Dünya Basını
Zengin bağışçılar “Trump’tan sonra Trumpizm”i hazırlıyor

Çevirmenin notu: Aşağıda okuyacağınız makale, Trumpizmin gelip geçici bir fenomen olmaktan ziyade emperyalist dünyanın merkezinde kendisine yer edinen ve geleceğe uzanan bir hareket olduğuna işaret ediyor. Milyarderlerin Trumpizme biçtiği misyondaki çelişkiler, makale okundukça hemen fark edilecektir: Örneğin “orta sınıfı yeniden inşa etmek”ten bahseden Buskirk, bir yandan da “aristokrasi ile işçi sınıfı” arasındaki bir ittifaktan bahsetmektedir. Ama bunun da ötesinde, “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” (MAGA) koalisyonunun “aristokratik isyan” boyutu gitgide daha da öne çıkmaktadır: Teknoloji milyarderleri ve onların şu anki gözdesi Başkan Yardımcısı JD Vance, ABD’de ve dünya çapında, yer yer biyolojik tınıları da olan, yeni bir egemen sınıf koalisyonu oluşturmak için harekete geçmiş görünmektedir. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
JD Vance’i yükselten gizli bağışçı çevresi şimdi MAGA’nın geleceğini yeniden yazıyor
Elizabeth Dwoskin
Washington Post
4 Kasım 2025
2019 yılında, küçük bir grup sağcı bağışçı, MAGA [Amerika’yı Yeniden Büyük Yap] hareketinin geleceğini güvence altına almak için Ohio’nun 100 kişilik Rockbridge kasabası dışında bir tatil köyü kiraladı. Amaçları, tek bir adayı –Başkan Donald Trump’ı– Cumhuriyetçi Parti’nin radikal dönüşümünü pekiştirecek seçmen, bağışçı ve adaylardan oluşan bir şebeke aracılığıyla kalıcı bir siyasi koalisyona dönüştürmekti.
Silikon Vadisi milyarderi Peter Thiel ve o zamanlar en çok satan bir anı kitabı yazmış olan yatırımcı JD Vance tarafından düzenlenen toplantıya, hedge fon mirasçısı Rebekah Mercer, o zamanlar Fox News sunucusu Tucker Carlson ve iktisatçı Oren Cass da katıldı. Kaynaklar, daha önce ayrıntıları bildirilmemiş olan bu özel toplantıyı anlatmak için isimsiz kalmak koşuluyla konuştu.
Fakat odadaki, grubun hedeflerini sağlamlaştıracak kişi, kesinlikle daha az tanınan biriydi: Arizonalı bir sigorta girişimcisi ve muhafazakâr medya figürü Chris Buskirk.
Bugün Buskirk, hafta sonu toplantısından doğan ve Cumhuriyetçi Parti siyasetinde en etkili güçlerden biri haline gelen gizli organizasyon Rockbridge Network’ün başında bulunuyor. Siyasi stratejistler, iş adamları ve bağışçılardan oluşan bu sıkı sıkıya bağlı şebekenin, geçen yıl başkanın yeniden seçilmesine katkıda bulunduğunu ve kendi üyelerinden biri olan Vance’i başkan yardımcılığına taşıdığını düşünüyor.
Teknoloji liderlerinden önemli miktarda fon alan Rockbridge, MAGA’yı Trump’tan daha uzun ömürlü hale getirmeyi hedefliyor. Grubun bir internet sitesi veya halka açık bir yapısı yok, fakat anketörler, veri analistleri, çevrimiçi reklamcılar ve hatta bir belgesel film kolu oluşturdu. Grup, 2026 ara seçimlerinde ve Rockbridge üyelerinin çoğunun Vance’in aday olmasını umduğu 2028 başkanlık seçimlerinde, cephanesini kullanmaya hazırlanıyor. Gruba yakın bir kaynağa göre, grup, açık hava grupları ve kiliseler dahil olmak üzere, siyasi olmayan üyelikler aracılığıyla potansiyel seçmenlerin ayrıntılı profillerini içeren bir veritabanı oluşturdu.
