Avrupa
‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’

İsviçre denince akla ilk olarak Alp dağları ve kartpostallık manzaralar ve ünlü çizgi dizi karakteri Heidi gelse de, yüzeyin altında dünyanın en komplike yeraltı ağlarından biri yatıyor. Soğuk Savaş yıllarından bu yana uygulanan “Her vatandaşa bir sığınak” ilkesi (Jeder Einwohnerin und jedem Einwohner ein Schutzplatz) ve İsviçre ordusunun ‘Ulusal Müstahkem Mevki’ (Réduit) stratejisi, ülkeye devasa bir yeraltı sistemi kazandırdı.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle askeri önemini yitiren, İsviçre Alpleri’nin ve dağlarının altındaki Ulusal Kale’lerin (Schweizer Reduit) ise büyük çoğunluğu gizlilik kapsamından çıkarılarak sivil kullanıma açıldı, satıldı veya müzeye dönüştürüldü. Bunun temel nedeni, yüksek bakım maliyetleriydi.
Şehirlerde de, benzer gerekçelerle mülkiyeti devredilen veya atıl duruma düşen binlerce yeraltı sığınağı olduğu biliniyor.
Ancak, eski sığınaklar, mühimmat mağaraları, askeri hastaneler, uçak hangarları, kışlalar ve komuta merkezleri gibi birden fazla kategorideki bu sığınakların atıl durumda kalanlarının yeniden ‘aktive edilmesi’ gündemde. ‘Rusya’dan gelebilecek olası tehditlere karşı’ hazırlıklarını hızlandıran İsviçre ordusu, mühimmat, ilaç ve kritik askeri malzemelerin depolanması amacıyla kullanım dışı bırakılan yeraltı sığınaklarını yeniden faaliyete geçirmeyi planlıyor. Bu kapsamda kapsamlı bir fizibilite çalışması başlatıldı.
İsviçre Ordusu Sözcüsü Mathias Volken, Blick gazetesine yaptığı açıklamada, “İsviçre genelinde merkezi olmayan şekilde dağılmış yeraltı askeri tesislerinin yeniden hizmete alınması kapsamlı biçimde inceleniyor” ifadelerini kullandı.
İsviçre Savunma, Sivil Koruma ve Spor Federal Departmanı (DDPS) da, İsviçre haber ajansı Keystone-ATS’ye yaptığı açıklamada, ‘korunma, dayanlıklılık ve tek merkeze dayanmayan konuşlanma’ ihtiyacının arttığını bildirdi. Bu da, öncelikle ‘güvenli depolama’ ihtiyacını doğuruyor.
Düşük maliyet, paylaşılan yük
İsviçre Federal Silahlanma Dairesi (Armasuisse)’ne göre, söz konusu yeniden aktivasyon çalışmasının yükü kamu ihaleleri yoluyla paylaştırılacak. Böylelikle askeri tesislerin en düşük maliyetle, günlük kullanıma uygun ve pratik bir şekilde yeniden faaliyete geçirilmesinin yolları araştırılıyor.
Hükümetin bu projede maliyetleri olabildiğince düşük tutması gerekiyor. Çünkü hükümetin önünde ‘savunma bütçesinin büyük bölümünü yeni silah sistemlerine ayırmak’ gibi önemli ve öncelikli bir ‘NATO görevi’ bulunuyor.
Öncelikli amaç depolama
Plan kapsamında öncelikli amaç, korunaklı depolama alanları oluşturmak. Bu tesislerde üretimde kullanılan yağlar, gresler, conta malzemeleri ve benzeri ürünlerden oluşan sarf malzemeleri, yedek parçalar, ilaçlar, elektronik ekipmanlar, tehlikeli maddeler ve en önemlisi de mühimmat güvenli şekilde depolanabilecek.
Ayrıca savaş veya kriz dönemlerinde kritik öneme sahip bazı ürünlerin korunaklı tesislerde üretilmesi veya montajının yapılması ihtimali de değerlendiriliyor.
Veriler tam olarak açıklanmıyor
Öte yandan İsviçre ordusu, yeniden kullanıma açılması planlanan tesislerin sayısını açıklamıyor. Hatta, İsviçre’nin sahip olduğu yer altı askeri tesislerinin kesin sayısı hiçbir zaman kamuoyuna açıklanmadı. Bu gizliliğin gerekçesi ise güvenlik. Ancak, yerel medyaya yansıyan haberlere göre ordu, sığınakların önemli bir bölümünü ‘yeniden tasarlamayı’ planlıyor. Amaç, bu tesislerin uzun süreli özel eğitim almamış personel, yani bir diğer deyişle sivil savunma tarafından da işletilebilmesi.
Bu da, kritik tesislerin işletilmesi hususunda potansiyel bir personel açığının varlığını işaret ediyor.
İsviçre’de yeniden hareketlenen bu devasa sistem, Avrupa’da sıkça dile getirilen ‘yeni jeopolitik durum’ söyleminden ve bu söylemden doğan militarizasyondan bağımsız değil. Üstelik İsviçre’nin bu hamlesi, yalnızca İsviçre’nin ulusal savunma stratejisinden ibaret de değil.
Yüzlerce sığınağı, hendekleri, sınırlarda ‘ejderha dişleriyle’ Estonya ve Letonya tarafından kurulan Baltık Savunma Hattı, siber koruma ve gıda stoklarıyla yenilenen Finlandiya sığınakları, İsveç’te halka dağıtılan savaşa hazırlık broşürleri, askeri sevkiyata odaklanan yeni altyapı projeleri ve daha fazlası, İsviçre’nin sığınakları yeniden kullanıma alma stratejisinden bağımsız değil.
Üstelik bu yeni hazırlık modeli yalnızca ordularla sınırlı değil. Sivil halkın, altyapının ve günlük yaşamın da savaş senaryolarına göre yeniden organize edildiği bir hazırlık süreci.
Avrupa
Burnham, Beyaz Saray yetkilisiymiş gibi yapan biriyle mesajlaştı

Andy Burnham, “utanç verici bir güvenlik ihlali” olarak nitelendirilen olayda, ABD Başkanı Donald Trump’ın en yakın danışmanlarından birinin kimliğine bürünen bir kişiyle mesajlaşmış.
Başbakanlık, “ulusal güvenlik meseleleri” hakkında yorum yapmayı reddetti.
Fakat Burnham’ın, Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü Susie Wiles olduğunu iddia eden biriyle iletişim halinde olduğunu inkar etmedi.
Konuyla ilgili bilgilendirilen kişiler, görüşmelerin telefon görüşmesi değil mesaj yoluyla gerçekleştiğini ve mesajlarda önemli hiçbir bilginin aktarılmadığını vurguladı.
Bu kişiler, mesajlaşmalarla ilgili endişelerin dile getirildiğini ve iki taraf arasında birkaç mesajın ardından şüpheli faaliyetin “hızla ilgili makamlara bildirildiğini” belirtti.
Burnham, geçen ay göreve başladığından bu yana Trump ile henüz yüz yüze görüşmedi.
İkili telefonla görüştü ve ABD başkanı, Birleşik Krallık’ın fosil yakıtlar ve göç konusundaki politikalarını sert bir şekilde eleştirdi.
Güvenlik ihlalini ilk kez haber yapan POLITICO, İngiliz büyükelçiliğinin olaydan endişe duyduğunu ve konuyu Beyaz Saray’a bildirdiğini fakat Beyaz Saray’ın yorum yapmayı reddettiğini belirtti.
Geçen yıl, politikacılar ve ABD’li iş dünyası yöneticileri, kendilerini özel kalem müdürü olarak tanıtan birinden kısa mesajlar ve telefon aramaları aldıktan sonra, FBI, Wiles’ın kişisel telefonuna yönelik bir hack girişimini soruşturmuştu.
O dönemde bir Beyaz Saray sözcüsü, “Beyaz Saray, tüm personelinin siber güvenliğini çok ciddiye almaktadır ve bu konu soruşturulmaya devam ediyor, demişti.
Üst düzey bir İngiliz politikacının, kendisini yabancı bir ülkenin üst düzey siyasi figürü olarak tanıtan bir kişi tarafından güvenlik ihlaline maruz kalması ilk kez yaşanmıyor.
2024 yılında, o dönem Dışişleri Bakanı olan David Cameron, eski Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko gibi davranan birinden gelen sahte bir aramanın kurbanı olmuştu.
Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün o dönemde yaptığı açıklamaya göre, taklitçi ile Cameron arasında bir dizi kısa mesaj alışverişi de gerçekleşmiş ve Cameron hatasını fark edince pişmanlık duymuştu.
Sözcü, “Görüntülü görüşme açıkça Bay Poroşenko ile yapılıyor gibi görünse de, konuşmanın ardından Dışişleri Bakanı şüpheye kapıldı,” demişti.
Avrupa
Saksonya-Anhalt’ta AfD karşıtı güvenlik duvarı çökmek üzere

Başta CDU olmak üzere anaakım Alman partilerinin inşa ettiği AfD karşıtı “güvenlik duvarı” (Brandmauer) Saksonya-Anhalt’taki seçimlerde çökmek üzere.
The Economist’te yer alan habere göre Saksonya-Anhalt ve diğer AfD kalesi sayılan bölgelerde, Brandmauer şimdiden ayakta kalmakta zorlanıyor.
Bitterfeld’in CDU’lu belediye başkanı Armin Schenk, “aşırı sağcı” AfD’nin Holokost’u gerçekleştiren bu ülkede iktidara gelmesinin engellenmesi gerektiğini söylüyor.
Fakat kendinde, Brandmauer’in gerçekte mevcut olmadığını da ekliyor, çünkü “çoğu durumda AfD olmadan karar alınamıyor.”
Şehrin 40 belediye meclisi sandalyesinden 15’ine sahip olan AfD, en büyük parti konumunda.
Brandmauer ayakta kalsa bile, diğer partiler bu duvarın etrafında uyum sağlamak için zorlanıyor. Diğer iki doğu eyaleti olan Thüringen ve Saksonya, 2024 seçimlerinde AfD’nin güçlü performansı sonrasında tutarsız ya da istikrarsız CDU liderliğindeki azınlık hükümetleri kurdu.
Bu hükümetler güçlü liderler tarafından bir arada tutuluyor. Fakat bunlar, ana akım partilerin birbirinden ayırt edilemeyen Kartellparteien (“kartel partileri”) olduğu yönündeki AfD’nin söylemine hizmet ediyor.
Saksonya-Anhalt, bu stratejiyi sınırlarına kadar zorlama tehdidi oluşturuyor. AfD 6 Eylül’de kazanırsa, Brandmauer anlamsız hale gelecek.
Tek başına çoğunluğu kıl payı kaçırırsa, CDU’nun iktidara gelmek için Die Linke (Sol Parti) dahil diğer tüm partilerin desteğine ihtiyaç duyması muhtemel. Oysa CDU’nun, 2018’de aldığı karar doğrultusunda, AfD’nin yanı sıra Die Linke ile de koalisyon kurması yasak.
Bu ihtimalle karşı karşıya kalan bazı CDU üyeleri partiden ayrılabilir: Saksonya-Anhalt’taki bir AfD adayı, beş kişinin partiden ayrılmaya hazır olduğunu tahmin ediyor.
Ayrıca anketlerin işaret ettiği gibi, AfD CDU’nun iki katı kadar sandalye kazanmasına rağmen iktidara ortak olmazsa, Alman demokrasisinin işleyip işlemediğini sorgulayanlar sadece AfD destekçileri olmayacak.
CDU, kendini bir çıkmaza soktuğunun farkına varmaya başlıyor. Saksonya Eyalet Başbakanı ve CDU üyesi Michael Kretschmer, geçtiğimiz günlerde “Hâlâ ‘güvenlik duvarı’ndan bahsedenler, zamanın işaretlerini fark etmemiş demek,” dedi.
Brandmauer, fiilen partiyi yalnızca solundaki partilerle, özellikle de 1998’den bu yana Almanya’da neredeyse kesintisiz olarak iktidarda olan SPD ile koalisyon kurmaya mecbur kılıyor.
SPD’ye verilen tavizlere ilişkin CDU üyelerinin hayal kırıklığı, zaman zaman belirli konularda (göç, vergi ve enerji gibi) AfD ile “muhafazakâr çoğunluk” arayışına girebilecek bir azınlık hükümeti kurulması yönünde çağrılara yol açıyor.
Seçmenler de yön değiştiriyor. AfD karşıtı Brandmauer’e verilen destek, açık bir çoğunluktan %41’e geriledi.
Yine de CDU’nun kolay bir çıkış yolu yok. Brandmauer’i yıkmak, partiyi ikiye böler ve seçmenlerin kitlesel olarak partiden ayrılmasına yol açar.
Küçük ihlaller bile zaman zaman sorunlara neden oldu. 2020’de CDU, Thüringen’de (kısa ömürlü) bir başbakan seçmek için AfD ile birlikte oy kullandı.
Bunun ardından kopan fırtına, partinin genel başkanı Annegret Kramp-Karrenbauer’in görevden alınmasına yol açtı.
Ocak 2025’te Merz, partisine Federal Meclis’te sembolik göç karşıtı önlemler konusunda AfD ile birlikte oy kullanma talimatı verdi. Bu, Almanya genelinde protestolara yol açtı ve sonraki seçimlerde Die Linke’ye verilen desteği artırdı.
The Economist’in aktardığına göre Şansölyenin bu deneyimden “travma” yaşadığı söyleniyor.
Bu ikilemlerden kaçınmak için CDU’daki bazı isimler, Saksonya-Anhalt’ta AfD’nin çoğunluk kazanmasını içten içe umuyor.
Andreas Rödder, “CDU içinde AfD’ye nasıl yaklaşılacağı konusunda hiçbir zaman makul bir tartışma yapılmadı; sadece onları ‘yeni Naziler’ olarak dışlama refleksi vardı,” diyor.
Rödder, 2023 yılında katı bir Brandmauer yerine azınlık hükümetlerine açıklık çağrısı yaptığı için CDU’nun temel değerler komisyonu başkanlığından istifa etmişti.
AfD’ye gelince, parti bir zamanlar Brandmauer’i demokrasiye yönelik ağır bir ihlal olarak eleştirmişti. Fakat bugünlerde AfD’nin pek çok üyesi tek başına iktidara gelmeyi dört gözle bekliyor.
AfD milletvekili Malte Kaufmann, “CDU’nun bize koalisyon teklif etmesini sağlamak için kendimizi nasıl sevimli göstereceğimizi düşünmüyoruz,” diyor.
Partinin Saksonya-Anhalt eyaletindeki genel başkan yardımcısı, seçmenlerinin CDU ile işbirliği yapmak yerine partiyi “ortadan kaldırmalarını” istediğini belirtmişti.
Bir başka AfD milletvekili Torben Braga, parti içinde merkeze yönelmek isteyenlerin iki nedenden ötürü tartışmayı kaybettiğini söylüyor.
Birincisi, “değişmek zorunda kalmadan seçim sonuçlarımız giderek daha iyi hale geliyor.”
İkincisi, parti, tutumlarını yumuşatmanın ve sert çizgideki üyeleri partiden atmanın bazı seçmenleri kendinden uzaklaştıracağından korkuyor.
Braga, “Brandmauer, bizi çok zor sorularla uğraşmak zorunda kalmaktan koruyor,” diyor.
Partinin tutarlı bir iktidar programı olmadığını savunan The Economist, kayıt dışı konuşmalarda, parti yetkililerinin birbirlerine karşı “olağanüstü kaba” davrandığını öne sürüyor.
Fakat bunların hiçbiri önemli görünmüyor. Darmstadt Teknik Üniversitesi’nden siyaset bilimci Christian Stecker, Brandmauer’in arkasında her şeyi vaat edebileceğini söylüyor:
“Bu duvar, onları demokraside hesap verebilirliğin getirdiği hayal kırıklığından koruyor.”
Bazı ana akım politikacılar, Almanya anayasası kapsamında açıkça izin verilen AfD’yi yasaklama çağrılarına artık olumlu bakıyor.
Fakat parlamentonun bu öneriyi onaylaması halinde bile –ki bu pek olası görünmüyor– Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda karar vermesi yıllar sürer.
Diğerleri ise merkez partilerin bir şekilde kaybettiği seçmenleri geri kazanabileceğini umuyor. Burada, popülaritesi son derece düşün Şansölye Merz’i görevden almak devreye giriyor.
Brandmauer şimdilik sağlam görünüyor. Eski bir CDU bakanı, partideki üst düzey isimlerin %90’ının AfD ile işbirliğine karşı olduğunu söylüyor.
Bakan, “Bu sadece bize siyasi olarak zarar vermekle kalmaz, aynı zamanda cumhuriyetimizi tanımlayan ilkelere de aykırı olur,” diyor.
Fakat giderek artan sayıda kişi, “CDU’nun yönünü değiştirmesi için artık çok geç, AfD’nin de herhangi bir yön değişikliğini kabul etmesi için çok geç. Bazı şeyler yıkılacak, yeni şeyler ortaya çıkacak ve tüm bunların nasıl bir hal alacağını bilmiyoruz,” diyor.
Avrupa
Jamie Dimon, Birleşik Krallık hükümetini banka vergileri konusunda uyardı

JPMorgan CEO’su Jamie Dimon, Birleşik Krallık Maliye Bakanı John Healey’i bankalar için daha “düşmanca” bir vergi ortamı yaratmama konusunda uyardı.
Konuşma hakkında bilgi sahibi olan kaynakların Financial Times’a (FT) aktardığına göre, Wall Street yöneticisi perşembe günü Healey ile yaptığı telefon görüşmesinde, yüksek vergilerin genellikle istihdamın başka yerlere kaymasına neden olduğunu belirtti ve New York’taki finans sektöründeki istihdamdaki önemli düşüşü, kısmen şehrin vergi yüküne bağladı.
Küresel finans dünyasının en etkili isimlerinden biri olan Dimon, geçen yılki bütçe öncesinde vergi artışlarına karşı başarılı bir lobi faaliyeti yürüten banka yöneticileri arasındaydı.
O dönemde JPMorgan, Canary Wharf’ta 3 milyar sterlinlik yeni bir Londra merkezi kurma planlarını değerlendirirken, Dimon dönemin Maliye Bakanı Rachel Reeves ile görüşmeler yapmıştı.
Sektörün rekor düzeyde kâr elde ettiği göz önüne alındığında, bankalar Healey’in Ekim Bütçesi’nde cazip bir hedef olabilir.
Sendika liderleri, hane halkının enerji faturalarına yönelik bir yardım paketini finanse etmek için banka vergilerinin artırılmasını talep ediyor.
Healey, banka vergileri konusunda henüz bir görüş belirtmedi. Fakat görüşmeyle ilgili bilgisi olan bir kişiye göre Dimon, banka kârlarına uygulanacak olağanüstü vergi veya servet üzerinden daha geniş kapsamlı vergi artışlarının hoş karşılanmayacağını açıkça belirtti.
Görüşmeye aşina olan bir başka kişi ise, Dimon’un Healey’e Birleşik Krallık’ın iktisadi zorluklarını çözmenin tek yolunun büyümeyi teşvik etmek olduğunu ve buna giden tek yolun da “iyi politikalar” olduğunu söylediğini aktardı.
Bu kişi, Dimon’un vergilerle ilgili yorumlarının Birleşik Krallık’a özgü olmadığını ve “görüşmenin ana konusunu” oluşturmadığını da ekleyerek, görüşmeyi “çok samimi” olarak nitelendirdi.
Kaynaklar, Dimon’un Healey’in ekibinin talebi üzerine yeni maliye bakanıyla tanışma görüşmesi yapan ilk banka yöneticilerinden biri olduğunu belirtti.
Diğer banka yöneticilerinin de önümüzdeki hafta görüşmeler yapması bekleniyor.
Dimon’un Healey’e yaptığı özel yorumlar, geçen ay Başbakan Andy Burnham ve maliye bakanına yönelik kamuya açık bir uyarı sonrasında geldi.
Dimon o uyarıda, daha yüksek banka vergilerinin “olumsuz sonuçlar” doğurabileceğini söylemişti.
Dimon, 2008 finansal krizinde hükümetin Birleşik Krallık’taki büyük kredi kuruluşlarını kurtarmasının ardından getirilen banka vergisi veya kurumlar vergisi ek yükünü Burnham’ın artırma riskine ilişkin olarak, “Bu, düşünmeniz gereken bir dizi olumsuzluk arasına eklenecek bir unsur daha olur,” dedi.
Dimon, Wilfred Frost ile birlikte hazırlanan The Master Investor Podcast’e verdiği demeçte şöyle konuşmuştu:
“‘Bankalara vergi uygulayın’ demek kulağa harika gelebilir fakat hissedarlarım bu ek vergi nedeniyle 5 milyar dolar ödedi. Sadece bu tür şeylerin olumsuz sonuçları olacağını düşünüyorum.”
Geçen kasımdaki bütçe öncesinde Dimon’un Reeves ile yaptığı müzakerelere yakın bir kişi, Healey ile yapılan görüşmeler hakkında şunları söyledi:
“Jamie Dimon her zaman banka vergilerinin etkisine büyük önem verir ve Burnham hükümetinin yeni Canary Wharf genel merkezini destekleyeceğine dair güvence isteyecektir.”
Dimon’un Reeves ile yaptığı görüşmelerde, bankalara daha yüksek vergiler getirilmesi halinde planlanan ofis projesini iptal etmekle tehdit edip etmediği sorulduğunda, bu kişi , “‘Tehdit’ kelimesi biraz ağır kaçar. Fakat elbette her işletme, yatırımlarla ilgili nihai kararlarını vermeden önce mali ortamı dikkate alır,” cevabını verdi.
JPMorgan, Reeves’in bütçe açıklamasının ertesi günü Canary Wharf’taki Riverside projesinde yeni bir bina planlarını açıklamış ve bunun “Birleşik Krallık’ta devam eden olumlu iş ortamına” bağlı olacağını vurgulamıştı.
2008 finansal krizinin ardından getirilen kurallar gereği, Birleşik Krallık’ta faaliyet gösteren bankalar halihazırda standart kurumlar vergisine ek olarak bilançolarına uygulanan bir vergi ve kârlarına uygulanan bir ek vergi dahil olmak üzere ek vergiler ödüyor.
Fakat yüksek faiz oranları sayesinde son yıllarda banka kârları hızla arttı ve City of London’da bunun, kredi verenleri Birleşik Krallık’taki daha da cezai bir vergi rejiminin hedefi haline getirebileceğine dair endişeler var.
Sendikalar Kongresi (TUC), seçmenlerin yaşam maliyetlerini düşürmeye yardımcı olmak amacıyla, %25’lik kurumlar vergisi oranının %3 üzerinde belirlenen ve bankalar tarafından ödenen ek verginin artırılması için Healey’e çağrıda bulundu.
Ne var ki birçok banka yöneticisi, sektöre daha yüksek bir vergi yükü getirilmesi olasılığına karşı şimdiden sert bir tavır sergiledi.
Örneğin Santander CEO’su Ana Botín, haziran ayında FT’ye verdiği demeçte, Birleşik Krallık’taki banka vergi rejiminin “iktisadi açıdan mantıksız” olduğunu savunarak, “Politika yapıcılar aşırı yüksek kâr elde eden sektörler arıyorlarsa, başlamak için başka yerler de var,” demişti.
Keir Starmer’ın eski İşçi Partisi hükümetinden üst düzey yetkililer bu hafta Healey’e, işletmelere daha yüksek vergiler uygulamak veya borçlanmayı büyük ölçüde artırmak suretiyle iktisadi toparlanmayı rayından çıkarmaması için çağrıda bulundu.
Lobi grubu TheCityUK’nin genel müdürü Miles Celic ise şöyle konuştu:
“Bakanlar ve yetkililer, özel sektörü yatırım çekme ve büyümeyi artırma konusunda bir ortak olarak görmeli. Sektöre karşı değil, sektörle birlikte hareket etmeleri gerekir.”
Hazine Bakanlığı ise şu açıklamayı yaptı:
“Maliye Bakanı, finansal hizmetler sektörü de dahil olmak üzere ekonominin çeşitli sektörlerinden üst düzey temsilcilerle düzenli olarak bir araya gelmektedir.”
Dünya Basını2 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Ortadoğu1 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını6 gün önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi
Görüş1 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Asya2 hafta önceAlibaba 2,4 trilyon parametreli yapay zeka modeli Qwen3.8-Max’i tanıttı
Dünya Basını2 hafta önceYen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil
Rusya2 hafta önceRusya’nın buğday ihracatı temmuzda yüzde 17,7 geriledi











