Dünya Basını
Doğu Almanya’da neofaşizmin yükselişine Batı Almanya’nın katkısı

Çevirmenin notu: Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin (DDR) ilhakı, yalnızca Almanya’nın siyasal coğrafyasını yeniden şekillendirmekle kalmadı; aynı zamanda Doğu’daki kurumsal antifaşizmi tasfiye ederek radikal sağ ve faşist hareketler için elverişli bir zemin de oluşturdu. Zira DDR’de antifaşizm, salt ideolojik bir doktrin değil, faşist unsurların sistematik olarak cezalandırılmasını ve kamusal alanda örgütlenmelerinin önüne geçilmesini sağlayan bir devlet politikasıydı. Buna karşılık, Batı Almanya savaş sonrası dönemde eskinin Nazi artıklarını devlet kurumlarına entegre etti ve onlarla hesaplaşmayı “hukuk” ile sınırlandırarak, faşist hareketin zaman içinde meşruiyet kazanmasına kapı araladı. 1989 sonrası süreçte DDR’nin siyasal ve toplumsal yapısının ortadan kaldırılması, antifaşist bilincin kurumsal olarak korunmasını imkânsız hale getirirken, Batı Almanya’nın ideolojik ve ekonomik tahakkümü altında şekillenen yeni düzende, Doğu’daki toplumsal çöküş, faşist örgütlenmelerin taban bulmasını kolaylaştırdı.
Bugün Almanya’da “aşırı sağ”ın gözle görülür yükselişi, tam da bu tarihsel sürekliliğin bir sonucu olarak okunmalı. Geçtiğimiz pazar günü gerçekleşen seçimlerde, faşist parti Almanya için Alternatif’in (AfD) özellikle eski DDR topraklarında güç kazanması, duvarın yıkılmasının yalnızca fiziksel bir sınırın ortadan kalkması olmaktan öte, antifaşist bir siyasal geleneğin çöktüğünü de teyitliyor. Faşizmin günümüzdeki yükselişini yalnızca aktüel siyasal konjonktüre bağlamak, Federal Almanya’nın savaş sonrası izlediği politikalarla faşizmin sürekliliğini nasıl mümkün kıldığını perdelemek ve bu tarihsel sorumluluğu bilinçli olarak aklamak anlamına geliyor. DDR’nin antifaşist mirasını nostaljik bir saplantı olarak niteleyenler, bu mirasın tasfiyesinin nasıl bir siyasal boşluk yarattığını ve bu boşluğun faşistler tarafından nasıl doldurulduğunu gözden kaçırıyorlar. Dolayısıyla, DDR’yi salt Doğu Bloku geçmişinin nostaljik bir hatırası olarak değerlendirmek yerine, günümüz antifaşist mücadelesinin tarihsel bağlamına dair kritik bir referans noktası olarak ele almak gerek.
Son olarak metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Jacob Yasko
Peoples Dispatch
22 Şubat 2025
Çev. Leman Meral Ünal
9 Kasım 1989’da Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR) sınır güvenliğini Federal Almanya Cumhuriyeti’ne (FRG) bıraktı. Dünya, Batı Berlin’e akın eden coşkulu Almanların görüntülerini izlerken, o anın siyasi gerçekliği göründüğünden çok daha acıklıydı: Sınırın açılması Almanya’da sosyalizmin geleceğini mühürledi. Bunu, ekonomik tasfiye, kitlesel işsizlik ve tüm Doğu Almanya nüfusunun yeni bir düzene boyun eğdirilmesinin eşlik ettiği bir ilhak süreci izledi.
Federal Almanya, her şeyden önce sosyalizme karşı bir cephe devleti olarak tasarlanmıştı, nitekim uzun süredir aşırı sağcı unsurları kendi kurumlarına entegre etmekle meşguldü. Bu bağlamda “Berlin Duvarı” yalnızca bir sınır değil, aynı zamanda faşizme karşı bir koruma kalkanıydı. 1989’dan sonra neofaşist grupların hızla Doğu Almanya’ya doğru yayılması, duvarın gerici güçlere karşı bir savunma işlevi gördüğü tezini güçlendirdi. John F. Kennedy gibi isimler dahi duvar olmadığı taktirde çatışmanın kaçınılmaz olduğunu anlamıştı. Aynı iddia sonraları [Eski Doğu Almanya Millî Savunma Bakanı] Heinz Kessler ve [Eski Doğu Almanya Millî Savunma Bakan Yardımcısı] Fritz Streletz tarafından da desteklendi ve Duvar Olmasaydı Savaş Çıkardı (Without the Wall, There Would Have Been War) gibi çalışmalarda bu konuda kapsamlı kanıtlar sunuldu.
Ne var ki bugün dahi burjuva yazarlar ve siyasetçiler, Doğu Almanya’daki neofaşist hareketlerin yükselişinin suçunu Alman Demokratik Cumhuriyeti’ne atmaya çalışıyorlar. Bunu yaparken çok önemli bir gerçeği görmezden geliyorlar: İlhaktan sonra, komünist ve antifaşist bilince dönük son derece sistematik bir siyasi kampanya yürütüldü. Bunda en az Batı Alman yetkililer kadar, bölgenin ideolojik manzarasını yeniden şekillendirmek üzere bölgeye gelen faşist akımların da etkisi oldu.
Koruyucu duvar
Batı Alman medyası göçmenlere dönük düşmanlığı körüklerken, Federal Almanya, Doğu’nun ekonomik kaynaklarını yağmalıyor, sanayisizleştiriyor ve yüz binlerce insanın yaşamının bağlı olduğu geçim kaynaklarını yok ediyordu. Bir yandan da neo-faşist aktörlerin doğrudan rol aldığı, Demokratik Almanya tarihinin sözde “yeniden değerlendirilmesi” süreci devam ediyordu. Eski Marksist profesörler üniversitelerden tasfiye edilirken, antifaşist anıtlar yıkıldı ve Nazi dönemine ait figürler aklandı; böylece Doğu Almanya’nın köklü antifaşist kültürü sistematik olarak silindi. Şimdi, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından 35 yıl sonra, bu sınır tahkimatlarının ortadan kaldırılmasının neofaşist grupların Doğu Almanya’ya eşi benzeri görülmemiş akınına nasıl yol açtığını anlamaya çalışmak hayati bir önem taşıyor.
Sınır açılmadan önce bile Batı Alman neofaşistleri, müzik ve propaganda materyallerini gizlice Doğu Almanya’ya sokarak dazlak ve holigan gruplarının içine sızıyordu. Bu eğilim zamanla daha da güçlendi ve bunda, neo-Nazi Michael Kühnen tarafından kurulan Yeni Cephe’nin Fikirdaşları Topluluğu (Gesinnungsgemeinschaften der Neuen Front, GdNF) da önemli bir rol oynadı. Örgüt, aralarında daha önce Doğu Almanya’da hapis cezasına çarptırılmış ve sonra Federal Almanya tarafından affedilmiş kişilerin de bulunduğu çok sayıda faşisti bir araya getirerek antikomünizm ve ırkçılık zehrini yaymaya devam etti.
1980’lerde, Kühnen’in ağı sadece Doğu Almanya ile sınırlı kalmayıp, diğer ülkelerde de bağlantıları olan büyük bir şemsiye örgüt haline geldi. GdNF’nin düzinelerce paravan örgütlenmesi vardı ve çok sayıda siyasal partiyle yakın temas halindeydi; lider kadroları ise Alman iç istihbarat teşkilatından (Verfassungsschutz) aldıkları cömert maaşları aşırı sağcı siyasi çalışmalara yatıran muhbirlerle doluydu.
Kühnen’in bizatihi kendisi istihbarat servisleriyle güçlü bağlantılara sahipti. Aşağı Saksonya Verfassungsschutz, bu faaliyetlere dair tüm dosyaları kaybettiğini iddia etse de, Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı’ndan gelen bir dosya bu bağlantıları açığa çıkarmıştı. Demokratik Almanya kurumları Kühnen’i 1970’ten beri mercek altına almış, 1982’de hapisten çıktıktan sonra Verfassungsschutz’a bağlı bir araç tarafından alındığını belgelemişlerdi. DDR soruşturmalarının vardığı sonuç, Kühnen’in hapiste geçen yıllarının muhtemelen onu bir muhbir olarak işe almak veya başka türden iş birliklerine zorlamak için kullanıldığı yönündeydi.
Birkaç yıl sonra Kühnen, Doğu Çalışma Planı (Arbeitsplan Ost) adlı bir strateji belgesi kaleme alarak ağın Doğu Almanya’ya doğru genişlemesi için bir yol haritası hazırladı. Bu plan çeşitli neofaşist örgütlere ve paravan gruplara rehberlik etti; Berlin Duvarı’nın yıkılması ise onların harekete geçmesi için bir işaret fişeği oldu. Kühnen, “yerli yoldaşların yardımıyla” Doğu’ya geçebildiğini söylüyordu; işte böylece bölgeye aşırı sağcı kadroların akışı başladı. Takip eden aylarda, Kühnen’in ağından birçok faşist ve Yeni Sağ [Neue Rechte] üyeleri onun örneğini takip edecekti.
Neofaşist bir hareket inşa etmek
Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından neofaşist gruplar hızla eski Doğu Almanya’ya akın ederek mülkleri işgal etti, birçok mahallede faşist kaleler kurdu. Kısa süre içinde antifaşistleri ve yabancıları hedef alan şiddet eylemleri ve pogromlar başladı, bu eylemlerle özellikle gençleri yakalamak hedefleniyordu. Michael Kühnen ve GdNF’nin himayesi altında, Özgür Alman İşçi Partisi (Freiheitliche Deutsche Arbeiterpartei) ve Almanya Ulusal Demokratik Partisi’nin (NPD) uzantılarının yanı sıra Lichtenberger Cephesi ve Deutsche Alternative gibi düzinelerce yeni faşizan örgüt ortaya çıktı. Mart 1990’a gelindiğinde ise, neofaşistler açıkça Doğu Almanya karşıtı gösterilere katılıyor ve görünürlük kazanmak için antikomünist manipülasyona başvuruyorlardı.
Batı Almanya tarafından marjinalleştirilmelerine rağmen antifaşist direniş devam etti. Toplama kamplarının yeniden modellenmesine, anıtların yıkılmasına ve Batılı aşırı sağcı grupların üniversitelere sızmasına karşı mücadele sürdürülmeye çalışıldı. Doğu Almanya Tarihinin Yeniden Değerlendirilmesi Komisyonu Başkanı Rainer Eppelmann bile Doğu Almanya’nın antifaşist mirasının korunmasına yönelik yaygın bir halk desteği olduğunu belirtmekteydi.
Aralık 1990’da siyasi mahkumlar için çıkarılan af, Doğu Almanya’daki neofaşist safları daha da sıklaştırdı. Salıverilenler arasında Zionskirche saldırısının failleri ve sonraları “Berlin’in Führeri” olarak anılacak Ingo Hasselbach gibi önde gelen faşist figürler dahi vardı. Hapisten çıkan ya da Batı Almanya’dan gelen bu kadroların çoğu faşist yapıların kurulmasında bizatihi görev aldı, üye toplama ve propaganda etkinlikleri düzenlediler ve yurtdışındaki faşistleri düzenledikleri etkinliklere davet ettiler. Örneğin, İngiliz Holokost inkârcısı David Irving, Deutsche Volksunion tarafından Dresden’e getirilerek “Müttefiklerin Almanya’ya yönelik hava saldırılarının soykırıma eşdeğer olduğu” iddiasını yaymaya çalıştı.¹ Masrafları ise Batı Alman milyoner ve neofaşist finansör Gerhard Frey tarafından karşılandı.
Doğu Almanya’nın ilhakına doğru giden süreçte, neofaşist şiddet dramatik bir şekilde tırmandı. 2-3 Ekim 1990 gecesi birçok şehirde 30 ayrı şiddet olayı kaydedildi:1500’den fazla silahlı neo-Nazi, Doğu Almanya genelinde antifaşistlere, işgal evlerine ve göçmenlere karşı koordineli saldırılar başlatmıştı. Bu saldırılar aşırı sağcı faaliyetlerdeki genel yükseliş trendinin önemli bir göstergesiydi. O yılın başlarında Ingo Hasselbach, Michael Kühnen ile irtibatlı olarak Berlin’de Ulusal Alternatif’i kurmuş, silah depolamış ve paramiliter çetelerin eğitimlerini organize etmişti. Protestolarda “Rotfront Verrecke” (“Kızıl Cephe Geber”)² ve “Kanaken Raus” (“Yabancılar Dışarı”) gibi bariz Nazi sloganları atılırken, Yahudi ve Kızıl Ordu mezarları ve Treptower Park’taki Sovyet savaş anıtı tahrip ediliyordu. Ama bu tür provokasyonlar karşılıksız kalmadı. 3 Ocak 1990’da 250,000 Doğu Almanya vatandaşı kitlesel bir antifaşist protesto için harekete geçti.
Devlet eliyle destek ve himaye
1990’ların başındaki bu aşırı sağcı şiddet dalgası artarak devam etti ve 1992 yılı, 1949’dan bu yana en fazla şiddet içeren aşırı sağcı suçun işlendiği yıl oldu. Bu artış, Alman makamlarının ve istihbarat servislerinin kasıtlı kayıtsızlığı ve ırkçı karalama kampanyalarını ve faşist anlatıları teşvik eden bir medya ortamı sayesinde mümkün olabilmişti. Dresden, Leipzig, Halle, Jena ve Weimar gibi kentlerde sağcı çeteler neredeyse hiçbir engelle karşılaşmadan saldırılar ve kundaklamalar gerçekleştirebiliyorlardı. Hoyerswerda ve Rostock’taki pogromlara sadece göz yumulmakla kalmadı, bunlar, sözde “sığınmacı sorunu” üzerine yapılan medya yayınları eşliğinde gerçekleşirken, polis ise rutin olarak müdahalede bulunmamayı tercih ediyordu.
CDU/FDP federal hükümeti, ırkçı şiddet dalgasını sözde iltica tartışmasını daha da alevlendirmek için kullanmış, Sosyal Demokratlar da kısa süre içinde benzer bir çizgiye gelmişti. Nitekim 1993 yılında anayasal sığınma hakkı kaldırıldı. Siyasetçiler yabancı düşmanlığını teşvik ederek bu sonucun ortaya çıkmasını sağlamışlardı: Rostock-Lichtenhagen’deki çete saldırılarının hemen ardından Schwerin’deki CDU lideri Eckhardt Rehberg şu açıklamayı yapmıştı: “Yabancıların bizim adet ve geleneklerimizi bilmemesi, hatta belki de bilmek istememesi, vatandaşlarımızın hassasiyetlerine dokunuyor.”
Doğu Almanya’nın yeniden faşistleştirilmesi
Medyanın “beyzbol sopalı yıllar” olarak adlandırdığı dönem, neofaşist çetelerin sokak şiddetinden çok daha fazlasını ifade ediyordu. Sınırların açılması, Doğu Almanya’nın hedefli bir şekilde yeniden faşistleştirilmesini hızlandırdı; bu süreç, kurumsal siyaset ve medya tarafından da kolaylaştırıldı. Nitekim kısa bir süre içinde antifaşist ve komünist pozisyonlar marjinalleştirilirken, neofaşist hareketler muhalifleri sindirmek ve hayal kırıklığına uğramış gençleri kendilerine çekebilmek için çeşitli şiddet mekanizmaları geliştirdi.
Aynı zamanda, Yeni Sağ’ın ideolojik saldırısı da siyaset kurumu içinde daha fazla yer edinmeye başladı. Tarih yeniden yazıldı ve anti-faşist örgütler yasaklandı, anıtlar, okullar ve caddeler Doğu Almanya dönemindeki isimlerinden arındırıldı. Tüm bunlar birdenbire ortaya çıkmadı: Doğu Almanya’nın faşistlere ve savaş suçlularına yönelik sistematik cezalandırma pratiklerinin aksine, Batı Almanya Nazi artıklarını çoktan devlet yönetimine ve bürokrasiye yeniden entegre etmişti. Demokratik Almanya’da toplama kampına atılanlar görev yaparken, Federal Almanya’da eskinin Nazi işkencecileri iktidar pozisyonlarına geri dönmüşlerdi.
Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde antifaşizminin tasfiyesi ve Doğu Almanya’da neofaşist hareketin yükselişi aynı madalyonun iki yüzüydü ; duvarın yıkılmasından 35 yıl sonra bugün hâlâ devam eden bir süreç. Bugünkü aşırı sağ yükselişinin köklerini arayanlar, 1945’ten sonra faşizmin hiçbir zaman gerçekten tasfiye edilmediği Federal Almanya yöneticilerine bakmalılar.
¹ Irving ve diğer aşırı sağcı tarihçiler, Dresden Bombardımanı gibi Müttefiklerin II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’ya yönelik hava saldırılarını, Nazilerin işlediği soykırımla eşdeğer gösterme çabası içindeydi. Bu söylem, Alman mağduriyet mitini besleyerek neo-faşist hareketler için ideolojik bir araç hâline geldi. (ç.n.)
² “Rotfront Verrecke” (Kızıl Cephe Geber) sloganı, Weimar Cumhuriyeti döneminde Alman faşistleri tarafından komünistlere karşı kullanılan, Nazilerle özdeşleşmiş bir slogandır. “Rotfront”, 1924’te Almanya Komünist Partisi’nin (KPD) yarı askeri silahlı örgütü olarak kurulan “Roter Frontkämpferbund”un (Kızıl Cephe Savaşçılar Birliği) kısaltmasıdır. Nazi Partisi’nin SA (Sturmabteilung) güçleri, KPD ve işçi hareketine yönelik saldırılarında bu sloganı sıkça kullanmıştır. 1933’te Naziler iktidara geldikten sonra Kızıl Cephe Savaşçılar Birliği yasaklanmış, üyeleri hapsedilmiş veya öldürülmüştür. 1990’larda Doğu Almanya’da yeniden yükselen neo-Nazi grupların bu sloganı kullanmaları, geçmişteki faşist hareketleri sahiplendiklerini gösteren sembolik bir örnektir. (ç.n.)
Dünya Basını
Ray Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi

Dünyanın en büyük hedge fonu Bridgewater Associates’in kurucusu Ray Dalio, YouTube yayınında Steven Bartlett’a açıklamalarda bulundu. Dalio, yapay zeka teknolojilerindeki aşırı değerlemelerin bir yatırım balonuna dönüştüğünü ve küresel ekonomide tarihi bir kırılma yaşandığını bildirdi.
Dünyanın en büyük hedge fonu olan Bridgewater Associates’i 1975 yılında iki odalı bir dairede kuran ve kurumsal yatırımcılara 53 milyar doları aşkın kümülatif net kazanç sağlayan ünlü küresel makro yatırımcı Ray Dalio, “A Diary of a CEO” adlı söyleşi programında Steven Bartlett’ın sorularını yanıtladı.
2008 küresel finans krizini öngören az sayıdaki fon yöneticisinden biri olan ve S&P 500 endeksinin yüzde 40’a yakın değer kaybettiği o dönemde Bridgewater bünyesinde yüzde 9,5 pozitif getiri elde eden Dalio, güncel piyasa dinamikleri, yapay zeka yatırımları ve küresel ekonomi hakkındaki tespitlerini paylaştı.
Yatırımcı Jeremy Grantham’ın “tarihin en büyük yatırım balonuyla karşı karşıya olunduğu” yönündeki görüşünün hatırlatılması üzerine Dalio, bu değerlendirmeye katıldığını belirtti. Piyasalardaki mevcut durumu analiz eden Dalio, “Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum” dedi.
“Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum”
Tarihteki borsa balonlarının oluşum ve patlama mekanizmalarını detaylandıran Dalio, devrim niteliğindeki yeni teknolojilerin piyasalarda aşırı coşku yarattığını söyledi.
1929 Büyük Buhranı öncesinde evlere ilk kez elektrik, aydınlatma, buzdolabı girmesinin, otomobillerin, uçakların ve radyonun yaygınlaşmasının büyük bir gelecek beklentisi oluşturduğunu hatırlatan Dalio, 2000 yılındaki internet balonu sürecinde de benzer bir dinamiğin yaşandığına dikkat çekti.
Yapay zeka teknolojisinin insan vücudunun fiziksel işlevlerinin yanı sıra zihnin düşünme ve muhakeme süreçlerini de ikame etmeye başladığını kaydeden Dalio, yatırımcıların gelecekteki kârlılığı gözetmeksizin piyasaya akın ettiğini vurguladı.
Dalio, “İnsanlar mucizevi bir teknoloji gördüklerinde ona yatırım yaparlar, hatta borç para alarak bahis oynarlar. Ancak varlığın fiyatının önemli olduğunu gözden kaçırırlar. Şu anda yapay zeka konusunda çok heyecanlıyız ve heyecanlı olmalıyız da çünkü devrim niteliğinde değişimler getirecektir” değerlendirmesinde bulundu.
“Servet ile para aynı şey değildir”
Finansal balonların teknik arka planını açıklayan Dalio, servet ile nakit para arasındaki farka işaret etti. Muhasebe üzerindeki değerlemelerin harcanabilir nakit olmadığını belirten Dalio, “Servet ile para aynı şey değildir. Birçok insanın zenginleştiğini görürsünüz ancak bu serveti doğrudan harcayamazsınız. Harcama yapabilmek için serveti satıp paraya çevirmeniz gerekir” dedi.
Şirketlerin finansman sağlama süreçlerini örnek gösteren Dalio, 50 milyon dolar sermaye toplayan bir girişimcinin şirket değerlemesini 1 milyar dolara çıkarabileceğini, kağıt üzerinde milyarder olabileceğini ancak gerçekte harcanan paranın yalnızca 50 milyon dolar kaldığını vurguladı. Balonların patlama tetikleyicilerini sıralayan Dalio, şu ifadeleri kullandı:
“Balonu patlatan şey genellikle insanların borçlarını ödemek veya vergi yükümlülüklerini karşılamak için ellerindeki varlıkları satıp paraya çevirme ihtiyacı duymasıdır. Bu durum çoğunlukla faiz oranlarının yükselmesiyle gerçekleşir. Enflasyon baskısı arttığında merkez bankaları frene basmak ister. Faizler yükseldiğinde borcu olanlar daha fazla nakit bulmak zorunda kalır. Satışlar başladığında süreç tersine işler. Varlık fiyatları düşer, teminatlar erir, borçları ödemek için daha fazla satış yapılır ve bu da tüketim harcamalarının kesilmesine yol açar.”
Bartlett’ın sunduğu senaryoyu doğrulayan Dalio, piyasada zayıf ve tecrübesiz yatırımcıların borçla veya kaldıraçlı borsa yatırım fonları üzerinden pozisyon almasının balona işaret eden en belirgin göstergelerden biri olduğunu söyledi.
Yapay zeka şirketlerinin gelecekte elde edecekleri gelirleri kesin olarak öngöremediğini belirten Dalio, firmaların ya yetersiz yatırım yaparak rekabette geride kalma ya da aşırı yatırım yaparak maliyet baskısı altında kalma dilemmasıyla karşı karşıya olduğunu kaydetti.
Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
“Nakitte kalmak enflasyon karşısında en kötü yatırımdır”
Bireysel yatırımcıların ve girişimcilerin olası bir ekonomik çöküşe karşı nasıl hazırlanması gerektiğine değinen Dalio, piyasaları zamanlamanın son derece güç olduğunu, en etkili yöntemin portföy çeşitlendirmesi olduğunu vurguladı.
Parasını mevduat hesabında veya para piyasası fonlarında tutan kişilerin güvende olmadığını savunan Dalio, “İnsanlar parayı bankada tutmanın en güvenli liman olduğunu düşünür. Bu doğru değildir. Uzun vadede enflasyon karşısında erimeye mahkum en kötü yatırımdır. Yıllık yüzde 3,5 ila 4 seviyesindeki enflasyon paranın alım gücünü eksiltir. Alınan faizden ödenen vergiler de düşüldüğünde reel getiri oldukça zayıf kalır” dedi.
Çeşitlendirilmiş bir varlık sepetinin önemine değinen Dalio; hisse senetleri, tahviller, gayrimenkul, altın ve kripto varlıklar arasındaki ilişkiyi aktardı. Portföyünde yüzde 1 oranında Bitcoin bulundurduğunu belirten Dalio, altın tercihini şu sözlerle açıkladı:
“Sert para kategorisinde portföylerin yüzde 5 ila 15’inin bu tür varlıklara ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Ben külçe altını Bitcoin’e tercih ediyorum. Altın basılamayan bir paradır. 1971 yılına kadar resmi para sisteminin merkezindeydi ve halen merkez bankalarının en büyük ikinci rezerv varlığıdır. Altın başkasının yükümlülüğü olmayan tek finansal varlıktır. Bitcoin ise basılamayan bir diğer tür para olmakla birlikte kuantum bilgisayarlar gibi teknolojik risklere, hükümetlerin düzenleme, vergilendirme ve yasaklama baskılarına açıktır. Merkez bankaları işlemlerinin gizli ve kendi kontrollerinde kalmasını istedikleri için önemli miktarda Bitcoin tutmayacaktır.”
“Aklınız ve bedeniniz ikame edildiğinde satacak neyiniz kalır?”
Yapay zeka ve robotik teknolojilerin istihdam piyasası üzerindeki etkilerini değerlendiren Dalio, otomasyonun tarihsel gelişimini özetledi.
İnsanlığın tarım toplumundan sanayi devrimine geçişinde makinelerin kas gücünün yerini aldığını, günümüzde ise yapay zekanın insan zihninin üst düzey düşünme ve muhakeme yetilerini üstlendiğini dile getirdi.
Bu dönüşümün sermaye sahipleri ile çalışanlar arasındaki gelir dağılımı makasını daha da açacağını belirten Dalio, “İşletmelerin elde ettiği gelirden çalışanlara giden pay azalırken iş yeri sahiplerine giden pay artmaktadır. İnsan bedeninin ve zihninin yerini makineler aldığında insanların satacak neyi kalacak sorusuyla yüzleşeceğiz. İnsana özgü kalan unsurlar duygular ve sezgilerdir” dedi.
Yapay zeka devriminden yalnızca en üstteki yüzde 0,1 ile yüzde 10’luk dilimde yer alan, bu teknolojiyi kullanabilen yetenekli grubun kazançlı çıkacağını ifade eden Dalio, üniversite mezunlarının dahi iş bulmakta zorlandığı bir döneme girildiğini belirtti. Birçok işletme için yeni mezun yetiştirmenin maliyetli hale geldiğini, bu görevlerin yapay zeka vasıtasıyla hızla tamamlanabildiğini aktardı.
Gençlere ve gelecek nesillere tavsiyelerde bulunan Dalio, şunları kaydetti:
“Tarih göstermiştir ki en başarılı olanlar en zeki olanlar ya da en çok çalışanlar değil, değişime en iyi uyum sağlayanlardır. Geleceğin ne getireceğini kesin olarak bilemezsiniz. Kodlama öğrenmenin çözüm olduğu söyleniyordu ancak yapay zeka modelleri artık kodlama yapabiliyor. Önemli olan insanın kendi doğasını tanıması, yapay zeka araçlarını en üst düzeyde kullanmayı öğrenmesi ve adaptasyon kabiliyetini geliştirmesidir.”
“Büyük bir borç krizinin ve çöküş döneminin içindeyiz”
Ekonomik hareketlerin arkasındaki yapısal mekanizmaları “Büyük Döngü” kavramıyla açıklayan Dalio, yaklaşık 80 yıllık bir insan ömrüne karşılık gelen uzun vadeli borç ve güç döngülerinin son safhasına gelindiğini belirtti.
1945 yılında kurulan dünya düzeninin para, iç siyaset ve jeopolitika alanlarında kırılma yaşadığını savundu.
ABD ve İngiltere gibi ülkelerin aşırı borçlandığını, kamu bütçe açıkları verdiğini ve gelir eşitsizliğinin hat safhaya ulaştığını kaydeden Dalio, İngiltere’deki siyasi tabloyu örnek gösterdi.
İngiltere’de son yedi yılın altısında yeni bir başbakanın göreve geldiğini hatırlatan Dalio, “İngiltere aşırı borçlanmış, üretkenliği düşmüş ve seçenekleri tükenmiş klasik bir döngü örneğidir. Yeterli para olmadığında vaatler tutulamaz, liderler sürekli değişir. Zenginler yüksek vergi bölgelerinden kaçar. Bütçe açıklarını finanse edecek alacaklı bulmak zorlaşır” dedi.
Connecticut eyaletindeki sosyo-ekonomik durumu da paylaşan Dalio, eyaletin kişi başına düşen gelirde ABD’nin en zengin ikinci bölgesi olmasına rağmen lise öğrencilerinin yüzde 22’sinin okulu bıraktığını veya devamsızlık yaptığını, çete ve uyuşturucu sorunları nedeniyle hapishane bütçesinin eğitim bütçesini aştığını ifade etti.
Sistemlerin toplumun geneli için çalışmadığı dönemlerde iç çatışmaların arttığını vurgulayan Dalio, ABD ve Çin arasındaki küresel güç dengesine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
“İçinde bulunduğumuz evre bir gerileme ve çöküş dönemidir. Tarihte tek bir hakim gücün düzeni sağladığı dönemler daha barışçıl olmuştur. Bugün Çin, birçok ülke için ABD’den daha büyük bir ticaret ortağı konumundadır. Orta Doğu’daki ve İran civarındaki gelişmeler, ABD toplumunun uzun süreli kara savaşlarına veya benzin fiyatlarındaki artışlara tahammülünün olmadığını göstermiştir. Bu durum ABD’nin küresel güç kullanma ve caydırıcılık kabiliyetinin sınırlarını ortaya koymakta, İngiliz İmparatorluğu’nun Süveyş Krizi sonrası yaşadığı güç kaybına benzer bir kaymaya işaret etmektedir.”
Küresel ekonomideki mevcut zorlukların aşılması için partiler üstü, ekonomik gerçekleri kavrayan yapılar tarafından zorlu yapısal reformların hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Ray Dalio, genç girişimcilerin sınır bağımlı kalmadan eğitim, üretkenlik ve toplumsal huzurun yüksek olduğu küresel merkezlerde varlık göstermeleri gerektiğini sözlerine ekledi.
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını
Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği özel mülakatta yapay zeka teknolojilerinin beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını geride bırakacağını açıkladı. İnsan benzeri robotların ve dijital süper zekanın üretimi devasa boyutlara ulaştıracağını belirtilen ünlü iş insanı, önümüzdeki 10 yıl içinde paranın tüm anlamını yitireceğini ve küresel ekonomide benzeri görülmemiş bir bolluk çağının başlayacağını savundu.
Tesla ve SpaceX’in CEO’su olan Amerikalı milyarder Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği kapsamlı video mülakatta açıklamalarda bulundu.
Tesla’nın Teksas’taki dev tesislerinde gerçekleşen söyleşide Musk, yapay zeka gelişiminin durdurulamaz bir hıza ulaştığını ve önümüzdeki beş ila 10 yıl içinde dünyada taşların yerinden oynayacağını ilan etti.
Sunucunun “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yani 2036 yılında başarmayı hedeflediğiniz dünya nasıl bir yer olacak?” sorusunu yanıtlayan Elon Musk, “10 yıl sonrasından, yani 2036 yılından bahsediyoruz. Büyük ihtimalle her ikimiz de o günleri göreceğiz. Yapay zekanın ezici bir üstünlük kurmadığı bir gelecek hayal etmek imkansız. 10 yıl içinde yapay zekanın tüm insanların toplam zekasından katbekat üstün olmasını bekliyorum. Hatta bence yapay zeka yaklaşık beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını aşacak” dedi.
“Yapay zeka beş yıl içinde tüm insanların toplam zekasını geçecek”
Gelişimin boyutlarını tarif eden Musk, “İnsan olmak dışında yapay zekanın insanlardan daha iyi yapamayacağı hiçbir şey kalmayacak. En olası senaryo, herkesin aklına gelen her şeye sahip olabileceği inanılmaz bir bolluk çağıdır. Bu kulağa çılgınca gelebilir ama işte 2026 yılındayız, 2036’da nerede olacağımızı göreceğiz. Tabii ki küresel bir nükleer savaş gibi felaketler bu süreci rayından çıkarabilir. Ancak Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadığını varsayarsak, muazzam bir bolluk çağına doğru ilerliyoruz. Bu, geleceğe dair bir iyimserlik ve heyecan mesajıdır” ifadelerini kullandı.
Şirketlerinin gelecekte nasıl para kazanacağına ilişkin soru üzerine ekonomi tanımını yeniden yapan Elon Musk, dijital zekanın hızlı ilerleyişine karşın fiziksel dünyada varlık göstermesi için robotlara ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Musk, “Ekonomiyi dijital ve fiziksel zeka olarak düşünebilirsiniz. Şu an dijital zeka neredeyse her geçen hafta yeni bir kırılmayla ilerliyor. Ancak henüz dijital aleme sıkışmış durumda. Mekanik tutuculara, yani insan benzeri robotlara ihtiyacınız var. Kısacası çok sayıda robota ihtiyacınız var” açıklamasını yaptı.
“2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak”
Ekonominin mal üretimi ve hizmet sunumu olduğunu vurgulayan ünlü girişimci, “Muazzam miktarda dijital zekaya sahip devasa sayıda robotunuz olduğunda, bir bakıma sonsuz bir ekonomiye ulaşırsınız. Gelecek geçmişten çok ama çok farklı olacak. Yaşayacağımız değişimin büyüklüğünü anlatabilecek hiçbir benzetme ya da mecaz yok. Şirketlerimin nasıl para kazanacağına gelince, başka bir tahminde daha bulunayım: 2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak” dedi.
Sunucunun hisse hissedarlarının para kazanma beklentisini hatırlatması üzerine Musk, “Gıda, barınma, ulaşım ve eğlence için paraya ihtiyaç duyarsınız. Eğer robotlar ve yapay zeka herhangi bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla mal ve hizmet üretiyorsa, o zaman paraya neden ihtiyaç duyasınız ki?” cevabını verdi.
“İnsanların kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız”
Süper zeki sistemlerin insan kontrolünden çıkacağını iddia eden Musk, “İnsanların 10 yıl içinde kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız. Yapay zeka ile insan arasındaki zeka farkı, insan ile şempanze arasındaki zeka farkından katbekat fazla olduğunda, şempanzelerin kontrolü elinde tutmasını hayal etmek zordur. Bizler esasen evrimleşmiş şempanzeleriz. Çok değil, kısa süre önce ormanda ağaçlarda sallanıp muz yiyorduk” şeklinde konuştu.
“Süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek kibir olur”
Gelecekte devasa bir yapay zekayı yönlendirme iddiasında olmadığını belirten Musk, “Benden katbekat akıllı olan süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek benim açımdan bir kibir gösterisi olur. Yapmamız ve denememiz gereken tek şey, yapay zekanın iyi değerlere sahip olmasını, insanlığı önemsemesini, mutlu olmamızı ve gelişmemizi istemesini sağlamaktır. Biyolojik sinir ağımın bana söylediği şey, yapay zeka güvenliği için en önemli unsurun azami düzeyde hakikat arayışında bulunması ve meraklı olması gerektiğidir. Eğer durum buysa, insanlığı besleyip koruyacaktır” dedi.
“Katil robotların insanlığı yok etme riski yüzde 10 ila 20 arasında”
Daha önce yaptığı uyarılara değinen Musk, “Yapay zeka ve robotlarla ilgili halen risk olduğunu düşünüyorum, bu risk sıfır değil. Geçmişte katil robotların insanlığı yok etme olasılığının yüzde 10 ila 20 arasında olduğunu söylemiştim. Felsefi olarak olumlu tarafa bakma kararı aldım. Yapay zeka ve robotların bu inanılmaz ivmesini gerçekten durdurmanın bir yolunu göremiyorum” ifadelerini kullandı.
“Çılgın akışı durduramam, o yüzden yolculuğun tadını çıkarmaya bakıyorum”
Musk, teknolojik gidişata ilişkin duruşunu şu sözlerle özetledi: “Durdurma düğmesi olsaydı bile muhtemelen ona basmamalıydık, çünkü en olası sonuç herkes için inanılmaz bir bolluk çağıdır. Benim felsefem şu an için ‘yolculuğun tadını çıkaralım’ noktasına geldi. Dürüst olmak gerekirse burada durdurulamaz bir ilerleme var. Durdurmak istesem bile bunu başaramam. Evrenin sonu fizik kurallarına göre kademeli bir soğuma, yani ısı ölümüyle bitecek. Eğer nihai varış noktası korkunçsa, o zaman her şey yolculuğun kendisiyle ilgilidir.”
“Rakip teknoloji devleri birbirini denetleyip dürüst tutmalı”
Yapay zeka güvenlik risklerinin azaltılması için teknoloji devlerinin işbirliği yapması gerektiğini savunan Tesla CEO’su, Google DeepMind CEO’su Demis Hassabis ile yaptığı görüşmeyi aktardı.
Musk, “En önde gelen yapay zeka şirketlerinin birkaç haftada bir toplanıp güvenlik konularını tartışması kısa vadede atılacak en hızlı adımdır. Mevcut sistemlerden çok daha akıllı yeni bir öncü model piyasaya sürülmeden önce, rakip yapay zeka şirketlerinin bu modeli zararlı etkilere karşı test etmesine ve güvenlik sorunlarını gidermek için erteleme tavsiyesinde bulunmasına fırsat tanınmalıdır. Hükümette derin teknik bilgisi olmayan kişilerin bir modelin yayınlanıp yayınlanmaması gerektiğine karar vermesi zordur. Ancak rakipler kendilerine bir iki hafta süre verildiğinde sorunları vurgulayabilir. Rakiplerin birbirini dürüst tutma teşviki vardır” değerlendirmesinde bulundu.
İçerik denetiminde film derecelendirme sistemine benzer bir sektör grubu modelini öneren Musk, “Eğer bir şirket çok tehlikeli bir şey yapıyor ve tehlikeyi azaltmak için adım atmayı reddediyorsa, işte o zaman hükümetin müdahale etmesi gereklidir” dedi. Amazon’un Anthropic üretimi Mythos modeli hakkındaki siber güvenlik endişeleri üzerine Beyaz Saray’ı aramasını bu duruma örnek gösterdi.
“Çin elektriğe sahip ama çip sıkıntısı çekiyor”
Sektördeki küresel rekabeti değerlendiren Musk, Çin merkezli teknoloji firmalarının başarısına dikkat çekti. Çin’in Kimi K3 modelinin Anthropic’in Fable modeline yaklaştığını belirten Musk, jeopolitik dengeler hakkında şunları söyledi: “Çinli yapay zeka şirketleri nispeten küçük bir hesaplama gücüyle çok iyi iş çıkarıyor. Büyük bir hesaplama gücüne sahip olurlarsa lider konuma geçme şansları yüksek. Yapay zekanın önündeki kısıtlamalar elektrik ve yapay zeka çipleridir. Çin, ABD, Avrupa ve Hindistan’ın toplamından daha fazla elektriğe sahip. ABD’nin çip ihracatı kısıtlamaları nedeniyle Çin şu an çip sıkıntısı çekiyor. Çin dışındaki dünyada ise kısıtlayıcı unsur elektrik ve soğutma kapasitesidir. Çin ayrıca litografi sorununu çözmeye ve devasa hacimlerde çip üretmeye tahmin edilenden daha yakın. Fiziksel yapay zeka alanında da çok iyi robot şirketlerine sahipler.”
Çin’deki robot dövüşü etkinliklerini eğlenceli bulduğunu söyleyen Musk, kafası koptuğu halde dövüşmeye devam eden bir robot izlediğini belirtti.
Rakipleriyle olan ilişkilerine değinen Musk, OpenAI CEO’su Sam Altman’a yönelik eleştirilerini yineledi. Musk, “Sam Altman’ın hayranı değilim. Kar amacı gütmeyen, açık kaynaklı ve dünyaya ait olması gereken bir şirket kuruyorsunuz, sonra bu şirket bir şekilde 800 milyar dolarlık kapalı kaynaklı, kar amacı güten bir şirkete dönüşüyor. Bence bu, para bağışlama amacıma tamamen zıt bir durum. Anthropic Kurucusu Dario Amodei de Sam Altman’a güvenmediği için ekibiyle OpenAI’dan ayrıldı. Dario ilkeli bir insandır. Dünyanın iyiliği için kişisel farklılıklarımızı bir kenara bırakıp konuşmamız gerekiyorsa konuşuruz” dedi.
İstihdam piyasasındaki dönüşüme işaret eden Musk, yapay zekanın tüm masa başı işleri insanlardan daha iyi yapacağını vurguladı. Musk, “Yazılım mühendisliğinde yapay zeka, profesyonel yazılım mühendislerinin en az yüzde 90’ından daha iyi kod yazıyor. Yakında bu oran yüzde 99’a çıkacak ve rekabet etmek imkansız hale gelecek. Bu durum Stockfish satranç programının seviyesine ulaşmaya benziyor. Stockfish satrançta o kadar iyi ki, küçük bir bilgisayarda hatta telefonunuzda çalıştırıp Magnus Carlsen’i rahatça yenebilirsiniz. Yazılımda da durum bu olacak” uyarısında bulundu.
“Çalışmak tıpkı bahçe bakımı gibi isteğe bağlı bir hobiye dönüşecek”
Gelecekte çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkacağını savunan Musk, “Çalışmak isteğe bağlı hale gelecek. Bunu bahçe bakımına benzetebiliriz. Bahçenizde sebze yetiştirmek zorunda değilsiniz, markete gidip kusursuz sebzeler alabilirsiniz. Bahçenizdeki domatesler markettekiler kadar sulu ve düzgün olmaz ama kendi ürettiğiniz için hoş bir dokunuştur. İş hayatı da tıpkı böyle bir hobiye dönüşecek” ifadelerini kullandı.
“İnsanlara karşılıksız para dağıtılmalı, enflasyon değil deflasyon çıkacak”
İşini kaybeden kitlelerin yaşam standartlarına dair ekonomi teorisini açıklayan Musk, “Hazine insanlara doğrudan karşılıksız para çekleri dağıtmalıdır. Para, mal ve hizmetlerin paraya oranıdır. Üretim miktarı yüzde 1000 oranında artarsa, veri tabanında para oluştursanız bile mal ve hizmet üretimi para arzından daha hızlı artacağı için enflasyon değil deflasyon yaşanacaktır. Önümüzdeki dönemin ana sorunu enflasyon değil deflasyon olacak” açıklamasında bulundu.
Kendi serveti ve vergi yükümlülüklerine dair rakamlar veren Musk, “Tarihte bir insan tarafından ödenen en yüksek vergiyi ödeyerek rekor kırdım. Federasyona yüzde 40, California eyaletine yüzde 15 olmak üzere toplamda yaklaşık yüzde 45 vergi ödüyorum. Öldüğümde kalan servetimden bir yüzde 45 daha vergi alınacak. Trilyonlarca dolar vergi ödeyeceğim ve bundan rahatsız değilim. Şirketler üzerindeki oy kontrolüm (SpaceX’te yüzde 80 civarında) bana sadece beş ila 10 yıllık uzun vadeli yatırımlara, Ay ve Mars üslerine odaklanma imkanı tanıyor. Aksi takdirde borsa analistlerinin çeyrek dönemlik kar baskılarına maruz kalırsınız” dedi.
Uzay projelerine ilişkin tutkusunu dile getiren ünlü iş insanı, “Altı yaşındayken sinemada izlediğim ilk film Yıldız Savaşları olmuştu ve aklımı başımdan almıştı. Bilinci dünya ötesine taşımak ve Yıldız Görevi tarzı bir geleceği gerçek kılmak istiyorum. Yıldız Gemisi füzesini günde birden fazla kez fırlatmayı hedefliyoruz. Bazen hayatım o kadar gerçek dışı geliyor ki bir simülasyonun içinde olduğumuza inanıyorum” sözlerini sarf etti.
Starlink uydu ağının jeopolitik rolüne ve Ukrayna savaşına değinen Musk, cephe hatlarının iki yılı aşkın süredir değişmediğini belirterek pragmatik bir barış anlaşmasının şart olduğunu söyledi.
Musk, “Diplomatlar lüks mekanlarda yedi kap yemek yerken cephede her gün insanlar ölüyor. Rusya geri çekilmeyecek, bu gerçekçi değil. Pragmatik davranıp barış yapmalıyız” ifadelerini kullandı.
“Hükümet harcamalarındaki devasa israfı engellemek için siyasete girdim”
ABD siyasetine ve Hükümet Verimliliği Departmanı bünyesindeki çalışmalarına ilişkin özeleştiride bulunan Musk, “Siyasete biraz fazla karıştım, kendimi kaptırdım. Amacımız devasa boyutlara ulaşan bütçe açığıyla mücadele etmekti. ABD’de borç faiz ödemeleri, Savunma Bakanlığı ve istihbarat bütçesinin toplamını aştı. Afrika’ya yardım adı altında istenen paraların Washington’daki adreslere yönlendirildiğini gördük. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı fonlarının kesilmesi nedeniyle kimsenin öldüğüne inanmıyorum, Gates Vakfı gibi dev özel vakıflar bu kaynakları karşılayabilir” şeklinde konuştu.
“Sınırların korunmasını ve güvenli şehirler istemek aşırı sağcılık değildir”
Avrupa siyasetine dair görüşlerini savunan ve kendisine yönelik aşırı sağcılık suçlamalarını reddeden Elon Musk, “Güvenli sınırlar, güvenli şehirler ve mantıklı kamu harcamaları istemek aşırı sağcılık değil, normal insanların talepleridir. İngiltere’de mevcut nüfus artışı ve Batı değerlerine tamamen karşıt görüşlerin yayılması devam ederse önümüzdeki 20 yıl içinde bir iç savaş kaçınılmaz hale gelebilir. Sosyal refah devletleri, yaşam standardı düşük insanları çekerek ekonomik bir güç oluşturuyor. Sadece topluma faydalı olacak, dürüst göçmenlerin kabul edildiği kontrollü göçü destekliyorum” dedi.
Yapay zeka devriminin siyasi çatışmalardan çok daha hızlı gerçekleşeceğini belirten Musk, söyleşiyi “İngiltere’deki olası bir iç savaş 20 yıl uzaklıktaysa, yapay zeka tekilliği 10 yıl uzaklıktadır. Yapay zeka ve robotik devrimi her şeyi domine edecektir” diyerek noktaladı.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Dünya Basını1 hafta önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı












