Dünya Basını
Zengin bağışçılar “Trump’tan sonra Trumpizm”i hazırlıyor

Çevirmenin notu: Aşağıda okuyacağınız makale, Trumpizmin gelip geçici bir fenomen olmaktan ziyade emperyalist dünyanın merkezinde kendisine yer edinen ve geleceğe uzanan bir hareket olduğuna işaret ediyor. Milyarderlerin Trumpizme biçtiği misyondaki çelişkiler, makale okundukça hemen fark edilecektir: Örneğin “orta sınıfı yeniden inşa etmek”ten bahseden Buskirk, bir yandan da “aristokrasi ile işçi sınıfı” arasındaki bir ittifaktan bahsetmektedir. Ama bunun da ötesinde, “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” (MAGA) koalisyonunun “aristokratik isyan” boyutu gitgide daha da öne çıkmaktadır: Teknoloji milyarderleri ve onların şu anki gözdesi Başkan Yardımcısı JD Vance, ABD’de ve dünya çapında, yer yer biyolojik tınıları da olan, yeni bir egemen sınıf koalisyonu oluşturmak için harekete geçmiş görünmektedir. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
JD Vance’i yükselten gizli bağışçı çevresi şimdi MAGA’nın geleceğini yeniden yazıyor
Elizabeth Dwoskin
Washington Post
4 Kasım 2025
2019 yılında, küçük bir grup sağcı bağışçı, MAGA [Amerika’yı Yeniden Büyük Yap] hareketinin geleceğini güvence altına almak için Ohio’nun 100 kişilik Rockbridge kasabası dışında bir tatil köyü kiraladı. Amaçları, tek bir adayı –Başkan Donald Trump’ı– Cumhuriyetçi Parti’nin radikal dönüşümünü pekiştirecek seçmen, bağışçı ve adaylardan oluşan bir şebeke aracılığıyla kalıcı bir siyasi koalisyona dönüştürmekti.
Silikon Vadisi milyarderi Peter Thiel ve o zamanlar en çok satan bir anı kitabı yazmış olan yatırımcı JD Vance tarafından düzenlenen toplantıya, hedge fon mirasçısı Rebekah Mercer, o zamanlar Fox News sunucusu Tucker Carlson ve iktisatçı Oren Cass da katıldı. Kaynaklar, daha önce ayrıntıları bildirilmemiş olan bu özel toplantıyı anlatmak için isimsiz kalmak koşuluyla konuştu.
Fakat odadaki, grubun hedeflerini sağlamlaştıracak kişi, kesinlikle daha az tanınan biriydi: Arizonalı bir sigorta girişimcisi ve muhafazakâr medya figürü Chris Buskirk.
Bugün Buskirk, hafta sonu toplantısından doğan ve Cumhuriyetçi Parti siyasetinde en etkili güçlerden biri haline gelen gizli organizasyon Rockbridge Network’ün başında bulunuyor. Siyasi stratejistler, iş adamları ve bağışçılardan oluşan bu sıkı sıkıya bağlı şebekenin, geçen yıl başkanın yeniden seçilmesine katkıda bulunduğunu ve kendi üyelerinden biri olan Vance’i başkan yardımcılığına taşıdığını düşünüyor.
Teknoloji liderlerinden önemli miktarda fon alan Rockbridge, MAGA’yı Trump’tan daha uzun ömürlü hale getirmeyi hedefliyor. Grubun bir internet sitesi veya halka açık bir yapısı yok, fakat anketörler, veri analistleri, çevrimiçi reklamcılar ve hatta bir belgesel film kolu oluşturdu. Grup, 2026 ara seçimlerinde ve Rockbridge üyelerinin çoğunun Vance’in aday olmasını umduğu 2028 başkanlık seçimlerinde, cephanesini kullanmaya hazırlanıyor. Gruba yakın bir kaynağa göre, grup, açık hava grupları ve kiliseler dahil olmak üzere, siyasi olmayan üyelikler aracılığıyla potansiyel seçmenlerin ayrıntılı profillerini içeren bir veritabanı oluşturdu.
Buskirk’ün Trump’ın çevresiyle olan bağları Rockbridge’in ötesine geçiyor. Yatırımcı Omeed Malik ile birlikte kurduğu risk sermayesi şirketi 1789 Capital, ortakların “vatansever kapitalizm” olarak adlandırdığı şeye odaklanıyor ve şu anda Donald Trump Jr. da ortakları arasında yer alıyor. İkili, yönetim yetkilileri ve arkadaşlarıyla birlikte, Trump’ı destekleyen iş liderlerinin Washington’da bir araya gelmesi için kişi başı 500.000 dolarlık üyelik isteyen kulüp Executive Branch’i kurdu.
Buskirk’e göre, bu kuruluşların ortak bir hedefi var: Ülkenin geleceği için hayati önem taşıdığını düşündüğü iş adamlarına, hükümeti ve kalıcı siyasi gücü şekillendirme rolünü vermek.
Çabaları, tartışmalı bir toplumsal ilerleme teorisine dayanıyor: Buskirk’ün MAGa popülizmine aykırı olduğunu düşünmediği, seçilmiş bir grup elitin, ülkeyi ileriye taşımak için tam da doğru kişiler olması. Endüstri liderlerini iktidar pozisyonlarına getirmek, Ticaret Bakanı Howard Lutnick’ten teknoloji devi Elon Musk’a kadar Trump’ın başkanlığının bir özelliği ve Buskirk, MAGA hareketinin ülke için yeni nesil yöneticilere enerji verdiğini söylüyor.
Buskirk ve onun yakın çevresindeki dokuz kişiyle yapılan mülakatlara göre, Buskirk’ün çeşitli projeleri, sağcıların “aristopopülizm” olarak adlandırdığı şeyi yansıtıyor ve zengin kapitalistler ile temsil etmeyi amaçladıkları işçi sınıfı arasında bir köprü kurmayı, ülkeyi kârlı bir şekilde yeniden sanayileştirmeyi ve kendi çıkarlarını tabanlarının çıkarlarıyla bağlamayı hedefliyor.
Scottsdale, Arizona’daki ofisinde verdiği röportajda, “Her toplumda ya sömürücü bir elit –oligarşi– ya da üretken bir elit –aristokrasi– vardır,” dedi.
Buskirk, tarihteki birçok yenilikçi dönemin bu tür bir aristokrasi tarafından yönlendirildiğini savunuyor ve bu görüşünü 2023 tarihli “Amerika ve Mümkün Olanın Sanatı” adlı kitabında da dile getiriyor. “Klasik Yunan anlamında” bu terim aşağılayıcı değil, diyor; tersine, “ülkeyi koruyan ve herkesin refahı için iyi yöneten uygun bir elit” anlamına geliyor.
Buskirk’in görüşüne göre, o siyasi piyasaya bir iş adamı olarak yaklaştı, bir boşluk tespit etti ve bunu kapatmak için bilinçli adımlar attı. Sağ, onun “koordinasyon sorunu” olarak adlandırdığı bir soruna sahipti: Beklenmedik bir şekilde Trump’ı seçen seçmenler ve ilerici sol tarafından dışlanan yeni ortaya çıkan zenginler grubu. Fakat her iki taraf da organizasyon altyapısından yoksundu.
Buskirk, çabalarını tek cümleyle özetliyor: “Beyin artı para artı taban.”
Diğerleri onun etkisini daha güçlü bir şekilde anlatıyor. Muhafazakâr düşünce kuruluşu American Compass’ın baş ekonomisti Cass, insanlar hâlâ Trump’ın desteğini “kişilik kültü” olarak görse de, MAGA hareketini artık güçlü bir ekosistemin desteklediğini söylüyor.
“Chris, bu ekosistemin kurucusudur,” diye ekliyor.
Buskirk Rockbridge’in kuruluş etkinliği hakkında yorum yapmayı reddetti. Thiel yorum yapmayı reddetti. Mercer yorum talebine yanıt vermedi.
İş dünyası liderleri ve taktisyenlerden oluşan güzide çevresi dışında nispeten tanınmayan Buskirk, bir zamanlar Koch kardeşlerin hakim olduğu bir role adım atan sıra dışı bir figür. Koch kardeşler, Trump’ın ticaret politikalarının çoğuna karşı çıkan, kodaman Cumhuriyetçi mega bağışçılar. O, memler atan bir MAGA ateşleyicisi değil; arkadaşları Buskirk’i, son derece zeki ve azimli bir taktikçi olarak tanımlıyor. Buskirk’in ortağı ve 1789 Capital’in kurucu ortağı Omeed Malik, “Demokrat Parti’de artık kendilerini evlerinde hissetmeyen” binlerce varlıklı insanın olacağını fark eden “ilk hareket eden” kişi olduğunu söyledi.
