Dünya Basını
Trump’ın Silikon Vadisi’ndeki adamı Thiel’in antidemokratik distopyası

Çevirmenin notu: Aşağıdaki makale, Eoin Higgins’in sağcı teknoloji milyardelerini anlattığı kitabının bir bölümünün Rolling Stone’da yayınlanmış halinden çeviridir. Başta Peter Thiel olmak üzere Elon Musk, Alex Karp, Mark Zuckerberg, hatta Billi Gates ve Jeff Bezos gibi teknoloji milyarderlerinin dünya vizyonu, Büyük Teknoloji sahiplerinin ve onların hesabına çalışan “aydınlanmış” mühendislerin yönettiği karanlık bir dünyaya işaret ediyor. Trumpizme içkin sayılan “demokratik taban örgütlernmeleri”, aslında bir illüzyondur bunlar için: Yeni Başkan ve etrafındaki Silikon Vadisi çetesi, “müdahaleci” devleti, yani İkinci Dünya Savaşı’nın bakiyesi sözümona Altın Çağ’ın son unsurlarını ortadan kaldırmaya, politik olanın yalnızca Silikon Vadisi için geçerli olduğuna ilişkin bir düşünceyi yerleştirmeye uğraşmaktadır. “Halk”, “populus” yalnızca bir dekordur. Sermayenin devletten özgürlüğü esastır. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Peter Thiel, Trump’ın Silikon Vadisi’ndeki adamı
Eoin Higgins
Rolling Stone
23 Şubat 2025
Bu yazı Owned: How Tech Billionaires on the Right Bought the Loudest Voices on the Left [Sahip Olunan: Sağcı Teknoloji Milyarderlerinin Soldaki En Gürültülü Sesleri Satın Alışı] adlı yeni kitaptan alınmıştır.
Peter Thiel, “Batı dünyasının ana dini olan Hıristiyanlık her zaman kurbanın tarafını tutar” diyor ve ekliyor: “Woke’luğu ultra-Hıristiyanlık ya da hiper-Hıristiyanlık olarak düşünmelisiniz.”
Aşırı sağcı milyarder yatırımcı Thiel, kapsayıcı bir felsefeye bağlı: güç. Temmuz 2024’te Triggernometry podcast’inde komedyenler Konstantin Kisin ve Francis Foster’a açıkladığı gibi, “woke” eşitlik ideolojisini reddetmesinin nedenlerinden biri de bu. Thiel, Hıristiyanlığı yoksullara, hastalara ve zayıflara odaklandığı için nihai “woke” din olarak gördüğünü söylüyordu.
Aşırı olabilir, ama Thiel görüşlerinde eşsiz değil (bu kadar aleni olması dışında); sınıfındaki ve çevresindeki diğerleri de benzer inançlara sahip. The Code’un yazarı Margaret O’Mara bana, “Mansplaining milyarderi bu on yılın yeni bir fenomeni,” dedi.
Gawker’ın 2007’de kendisini ifşa etmesinin ardından Thiel aşırılık yanlısı politikalarını daha açık bir şekilde dile getirmeye başladı. Artık ismen bile bir liberteryen değildi, daha çok Objektivist bir felsefeye bağlıydı. William Rees-Mogg ve James Dale Davidson’ın 1990’larda Silikon Vadisi’nde son derece popüler olan ve birçok teknoloji liderinin gelecekteki siyasi yörüngesini etkileyen The Sovereign Individual [Hükümran Birey] kitabını çok seviyordu. (Daha sonra Rees-Mogg’un oğlu Jacob, Brexit’in yönetiminden sorumlu üst düzey bir yetkili olarak Boris Johnson’ın Muhafazakâr Birleşik Krallık hükümetine katılacaktı).
Kitabın Thiel’in seçimcilik [electoralism] konusundaki görüşleri üzerindeki etkisi görülebilir: “Bize göre oy verme, modern ulus-devleti ortaya çıkaran megapolitik koşulların bir nedeni olmaktan ziyade bir sonucuydu. Kitle demokrasisi ve vatandaşlık kavramı ulus-devlet büyüdükçe gelişti. Ulus-devlet bocaladıkça bunlar da bocalayacak ve beş yüz yıl önce Burgonya dükünün sarayında şövalyeliğin erozyona uğramasının Washington’da yol açtığı kadar dehşete yol açacaktır.”
Thiel 2009 yılında yazdığı “Bir Liberteryenin Eğitimi” adlı makalesinde, “Artık özgürlük ve demokrasinin uyumlu olduğuna inanmıyorum,” diye yazmıştı. Seçim siyaseti Thiel’in nihai hedefi değildi; daha sonra demokrasi ve özgürlük hakkındaki yorumlarına bir “açıklama” getirerek asıl meselenin “oy vermenin işleri daha iyi hale getireceğine dair çok az umudu” olduğunu iddia etse de, muhafazakârların liberallerin kazanmalarına, aşırıya kaçmalarına ve ardından askeri bir darbe yapmalarına izin vermeleri gerektiğini de (belki şaka yollu) öne sürüyordu.
Oy vermekle pek ilgilenmediğini söyleyen milyarder, regüle edilmemiş bir teknoloji sektörünün dünyayı değiştirme olasılığından çok etkilenmişti. 2012 yılında Stanford’a dönerek startup’lar üzerine bir ders vermişti. Stanford Hukuk öğrencisi ve Thiel’in yardımcısı Blake Masters dersleri kaleme almış ve sosyal medyada yayınlamıştı.
Demokrasinin değerine ilişkin felsefi görüşleri ne olursa olsun Thiel, Washington’da mesajını yayacak geleceğin siyasetçilerinden oluşan bir kadro kuruyordu. Thiel, 2012 Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçimlerinde Ron Paul’u destekledi. Paleomuhafazakâr¹ Teksaslı ile yıllar önce, Washington’daki kanun yapıcılar PayPal’un para kaynaklarından biri olan çevrimiçi kumarın peşine düştüğünde tanışmıştı. Thiel, Paul’un 2012’deki adaylığıyla pek ilgilenmiyordu, daha ziyade liberteryen Cumhuriyetçi’nin kampanyasını farklı, aşırı sağcı bir mesajı yaymak için kullanmak istiyordu. Paul kampanyasının kafası karışıktı; Thiel destekli süper PAC [Siyasi Eylem Komitesi] Endorse Liberty ile neredeyse hiç iletişim yoktu. Fakat Thiel için mesele Paul’u desteklemek değil, kendi siyasi gündemini dayatmaktı.
O kasım ayında Thiel, Ted Cruz’un Senatoya seçilmesine yardımcı oldu, bu riskli girişimin karşılığını aldı. Ve Ron Paul’e verdiği destek ona, Kentucky’nin yeni genç senatörü olan kongre üyesinin oğlu Rand’de hoş bir müttefik kazandırdı.
2014 yılına gelindiğinde Thiel yüksekten uçuyordu. Neofaşist müttefiki Curtis Yarvin gibi figürlerle olan ilişkisi sorulduğunda bile suçlamalardan kaçmayı başarıyordu. Thiel, federal bürokrasiyi azaltmayı ve bunu yapmasına yardımcı olacak yüksek güçlü politikacılardan oluşan bir ekip kurmayı düşünüyordu. Risk sermayesi yükselişteydi, ekonomi yükselişteydi ve Thiel –yönetimin veri işleme ve gözetim şirketi Palantir’e yağdırdığı kârlı sözleşmelere rağmen Obama’yı bir komünist olarak görüyordu– gücünü ülkeyi muhafazakâr hareket adına geri almak üzere kullanmaya hevesliydi.
2016 seçimleri yaklaşırken Thiel, Donald Trump’a teknoloji sektöründen verilen desteğin kamusal yüzü olma rolünü hevesle benimsedi. Thiel, 2016 Cumhuriyetçi Ulusal Konvansiyon’da Silikon Vadisi’nin kendi mitosunu benimsedi. Konuşması, alkışlar arasında eşcinsel, Cumhuriyetçi ve Amerikalı olmaktan gurur duyduğunu açıklayana kadar nispeten sıradan aşırı sağcı yorumlardan oluşuyordu.
Trump, eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’a karşı tarihi bir farkla seçimi kazandığında, Thiel’in bahsinin tuttuğu açıktı. Obama’nın Silikon Vadisi ile yakın bağları, endüstri ile Washington’u bir araya getirmişti. Özel sektöre olan sevgisine rağmen, 2016 seçimlerinden sonra Trump çoğu teknoloji liderine aynı düzeyde destek vermedi. Yine de teknoloji devleri Trump’ı kişisel olarak pek sevmese de, bazıları şekillendirilebilir bir varlığın potansiyelini gördü. Trump’ın çevresi zaten teknoloji dünyasıyla uğraşan insanlarla doluydu.
2016 kampanya danışmanı Steve Bannon, devasa çok oyunculu çevrimiçi rol yapma oyunu World of Warcraft’ta altın satan bir şirketin CEO’su olarak görev yapmıştı.Teknolojinin aşırı sağcı alt tabakasının bir parçasıydı. Beyaz Saray’a girdikten sonra Trump, Silikon Vadisi ile irtibatı sağlaması için daha elit bir isim olan Thiel’e yöneldi.
Trump’ın zaferinden sonra teknoloji liderleri yüzüğü öpmeye geldi. Thiel 14 Aralık 2016’daki görüşmede Trump’ın yanındaydı. Milyarder yatırımcı yanında müttefikleri Elon Musk ve [Palantir CEO’su] Alex Karp’ı da getirmişti, her ne kadar o sırada başında bulundukları Tesla ve Palantir şirketleri Google, Microsoft, Apple ve diğerleriyle aynı seviyede olmasalar da.
Teknoloji CEO’ları Trump’ı pohpohlamış ve övgüler düzmüştü. Yeni başkanın göçü azaltma ya da Müslümanların ABD’ye girişini geçici olarak yasaklama planlarına kimse itiraz etmemişti. İş dünyasının çıkarları siyasetten daha önemliydi. Trump ise seçim kampanyası sırasında teknoloji şirketlerine saldırdıktan sonra geçmişi geride bırakmaktan memnundu. Hatta Başkan teknoloji liderleriyle buluşmaktan, onların kendisiyle buluşmasından daha fazla heyecan duymuştu.
Seçilmiş başkan, “Dünyada sizin gibisi yok,” dedi. “Dünyada! Bu odadaki insanlar gibi kimse yok.”
Thiel’in parası genellikle sağın en uç bölmelerinde bulunur. Journal of American Greatness, American Affairs, Quillette ve Inference gibi bir dizi ideolojik yayını finanse etmektedir. Kendisi aynı zamanda, hevesli Dunning-Kruger tiplerine kendilerini bilgili akademisyenler olarak sunan, pek de parlak olmayan çevrimiçi influencer’ların bir koleksiyonu olan “entelektüel karanlık ağın [dark web]” da destekçisidir. Milyarder, servetini muhafazakâr söylem alanına o kadar geniş bir şekilde yaydı ki, takip etmek neredeyse imkansız. Thiel’e yakın bir kaynak 2022’de Washington Post’a verdiği demeçte, “General gibi elindeki kozları masaya koyup tutarlı bir plan yapmıyor,” diyordu. “Önem verdiği insanlar ve şeyler için güçlü keskin nişancı atışları yapıyor. Daha çok bir profesör gibi. Ama entelektüel olarak savaş modunda.”
O Nisan ayında James Pogue’un Vanity Fair’de yayınlanan bir haberi milyarderin Yeni Sağ’ın yenilenmesini nasıl finanse ettiğini inceliyordu. Curtis Yarvin gibi sert sağcı figürlerin yanı sıra muhafazakâr olarak yeniden markalaşan ve bir sıçrama yapmak isteyen başarısız ya da gayretli genç Hollywood tiplerine de para veriyordu.
Pogue, Kasım 2021’de Milli Muhafazakârlık Konferansı sırasında Orlando’da Thiel bağlantılı bir partiye katıldı ve katılımcıları not etti: Yarvin, yakında senatör olacak J.D. Vance, Newsweek editörü Josh Hammer, Trump yetkilisi Michael Anton, yazarlar Chris Arnade ve Sohrab Ahmari ve diğerleri. Pogue, Yeni Sağ’ın “ağırlıklı olarak yüksek lisans derecesine sahip kişiler tarafından doldurulduğunu, bu nedenle içinde kimlerin olduğu ve hatta var olup olmadığı konusunda pek çok tartışma olduğunu … ama aynı zamanda Substack yazarları, podcast yayıncıları ve anonim Twitter kullanıcılarından oluşan oldukça çevrimiçi bir grup olduğunu” yazdı. Thiel tarafından finanse edilen bu yeni siyasi oluşum, entelijensiya tarzı akademisyenler ile internet fenomenlerinin bir kombinasyonu.
Naomi Klein, Doppelganger: A Trip into the Mirror World’de [İkinci Kişilik: Ayna Dünyasına Bir Yolculuk] Thiel tarafından desteklenen popülist, gerici ideolojinin başarısının şaşırtıcı olmadığını yazıyor. Thiel ve diğerleri tarafından finanse edilen “sağın yükselen yıldızları” tarafından yönlendirilen bu siyaset, Klein’a küresel kapitalist sistemdeki sistemik eşitsizlikleri ele almaya çalışan sol hareketleri hatırlatıyor. Fakat sol bu mesajı iktidara dönüştüremezken, sağ gerici, acımasız bir gündemi, Wall Street’i İşgal Et kalabalığına daha aşina terimlerle gizlemeyi başardı: “Aileleri destekleyen ücretler ödeyen fabrika işlerini geri getirmeyi, sınır duvarını inşa etmeyi, zehirli uyuşturucu arzıyla savaşmayı, ifade hürriyetini Büyük Teknoloji’den kurtarmayı ve ‘woke’ müfredatı yasaklamayı vaat ediyorlar. Amerika Birleşik Devletleri’nde bu platformun versiyonları etrafında kariyer inşa edenler arasında Ohio’da J.D. Vance, Missouri’de Josh Hawley ve Arizona valiliği yarışını kıl payı kaybeden (ve elbette seçimin çalındığını iddia eden) Kari Lake yer alıyor. Seçim diyagonalizminin çok benzer versiyonları İsveç’ten Brezilya’ya kadar dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde kök salmıştır.”
Yeni Sağ kolay anlaşılır değildir çünkü Vance’in gururla yakın olduğu Yarvin gibi istisnalar dışında grubun gerçek etkisini ortaya çıkarmak zordur. Geleneksel solda bireyciliği reddeden ve sözde geleneksel değerleri bir şekilde düzen karşıtı olarak gören bazı kesimler arasında sınırlı bir karşılık bulmuştur.
Hareket çoğu zaman uçlara itildiği için etkisinin boyutunu ölçmek zor olabilir. Fakat Vance’in Cumhuriyetçi Parti’deki yükselişi ve Yeni Sağ yörüngesindeki diğer figürlerin medya ve söylem şekillendirmedeki etkisi düşünüldüğünde, bu hareketin bir etkisi olmadığını iddia etmek zor.
Savunduğu muhafazakâr ideolojinin başarısı Thiel’i pek tatmin etmedi. O daha fazlasını istiyor. Kasım 2023’te Snowden sızıntısının haberleştirilmesine yardımcı olan eski Washington Post muhabiri Barton Gellman’a The Atlantic’te açıkladığı gibi, bu yeterli değil. Milyarder, Gellman’a, insanlıkta umduğu gerçek, dünyayı sarsan değişimi yaratmayan yatırım üstüne yatırımları anlatıyordu. Kripto, denizcilik, SpaceX: Thiel’in portföyündeki varlıklar fark yaratmakta birbiri ardına başarısız oluyordu. Ona para kazandırıp kazandırmadıklarına bakılmaksızın, hiçbiri 2009 tarihli “Bir Liberteryenin Eğitimi” manifestosunda hayalini kurduğu aydınlanmış “siyasetin her türlü biçiminden kaçış” ile sonuçlanmadı.
Thiel, Gellman’a siyaset konusunda hayal kırıklığına uğradığını ve büyük servetinin dünyayı kendisini tatmin edecek şekilde değiştiremediği için mutsuz olduğunu söylemişti. Thiel için nadir bir durum olan bu röportajın vurgulanan nedeni, 2024 kampanya döneminde para harcamama taahhüdü konusunda kendisini hesap verilebilir kılmaktı. Thiel, Gellman’a, “Sizinle konuşmak,” diyordu, “fikrimi değiştirmemi zorlaştırıyor.”
Siyasi hoşnutsuzluğunda yalnız değildi. Kasım 2023’e gelindiğinde, teknoloji liderleri Trump’a karşı hayal kırıklığına uğramış ama paralarını en iyi nereye yatıracaklarını bulmakta zorlanmışlardı. Teknoloji sektöründen bir siyasi danışman Washington Post’a yaptığı açıklamada, bağışçıların mesajdan giderek daha fazla hayal kırıklığına uğradığını söylüyordu: “Şu anda seçimlere katılanlar ve önseçim seçmenleri ile büyük süper PAC çeklerini yazanlar arasında çok büyük bir kopukluk var. Transseksüel çocukların tuvalete gitmesi umurumuzda değil. Düzenleyici devletin ortadan kaldırılmasını önemsiyoruz.”
Stanford’daki homofobik yorumlarıyla Thiel’in desteğini alan ama öğrenci topluluğundan büyük tepki gören avukat Keith Rabois, Post’a yaptığı açıklamada Trump’ın Silikon Vadisi elitlerinin hedeflerinin çoğunu paylaştığını söylüyordu. Fakat eski başkanın düzenleyici devleti ortadan kaldırmaya yönelik adımlarının davranışları nedeniyle sekteye uğradığını da sözlerine ekliyordu: “Acımasızca uygulamak yerine kargaşa ve kaosa neden oluyor ve bu da gündemine engel oluyor.”
2024 yazına gelindiğinde, teknoloji liderleri siyasi tercihleriyle ilgili her türlü yanılsamadan büyük ölçüde vazgeçmişlerdi. Kısa süre içinde Marc Andreessen, Musk, David Sacks ve onların yörüngesindeki diğerleri Trump’ı açıkça desteklediklerini açıkladılar ve Cumhuriyetçilere destek sözü verdiler. Andreessen için “bardağı taşıran son damla” Biden yönetiminin gerçekleşmemiş sermaye kazançlarını vergilendirme önerisiydi ki milyarder temmuz ortasında bu önerinin “startup’ları tamamen mantıksız hale getirdiğini” söylemişti.
Bu etki göz ardı edilemezdi. Gazeteci Dave Weigel, 2024 RNC [Cumhuriyetçi Ulusal Konvansiyon] sırasında “Bu artık Peter Thiel’in partisi” diye tweet attı ve bu noktaya itiraz etmek zor: Thiel’in yakın ortağı J.D. Vance, Trump’ın başkan yardımcısı adayı olarak seçiliyor ve Thiel’in desteğiyle Gawker’ı başarılı bir şekilde dava eden güreşçi Hulk Hogan, kongrenin son gecesinde, Donald Trump’tan önce konuşuyordu.
¹ Paleomuhafazakârlık, ABD’de Amerikan milliyetçiliğini, Hristiyan etiğini ve dini muhafazakarlığı vurgulayan akım. Bu hareketin destekçileri ABD’nin Irak işgaline karşı çıkan ender sağ gruplardan birini oluşturuyordu. The American Conservative dergisi en önemli yayın organlarından biridir. (ç.n.)
Dünya Basını
Çin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?

Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktı, Washington’ın Körfez güvenliğinin tartışmasız merkezi olmaktan çıktığı, daha çok kutuplu bir Orta Doğu güvenlik düzenine işaret ediyor.
Al Monitor, Rosaleen Carroll , Joyce Karam
ABD’nin İran’daki savaşı neredeyse altı ayını doldururken ve Washington açısından hâlâ net bir çıkış stratejisi görünmezken, Körfez’de Çin’in çıkarlarına ve bölgeye yönelik vizyonuna uygun yeni bir güvenlik gerçekliği ortaya çıkıyor.
Geçen cuma Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan liderleri, üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının tümüne yönelik bir saldırı olarak kabul edilmesini öngören ortak savunma anlaşmasını imzaladı. “Mekke Paktı” olarak adlandırılan anlaşma; istihbarat paylaşımı, eğitim, lojistik ve savunma sanayii işbirliği dahil olmak üzere daha güçlü askeri koordinasyon çağrısında bulunuyor.
Paktın pratikte ne ölçüde önem taşıyacağı henüz belirsiz. Ancak anlaşma, bölgesel güçlerin tamamen ABD’ye bağımlı olmayan güvenlik düzenlemeleri oluşturma çabasını yansıtıyor.
Çin paktı resmen desteklemiş değil. Bununla birlikte devlet haber ajansı Xinhua, anlaşmayı bölgede artan güvenlik kaygılarına verilen bir yanıt olarak öne çıkardı. Daha genel anlamda pakt, Pekin’in uzun süredir savunduğu, Orta Doğu ülkelerinin güvenliklerini dışarıdan bir güce dayanmak yerine bölgesel güvenliğin şekillenmesinde öncü rol oynamaları gerektiği yönündeki görüşüyle örtüşüyor. Çin, “ortak, kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir güvenlik” olarak tanımladığı yaklaşımı teşvik ederken, dış aktörlerin daha az egemen olduğu bölgesel bir güvenlik mimarisini savunuyor.
Pekin, anlaşmadan üç şekilde fayda sağlayabilir.
- ABD’den uzaklaşarak çeşitlenme
Stimson Center Çin Programı Direktörü ve kıdemli araştırmacı Yun Sun, Al-Monitor’a yaptığı açıklamada, “Şimdiye kadar pakt Çin tarafından olumlu karşılandı çünkü Orta Doğu’daki güvenlik düzenlemelerinin çeşitlenmesini temsil ediyor ve bu da ABD’nin güvenlik sağlayıcısı olarak merkezi rolünü azaltıyor,” dedi.
Sun, Çin’in “ABD etkisinden daha bağımsız, bölgenin kendi iç dinamiklerinden doğan bir güvenlik düzenlemesi” çağrısında bulunduğunu söyledi.
Pekin yıllardır bu fikrin farklı biçimlerini gündeme getiriyor. Çin, Devlet Başkanı Xi Jinping’in 2022’de Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında Körfez ülkelerinin güvenliklerini korumalarına ve Körfez için “yeni ve kapsamlı” bir güvenlik mimarisi oluşturmalarına destek vereceğini açıklamıştı. Çinli yetkililer ve akademisyenler, bölgesel aktörlerin daha fazla sorumluluk üstlenmesini aynı zamanda bir yük paylaşımı biçimi olarak çerçeveliyor: Bölge ülkeleri kendi güvenliklerini daha fazla kendileri sağlarken, dış güçler daha az merkezi rol oynuyor.
Bu, Pekin’in Washington’ın yerine bölgenin güvenlik garantörü olmayı amaçladığı anlamına gelmiyor. Çin ne bölgede bu rolü üstlenebilecek ölçekte askeri bir varlığa sahip ne de şu ana kadar böyle bir sorumluluğu üstlenme isteği gösterdi. Ancak daha çeşitlendirilmiş bir güvenlik ortamı, Pekin’e bölgede zaten genişlemekte olan ilişkilerini daha da derinleştirme imkânı verebilir.
Pakt, Washington’ın Orta Doğu’daki askeri varlığının sürdürülebilirliği konusunda giderek daha fazla soru işaretiyle karşı karşıya kaldığı bir dönemde imzalandı. ABD hâlâ Körfez’de ve bölgenin diğer kesimlerinde geniş bir üs ve askeri güç ağına sahip. Ancak İran’la savaş, bu askeri varlığın kırılganlıklarını ortaya koydu. ABD askeri tesisleri İran’ın füze ve insansız hava aracı saldırılarına defalarca hedef oldu. Bu durum hem Washington’da hem Körfez ülkelerinde ABD’nin askeri varlığının yeniden yapılandırılması gerekip gerekmediğine ilişkin tartışmaları tetikledi.
Çin açısından ortaya çıkan fırsat askeri olduğu kadar siyasi de. Körfez ülkelerinin savunma ortaklıklarını çeşitlendirdiği bir bölge, Pekin’in Washington’ın uzun süredir sağladığı türden bir ittifak garantisi sunmasına gerek kalmadan Çin diplomasisine, silah satışlarına, teknolojisine ve yatırımlarına daha açık hale gelebilir.
- Pakistan kozu
Pakistan, Pekin’in en yakın savunma ortaklarından biri ve Çin silahlarının başlıca alıcılarından biri. İki ülke, savaş uçakları ve denizaltılardan ortak insansız hava aracı üretimine kadar uzanan geniş kapsamlı bir işbirliği geliştirdi. Örneğin Pakistan Hava Kuvvetleri’nin belkemiğini oluşturan JF-17 savaş uçağı, Pakistan Aeronautical Complex ile Çinli Chengdu Aircraft Industry Group tarafından ortaklaşa geliştirildi.
Pakistan aynı zamanda paktın tek nükleer gücü.
Sun, “Çin’in Pakistan üzerindeki çok büyük etkisi göz önüne alındığında, bu durum dolaylı olarak Çin’in nüfuzunun artmasına katkı sağlıyor,” dedi.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, mayıs ayında Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile yaptığı görüşmede Çin-Pakistan ilişkilerini “sarsılmaz” olarak nitelendirmişti.
Pakistan Körfez güvenlik düzenlemelerine daha fazla entegre oldukça, Çin yapımı sistemlerin, eğitim programlarının ve bakım ağlarının bölgede daha geniş bir rol üstlenmesi mümkün olabilir.
Suudi Arabistan da son yıllarda Çin’le askeri ve ekonomik işbirliğini genişletti. Mart ayında yayımlanan haberlerde Riyad ile Pekin’in, Cidde’de Çin yapımı Wing Loong-3 silahlı insansız hava araçları için bir üretim hattı kurulmasını öngören 5 milyar dolarlık bir anlaşmaya vardığı belirtildi. İki hükümet de söz konusu anlaşmayı kamuoyuna açık biçimde doğrulamadı. Ancak böyle bir anlaşma, Suudi Arabistan’ın Çin ekipmanını yalnızca satın alan bir ülke olmaktan çıkıp bunları yerel olarak üreten bir ülkeye dönüşmesi anlamına gelir ve Pekin’in krallığın savunma sanayisindeki varlığını derinleştirir.
Türkiye ise giderek daha fazla kendi yerli savunma sanayisine öncelik veriyor ve stratejik ilişkilerini çeşitlendiriyor. Türkiye’nin Pakistan’la savunma ortaklığı hâlihazırda oldukça kapsamlı. Suudi Arabistan da Türk insansız hava araçlarının önemli müşterilerinden biri. Çin açısından bu durum, Türkiye’nin Çin’le savunma ilişkileri Pekin’in Pakistan’la ilişkileri kadar gelişmiş olmasa bile, üç pakt üyesi arasında kesişen tedarik zincirleri ve ortak projeler açısından potansiyel bir alan yaratıyor.
- Çin için daha fazla savunma satışı
İran savaşı, Körfez güvenliği açısından insansız hava araçlarının, füzelerin ve hava savunma sistemlerinin ne kadar merkezi hale geldiğini ortaya koydu. Çin, nispeten uygun fiyatlı silahlı insansız hava araçları, hava savunma sistemleri ve giderek artan ölçüde yerel üretim ve teknoloji ortaklıkları sunabilmesi nedeniyle bu pazarda güçlü bir rekabet konumunda bulunuyor.
Suudi Arabistan’daki Wing Loong-3 projesine ilişkin haberler bu modelin cazibesini ortaya koyuyor. Çin, yalnızca tamamlanmış bir platform satmak yerine Suudi Arabistan’ın eğitim, bakım, tedarik zinciri ve sanayi altyapısına kalıcı biçimde entegre olabilir. Haberlere göre Cidde’de kurulacak tesis yılda yaklaşık 48 insansız hava aracı üretecek.
Mekke Paktı bu tür olanakları daha cazip hale getirebilir. Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki savunma koordinasyonunun artması, birlikte çalışabilir sistemlere, ortak eğitim programlarına ve sanayi işbirliğine yönelik talep yaratabilir. Pakistan’ın uzun süredir Çin ekipmanlarını kullanması Pekin’e pakt üyelerinden birinde önemli bir avantaj sağlarken, Suudi Arabistan’ın gündemdeki insansız hava aracı üretim planları Çin’e diğer bir ülkede daha geniş bir sanayi ayağı kazandırabilir.
Pakt, ABD ile bağların kopması anlamına gelmiyor. Üye ülkeler anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu ve Washington’la ya da NATO’yla olan mevcut düzenlemeler dahil olmak üzere mevcut anlaşmaların yerini almadığını vurguladı.
Ancak pakt, Washington’ın artık Körfez güvenliğinin tartışmasız merkezi olmadığı, daha çok kutuplu bir Orta Doğu güvenlik düzenine işaret ediyor. Bu değişim Çin’in lehine işliyor: Pekin, bölge ülkeleri kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk üstlenirken siyasi nüfuzunu, silah ihracatını ve savunma sanayii bağlarını genişletebilir.
Dünya Basını
Çin, Buz İpek Yolu yarışını kazanıyor

Arktik’teki erime, yeni ticaret yolları üzerinde jeopolitik bir mücadeleyi tetiklerken, Çin yarışı önde götürüyor.
Financial Times, 12 Ağustos 2026
Geçen ay küresel deniz sıcaklıkları temmuz ayı için şimdiye kadarki en yüksek seviyeye ulaştı. Bu, Atlantik, Pasifik ve Akdeniz genelinde denizlerdeki sıcak hava dalgalarına katkıda bulunan iklim değişikliği açısından kaygı verici bir işaret. Ancak hoşumuza gitse de gitmese de bu durum ticari fırsatlar da yaratıyor. Arktik buzları eridikçe, Kuzey Kutbu’nun yüksek enlemlerinde yeni deniz taşımacılığı rotaları açılıyor. Bu rotalar, ticari malların Atlantik’ten Pasifik’e taşınması için gereken süreyi ve enerjiyi radikal biçimde azaltma potansiyeli taşıyor. Bu yeni ticaret yolları aynı zamanda jeostratejik haritayı da yeniden şekillendirecek.
ABD Başkanı Donald Trump, “Donroe Doktrini” kapsamında Amerika’ya en yakın bölgelerde — buna kuzey ve batı yarımküreler de dahil — güvenliğe öncelik verme sözü verdi ve Grönland’ı ele geçirme tehdidinde bulundu. Ancak Arktik’te ticaret ve geçiş açısından ortaya çıkan yeni fırsatlardan en fazla yararlanan ülke, Rus buz kıranlarının da yardımıyla Çin oluyor. Bu hafta Çinli bir deniz taşımacılığı şirketi, Arktik üzerinden ilk haftalık konteyner gemisi seferini başlattı. Çin’in doğu kıyısı ile İngiltere arasındaki yolculukta Rusya kıyılarını takip eden rota, “Buz İpek Yolu” olarak adlandırıldı.
Bu gelişme, Çin’in son birkaç on yılda hem denizlerde üstünlük kurmaya hem de Arktik’e çok daha fazla odaklandığını doğrudan ortaya koyuyor. Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasından kısa süre sonra Çin, denizcilik ve gemi taşımacılığı sektörünü stratejik bir öncelik haline getirdi ve bu alanda ABD’nin gücünün daha da aşınmasına yol açtı. Çin, son yirmi yılda ABD’ye kıyasla üretimini üç kat artırarak gemi inşa sektörünün yüzde 55’ini kontrol eder hale geldi. Bu oran 2000 yılında yüzde 5’ti. Ortaya çıkan bu asimetri, yalnızca ABD açısından değil, güvenliği için ABD’ye bağımlı olan her ülke açısından hem ticari hem de askeri kaygıları beraberinde getiriyor.
ABD’de şimdi, yerli tersaneleri canlandırmayı ve Amerikan ticaret filosunu genişletmeyi amaçlayan Ships Act’in kabul edilmesi için iki partili bir baskı var. Ancak eleştirmenler, ABD gemileriyle taşıma yapmanın daha yüksek maliyetini ödemek istemeyen Amerikalı ithalatçıların lobi faaliyetleri nedeniyle yasanın sulandırıldığını söylüyor. Trump’ın kendisi de Finlandiya ile buz kıran gemiler inşa edilmesine yönelik bir anlaşmaya imza attığı için övgü aldı. Bununla birlikte, bu strateji aslında Finlandiyalı liderlerin kuşaklar boyunca savunduğu ve büyük ölçüde Biden yönetimi döneminde geliştirilen bir yaklaşım.
Ticaret yolları açıldıkça Arktik sularında seyredebilmek için daha fazla buz kırana ihtiyaç duyulacak. Görünür buz bulunmadığında bile, Kuzey Kutbu’nun yüksek enlemlerinde güvenli seyir için çoğu zaman bir buz kıran gerekiyor; çünkü rüzgâr ve dalga koşulları hızla değişebiliyor ve gemileri buzların arasında mahsur bırakabiliyor. Çin birkaç yıl önce kendisini bölgede çıkarları bulunan “Arktik’e yakın” bir ülke ilan etti ve onlarca buz kırana sahip Rusya ile bölgeye yönelik petrol ve doğal gaz taşımacılığında daha yakın çalışmaya başladı. Rusya ise Kuzey Deniz Rotası üzerinde egemenlik denetimi kurmaya çalışıyor.
Bu arada ABD, Kanada ve çeşitli diğer Avrupa ve Asya ülkeleri de Arktik deniz tabanını daha kapsamlı biçimde haritalandırmaya çalışıyor. Amaçları, Arktik üzerinden kullanılabilir güzergâhlar bulmak, Kuzeybatı Geçidi’nin coğrafi yapısını daha iyi anlamak ve bölgede mineraller, doğal gaz ve yeni ticaret yolları için araştırmalar yapmak. Nadir toprak elementleri bölgede bol miktarda bulunuyor ancak henüz yeterince işletilmiş değiller.
İklim değişikliği bu fırsatları ortaya çıkarmadan önce donmuş kuzey çok daha az ilgi çekiyordu. Elbette bölgeden daha fazla geminin geçmesi deniz buzunun çözülmesine katkıda bulunuyor. Ancak bu durum aynı zamanda kendi kendini besleyen bir döngü yaratıyor: Ticaret yolları ne kadar açılırsa, ülkeler ve şirketler de bunlardan yararlanmanın yollarını o kadar fazla arayacak.
Eriyen Arktik’i güvence altına alma, sömürme ve hatta kolonileştirmeye yönelik yeni bir yarış başlamış durumda. Günümüzde yaşanan birçok jeostratejik dönüşümde olduğu gibi, Çin bu yarışta da şimdilik önde.
Dünya Basını
Nikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Nikkei Asia’nın eski genel yayın yönetmeni ABD ve Japonya’nın yen alım müdahalesi üzerine yazdı:
ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi
Nikkei Asia, Shigesaburo Okumura
Hükümet, yeni desteklemek için makroekonomik politikasını değiştirmeli
Tokyo’daki Dai-ichi Life Insurance genel merkez binasına, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından el konularak Müttefik işgal güçlerinin başkomutanı General Douglas MacArthur’un karargâhı olarak kullanıldı.
MacArthur’un kullandığı altıncı kattaki ofiste hâlâ, generalin işaret çubuğu olarak da kullandığı söylenen, onunla özdeşleşmiş mısır koçanından yapılmış piposunun bir kopyası bulunuyor. MacArthur, 30 Ağustos 1945’te Atsugi Havaalanı’na geldiğinde de bu pipo ağzındaydı. Bu görüntü, Japonya’nın yenilgisini çarpıcı biçimde gözler önüne sermişti.
Yarım yüzyıl sonra, Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin yol açtığı bir finansal krizin içindeydi. Yatırımcılar, hükümeti istikrarı sağlamak için radikal adımlar atmaya zorlamak istercesine yen sattı. Japon para birimi, dolar karşısında Haziran 1997’de 110 seviyelerindeyken yalnızca bir yıl içinde 146 seviyelerine kadar geriledi.
17 Haziran’da ABD ve Japonya, yen alıp dolar satarak koordineli bir müdahalede bulundu ve Japon para birimindeki düşüşü durdurdu.
Dönemin Başbakanı Ryutaro Hashimoto ile ABD Başkanı Bill Clinton, güçlü bir yenin ve piyasa istikrarının Asya ülkeleri ile küresel ekonomi açısından önemli olduğu konusunda mutabık kaldı. Japonya, bankaların bilançolarındaki batık krediler sorununu hızla çözmek için harekete geçeceğine dair ABD’ye söz verdi.
Ertesi gün, dönemin ABD Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers Japonya’ya geldi. O sırada 43 yaşında olan Summers, çok genç yaşta Harvard Üniversitesi’nde kadrolu ekonomi profesörü olması nedeniyle bir dâhi olarak tanınıyordu. Ancak geçen yıl, ölen finansçı ve hüküm giymiş cinsel suçlu Jeffrey Epstein ile bağlantıları hakkında yürütülen soruşturma sırasında Harvard’daki öğretim görevinden istifa etti.
Nikkei o dönemde, “Bunun nedeni dâhiliği mi yoksa utancını gizleme çabası mı bilinmez, ancak kısa ve keskin tavrı ve konuşma biçimi pek çok insanda güçlü bir izlenim bırakıyor,” diye yazmıştı. Onu kendini beğenmiş ve kibirli bulanların sayısı az değildi.
Summers’ın Japonya’daki doğrudan muhatabı Maliye Bakan Yardımcısı Eisuke Sakakibara’ydı. Ancak Summers, çok daha üst düzey isimlerle de görüştü: Dışişleri Bakanı Keizo Obuchi, Maliye Bakanı Hikaru Matsunaga, Japonya Merkez Bankası Başkanı Masaru Hayami ve eski Başbakan Kiichi Miyazawa.
Genç dâhi, Japonya’ya sürekli harekete geçmesi yönünde baskı yaptı ve batık kredilerin kısa sürede tasfiye edilmesi konusunda söz aldı.
Ziyaretinden bir ay sonra, Harvard’da Japonya-ABD finans sempozyumu düzenlenirken Summers’a üniversite tarafından bir hatıra verildi: MacArthur’un simgesi haline gelen mısır koçanı piposu. Bu hediye, bazılarınca Summers’ın Japonya ziyareti sırasında mağlup Japonya’nın başkomutanı gibi davrandığına yönelik bir şaka olarak yorumlandı.
Geçen ay, Japonya’nın savaş yenilgisinin üzerinden 81 yıl geçmişken yen dolar karşısında yeniden sert biçimde geriledi ve bu kez 160 seviyesinin üzerine çıktı. Maliye Bakanı Satsuki Katayama ile Japonya’nın en üst düzey döviz yetkilisi Atsushi Mimura’nın spekülatif satışlara karşı sözlü uyarıları ve ardından yapılan yen alım müdahaleleri, para birimindeki düşüşü durduramadı.
Temmuz sonunda Japonya, 1998’den bu yana ilk kez ABD ile koordineli bir döviz müdahalesi gerçekleştirdi.
Ancak Mimura’nın tanımladığı gibi bunun “ABD-Japonya döviz ittifakının doruk noktası” denecek kadar övünülecek bir yanı yok. Japonya, yenin düşüşünü kendi başına tersine çevirmeyi başaramadı ve ABD’den yardım istedi. Bu, Tokyo’nun çok daha fazla kaygı duyması gereken bir “yenilgi”dir.
Üstelik bu, en azından eşitler arasında bir ittifak değil.
ABD Başkanı Donald Trump, 2 Ağustos’ta gazetecilere döviz müdahalesi hakkında konuşurken bunu ABD’nin Arjantin pesosunu desteklemesi, Venezuela’ya düzenlenen askeri saldırı ve hükümetin Intel’de hisse sahibi olmasıyla birlikte ele aldı.
“Yenleri zayıflıyordu ve biraz yardım istediler,” dedi.
Trump bunu, Intel yatırımı gibi “mali fayda” sağlayan bir anlaşma olarak nitelendirdi.
Hazine Bakanı Scott Bessent de 4 Ağustos’ta Nikkei’ye verdiği röportajda 1990’lardaki Asya para krizine değinerek, “Birçok Asya para birimi Japon yenini takip eder,” dedi.
Bessent, CNBC’ye verdiği ayrı bir röportajda ise şöyle konuştu:
“Onların [Japonya’nın], yenin daha normal bir denge fiyatına dönmesini sağlayacak doğru politikaları uygulamaya devam edeceklerine inanıyoruz.”
Japon hükümeti ne yapması gerektiğini biliyor ancak doğru politikaları hayata geçiremiyor, ekonomi politikalarının teşvik ettiği yen satışlarını dizginleyemiyor ve sonunda ABD’den yardım istemek zorunda kalıyor. Bu koşullar, 28 yıl önce yaşananlarla dikkat çekici ölçüde benzerlik gösteriyor.
Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin tasfiyesini hızlandırması gerektiğini biliyordu. Ancak Hashimoto hükümeti, konut kredisi şirketlerine kamu fonu aktarılmasına yönelik güçlü toplumsal muhalefeti görünce sorunu çözmek için radikal adımlar atamadı. Long-Term Credit Bank of Japan ve diğer finans kuruluşlarının çöküşünün ardından ülke deflasyon batağına saplandı.
Summers Japonya’yı ziyaret ettiğinde harekete geçmek için bir “fırsat penceresinden” söz etmişti.
ABD’deki bir oturumda, “Bundan sonra ezici ölçüde önemli olan, Japon yetkililerin bu fırsat penceresi açıkken etkili politika adımları atarak bundan hızla yararlanmasıdır,” demişti.
Japon hükümeti ve iktidar koalisyonu bugün de faiz oranlarının yavaş biçimde normalleştirilmesinin ve gevşek mali disiplinin yen satışlarını körüklediğini kuşkusuz biliyor.
Koordineli döviz müdahalesinin sağladığı fırsat penceresini kullanarak ekonomi politikasında yön değiştirmeleri gerekiyor.
Yen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil
Dünya Basını2 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Ortadoğu1 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını6 gün önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi
Asya2 hafta önceAlibaba 2,4 trilyon parametreli yapay zeka modeli Qwen3.8-Max’i tanıttı
Dünya Basını2 hafta önceYen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil
Görüş1 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Rusya2 hafta önceRusya’nın buğday ihracatı temmuzda yüzde 17,7 geriledi









