Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Doğu Almanya’da neofaşizmin yükselişine Batı Almanya’nın katkısı

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin (DDR) ilhakı, yalnızca Almanya’nın siyasal coğrafyasını yeniden şekillendirmekle kalmadı; aynı zamanda Doğu’daki kurumsal antifaşizmi tasfiye ederek radikal sağ ve faşist hareketler için elverişli bir zemin de oluşturdu. Zira DDR’de antifaşizm, salt ideolojik bir doktrin değil, faşist unsurların sistematik olarak cezalandırılmasını ve kamusal alanda örgütlenmelerinin önüne geçilmesini sağlayan bir devlet politikasıydı. Buna karşılık, Batı Almanya savaş sonrası dönemde eskinin Nazi artıklarını devlet kurumlarına entegre etti ve onlarla hesaplaşmayı “hukuk” ile sınırlandırarak, faşist hareketin zaman içinde meşruiyet kazanmasına kapı araladı. 1989 sonrası süreçte DDR’nin siyasal ve toplumsal yapısının ortadan kaldırılması, antifaşist bilincin kurumsal olarak korunmasını imkânsız hale getirirken, Batı Almanya’nın ideolojik ve ekonomik tahakkümü altında şekillenen yeni düzende, Doğu’daki toplumsal çöküş, faşist örgütlenmelerin taban bulmasını kolaylaştırdı.

Bugün Almanya’da “aşırı sağ”ın gözle görülür yükselişi, tam da bu tarihsel sürekliliğin bir sonucu olarak okunmalı. Geçtiğimiz pazar günü gerçekleşen seçimlerde, faşist parti Almanya için Alternatif’in (AfD) özellikle eski DDR topraklarında güç kazanması, duvarın yıkılmasının yalnızca fiziksel bir sınırın ortadan kalkması olmaktan öte, antifaşist bir siyasal geleneğin çöktüğünü de teyitliyor. Faşizmin günümüzdeki yükselişini yalnızca aktüel siyasal konjonktüre bağlamak, Federal Almanya’nın savaş sonrası izlediği politikalarla faşizmin sürekliliğini nasıl mümkün kıldığını perdelemek ve bu tarihsel sorumluluğu bilinçli olarak aklamak anlamına geliyor. DDR’nin antifaşist mirasını nostaljik bir saplantı olarak niteleyenler, bu mirasın tasfiyesinin nasıl bir siyasal boşluk yarattığını ve bu boşluğun faşistler tarafından nasıl doldurulduğunu gözden kaçırıyorlar. Dolayısıyla, DDR’yi salt Doğu Bloku geçmişinin nostaljik bir hatırası olarak değerlendirmek yerine, günümüz antifaşist mücadelesinin tarihsel bağlamına dair kritik bir referans noktası olarak ele almak gerek.

Son olarak metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Jacob Yasko
Peoples Dispatch
22 Şubat 2025
Çev. Leman Meral Ünal

9 Kasım 1989’da Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR) sınır güvenliğini Federal Almanya Cumhuriyeti’ne (FRG) bıraktı. Dünya, Batı Berlin’e akın eden coşkulu Almanların görüntülerini izlerken, o anın siyasi gerçekliği göründüğünden çok daha acıklıydı: Sınırın açılması Almanya’da sosyalizmin geleceğini mühürledi. Bunu, ekonomik tasfiye, kitlesel işsizlik ve tüm Doğu Almanya nüfusunun yeni bir düzene boyun eğdirilmesinin eşlik ettiği bir ilhak süreci izledi.

Federal Almanya, her şeyden önce sosyalizme karşı bir cephe devleti olarak tasarlanmıştı, nitekim uzun süredir aşırı sağcı unsurları kendi kurumlarına entegre etmekle meşguldü. Bu bağlamda “Berlin Duvarı” yalnızca bir sınır değil, aynı zamanda faşizme karşı bir koruma kalkanıydı. 1989’dan sonra neofaşist grupların hızla Doğu Almanya’ya doğru yayılması, duvarın gerici güçlere karşı bir savunma işlevi gördüğü tezini güçlendirdi. John F. Kennedy gibi isimler dahi duvar olmadığı taktirde çatışmanın kaçınılmaz olduğunu anlamıştı. Aynı iddia sonraları [Eski Doğu Almanya Millî Savunma Bakanı] Heinz Kessler ve [Eski Doğu Almanya Millî Savunma Bakan Yardımcısı] Fritz Streletz tarafından da desteklendi ve Duvar Olmasaydı Savaş Çıkardı (Without the Wall, There Would Have Been War) gibi çalışmalarda bu konuda kapsamlı kanıtlar sunuldu.

Ne var ki bugün dahi burjuva yazarlar ve siyasetçiler, Doğu Almanya’daki neofaşist hareketlerin yükselişinin suçunu Alman Demokratik Cumhuriyeti’ne atmaya çalışıyorlar. Bunu yaparken çok önemli bir gerçeği görmezden geliyorlar: İlhaktan sonra, komünist ve antifaşist bilince dönük son derece sistematik bir siyasi kampanya yürütüldü. Bunda en az Batı Alman yetkililer kadar, bölgenin ideolojik manzarasını yeniden şekillendirmek üzere bölgeye gelen faşist akımların da etkisi oldu.

Koruyucu duvar

Batı Alman medyası göçmenlere dönük düşmanlığı körüklerken, Federal Almanya, Doğu’nun ekonomik kaynaklarını yağmalıyor, sanayisizleştiriyor ve yüz binlerce insanın yaşamının bağlı olduğu geçim kaynaklarını yok ediyordu. Bir yandan da neo-faşist aktörlerin doğrudan rol aldığı, Demokratik Almanya tarihinin sözde “yeniden değerlendirilmesi” süreci devam ediyordu. Eski Marksist profesörler üniversitelerden tasfiye edilirken, antifaşist anıtlar yıkıldı ve Nazi dönemine ait figürler aklandı; böylece Doğu Almanya’nın köklü antifaşist kültürü sistematik olarak silindi. Şimdi, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından 35 yıl sonra, bu sınır tahkimatlarının ortadan kaldırılmasının neofaşist grupların Doğu Almanya’ya eşi benzeri görülmemiş akınına nasıl yol açtığını anlamaya çalışmak hayati bir önem taşıyor.

Sınır açılmadan önce bile Batı Alman neofaşistleri, müzik ve propaganda materyallerini gizlice Doğu Almanya’ya sokarak dazlak ve holigan gruplarının içine sızıyordu. Bu eğilim zamanla daha da güçlendi ve bunda, neo-Nazi Michael Kühnen tarafından kurulan Yeni Cephe’nin Fikirdaşları Topluluğu (Gesinnungsgemeinschaften der Neuen Front, GdNF) da önemli bir rol oynadı. Örgüt, aralarında daha önce Doğu Almanya’da hapis cezasına çarptırılmış ve sonra Federal Almanya tarafından affedilmiş kişilerin de bulunduğu çok sayıda faşisti bir araya getirerek antikomünizm ve ırkçılık zehrini yaymaya devam etti.

1980’lerde, Kühnen’in ağı sadece Doğu Almanya ile sınırlı kalmayıp, diğer ülkelerde de bağlantıları olan büyük bir şemsiye örgüt haline geldi. GdNF’nin düzinelerce paravan örgütlenmesi vardı ve çok sayıda siyasal partiyle yakın temas halindeydi; lider kadroları ise Alman iç istihbarat teşkilatından (Verfassungsschutz) aldıkları cömert maaşları aşırı sağcı siyasi çalışmalara yatıran muhbirlerle doluydu.

Kühnen’in bizatihi kendisi istihbarat servisleriyle güçlü bağlantılara sahipti. Aşağı Saksonya Verfassungsschutz, bu faaliyetlere dair tüm dosyaları kaybettiğini iddia etse de, Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı’ndan gelen bir dosya bu bağlantıları açığa çıkarmıştı. Demokratik Almanya kurumları Kühnen’i 1970’ten beri mercek altına almış, 1982’de hapisten çıktıktan sonra Verfassungsschutz’a bağlı bir araç tarafından alındığını belgelemişlerdi. DDR soruşturmalarının vardığı sonuç, Kühnen’in hapiste geçen yıllarının muhtemelen onu bir muhbir olarak işe almak veya başka türden iş birliklerine zorlamak için kullanıldığı yönündeydi.

Birkaç yıl sonra Kühnen, Doğu Çalışma Planı (Arbeitsplan Ost) adlı bir strateji belgesi kaleme alarak ağın Doğu Almanya’ya doğru genişlemesi için bir yol haritası hazırladı. Bu plan çeşitli neofaşist örgütlere ve paravan gruplara rehberlik etti; Berlin Duvarı’nın yıkılması ise onların harekete geçmesi için bir işaret fişeği oldu. Kühnen, “yerli yoldaşların yardımıyla” Doğu’ya geçebildiğini söylüyordu; işte böylece bölgeye aşırı sağcı kadroların akışı başladı. Takip eden aylarda, Kühnen’in ağından birçok faşist ve Yeni Sağ [Neue Rechte] üyeleri onun örneğini takip edecekti.

Neofaşist bir hareket inşa etmek

Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından neofaşist gruplar hızla eski Doğu Almanya’ya akın ederek mülkleri işgal etti, birçok mahallede faşist kaleler kurdu. Kısa süre içinde antifaşistleri ve yabancıları hedef alan şiddet eylemleri ve pogromlar başladı, bu eylemlerle özellikle gençleri yakalamak hedefleniyordu. Michael Kühnen ve GdNF’nin himayesi altında, Özgür Alman İşçi Partisi (Freiheitliche Deutsche Arbeiterpartei) ve Almanya Ulusal Demokratik Partisi’nin (NPD) uzantılarının yanı sıra Lichtenberger Cephesi ve Deutsche Alternative gibi düzinelerce yeni faşizan örgüt ortaya çıktı. Mart 1990’a gelindiğinde ise, neofaşistler açıkça Doğu Almanya karşıtı gösterilere katılıyor ve görünürlük kazanmak için antikomünist manipülasyona başvuruyorlardı.

Batı Almanya tarafından marjinalleştirilmelerine rağmen antifaşist direniş devam etti. Toplama kamplarının yeniden modellenmesine, anıtların yıkılmasına ve Batılı aşırı sağcı grupların üniversitelere sızmasına karşı mücadele sürdürülmeye çalışıldı. Doğu Almanya Tarihinin Yeniden Değerlendirilmesi Komisyonu Başkanı Rainer Eppelmann bile Doğu Almanya’nın antifaşist mirasının korunmasına yönelik yaygın bir halk desteği olduğunu belirtmekteydi.

Aralık 1990’da siyasi mahkumlar için çıkarılan af, Doğu Almanya’daki neofaşist safları daha da sıklaştırdı. Salıverilenler arasında Zionskirche saldırısının failleri ve sonraları “Berlin’in Führeri” olarak anılacak Ingo Hasselbach gibi önde gelen faşist figürler dahi vardı. Hapisten çıkan ya da Batı Almanya’dan gelen bu kadroların çoğu faşist yapıların kurulmasında bizatihi görev aldı, üye toplama ve propaganda etkinlikleri düzenlediler ve yurtdışındaki faşistleri düzenledikleri etkinliklere davet ettiler. Örneğin, İngiliz Holokost inkârcısı David Irving, Deutsche Volksunion tarafından Dresden’e getirilerek “Müttefiklerin Almanya’ya yönelik hava saldırılarının soykırıma eşdeğer olduğu” iddiasını yaymaya çalıştı.¹ Masrafları ise Batı Alman milyoner ve neofaşist finansör Gerhard Frey tarafından karşılandı.

Doğu Almanya’nın ilhakına doğru giden süreçte, neofaşist şiddet dramatik bir şekilde tırmandı. 2-3 Ekim 1990 gecesi birçok şehirde 30 ayrı şiddet olayı kaydedildi:1500’den fazla silahlı neo-Nazi, Doğu Almanya genelinde antifaşistlere, işgal evlerine ve göçmenlere karşı koordineli saldırılar başlatmıştı. Bu saldırılar aşırı sağcı faaliyetlerdeki genel yükseliş trendinin önemli bir göstergesiydi. O yılın başlarında Ingo Hasselbach, Michael Kühnen ile irtibatlı olarak Berlin’de Ulusal Alternatif’i kurmuş, silah depolamış ve paramiliter çetelerin eğitimlerini organize etmişti. Protestolarda “Rotfront Verrecke” (“Kızıl Cephe Geber”)² ve “Kanaken Raus” (“Yabancılar Dışarı”) gibi bariz Nazi sloganları atılırken, Yahudi ve Kızıl Ordu mezarları ve Treptower Park’taki Sovyet savaş anıtı tahrip ediliyordu. Ama bu tür provokasyonlar karşılıksız kalmadı. 3 Ocak 1990’da 250,000 Doğu Almanya vatandaşı kitlesel bir antifaşist protesto için harekete geçti.

Devlet eliyle destek ve himaye

1990’ların başındaki bu aşırı sağcı şiddet dalgası artarak devam etti ve 1992 yılı, 1949’dan bu yana en fazla şiddet içeren aşırı sağcı suçun işlendiği yıl oldu.  Bu artış, Alman makamlarının ve istihbarat servislerinin kasıtlı kayıtsızlığı ve ırkçı karalama kampanyalarını ve faşist anlatıları teşvik eden bir medya ortamı sayesinde mümkün olabilmişti. Dresden, Leipzig, Halle, Jena ve Weimar gibi kentlerde sağcı çeteler neredeyse hiçbir engelle karşılaşmadan saldırılar ve kundaklamalar gerçekleştirebiliyorlardı. Hoyerswerda ve Rostock’taki pogromlara sadece göz yumulmakla kalmadı, bunlar, sözde “sığınmacı sorunu” üzerine yapılan medya yayınları eşliğinde gerçekleşirken, polis ise rutin olarak müdahalede bulunmamayı tercih ediyordu.

CDU/FDP federal hükümeti, ırkçı şiddet dalgasını sözde iltica tartışmasını daha da alevlendirmek için kullanmış, Sosyal Demokratlar da kısa süre içinde benzer bir çizgiye gelmişti. Nitekim 1993 yılında anayasal sığınma hakkı kaldırıldı. Siyasetçiler yabancı düşmanlığını teşvik ederek bu sonucun ortaya çıkmasını sağlamışlardı: Rostock-Lichtenhagen’deki çete saldırılarının hemen ardından Schwerin’deki CDU lideri Eckhardt Rehberg şu açıklamayı yapmıştı: “Yabancıların bizim adet ve geleneklerimizi bilmemesi, hatta belki de bilmek istememesi, vatandaşlarımızın hassasiyetlerine dokunuyor.”

Doğu Almanya’nın yeniden faşistleştirilmesi

Medyanın “beyzbol sopalı yıllar” olarak adlandırdığı dönem, neofaşist çetelerin sokak şiddetinden çok daha fazlasını ifade ediyordu. Sınırların açılması, Doğu Almanya’nın hedefli bir şekilde yeniden faşistleştirilmesini hızlandırdı; bu süreç, kurumsal siyaset ve medya tarafından da kolaylaştırıldı. Nitekim kısa bir süre içinde antifaşist ve komünist pozisyonlar marjinalleştirilirken, neofaşist hareketler muhalifleri sindirmek ve hayal kırıklığına uğramış gençleri kendilerine çekebilmek için çeşitli şiddet mekanizmaları geliştirdi.

Aynı zamanda, Yeni Sağ’ın ideolojik saldırısı da siyaset kurumu içinde daha fazla yer edinmeye başladı. Tarih yeniden yazıldı ve anti-faşist örgütler yasaklandı, anıtlar, okullar ve caddeler Doğu Almanya dönemindeki isimlerinden arındırıldı. Tüm bunlar birdenbire ortaya çıkmadı: Doğu Almanya’nın faşistlere ve savaş suçlularına yönelik sistematik cezalandırma pratiklerinin aksine, Batı Almanya Nazi artıklarını çoktan devlet yönetimine ve bürokrasiye yeniden entegre etmişti. Demokratik Almanya’da toplama kampına atılanlar görev yaparken, Federal Almanya’da eskinin Nazi işkencecileri iktidar pozisyonlarına geri dönmüşlerdi.

Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde antifaşizminin tasfiyesi ve Doğu Almanya’da neofaşist hareketin yükselişi aynı madalyonun iki yüzüydü ; duvarın yıkılmasından 35 yıl sonra bugün hâlâ devam eden bir süreç. Bugünkü aşırı sağ yükselişinin köklerini arayanlar, 1945’ten sonra faşizmin hiçbir zaman gerçekten tasfiye edilmediği Federal Almanya yöneticilerine bakmalılar.


¹ Irving ve diğer aşırı sağcı tarihçiler, Dresden Bombardımanı gibi Müttefiklerin II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’ya yönelik hava saldırılarını, Nazilerin işlediği soykırımla eşdeğer gösterme çabası içindeydi. Bu söylem, Alman mağduriyet mitini besleyerek neo-faşist hareketler için ideolojik bir araç hâline geldi. (ç.n.)
² “Rotfront Verrecke” (Kızıl Cephe Geber) sloganı, Weimar Cumhuriyeti döneminde Alman faşistleri tarafından komünistlere karşı kullanılan, Nazilerle özdeşleşmiş bir slogandır. “Rotfront”, 1924’te Almanya Komünist Partisi’nin (KPD) yarı askeri silahlı örgütü olarak kurulan “Roter Frontkämpferbund”un (Kızıl Cephe Savaşçılar Birliği) kısaltmasıdır. Nazi Partisi’nin SA (Sturmabteilung) güçleri, KPD ve işçi hareketine yönelik saldırılarında bu sloganı sıkça kullanmıştır. 1933’te Naziler iktidara geldikten sonra Kızıl Cephe Savaşçılar Birliği yasaklanmış, üyeleri hapsedilmiş veya öldürülmüştür. 1990’larda Doğu Almanya’da yeniden yükselen neo-Nazi grupların bu sloganı kullanmaları, geçmişteki faşist hareketleri sahiplendiklerini gösteren sembolik bir örnektir. (ç.n.)

Dünya Basını

FT: Müttefikleri ABD’den bağımsızlaşmaya çalışıyor

Yayınlanma

Amerika’nın müttefikleri ABD’den bağımsızlık ilan etmeye bakıyor. Geleneksel ortaklar ekonomik bağlarını yeniden düşünüyor.

Gideon Rachman, Financial Times baş diplomasi yazarı
23 Haziran 2026

ABD gelecek ay Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yıldönümünü kutladığında, dostları ve müttefikleri de bu kutlamalara katılacak. Ancak perde arkasında, aynı ülkelerin çoğu Amerika’dan bağımsızlıklarını artırmaya çalışıyor.

Washington’ın geleneksel ortakları, ABD ile uzun süredir devam eden bağların onları Trump yönetiminin kötü muamelesinden ve baskı taktiklerinden muaf tutmadığını keşfetmiş durumda. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, ABD başkanının demokratik müttefiklere çoğu zaman otoriter rakiplerden daha kötü davrandığından şikâyet ederek birçok kişinin hissiyatına tercüman oldu.

Bu yeni atmosferde, bir zamanlar güç olarak görülen Amerika ile yakın bağlar giderek potansiyel bir kırılganlık gibi görünmeye başladı. En güçlü uyarı zili geçen yıl Donald Trump’ın dost ve düşman ayırt etmeksizin ağır gümrük tarifeleri uygulamasıyla çaldı. Yönetimi, bu ay tüm yabancı ülke vatandaşlarının Anthropic’in öncü yapay zekâ modelleri Mythos 5 ve Fable 5’e erişimini kısıtlama kararıyla yeni alarm zillerini harekete geçirdi.

Trump yönetimi politikasında değişikliğe gidebilir. Ancak mesajın alındığı görülüyor. “Mythos anı”, Avrupa’nın en önde gelen yapay zekâ girişimi olan Fransa merkezli Mistral’in CEO’su Arthur Mensch’in bu yılın başlarında dile getirdiği bir tespiti doğrular nitelikteydi. Mensch bir panelde, yapay zekânın dünya ekonomisinin işleyişi açısından giderek kritik hale geldiğini belirterek şöyle demişti: “Avrupa için en büyük risk… tüm sanayimizin… ABD karar verirse kapatılabilecek bir teknoloji üzerinde çalışmasıdır.”

Bu ihtimalden ürken Avrupa hükümetleri, ABD şirketlerine ve modellerine bağımlılığı azaltmak anlamına gelen “yapay zekâ egemenliği” ihtiyacından giderek daha fazla söz ediyor. Mistral’in kendisi de bundan fayda sağlayacak konumda.

Amerikan “kapatma düğmeleri” konusundaki endişe yapay zekâyla sınırlı değil. Trump’ın bu yılın başlarında Grönland’ı ilhak etme tehditleri, Avrupalılara ABD silahlarına olan bağımlılıklarını hatırlattı. ABD’nin büyük savunma şirketleri — “ana yükleniciler” — şimdi bunun sonucunda satış kaybetmeye başladıklarından endişe ediyor.

Bu meseleler Avrupa’nın çok ötesine uzanıyor. Hindistan’a uygulanan tarifeler ve Trump’ın Pakistan’la yakınlaşması Delhi’de çok kötü karşılandı. Hindistan hükümetinin düşünce dünyasını çoğu zaman yansıtan bir düşünce kuruluşu olan Observer Research Foundation, kısa süre önce yayımladığı bir raporda “Trump faktörünün”, Hindistan’ın Fransa’dan savaş uçağı satın alma kararında ağır bastığını savundu.

Hem ABD’ye hem de Çin’e bağımlılığı nasıl azaltacağını en sistematik biçimde düşünen ülke ise Kanada olabilir. Trump, Kanada’nın Amerika’nın 51. eyaleti olması gerektiğini defalarca ima etmişti.

Kanada hükümeti, özel çalışmalarında egemenlik açısından kritik önemde dokuz ekonomik alan belirledi. Bunlar arasında yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji ile ödeme ve takas sistemleri yer alıyor.

Bu alanlarda hem Amerika’ya hem de Çin’e bağımlılıktan kaçınmayı hedeflemek anlaşılır bir şey. Peki bu mümkün mü? Örneğin Kanada, ticaretinin yaklaşık yüzde 70’ini dev güney komşusuyla yapıyor. Mistral, Amerikalı yapay zekâ rakipleriyle kıyaslandığında çok küçük kalıyor. ABD dahil tüm Batı dünyası, Çin’den gelen kritik minerallere olan bağımlılığının rahatsız edici biçimde farkına varmış durumda.

Bu bağımlılıklar derin. Tamamen ortadan kaldırılamazlar. Ancak azaltılabilirler.

Asya’daki bazı çevreler, Kapsamlı ve İlerlemeci Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nı bir model ve yapı taşı olarak gösteriyor. Bu serbest ticaret anlaşması şu anda Japonya, Kanada, Şili, Avustralya, Birleşik Krallık ve Singapur’un da aralarında bulunduğu 12 ülkeyi kapsıyor. AB ile CPTPP şimdi bloklar arası bir anlaşma için görüşmelere başlamış durumda; böyle bir anlaşma tarifeleri genel olarak düşürebilir. Delhi’de Hindistan’ın da bu pakta katılmayı istemesi gerekip gerekmediği konusunda ciddi bir tartışma var.

AB, Hindistan, Japonya ve Birleşik Krallık’ı içeren; ancak Çin ve ABD’yi dışarıda bırakan bir orta güçler ticaret anlaşması belli bir etki yaratabilir. Buna rağmen, dünyanın en büyük iki ekonomisi ve yapay zekâda iki küresel lideri olan Çin ve Amerika’dan tam ekonomik egemenlik kurma fikri gerçekçilikten uzak kalıyor.

Bununla birlikte, Trump’ın ya da onun haleflerinin iyi niyetine aşırı bağımlılık sorununa bakmanın başka yolları da var. Yapay zekâ, silahlar ya da enerji alanında bir Amerikan “kapatma düğmesi” tehdidine verilecek cevap, muhtemelen ABD teknolojisinden ya da kaynaklarından tamamen bağımsızlaşmaya çalışmak değildir. Böyle bir politika pahalı, verimsiz ve nihayetinde gerçekçi olmaktan uzak olur.

Alternatif strateji, Çin’in hâlihazırda gösterdiği stratejidir: Kendi kapatma düğmeni bulmak. Xi yönetimi, son derece yüksek Amerikan tarifelerine kritik mineral ihracatını ciddi biçimde kısıtlayarak karşılık verdi. Bu etkili bir taktikti ve ABD’yi tarifeleri düşürmeye zorladı.

Diğer dünya güçlerinin de, bir gün ihtiyaç duyabilecekleri ihtimaline karşı, kendi ekonomik silahlarını bulmaları gerekiyor. Hindistan için bu, ülkenin jenerik ilaç üreticisi olarak oynadığı kritik rol olabilir. Kanada için bu, Amerikan çiftliklerinin bağımlı olduğu gübrelerin kritik bir bileşeni olan potas olabilir. Avrupa için ise Hollandalı şirket ASML’nin sağladığı benzersiz teknolojiler ya da Avrupa’nın uranyum ve türbin ihracatçısı olarak rolü olabilir.

Dünya demokrasilerinin birbirleriyle muhtemel ekonomik savaşa hazırlanmak zorunda kalması üzücü. Ancak Trump’ın yarattığı dünya bu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English