Buskirk’ün Trump’ın çevresiyle olan bağları Rockbridge’in ötesine geçiyor. Yatırımcı Omeed Malik ile birlikte kurduğu risk sermayesi şirketi 1789 Capital, ortakların “vatansever kapitalizm” olarak adlandırdığı şeye odaklanıyor ve şu anda Donald Trump Jr. da ortakları arasında yer alıyor. İkili, yönetim yetkilileri ve arkadaşlarıyla birlikte, Trump’ı destekleyen iş liderlerinin Washington’da bir araya gelmesi için kişi başı 500.000 dolarlık üyelik isteyen kulüp Executive Branch’i kurdu.
Buskirk’e göre, bu kuruluşların ortak bir hedefi var: Ülkenin geleceği için hayati önem taşıdığını düşündüğü iş adamlarına, hükümeti ve kalıcı siyasi gücü şekillendirme rolünü vermek.
Çabaları, tartışmalı bir toplumsal ilerleme teorisine dayanıyor: Buskirk’ün MAGa popülizmine aykırı olduğunu düşünmediği, seçilmiş bir grup elitin, ülkeyi ileriye taşımak için tam da doğru kişiler olması. Endüstri liderlerini iktidar pozisyonlarına getirmek, Ticaret Bakanı Howard Lutnick’ten teknoloji devi Elon Musk’a kadar Trump’ın başkanlığının bir özelliği ve Buskirk, MAGA hareketinin ülke için yeni nesil yöneticilere enerji verdiğini söylüyor.
Buskirk ve onun yakın çevresindeki dokuz kişiyle yapılan mülakatlara göre, Buskirk’ün çeşitli projeleri, sağcıların “aristopopülizm” olarak adlandırdığı şeyi yansıtıyor ve zengin kapitalistler ile temsil etmeyi amaçladıkları işçi sınıfı arasında bir köprü kurmayı, ülkeyi kârlı bir şekilde yeniden sanayileştirmeyi ve kendi çıkarlarını tabanlarının çıkarlarıyla bağlamayı hedefliyor.
Scottsdale, Arizona’daki ofisinde verdiği röportajda, “Her toplumda ya sömürücü bir elit –oligarşi– ya da üretken bir elit –aristokrasi– vardır,” dedi.
Buskirk, tarihteki birçok yenilikçi dönemin bu tür bir aristokrasi tarafından yönlendirildiğini savunuyor ve bu görüşünü 2023 tarihli “Amerika ve Mümkün Olanın Sanatı” adlı kitabında da dile getiriyor. “Klasik Yunan anlamında” bu terim aşağılayıcı değil, diyor; tersine, “ülkeyi koruyan ve herkesin refahı için iyi yöneten uygun bir elit” anlamına geliyor.
Buskirk’in görüşüne göre, o siyasi piyasaya bir iş adamı olarak yaklaştı, bir boşluk tespit etti ve bunu kapatmak için bilinçli adımlar attı. Sağ, onun “koordinasyon sorunu” olarak adlandırdığı bir soruna sahipti: Beklenmedik bir şekilde Trump’ı seçen seçmenler ve ilerici sol tarafından dışlanan yeni ortaya çıkan zenginler grubu. Fakat her iki taraf da organizasyon altyapısından yoksundu.
Buskirk, çabalarını tek cümleyle özetliyor: “Beyin artı para artı taban.”
Diğerleri onun etkisini daha güçlü bir şekilde anlatıyor. Muhafazakâr düşünce kuruluşu American Compass’ın baş ekonomisti Cass, insanlar hâlâ Trump’ın desteğini “kişilik kültü” olarak görse de, MAGA hareketini artık güçlü bir ekosistemin desteklediğini söylüyor.
“Chris, bu ekosistemin kurucusudur,” diye ekliyor.
Buskirk Rockbridge’in kuruluş etkinliği hakkında yorum yapmayı reddetti. Thiel yorum yapmayı reddetti. Mercer yorum talebine yanıt vermedi.
İş dünyası liderleri ve taktisyenlerden oluşan güzide çevresi dışında nispeten tanınmayan Buskirk, bir zamanlar Koch kardeşlerin hakim olduğu bir role adım atan sıra dışı bir figür. Koch kardeşler, Trump’ın ticaret politikalarının çoğuna karşı çıkan, kodaman Cumhuriyetçi mega bağışçılar. O, memler atan bir MAGA ateşleyicisi değil; arkadaşları Buskirk’i, son derece zeki ve azimli bir taktikçi olarak tanımlıyor. Buskirk’in ortağı ve 1789 Capital’in kurucu ortağı Omeed Malik, “Demokrat Parti’de artık kendilerini evlerinde hissetmeyen” binlerce varlıklı insanın olacağını fark eden “ilk hareket eden” kişi olduğunu söyledi.
Vance, The Post’a yaptığı açıklamada, Buskirk’in “neredeyse herkesten önce” “fikirlerin, organizasyonun ve finansmanın doğru kombinasyonunun Cumhuriyetçi Parti için kalıcı siyasi başarıyı nasıl sağlayabileceğini” gören “özgün bir düşünür” olduğunu söyledi.
Seçim siyasetinin dışında, Buskirk’in projeleri, sınırsız kapitalizmi Amerikan yaşamına sokmayı amaçlıyor. 1789 Capital, yerli inovasyonun Amerika’nın endüstriyel tabanını canlandırabileceği fikrinin bir test alanı olarak hizmet ediyor, diyor Buskirk. Firmanın ortakları, bunu internet sitelerinde “Amerikan istisnacılığının bir sonraki bölümü” olarak tanıtıyor. Yaklaşık 30 şirkete yatırım yapan firma, “duyar karşıtı” [anti-woke] siyasetiyle ve Trump yönetiminin iktisadi gündemiyle bağlantılı startup’lara fon sağlıyor. Bunlar arasında nadir toprak mineralleri çıkaran, savaş için yapay zeka fabrikaları kuran veya 3D yazıcıyla roket yakıtı üreten şirketler bulunuyor.
Buskirk’in ağı Trump yönetimi ile iç içe geçtikçe, bu grup Washington’un yeni güç simsarları için bir parti çevresi oluşturdu. Rockbridge’in nisan ayında Florida’nın Key Biscayne kentindeki Ritz-Carlton’da düzenlenen ve “Amerika’yı Yeniden Sağlıklı Hale Getir” temalı nefes egzersizleri ve yoga seanslarının yer aldığı altı aylık konferansına, Hazine Bakanı Scott Bessent, Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard ve Orta Doğu özel elçisi Steve Witkoff katıldı. Buskirk’in arkadaşı, Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanı Robert F. Kennedy Jr., haziran ayında Executive Branch’in açılışına katıldı. Bu mekanda yüksek kaliteli şarap ve suşi servis edilirken, tohum yağları servis edilmiyor.
Buskirk’in ağındaki kişiler, artan nüfuzlarını, hükümetin nihayet toplumun yenilikçilerini cezalandırmak yerine desteklemeye başladığının kanıtı olarak görüyorlar. Biden yönetimi sırasında bastırıldığını söyledikleri, birikmiş iktisadi gücü serbest bırakıyor.
Fakat Rockbridge ve 1789 gibi kuruluşlarda, bazı eleştirmenler daha zararlı bir şey görüyor: Trump’ın çalışanlara fayda sağlama vaatlerini baltalayan, seçilmemiş bir grup Amerikan oligarkının yükselişi. Trump yönetimi, göreve geldiğinden bu yana, yapay zeka teknolojisine yönelik ihracat kontrollerinin kaldırılması ve kripto para birimini teşvik eden yürütme emirleri ve yasaların imzalanması da dahil olmak üzere, teknoloji girişimcilerine fayda sağlayan bir dizi yeni politika uygulamaya koydu. Beyaz Saray sözcüsü Kush Desai yaptığı açıklamada, “Başkan Trump’ın ilk ve tek odak noktası, onu Beyaz Saray’a geri seçen işçi sınıfından Amerikalılara refahı geri kazandırmaktır,” dedi.
Trump Jr. geçen kasım ayında 1789’a ortak olarak katıldığından beri, şirkete yakın iki kişiye göre, şirket yüz milyonlarca dolar topladı ve şu anda 1 milyar dolardan fazla varlığa sahip. Bu yaz hükümet, 1789’un yatırım yaptığı ve Trump Jr.’ın şu anda danışma kurulunda yer aldığı blok zinciri tabanlı bahis startup’ı Polymarket’e yönelik Biden döneminden kalma iki federal soruşturmayı düşürdü.
Koch’ların hayırseverlik ağından fon alan sağ eğilimli American Enterprise Institute’un ekonomi politikası araştırmaları direktörü Michael Strain, “Genel olarak iş dünyası için iyi olan Amerika için de iyidir, fakat başkanın çevresindeki kişilerin Amerikan iş dünyasını temsil ettiğini düşünmüyorum” diyor: “Hükümetin görevi, zengin bireylerin, kurucuların ve yöneticilerin refahını değil, ulusun refahını artırmaktır.”
Buskirk’e göre bu eleştiriler asıl noktayı kaçırıyor. Bu şehri pek sevmese de, Trump’ı Beyaz Saray’a geri getiren iş adamlarını Washington’a getirmekte kararlı olduğunu söylüyor. Siyaseti “rüşvetçi” ve Washington’daki düşünce kuruluşlarını “her türlü klişenin karesi” olarak tanımlayan Buskirk, kültürün baştan aşağı yeniden inşa edilmesi gerektiğini söylüyor.
“Bu, vakit geçirmek için çekici bir yer değil, ama aynı zamanda gerçekten gerekli,” diyor. “Öz yönetim, aslında yapmak istemediğiniz bir şeye dahil olmanız gerektiği anlamına gelir.”
‘Bir koordinasyon sorunu’
Buskirk’e herhangi bir günde nerede olduğunu sorarsanız, 56 yaşındaki dört çocuk babası yedi farklı şehir sayabilir. Zamanını Scottsdale’deki aile ofisi, 1789 Capital’in genel merkezinin bulunduğu Florida’nın Palm Beach kenti, Dallas, San Francisco, Austin ve isteksizce de olsa Washington D.C. arasında bölüştürüyor. Uyandığından yatana kadar telefonda olduğunu ve başkan yardımcısının programı izin verdiğinde her zaman Vance için zaman ayırdığını söylüyor.
Fakat Buskirk’in erken yaşamı neredeyse tamamen Arizona’da geçti. Soğuk Savaş sırasında babasının orduda görev yaptığı Almanya’daki bir askeri üssünde doğmuş olsa da, Scottsdale’de büyüdü. Hafta sonlarını, eyalet genelinde evleri ve küçük işletmeleri sigortalayan aile şirketinde çalışarak geçirirdi. Buskirk, evlerinin “son derece vatansever” olduğunu ve muhafazakâr dergi National Review’un sadık aboneleri olduklarını hatırlıyor.
Genç bir yetişkin olarak Buskirk, siyaset teorisi alanında yüksek lisans yaptı ve siyaset felsefecisi Leo Strauss’tan esinlenen sağcı düşünce kuruluşu Claremont Institute’ta staj yaptı.
Fakat akademi dünyasını çok pratik bulmadığı için hem düşünce kuruluşundan hem de yüksek lisans programından ayrıldı. Scottsdale’e dönerek bir sigorta şirketi kurdu ve ambulans satıcıları ve diğer alışılmadık işletmeler için sigorta poliçeleri düzenledi. Sonraki yirmi yıl boyunca, sigortacılıkla ilgili dört şirket daha kurdu ve sattı.
Ailesi siyasetten uzaklaşmıştı. Buskirk ailesi, ülkeyi yanlış yola soktuğuna inandıkları Cumhuriyetçi kurumsal yapıdan tiksinerek 2000’lerin ortasında National Review aboneliklerini iptal etti. Buskirk, Irak Savaşı’nın “bir sis perdesi” haline geldiğini ve dikkatleri gözlerinin önünde ortaya çıkan ciddi iktisadi sorunlardan başka yöne çektiğini söyledi.
Michigan’daki yakınlarını ziyaret ederken, ülkenin 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasıyla “fabrikaların kelimenin tam anlamıyla toplanıp 40 fitlik konteynırlara konarak Çin’e gönderildiğini” gördü. Amerikalılar, düşük ücretli hizmet işlerinde çalışmaya başladılar: McDonald’s’ta saatte 8 dolar, Ford fabrikasında ise 25 dolar. Sonra yasadışı göçmenler gelip bu işleri de aldılar, diyor.
Arkadaşlarına, “onurlu bir hayat yaşamak için olağanüstü bir şey yapmanıza gerek olmadığı” Amerikan Rüyası’nın giderek zorlaştığını, ama kendini güçsüz hissettiğini söyledi. “Ben sadece Arizona’da yaşayan sıradan bir adamdım,” diye hatırlıyor: “Ne yapabilirim ki?”
Barack Obama 2000’lerin sonunda sahneye çıktığında, Buskirk onun kültürü canlandırmasını izledi. Buna karşılık, Cumhuriyetçi Parti ve kurumlarının otomatik pilotta çürüdüğünü hissetti.
O yıllarda Buskirk, babasıyla birlikte kurduğu sigorta şirketlerinin sonuncusunu da satmıştı. 2015 yılında Trump, Trump Tower’daki altın merdivenden inerek başkanlık adaylığını açıkladığında, Buskirk’in elinde [bu sefer] daha fazla zaman vardı.
Arizonalı girişimci, başkanlığı bir reklam hilesi olarak gören New Yorklu reality şov sunucusuna başlangıçta şüpheyle yaklaştı. Fakat Trump’ın eski mülakatlarını izlediğinde, Amerikan liderlerinin Amerikalıları öncelikli görmediklerine dair bir vurgu işitti.
“Düşündüm ki, o aslında 40 yıldır aynı şeyi söylüyor!” diye hatırlıyor Buskirk. “O zaman anladım ki, tamam, o gerçek. Onun ciddi olmadığını söyleyenler yalan söylüyor.”
Temmuz 2016’da Buskirk, muhafazakârlığın yeni bir şekilde ifade edilmesinin “inkar edilemez” bir ihtiyaç olduğunu vurgulayan American Greatness adlı bir çevrimiçi dergi kurdu. Dergi, Trump’a yaptığı milyon dolarlık bağışla liberal Silikon Vadisi’ni şok eden ve kısa süre önce bir arkadaşı tarafından Buskirk’e tanıtılan Thiel’den finansman aldı. Editörler açılış manifestosunda “Muhafazakâr hareketin toprağı verimsizleşmiş durumda,” diye yazıyorlardı: “Tekrar gelişmesi için gübrelenmesi, yeniden ekilmesi ve özenle yetiştirilmesi gerekiyor.”
Thiel, Buskirk’i, “Hillbilly Elegy” kitabının yazarı Vance ile tanıştırdı. Vance ve Buskirk kısa sürede iyi arkadaş oldu.
Buskirk, bu adamların bir buçuk yıl boyunca “sadece ineklik yaptıklarını”, belirli bir amaçları olmadığını, sadece “bir şeyler yaratmalıyız” hissi içinde olduklarını hatırlıyor.
2019’da Vance ve Thiel, bir düzine kadar kişiyi, örgütün adını aldığı küçük kasabanın hemen dışındaki Ohio kırsalındaki bir hanede bir araya getirdi. Bazı katılımcılar Buskirk gibi kararlı Trump destekçileriydi. Diğerleri ise şüpheciydi. Fakat o hafta sonu Buskirk ile tanışan yatırımcı Blake Masters, hepsinin Trump döneminde elde edilen başarıların, Demokratlar Beyaz Saray’ı geri alırsa kolaylıkla tesadüf eseri elde edilmiş bir başarı haline gelebileceğini düşündüğünü söyledi.
Masters, “Solun etkinliğini eleştirmekle çok zaman harcadık” diye ekliyor: “Oldukça kötü bir gündemleri vardı… ama örgütlenme konusunda çok etkiliydiler. … Sağ uzun süredir yerinde sayıyordu ve kurumları çürümeye başlamıştı.“
MAGA’nın bir şebeke sorunu olduğu, bazı katılımcılar için açık hale geldi. Kochlar gibi sağdaki bağışçılar yıllarca örgütlerini kurmak için uğraşırken, Trump’ı ve onun temsil ettiği yeni sağ görüşlerini destekleyen zenginler “birbirlerini gerçekten tanımıyorlardı” diyor Buskirk. Trump’a oy verenler de, işçi sınıfı da dahil, organize değildi.
“Koordinasyon yok. Yönetim yok. Planlama yok. Her şey bir anda oldu,” diye hatırlıyor: “Diyelim ki, tamam, bakın, bunlar çözülürse her şeyin daha iyi ve daha etkili çalışmasını sağlayacak iki sorun. Hadi bunları çözmeye başlayalım.”
Bir hareketin oluşumu
Buskirk zirveden enerjik bir şekilde döndü ve siyasi örgütlenme konusunu öğrenmeye başladı. İlk ilkelerden başlayarak, 80’li yılların etkili bir solcu örgütlenme kılavuzu olan “Roots to Power”ı [İktidarın Kökleri] okudu.
Vance ile birlikte, sol ve sağdaki siyasi örgütlerin vaka çalışmalarını oluşturmaya başladı ve başarısızlıklarını ve başarılarını belgeledi. Ulusal Tüfek Derneği (NRA) öne çıktı. Buskirk ve ortaklarının vardığı sonuca göre NRA, iki seçmen grubundan birini, yani Anayasa’nın 2. Maddesi’nin savunucularını organize etmede çok başarılı olmuştu. Fakat diğer seçmen grubu, avcılığı seven doğa severler, o kadar iyi organize değildi ve oy kullanmak için kayıt yaptırmaları olası değildi.
Fakat 60’lı yıllardan kalma bir Demokrat koalisyonu olan doğa severler, Trump’a oy veren demografik gruplarla önemli ölçüde örtüşüyordu.
“Bu aslında doldurulması gereken bir boşluk olacak,” diyor, eğer “onların dikkatini çekmeye değer bir şey” bulabilirse.
Buskirk, Rockbridge’in faaliyetleri hakkında çok fazla ayrıntıya girmiyor, ama genel olarak, insanları bağlı oldukları gruplara göre sosyal medya gruplarına katılmaya teşvik etmek için klasik bir çevrimiçi satış borusu tasarladığını söylüyor. Buna küçük işletme sahipleri, doğa severler ve kiliseye gidenler de dahildi.
Buskirk, bunun, seçimlerden hemen önce reklam bombardımanı yaparak insanları “kaba kuvvet”le kendi tarafına çekmeye çalışan siyasi örgütlerin işleyişinin tam tersi olduğunu söylüyor. Rockbridge ise daha kademeli bir yaklaşım benimsiyor: “Güven ilişkisi kurun ve insanlara bir tür fayda sağlayın. Ancak o zaman onlardan bir şey yapmalarını isteyebilirsiniz.”
Nisan 2022’ye gelindiğinde, Vance siyasi makam için ilk kez, başarı şansı düşük bir girişimde bulundu. Malik, Palm Beach’teki bir restoranda onun için küçük bir bağış toplama etkinliği düzenledi. Yatırımcı, koronavirüs kısıtlamaları ve teknoloji platformlarının koronavirüs hakkındaki konuşmaları denetlemesi nedeniyle Demokrat Parti’den ayrıldıktan sonra, bir önceki yıl New York’tan taşınmıştı. Buskirk, Don Jr. ile birlikte etkinliğe katıldı.
Grup, Buskirk’in Rockbridge konferansı düzenlediği Mar-a-Lago’ya geçti.
Erkekler, çevrimiçi sansür olarak gördükleri şey ve sürdürülebilirlik ve çeşitlilik girişimleri gibi liberal öncelikler lehine yeniliklerin engellendiği hissi üzerine öfkelerini paylaşarak bir hafta geçirdiler.
“Çoğumuz da yaklaşık aynı yaştayız,” diyen Malik, grubun “nesilsel bir değişimi” başlattığını hissettiğini belirtti.
Malik ve Buskirk ertesi yıl birlikte iş hayatına atıldılar ve Haklar Bildirisi’nin önerildiği yılın adını taşıyan 1789 Capital’i kurdular. Başlangıçta Malik’in “duyar karşıtı şirketler” olarak adlandırdığı şirketlere odaklandılar. İlk yatırımları, Fox News’ten kovulan Tucker Carlson tarafından kurulan yeni bir medya ve eğlence şirketi olan Last Country Inc. oldu. Ortaklar daha sonra çevrimiçi silah pazarı GrabAGun’a, sporcuların performans artırıcı ilaçlar almasına izin veren Enhanced Games’e ve savunma için yapay zeka fabrikaları üreten startup Hadrian’a yatırım yaptı (Ortaklar ayrıca Elon Musk’ın üç şirketinde de pozisyon aldılar: SpaceX, Neuralink ve xAI).
Dallas merkezli startup Firehawk Aerospace’in kurucusu Will Edwards, füzelerde kullanılacak 3D baskılı katı roket yakıtı konusunda uzmanlaşmış bir şirket. Edwards, birçok Silikon Vadisi risk sermayedarı, sadece orduya satış yapan şirketlere fon sağlamak istemedikleri için tekliflerini reddetmiş.
Edwards, “Chris bunun saçma olduğunu düşündü,” diyor.
O zamandan beri Firehawk’a 60 milyon dolarlık bir finansman turu yöneten Buskirk, bu konuya özel bir ilgi gösterdi ve Dallas’a giderek Edwards’ın fabrikasını gezdi. Buskirk, bu fabrikada üniversite diploması olmayan işçilerin altı haneli gelirler elde edebildiğini söyledi.
Buskirk, Edwards’ın şirketinin, yatırımcıların siyasi argümanlarının iktisadi kanıtı olduğuna inanıyor: ABD’nin tekrar iPhone ve Nike ayakkabıları üretmesi olası değil, diyor. Fakat endüstriyel tabanını, özellikle ulusal savunma alanında canlandırabilir ve orta sınıfın yeniden oluşmasına yardımcı olabilir.
Bu hedef, Başkan Joe Biden’ın 2022’de 52 milyar dolarlık CHIPS Yasasını imzalarken de gerçekleştirmeye çalıştığı bir hedefti. Yasa, bir nesildir en büyük destek paketi ile yerli çip üretimine yönelik ileri imalat istihdamını yeniden ülkeye getirmeyi amaçlıyordu. Trump, bu hibeleri israf olarak eleştirdi ve fonların bir kısmını geri aldı.
American Enterprise Institute ekonomisti Strain, MAGA hareketinin siyasi retoriğinin ülkenin gerçek iktisadi durumunu yanlış yorumladığını söylüyor. İmalat istihdamının kaybının ana nedeninin dış kaynak kullanımı değil, teknolojik yenilikler olduğunu belirten Strain, yerli imalatın Amerika’yı canlandıracağını savunanların çoğunun, yapay zeka yoluyla büyük çaplı işgücü yerinden edilmesini destekleyen yatırımcılar olduğunu ekliyor.
American Compass’tan Cass, işçi sınıfı topluluklarını yeniden inşa etmek için gereken yatırımın ölçeğinin, 1789 veya diğer benzer görüşlü yatırımcıların harcayabileceğinden çok daha büyük olduğunu söylüyor. Fakat Buskirk ve ortaklarının finanse ettiği deneylerin, “yeni bir yol açtıkları” için önemli olduğunu belirtiyor.
Rockbridge ve süper PAC’lerin [Siyasi Eylem Komiteleri] 2024 seçimleri üzerindeki etkisi henüz tam olarak anlaşılmamıştır. Rockbridge’e bağlı süper PAC Turnout for America, Charlie Kirk’ün Turning Point Action’ı da dahil olmak üzere, Trump kampanyası adına salıncak eyaletlerde seçim kampanyası yürüten birkaç gruptan biriydi. FEC kayıtlarına göre, Turnout for America 2024 döngüsünde 34,5 milyon dolar harcadı, bu rakam Elon Musk’ın AmericaPAC’ının 261 milyon dolarlık harcamasının çok altında.
Fakat Rockbridge’in iç verileri, bir dereceye kadar etkinliği olduğunu gösteriyor ve içeriden gelen bilgiler, bunu yıllardır süren seçmen profilleme ve mobilizasyon çabalarına bağlıyor. Süper PAC, yedi salıncak eyaletteki düşük eğilimli seçmenlerden oluşan birkaç milyon vatandaşı, sandığa gitmeleri için teşvik edilirse Trump’a oy vereceklerine inandıkları kişiler olarak belirledi. Grup, bu seçmenlerin yüzde 40’ını sandığa gitmeye motive edebilirlerse Trump’ın bu eyaletleri kazanacağını hesapladı. Sonuçta, iç istatistikleri doğrudan bilen iki kişi söylediğine göre, Rockbridge’in 3.000 seçim kampanyacısı yüzde 50’lik bir katılım sağladı.
Bugün, grubun havası coşkulu. Buskirk’e göre, seçimlerden bu yana ilgi arttı ve yeni üyelerin yaklaşık yarısı teknoloji sektöründen geliyor. Grubun birkaç üyesi milyarder; önde gelen yatırımcılar Marc Andreessen ve David Sacks zaten üye.
Yine de, Buskirk’in daveti üzerine Rockbridge’e katılan Firehawk’ın kurucusu Edwards, etkinliklerin “birbirlerinin arkadaşlığından keyif alan yakın bir grup insan” gibi sıcak bir atmosferde geçtiğini söylüyor. Edwards, dubleks bir evde yaşadığını ve Toyota marka bir araba kullandığını belirtiyor. Grupta geniş bir yaş aralığı temsil ediliyor, Buskirk’in üniversiteden yeni mezun olan oğlu Chris’in de dahil olduğu 30 yaş altı NextGen [Bir Sonraki Nesil] bölümü de dahil.
Minnesota Üniversitesinde şirketler hukuku profesörü olan ve Bush yönetimi sırasında Beyaz Saray’da baş etik avukatı olarak görev yapan Richard Painter, Rockbridge, 1789 ve Executive Branch’e olan bu ilgi akınının, yönetim yetkililerine veya Trump ailesine erişim sağlamak için para ödeyen insanlardan oluşan bir “para öde, oyna” şebekesi izlenimi yarattığını söyledi (Ayrıca, bu toplantılar kendi döneminde gerçekleşseydi, yönetim yetkililerine bu toplantılara katılmamalarını tavsiye edeceğini de söyledi).
Buskirk bu eleştiriye yanıt vermeyi reddetti.
Yurtdışında iş seyahatindeyken gönderdiği bir mesajda, Amerika’nın büyüklüğünün ancak “yüksek güven ortamında birlikte çalışan, yetenekli ve yüksek iradeye sahip kişilerin kasıtlı olarak yetiştirilmesi” ile başarılabileceğini söyledi.
Kitabında, Rönesans dönemindeki Floransa, yüzyıl ortası Amerika ve Sanayi Devrimi dönemindeki İngiltere’nin Lancashire ilçesi gibi, elit ağların toplumu ileriye taşıdığı tarihi anları listeliyor. İskoç Aydınlanması’nın aslında “birkaç düzine insanın eseri” olduğunu belirten Buskirk, bu insanların Select Society adlı özel bir sosyal kulüpte “uzun süreli dostluklar” kurduklarını belirtiyor.
Buskirk’e göre, olağanüstü yenilikçi tarihsel dönemlerle paralellikler oluşmaya başlamış olsa da, “Amerika’nın gizil potansiyelinin tam olarak ortaya çıkması” garanti edilemezdi.
“Öyle olmasını diliyorum” diyor, “Yapılacak çok şey var.”
Dünya Basını
ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.
Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.
Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.
Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.
Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.
Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:
“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”
Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.
O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.
“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”
Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:
“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”
Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.
Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”
“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”
Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.
Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:
“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”
Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.
Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:
“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”
Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:
“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”
Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.
Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:
“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”
“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”
Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.
Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:
“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”
Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:
“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”
Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:
“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”
Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.
“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”
Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.
Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:
“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”
Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:
“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”
Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.
Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:
“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”
Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:
“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”
Dünya Basını
İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.
İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:
Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor
İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.
İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.
İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.
Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.
Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.
İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.
Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.
Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.
İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.
Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.
Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.
Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.
Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.
Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.
Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.
Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.
Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.
Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.
Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.
Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.
Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.
Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.
Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.
Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.
Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.
Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.
Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.
Dünya Basını
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.
Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.
JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.
“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.
“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”
Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.
Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:
“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”
Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:
“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”
“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”
Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.
Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.
Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:
“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”
“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”
Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.
İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:
“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”
Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.
“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”
Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.
Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:
“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”
Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.
“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”
Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”
“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”
2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:
“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”
“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”
Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:
“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”
JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi5 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor










