıldı. Trump ateşkes olacağını söylerken ben programımda Vladimir Putin’in mevcut avantajıyla ateşkese yanaşmayacağını ifade etmiştim. Ateşkesi desteklediğimi belirtmeme rağmen bu bir gerekçe yapıldı ve atama teklifim geri çekildi” diyerek mülakatı tamamladı.
Söyleşi
“Kapitalizmin özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur”

Geçtiğimiz yıllarda Yordam Kitap’tan yayımlanan ‘Uzlaşmaz Marx’ eseriyle tanıdığımız Alman filozof Michael Quante ile kitabından hareketle, Almanya’nın içinde bulunduğu krizleri ve kargaşa içindeki dünyayı anlamak için felsefenin sunabileceği imkanları konuştuk.
Michael Quante, doktorasını Hegel felsefesi üzerine Münster Westfälische Wilhelms-Universität’te tamamlamıştır. Aynı üniversitenin felsefe bölümünde öğretim üyeliği yapmakta; Centrum für Bioethik (Biyoetik Merkezi) başkanlığı ve Centre for Advanced Studies in Bioethics (İleri Biyoetik Çalışmaları Merkezi) üyeliği görevlerini yürütmektedir. Quante ayrıca Ethical Theory and Moral Practice ve Hegel Studien dergilerinde editörlük görevi üstlenmiştir. Quante’nin özellikle Alman idealizmi (Hegel ve Marx), eylem teorisi, etik ve biyomedikal etik alanlarında çok sayıda kitabı ve makalesi bulunmaktadır.

Ferhan Bayır: Tuhaf zamanlarda yaşıyoruz! İnsanlar, kapitalizmin dünyanın sonunu getireceğini düşünürken, kapitalizmin sonunu düşünemiyor. Kitlelerin bilinçaltındaki politik endişe neden politik bir bilince çıkamıyor?
Michael Quante:
Benim teşhisim biraz farklı. Bence şu anda demokrasinin, Batılı demokratik toplumların derin bir krizini yaşıyoruz ve Aydınlanma’nın aşınmasına tanıklık ediyoruz. Karşı-Aydınlanma çağındayız. Bunun milliyetçilikle, kimlik politikalarıyla ve kültürel antagonizmalarla ilgisi var. Ancak kapitalizm bu gerici akımlarla da gayet iyi yaşayabiliyor; çünkü büyük finansal kaynaklar üzerinden, insanlara hizmet etmeyen, aksine şirketlerin ve küçük grupların çıkarına işleyen kâr mekanizmaları bundan etkilenmiyor. Bu kapitalizmin krizi değil; özgürlükçü toplumsal düzenin krizidir. Kapitalizmin işleyebilmek için özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur. Kapitalizmin şu anda zayıfladığına inanmıyorum. Bence kapitalizm bugün dünya çapında çirkin yüzünü gösteriyor.
F.B.: Diğer taraftan 2008 krizinden bugüne, Marx bu denli güncel tartışmaların merkezindeyken kapitalizme alternatif sistemlerin konuşulmamasını nasıl yorumluyorsunuz? Sürekli Marx’ın tartışıldığı ama ütopyasız çağda yaşamak paradoks değil mi?
Quante:
Marx, krizler sayesinde güncel bir düşünür olarak keşfedildi ya da yeniden keşfedildi. Ancak bugün eksik olan şey, Marx’ın kapitalizm eleştirisi temelinde politik olarak örgütlenen, büyük ve birleşik bir siyasal hareketin varlığıdır. Yani entelektüel düzeyde bir ilgi ve Marx’ın yaşamaya devam ettiği izole politik gruplar var. Ama toplumsal ya da dünya ölçeğinde politik olarak harekete geçme fikri yok.
Buna bir de yeni medyanın yarattığı giderek daha karmaşık iletişim ve enformasyon ağları ekleniyor. Bu durum, tartışmaların küçük, kapalı baloncuklar içinde, kendi yankı odalarında sürüp gitmesine yol açıyor. Bu tartışmalar, insanların temel sorunlar ve çatışmalar konusunda küresel bir bilinç geliştirmesini sağlamıyor. Buna eşlik eden milliyetçi dönüşle birlikte, bu süreçlerden etkilenen insanlar birbirlerine karşı konumlandırılıyor; kendilerini büyük bir hareketin parçası olarak örgütlemeyi başaramıyorlar.
Marx’ın entelektüel güncelliği, toplumun belirli kesimleri için görünür durumda. Marx’tan alıntı yapmayı seven çok; ama onu gerçekten okuyan az. Adeta bir kilise babası gibi. Ancak toplumsal süreçleri, felsefi-politik bir dünya görüşü aracılığıyla örgütleme ve bir araya getirme fikri artık işlemiyor.
“Marx devrime, Hegel ise reforma dayanıyor. Taktik ve strateji düzeyinde de birbirlerine karşıtlar”
F.B.: Kitabınız, Marksist felsefeyi Hegelci gelenek içinde eleştirel ve aynı zamanda antropolojik bir yaklaşım olarak yeniden kurma girişimi şeklinde tanımlanıyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Fransa’da çok sayıda düşünür Marx ile Hegel’i yeniden bir araya getirmeye çalıştı. Sizin Hegel ile Marx arasındaki ilişkiye dair yorumunuz, daha önceki yaklaşımlardan hangi yönleriyle ayrılıyor?
Quante:
Benim yapmaya çalıştığım şey, Batı Marksizmi geleneği içinde yer alıyor. Bu doğru. Benim yaklaşımımın tutarlı biçimde ileri taşıdığı nokta ise, felsefi antropoloji geleneğini çok güçlü bir şekilde merkeze almak. Marx’ın erken dönem insan anlayışını, kapitalizm eleştirisiyle bir araya getirmek ve ayrıca çağdaş sistematik felsefeden bazı teorem ve düşünce kalıplarını da bu çerçeveye dahil etmek. Sanırım daha önce var olmayan kombinasyon tam da bu.
Analitik Marksizm vardı; orada Hegel geleneği hiçbir rol oynamıyordu. Erken dönem yazılara ilgi duyan Hegelci Marksizm vardı. Daha çok geç dönem Marx’la ilgilenen yapısalcılık vardı. Bir de Ortodoks Marksist düşüncede sözde bilimsel dünya görüşü vardı. Ben ise bütün bu geleneklerin en iyi yanlarını bir araya getirmeye çalışıyorum. Burada peşinde olduğum iki farklı amaç var.
Birincisi gerçekten Marx’ı daha iyi anlamak; burada ben bir Marx araştırmacısıyım. İkincisi ise Marx’ın felsefesinin araçlarıyla bugünü daha iyi anlamak. Bunlar tamamen farklı iki hedef. Bu kitapta ikisini de sunuyorum. Marx üzerine yazdığım başka kitaplarda daha çok Marx araştırmacısı olarak çalışıyorum. Ama bu kitapta söylemek istediğim şey şu: Bu düşünürü dikkatle inceleyin; dünyayı daha iyi anlamak için ondan çok şey öğrenilebiliriz.
Her zaman şunu söylüyorum: Marx’ta hazır çözüm reçeteleri bulamazsınız; onları kendiniz geliştirmek zorundasınız. Marx bir kilise babası değil, eleştirel bir filozoftur.

F.B.: Marx ne zaman tartışmaların merkezi figürü olsa aynı zamanda Hegel’e olan ilgilinin de artmasını nasıl yorumlamak gerekir? Marx’ın fikirlerinin derinleştirmek için Hegel kaçınılmaz bir uğrak mı? Yoksa Althusser’in dediği gibi, Marx’ın radikalliğini ehlileştirmek için mi Hegel’e dönüş yapılmaktadır?
Quante:
Bunlar iki farklı soru. İlk olarak şunu söyleyeyim: Ben aynı zamanda bir Hegel araştırmacısıyım ve Hegel konusunda da Marx’ta olduğu gibi paralel bir yol izliyorum. Bir yandan Hegel araştırmacısı olarak, geleneksel Hegel yorumlarından farklı bazı yeni yönler içeren bir yorum geliştiriyorum. Öte yandan Hegelci kavramları sistematik tartışmalarda kullanıyor ve Hegel’in de birlikte düşünülebilecek, çalışılabilecek bir düşünür olduğunu söylüyorum. Yani benim için bunlar, hem araştırdığım hem de kendi felsefemi yapmak için kavramsal araçlar kullandığım iki temel referans düşünür.
Diğer soru ise Hegel ile Marx arasındaki ilişki. Marksizm-Leninizm’de Hegel bir öncü figür olarak görülür ve Hegel’i fazla öne çıkarırsanız resmî Marx yorumundan sapmış olursunuz. Ortodoks Hegel araştırmalarında ise Marx, Hegel’in temel felsefi kavrayışlarını yanlış yorumlayan biri olarak değerlendirilir. Her iki yaklaşımda da Hegel ile Marx birbirine karşıt kutuplar halinde konumlandırılır. Ama bu ikna edici değil, çünkü Marx’ın düşüncesinde çok güçlü Hegelci unsurlar bulunuyor. Aralarındaki ilişki çok daha karmaşık.
Bununla birlikte aralarında temel farklar da var. En önemli farklardan biri şu: Hegel, burjuva toplumunu — dolayısıyla kapitalizmi de — toplumsal açıdan akılcı bir düzenin içine entegre etmeye inanıyordu. Marx ise bunun ortadan kaldırılması gerektiğini düşünüyordu. Burada çok derin bir ayrım söz konusu. Politik açıdan bakıldığında bu, sosyal piyasa ekonomisi ile sol sosyalist fikirler arasındaki farka karşılık geliyor. Yani bu iki filozof aslında iki farklı toplumsal modelin adı haline geliyor.
Bir diğer mesele de politik aktivizmle ilgili. Marx devrime, Hegel ise reforma dayanıyor. Yani taktik ve strateji düzeyinde de birbirlerine karşıtlar. Bu yüzden sol içinde her zaman iki farklı projeyi temsil ettiler; hatta bazen “sol” ile “sol olmayan” arasında bir ayrımı, yani burjuva toplum teorisi ile sol toplum teorisi arasındaki karşıtlığı simgelediler. Ama artık bu tıkanıklıklardan çıkmak gerekiyor.
Bugünün akıllı bir sol siyaseti ne yalnızca Marx’tan ne de yalnızca Hegel’den türetilebilir. Bunlar sadece ilham kaynaklarıdır. Sorumlu bir politika geliştirebilmek için başka düşünürlere, başka bilim alanlarına ve başka yönelimlere de ihtiyacımız var. Sol içindeki bütün bu tartışmalar, büyük düşünürlerin mirası üzerinden yürüyen ve sonu gelmeyen bir kavga haline geliyor. Oysa birlikte politik eylem içinde dayanışma kurmak yerine, bu durum sayısız fraksiyonun ortaya çıkmasına yol açıyor. Bence artık bundan vazgeçmek ve şu soruyu sormak gerekiyor: Felsefenin hangi argümanlarıyla iyi, toplumsal açıdan normatif olarak makul bir politika örgütleyebiliriz?
“Marx için kapitalizm yanlış bir yaşam anlayışına dayandığı için yanlıştır; yanlış bir dağıtım sistemi olduğu için değil”
F.B.: Kitabınızda çarpıcı bir yorumda bulunuyorsunuz “Marx’ın ekonomi politik eleştirisi, bir adalet teorisi değildir”. Bu görüşünüzü biraz açabilir misiniz?
Quante:
Evet, bu Hegel ve Marx’ta ve genel olarak solda, sosyal demokrasi ile sosyalist tasarımlar arasındaki ayrımla çok yakından bağlantılı. Marx, 1875’te SPD’nin ilk parti programını okumuş ve onu eleştirmiştir. Sosyal demokrasiye yönelttiği eleştiride, kapitalizmdeki adalet sorununu yalnızca servetin dağılımı meselesi olarak gördüklerini, dolayısıyla çözümü de yalnızca yeniden dağıtımda aradıklarını söyler. Marx’a göre bu, yeterince derin bir analiz değildir. Kapitalizmin asıl sorunu, insanın yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşma hem kapitalist zengini hem de yoksulu aynı ölçüde etkiler. O, mevcut toplumsal düzen içinde bir yeniden dağıtım değil, toplumsal düzenin kendisinin dönüşmesini ister.
Böylece Hegel ve Marx üzerinden okunabilecek şey, Marksizm içinde yeniden ortaya çıkar. Analitik Marksist gelenekte, John Rawls’un da etkisiyle Marx’ın kapitalizm eleştirisini bir adalet teorisi olarak yeniden kurma fikri vardır. Ancak bu, Marx düşüncesinin antropolojik ve Hegel eleştirisi boyutları göz ardı edilmedikçe ciddi biçimde savunulamaz.
Çünkü Marx için kapitalizm yanlış bir yaşam anlayışına dayandığı için yanlıştır; yanlış bir dağıtım sistemi olduğu için değil. Zengin ile fakirin arasında farklı bir yeniden dağıtım fikrine karşı çıkmazdı; ama bunun sadece bir semptom olduğunu söylerdi. Kapitalizm içinde herkes eşit olsa bile yabancılaşma devam eder. Marx’ın sosyal demokrasiye yönelttiği eleştiri de, bu radikal antropolojik ütopyayı gözden kaçırmalarıdır.
F.B.: Sayısız adaletsizliklerin olduğu dönemde yaşıyoruz. Derin ekonomik eşitsizliğin neden olduğu bölüşüm adaletsizliği, diğer tarafta köklü anayasal geleneğe sahip ülkelerde dahi temel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı hukuksal adaletsizlikler dönemindeyiz. En çok adalet teorisine ihtiyacımız varken, Marx’ın bu konuda bize nasıl yardımcı olabilir?
Quante:
Marx elbette adalet sorularına da yardımcı olabilir; çünkü politik ekonomi eleştirisi, sermayenin neden biriktiğini, neden tekelleştiğini ve sermayenin özel mülkiyeti nedeniyle politik müdahalenin neden artık işlevini yitirdiğini açıklar. Çünkü gerçek iktidar artık siyasi kurumlarda değildir. Bunların hepsi Marx’ın analiziyle yeniden kurulabilir.
Ancak Marx’ın başka bir boyutu daha vardır: Kapitalist dünya düzeni doğayı tahrip eder ve insanın kendi yaşamını anlamlı bir bütün olarak kavrayabilmesini engeller. Doğanın tahribi adeta “yeşil Marx”tır; bu, ekolojik sorundur. Bu artık sadece dağıtım adaletiyle ilgili değildir, aynı zamanda kaynakların doğaya zarar vermeden kullanılmasıyla ilgilidir.
Anlam sorunu ise yabancılaşma teorisidir. Burada şunu da söylemek gerekir: Daha önce kimlik politikaları, ezoterik eğilimler, yeniden yükselen milliyetçi ve dini dünya yorumlarından bahsettik. Bunlar bir eksikliğin semptomlarıdır; çünkü insanların gündelik toplumsal yaşam pratiklerinde hayatlarını anlamlı ve başarılı bir şekilde kavrayabilmeleri artık zorlaşmıştır.
Bu ise yalnızca maddi kaynaklarla ilgili bir mesele değildir. Yaşam kalitesi araştırmalarına bakarsanız, insanın hayatını “başarılı” ya da “anlamlı” görmesi zenginlikle doğrudan ilişkili değildir. Burada çok daha derin antropolojik sorular devreye girer. Marx’ta bunları başka yerlerde öğrenmek mümkündür ve bunlar dağıtım ve dağıtımın optimizasyonunun çok ötesine geçer. Sonuçta mesele, insanın kendi hayatıyla ve doğayla nasıl bir ilişki kurmak istediği ve “iyi bir yaşamı” hangi kategoriler içinde tanımladığıdır.
F.B.: Öyleyse, bazı düşünürlerin Marx’ın etik felsefesinin olmadığı görüşüne katılmıyorsunuz. Marx’ın kapitalizm eleştirisinin ahlaki boyutunu nasıl yorumluyorsunuz?
Quante:
Öncelikle şu var: Marx’ın yaşadığı dönemde Avrupa’da yükselen burjuva toplumunu eleştiren, oldukça heterojen bir akım bulunur. Bu akım kapitalizmi ahlaki kavramlarla eleştiriyordu. Marx bu yaklaşımı çeşitli nedenlerle ikna edici bulmaz. Ona göre kapitalizme yönelik eleştiri, normatif yorumlar üzerinden değil, ekonomik yapıların analizi üzerinden kurulmalıdır. Ünlü on birinci tezin anlamı da budur: “Filozoflar dünyayı yalnızca farklı şekillerde yorumladılar; asıl mesele onu değiştirmektir.”
Bununla birlikte Marx’ın ekonomi analizi üzerinden geliştirdiği kapitalizm eleştirisi örtük bir etik boyut da içerir. Yani bu eleştiri aslında etik bir yönelim taşır. Marx, kapitalizmi salt ekonomik terimlerle eleştirilebileceğini düşünmez; onun için ekonomik eleştiri nihayetinde şu soruya dayanır: İnsanlar bu kurumlar içinde iyi ve anlamlı bir yaşam sürebilir mi, süremez mi? Bu ise ekonomik değil, etik bir sorudur. Fakat Marx bunu başlangıç noktası olarak değil, ekonomik eleştirisinin örtük yönlendirici ilkesi olarak kullanır.
Hegel’le birlikte Marx, dönemin ahlak felsefesinin (özellikle Kant ve Fichte’nin) keskin bir eleştirmenidir. Kendisi Hegel üzerinden Aristotelesçi etik geleneğe daha yakındır. Bu, ödev ve adalet etiği değil, iyi yaşam etiğidir. Bu nedenle, yönelim değişimi ortaya çıkar. Marx bu anlamda Hegel gibi, Kantçı özerklik fikri ile Aristotelesçi polis fikrinin bir sentezini oluşturur.
Bu yüzden ben “ahlaki Marx”tan ziyade “etik Marx” demeyi tercih ediyorum; çünkü Hegel’de ve Marx’ta ahlak eleştirisi oldukça serttir. Burada “ahlak” ile kastedilen şey, Kantçı ve Fichteci anlamda, biçimsel, a priori, deneyimden bağımsız ve antropolojik olmayan iyi niyet anlayışıdır.
Bu ise ayrı bir konu.
FB: Bu tartışmanın diğer bir ayağı ise güncel siyasete uzanıyor. Son elli yılda sol partilerin politik ahlakı göz ardı ettiğine ve birçok özgürlük konusunu aşırı sağa bıraktığına dair yorumlar için ne söylersiniz? Özellikle pandemi döneminde sol partilerin daha çok devletin kısıtlamalarını talep ederken, sağ partilerin bireysel özgürlük adına bu uygulamalara itiraz etmesini nasıl yorumlarsınız?
Quante:
Şimdi sizin en başta yaptığınız bir yoruma geri dönerek konuşuyorum. Ben burada Marx’ın felsefesini anlatıyorum, Marksist felsefeyi değil. Konferanslarda sık kullandığım bir slogan var: “Marx’ı Marksizm’in moloz yığınından kurtarmak gerekir.” Çünkü Engels’ten itibaren Marx’ın düşüncesi belirli bir çizgide tek yönlü hale getirilmiştir.
Marksizm içinde de farklı kollar oluşur. Bunlardan biri, “artık felsefe yapmıyoruz, bilim yapıyoruz; ahlak vaaz etmiyoruz, ekonomik yasaları açıklıyoruz” diyen çizgidir. Buna göre bunu yapmayan kişi Marksist değildir, küçük burjuva entelektüelidir. Böyle bir yaklaşım, ahlaki ve etik tartışmaları reddeder ve yalnızca ekonomik çıkarlar üzerine konuşmayı yeterli görür. Bu Marx değildir, Marksizm-Leninizm içinde yer alan belirli bir pozitivist çizgidir.
Bunun yanında Troçkist ve Luxemburgcu gelenek vardır; bu çizgi kendiliğinden kitle örgütlenmesine dayanır, yani oldukça anarşizan bir yapıya sahiptir. Buna karşılık Bolşevik gelenek, merkezi ve devlet temelli planlı politik müdahaleyi esas alır. Bu nedenle bazı sol gruplar devleti siyasal etkinin tek güçlü aracı olarak görürken, anarşist sol devletin bir burjuva tahakküm aygıtı olduğunu savunur. Böylece solda “devlet yanlıları” ve “devlet karşıtları” şeklinde bir ayrım oluşur.
Sol partiler anlamlı yaşam sorusunu ne kadar az gündeme getirirse, o kadar büyük bir boşluk oluşur. Bu boşluğu din, milliyetçilik ve çeşitli ezoterik akımlar doldurarak insanlara gündelik hayatta eksik olan anlam teklifleri sunar. Bu noktada solun geniş bir eğitim ve kültür politikası üretmesi gerekir.
Sık kullandığım bir başka sloganı da söyleyeyim: “Heimat (yurt/aidiyet) kavramını sağa bırakmamalıyız.” Çünkü biz Marksist iktisatçılar olarak bu tür konular hakkında konuşmuyoruz. Bu büyük bir kültürel-politik hatadır. Gramsci veya Walter Benjamin gibi yazarlar bunu anlamıştı. Ancak klasik sol, kendi içindeki fraksiyonlara bölünmüş durumda ve her biri küçük parçalar üzerinden birbirleriyle mücadele ediyor.
Engels’ten itibaren Marksizm’de siyasi ideal çoğu zaman yukarıdan aşağıya işleyen otoriter bir modele dönüşmüştür. Bu da Marx’ın bir filozof olduğu düşüncesiyle uyumlu değildir.
“Biz iki kez emperyalist motivasyonlarla dünya savaşı başlattık ve iki kez Almanya’yı ve Avrupa’yı yıktık”
F.B.: Kitabınızın başında merkez kapitalist ülkelerin sorunlarını artık çevre ülkelere ihraç edemediğinden bahsediyorsunuz. Bugün Almanya da derin ekonomik ve sosyal kriz içinde. Almanya nasıl bir yol izleyecek? Bu sorunlarını nasıl çözebilir?
Quante:
Almanya’da şu anda yaşanan şey, ciddi bir krizdir; hatta iki dünya savaşı arası döneme benzer, demokratik kriz söz konusudur. Büyük belirsizlikler var. Jeopolitik güç dengeleri değişiyor. Pek çok insanın siyasi kurumlara güveni yok. Yönünü kaybetmiş, kaygı içinde olan insanlar var.
Sosyal düşüş endişelerine ve genel huzursuzluğa insanlar çoğunlukla evrensel sol değerlerle değil, dışlayıcı milliyetçi tepki verirler. Asıl sorun budur. Almanya ekonomik olarak, toplum olarak sorunlar yaşıyor, ancak bu dünya çapında ilk 5 ekonomi içinde yer alan bir ülkenin sorunudur; yani bir çöküş senaryosu değildir. Asıl mesele küresel Güney’le karşılaştırmayı yapabilmektir.
Buradaki temel sorun, Almanya’daki insanların demokratik kurumlara ve açık toplum değerlerine artık sahip çıkmamalarıdır. Bunları savunulması gereken değerler olarak değil, kolayca riske atılabilecek şeyler olarak görmeye başlamışlardır. Ayrıca Almanya’da ciddi bir gelir eşitsizliği vardır; ancak çoğu insanın yaşam standardı, küresel Güney ülkeleriyle karşılaştırıldığında oldukça yüksek kabul edilebilir.
Bu nedenle Almanya’daki kriz aslında ekonomik bir çöküş değil, demokrasiyle özdeşleşmenin zayıflaması ve “eski iyi günler”e dönüş umududur. İnsanlar kendilerini değiştirmeden her şeyin yeniden iyi olabileceğine inanmak isterler. Bu ise irrasyoneldir.
Buna ek olarak elbette ekolojik sorunlar vardır; fakat bunlar ulusal değil, küresel sorunlardır. Almanya’ya özgü bir durum değildir. Almanya’nın özel bir özelliği de jeopolitik olarak askeri ittifaklar meselesini ciddiye almak zorunda olmasıdır. Benim kuşağım bunun göz ardı edilebileceğini düşünüyordu; ancak artık bunun acı bir şekilde yeniden tartışılması gerekiyor.
Birçok insan belirsizlik içinde hızlı ve basit cevaplar arıyor. Oysa şu soruyu ciddiyetle düşünmek gerekiyor: saldırganlara karşı kendimizi savunmak istiyor muyuz? Avrupa ise Avrupa’da yaşanabilecek yaşam biçimini korumak istiyorsa kendini savunup savunmayacağını düşünmek zorundadır.
Almanya’nın savaş sonrası toplumu, NATO’nun korumasıyla bu meseleleri düşünmesine gerek olmadığını sanmış ve kendini pasifist bir toplum gibi görmüştür. Bu artık sürdürülebilir değildir.
İç toplumsal düzlemde ise çatışmaların çözülmesi gerekir: gelir dağılımı ve adalet sorunları vardır. Ancak bunlar sınıf savaşı değildir; bu tür metaforlar yanlıştır. Öte yandan bunların tamamı yalnızca ulus-devlet düzeyinde çözülemez. Avrupa’da sosyal politikalar ulusal düzeyde kalmaktadır ve bu tamamen yanlış bir ölçek meselesidir. Avrupa çapında sosyal politikaya ihtiyaç vardır. Aynı şekilde uluslararası adalet ve sağlık politikaları gereklidir.
Dünya şu anda çok daha agresif ve sorunlu bir hale gelmiştir. Bu nedenle Alman toplumu bir yönsüzlük içindedir. Uzun süre geçerli olan anlatılar—sosyal devlet, emek-sermaye uzlaşması, “bir daha asla Alman topraklarından savaş çıkmayacak”, ihracata dayalı ve açık toplum modeli—şu anda çökmektedir. Bu da insanları şu soruyla baş başa bırakıyor: Yaşamaya değer değerler nelerdir?
Bu soruya net cevaplar yok ve insanlar sağın verdiği basit cevaplara yöneliyor; bu cevaplar insanlık dışıdır, ancak karmaşık düşünmeyen insanlar için çekicidir. Bu çekiciliğin nedeni şudur: “Hiçbir şeyi değiştirmene gerek yok, her şeyi eski haline getirebiliriz” vaadi. Ama “eski zamanlar” iyi değildi. Bu bir romantizmdir.
F.B.: Bazı tarihçi ve düşünür, Almanya’nın uzun süredir belirsizlikler içinde kendisini arayan ve kimliğini bulmaya çalışan bir ülke olarak tarif ediyor. Alman filozofu olarak, siz Almanya’yı nasıl tanımlıyorsunuz?
Quante:
Biz iki kez emperyalist motivasyonlarla dünya savaşı başlattık ve iki kez Almanya’yı ve Avrupa’yı yıktık. Bu, benim kuşağımın—45’ten sonra doğan ve benden biraz daha büyük olan insanların—biyografik kimliğinin derin bir parçasıdır: Almanya bir daha asla böyle bir şey yapmamalı ve asla o kadar güçlü olmamalı ki yeniden saldırganlaşmasın.
Aynı zamanda NATO, “ekonomik mucize” sayesinde, kanlı savaşları küresel Güney’de gerçekleşti ve bizzat Amerikalılar tarafından yürütüldü. Özellikle ekolojik krizler, finans krizleri ve benzeri süreçlerle birlikte 2000’lerden itibaren büyük göç hareketleri yaşandı.
Bu göçler şunu ifade ediyor: Küresel Güney’de hiçbir şansı olmayan gruplar, botlarla Avrupa’ya geliyor ve burada sistemleri zorluyor, bir tür rahatsızlık yaratıyor. 2015’te bu durum Almanya’da büyük bir yardımseverlik dalgası doğurdu; ancak üç yıl sonra bu tutum değişti.
Daha geniş bir çerçeveden bakmak gerekir. Biz çok uzun süre, başkalarının bizim için “rahatsız edici” sorunları çözdüğü ve bizim de “ahlaken her şeyi doğru yapan demokratlar” olduğumuz yanılsaması içinde yaşadık. Şimdi ise demokrasinin son derece kırılgan bir şey olduğu ortaya çıkıyor. Demokrasi parlamentoda değil, eğitim süreçlerinde başlar; anaokulundan itibaren başlar.
Bu yüzden ben hep şunu söylüyorum: Marx bugün yaşasaydı proletaryaya seslenmeden önce anaokullarına ve okullara giderdi. Çünkü biz gençleri yaşamlarının ilk on yılında kaybediyoruz. Onlara doğru tutumları kazandıramıyoruz. Bu, Marx’ın kapitalizm eleştirisinde değil, onun felsefi antropolojisinde bulunur.
F.B.: Alain Badiou, AB’yi eleştirdiği bir konuşmasında, “Şahsi olarak uzun süredir Fransa ile Almanya’nın birleşmesinin taraftarıyım… Tek bir ülke, tek bir federal devlet, iki egemen dil. Pekâlâ mümkün bu…böylece felsefe hakikaten Fransız-Alman felsefesi olacak ve belki de en ihtişamlı dönemini yaşayacaktır” diyor. Bunun gerçekleşme ihtimali var mı yoksa nostaljik bir özlem mi?
Quante:
20 yıl önce dokuz meslektaşımla birlikte disiplinler arası bir kitap yazdık. Bu kitapta Avrupa’nın yalnızca serbest dolaşım piyasası olmaktan çıkıp bir Avrupa refah devleti kurması gerektiğini savunduk. Şunu söyledik, Avrupa’da ortak bir sosyal devlet ve Avrupa düzeyinde sosyal kurumlar olmadan, bir süre sonra Avrupa ulusal egoizmler yüzünden dağılır.
Jürgen Habermas ile de aynı fikirdeyim: Eğer özgürlükçü bir yaşam sürmek istiyorsak, Avrupa’nın federal parçalara dönüşmesi gerekir; Avrupa Parlamentosu’nda yalnızca ulusal egoizmler temelinde stratejik ittifaklar kuran yapılarla yetinemeyiz. Ulusal egemenlik, Avrupa düzeyine devredilmelidir.
Burada asıl soru şudur: Avrupa hangi değerleri ve normları temsil ediyor? Bu hiç de açık değildir, hatta oldukça belirsizdir. Ortak bir değer konsensüsü yoktur. Ortada sadece ortak bir düşman vardır. Bu da problemdir. Ve şimdi birden fazla “düşmanımız” var: Rusya, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri. Bu durum büyük bir yönsüzlük ve aşağı doğru düşme korkusu yaratır. İnsanlar bu durumda daha agresif hale gelir. Sorun budur.
Buna karşı tek çözüm eğitim ve aydınlanmadır.
F.B.: Son olarak güncel konuyla ilgili bir soru daha. Kitabınızda Marx’ın temel kavramı olarak yabancılaşmanın altınız çiziyorsunuz. Kapitalist mübadele ilişkisinin neden olduğu yabancılaşmayı aşmak için Marx’ın insani tanınma (anerkennung) kavramını gündeme getiriyorsunuz. Bugünkü yapay zeka teknolojisi karşısında insani tanınma mücadelesi daha da zorlaştı mı? Yoksa yabancılaşmayı aşabilecek yeni imkanlar da sunmakta mı?
Quante:
Şu anda “yapay zekâ” diye bir şey yok. Sadece çok karmaşık hesaplama programları var; bunlar zeki değildir.
Her büyük teknoloji bazı potansiyeller taşır ve bunların kontrol edilmesi gerekir. Teknoloji hiçbir zaman tamamen nötr değildir; içinde riskler barındırır ve ayrıca hem insanın özgürleşmesi hem de baskı altına alınması için kullanılabilir. Bu, teknolojinin dış kullanım boyutudur.
Bence yapay zekânın mevcut imkânlarını küçümsememek gerekir, ama onu bir “şeytan” haline de getirmemek gerekir. Bu felsefi olarak yanlıştır. Ayrıca şu soru önemlidir: Bu tür küresel ağ bağlantılı bilgi teknolojilerinin üretim araçları özel mülkiyette mi olmalı, yoksa toplumsal denetim altında mı?
Bu oldukça Marxçı bir sorudur. Eğer küresel ölçekte ağ bağlantılı bilgi teknolojilerimiz varsa, bunlar teknokratların ya da “otistik” uzmanların elinde değil, kamusal egemenlik altında olmalıdır.
Teknoloji bazı amaçlar için faydalıdır; bizi yüklerden kurtarır. Ama yanlış kullanılırsa çok tehlikeli olabilir. Bu durum bir çekiç için bile geçerlidir; yani basit bir araç için de aynıdır. Her şey onun nasıl kullanıldığına bağlıdır.
Amerika1 hafta önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Dünya Basını2 hafta önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Görüş2 hafta önceBüyük Oyun III: Enerji ve Dolar Açlığıyla Şekillenen Yeni Dünya
Söyleşi2 hafta önceEmekli Yarbay Daniel Davis Harici’ye konuştu: ABD, İran savaşını kaybetti
Görüş2 hafta önceJaponya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var
Rusya2 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını3 gün önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Dünya Basını2 hafta önceÇin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?










