Bizi Takip Edin

Avrupa

Koçbaşı olarak AfD

Yayınlanma

AfD’nin meclis grubunun sekreteri Bernd Baumann’ın Federal Meclis’teki odasında iki poster asılıymış: Karl Popper ve Friedrich Hayek.

Surplus’ta yazan Maurice Höfgen’in yalancısıyım. Yine de AfD içerisinde “Mont Pelerin çocukları” olarak nitelendirebileceğimiz önemli isimler hep mevcuttu: AfD’nin kurucularından Beatrix von Storch, partinin eş başkanı Alice Weidel, Charles B. Blankart gibi AfD destekçisi akademisyenler bir zamanlar “Hayek Gesellschaft”ın (Hayek Cemiyeti) müdavimlerindendi.

Höfgen haklı olarak soruyor: Partisinin artık bir “işçi partisi” haline geldiğini söyleyen Baumann, nasıl oluyor da devletin küçültülmesine, deregülasyona, serbest piyasanın kurtarıcılığına iman eden ve neoliberalizmin babaları olarak bilinen bu isimleri ikonlaştırabiliyor? Soruyu başka türlü sorarsak, liberalin liberali bir iktisadi platforma sahip AfD’ye işçiler nasıl oy verebiliyor?

Cevabın bir kısmı halihazırda okyanus ötesinde veriliyor. ABD’de Trumpizmin “Silikon Vadisi popülizmi” bunu vaat ediyor. İktisadi durgunluğun damga vurduğu kriz on yılları, başta Almanya olmak üzere, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki verimliliği kısmen artırıp reel ücretleri baskılayarak yol aldı (buna başka bir yazıda değineceğiz). Buna rağmen elde kalan, işçi sınıfını da bölen bir “sıfır toplamlı oyun” gibi görünüyor: Diplomalılarla diplomasızlar, uzun durgunluğa yönelik sermaye tepkilerinin birer ucuna doğru salınıyorlar. “Sağın yükselişi” ismi verilen ama pek de bir şey açıklamayan bir süreci de tetikleyen genel eğilim, neoliberal küreselleşme vaatlerinin kriz-kemer sıkma döngüleri ile çöküşü ve yeni düzen arayışlarıdır.

“Post-neoliberal” düzende, Almanya ve Avrupa’nın “rekabetçiliğinin” (elbette ABD ve Çin’e göre!) gerilemesine karşı bir koçbaşı gerekiyor. AfD de bu bağlamda, bu koçbaşı arayışında kendine düşeni yapmaya hazır protofaşist bir tepkinin temsilcisi. AfD’nin Saksonya-Anhalt eyalet seçimleri programında alenen ilan ettiği deregülasyon, vergi indirimi, bürokrasi düşmanlığı, dijitalleşme, aile içi ekonomiyi geliştirme gibi unsurların, Alman sermayesinin bir türlü tasfiye edemediği “refah devleti”ne karşı son bir huruç hareketinde tüm burjuvazinin talebi olduğunun altını çizmek durumundayım. Başta Almanya ve Fransa olmak üzere, Kıta Avrupası’nda Anglo-Amerikan tarzı bir deregülasyon, finansal hizmetler büyümesi ve sosyal devletin küçülmesi yaşanmadığı için rekabet edemiyoruz; iddia budur ve talep diye önerilenler AfD ile üç aşağı beş yukarı aynıdır. Partinin Saksonya-Anhalt’taki seçim sloganının, “Her şey mümkün!” olması da manidar: Jimmy Carter’ın karamsar ve ne yapacağını bilmez “küçülme kapitalizmi” karşısında Ronald Reagan’ın “daha, daha, daha” diye yola çıktığı başkanlık kampanyasının sloganı da buydu. Milli sınırlara kıskançlıkla sahip çıkarken, piyasanın sınırsızlığına biat etmiş bir toplumsal gelecek tahayyülünün izleri…

Zaten AfD ile nasıl baş edileceğine ilişkin yazılan yüzlerce sayfanın içinde, hayret verici bir biçimde, AfD’nin iktisadi platformu ile neredeyse tamı tamına aynı şeyler yazılıyor. Örnek mi? 2023 yılında “güvenlik duvarı” yerine CDU liderliğinde azınlık hükümetleri kurulabileceğini ve AfD’yi abartmamak gerektiğini söylediği söylediği için CDU’nun temel değerler komisyonu başkanlığından istifa ettirilen Andreas Rödder, The Economist’te yayımlanan bir makalesinde, Şansölye Merz’in önündeki seçeneklerden birinin de “göreve gelmeden önce vaat ettiği kapsamlı reformlara girişmek ve yüksek işgücü maliyetleri, şişirilmiş kamu harcamaları ve aşırı düzenlemeler gibi sorunları ele almak” olduğunu yazabiliyor! Bunun riskli bir adım olduğunu ve hükümetinin çöküşüne ya da erken seçimlere yol açabileceğini kabul eden Rödder, “Ama,” diyor, “bu, tam da Almanya’nın acil olarak ihtiyaç duyduğu türden güçlü bir liderlik.”

Göçmen meselesinin ise garnitür olduğunu düşünüyorum. Göçmenlere verilen sosyal yardımın bitirilmesi planı ile yardıma muhtaç Alman vatandaşlarına verilen desteğin kesilmesi kol kola ilerliyor. Yeniden bölüşümün aşağı (ve dışarı) doğru olanına yapılan itiraz, vergi indirimleri yoluyla yukarı doğru olanına itirazla bütünleşmiyor. ABD ve Silikon Vadisi kaynaklı “aristokratik popülizm”, bu sıfır toplamlı oyunda geçici bir ittifakı temsil ediyor.

1990’larda, Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin (DDR) Federal Almanya tarafından ilhak edilmesinden sonra yok pahasına özelleştirilen devlet işletmeleri, rekabetçi olamadığı gerekçesiyle kapanan çok sayıda fabrika, Bremen’den sonra en yüksek yoksulluk oranına sahip Saksonya-Anhalt, tüm diğer eyaletlerin yıllık ücret ortalamasından aşağıdaki Saksonya-Anhalt, en yüksek işsizliğin, en düşük yaşam beklentisinin olduğu Saksonya-Anhalt… Buldukları çözüm daha fazla deregülasyon, daha az bürokrasi, daha fazla haftalık çalışma saati.

Tam da bu noktada Bloomberg, Alman devletinin ekonomiyi güya şahlandırmak için saçmaya başladığı paraların izini sürmüş. Berlin’in 500 milyar avro tutarındaki harcama önerisi, yalnızca bu vaat sayesinde bile 2025 yılında orta sermayeli MDAX Endeksi’nde %20’lik bir sıçramaya yol açarken, savunma harcamaları hariç tutulan ve bu harcamalara odaklanmış bir UBS Group hisse senedi sepeti ise %65 oranında yükselmiş. Ama içinde bulunduğumuz yıl, artık sınama vakti gelmiş: MDAX %5,7 artışla, dev Alman şirketlerinin yer aldığı DAX’ın mütevazı %6,4’lük kazancının bile gerisinde kalmış. Alman orta kapitalizasyonlu şirketler kağıt üzerinde nispeten ucuz kalmaya devam ederken, mali harcamalardan yararlananlar da üstün bir performans gösterememiş. Almanya’nın, daha değerleri ülkeleri veya borsaları yakalama, yani “catch-up” trendi fiilen durmuş.

Ama dahası var: İlk gerçeklik kontrolü, tüm bu paranın nereye gittiğiyle ilgili; ve Ifo Enstitüsü, geçen yıl harcamaya ayrılan yeni borcun %95’inin ek yatırımlara değil, genel bütçedeki açıkları kapatmaya gittiğini tahmin ediyormuş! Sadece Berlin şehri, payının 2 milyar avrodan fazlasını 700.000 ağaç dikmeye ayırmayı planlarken, polis karakolları ve klinikler ise yenilenmeyi bekliyormuş. İktisatçılar, bu 500 milyar avroluk devasa fonun gerçek yatırımlar yerine tüketim kalemlerini finanse ettiğine dair uyarılarını geçen yılın başlarında yapmış… Böyle devam ediyor. Yeniden sanayileşmenin anahtarı olarak sunulan borçlanma ve askerileşme, neyse ki Almanya’nın ağaçlandırılmasına yarıyor.

AfD depremi: Söder’den uyarı, Musk’tan tebrik

Ama siz AfD de “çözüm” buldu sanmayın: Yukarıda adı geçen neoliberal babaların, devleti küçültürken devlet dışı cemaatçi eğilimleri (etnik-ulusçu bağlar, aile, din) öne çıkarmaları, aslında tam da DOGE ile “idari devlet”i yıkmak isteyen Elon Musk’tan aldıkları aferin ile bağlantılı. AfD Saksonya-Anhalt seçim programı, sağlık ve bakım sektöründe, yatılı bakım evi hizmetlerine kıyasla evde aile bakımına öncelik verilmesini savunuyor. Eyaleti yönetmeye talip parti, aile bakımını “daha cazip ve mali açıdan uygulanabilir” hale getirmek amacıyla, eyalet hükümetinin, aile üyeleri tarafından evde sunulan bakım hizmetlerinin, kişisel yasal emeklilik haklarına çok daha yüksek oranda yansıtılması için lobi faaliyetleri yürütmek üzere federal düzeyde bir girişim başlatacağını belirtiyor. “Refah devletine” karşı aranan koçbaşı ayrıntılarda bulunuyor.

Devamı da var. AfD’nin eyalette işçiler arasında aldığı oy öne çıkmakla birlikte, “serbest meslek” sahipleri de yüzde 50’nin üzerinde bu partiye oy verdi. Bu, AfD’nin Alman ekonomisinin belkemiği ihracat odaklı görece küçük alile şirketlerinin (Mittelstand) sözcülüğünün yanı sıra, daha klasik KOBİ’ler ve kırsal sınıflar için de çekim odağı geldiğine işaret ediyor.

AfD, “Alman müesses nizamının” bir kesiminden, özellikle de Avro bölgesi krizi sonrasında iktisadi gerekçelerle avroya karşı çıkan kesimden doğdu. AfD ilk etapta “iş dünyası dostu” FDP’yi kemirdi: Alman Sanayiciler Federasyonu’nun eski başkanı Hans-Olaf Henkel de dahil olmak üzere önde gelen iş dünyası liderleri, FDP’den ayrılıp AfD’ye geçtiler ve bu partiyi, en azından mevcut haliyle avrodan vazgeçen ve daha güçlü bir “milli” karakter sergileyen bir Avrupa’ya yönelen, fiilen FDP’nin halefi olarak konumlandırmaya çalıştılar. Bu ilk dönem AfD’sine partinin kurucularından Konrad Adam’ın “sosyal devlet pasif toplumsal kesimleri aktif/üretken kesimlere karşı destekliyor” sözleri ile partinin danışma kurulunda yer alan iktisatçı Ronald Vaubel’in seçme hakkının, yüksek gelirli kişilerin veya vergi mükelleflerinin oylarına daha fazla ağırlık verilecek şekilde değiştirilmesi önerisi damga vuruyordu.

Şimdi oyunu öğrenmiş görünüyorlar. FDP’yi kemirdikten sonra gözlerini CDU’ya diktiler. “Halk Partisi” olmak için, hımbıl neoliberal/liberteryen iktisatçılarından fazlası gerekiyordu. Burada esas tehdit bir AfD-CDU kaynaşması. Kanımca faşist bir diktatörlüğü gerçekten mümkün kılacak yegane yol da bu. Nitekim az önce sözünü ettiğim Rödder, bir başka senaryo daha yazıyor: Eyalet seçimlerinin yarattığı şok dalgaları sonucunda CDU’nun parçalanması. Yazara göre bunun sonucu, Alman parti sisteminin yeniden şekillenmesinden başka bir şey değil:

“Bu durum, Hıristiyan Demokratlar, liberal Hür Demokratlar [FDP] ve hayal kırıklığına uğramış AfD seçmenlerinden oluşan, Almanlar için en önemli alanlarda reform yapmaya adanmış yeni bir merkez-sağ hareketin ortaya çıkmasına yol açabilir.”

AfD’nin nükleer çığırtkanlık yapan yöneticilerinin, Rusya düşmanlığının ve militarizmin bayraktarı CDU’nun ve neoliberalizmin son şövalyesi FDP’nin bir araya gelmesi… Bu kabus senaryosunun “merkez-sağ” olmayacağına eminim.

AfD, CDU ile ittifak kurmayı hedefliyor

Avrupa

AB, Putin ile kimin görüşeceğine karar veremiyor

Yayınlanma

ABD, Ukrayna ile Rusya arasındaki görüşmelere arabuluculuk etmeye devam ederken, AB içerisinde masaya kimin oturacağı tartışması sürüyor.

Önümüzdeki hafta Abu Dabi’de ABD’nin arabuluculuğunda gerçekleştirilecek Rusya ile Ukrayna arasındaki görüşmeler, Avrupa’nın katılımı olmadan yapılacak.

Bir ilerleme kaydedileceğine dair beklent şu anda yok ama bu durum, AB’de temsil konusundaki çekişmelerini engellemedi.

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, dün (5 Kasım) AB’nin “farklı yönlere doğru ilerleyen bir Avrupa izlenimi verdiğini” belirterek yeni bir tartışma konusu ekledi.

Avrupa Konseyi Başkanı António Costa’ya yazdığı mektupta, AB’nin 27 liderinin yıl sonuna kadar bir temsilci arkasında birleşmesi gerektiğini savundu.

Rapporteur’e göre E2, E3, E5 veya CoW (İstekli Ülkeler Koalisyonu) gibi diplomatik formatların oluşturduğu bir “alfabe çorbası”, Ukrayna’nın geleceğine dair görüşmelerde ön plana çıkmak için birbiriyle yarışıyor.

Gelecek yıl seçmenlerin karşısına çıkacak olan Meloni, savaşı sona erdirmek ve kıtanın gelecekteki güvenlik mimarisini belirlemek konusunda Avrupa’nın çıkarlarını temsil etme çabalarında, İngiltere, Fransa ve Almanya’dan oluşan E3 formatının sergilediği iddialı tavra uzun süredir tepki gösteriyor.

Geçen ay İtalyan lider şöyle konuşmuştu:

“Eğer Fransa, Almanya ve Büyük Britanya, o meşhur E3 formatı kapsamında, hepimizin birlikte başarabileceğimizden daha fazlasını tek başlarına başarabileceklerini düşünüyorlarsa, o zaman en azından bunu herkesin adına, tüm tarafların resmi yetkisiyle yapmalılar.”

Bir AB diplomatı, “E3’ten bahsettiğimizde, jeopolitik nüfuzdan, askeri ve mali güçten söz ediyoruz. Bu, İtalya’nın dışlanması anlamına gelmez ama Roma açıkça masada bir koltuğu olması gerektiğini düşünüyor,” dedi.

Meloni, bir başka güçlü askeri güç olan ve Ukrayna ile sınırı paylaşan tek diğer büyük AB ülkesi olan Polonya’nın desteğine sahip. 

Fakat mevkidaşı Donald Tusk, üst düzey görüşmelerde yer almak istediği konusunda daha az açık sözlü davrandı.

Tusk perşembe günü Varşova’da gazetecilere yaptığı açıklamada, “Bildiğiniz gibi, birçok farklı formatımız var. AB olarak, İstekli Koalisyon olarak net bir tutumumuz var. Bu süreçlere tam olarak dahilim,” dedi.

Gelgelelim Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski daha da açık sözlü konuştu. “En son istediğimiz şey, Batı Avrupa’nın Doğu Avrupalıları devre dışı bırakarak Rusya ile muhatap olması,” diyen Sikorski, 1930’lara ve ardından 1945’teki Yalta Konferansına atıfta bulundu:

“Doğu Avrupa ve İskandinavya’yı bu görüşmelerin dışında bırakamazsınız. Yaklaşık 120 milyon insanız. Finlandiya Rusya’ya, Norveç Rusya’ya, Baltık ülkeleri Rusya’ya ve Polonya hem Rusya’ya hem de Ukrayna’ya sınır komşusu.”

Berlin ise Almanya, Fransa ve İngiltere’nin Ukrayna’ya verilecek gelecekteki güvenlik garantilerini üstlenecek en güçlü üç askeri güç olduğu göz önüne alındığında, E3 formatının en doğal temsil grubu olduğunu savunuyor.

İtalya gibi Polonya da Varşova ve Roma’nın katılımına olanak tanıyacak E5 formatını destekliyor.

Fakat Sikorski, Putin ile görüşebilecek liderlerden oluşan başka bir kombinasyonu da gündeme getirdi: António Costa, AB dış politika şefi Kaja Kallas ve Birleşik Krallık Başbakanı Andy Burnham.

Sikorski, Costa-Kallas ikilisinin AB antlaşmaları uyarınca bloğu temsil etme konusunda yasal yetkiye sahip olduğunu savundu.

AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas, perşembe günü Lizbon’da gazetecilere yaptığı açıklamada, “Başbakan Meloni ile aynı fikirdeyim; farklı seslerle konuşmamalıyız. Rusya’nın istediği bu konuların Avrupa’nın da kararını gerektirdiğini söylemek için birleşik kalmalıyız,” dedi.

AB’nin tutumundaki bölünmeleri vurgulayan tek kişi Meloni değil. Geçen hafta, Danimarka Başbakanı ve Avrupa Konseyi’nde Meloni’nin yakın müttefiki olan Mette Frederiksen, Finlandiya ve Norveç liderlerinin Putin’e yaptığı çağrıyı sorguladı ve onların gerçekte neyi başarmayı umduklarını sordu.

Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb ve Norveç Başbakanı Jonas Gahr Støre, bu görüşmeyi Kiev ile tam bir koordinasyon içinde gerçekleştirilen yararlı bir adım olarak savundu.

Bir AB yetkilisine göre, ikili, Ukrayna özel temsilcisi atanması konusunu görüşmekten “büyük memnuniyet duyacak.”

Fakat bu yetkili, söz konusu çağrının Stubb ve Støre’yi bu pozisyona getirmek için “bir girişim” olmadığını vurguladı.

Her halükarda, Avrupalılar Ukrayna’ya finansman sağlamak için yeni yollar bulmaya çalışırken, savaşın bu kış sona erme ihtimali pek yok.

Donald Tusk, “Barış görüşmeleri konusunda gerçekçi olmalıyız ve Rusya’nın gerçek niyetleri konusunda çok dikkatli olmalıyız. Kış aylarında Putin’in bir anlaşmaya varmak için daha az motivasyonu olabilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB’den vatandaşlara krizin ilk 72 saati için acil durum hazırlığı çağrısı

Yayınlanma

Avrupa Komisyonu, olası krizlerde devlet yardımı ulaşana kadar vatandaşların ilk 72 saat boyunca temel ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için acil durum çantası ve temel gıda stoku hazırlamalarını önerdi. Birlik içinde güvenlik hazırlıkları hız kazanırken Moskova yönetimi bu adımların askeri tırmanışı tetikleyeceği uyarısında bulundu.

Avrupa Birliği (AB) vatandaşlarının, acil durumlarda kamu hizmetleri yardım organize edene kadar ilk 72 saat boyunca temel ihtiyaçlarını kendi başlarına karşılamaya hazır olmaları gerektiği bildirildi.

Avrupa Komisyonunun eşitlik, kriz yönetimi ve hazırlıktan sorumlu üyesi Hadja Lahbib, tavsiye niteliğindeki ve bağlayıcılığı bulunmayan yeni rehberi Avrupa Sivil Koruma Forumu kapsamında sundu.

Lahbib, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Bir felaket meydana geldiğinde ilk saatler hayati önem taşıyabilir. Her Avrupalı ne yapacağını, ailesini nasıl koruyacağını ve başkalarına nasıl yardım edeceğini bilmelidir. Hazırlık evlerimizde, okullarımızda ve topluluklarımızda başlar” ifadelerini kullandı.

Brüksel yönetimi yeni tedbirlerin gerekçesini, Avrupa’nın giderek daha sık ve karmaşık krizlerle karşılaşmasıyla açıkladı.

Avrupa Komisyonu, tavsiyeler kapsamında vatandaşların temel ihtiyaç maddeleri stoklamasını ve önceden hazırlanmış acil durum çantaları bulundurmasını önerdi.

Bu önlemlerin, kamu yardımı harekete geçene kadar vatandaşların krizin ilk üç gününde temel gereksinimlerini tek başlarına karşılamalarını sağlamayı amaçladığı belirtildi.

Tavsiyeler çocukların acil durumlara hazırlanması, güvenlik önlemlerinin engelli bireyler için erişilebilir kılınması ve halkın tehditler konusunda daha iyi bilgilendirilmesi olmak üzere üç başlığı daha kapsıyor.

Avrupa Komisyonu ayrıca, AB Sivil Koruma Mekanizmasının 2001’deki kuruluş yıl dönümüne atıfla, 2027 yılından itibaren her yıl 23 Ekim tarihinin “AB Hazırlık Günü” ilan edilmesini önerdi.

Politico’nun Avrupalı diplomatlara ve yetkililere dayandırdığı haberine göre, AB ülkeleri can kayıplarına yol açabilecek kapsamlı bir hibrit saldırı senaryosuna hazırlanıyor.

Haberde, birliğin güvenlik konularında üstleneceği rol ve NATO’nun işlevlerini mükerrer kılıp kılmadığı konusunda AB içinde görüş ayrılıklarının çıktığı aktarıldı.

Aynı habere göre, 27 AB ülkesinin büyükelçileri acil müdahale ekiplerinin konuşlandırılması ve etkilenen ülkeye AB fonlarından kaynak ayrılması başlıklarına odaklanan basına kapalı toplantılar gerçekleştirdi.

Ukrayna’daki çatışmaların 2022’de başlamasının ardından AB ve NATO, Rusya ile olası bir askeri çatışmaya yönelik hazırlıklarını artırdı.

Avrupa Komisyonunun Mart 2025’te sunduğu “Avrupa Savunması Beyaz Kitabı – Hazırlık 2030” belgesinde Rusya, Avrupa güvenliğine yönelik temel tehditlerden biri olarak tanımlandı.

Belge savunma üretiminin artırılmasını, hava ve füze savunmasının, insansız sistemlerin ve askeri hareketliliğin geliştirilmesini öngörüyor.

Estonya, Letonya ve Litvanya ise yüz binlerce sivilin tahliyesini de içeren olası bir Rusya saldırısına karşı eylem planları hazırlamaya başladı.

Bu üç ülke Mayıs 2025’te sivil savunma alanında işbirliği yapma kararı aldı.

Almanya Kara Kuvvetleri Komutanı Christian Freuding de Berlin’in 2029 yılına kadar veya daha erken bir tarihte bir Rus saldırısına hazırlanması gerektiğini dile getirdi.

Diğer taraftan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, eylül ayında yaptığı açıklamada Moskova’nın Avrupa ile savaşa hazırlanmadığını vurgulamıştı.

Putin, Moskova’nın bu tür planları olmadığını, Avrupa ile durumu tırmandırmak için hiçbir gerekçe ve gerçek bir neden bulunmadığını belirtti.

Avrupa ülkelerinin Rusya tehdidine ve savaşa hazırlanma gereğine dair söylemlerini “provokasyon” ve “durumun kasıtlı olarak kışkırtılması” şeklinde nitelendiren Putin, Avrupa’nın bu tutumuna tepki gösterdi.

Kremlin de AB’nin ekonomilerini silahlandırmak için devasa bütçeler harcayarak “askeri-siyasi-ekonomik bir bloğa dönüştüğünü” kaydetti.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, AB ülkelerinin Rusya ile savaş riski açıklamalarının Avrupa’nın silahlanmasına yol açtığını ve bunun nihayetinde “kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete” dönüşebileceği uyarısında bulundu.

Lavrov daha önce yaptığı açıklamada ise “Eğer Avrupa Rusya Federasyonu’na saldırırsa, bu tamamen farklı bir savaş olur ve çok kısa sürer” değerlendirmesini yapmıştı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Polonya: ABD’nin bizi Rus gazına zorlaması “gerçeklikten kopuk”

Yayınlanma

Polonya enerji bakanı, ABD’nin Avrupa’yı daha fazla Rus gazı satın almaya zorlama girişiminin Kremlin’i güçlendireceği uyarısında bulundu.

Miłosz Motyka, “Eğer birisi Rus gazı satın alarak zaman kazanabileceğini düşünerek kendini kandırıyorsa, bu çok pahalı ve dar görüşlü bir oyun olur,” dedi.

Avrupa’da gaz fiyatlarının Ekim ayında son üç yılın en yüksek seviyesine ulaşmasıyla birlikte, kimi politikacılar Rus gazına geri dönülmesi gerektiğini savunuyor.

Örneğin Almanya için Alternatif (AfD) partisinin lideri Alice Weidel, seçilirse Moskova’dan gaz alacağını söyledi.

Motyka’nın açıklamaları, Wall Street Journal’ın haberine göre, ABD’li temsilcilerin Ukrayna’da kısmi bir ateşkes sağlanması amacıyla bir Amerikan aracı vasıtasıyla Avrupa’ya Rus gazı satılmasını araştırdıkları ortaya çıktıktan sonra geldi.

Polonyalı bakan perşembe günü Varşova’da gazetecilere yaptığı açıklamada, “Bu, önce Avrupa’yı, ardından NATO’yu vuracak ve tüm bunlar Avro-Atlantik ilişkilerini sarsacak bir öneri,” dedi.

Polonya’nın Świnoujście limanında bir adet yüzer LNG terminali bulunuyor ve Gdańsk yakınlarında bir tane daha inşa ediliyor.

Her ikisi de ağırlıklı olarak ABD’den gelen süper soğutulmuş gaz ithal ediyor.

Böyle bir girişimin hem Kremlin’in gelirlerini artıracağını hem de savaşı sona erdiremeyeceğini savunan Motyka, “Avrupa’nın Rus gazına geri dönmesi halinde savaşın durdurulabileceği” iddiasının Moskova’dan gelen bir “serap” olduğunu söyledi.

2026 yılının ilk üç çeyreğinde Avrupa, 16 milyar metreküp (bcm) Rus LNG’si ithal etti. Bu ithalatın 1 Ocak 2027’den itibaren yasa ile yasaklanması öngörülüyor.

Aynı dönemde ABD’den yapılan LNG ithalatı ise 63 bcm’ye ulaştı.

Varşova’daki üst düzey yetkililere göre, Polonya yeni LNG terminallerinin yanı sıra Norveç’e boru hattıyla bağlı olduğundan, topraklarından geçen ve şu anda kapalı olan Rus Yamal boru hattı gereksiz hale geld,.

Motyka, “Enerji şantajına maruz kalmamak için çeşitli kaynaklardan ithalat yapmak istiyoruz,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English