Vance, The Post’a yaptığı açıklamada, Buskirk’in “neredeyse herkesten önce” “fikirlerin, organizasyonun ve finansmanın doğru kombinasyonunun Cumhuriyetçi Parti için kalıcı siyasi başarıyı nasıl sağlayabileceğini” gören “özgün bir düşünür” olduğunu söyledi.
Seçim siyasetinin dışında, Buskirk’in projeleri, sınırsız kapitalizmi Amerikan yaşamına sokmayı amaçlıyor. 1789 Capital, yerli inovasyonun Amerika’nın endüstriyel tabanını canlandırabileceği fikrinin bir test alanı olarak hizmet ediyor, diyor Buskirk. Firmanın ortakları, bunu internet sitelerinde “Amerikan istisnacılığının bir sonraki bölümü” olarak tanıtıyor. Yaklaşık 30 şirkete yatırım yapan firma, “duyar karşıtı” [anti-woke] siyasetiyle ve Trump yönetiminin iktisadi gündemiyle bağlantılı startup’lara fon sağlıyor. Bunlar arasında nadir toprak mineralleri çıkaran, savaş için yapay zeka fabrikaları kuran veya 3D yazıcıyla roket yakıtı üreten şirketler bulunuyor.
Buskirk’in ağı Trump yönetimi ile iç içe geçtikçe, bu grup Washington’un yeni güç simsarları için bir parti çevresi oluşturdu. Rockbridge’in nisan ayında Florida’nın Key Biscayne kentindeki Ritz-Carlton’da düzenlenen ve “Amerika’yı Yeniden Sağlıklı Hale Getir” temalı nefes egzersizleri ve yoga seanslarının yer aldığı altı aylık konferansına, Hazine Bakanı Scott Bessent, Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard ve Orta Doğu özel elçisi Steve Witkoff katıldı. Buskirk’in arkadaşı, Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanı Robert F. Kennedy Jr., haziran ayında Executive Branch’in açılışına katıldı. Bu mekanda yüksek kaliteli şarap ve suşi servis edilirken, tohum yağları servis edilmiyor.
Buskirk’in ağındaki kişiler, artan nüfuzlarını, hükümetin nihayet toplumun yenilikçilerini cezalandırmak yerine desteklemeye başladığının kanıtı olarak görüyorlar. Biden yönetimi sırasında bastırıldığını söyledikleri, birikmiş iktisadi gücü serbest bırakıyor.
Fakat Rockbridge ve 1789 gibi kuruluşlarda, bazı eleştirmenler daha zararlı bir şey görüyor: Trump’ın çalışanlara fayda sağlama vaatlerini baltalayan, seçilmemiş bir grup Amerikan oligarkının yükselişi. Trump yönetimi, göreve geldiğinden bu yana, yapay zeka teknolojisine yönelik ihracat kontrollerinin kaldırılması ve kripto para birimini teşvik eden yürütme emirleri ve yasaların imzalanması da dahil olmak üzere, teknoloji girişimcilerine fayda sağlayan bir dizi yeni politika uygulamaya koydu. Beyaz Saray sözcüsü Kush Desai yaptığı açıklamada, “Başkan Trump’ın ilk ve tek odak noktası, onu Beyaz Saray’a geri seçen işçi sınıfından Amerikalılara refahı geri kazandırmaktır,” dedi.
Trump Jr. geçen kasım ayında 1789’a ortak olarak katıldığından beri, şirkete yakın iki kişiye göre, şirket yüz milyonlarca dolar topladı ve şu anda 1 milyar dolardan fazla varlığa sahip. Bu yaz hükümet, 1789’un yatırım yaptığı ve Trump Jr.’ın şu anda danışma kurulunda yer aldığı blok zinciri tabanlı bahis startup’ı Polymarket’e yönelik Biden döneminden kalma iki federal soruşturmayı düşürdü.
