Dünya Basını

Doğu Almanya’da neofaşizmin yükselişine Batı Almanya’nın katkısı

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin (DDR) ilhakı, yalnızca Almanya’nın siyasal coğrafyasını yeniden şekillendirmekle kalmadı; aynı zamanda Doğu’daki kurumsal antifaşizmi tasfiye ederek radikal sağ ve faşist hareketler için elverişli bir zemin de oluşturdu. Zira DDR’de antifaşizm, salt ideolojik bir doktrin değil, faşist unsurların sistematik olarak cezalandırılmasını ve kamusal alanda örgütlenmelerinin önüne geçilmesini sağlayan bir devlet politikasıydı. Buna karşılık, Batı Almanya savaş sonrası dönemde eskinin Nazi artıklarını devlet kurumlarına entegre etti ve onlarla hesaplaşmayı “hukuk” ile sınırlandırarak, faşist hareketin zaman içinde meşruiyet kazanmasına kapı araladı. 1989 sonrası süreçte DDR’nin siyasal ve toplumsal yapısının ortadan kaldırılması, antifaşist bilincin kurumsal olarak korunmasını imkânsız hale getirirken, Batı Almanya’nın ideolojik ve ekonomik tahakkümü altında şekillenen yeni düzende, Doğu’daki toplumsal çöküş, faşist örgütlenmelerin taban bulmasını kolaylaştırdı.

Bugün Almanya’da “aşırı sağ”ın gözle görülür yükselişi, tam da bu tarihsel sürekliliğin bir sonucu olarak okunmalı. Geçtiğimiz pazar günü gerçekleşen seçimlerde, faşist parti Almanya için Alternatif’in (AfD) özellikle eski DDR topraklarında güç kazanması, duvarın yıkılmasının yalnızca fiziksel bir sınırın ortadan kalkması olmaktan öte, antifaşist bir siyasal geleneğin çöktüğünü de teyitliyor. Faşizmin günümüzdeki yükselişini yalnızca aktüel siyasal konjonktüre bağlamak, Federal Almanya’nın savaş sonrası izlediği politikalarla faşizmin sürekliliğini nasıl mümkün kıldığını perdelemek ve bu tarihsel sorumluluğu bilinçli olarak aklamak anlamına geliyor. DDR’nin antifaşist mirasını nostaljik bir saplantı olarak niteleyenler, bu mirasın tasfiyesinin nasıl bir siyasal boşluk yarattığını ve bu boşluğun faşistler tarafından nasıl doldurulduğunu gözden kaçırıyorlar. Dolayısıyla, DDR’yi salt Doğu Bloku geçmişinin nostaljik bir hatırası olarak değerlendirmek yerine, günümüz antifaşist mücadelesinin tarihsel bağlamına dair kritik bir referans noktası olarak ele almak gerek.

Son olarak metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Jacob Yasko
Peoples Dispatch
22 Şubat 2025
Çev. Leman Meral Ünal

9 Kasım 1989’da Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR) sınır güvenliğini Federal Almanya Cumhuriyeti’ne (FRG) bıraktı. Dünya, Batı Berlin’e akın eden coşkulu Almanların görüntülerini izlerken, o anın siyasi gerçekliği göründüğünden çok daha acıklıydı: Sınırın açılması Almanya’da sosyalizmin geleceğini mühürledi. Bunu, ekonomik tasfiye, kitlesel işsizlik ve tüm Doğu Almanya nüfusunun yeni bir düzene boyun eğdirilmesinin eşlik ettiği bir ilhak süreci izledi.

Federal Almanya, her şeyden önce sosyalizme karşı bir cephe devleti olarak tasarlanmıştı, nitekim uzun süredir aşırı sağcı unsurları kendi kurumlarına entegre etmekle meşguldü. Bu bağlamda “Berlin Duvarı” yalnızca bir sınır değil, aynı zamanda faşizme karşı bir koruma kalkanıydı. 1989’dan sonra neofaşist grupların hızla Doğu Almanya’ya doğru yayılması, duvarın gerici güçlere karşı bir savunma işlevi gördüğü tezini güçlendirdi. John F. Kennedy gibi isimler dahi duvar olmadığı taktirde çatışmanın kaçınılmaz olduğunu anlamıştı. Aynı iddia sonraları [Eski Doğu Almanya Millî Savunma Bakanı] Heinz Kessler ve [Eski Doğu Almanya Millî Savunma Bakan Yardımcısı] Fritz Streletz tarafından da desteklendi ve Duvar Olmasaydı Savaş Çıkardı (Without the Wall, There Would Have Been War) gibi çalışmalarda bu konuda kapsamlı kanıtlar sunuldu.

Ne var ki bugün dahi burjuva yazarlar ve siyasetçiler, Doğu Almanya’daki neofaşist hareketlerin yükselişinin suçunu Alman Demokratik Cumhuriyeti’ne atmaya çalışıyorlar. Bunu yaparken çok önemli bir gerçeği görmezden geliyorlar: İlhaktan sonra, komünist ve antifaşist bilince dönük son derece sistematik bir siyasi kampanya yürütüldü. Bunda en az Batı Alman yetkililer kadar, bölgenin ideolojik manzarasını yeniden şekillendirmek üzere bölgeye gelen faşist akımların da etkisi oldu.

Koruyucu duvar

Batı Alman medyası göçmenlere dönük düşmanlığı körüklerken, Federal Almanya, Doğu’nun ekonomik kaynaklarını yağmalıyor, sanayisizleştiriyor ve yüz binlerce insanın yaşamının bağlı olduğu geçim kaynaklarını yok ediyordu. Bir yandan da neo-faşist aktörlerin doğrudan rol aldığı, Demokratik Almanya tarihinin sözde “yeniden değerlendirilmesi” süreci devam ediyordu. Eski Marksist profesörler üniversitelerden tasfiye edilirken, antifaşist anıtlar yıkıldı ve Nazi dönemine ait figürler aklandı; böylece Doğu Almanya’nın köklü antifaşist kültürü sistematik olarak silindi. Şimdi, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından 35 yıl sonra, bu sınır tahkimatlarının ortadan kaldırılmasının neofaşist grupların Doğu Almanya’ya eşi benzeri görülmemiş akınına nasıl yol açtığını anlamaya çalışmak hayati bir önem taşıyor.

Sınır açılmadan önce bile Batı Alman neofaşistleri, müzik ve propaganda materyallerini gizlice Doğu Almanya’ya sokarak dazlak ve holigan gruplarının içine sızıyordu. Bu eğilim zamanla daha da güçlendi ve bunda, neo-Nazi Michael Kühnen tarafından kurulan Yeni Cephe’nin Fikirdaşları Topluluğu (Gesinnungsgemeinschaften der Neuen Front, GdNF) da önemli bir rol oynadı. Örgüt, aralarında daha önce Doğu Almanya’da hapis cezasına çarptırılmış ve sonra Federal Almanya tarafından affedilmiş kişilerin de bulunduğu çok sayıda faşisti bir araya getirerek antikomünizm ve ırkçılık zehrini yaymaya devam etti.

1980’lerde, Kühnen’in ağı sadece Doğu Almanya ile sınırlı kalmayıp, diğer ülkelerde de bağlantıları olan büyük bir şemsiye örgüt haline geldi. GdNF’nin düzinelerce paravan örgütlenmesi vardı ve çok sayıda siyasal partiyle yakın temas halindeydi; lider kadroları ise Alman iç istihbarat teşkilatından (Verfassungsschutz) aldıkları cömert maaşları aşırı sağcı siyasi çalışmalara yatıran muhbirlerle doluydu.

Kühnen’in bizatihi kendisi istihbarat servisleriyle güçlü bağlantılara sahipti. Aşağı Saksonya Verfassungsschutz, bu faaliyetlere dair tüm dosyaları kaybettiğini iddia etse de, Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı’ndan gelen bir dosya bu bağlantıları açığa çıkarmıştı. Demokratik Almanya kurumları Kühnen’i 1970’ten beri mercek altına almış, 1982’de hapisten çıktıktan sonra Verfassungsschutz’a bağlı bir araç tarafından alındığını belgelemişlerdi. DDR soruşturmalarının vardığı sonuç, Kühnen’in hapiste geçen yıllarının muhtemelen onu bir muhbir olarak işe almak veya başka türden iş birliklerine zorlamak için kullanıldığı yönündeydi.

Birkaç yıl sonra Kühnen, Doğu Çalışma Planı (Arbeitsplan Ost) adlı bir strateji belgesi kaleme alarak ağın Doğu Almanya’ya doğru genişlemesi için bir yol haritası hazırladı. Bu plan çeşitli neofaşist örgütlere ve paravan gruplara rehberlik etti; Berlin Duvarı’nın yıkılması ise onların harekete geçmesi için bir işaret fişeği oldu. Kühnen, “yerli yoldaşların yardımıyla” Doğu’ya geçebildiğini söylüyordu; işte böylece bölgeye aşırı sağcı kadroların akışı başladı. Takip eden aylarda, Kühnen’in ağından birçok faşist ve Yeni Sağ [Neue Rechte] üyeleri onun örneğini takip edecekti.

Neofaşist bir hareket inşa etmek

Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından neofaşist gruplar hızla eski Doğu Almanya’ya akın ederek mülkleri işgal etti, birçok mahallede faşist kaleler kurdu. Kısa süre içinde antifaşistleri ve yabancıları hedef alan şiddet eylemleri ve pogromlar başladı, bu eylemlerle özellikle gençleri yakalamak hedefleniyordu. Michael Kühnen ve GdNF’nin himayesi altında, Özgür Alman İşçi Partisi (Freiheitliche Deutsche Arbeiterpartei) ve Almanya Ulusal Demokratik Partisi’nin (NPD) uzantılarının yanı sıra Lichtenberger Cephesi ve Deutsche Alternative gibi düzinelerce yeni faşizan örgüt ortaya çıktı. Mart 1990’a gelindiğinde ise, neofaşistler açıkça Doğu Almanya karşıtı gösterilere katılıyor ve görünürlük kazanmak için antikomünist manipülasyona başvuruyorlardı.

Batı Almanya tarafından marjinalleştirilmelerine rağmen antifaşist direniş devam etti. Toplama kamplarının yeniden modellenmesine, anıtların yıkılmasına ve Batılı aşırı sağcı grupların üniversitelere sızmasına karşı mücadele sürdürülmeye çalışıldı. Doğu Almanya Tarihinin Yeniden Değerlendirilmesi Komisyonu Başkanı Rainer Eppelmann bile Doğu Almanya’nın antifaşist mirasının korunmasına yönelik yaygın bir halk desteği olduğunu belirtmekteydi.

Aralık 1990’da siyasi mahkumlar için çıkarılan af, Doğu Almanya’daki neofaşist safları daha da sıklaştırdı. Salıverilenler arasında Zionskirche saldırısının failleri ve sonraları “Berlin’in Führeri” olarak anılacak Ingo Hasselbach gibi önde gelen faşist figürler dahi vardı. Hapisten çıkan ya da Batı Almanya’dan gelen bu kadroların çoğu faşist yapıların kurulmasında bizatihi görev aldı, üye toplama ve propaganda etkinlikleri düzenlediler ve yurtdışındaki faşistleri düzenledikleri etkinliklere davet ettiler. Örneğin, İngiliz Holokost inkârcısı David Irving, Deutsche Volksunion tarafından Dresden’e getirilerek “Müttefiklerin Almanya’ya yönelik hava saldırılarının soykırıma eşdeğer olduğu” iddiasını yaymaya çalıştı.¹ Masrafları ise Batı Alman milyoner ve neofaşist finansör Gerhard Frey tarafından karşılandı.

Doğu Almanya’nın ilhakına doğru giden süreçte, neofaşist şiddet dramatik bir şekilde tırmandı. 2-3 Ekim 1990 gecesi birçok şehirde 30 ayrı şiddet olayı kaydedildi:1500’den fazla silahlı neo-Nazi, Doğu Almanya genelinde antifaşistlere, işgal evlerine ve göçmenlere karşı koordineli saldırılar başlatmıştı. Bu saldırılar aşırı sağcı faaliyetlerdeki genel yükseliş trendinin önemli bir göstergesiydi. O yılın başlarında Ingo Hasselbach, Michael Kühnen ile irtibatlı olarak Berlin’de Ulusal Alternatif’i kurmuş, silah depolamış ve paramiliter çetelerin eğitimlerini organize etmişti. Protestolarda “Rotfront Verrecke” (“Kızıl Cephe Geber”)² ve “Kanaken Raus” (“Yabancılar Dışarı”) gibi bariz Nazi sloganları atılırken, Yahudi ve Kızıl Ordu mezarları ve Treptower Park’taki Sovyet savaş anıtı tahrip ediliyordu. Ama bu tür provokasyonlar karşılıksız kalmadı. 3 Ocak 1990’da 250,000 Doğu Almanya vatandaşı kitlesel bir antifaşist protesto için harekete geçti.

Devlet eliyle destek ve himaye

1990’ların başındaki bu aşırı sağcı şiddet dalgası artarak devam etti ve 1992 yılı, 1949’dan bu yana en fazla şiddet içeren aşırı sağcı suçun işlendiği yıl oldu.  Bu artış, Alman makamlarının ve istihbarat servislerinin kasıtlı kayıtsızlığı ve ırkçı karalama kampanyalarını ve faşist anlatıları teşvik eden bir medya ortamı sayesinde mümkün olabilmişti. Dresden, Leipzig, Halle, Jena ve Weimar gibi kentlerde sağcı çeteler neredeyse hiçbir engelle karşılaşmadan saldırılar ve kundaklamalar gerçekleştirebiliyorlardı. Hoyerswerda ve Rostock’taki pogromlara sadece göz yumulmakla kalmadı, bunlar, sözde “sığınmacı sorunu” üzerine yapılan medya yayınları eşliğinde gerçekleşirken, polis ise rutin olarak müdahalede bulunmamayı tercih ediyordu.

CDU/FDP federal hükümeti, ırkçı şiddet dalgasını sözde iltica tartışmasını daha da alevlendirmek için kullanmış, Sosyal Demokratlar da kısa süre içinde benzer bir çizgiye gelmişti. Nitekim 1993 yılında anayasal sığınma hakkı kaldırıldı. Siyasetçiler yabancı düşmanlığını teşvik ederek bu sonucun ortaya çıkmasını sağlamışlardı: Rostock-Lichtenhagen’deki çete saldırılarının hemen ardından Schwerin’deki CDU lideri Eckhardt Rehberg şu açıklamayı yapmıştı: “Yabancıların bizim adet ve geleneklerimizi bilmemesi, hatta belki de bilmek istememesi, vatandaşlarımızın hassasiyetlerine dokunuyor.”

Doğu Almanya’nın yeniden faşistleştirilmesi

Medyanın “beyzbol sopalı yıllar” olarak adlandırdığı dönem, neofaşist çetelerin sokak şiddetinden çok daha fazlasını ifade ediyordu. Sınırların açılması, Doğu Almanya’nın hedefli bir şekilde yeniden faşistleştirilmesini hızlandırdı; bu süreç, kurumsal siyaset ve medya tarafından da kolaylaştırıldı. Nitekim kısa bir süre içinde antifaşist ve komünist pozisyonlar marjinalleştirilirken, neofaşist hareketler muhalifleri sindirmek ve hayal kırıklığına uğramış gençleri kendilerine çekebilmek için çeşitli şiddet mekanizmaları geliştirdi.

Aynı zamanda, Yeni Sağ’ın ideolojik saldırısı da siyaset kurumu içinde daha fazla yer edinmeye başladı. Tarih yeniden yazıldı ve anti-faşist örgütler yasaklandı, anıtlar, okullar ve caddeler Doğu Almanya dönemindeki isimlerinden arındırıldı. Tüm bunlar birdenbire ortaya çıkmadı: Doğu Almanya’nın faşistlere ve savaş suçlularına yönelik sistematik cezalandırma pratiklerinin aksine, Batı Almanya Nazi artıklarını çoktan devlet yönetimine ve bürokrasiye yeniden entegre etmişti. Demokratik Almanya’da toplama kampına atılanlar görev yaparken, Federal Almanya’da eskinin Nazi işkencecileri iktidar pozisyonlarına geri dönmüşlerdi.

Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde antifaşizminin tasfiyesi ve Doğu Almanya’da neofaşist hareketin yükselişi aynı madalyonun iki yüzüydü ; duvarın yıkılmasından 35 yıl sonra bugün hâlâ devam eden bir süreç. Bugünkü aşırı sağ yükselişinin köklerini arayanlar, 1945’ten sonra faşizmin hiçbir zaman gerçekten tasfiye edilmediği Federal Almanya yöneticilerine bakmalılar.


¹ Irving ve diğer aşırı sağcı tarihçiler, Dresden Bombardımanı gibi Müttefiklerin II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’ya yönelik hava saldırılarını, Nazilerin işlediği soykırımla eşdeğer gösterme çabası içindeydi. Bu söylem, Alman mağduriyet mitini besleyerek neo-faşist hareketler için ideolojik bir araç hâline geldi. (ç.n.)
² “Rotfront Verrecke” (Kızıl Cephe Geber) sloganı, Weimar Cumhuriyeti döneminde Alman faşistleri tarafından komünistlere karşı kullanılan, Nazilerle özdeşleşmiş bir slogandır. “Rotfront”, 1924’te Almanya Komünist Partisi’nin (KPD) yarı askeri silahlı örgütü olarak kurulan “Roter Frontkämpferbund”un (Kızıl Cephe Savaşçılar Birliği) kısaltmasıdır. Nazi Partisi’nin SA (Sturmabteilung) güçleri, KPD ve işçi hareketine yönelik saldırılarında bu sloganı sıkça kullanmıştır. 1933’te Naziler iktidara geldikten sonra Kızıl Cephe Savaşçılar Birliği yasaklanmış, üyeleri hapsedilmiş veya öldürülmüştür. 1990’larda Doğu Almanya’da yeniden yükselen neo-Nazi grupların bu sloganı kullanmaları, geçmişteki faşist hareketleri sahiplendiklerini gösteren sembolik bir örnektir. (ç.n.)

Çok Okunanlar

Exit mobile version