Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Trump’ın Silikon Vadisi’ndeki adamı Thiel’in antidemokratik distopyası

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıdaki makale, Eoin Higgins’in sağcı teknoloji milyardelerini anlattığı kitabının bir bölümünün Rolling Stone’da yayınlanmış halinden çeviridir. Başta Peter Thiel olmak üzere Elon Musk, Alex Karp, Mark Zuckerberg, hatta Billi Gates ve Jeff Bezos gibi teknoloji milyarderlerinin dünya vizyonu, Büyük Teknoloji sahiplerinin ve onların hesabına çalışan “aydınlanmış” mühendislerin yönettiği karanlık bir dünyaya işaret ediyor. Trumpizme içkin sayılan “demokratik taban örgütlernmeleri”, aslında bir illüzyondur bunlar için: Yeni Başkan ve etrafındaki Silikon Vadisi çetesi, “müdahaleci” devleti, yani İkinci Dünya Savaşı’nın bakiyesi sözümona Altın Çağ’ın son unsurlarını ortadan kaldırmaya, politik olanın yalnızca Silikon Vadisi için geçerli olduğuna ilişkin bir düşünceyi yerleştirmeye uğraşmaktadır. “Halk”, “populus” yalnızca bir dekordur. Sermayenin devletten özgürlüğü esastır. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Peter Thiel, Trump’ın Silikon Vadisi’ndeki adamı

Eoin Higgins
Rolling Stone
23 Şubat 2025

Bu yazı Owned: How Tech Billionaires on the Right Bought the Loudest Voices on the Left [Sahip Olunan: Sağcı Teknoloji Milyarderlerinin Soldaki En Gürültülü Sesleri Satın Alışı] adlı yeni kitaptan alınmıştır.

Peter Thiel, “Batı dünyasının ana dini olan Hıristiyanlık her zaman kurbanın tarafını tutar” diyor ve ekliyor: “Woke’luğu ultra-Hıristiyanlık ya da hiper-Hıristiyanlık olarak düşünmelisiniz.”

Aşırı sağcı milyarder yatırımcı Thiel, kapsayıcı bir felsefeye bağlı: güç. Temmuz 2024’te Triggernometry podcast’inde komedyenler Konstantin Kisin ve Francis Foster’a açıkladığı gibi, “woke” eşitlik ideolojisini reddetmesinin nedenlerinden biri de bu. Thiel, Hıristiyanlığı yoksullara, hastalara ve zayıflara odaklandığı için nihai “woke” din olarak gördüğünü söylüyordu. 

Aşırı olabilir, ama Thiel görüşlerinde eşsiz değil (bu kadar aleni olması dışında); sınıfındaki ve çevresindeki diğerleri de benzer inançlara sahip. The Code’un yazarı Margaret O’Mara bana, “Mansplaining milyarderi bu on yılın yeni bir fenomeni,” dedi.

Gawker’ın 2007’de kendisini ifşa etmesinin ardından Thiel aşırılık yanlısı politikalarını daha açık bir şekilde dile getirmeye başladı. Artık ismen bile bir liberteryen değildi, daha çok Objektivist bir felsefeye bağlıydı. William Rees-Mogg ve James Dale Davidson’ın 1990’larda Silikon Vadisi’nde son derece popüler olan ve birçok teknoloji liderinin gelecekteki siyasi yörüngesini etkileyen The Sovereign Individual [Hükümran Birey] kitabını çok seviyordu. (Daha sonra Rees-Mogg’un oğlu Jacob, Brexit’in yönetiminden sorumlu üst düzey bir yetkili olarak Boris Johnson’ın Muhafazakâr Birleşik Krallık hükümetine katılacaktı). 

Kitabın Thiel’in seçimcilik [electoralism] konusundaki görüşleri üzerindeki etkisi görülebilir: “Bize göre oy verme, modern ulus-devleti ortaya çıkaran megapolitik koşulların bir nedeni olmaktan ziyade bir sonucuydu. Kitle demokrasisi ve vatandaşlık kavramı ulus-devlet büyüdükçe gelişti. Ulus-devlet bocaladıkça bunlar da bocalayacak ve beş yüz yıl önce Burgonya dükünün sarayında şövalyeliğin erozyona uğramasının Washington’da yol açtığı kadar dehşete yol açacaktır.”

Thiel 2009 yılında yazdığı “Bir Liberteryenin Eğitimi” adlı makalesinde, “Artık özgürlük ve demokrasinin uyumlu olduğuna inanmıyorum,” diye yazmıştı. Seçim siyaseti Thiel’in nihai hedefi değildi; daha sonra demokrasi ve özgürlük hakkındaki yorumlarına bir “açıklama” getirerek asıl meselenin “oy vermenin işleri daha iyi hale getireceğine dair çok az umudu” olduğunu iddia etse de, muhafazakârların liberallerin kazanmalarına, aşırıya kaçmalarına ve ardından askeri bir darbe yapmalarına izin vermeleri gerektiğini de (belki şaka yollu) öne sürüyordu. 

Oy vermekle pek ilgilenmediğini söyleyen milyarder, regüle edilmemiş bir teknoloji sektörünün dünyayı değiştirme olasılığından çok etkilenmişti. 2012 yılında Stanford’a dönerek startup’lar üzerine bir ders vermişti. Stanford Hukuk öğrencisi ve Thiel’in yardımcısı Blake Masters dersleri kaleme almış ve sosyal medyada yayınlamıştı.

Demokrasinin değerine ilişkin felsefi görüşleri ne olursa olsun Thiel, Washington’da mesajını yayacak geleceğin siyasetçilerinden oluşan bir kadro kuruyordu. Thiel, 2012 Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçimlerinde Ron Paul’u destekledi. Paleomuhafazakâr¹ Teksaslı ile yıllar önce, Washington’daki kanun yapıcılar PayPal’un para kaynaklarından biri olan çevrimiçi kumarın peşine düştüğünde tanışmıştı. Thiel, Paul’un 2012’deki adaylığıyla pek ilgilenmiyordu, daha ziyade liberteryen Cumhuriyetçi’nin kampanyasını farklı, aşırı sağcı bir mesajı yaymak için kullanmak istiyordu. Paul kampanyasının kafası karışıktı; Thiel destekli süper PAC [Siyasi Eylem Komitesi] Endorse Liberty ile neredeyse hiç iletişim yoktu. Fakat Thiel için mesele Paul’u desteklemek değil, kendi siyasi gündemini dayatmaktı.

O kasım ayında Thiel, Ted Cruz’un Senatoya seçilmesine yardımcı oldu, bu riskli girişimin karşılığını aldı. Ve Ron Paul’e verdiği destek ona, Kentucky’nin yeni genç senatörü olan kongre üyesinin oğlu Rand’de hoş bir müttefik kazandırdı.

2014 yılına gelindiğinde Thiel yüksekten uçuyordu. Neofaşist müttefiki Curtis Yarvin gibi figürlerle olan ilişkisi sorulduğunda bile suçlamalardan kaçmayı başarıyordu. Thiel, federal bürokrasiyi azaltmayı ve bunu yapmasına yardımcı olacak yüksek güçlü politikacılardan oluşan bir ekip kurmayı düşünüyordu. Risk sermayesi yükselişteydi, ekonomi yükselişteydi ve Thiel –yönetimin veri işleme ve gözetim şirketi Palantir’e yağdırdığı kârlı sözleşmelere rağmen Obama’yı bir komünist olarak görüyordu– gücünü ülkeyi muhafazakâr hareket adına geri almak üzere kullanmaya hevesliydi.

2016 seçimleri yaklaşırken Thiel, Donald Trump’a teknoloji sektöründen verilen desteğin kamusal yüzü olma rolünü hevesle benimsedi. Thiel, 2016 Cumhuriyetçi Ulusal Konvansiyon’da Silikon Vadisi’nin kendi mitosunu benimsedi. Konuşması, alkışlar arasında eşcinsel, Cumhuriyetçi ve Amerikalı olmaktan gurur duyduğunu açıklayana kadar nispeten sıradan aşırı sağcı yorumlardan oluşuyordu.

Trump, eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’a karşı tarihi bir farkla seçimi kazandığında, Thiel’in bahsinin tuttuğu açıktı. Obama’nın Silikon Vadisi ile yakın bağları, endüstri ile Washington’u bir araya getirmişti. Özel sektöre olan sevgisine rağmen, 2016 seçimlerinden sonra Trump çoğu teknoloji liderine aynı düzeyde destek vermedi. Yine de teknoloji devleri Trump’ı kişisel olarak pek sevmese de, bazıları şekillendirilebilir bir varlığın potansiyelini gördü. Trump’ın çevresi zaten teknoloji dünyasıyla uğraşan insanlarla doluydu. 

2016 kampanya danışmanı Steve Bannon, devasa çok oyunculu çevrimiçi rol yapma oyunu World of Warcraft’ta altın satan bir şirketin CEO’su olarak görev yapmıştı.Teknolojinin aşırı sağcı alt tabakasının bir parçasıydı. Beyaz Saray’a girdikten sonra Trump, Silikon Vadisi ile irtibatı sağlaması için daha elit bir isim olan Thiel’e yöneldi.

Trump’ın zaferinden sonra teknoloji liderleri yüzüğü öpmeye geldi. Thiel 14 Aralık 2016’daki görüşmede Trump’ın yanındaydı. Milyarder yatırımcı yanında müttefikleri Elon Musk ve [Palantir CEO’su] Alex Karp’ı da getirmişti, her ne kadar o sırada başında bulundukları Tesla ve Palantir şirketleri Google, Microsoft, Apple ve diğerleriyle aynı seviyede olmasalar da.

Teknoloji CEO’ları Trump’ı pohpohlamış ve övgüler düzmüştü. Yeni başkanın göçü azaltma ya da Müslümanların ABD’ye girişini geçici olarak yasaklama planlarına kimse itiraz etmemişti. İş dünyasının çıkarları siyasetten daha önemliydi. Trump ise seçim kampanyası sırasında teknoloji şirketlerine saldırdıktan sonra geçmişi geride bırakmaktan memnundu. Hatta Başkan teknoloji liderleriyle buluşmaktan, onların kendisiyle buluşmasından daha fazla heyecan duymuştu.

Seçilmiş başkan, “Dünyada sizin gibisi yok,” dedi. “Dünyada! Bu odadaki insanlar gibi kimse yok.”

Thiel’in parası genellikle sağın en uç bölmelerinde bulunur. Journal of American Greatness, American Affairs, Quillette ve Inference gibi bir dizi ideolojik yayını finanse etmektedir. Kendisi aynı zamanda, hevesli Dunning-Kruger tiplerine kendilerini bilgili akademisyenler olarak sunan, pek de parlak olmayan çevrimiçi influencer’ların bir koleksiyonu olan “entelektüel karanlık ağın [dark web]” da destekçisidir. Milyarder, servetini muhafazakâr söylem alanına o kadar geniş bir şekilde yaydı ki, takip etmek neredeyse imkansız. Thiel’e yakın bir kaynak 2022’de Washington Post’a verdiği demeçte, “General gibi elindeki kozları masaya koyup tutarlı bir plan yapmıyor,” diyordu. “Önem verdiği insanlar ve şeyler için güçlü keskin nişancı atışları yapıyor. Daha çok bir profesör gibi. Ama entelektüel olarak savaş modunda.”

O Nisan ayında James Pogue’un Vanity Fair’de yayınlanan bir haberi milyarderin Yeni Sağ’ın yenilenmesini nasıl finanse ettiğini inceliyordu. Curtis Yarvin gibi sert sağcı figürlerin yanı sıra muhafazakâr olarak yeniden markalaşan ve bir sıçrama yapmak isteyen başarısız ya da gayretli genç Hollywood tiplerine de para veriyordu.

Pogue, Kasım 2021’de Milli Muhafazakârlık Konferansı sırasında Orlando’da Thiel bağlantılı bir partiye katıldı ve katılımcıları not etti: Yarvin, yakında senatör olacak J.D. Vance, Newsweek editörü Josh Hammer, Trump yetkilisi Michael Anton, yazarlar Chris Arnade ve Sohrab Ahmari ve diğerleri. Pogue, Yeni Sağ’ın “ağırlıklı olarak yüksek lisans derecesine sahip kişiler tarafından doldurulduğunu, bu nedenle içinde kimlerin olduğu ve hatta var olup olmadığı konusunda pek çok tartışma olduğunu … ama aynı zamanda Substack yazarları, podcast yayıncıları ve anonim Twitter kullanıcılarından oluşan oldukça çevrimiçi bir grup olduğunu” yazdı. Thiel tarafından finanse edilen bu yeni siyasi oluşum, entelijensiya tarzı akademisyenler ile internet fenomenlerinin bir kombinasyonu.

Naomi Klein, Doppelganger: A Trip into the Mirror World’de [İkinci Kişilik: Ayna Dünyasına Bir Yolculuk] Thiel tarafından desteklenen popülist, gerici ideolojinin başarısının şaşırtıcı olmadığını yazıyor. Thiel ve diğerleri tarafından finanse edilen “sağın yükselen yıldızları” tarafından yönlendirilen bu siyaset, Klein’a küresel kapitalist sistemdeki sistemik eşitsizlikleri ele almaya çalışan sol hareketleri hatırlatıyor. Fakat sol bu mesajı iktidara dönüştüremezken, sağ gerici, acımasız bir gündemi, Wall Street’i İşgal Et kalabalığına daha aşina terimlerle gizlemeyi başardı: “Aileleri destekleyen ücretler ödeyen fabrika işlerini geri getirmeyi, sınır duvarını inşa etmeyi, zehirli uyuşturucu arzıyla savaşmayı, ifade hürriyetini Büyük Teknoloji’den kurtarmayı ve ‘woke’ müfredatı yasaklamayı vaat ediyorlar. Amerika Birleşik Devletleri’nde bu platformun versiyonları etrafında kariyer inşa edenler arasında Ohio’da J.D. Vance, Missouri’de Josh Hawley ve Arizona valiliği yarışını kıl payı kaybeden (ve elbette seçimin çalındığını iddia eden) Kari Lake yer alıyor. Seçim diyagonalizminin çok benzer versiyonları İsveç’ten Brezilya’ya kadar dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde kök salmıştır.”

Yeni Sağ kolay anlaşılır değildir çünkü Vance’in gururla yakın olduğu Yarvin gibi istisnalar dışında grubun gerçek etkisini ortaya çıkarmak zordur. Geleneksel solda bireyciliği reddeden ve sözde geleneksel değerleri bir şekilde düzen karşıtı olarak gören bazı kesimler arasında sınırlı bir karşılık bulmuştur. 

Hareket çoğu zaman uçlara itildiği için etkisinin boyutunu ölçmek zor olabilir. Fakat Vance’in Cumhuriyetçi Parti’deki yükselişi ve Yeni Sağ yörüngesindeki diğer figürlerin medya ve söylem şekillendirmedeki etkisi düşünüldüğünde, bu hareketin bir etkisi olmadığını iddia etmek zor.

Savunduğu muhafazakâr ideolojinin başarısı Thiel’i pek tatmin etmedi. O daha fazlasını istiyor. Kasım 2023’te Snowden sızıntısının haberleştirilmesine yardımcı olan eski Washington Post muhabiri Barton Gellman’a The Atlantic’te açıkladığı gibi, bu yeterli değil. Milyarder, Gellman’a, insanlıkta umduğu gerçek, dünyayı sarsan değişimi yaratmayan yatırım üstüne yatırımları anlatıyordu. Kripto, denizcilik, SpaceX: Thiel’in portföyündeki varlıklar fark yaratmakta birbiri ardına başarısız oluyordu. Ona para kazandırıp kazandırmadıklarına bakılmaksızın, hiçbiri 2009 tarihli “Bir Liberteryenin Eğitimi” manifestosunda hayalini kurduğu aydınlanmış “siyasetin her türlü biçiminden kaçış” ile sonuçlanmadı. 

Thiel, Gellman’a siyaset konusunda hayal kırıklığına uğradığını ve büyük servetinin dünyayı kendisini tatmin edecek şekilde değiştiremediği için mutsuz olduğunu söylemişti. Thiel için nadir bir durum olan bu röportajın vurgulanan nedeni, 2024 kampanya döneminde para harcamama taahhüdü konusunda kendisini hesap verilebilir kılmaktı. Thiel, Gellman’a, “Sizinle konuşmak,” diyordu, “fikrimi değiştirmemi zorlaştırıyor.”

Siyasi hoşnutsuzluğunda yalnız değildi. Kasım 2023’e gelindiğinde, teknoloji liderleri Trump’a karşı hayal kırıklığına uğramış ama paralarını en iyi nereye yatıracaklarını bulmakta zorlanmışlardı. Teknoloji sektöründen bir siyasi danışman Washington Post’a yaptığı açıklamada, bağışçıların mesajdan giderek daha fazla hayal kırıklığına uğradığını söylüyordu: “Şu anda seçimlere katılanlar ve önseçim seçmenleri ile büyük süper PAC çeklerini yazanlar arasında çok büyük bir kopukluk var. Transseksüel çocukların tuvalete gitmesi umurumuzda değil. Düzenleyici devletin ortadan kaldırılmasını önemsiyoruz.”

Stanford’daki homofobik yorumlarıyla Thiel’in desteğini alan ama öğrenci topluluğundan büyük tepki gören avukat Keith Rabois, Post’a yaptığı açıklamada Trump’ın Silikon Vadisi elitlerinin hedeflerinin çoğunu paylaştığını söylüyordu. Fakat eski başkanın düzenleyici devleti ortadan kaldırmaya yönelik adımlarının davranışları nedeniyle sekteye uğradığını da sözlerine ekliyordu: “Acımasızca uygulamak yerine kargaşa ve kaosa neden oluyor ve bu da gündemine engel oluyor.”

2024 yazına gelindiğinde, teknoloji liderleri siyasi tercihleriyle ilgili her türlü yanılsamadan büyük ölçüde vazgeçmişlerdi. Kısa süre içinde Marc Andreessen, Musk, David Sacks ve onların yörüngesindeki diğerleri Trump’ı açıkça desteklediklerini açıkladılar ve Cumhuriyetçilere destek sözü verdiler. Andreessen için “bardağı taşıran son damla” Biden yönetiminin gerçekleşmemiş sermaye kazançlarını vergilendirme önerisiydi ki milyarder temmuz ortasında bu önerinin “startup’ları tamamen mantıksız hale getirdiğini” söylemişti.

Bu etki göz ardı edilemezdi. Gazeteci Dave Weigel, 2024 RNC [Cumhuriyetçi Ulusal Konvansiyon] sırasında “Bu artık Peter Thiel’in partisi” diye tweet attı ve bu noktaya itiraz etmek zor: Thiel’in yakın ortağı J.D. Vance, Trump’ın başkan yardımcısı adayı olarak seçiliyor ve Thiel’in desteğiyle Gawker’ı başarılı bir şekilde dava eden güreşçi Hulk Hogan, kongrenin son gecesinde, Donald Trump’tan önce konuşuyordu.


¹ Paleomuhafazakârlık, ABD’de Amerikan milliyetçiliğini, Hristiyan etiğini ve dini muhafazakarlığı vurgulayan akım. Bu hareketin destekçileri ABD’nin Irak işgaline karşı çıkan ender sağ gruplardan birini oluşturuyordu. The American Conservative dergisi en önemli yayın organlarından biridir. (ç.n.)

Dünya Basını

Prof. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü

Yayınlanma

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Robert A. Pape, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyetiyle savaş öncesinden daha güçlü hale geldiğini belirtti. Pape, küresel petrol arzındaki daralmanın büyüyeceğini, ABD’nin sınırlı kara harekâtına girişme ihtimalinin yüzde 70’e yaklaştığını söyledi.

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü, Chicago Güvenlik ve Tehditler Projesi Direktörü, hava gücü, siyasi şiddet ve intihar saldırıları üzerine çalışan Prof. Robert A. Pape, girişimci, yazar ve The Diary of a CEO adlı YouTube kanalının sunucusu Steven Bartlett’a verdiği mülakatta İran’ın savaşın başladığı 28 Şubat’tan önceki durumuna kıyasla daha güçlü hale geldiğini savundu.

Pape, yaklaşık 20 yıldır İran’ın bombalanmasına ilişkin modeller geliştirdiğini, 2001 ile 2024 yılları arasında çatışmalarla ilgili farklı meselelerde bütün ABD yönetimlerine danışmanlık yaptığını anlattı. Savaşın gidişatını “tırmanma kapanı” adını verdiği aşamalar üzerinden değerlendiren Pape, dünyanın ekonomik bunalıma doğru ilerlediğini, ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı kuvvet kullanarak açmaya yönelebileceğini ve sınırlı kara harekâtı ihtimalinin kısa süre içinde yüzde 70’e yaklaştığını söyledi.

“İran bugün savaş başlamadan öncekinden daha güçlü”

Pape, ABD’nin İran yönetimini çökertmek amacıyla giriştiği hava harekâtının beklenen sonucu doğurmadığını belirtti. İran’ın dini liderinin yanı sıra üst düzey yaklaşık 137 yöneticinin öldürüldüğünü söyleyen Pape, buna rağmen siyasi yapının ayakta kaldığını kaydetti.

Pape, saldırının ölçeğini ABD üzerinden şu sözlerle tasvir etti: “Bu, birilerinin başkanımızı, eşini, başkanın yakın aile fertlerini, kabinenin yarısını, Savunma Bakanlığındaki bütün yöneticileri, Merkezi İstihbarat Teşkilatındaki bütün yöneticileri ve Kongrenin yaklaşık üçte birini öldürmesine benzer. Mart ayının ilk haftalarında İran’a yaptığımız buydu. Buna rağmen yönetim ayakta kaldı.”

Hava gücünün tek başına siyasi yönetimleri devirmediğini savunan Pape, geliştirdiği modelin Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen örneklere dayandığını söyledi. ABD Başkanı Donald Trump’ın, hava saldırılarının İran yönetimini çökertebileceği beklentisiyle tarihin ağır birikimine karşı hareket ettiğini ileri sürdü.

Pape’e göre ABD, yönetim değişikliği hedefleyen bombardımanın ardından altı haftalık hava harekâtına, daha sonra iki aylık ablukaya geçti. Washington, Hürmüz üzerindeki hakimiyetinden vazgeçmesi için İran’a baskı kurmaya çalıştı. Ancak İran, 28 Şubat’ta başlayan saldırılardan yalnızca birkaç gün sonra boğazı denetimine aldı; 2 ve 3 Mart dolaylarında gemi trafiği durdu ve geçişler ancak kısa süreli, dar kapsamlı biçimde yeniden sağlanabildi.

“Mart ayının ilk haftasından beri içinde olduğumuz ikilem şu: İran’ı Hürmüz’ün denetiminden nasıl vazgeçireceksiniz? Yoksa İran’ın ufukta görünen bütün zaman boyunca Hürmüz’ü denetlemesine izin mi vereceksiniz?” diyen Pape, askeri baskı, abluka ve müzakerelerin bu temel sorunu çözemediğini söyledi.

“Bu bir ticari anlaşma değil, güç dengesi meselesi”

Bartlett, ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın kısa süre önce İran’la savaşı sona erdirecek bir mutabakatın imzalanmak üzere olduğunu söylediğini hatırlattı. Pape, Vance’ın anlaşmanın sonuç vereceğine içtenlikle inandığını düşündüğünü, ancak yaklaşımının uluslararası siyaseti ticari pazarlık gibi ele aldığını savundu.

Pape, “Başkan Yardımcısı Vance bunu ticari anlaşma gibi ele aldı. İran’ın belirli bir hizmet karşılığında elde edeceği yararlardan söz etti. Biz boğazın açılmasını istiyoruz, siz de açarsanız size farklı yollarla para teklif edeceğiz anlayışı vardı. Bu, uluslararası siyasetin temel mahiyetini yanlış anlamaktır” dedi.

Savaştan önce ABD’nin bölgede üstün, İsrail’in yükselen, İran’ın ise gerileyen güç olduğunu söyleyen Pape, savaş başladıktan sonraki iki hafta içinde Hürmüz’ün denetiminin İran’a geçmesiyle güç dengesinin köklü biçimde değiştiğini ileri sürdü. Boğazdan geçen petrolün sağladığı gelirin yalnızca mali kaynak değil, askeri güç, bölge ülkeleri üzerinde nüfuz ve etki sahası anlamına geldiğini anlattı.

Pape, İran açısından belirleyici hükümlerin ileride verileceği söylenen 300 milyar dolarlık imkanlar değil, Hürmüz üzerindeki hakimiyeti pekiştiren maddeler olduğunu söyledi. Anlaşmayı “İran’ın bölgesel hakim güce dönüşmesinin yol haritası” diye niteleyen Pape, hakim gücü “Basra Körfezi ve Ortadoğu’daki en baskın devlet” olarak tarif etti.

Mutabakatın beşinci maddesinin gemi geçişlerine ilişkin düzenlemeleri İran’a bıraktığını söyleyen Pape, İran’ın 60 gün ücret almayacağının yazıldığını, sonrasındaki ücretleri ise İran ile Umman’ın belirleyeceğini anlattı. ABD’nin gelecekteki ücretlendirmede söz hakkına sahip olacağına ilişkin hüküm yer almadığını belirtti.

Pape, “Bu, İran’a Hürmüz Boğazı’nın denetimini ve gelecekteki ücretleri hiçbir sınırlama olmaksızın belirleme yetkisini veriyor” dedi. Belgenin sahihliği sorusuna da İran yönetimi ile Beyaz Saray’ın kelimesi kelimesine aynı metni yayımladığını, bunun daha önce basına sızan taslaklardan değil, Trump’ın imzaladığı nihai metinden kaynaklandığını söyleyerek karşılık verdi.

“Hürmüz’ü denetlemek dünya petrolünün yüzde 20’sini denetlemektir”

Pape, Hürmüz’den dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiğini, bu hacmin İran’a büyük mali ve stratejik güç sağlayabileceğini ifade etti. Ancak Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin boğazı aşan boru hatlarını kullanmaya başlaması nedeniyle Hürmüz’ün tek başına zamanla değer kaybedebileceğini de ekledi.

Savaş öncesinde boğazdan günde yaklaşık 20 milyon varil petrol geçtiğini anlatan Pape, Suudi Arabistan’ın mart ortasından itibaren daha önce kullanılmayan bir boru hattıyla Kızıldeniz’e günde 4 ila 5 milyon varil, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Füceyre üzerinden yaklaşık 2 milyon varil petrol aktardığını söyledi. Böylece kısa sürede yaklaşık 7 milyon varillik sevkiyat Hürmüz’ü aşmaya başladı.

Irak’ın ve başka ülkelerin Suriye üzerinden yeni hatlar kurma ihtimalinin de konuşulduğunu belirten Pape, İran’ın yalnızca boğazı değil, bu güzergahları da etkileyebilecek nüfuz kuşağı istediğini savundu. İran Devrim Muhafızları yöneticilerinin Akdeniz’den Kızıldeniz’e ve Basra Körfezi’ne uzanan bir güvenlik ve direniş kuşağından söz ettiğini aktardı.

Pape, Yemen’deki Husilerin Kızıldeniz’i, Lübnan’daki Hizbullah’ın ise Suriye üzerinden kurulabilecek hatları tehdit edebileceğini söyledi. “İran açısından mesele yalnızca Hürmüz’ü denetlemek değil. Petrol Basra Körfezi’nden Hürmüz yoluyla, Suriye üzerinden veya Kızıldeniz’den çıksa da bunların tümünü etkileyebilecek işleyen bir nüfuz sahası kurmak” diye konuştu.

Mutabakatın ilk maddesinin Lübnan’ın toprak bütünlüğünün ABD güvencesine alınmasını öngördüğünü belirten Pape, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun İsrail’in Lübnan’daki askeri varlığını süresiz biçimde muhafaza edebilecek başka bir düzenleme kurmasının bu hükümle çeliştiğini savundu.

Trump yönetiminin ayrıca İran’la eşgüdüm kurmadan, gemileri Umman kıyısına yakın güney geçidinden Hürmüz’e yönlendirdiğini söyledi. Bazı gemilerin tanımlama cihazlarını kapattığını, Trump’ın bunu İran denetimini aşan gizli geçiş usulü diye sosyal medya paylaşımlarında övdüğünü anlatan Pape, bu uygulamanın beşinci maddeye aykırı olduğunu ileri sürdü.

Mutabakatın on birinci maddesine göre İran’ın ABD’nin yıllardır el koyduğu bazı varlıklarını geri alması ve paranın kullanımına kendisinin karar vermesi gerekiyordu. Pape, Trump’ın paranın ancak İran’ın ABD’li çiftçilerden tahıl alması şartıyla serbest bırakılabileceğini açıklamasını üçüncü ihlal saydı.

Pape, “Başkan Trump belgeye yaklaşık bir ya da iki gün sadık kaldı. Bu metin ABD açısından stratejik yenilgiyi temsil ediyordu ve Trump bunu neden kabul ettiğini açıkça anlattı. Kaybı bir ya da iki gün sahiplendi, ardından hemen tersine çevirmeye çalıştı. Yeniden savaşa dönmemizin sebebi budur” dedi.

“İran hayatta kalma arayışından güç kazanma arzusuna geçti”

İran’ın savaş öncesinde Hürmüz’ü denetlemediğini vurgulayan Pape, bombardımanın Tahran’a yeni imkan sunduğunu savundu. ABD donanmasının bölgede İran’ın boğazdaki hakimiyetini dengeleyecek konumda olmadığını, Tahran’ın bu boşluğu güç kazanmak için kullandığını söyledi.

Pape, “İran hayatta kalma arayışından ihtirasa geçti. Saldırının yarattığı fırsatı gördü. ABD’nin burada donanması dahi yoktu. İran’ın Hürmüz üzerindeki hakimiyetini dengeleyecek hiçbir araç yoktu. Bu fırsatı gücü ele geçirmek için kullandı” ifadelerini kullandı.

İran’ın bugün savaş öncesine kıyasla daha kuvvetli olduğuna ilişkin görüşünü yineleyen Pape, “Bunu hiçbir memnuniyet duymadan söylüyorum. İran’ın 28 Şubat’ta savaş başlamadan önceki halinden daha güçlü olduğuna artık ciddi biçimde kuşku yok. Bunun sebebi Hürmüz Boğazı’nı denetlemesi ve boğazdan geçen neredeyse her gemiyi dilediğinde tehdit edebilmesi” dedi.

Trump’ın İran hava ve deniz kuvvetlerinin, füze kabiliyetinin, radarlarının ve hava gözetleme sistemlerinin büyük ölçüde yok edildiğini söylediğini hatırlatan Bartlett’a cevap veren Pape, İran’ın saldırılarını sürdürmek için cephaneliğinin yalnızca küçük bölümüne ihtiyaç duyduğunu anlattı.

İran’ın savaşa binlerce, muhtemelen on binlerce insansız hava aracı, balistik füze ve deniz yüzeyine yakın uçan gemisavar seyir füzesiyle girdiğini belirten Pape, önemli miktarda mühimmat yok edilse de kalan silahların doygunluk saldırıları için yeterli olduğunu söyledi.

“Çok sayıda aracı aynı anda göndererek savunma kabiliyetimizi doyuruyorlar. Yeterli sayıda araç savunmayı aşarak üsleri ya kullanılamaz hale getiriyor ya da ancak çok sınırlı kullanılmasına izin verecek ölçüde hasara uğratıyor” diyen Pape, İran’ın cephanesinin tükenme işareti göstermediğini kaydetti.

Mart ayında saldırıların daha çok orta menzilli balistik füzelerle yürütüldüğünü, mart ortasından yakın zamana kadar insansız hava araçlarının ağırlık kazandığını anlatan Pape, son haftada balistik ve seyir füzelerinin yeniden farklı hedeflere karşı kullanılmaya başladığını söyledi. ABD’nin asıl sıkıntısının uçaklardan atılacak mühimmat değil, gelen füzeleri vuracak önleyiciler olabileceğini belirtti, ancak bunu kesinleşmiş bilgi diye sunmadı.

“Bu araçları her yere saklıyorlar”

Pape, İran’ın küçük insansız hava araçlarını mağaralarda, depolarda ve dağlık arazinin farklı katmanlarında sakladığını söyledi. Bir aracın mülakatın yapıldığı odaya rahatlıkla sığabileceğini belirterek, hedeflerin büyüklüğü ile saklanabilecekleri alan arasındaki orantısızlığa işaret etti.

İran yapımı Şahid-136 araçlarının yaklaşık 800 kilometrelik yarıçap içinde herhangi bir yerde saklanabileceğini ifade eden Pape, bu alanı Kaliforniya’dan büyük, yaklaşık bir buçuk Kaliforniya genişliğinde diye tasvir etti. Bartlett’ın “Bu, Kaliforniya’da kamyon aramaya benziyor” sözlerine Pape, “Evet, Kaliforniya’da kamyon aramaya benziyor” karşılığını verdi.

Dağlık yapının meseleyi iki değil, üç boyutlu hale getirdiğini söyleyen Pape, insansız hava araçlarının arazinin farklı derinliklerine ve katmanlarına dağıtılabileceğini anlattı. Hava saldırılarının bu araçları tek tek veya küçük kümeler halinde tespit etmesi gerektiğini, İran’ın aynı sırada yenilerini ürettiğini ekledi.

Pape, ABD Savunma Bakanlığından nisan ayında sızan tahminlere göre İran’ın Rusya’ya vermek üzere yılda 55 bin araç ürettiğini söyledi. Bunun her ay binlerce yeni araç anlamına geldiğini belirterek, “Nisandan bu yana neden 5 bin ya da 10 bin yeni araç daha üretmiş olmasınlar?” diye sordu.

Boğazın açılabilmesi için onlarca veya yüzlerce aracın imha edilmesinin yetmeyeceğini vurgulayan Pape, denizcilik şirketlerinin gemilerinin emniyetine ikna edilmesi gerektiğini söyledi. ABD Savunma Bakanlığının özel şirketlere geçiş emri veremeyeceğini, gemilerin ve taşıdıkları petrolün çok yüksek değere sahip olduğunu anlattı.

Bartlett, yeni gemiyle dolu petrol yükünün toplam değerinin yaklaşık 300 milyon dolara erişebildiğine ilişkin veriyi aktardı. Pape, buna mürettebatın hayatının ve sigorta maliyetlerinin de eklendiğini söyledi. “Mürettebat ölmek istemiyor. Bu sebeple bölgeden ayrılan gemilerin sayısı, girenlerden daha yüksek. Giren gemilerin önemli bölümü de İran limanlarına yöneliyor” dedi.

“Dünya gerçekten petrolsüz kalmanın eşiğinde”

Pape, deniz taşımacılığının düzelmemesi halinde önümüzdeki haftalar veya aylarda küresel ekonomik bunalımın büyüyeceğini söyledi. ABD’nin yeniden abluka uygulamasının da Hürmüz’ü açmadığını belirten Pape, “Başkan Trump’ın kaçınmaya çalıştığını söylediği durumun kapısını çalıyoruz. Dünya gerçekten petrolsüz kalmanın eşiğinde” ifadelerini kullandı.

Mülakattan yaklaşık altı saat önce Husilerin Kızıldeniz’de Suudi petrolünün çıktığı Yenbu çevresindeki hattı kapattığını söyleyen Pape, bunun birkaç haftadır artan baskının devamı olduğunu anlattı. Hürmüz’ün kapalı kalmasına Kızıldeniz güzergahındaki kesintinin de eklenmesiyle petrol akışının daha ağır darbe aldığını savundu.

Pape, “Bu, kelimenin gerçek anlamıyla kaygı duyduğumuz en kötü senaryo” dedi. Hürmüz’den geçen günlük 20 milyon varilin 7 milyon varillik bölümünün Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri hatlarıyla aşılabildiğini, geriye 13 milyon varillik açığın kaldığını söyledi.

ABD’nin mart ortasında stratejik petrol rezervinden haftada yaklaşık 5 ila 6 milyon varil piyasaya vermeye başladığını belirten Pape, bunun fiyatlardaki ani sıçramayı sınırladığını anlattı. Bartlett, Trump’ın yaklaşık 120 güne yayılmak üzere 172 milyon varillik acil salımı onayladığını, Uluslararası Enerji Ajansına üye 32 ülkenin toplam 400 milyon varillik eşgüdümlü salım kararı aldığını aktardı.

Temmuz 2026 itibarıyla ABD stratejik rezervinin yaklaşık 300 milyon varile gerilediği ve 1983’ten bu yana en düşük düzeye indiği bilgisi üzerine Pape, “Rezervi harcadığınızda hemen yeniden dolduramazsınız. Trump’ın dört hafta içinde petrolün tükenmesinden söz ederken kastettiği buydu. Yaklaşık 120 günlük sürenin sonuna geldik” dedi.

Ham petrolün yanı sıra rafineri kapasitesinin de daraldığını belirten Pape, araçların ham petrolle değil benzin ve motorinle çalıştığını hatırlattı. Dünya rafinerilerinin önemli bölümünün Basra Körfezi çevresinde yer aldığını, yalnız ham petrolün değil işlenmiş petrol ürünlerinin de bölgeden geçtiğini söyledi.

Pape, Basra Körfezi’ndeki kesinti nedeniyle dünya rafineri kapasitesinin yaklaşık dörtte biri veya üçte birinin devre dışı kalmış olabileceğini, Ukrayna’nın Rus rafinerilerine saldırılarının da sıkıntıyı büyüttüğünü savundu. Kesin oranı bilmediğini vurgulayarak toplam kapasite kaybının yüzde 40 dolayına yaklaşabileceğini söyledi.

“Başkan Trump bir ay önce boğazı açmak istedi, fakat kaybı sahiplenmek istemedi. Dünya ekonomisini tehlikeye atmayı, yenilgiyi kabul etmeye tercih etti. Belki fikrini değiştirir” diyen Pape, İran’ın Hürmüz’ü kendi şartlarıyla denetlemesine izin vermek ile küresel ekonomik bunalım arasında tercih yapıldığı görüşünü dile getirdi.

“Titanik’teyiz ve buzdağına çarpmak üzereyiz”

Pape, savaşın gidişatını ters piramit biçimindeki beş aşamalı tırmanma çizelgesiyle anlattı. Birinci aşamayı İran yönetimini hedefleyen sınırlı bombardıman, ikinci aşamayı İran’ın Hürmüz’ü ele geçirmesi ve ABD’nin altı haftalık bombardımanla ablukaya yönelmesi olarak tanımladı.

Üçüncü aşamada ekonomik bunalım ile İran’ın yükselen bölgesel güce dönüşmesini kabullenme seçeneğinin yan yana geldiğini söyledi. İran’ın Hürmüz hakimiyeti, bölgesel nüfuz sahası ve ilerleyen yıllarda nükleer silah edinme ihtimaliyle dünyanın dördüncü güç merkezi haline gelebileceğini ileri sürdü.

Pape, “Şimdi üçüncü aşamanın sorusuna geliyoruz: Hürmüz’ün en azından bir bölümünü kuvvet kullanarak geri almak için gerçekten fiziki güç kullanacak mıyız? Bu, dünya ekonomisi, Amerikalılara yönelen uluslararası terör ve kalıcı savaşa girip girmeyeceğimiz bakımından dünyanın en önemli sorusudur” dedi.

Ara seçimlere kadar ABD’nin boğazı kuvvet kullanarak açıp açamayacağının önümüzdeki dönemi belirleyeceğini söyleyen Pape, kendi cevabının “neredeyse kesinlikle hayır” olduğunu açıkladı.

Trump’ın hazirandaki Yediler Grubu zirvesinde dünya rezervlerinin yaklaşık dört hafta içinde tükeneceğini söylediğini hatırlatan Pape, bu sözleri mutabakatı imzalama gerekçesinin açık itirafı saydı. Ancak Trump’ın 48 saat içinde mutabakatın hükümlerini zedelediğini ve yaklaşan ekonomik bunalımı önleyebilecek düzenlemeyi işlemez hale getirdiğini savundu.

Pape, “Titanik’teyiz ve buzdağına çarpmak üzereyiz. Buzdağı biraz daha uzağa kaymış olabilir, fakat yörüngemiz değişmedi. Çarpışma geldiğinde herkese yetecek filika yok. Filikası eksik kalacak olanlar Cumhuriyetçiler” ifadelerini kullandı.

Benzin fiyatlarının yükselmesi ve ekonomik sıkıntının büyümesi halinde Cumhuriyetçilerin kasımdaki ara seçimlerde Temsilciler Meclisi veya Senato’da sandalye kaybedebileceğini söyledi. Bunun Trump’ı görev süresinin son iki yılında son derece etkisiz hale getirebileceğini, azil girişimleriyle ve Demokratların denetlediği Kongreyle karşı karşıya bırakabileceğini ileri sürdü.

Pape, Trump’ın seçimlerden önce askeri tırmanmaya gitmeyeceği yönündeki görüşlere öteden beri katılmadığını söyledi. Ekonomik daralmanın seçimden önce vurma ihtimalinin, başkanı kısa vadeli ve başarı ihtimali düşük askeri seçeneklere yönelttiğini savundu.

Trump’ın çekilmesi halinde İran’ın Hürmüz’ü denetlediğini, ücretleri belirlediğini, nükleer programında sınırlama kabul etmediğini ve yeni güç merkezi haline geldiğini kabul etmek zorunda kalacağını söyleyen Pape, bunun herhangi bir ABD başkanı için ağır siyasi yenilgi anlamına geleceğini ifade etti.

“ABD sınırlı kara harekâtına yönelebilir”

Pape, ABD’nin Umman Körfezi’ne deniz ve kara unsurları yığdığına işaret etti. Bölgede yaklaşık 4 bin 500 ila 5 bin deniz piyadesi ile 82. Hava İndirme Tümeninden yaklaşık 4 bin askerin yer aldığını söyledi.

Uçak gemileri, muhripler ve diğer savaş gemilerinin Hürmüz’ün batısındaki Basra Körfezi’ne geçirilmediğini, Umman Körfezi’nde toplandığını belirten Pape, bu kuvvetlerin İran’ın seyrek nüfuslu güneydoğu kıyısındaki Çabahar veya Bender Abbas ile Çabahar arasındaki Cask limanına yöneltilebileceğini savundu.

Pape, “Bu, Çabahar veya Cask gibi hedeflerden birini ele geçirmek için kuracağınız türden kuvvettir. Başkan Trump açısından bunun siyasi karşılığı, haftalar boyunca tutulabilecek simgesel zafer olabilir” dedi.

Böyle bir harekâtın Hürmüz’ü kalıcı biçimde açmayacağını, İran’ın bir süre sonra bütün gücünü bölgeye yönelterek ABD birliklerini ağır kayba uğratabileceğini söyledi. Haftalar içinde yüzlerce Amerikan askerinin ölebileceğini, bunun ABD içinde savaşa karşı çıkanları daha da uzaklaştırırken Trump’ın tabanındaki desteği kısa vadede sertleştirebileceğini belirtti.

Bartlett’ın aktardığı kamuoyu yoklamalarında Amerikalıların yalnızca yüzde 27 ila 34’ünün savaşı desteklediği, yüzde 53 ila 57’sinin karşı çıktığı; Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” tabanında ise desteğin yüzde 77 ila 85’e çıktığı belirtildi.

Pape, asker kayıplarının ilk dönemde savaşa desteği azaltmak yerine güçlendirebileceğini söyledi. “İnsanlar, ‘Çekilirsek ölenler boşuna mı öldü, bu ölümler değersiz miydi?’ diye sorar. Bu, cevaplaması çok ağır bir sorudur. Asker kayıpları kısa vadede savaşa verilen desteği sertleştirebilir, hatta artırabilir” dedi.

ABD’nin sınırlı kara harekâtı ihtimalini değerlendiren Pape, “Yüzde 50’nin epey üzerinde. Şimdi yüzde 70’e yaklaşıyor. Gelecek ay içinde, hatta daha kısa sürede gerçekleşebilir. Bu haftanın sonunda bile olabilir” ifadelerini kullandı.

“En büyük kaygım çok sayıda insanın öleceği saldırı”

Pape, yakın dönemde en fazla kaygı duyduğu ihtimalin Amerikan askerlerine veya sivillerine karşı çok sayıda can kaybına yol açacak saldırı olduğunu söyledi. İran’ın Umman Körfezi’ndeki ABD savaş gemilerine çok sayıda balistik füzeyle saldırabileceğini belirtti.

İran’ın son bir buçuk haftadaki hedef seçimlerinin hassasiyet gösterdiğini söyleyen Pape, Tahran’ın ABD gemilerinin hareketlerini kendi imkanlarıyla mı izlediğinin, yoksa Çin veya Rusya’dan yardım mı aldığının bilinmediğini ekledi.

“Boğazı kapattılar, Kızıldeniz’i kapattılar. Bu çizgide ilerlersek bu hafta veya gelecek hafta bir gemiye karşı toplu füze saldırısından kaygı duyuyorum” diyen Pape, kara işgali tehdidinin intihar saldırıları bakımından en güçlü risk unsuru olduğunu savundu.

Pape, intihar saldırılarını 25 yıldır incelediğini, 11 Eylül saldırılarından sonra dünyadaki bütün intihar saldırılarını kapsayan ilk veri tabanını Chicago Üniversitesinde araştırma görevlileriyle hazırladığını anlattı. “İntihar saldırıları terörün akciğer kanseridir. Terör kategorisinde diğer bütün yöntemlerin toplamından daha çok insan öldürür” dedi.

Araştırmalarında başat risk unsurunun, saldırganların değer verdiği topraklarda yabancı askeri varlık ve siyasi denetim olduğunu söyledi. Hava bombardımanı ile kara işgali arasındaki farkı şöyle açıkladı: “Belirleyici olan yalnızca insanların öldürülmesi değil. Kara kuvvetleri siyasi denetim kurar. Denetlenen toplum kendi hayat tarzı üzerinde söz sahibi olmadığını düşünür. Bu daha derin ihlal duygusu yaratır.”

İntihar saldırısını, insanı hassas güdümlü silaha dönüştüren yöntem diye tarif eden Pape, insanın kalabalığın veya yapının en zayıf yerini ve patlama için en elverişli anı herhangi bir teknik sistemden daha iyi seçebildiğini söyledi.

Kara harekâtının başlaması halinde saldırıların Ortadoğu’daki ABD askerleriyle sınırlı kalmayabileceğini belirten Pape, Amerikalı yolcuları taşıyan uçakların, Akabe’deki otellerin veya boru hattı projelerinde çalışan iş insanlarının hedef seçilebileceğini anlattı. Saldırıların Londra’da, Endonezya’da veya dünyanın başka bir yerinde gerçekleşebileceğini söyledi.

İran’ın dini liderinin ABD’ye “unutulmaz dersler” verileceğini söylemesini, saldırıları teşvik edebilecek dile yakın gördüğünü belirten Pape, saldırının doğrudan İran yönetimince emredilmesi gerekmediğini, teşvikten etkilenen kişilerin bağımsız saldırıya girişebileceğini ifade etti.

“Ulaşılabilir çıkış yolu artık kalmadı”

Trump’ın savaşın başında zafer ilan edip çekilebileceğini söyleyen Pape, martın ilk haftasında kendi tavsiyesinin İran’a ders verildiğini açıklamak, öldürülen yöneticileri gerekçe göstermek ve nükleer program üzerine müzakerelere dönmek olduğunu anlattı.

Nisandaki tavsiyesinin ise İsrail’i askeri bakımdan sınırlamak ve Lübnan’a ilerleyişini durdurmak olduğunu söyledi. Trump’ın bu seçenekleri aylar sonra uygulamaya çalıştığını, fakat zamanında atılmayan kararların artık inandırıcılığını yitirdiğini savundu.

Bartlett’ın serbest deniz taşımacılığını yeniden sağlayacak ve ABD’nin stratejik yenilgi görüntüsü vermeden çekilmesine izin verecek bir çıkış yolu olup olmadığını sorması üzerine Pape, “Hayır Steven, ulaşılabilir bir çıkış yolu yok. O gemi çoktan limandan ayrıldı” dedi.

Savaşın henüz kalıcı savaş aşamasına geçmediğini belirten Pape, ara seçimlerde Demokratların Temsilciler Meclisi veya Senato’nun denetimini alması halinde savaş bütçesini kesebileceğini söyledi. Kongrenin bu yetkiyi son olarak 1974’te Vietnam Savaşı sırasında kullandığını hatırlattı.

Trump’ın başkomutanlık yetkisine dayanarak bütçe sınırlamalarını aşmaya çalışabileceği, veto yetkisini kullanabileceği ve mevcut savunma kaynaklarını başka kalemlerden aktarabileceği değerlendirmesine Pape, bunun anayasal bunalım doğuracağını söyledi.

“Kongre yetkinin kendisinde olduğunu düşünecek, Başkan Trump yetkinin kendisinde olduğunu düşünecek. Anayasal bunalım tam olarak budur” diyen Pape, İran savaşının göç politikası, sınır dışı uygulamaları, iç siyasi şiddet ve seçim tartışmalarıyla birleşeceğini ileri sürdü.

Pape, 2026 ara seçimlerini “hayatımızın en tehlikeli seçimi” diye niteledi. Uluslararası kriz ile ABD’deki siyasi gerilimin kesişmesinin 1960’lardaki kitlesel gösterilere, savaş karşıtı şiddete, suikastlara ve bombalı saldırılara benzer ortam doğurabileceğini savundu.

Ara seçimlerin sonucuna ilişkin kesin tahminde bulunmayan Pape, çok sayıda Amerikalının öleceği saldırının Trump ile Cumhuriyetçilerin kazanma ihtimalini artırabileceğini, böyle bir saldırı yaşanmadan küresel ekonomik bunalımın büyümesinin ise Cumhuriyetçilerin kaybetme ihtimalini yükselteceğini söyledi.

“Trump’ın aradığı şey simgesel zafer”

ABD’nin hava harekâtının günlük maliyetinin yaklaşık 2 milyar dolar olduğuna ilişkin değerlendirmeler sorulduğunda Pape, füze önleyicilerinin tükenmesi ihtimalinin var olduğunu, ancak bunun düşük kaldığını söyledi. ABD’nin Asya ve Avrupa’daki stoklardan, özellikle Patriot önleyicilerinden Basra Körfezi’ne sevkiyat yaptığını, Ukrayna’nın az sayıda Patriot alabilmesinin sebeplerinden birinin bu olduğunu anlattı.

Uçaklardan atılacak bombaların tükenmesinin ise büyük abartı sayılacağını belirten Pape, 500 librelik güdümsüz bombalara yaklaşık 20 ila 25 bin dolarlık uydu yönlendirme düzenekleri takılarak hassas mühimmata dönüştürülebileceğini söyledi.

Trump’ın ara seçimlere kadarki asıl hedefinin “simgesel zafer” olduğunu savunan Pape, bunun bir veya iki hafta korunabilecek, başkanın karşılık verdiğini gösterecek sınırlı askeri kazanım şeklinde sunulabileceğini belirtti.

“Başkan Trump’ın hedefi çok basit: Simgesel zafer. Bir hafta, belki iki hafta dayanacak, karşılık verdiğini gösterecek bir sonuç. Destekçileri bunu, ‘Kazanmasına izin verirseniz neler yapabileceğini gösterdi’ diye sunabilir” dedi.

Trump’ın sıkıştığını ve bunu bilip bilmediğini soran Bartlett’a Pape, başkanla hiç tanışmadığını, kişisel düşüncelerini bilemeyeceğini söyledi. Kendi araştırmasının karar mercilerinin sözleri ile karşı karşıya kaldıkları teşviklere baktığını, tarif ettiği teşviklerin Trump’ın davranışını önemli ölçüde öngördüğünü savundu.

Trump kendisini ararsa birkaç yıllık, daha dengeli bölgesel güç dağılımı kuracak plan üzerinde çalışmak isteyeceğini söyleyen Pape, “Ama bana, ‘Robert, gelecek üç ayda ne yapmalıyım, ara seçimler geliyor’ derse cevabım şu olur: Beni aramayın. Başkan Trump’a yardım etmek isterim, fakat Amerika’ya gerçek anlamda yardım etmek isterim” dedi.

“Önümüzdeki aylarda kara harekâtı eşiği aşılacak”

Çin’in küresel istikrarsızlık istemediğini, fakat İran’ın ağır biçimde ezilmesini de çıkarına uygun görmediğini söyleyen Pape, Pekin’in kendi kuvvetleriyle savaşa girmesini beklemediğini belirtti. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Trump’a ABD’nin gerileyen güç olduğunu söylediğini ve Asya’da Çin’e karşı önleyici savaş açıp açmayacağını sorduğunu aktardı.

Rusya’nın ise İran kaynaklı ekonomik daralmayı Avrupa üzerinde baskı kurmak için fırsat sayabileceğini savundu. Ukrayna’nın son haftalarda Kırım’a giden ikmal hatlarına baskıyı artırdığını, Kırım’dan geniş çaplı çıkış yaşandığını söyleyen Pape, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in sonbaharda Avrupa üzerindeki baskıyı büyütebileceğini ileri sürdü.

Böyle bir ortamın Avrupa’nın Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’ye verdiği 80 milyar dolarlık yeni destek taahhüdünü yerine getirmesini zorlaştıracağını söyledi.

Önümüzdeki birkaç aya ilişkin yüzde 51’in üzerindeki ihtimale dayanan tahminini açıklayan Pape, ABD’nin İran’a ait adalardan birinde veya ülkenin güneydoğu kıyısındaki sınırlı bölgede kara harekâtına girişeceğini düşündüğünü belirtti.

“Küresel ekonomik bunalım büyüyecek. ABD’de benzin fiyatları muhtemelen yükselecek. Başkan Trump, Hürmüz’ü açmaya yönelik planı varmış gibi gösterecek yol ararken daha da çaresiz hale gelecek. Bu plan gerçek olmayabilir, yalnızca simgesel kalabilir” dedi.

Ekonomik bunalımın ve muhtemel toplu can kaybına yol açacak saldırının Trump üzerindeki baskıyı artıracağını söyleyen Pape, başkanın boğazı gelecekte açabileceğini kanıtlayacak somut bir “ön ödeme” arayacağını ve üçüncü aşamaya geçiş baskısının buradan doğacağını savundu.

Bartlett, savaşın ortasında 90 milyondan fazla İranlının yaşadığını, bombaların altında kalan ailelerin savaşı seçmediğini ve askeri tartışmalarda insani bedelin çoğu zaman geri plana itildiğini söyledi. İranlıların savaşın ne zaman biteceğini bilmeden, yabancı askerlerin ülkelerine girebileceği kaygısıyla yaşadığını vurguladı.

Pape, Chicago Üniversitesindeki İranlı öğrencilerinin ülkede aileleri olduğunu ve kendisine sürekli savaşın geleceğini sorduklarını anlattı. “Ne yazık ki onlara İran halkı için gerçek umudun beş ya da 10 yıl ötede olduğunu söylüyorum. Savaş tırmandıkça bu süre beş yıldan çok 10 yıla yaklaşıyor” dedi.

Mülakatın sonunda geçmişten kiminle konuşmak isteyeceği sorulan Pape, atom bombaları kullanılmadan önce ölen ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt’i seçti. Roosevelt’e atom bombasını geliştirirken bu silahların kuracağı dünyayı tasavvur edip etmediğini sormak istediğini belirtti.

Pape, “O geleceği mümkün kılacak en büyük yetkiye sahipti, fakat sonucunu hiç görmedi. Yine de neyin yaklaşmakta olduğunu biliyordu. Liderlerin ne kadar uzağı görebildiğini ve bugünkü kararlarının dünyayı onlarca yıl boyunca nasıl biçimlendireceğini gerçekten anlayıp anlayamadığını bilmek isterdim” dedi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English