Koch’ların hayırseverlik ağından fon alan sağ eğilimli American Enterprise Institute’un ekonomi politikası araştırmaları direktörü Michael Strain, “Genel olarak iş dünyası için iyi olan Amerika için de iyidir, fakat başkanın çevresindeki kişilerin Amerikan iş dünyasını temsil ettiğini düşünmüyorum” diyor: “Hükümetin görevi, zengin bireylerin, kurucuların ve yöneticilerin refahını değil, ulusun refahını artırmaktır.”
Buskirk’e göre bu eleştiriler asıl noktayı kaçırıyor. Bu şehri pek sevmese de, Trump’ı Beyaz Saray’a geri getiren iş adamlarını Washington’a getirmekte kararlı olduğunu söylüyor. Siyaseti “rüşvetçi” ve Washington’daki düşünce kuruluşlarını “her türlü klişenin karesi” olarak tanımlayan Buskirk, kültürün baştan aşağı yeniden inşa edilmesi gerektiğini söylüyor.
“Bu, vakit geçirmek için çekici bir yer değil, ama aynı zamanda gerçekten gerekli,” diyor. “Öz yönetim, aslında yapmak istemediğiniz bir şeye dahil olmanız gerektiği anlamına gelir.”
‘Bir koordinasyon sorunu’
Buskirk’e herhangi bir günde nerede olduğunu sorarsanız, 56 yaşındaki dört çocuk babası yedi farklı şehir sayabilir. Zamanını Scottsdale’deki aile ofisi, 1789 Capital’in genel merkezinin bulunduğu Florida’nın Palm Beach kenti, Dallas, San Francisco, Austin ve isteksizce de olsa Washington D.C. arasında bölüştürüyor. Uyandığından yatana kadar telefonda olduğunu ve başkan yardımcısının programı izin verdiğinde her zaman Vance için zaman ayırdığını söylüyor.
Fakat Buskirk’in erken yaşamı neredeyse tamamen Arizona’da geçti. Soğuk Savaş sırasında babasının orduda görev yaptığı Almanya’daki bir askeri üssünde doğmuş olsa da, Scottsdale’de büyüdü. Hafta sonlarını, eyalet genelinde evleri ve küçük işletmeleri sigortalayan aile şirketinde çalışarak geçirirdi. Buskirk, evlerinin “son derece vatansever” olduğunu ve muhafazakâr dergi National Review’un sadık aboneleri olduklarını hatırlıyor.
Genç bir yetişkin olarak Buskirk, siyaset teorisi alanında yüksek lisans yaptı ve siyaset felsefecisi Leo Strauss’tan esinlenen sağcı düşünce kuruluşu Claremont Institute’ta staj yaptı.
Fakat akademi dünyasını çok pratik bulmadığı için hem düşünce kuruluşundan hem de yüksek lisans programından ayrıldı. Scottsdale’e dönerek bir sigorta şirketi kurdu ve ambulans satıcıları ve diğer alışılmadık işletmeler için sigorta poliçeleri düzenledi. Sonraki yirmi yıl boyunca, sigortacılıkla ilgili dört şirket daha kurdu ve sattı.
Ailesi siyasetten uzaklaşmıştı. Buskirk ailesi, ülkeyi yanlış yola soktuğuna inandıkları Cumhuriyetçi kurumsal yapıdan tiksinerek 2000’lerin ortasında National Review aboneliklerini iptal etti. Buskirk, Irak Savaşı’nın “bir sis perdesi” haline geldiğini ve dikkatleri gözlerinin önünde ortaya çıkan ciddi iktisadi sorunlardan başka yöne çektiğini söyledi.
Michigan’daki yakınlarını ziyaret ederken, ülkenin 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasıyla “fabrikaların kelimenin tam anlamıyla toplanıp 40 fitlik konteynırlara konarak Çin’e gönderildiğini” gördü. Amerikalılar, düşük ücretli hizmet işlerinde çalışmaya başladılar: McDonald’s’ta saatte 8 dolar, Ford fabrikasında ise 25 dolar. Sonra yasadışı göçmenler gelip bu işleri de aldılar, diyor.
Arkadaşlarına, “onurlu bir hayat yaşamak için olağanüstü bir şey yapmanıza gerek olmadığı” Amerikan Rüyası’nın giderek zorlaştığını, ama kendini güçsüz hissettiğini söyledi. “Ben sadece Arizona’da yaşayan sıradan bir adamdım,” diye hatırlıyor: “Ne yapabilirim ki?”
Barack Obama 2000’lerin sonunda sahneye çıktığında, Buskirk onun kültürü canlandırmasını izledi. Buna karşılık, Cumhuriyetçi Parti ve kurumlarının otomatik pilotta çürüdüğünü hissetti.
O yıllarda Buskirk, babasıyla birlikte kurduğu sigorta şirketlerinin sonuncusunu da satmıştı. 2015 yılında Trump, Trump Tower’daki altın merdivenden inerek başkanlık adaylığını açıkladığında, Buskirk’in elinde [bu sefer] daha fazla zaman vardı.
Arizonalı girişimci, başkanlığı bir reklam hilesi olarak gören New Yorklu reality şov sunucusuna başlangıçta şüpheyle yaklaştı. Fakat Trump’ın eski mülakatlarını izlediğinde, Amerikan liderlerinin Amerikalıları öncelikli görmediklerine dair bir vurgu işitti.
“Düşündüm ki, o aslında 40 yıldır aynı şeyi söylüyor!” diye hatırlıyor Buskirk. “O zaman anladım ki, tamam, o gerçek. Onun ciddi olmadığını söyleyenler yalan söylüyor.”
Temmuz 2016’da Buskirk, muhafazakârlığın yeni bir şekilde ifade edilmesinin “inkar edilemez” bir ihtiyaç olduğunu vurgulayan American Greatness adlı bir çevrimiçi dergi kurdu. Dergi, Trump’a yaptığı milyon dolarlık bağışla liberal Silikon Vadisi’ni şok eden ve kısa süre önce bir arkadaşı tarafından Buskirk’e tanıtılan Thiel’den finansman aldı. Editörler açılış manifestosunda “Muhafazakâr hareketin toprağı verimsizleşmiş durumda,” diye yazıyorlardı: “Tekrar gelişmesi için gübrelenmesi, yeniden ekilmesi ve özenle yetiştirilmesi gerekiyor.”
Thiel, Buskirk’i, “Hillbilly Elegy” kitabının yazarı Vance ile tanıştırdı. Vance ve Buskirk kısa sürede iyi arkadaş oldu.
Buskirk, bu adamların bir buçuk yıl boyunca “sadece ineklik yaptıklarını”, belirli bir amaçları olmadığını, sadece “bir şeyler yaratmalıyız” hissi içinde olduklarını hatırlıyor.
2019’da Vance ve Thiel, bir düzine kadar kişiyi, örgütün adını aldığı küçük kasabanın hemen dışındaki Ohio kırsalındaki bir hanede bir araya getirdi. Bazı katılımcılar Buskirk gibi kararlı Trump destekçileriydi. Diğerleri ise şüpheciydi. Fakat o hafta sonu Buskirk ile tanışan yatırımcı Blake Masters, hepsinin Trump döneminde elde edilen başarıların, Demokratlar Beyaz Saray’ı geri alırsa kolaylıkla tesadüf eseri elde edilmiş bir başarı haline gelebileceğini düşündüğünü söyledi.
Masters, “Solun etkinliğini eleştirmekle çok zaman harcadık” diye ekliyor: “Oldukça kötü bir gündemleri vardı… ama örgütlenme konusunda çok etkiliydiler. … Sağ uzun süredir yerinde sayıyordu ve kurumları çürümeye başlamıştı.“
MAGA’nın bir şebeke sorunu olduğu, bazı katılımcılar için açık hale geldi. Kochlar gibi sağdaki bağışçılar yıllarca örgütlerini kurmak için uğraşırken, Trump’ı ve onun temsil ettiği yeni sağ görüşlerini destekleyen zenginler “birbirlerini gerçekten tanımıyorlardı” diyor Buskirk. Trump’a oy verenler de, işçi sınıfı da dahil, organize değildi.
“Koordinasyon yok. Yönetim yok. Planlama yok. Her şey bir anda oldu,” diye hatırlıyor: “Diyelim ki, tamam, bakın, bunlar çözülürse her şeyin daha iyi ve daha etkili çalışmasını sağlayacak iki sorun. Hadi bunları çözmeye başlayalım.”
Bir hareketin oluşumu
Buskirk zirveden enerjik bir şekilde döndü ve siyasi örgütlenme konusunu öğrenmeye başladı. İlk ilkelerden başlayarak, 80’li yılların etkili bir solcu örgütlenme kılavuzu olan “Roots to Power”ı [İktidarın Kökleri] okudu.
Vance ile birlikte, sol ve sağdaki siyasi örgütlerin vaka çalışmalarını oluşturmaya başladı ve başarısızlıklarını ve başarılarını belgeledi. Ulusal Tüfek Derneği (NRA) öne çıktı. Buskirk ve ortaklarının vardığı sonuca göre NRA, iki seçmen grubundan birini, yani Anayasa’nın 2. Maddesi’nin savunucularını organize etmede çok başarılı olmuştu. Fakat diğer seçmen grubu, avcılığı seven doğa severler, o kadar iyi organize değildi ve oy kullanmak için kayıt yaptırmaları olası değildi.
Fakat 60’lı yıllardan kalma bir Demokrat koalisyonu olan doğa severler, Trump’a oy veren demografik gruplarla önemli ölçüde örtüşüyordu.
“Bu aslında doldurulması gereken bir boşluk olacak,” diyor, eğer “onların dikkatini çekmeye değer bir şey” bulabilirse.
Buskirk, Rockbridge’in faaliyetleri hakkında çok fazla ayrıntıya girmiyor, ama genel olarak, insanları bağlı oldukları gruplara göre sosyal medya gruplarına katılmaya teşvik etmek için klasik bir çevrimiçi satış borusu tasarladığını söylüyor. Buna küçük işletme sahipleri, doğa severler ve kiliseye gidenler de dahildi.
Buskirk, bunun, seçimlerden hemen önce reklam bombardımanı yaparak insanları “kaba kuvvet”le kendi tarafına çekmeye çalışan siyasi örgütlerin işleyişinin tam tersi olduğunu söylüyor. Rockbridge ise daha kademeli bir yaklaşım benimsiyor: “Güven ilişkisi kurun ve insanlara bir tür fayda sağlayın. Ancak o zaman onlardan bir şey yapmalarını isteyebilirsiniz.”
Nisan 2022’ye gelindiğinde, Vance siyasi makam için ilk kez, başarı şansı düşük bir girişimde bulundu. Malik, Palm Beach’teki bir restoranda onun için küçük bir bağış toplama etkinliği düzenledi. Yatırımcı, koronavirüs kısıtlamaları ve teknoloji platformlarının koronavirüs hakkındaki konuşmaları denetlemesi nedeniyle Demokrat Parti’den ayrıldıktan sonra, bir önceki yıl New York’tan taşınmıştı. Buskirk, Don Jr. ile birlikte etkinliğe katıldı.
Grup, Buskirk’in Rockbridge konferansı düzenlediği Mar-a-Lago’ya geçti.
Erkekler, çevrimiçi sansür olarak gördükleri şey ve sürdürülebilirlik ve çeşitlilik girişimleri gibi liberal öncelikler lehine yeniliklerin engellendiği hissi üzerine öfkelerini paylaşarak bir hafta geçirdiler.
“Çoğumuz da yaklaşık aynı yaştayız,” diyen Malik, grubun “nesilsel bir değişimi” başlattığını hissettiğini belirtti.
Malik ve Buskirk ertesi yıl birlikte iş hayatına atıldılar ve Haklar Bildirisi’nin önerildiği yılın adını taşıyan 1789 Capital’i kurdular. Başlangıçta Malik’in “duyar karşıtı şirketler” olarak adlandırdığı şirketlere odaklandılar. İlk yatırımları, Fox News’ten kovulan Tucker Carlson tarafından kurulan yeni bir medya ve eğlence şirketi olan Last Country Inc. oldu. Ortaklar daha sonra çevrimiçi silah pazarı GrabAGun’a, sporcuların performans artırıcı ilaçlar almasına izin veren Enhanced Games’e ve savunma için yapay zeka fabrikaları üreten startup Hadrian’a yatırım yaptı (Ortaklar ayrıca Elon Musk’ın üç şirketinde de pozisyon aldılar: SpaceX, Neuralink ve xAI).
Dallas merkezli startup Firehawk Aerospace’in kurucusu Will Edwards, füzelerde kullanılacak 3D baskılı katı roket yakıtı konusunda uzmanlaşmış bir şirket. Edwards, birçok Silikon Vadisi risk sermayedarı, sadece orduya satış yapan şirketlere fon sağlamak istemedikleri için tekliflerini reddetmiş.
Edwards, “Chris bunun saçma olduğunu düşündü,” diyor.
O zamandan beri Firehawk’a 60 milyon dolarlık bir finansman turu yöneten Buskirk, bu konuya özel bir ilgi gösterdi ve Dallas’a giderek Edwards’ın fabrikasını gezdi. Buskirk, bu fabrikada üniversite diploması olmayan işçilerin altı haneli gelirler elde edebildiğini söyledi.
Buskirk, Edwards’ın şirketinin, yatırımcıların siyasi argümanlarının iktisadi kanıtı olduğuna inanıyor: ABD’nin tekrar iPhone ve Nike ayakkabıları üretmesi olası değil, diyor. Fakat endüstriyel tabanını, özellikle ulusal savunma alanında canlandırabilir ve orta sınıfın yeniden oluşmasına yardımcı olabilir.
Bu hedef, Başkan Joe Biden’ın 2022’de 52 milyar dolarlık CHIPS Yasasını imzalarken de gerçekleştirmeye çalıştığı bir hedefti. Yasa, bir nesildir en büyük destek paketi ile yerli çip üretimine yönelik ileri imalat istihdamını yeniden ülkeye getirmeyi amaçlıyordu. Trump, bu hibeleri israf olarak eleştirdi ve fonların bir kısmını geri aldı.
American Enterprise Institute ekonomisti Strain, MAGA hareketinin siyasi retoriğinin ülkenin gerçek iktisadi durumunu yanlış yorumladığını söylüyor. İmalat istihdamının kaybının ana nedeninin dış kaynak kullanımı değil, teknolojik yenilikler olduğunu belirten Strain, yerli imalatın Amerika’yı canlandıracağını savunanların çoğunun, yapay zeka yoluyla büyük çaplı işgücü yerinden edilmesini destekleyen yatırımcılar olduğunu ekliyor.
American Compass’tan Cass, işçi sınıfı topluluklarını yeniden inşa etmek için gereken yatırımın ölçeğinin, 1789 veya diğer benzer görüşlü yatırımcıların harcayabileceğinden çok daha büyük olduğunu söylüyor. Fakat Buskirk ve ortaklarının finanse ettiği deneylerin, “yeni bir yol açtıkları” için önemli olduğunu belirtiyor.
Rockbridge ve süper PAC’lerin [Siyasi Eylem Komiteleri] 2024 seçimleri üzerindeki etkisi henüz tam olarak anlaşılmamıştır. Rockbridge’e bağlı süper PAC Turnout for America, Charlie Kirk’ün Turning Point Action’ı da dahil olmak üzere, Trump kampanyası adına salıncak eyaletlerde seçim kampanyası yürüten birkaç gruptan biriydi. FEC kayıtlarına göre, Turnout for America 2024 döngüsünde 34,5 milyon dolar harcadı, bu rakam Elon Musk’ın AmericaPAC’ının 261 milyon dolarlık harcamasının çok altında.
Fakat Rockbridge’in iç verileri, bir dereceye kadar etkinliği olduğunu gösteriyor ve içeriden gelen bilgiler, bunu yıllardır süren seçmen profilleme ve mobilizasyon çabalarına bağlıyor. Süper PAC, yedi salıncak eyaletteki düşük eğilimli seçmenlerden oluşan birkaç milyon vatandaşı, sandığa gitmeleri için teşvik edilirse Trump’a oy vereceklerine inandıkları kişiler olarak belirledi. Grup, bu seçmenlerin yüzde 40’ını sandığa gitmeye motive edebilirlerse Trump’ın bu eyaletleri kazanacağını hesapladı. Sonuçta, iç istatistikleri doğrudan bilen iki kişi söylediğine göre, Rockbridge’in 3.000 seçim kampanyacısı yüzde 50’lik bir katılım sağladı.
Bugün, grubun havası coşkulu. Buskirk’e göre, seçimlerden bu yana ilgi arttı ve yeni üyelerin yaklaşık yarısı teknoloji sektöründen geliyor. Grubun birkaç üyesi milyarder; önde gelen yatırımcılar Marc Andreessen ve David Sacks zaten üye.
Yine de, Buskirk’in daveti üzerine Rockbridge’e katılan Firehawk’ın kurucusu Edwards, etkinliklerin “birbirlerinin arkadaşlığından keyif alan yakın bir grup insan” gibi sıcak bir atmosferde geçtiğini söylüyor. Edwards, dubleks bir evde yaşadığını ve Toyota marka bir araba kullandığını belirtiyor. Grupta geniş bir yaş aralığı temsil ediliyor, Buskirk’in üniversiteden yeni mezun olan oğlu Chris’in de dahil olduğu 30 yaş altı NextGen [Bir Sonraki Nesil] bölümü de dahil.
Minnesota Üniversitesinde şirketler hukuku profesörü olan ve Bush yönetimi sırasında Beyaz Saray’da baş etik avukatı olarak görev yapan Richard Painter, Rockbridge, 1789 ve Executive Branch’e olan bu ilgi akınının, yönetim yetkililerine veya Trump ailesine erişim sağlamak için para ödeyen insanlardan oluşan bir “para öde, oyna” şebekesi izlenimi yarattığını söyledi (Ayrıca, bu toplantılar kendi döneminde gerçekleşseydi, yönetim yetkililerine bu toplantılara katılmamalarını tavsiye edeceğini de söyledi).
Buskirk bu eleştiriye yanıt vermeyi reddetti.
Yurtdışında iş seyahatindeyken gönderdiği bir mesajda, Amerika’nın büyüklüğünün ancak “yüksek güven ortamında birlikte çalışan, yetenekli ve yüksek iradeye sahip kişilerin kasıtlı olarak yetiştirilmesi” ile başarılabileceğini söyledi.
Kitabında, Rönesans dönemindeki Floransa, yüzyıl ortası Amerika ve Sanayi Devrimi dönemindeki İngiltere’nin Lancashire ilçesi gibi, elit ağların toplumu ileriye taşıdığı tarihi anları listeliyor. İskoç Aydınlanması’nın aslında “birkaç düzine insanın eseri” olduğunu belirten Buskirk, bu insanların Select Society adlı özel bir sosyal kulüpte “uzun süreli dostluklar” kurduklarını belirtiyor.
Buskirk’e göre, olağanüstü yenilikçi tarihsel dönemlerle paralellikler oluşmaya başlamış olsa da, “Amerika’nın gizil potansiyelinin tam olarak ortaya çıkması” garanti edilemezdi.
“Öyle olmasını diliyorum” diyor, “Yapılacak çok şey var.”
Dünya Basını
Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.
ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.
“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”
İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.
Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:
“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”
Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.
“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”
Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.
Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:
“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”
Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:
“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”
“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”
Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.
Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:
“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”
ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:
“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”
“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”
Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.
Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:
“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”
Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.
Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:
“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”
Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”
“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”
Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.
Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:
“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”
“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”
Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.
Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:
“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”
Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”
Dünya Basını
Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026
Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.
Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.
Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya-Pasifik’te huzursuzluk
Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.
Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.
Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.
İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.
Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.
Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.
Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.
Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.
Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.
Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.
Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.
Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.
Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.
Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.
Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor
Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.
Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.
Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.
Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli
Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.
Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.
Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.
Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?
Amerika dışında plan yok
Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.
Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.
Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.
Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.
Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.
Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.
Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.
Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.
Dünya Basını
The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.
İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.
“Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.
Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.
Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.
IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.
“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”
Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.
Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.
İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.
Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.
Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.
“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”
Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.
Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.
İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.
Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.
RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.
Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.
Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.
Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.
Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.
Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.
Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.
Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.
Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.
“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”
Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:
“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”
George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.
London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.
Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.
Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.
“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”
The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.
Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.
Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.
2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.
Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.
Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.
Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.
“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”
Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.
Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.
Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.
Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.
Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.
Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Amerika5 gün önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Dünya Basını1 hafta önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Dünya Basını2 hafta önceÇin, Buz İpek Yolu yarışını kazanıyor
Görüş2 hafta önceBüyük Oyun III: Enerji ve Dolar Açlığıyla Şekillenen Yeni Dünya
Rusya1 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını2 hafta önceNikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi










