Ortadoğu
Filistin’de unutulmuş bir dava: Seçim

Filistin Diyalog Grubu’nun İstanbul’da düzenlediği toplantı, seçim tartışmasının aslında seçimlerden çok daha büyük bir krize işaret ettiğini ortaya koydu.
Filistin’de seçim yeniden gündemde. Ancak sandığın kurulup kurulmayacağından daha büyük bir soru var: Filistin siyaseti, yıllardır biriken meşruiyet krizini aşabilecek mi?
12 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen toplantıda Fetih ve Hamas’a yakın iki isim, bağımsız bir Filistinli araştırmacı ve gazeteci aynı masada buluştu. Filistin Diyalog Grubu Başkanı Sadık Abu Amer’in ev sahipliği ve moderatörlüğündeki toplantıya, Filistin Devlet Başkanlığı Divanı’nda bakan/vali düzeyinde danışman olarak görev yapan Memun Süveydan, Hamas Siyasi Büro Başkanı Danışmanı Prof. Dr. Maher Hamed Al-Houli ve bağımsız araştırmacı ve gazeteci Majed Azzam katıldı.
Filistinli izleyiciler açısından toplantının en dikkat çekici taraflarından biri, Fetih ve Hamas çevrelerinden üst düzey isimlerin ilk kez bu ölçekte bir tartışma ortamında buluşmasıydı.
Toplantının havasını iki cümleyle özetlemek gerekirse: Dava büyük bir tehlike altında. Ancak engelleri aşmak için sihirli bir formül yok.
28 Kasım: Seçim mi, siyasi bir dönemeç mi?
Filistin Merkez Seçim Komisyonu’nun takvimine göre 132 sandalyeli Yasama Konseyi seçimlerinin 28 Kasım 2026’da Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze Şeridi’nde yapılması planlanıyor.
Adaylık başvuruları 26 Eylül-7 Ekim, seçim kampanyası ise 6-26 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek.
Seçimlerin yapılması hâlinde Filistinliler, 2006’dan bu yana ilk kez yeni bir Yasama Konseyi seçecek.
Ancak seçim takvimi açıklanmış olsa da siyasi ve saha koşulları hâlâ belirsiz.
Gazze’de savaşın ardından ortaya çıkan yeni gerçeklik, Doğu Kudüs’te seçimlerin yapılıp yapılamayacağı, Fetih-Hamas ayrılığı ve Gazze’nin gelecekteki yönetimi seçimlerin önündeki temel başlıklar arasında.
Merkez Seçim Komisyonu hazırlıklarını sürdürüyor. Gazze’de sivil toplum kuruluşları, siyasi gruplar ve yerel aktörlerle temaslar yapılıyor. Olası oy verme merkezleri de inceleniyor.
Fakat eleştiri de aynı noktada: Hazırlıklar geç başladı ve 28 Kasım takviminin uygulanabilirliği hâlâ tartışmalı.
Tam da burada seçim tartışması teknik bir mesele olmaktan çıkıyor.
Yirmi yıldır biriken meşruiyet krizi
Filistin’de sorun yalnızca sandığın ne zaman kurulacağı değil.
2006’dan bu yana yeni bir Yasama Konseyi seçilemedi. Fetih-Hamas bölünmesi kalıcılaştı. Filistin siyasi kurumlarının yenilenmesi ve iktidarın seçim yoluyla devri gerçekleşmedi.
Bugün yapılması planlanan seçimler bu nedenle sıradan bir seçim değil.
Yaklaşık yirmi yıllık bir aradan sonra sandık yeniden kurulursa, mesele yalnızca yeni milletvekillerinin belirlenmesi olmayacak. Filistin siyasi sisteminin yeniden meşruiyet kazanıp kazanamayacağı da sınanacak.
Fakat seçimlerin yapılması tek başına bölünmüşlüğü ortadan kaldırmayacak.
Asıl soru şu:
Filistinliler seçim sonuçlarına, sonuçlar kendi siyasi hesaplarının dışında çıktığında da saygı gösterecek mi?

Süveydan: “Ulusal komiteden Barış Konseyi’ne geldik”
Memun Süveydan’ın konuşmasında Gazze’nin geleceği öne çıktı.
Süveydan, savaşın ardından Gazze’yi yönetmek üzere Filistinlilerden oluşan bir “ulusal komite” kurulması fikrinin gündeme geldiğini anlattı.
Bu komitenin Filistin Ulusal Yönetiminin kurumsal çatısı içinde oluşturulması gerektiğini belirten Süveydan, ancak başta Fetih ve Hamas olmak üzere siyasi tarafların komitenin temsil oranları üzerinde anlaşamadığını söyledi.
Sorunun kısa özeti şuydu: Herkes ulusal bir komite istiyor, ancak komitenin kimlerden ve hangi oranlarda oluşacağı konusunda uzlaşma sağlanamıyor.
Süveydan’a göre gecikmeler sonunda mesele başka bir noktaya taşındı.
Ulusal bir komite yerine, uluslararası bir mekanizmanın Gazze’nin geleceğinde daha fazla rol aldığı bir tablo ortaya çıktı.
Süveydan bu noktada Hamas’ı eleştirdi.
Ona göre Filistinliler tarafından kurulması planlanan ulusal komite fikrinden, dışarıdan şekillendirilen bir “Barış Konseyi”*modeline doğru sürüklenildi.
Tartışmanın merkezinde de bu soru var:
Gazze’nin geleceğine Filistinliler mi karar verecek, yoksa karar mekanizması giderek dış aktörlerin eline mi geçecek?
Al-Houli: “Seçimlerden vazgeçmemeliyiz”
Hamas Siyasi Büro Başkanı Danışmanı Prof. Dr. Maher Hamed Al-Houli ise seçimlerden vazgeçilmemesi gerektiğini söyledi.
Al-Houli, seçim çağrısına olumlu yaklaşılması gerektiğini belirtti. Ancak Filistinlilerin karar verirken dış baskıları değil, ülkenin genel çıkarlarını esas alması gerektiğini vurguladı.
1996 ve 2006 seçimlerini hatırlatan Al-Houli, bu seçimlerin adil ve şeffaf olduğunu savundu.
Sandıktan çıkacak sonuçlara hem Filistinli tarafların hem de uluslararası toplumun saygı göstermesi gerektiğini söyledi.
Al-Houli’nin dikkat çektiği bir başka başlık ise toplumsal katılım oldu.
Aileler, aşiretler, muhtarlar, kanaat önderleri ve uzlaştırma görevlilerinin seçim sürecinde daha aktif rol alabileceğini belirtti.
Bu aktörlerin yalnızca seçmenleri sandığa yönlendirmesini değil, Fetih-Hamas arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde de rol üstlenmesini önerdi. Hatta bağımsız adaylar veya listeler aracılığıyla seçimlere katılabileceklerini ifade etti.
Al-Houli’nin yaklaşımı böylece seçim tartışmasını başka bir noktaya taşıdı:
Yeni bir seçim, eski siyasi yapıyı mı yenileyecek, yoksa siyasete yeni aktörlerin girmesinin önünü mü açacak?
Azzam: “Bana göre seçim yapılmayacak”
Bağımsız araştırmacı ve gazeteci Majed Azzam ise seçim takvimine daha mesafeli yaklaştı.
Azzam, karamsar veya iyimser konuşmadığını, gerçekçi ve nesnel bir değerlendirme yaptığını belirterek, “Bana göre seçim yapılmayacak ve bundan dolayı üzgünüm” dedi.
Azzam’ın asıl itirazı ise seçim tarihinden daha büyük bir iddiaya dayanıyor.
Ona göre seçim söylemi, başka bir siyasi sürecin üzerini örten bir “sis bombası” olabilir.
Azzam, Filistin Ulusal Konseyi’nin seçimle oluşturulması yerine üyelerin atama yoluyla belirlenmesine dönük bir hazırlık yapıldığı iddiasını gündeme getirdi.
Bu iddia doğruysa tartışmanın yönü tamamen değişiyor.
Çünkü soru artık “Seçim ne zaman?” değil. “Seçim olmazsa Filistin siyasi sistemi nasıl yeniden kurulacak?”
Gazze olmadan seçim olur mu?
Filistin seçimlerinin kaderi Gazze’den bağımsız değil.
Komisyon teknik hazırlıklarını sürdürüyor. Ancak Gazze’de savaşın yarattığı yıkım, nüfusun dağılması, altyapı sorunları ve gelecekteki yönetim tartışması seçim sürecinin önünde ciddi sorunlar oluşturuyor.
Bunun yanında Doğu Kudüs meselesi de çözülmüş değil.
Dolayısıyla 28 Kasım sadece bir sandık meselesi değil.
Gazze’nin hangi siyasi çatı altında yönetileceği, seçim sonuçlarının orada nasıl uygulanacağı ve Filistin Yönetimi ile Hamas arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı da aynı denklemin parçaları.
Yeni bir kuşak siyasete giriyor
Bir başka önemli gerçek ise demografik değişim.
2006 seçimlerinden bu yana yeni bir Filistinli kuşak yetişti. Bu insanların önemli bir bölümü hayatlarında hiçbir genel seçimde oy kullanmadı.
Dolayısıyla seçimler gerçekleşirse yalnızca yeni bir Yasama Konseyi seçilmeyecek.
Aynı zamanda yeni bir seçmen kuşağı ilk kez siyasi kararın doğrudan parçası olacak.
Bu nedenle gençlerin, bağımsızların ve toplumsal aktörlerin siyasi sisteme nasıl dahil edileceği de seçim tartışmasının önemli başlıklarından biri.
Ortak hedef, farklı yol haritaları
İstanbul’daki toplantının ortak bir siyasi yol haritası çıkardığını söylemek mümkün değil.
Süveydan, Filistin kurumlarının ve ulusal kararın korunmasını, Gazze’nin geleceğinin Filistinli bir çerçevede belirlenmesini savunuyor. Hamas’ın tutumunun ise dış aktörlerin daha fazla devreye girmesine zemin hazırladığını düşünüyor.
Al-Houli, seçimlerden vazgeçilmemesi gerektiğini söylüyor. Ona göre seçimler dış baskıların değil Filistin halkının iradesinin sonucu olmalı ve toplumsal katılım genişletilmeli.
Azzam ise seçimlerin yapılacağına inanmıyor. Ona göre seçim tartışmasının arkasında başka bir siyasi yapılanma hazırlığı olabilir.
Üç yaklaşımın kesiştiği yer ise daha önemli:
Filistin davası ciddi bir varlık-yokluk sorunuyla karşı karşıya.
Sadece Hamas’ın veya Fetih’in değil, bir bütün olarak Filistin siyasi yapısının geleceği tartışılıyor.
Seçim sihirli bir formül değil
İstanbul’daki toplantıdan geriye kalan en güçlü mesajlardan biri bu.
Seçimler meşruiyetin yenilenmesi için önemli olabilir. Ancak tek başına bölünmüşlüğü sona erdiremez.
Yeni bir Yasama Konseyi oluşturabilir. Ancak Filistin siyasi sisteminin bütün sorunlarını çözemez.
Gençleri ve bağımsızları siyasete taşıyabilir. Ancak tarafların seçim sonuçlarını kabul etmesi gerekir.
Bu nedenle 28 Kasım’ın anlamı sandıktan çok daha büyük.
Seçim yapılırsa, Filistinlilerin önünde yeni bir siyasi alan açılacak.
Yapılmazsa, siyasi boşluğun nasıl doldurulacağı sorusu daha da büyüyecek.
Ve belki de asıl soru şu olacak:
28 Kasım, yıllardır devam eden bölünmüşlüğün yeni bir tarihi mi olacak, yoksa Filistin siyasetinde yeni bir birlikteliğin başlangıcı mı?
Bunu hep birlikte göreceğiz.
Şimdilik kesin olan tek şey şu: Filistin’de seçim meselesi artık sadece seçim meselesi değil.
Ortadoğu
İsrail basını ABD ara seçimlerini nasıl değerlendirdi?

ABD’deki Kongre ara seçimlerinde Demokratların Senato ve Temsilciler Meclisinde çoğunluğu kazanması, İsrail basınında askeri yardımlar ve ikili işbirliğinin geleceğine dair derin endişelere yol açtı.
ABD’de 3 Kasım’da düzenlenen Kongre ara seçimlerinde Demokratların Senato ve Temsilciler Meclisinde çoğunluğu elde etmesi, İsrail basınında Washington ile ilişkilerin geleceğine yönelik endişelerle karşılandı.
İsrail basınındaki haber ve yorumlarda, sandıktan çıkan sonuçların yalnızca Donald Trump ve Cumhuriyetçiler açısından bir yenilgi olmadığı, aynı zamanda İsrail’e sağlanan Amerikan desteği bakımından da önemli sonuçlar doğurabileceği kaydedildi.
Maariv gazetesi, seçim sonuçlarının İsrail’de derin endişelere yol açtığını belirterek şu değerlendirmeyi yaptı:
“Trump tek kaybeden değil; seçim sonuçları İsrail’de de derin endişelere yol açıyor. Cumhuriyetçi Parti büyük bir darbe aldı. Bu sonuçlar Washington ile İsrail arasındaki ilişkiler üzerinde de önemli sonuçlar doğurabilir.”
Gazete, Maine eyaletinde Demokrat Troy Jackson’ın, 1997 yılından bu yana görev yapan ve İsrail’e desteğiyle tanınan Cumhuriyetçi Senatör Susan Collins’i mağlup etmesini öne çıkardı.
Jackson’ın İsrail’e yönelik ABD askeri yardımının sona erdirilmesini savunduğunu hatırlatan Maariv, Demokratların zaferini parti içinde İsrail konusundaki dengelerin değiştiğinin göstergesi olarak nitelendirdi.
Israel Hayom gazetesi, Cumhuriyetçilerin Trump’tan uzaklaşmaya başlamasıyla İsrail’in daha eleştirel bir Kongre ile karşılaşacağını aktararak, “Dostane olmayan bir Kongre, Trump’ın İsrail’e verdiği desteğin siyasi maliyetini artırabilir ve işbirliği gerektiren girişimleri engelleyebilir” ifadelerine yer verdi.
Gazetenin analizinde, Trump’ın İsrail’e yönelik desteği sürse dahi Kongrenin takınacağı tutumun ikili işbirliğini zorlaştırabileceği vurgulandı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya yakınlığıyla bilinen Kanal 14 televizyonu ise seçimleri “hem Trump’a hem İsrail’e büyük bir darbe” şeklinde tanımladı.
Kanal, dışişleri, savunma ve bütçe ödenek komitelerinin denetimini devralacak Demokratların, İsrail’e dönük silah satışlarını ve askeri sevkiyatları daha sıkı bir incelemeye tabi tutmasını beklediğini bildirdi.
Yedioth Ahronoth gazetesi, seçim tablosunu “tarihi bir mavi tsunami” ve Trump için küçük düşürücü bir yenilgi olarak yorumladı.
Gazete, Demokratların, Cumhuriyetçiler açısından güvenli kabul edilen seçim çevrelerinde de zafer kazandığına dikkati çekti.
Haaretz gazetesi, Michigan eyaletinde ilerici Demokrat Abdul El-Sayed’in, İsrail yanlısı Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’ı mağlup ederek ABD Senatosuna seçilen ilk Müslüman siyasetçi olmasını öne çıkardı.
Gazete değerlendirmesinde, “İlerici aday Abdul El-Sayed’in İsrail yanlısı aday Mike Rogers’a karşı kazandığı zafer, İsrail’e karşı sert muhalefetin bile başa baş federal yarışları kazanmasına engel olmadığını gösteriyor” ifadelerini kullandı.
Jerusalem Post gazetesi, Cumhuriyetçilerin yaşadığı ağır yenilginin başlıca gerekçesi olarak ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı savaşı işaret etti.
Seçimlerin İsrail açısından yaratacağı etkilerin Cumhuriyetçilerin Kongredeki denetimi kaybetmesinin ötesine geçebileceğini belirten gazete, şu analizi paylaştı:
“İsrail’i eleştiren kampın genişlemesi ve nüfuz sahibi konumlara erişiminin artması, İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir değişimi temsil ediyor.”
Öte yandan, Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi (AIPAC), Michigan’daki Demokrat Parti Senato ön seçiminde 30 milyon dolardan fazla harcama yapmasına karşın Abdul El-Sayed’in adaylığını engelleyemedi. Bu harcama, AIPAC’ın tek bir seçim yarışı için kaydettiği en yüksek harcama tutarı oldu.
AIPAC daha sonraki süreçte ise Rogers’ı destekleyen bir bağımsız siyasi eylem komitesine (süper PAC) 9 milyon dolara kadar kaynak aktardı.
Sludge’ın aktardığı bilgilere göre kuruluşun siyasi eylem komitesi ve süper siyasi eylem komitesi kanalıyla ara seçimler boyunca yaptığı toplam harcama 100 milyon doları aştı.
Ortadoğu
Haredi müttefiklerinden Netanyahu’ya destek gelmedi

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog hükümeti kurma görevi için istişareleri sürdürürken, Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot’un 56, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun ise 46 milletvekilinin desteğini alması bekleniyor. Haredi partisi Birleşik Tevrat Yahudiliği hiçbir adayı desteklememe kararı alırken, askerlik muafiyeti tartışması görüşmelerin ana gündem maddesi oldu.
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, yeni hükümeti kurma görevini tevdi edeceği ismi belirlemek amacıyla siyasi parti temsilcileriyle yürüttüğü istişareleri sürdürüyor.
Haredi müttefiklerinin desteğini sağlayamayan Başbakan Binyamin Netanyahu’nun yerine, Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot’un cumhurbaşkanına daha fazla milletvekili tarafından önerilmesi bekleniyor.
Yedioth Ahronoth gazetesinin haberine göre, 120 sandalyeli parlamentoda (Knesset) Eisenkot’un 56, Netanyahu’nun ise 46 milletvekilinin desteğini alacağı öngörülüyor.
Çarşamba günü başlayan ve perşembe akşamı tamamlanması beklenen görüşmeler sonucunda en çok öneriyi alan ismin doğrudan görevlendirilmesi gerekmiyor.
Herzog’un hükümeti kurmak için parlamentoda çoğunluğu sağlama ihtimali en yüksek gördüğü adayı belirleme yetkisi var.
İstişarelerin ilk gününde Dini Siyonizm, Zehut ve Şas partileri başbakanlık görevi için Netanyahu’yu önerirken, Avigdor Liberman liderliğindeki İsrail Evimiz partisi Eisenkot’tan yana tercih bildirdi.
Ra’am, Demokratlar, Birlikte ve Yashar partileri de Eisenkot’a destek vereceklerini duyurdu. İktidardaki Likud partisinin Netanyahu’yu önermesi beklenirken, aşırı sağcı Yahudi Gücü partisi başbakana desteğini bildirdi.
Beklenen bu dağılım Eisenkot’u öneri sayısında öne geçirse de 56 milletvekili desteği, hükümet kurmak için zorunlu olan 61 sandalye çoğunluğunun gerisinde kalıyor. Arap seçmenleri temsil eden Ortak Liste ise henüz tutumunu açıklamadı.
Netanyahu’nun milletvekillerini ikna etme çabalarına rağmen Haredi partisi Birleşik Tevrat Yahudiliği hiçbir adayı önermeme kararını sürdürdü.
İttifakı meydana getiren Agudat Yisrael ve Degel HaTorah başlangıçtaki tavrını korurken, Netanyahu’nun temaslarının ardından Meir Porush ve Eliakim Stark’ın ortak kararın dışına çıkarak başbakanı destekleyebileceği yönündeki iddialar karşılık bulmadı.
Cumhurbaşkanı Herzog ile görüşen parti temsilcisi Yitzhak Goldknopf, “Hiçbir bloka karşı yükümlülüğümüz yok” dedi. Bu tutum, partinin olası bir hükümet seçeneğindeki tavrının dini ve diğer politika başlıklarındaki pazarlıklara bağlı olacağını gösterdi.
Birleşik Tevrat Yahudiliği heyetiyle yapılan temaslarda, Haredi erkeklerin zorunlu askerlik hizmetinden muafiyeti konusu öne çıktı.
Uzun süren çatışmaların ardından ordunun asker açığıyla karşı karşıya kalması tartışmanın boyutunu derinleştirdi.
Parti temsilcisi Yitzhak Pindrus, Haredi toplumuna yönelik kışkırtmalardan ve dini eğitim gören öğrencilerin durumundan şikayet ederek, kurulacak hükümetin “Tevrat öğrencilerinin baskı gördüğü” ortama çözüm üretmesi gerektiğini savundu.
Cumhurbaşkanı Herzog ise heyete dini eğitim almayan Haredi kesimin askere gitmesine ilişkin yaklaşımını sorarak, “Bir askerlik çerçeveniz var mı? Öğrenim görmeyenlerin askere gitmesi gerektiğini kabul ediyor musunuz?” ifadesini kullandı. Pindrus, partisinin geleneksel tutumunun Tevrat öğrenimini tam zamanlı olarak sürdürenlerin muafiyetine dayandığını belirtti.
Buna karşılık Herzog, geniş toplumsal uzlaşmayı sağlayacak yeni bir askerlik düzenlemesine ihtiyaç duyulduğunu vurguladı.
Haredi askerlerin dini yaşantılarını muhafaza ederek orduya katılabilecekleri modellerin bulunduğuna işaret eden Herzog, bu kapsamda teşkil edilen Haşmonay Tugayı’nı örnek verdi.
Görüşmede Haredi okullarında matematik ve İngilizce gibi temel derslerin müfredata alınması başlığı da ele alınırken, Pindrus “toplumsal değişim” yerine “ekonomik değişim” beklediklerini kaydetti.
Aşırı sağcı Yahudi Gücü heyeti ise Herzog ile görüşmesinde hükümeti kurma görevi için Netanyahu’yu önerdi.
Parti temsilcisi Yitzhak Wasserlauf, istişare sürecine dahil olan bütün partilerden Hamas’ın terör örgütü olarak açıkça tanınmasının istenmesini talep etti.
Seçimlere yönelik yabancı müdahale soruşturmasına işaret eden Wasserlauf, Arap partilerinin satın alınan oylardan faydalandığını ileri sürdü.
Herhangi bir kanıt sunmayan Wasserlauf, bazı oyların Hamas’ı terör örgütü kabul etmeyen listeler lehine parayla temin edildiğini savundu.
İddialara itiraz eden Herzog, şu değerlendirmeyi yaptı: “Bunların hepsi spekülasyon. Ortada delil veya kanıt yok. Hukuk sisteminde şüphelerin temellendirilmesi gerekir. Dikkatli olmalıyız; insanlar bazen sonunda hiçbir karşılığı çıkmayan iddialarda bulunuyor.”
Herzog, meselenin incelenmesi amacıyla önde gelen hukukçulardan bir heyet oluşturulduğunu ve soruşturmanın titizlikle yürütülmesi gerektiğini belirtti.
Yahudi Gücü Milletvekili Limor Son Har-Melech’in kamuoyunun seçim sonuçlarına inanmadığı yönündeki sözleri üzerine Herzog, parti mensuplarını Arap toplumunun geneline yönelik toptancı yaklaşımlardan kaçınmaları konusunda uyardı.
Herzog, Arap seçmenlerin sandığa yoğun katılım göstermesinin, parti lideri Itamar Ben-Gvir’in Ulusal Güvenlik Bakanlığı dönemindeki icraatlarına bir tepki olabileceğini dile getirerek, usulsüzlük iddialarının bu ihtimalin üzerini örtüp örtmediğini sordu.
Yahudi Gücü temsilcisi Yitzhak Kroizer ise katılım oranının Ben-Gvir’in icraatlarının etkinliğini kanıtladığını savunarak, “Bu, Bakan Ben-Gvir için bir onur nişanıdır” dedi ve bakanın geçmişte uygulanmayan mevzuatı hayata geçirdiğini öne sürdü.
Ortadoğu
Katar, ABD LNG’sinin en büyük alıcısı olmaya hazırlanıyor

Katar, önümüzdeki on yılın başlarında dünyanın en büyük ABD sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) alıcısı olma yolunda ilerliyor.
QatarEnergy, Ekim ayı sonunda uluslararası müşterilerine satabileceği ABD LNG miktarını yılda 7 milyon ton artıran iki anlaşma imzaladı.
Teksas’taki Golden Pass projesindeki üretim payıyla birleştirildiğinde –bu projede %70 hisseye sahip– QatarEnergy, araştırma şirketi Wood Mackenzie’ye göre 2033 yılına kadar ABD’den yıllık 23,7 milyon ton kontrol altına almaya doğru ilerliyor ve bu da onu en büyük ABD LNG alıcısı haline getirecek.
Gaz üretim maliyetinin hâlâ dünyanın en ucuzları arasında yer aldığı Katar’a bu LNG’nin hiçbiri ulaşmayacak.
Bunun yerine, bu gaz yeniden satılarak, elektrik üretimi ve sanayi yakıtı için yurt dışından sıvılaştırılmış gaz satın alan ülkelere sevk edilecek ve böylece Hürmüz Boğazı’ndaki darboğazdan kaçınılmış olacak.
Bu değişim, bir zamanlar dünyanın en büyük LNG tedarikçisi olan Körfez ülkesinin ihracatının, ABD ve İsrail’in İran’la sürdürdüğü savaştan ne kadar etkilendiğini ortaya koyuyor.
Enerji ve nakliye komisyoncusu Poten & Partners’ın küresel iş zekası başkanı Jason Feer, “Küresel portföylerinin genişletilmesi, Orta Doğu dışında önemli bir tedarik portföyü oluşturarak Katar’daki sistemlerine aşırı bağımlı oldukları algısını giderme çabasının bir parçası,” dedi.
Bu durumun, savaş öncesinde hiçbir sevkiyatı aksatmamış olan şirketin güvenilir bir tedarikçi olarak itibarını yeniden kazanmasına yardımcı olacağını belirten Feer, şirketin ABD’de iki veya üç anlaşma daha yapmasının ve muhtemelen başka yerlerde de anlaşmalar gerçekleştirmesinin muhtemel olduğunu ekledi.
İran’ın Hürmüz’e yönelik ablukası, Katar’ın Körfez dışındaki müşterilerine ulaşmak için kullandığı tek güzergâh olan boğazdan geçen gemilerin sayısını keskin bir şekilde azalttığı için, Katar’ın LNG ihracatı bu yıl normal seviyesinin üçte birinin altına düştü.
Orta Doğu’dan yapılan LNG sevkiyatları, petrol sevkiyatlarına kıyasla daha fazla etkilendi; zira ihracat tesislerini Körfez dışındaki tesislere bağlayan boru hatları bulunmuyor.
Ayrıca, gemiler arasında LNG’nin aktarımı petrolden daha zor olduğundan, boğazdan taşınabilecek sıvılaştırılmış gaz miktarı sınırlı kalıyor.
QatarEnergy, Şubat ayı sonunda savaşın patlak vermesinden birkaç gün sonra LNG üretimini durdurdu ve etkilenen alıcılarına mücbir sebep bildirimi yaptı. Çoğunluğu Asya’da bulunan ana alıcıları, alternatif tedarik kaynakları aramak zorunda kaldı.
QatarEnergy CEO’su Saad al-Kaabi, 29 Ekim’deki imza töreninde, “Son tedarik anlaşmaları, dünya çapındaki müşterilerimize hizmet verme kapasitemizi güçlendiriyor,” dedi.
Yeni imzalanan sözleşmeler, QatarEnergy’ye 2030 ve 2031 yıllarından itibaren ABD menşeli LNG’ye erişim imkânı sağlayacak.
Dolayısıyla Orta Doğu’da şu anda yaşanan tedarik kesintileriyle karşı karşıya kalan müşterilerine pek bir fayda sağlamayacak.
Fakat bu anlaşmalar, gelecekte Katar’ın ihracatında yaşanabilecek olası kesintilere karşı bir tampon görevi görebilir.
Wood Mackenzie, “Kendi üretiminin yanı sıra coğrafi olarak çeşitlendirilmiş bir tedarik portföyünü pazarlama yeteneği, QatarEnergy’nin müşteri tabanına güven verecektir,” dedi.
Katar, ihracat kapasitesine büyük yatırımlar yapan ABD tarafından 2023 yılında dünyanın en büyük LNG tedarikçisi konumundan indirildi.
O zamandan beri bu Körfez ülkesi, bir zamanlar hakim olduğu pazardaki etkisini sürdürme zorluğuyla karşı karşıya kaldı.
Bunu başarmak için izlediği yollardan biri, ticaret faaliyetlerini genişletmek oldu.
Wood Mackenzie’ye göre, QatarEnergy 2020 yılında bir ticaret birimi kurdu ve geçen yıl 20 milyon metrik tondan fazla ticaret gerçekleştirdi.
Feer, kendisini tahtından eden ülkeden LNG satın almanın, Katar’ın ikinci ana hedefi olan küresel bir gaz işini kurmasına da yardımcı olduğunu belirtti.
Diplomasi2 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Söyleşi2 hafta önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Asya1 hafta önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı
Ortadoğu2 hafta önceYBŞ, Irak ordusuna katılacak
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hudson: ABD’nin Körfez’deki seksen yıllık himaye devri resmen bitti
Dünya Basını1 hafta önceGünah keçisi olarak Netanyahu
Avrupa2 hafta önceSırbistan seçimleri: Dört sütunlu illüzyonun dağılışı
Asya2 hafta önceÇin, ticari sırlarını ‘yabancı kuruluşlara’ karşı korumak için yeni kurallar hazırladı











