Bizi Takip Edin

Diplomasi

Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan savunma anlaşması: Birine yönelik saldırı tümüne yapılmış sayılacak

Yayınlanma

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan Orta Doğu’da askeri gerilimlerin ve çatışmaların arttığı bir dönemde güvenlik işbirliğini derinleştiren ortak bir savunma anlaşması imzaladı. Anlaşma, üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek silahlı saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağını hükme bağladı.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan cuma günü Mekke’de düzenlenen üçlü zirvede ortak bir savunma anlaşması imzalayarak kolektif güvenliği güçlendirme, savunma işbirliğini derinleştirme ve bölgede ve ötesinde barış ile istikrarı destekleme taahhüdünde bulundu.

“Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, El-Safa Sarayı’nda düzenlenen zirvede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalandı.

Türkiye Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre anlaşma, üç ülkenin uzun yıllara dayanan tarihi bağları, İslami dayanışması, ortak stratejik çıkarları ve yakın savunma işbirliği temelinde kolektif güvenliklerini güçlendirme yönündeki ortak kararlılığını yansıtıyor.

Anlaşma, herhangi bir saldırı eylemine karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlıyor ve üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının tümüne yapılmış bir saldırı olarak kabul edilmesini öngörüyor.

Anlaşma ayrıca üç ülke arasındaki savunma işbirliğinin tüm alanlarda geliştirilmesini öngörüyor.

Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz el Suud, Erdoğan ve Şerif’i zirve için Suudi Arabistan’da ağırladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan cuma günü Suudi Arabistan’a giderek Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile bir araya geldi. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ise ülkenin Genelkurmay Başkanı Asım Münir ile birlikte bir gün önce Suudi Arabistan’a gelerek Mekke’de umre ziyareti yaptı.

İran ve müttefikleri, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı savaş başlatarak bölgede gerilimi tırmandırmasından bu yana Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerini hedef alıyor ve bu ülkelerin enerji sevkiyatlarını engelliyor.

Üç ülkenin ortak açıklamasına göre anlaşma, herhangi bir saldırı eylemine karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlıyor ve üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının tümüne yönelik saldırı sayılmasını öngörüyor.

Ortak açıklamada “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” kapsamında tarafların üstlendiği yükümlülüklerin ayrıntıları belirtilmedi. Ancak anlaşmanın kolektif güvenliği güçlendirmeyi ve bölgede ve ötesinde barış, güvenlik ve istikrarı teşvik etmeyi amaçladığı kaydedildi.

Reuters’a konuşan bir Türk yetkili, “Pakt bir kolektif savunma maddesi içeriyor. Tamamen savunma amaçlı ve yalnızca savunma amacıyla karşılıklı destek taahhüdünde bulunuyor” dedi.

Yetkili ayrıca anlaşmanın belirli bir aktöre karşı yöneltilmediğini, diğer bölge ülkelerinin katılımına açık olduğunu ve mevcut hiçbir ikili ya da çok taraflı düzenlemeyi geçersiz kılmadığını veya bunların yerine geçmediğini belirtti.

Bununla birlikte üç ülke, uzun süredir müttefikleri olan ABD’nin bölgesel çalkantıları kontrol altına almakta zorlandığı bir dönemde hem İsrail’in giderek artan saldırganlığından hem de İran’ın genişleyen etkisinden endişe duyuyor.

Güçlü siyasi sembolizm

Suudi Arabistan merkezli düşünce kuruluşu Körfez Araştırma Merkezi Başkanı Abdulaziz Sager, “Zirvenin siyasi sembolizmi önemli. Müslüman dünyasının en etkili üç ülkesi, belirsizliğin arttığı bir dönemde bir araya geliyor. Bu, bölgesel ve orta ölçekli güçlerin güvenlik meselelerinde daha yakın koordinasyon kurmaya yönelik artan isteğini gösteriyor” dedi.

Sager, “Üçlü mekanizma kurumsallaştırılır ve somut işbirliğine dönüştürülürse, üç ülkenin ortak diplomatik ve savunma ağırlığını güçlendirebilir ve aynı zamanda daha fazla bölgesel dinamiğe dayanan bir güvenlik mimarisinin ortaya çıkmasına katkıda bulunabilir” diye konuştu.

Türkiye, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip. Körfez’in en güçlü ülkesi olan Suudi Arabistan dünyanın en büyük petrol ihracatçılarından biri konumunda. Pakistan ise nükleer silaha sahip tek Müslüman ülke.

İran faktörü

Suudi Arabistan, savaşın 28 Şubat’ta başlamasından bu yana ABD üslerine ev sahipliği yaptığı için İran’ın yanı sıra Yemen’deki Husi müttefikleri ve Irak’taki Şii milisler tarafından hedef alındı.

Çatışma, savaş öncesinde küresel enerji arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğinin büyük bölümünü de durdurdu.

Suudi Arabistan açısından son üç yıldaki Orta Doğu çatışmalarının sonuçları daha ağır oldu. Çatışmalar ülkenin petrol ihracatını ve iddialı kalkınma planlarını tehlikeye atarken, uzun yıllardır dayandığı ABD güvenlik şemsiyesinin güvenilirliği konusunda da ciddi soru işaretleri doğurdu.

Üst düzey bir Suudi yetkili perşembe günü Reuters’a yaptığı açıklamada, ülkenin İran’ın yönlendirmesiyle hem Iraklı milislerden hem de Husilerden yakın zamanda koordineli saldırılar beklediğini söyledi. Bu durum yeni ittifakın bu saldırılara nasıl karşılık vereceğine dair soru işaretleri ortaya atıyor.

İran’a yakın Welayet News, anlaşmayı Suudi Arabistan’ın yardım talebi olarak nitelendirdi. Haberde şu yorumlara yer verildi: “Yemen merkezli Ensarullah’ın ‘ablukaya karşı abluka, tırmanışa karşı tırmanış’ denklemi Suud’u zora soktu. Suud’un girişimleriyle bugün Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında savunma ittifakı imzalanması öngörülüyor.”

Türkiye ve Pakistan önemli çapta doğrudan saldırılardan kaçınmış olsa da her iki ülke de kendi güvenliklerini ve ekonomik durumlarını tehdit eden çatışmaların yatıştırılmasını istiyor.

Reuters’ın mayıs ayında bildirdiğine göre Pakistan Suudi Arabistan’a yaklaşık 8 bin asker, savaş uçakları, insansız hava araçları ve bir hava savunma sistemi konuşlandırdı ve Körfez genelinde daha kapsamlı güvenlik ilişkileri geliştirmeye yöneldi.

Reuters’ın temmuz ayında bildirdiğine göre Pakistan ayrıca enerji işbirliği ve yatırımlar karşılığında Kuveyt ile genişletilmiş bir güvenlik anlaşması konusunda müzakerelere başladı.

AP ajansı da, anlaşmanın Türkiye’nin İran, Lübnan ve Gazze’deki çatışmalar nedeniyle İsrail’le ilişkilerinin gerildiği bir dönemde duyurulduğuna dikkat çekti.

Eski İsrailli yetkili: Türkiye Suudi Arabistan istedi diye Husilerle savaşmaz

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki savunma anlaşmasını değerlendiren İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski başkanı Prof. Jacob Nagel, Suudi Arabistan’ın göründüğü kadar güçlü olmadığını söyledi ve “kağıttan kaplan” benzetmesi yaptı.

The Jerusalem Post’a konuşan Nagel, “Şunu anlamak gerekiyor: Suudi Arabistan, sahip olduğu tüm servete ve silahlara rağmen büyük ölçüde kağıttan bir kaplan. Çok fazla silahı ve çok fazla parası var ancak askeri açıdan günü kurtaracak kapasiteyi bile yönetemiyor” dedi.

Nagel, Türkiye’nin anlaşma kapsamında Suudi Arabistan’ı savunup savunmayacağı konusunda ise, “Türklerin, sırf Husiler Suudilere saldırdı diye donanmalarını gönderip Husilere saldıracağını düşünmüyorum. Bu, bölgeye ilişkin gerçekçi bakışımla kesinlikle örtüşmüyor” ifadelerini kullandı.

Nagel’e göre Suudi Arabistan bu nedenle alternatif arayışında.

“Suudi Arabistan hem mali açıdan hem de güvenlik açısından ciddi sıkıntı içinde olduğunu anlıyor. Son savaşlardan önce bile şaşırtıcı bir adım atarak İran’la anlaşma imzaladıklarını gördük. Bunu, korktukları ve somut İran tehdidine, ayrıca İran’ın Orta Doğu genelindeki milislerine karşı kendilerini açıkta hissettikleri için yaptılar.”

Nagel şöyle devam etti:

“Suudilerin sorunu, en gelişmiş ekipmanlara, uçaklara ve istihbarat imkanlarına sahip olmalarına rağmen bu gücü sahada etkili biçimde nasıl kullanacaklarını bilmemeleri. Bu nedenle Pakistan veya Türkiye ile yeni ittifaklara ilişkin bütün bu söylemlere ciddi bir ihtiyatla yaklaşmak gerekiyor.”

Nagel ayrıca,“Bu daha çok Amerikan yönetimi üzerinde baskı kurmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” değerlendirmesini yaptı.

“Suudiler ABD’nin tutumundan hayal kırıklığına uğramış durumda. Özellikle Batı’da füze ve önleyici mühimmat stoklarında tespit ettikleri yetersizlikler ışığında, Şii eksenine karşı yürütülen mücadelede yalnız kalmayacakları mesajını vermeye çalışıyorlar” dedi.

Diplomasi

BAE ile Kanada ticaret anlaşması imzaladı

Yayınlanma

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Kanada, salı günü iki ekonomi arasındaki engelleri azaltmak ve yatırımı artırmak amacıyla kapsamlı bir ticaret anlaşması imzaladı.

Kanada Başbakanı Mark Carney, ABD ile gerginliğin yaşandığı bu dönemde ticaret ve yatırım bağlarını genişletmeyi hedefliyor.

Carney ve Abu Dabi Veliaht Prensi Şeyh Halid bin Muhammed bin Zayed El Nahyan, gümrük vergilerini düşürmeyi, bürokratik engelleri azaltmayı ve her iki ülkedeki işletmelerin pazara erişimini iyileştirmeyi amaçlayan Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması’nın (CEPA) imzalanmasına başkanlık etti.

ABD Başkanı Donald Trump’ın gümrük vergilerinin Kanada ekonomisinde dalgalanmalara yol açması üzerine Carney, önümüzdeki on yıl içinde Kanada’nın ABD dışındaki ticaret hacmini ikiye katlayacağına söz verdi.

Washington ile bir anlaşma sağlama yönündeki sonraki girişimler sonuçsuz kaldı ve bu durum Carney’i, Asya Pasifik’ten Avrupa ve Orta Doğu’ya kadar çeşitli ülkelerle ticaret anlaşmaları yapmak için agresif bir şekilde harekete geçmeye itti.

Başbakanlık yaptığı açıklamada, “CEPA tam olarak yürürlüğe girdiğinde, Kanada’nın BAE’ye yaptığı mevcut ihracatın %99’undan fazlasındaki gümrük vergilerini azaltacak veya ortadan kaldıracak. Bu, baklagil ve kanola yetiştiren Kanadalı çiftçiler, endüstriyel makine ve enerji üretim ekipmanı üreticileri, dünya çapındaki havacılık sektörümüz ve diğer Kanadalı yenilikçiler için yeni pazarlar anlamına geliyor,” dedi.

“Anlaşma ayrıca tarife dışı engelleri de ele alacak, ticaret ve yatırım için daha öngörülebilir bir ortam yaratacak ve sanayi, tarım, ormancılık, balıkçılık ve deniz ürünleri, çevre ve mühendislik sektörleri dahil olmak üzere Kanadalı mal ve hizmetlerin pazara erişimini genişletecektir,” denilen açıklamada, CEPA’nın 2027 yılında yürürlüğe girmesi beklendiği de belirtildi.

İki ülke ayrıca enerji, diplomatik ve savunma işbirliği konularında ön anlaşmalar imzaladı.

BAE Dış Ticaret Bakanı Sani El Zeyudi yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“İster ihracatçılarımız için iyileştirilmiş pazar erişimi yoluyla, ister lojistik, iletişim, ileri teknoloji ve imalat gibi yüksek büyüme gösteren sektörlerdeki yatırım fırsatlarına erişim yoluyla olsun, özel sektörümüz için önemli bir potansiyel görüyoruz; bunların tümü, dayanıklı, çeşitlendirilmiş ve küresel olarak bağlantılı bir ekonomi hedefimizi destekleyecektir.”

BAE, Kanada’nın Orta Doğu’daki en büyük ihracat pazarı ve Kanada da menşeli motorlu taşıtlar, yedek parçalar ve makinelerin önemli bir alıcısı.

İki ülke arasındaki karşılıklı ticaret hacmi geçen yıl 3,5 milyar Kanada doları (2,48 milyar ABD doları) olarak gerçekleşti.

Hükümet verilerine göre, bu rakam son birkaç yıldır yıllık %10 oranında artıyor.

BAE, geçen yıl Kanada’ya 50 milyar dolara kadar yatırım yapma taahhüdünde de bulunmuştu.

Kanada hükümetinden bir kaynak, anlaşmanın imzalanmasının, Kanada Parlamentosu’nun anlaşmayı onaylamasından önceki son adım olduğunu belirtti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Oxfam: Zenginler iklim felaketlerinden çifte kazanç sağlıyor

Yayınlanma

Oxfam raporuna göre iklimi bozan sektörlere yatırım yapan zenginler, felaketlerin ardından büyüyen yeniden inşa pazarından da kâr elde ediyor. Afetlere hazırlık ve toparlanma pazarının 2029 yılına kadar yıllık 92 milyar dolara ulaşması beklenirken gıda devi patronlarının serveti 120 milyar dolar arttı.

Dünyanın en zengin kesimi, iklim krizini derinleştiren kirletici sanayilerden para kazanmayı sürdürürken faturayı büyüten felaketlerin ardından devreye giren hazırlık ve yeniden inşa pazarından da kâr sağlıyor.

Uluslararası yardım kuruluşu Oxfam tarafından hazırlanan ve The Guardian gazetesinin aktardığı araştırma, küresel sermayenin gezegenin ısınma döngüsünü çift taraflı bir kazanç modeline dönüştürdüğünü gösteriyor.

Yardım kuruluşunun tahminlerine göre afetlere hazırlık, iyileştirme ve yeniden inşa hizmetlerini kapsayan pazarın büyüklüğü 2029 yılına kadar yıllık 70 milyar dolardan 92 milyar dolara çıkacak.

Raporu kaleme alan uzmanlar, hızla büyüyen bu pazarın en zengin isimler için krizin yıkıcı sonuçlarından gelir elde etme motivasyonu yarattığını, bunun da karbon salımını azaltmaya yönelik adımlara duyulan ilgiyi düşürebileceğini vurguluyor.

Oxfam Halkla İlişkiler Direktörü Jean McLean, en zenginlerin krizin iki aşamasında da kazanan taraf olduğuna işaret etti.

McLean, sürecin ilk adımında çevreyi kirleten sektörlere yatırımların sürdüğünü, ardından da giderek ısınan dünyaya kurtarma ve yeniden inşa hizmetleri sunan, hızla büyüyen bir “uyum ekonomisi” üzerinden gelir sağlandığını dile getirdi.

Kuruluşun hazırladığı endekste iklim krizini ağırlaştıran veya krizin yarattığı şartlara uyum pazarından kâr elde eden 217 şirket yer alıyor.

Listelenen işletmeler arasında soğutma sistemleri üretenler, sel bariyerleri geliştirenler ve yangın söndürme ekipmanı imal edenlerin yanı sıra taşımacılık, gıda, sigorta ve kredi hizmeti sunan kuruluşlar dikkat çekiyor.

Raporda iklim felaketleri ile küresel gıda piyasasına yön veren dev ticaret şirketlerini kontrol eden milyarderlerin servet artışı arasında da doğrudan bağ kuruluyor. Bu isimlerin toplam serveti 2020 yılından bu yana 120 milyar dolar yükseldi.

Sürece örnek olarak Batı Afrika’da 2024 yılında yaşanan aşırı hava olaylarının ardından kakao fiyatlarında kaydedilen yüzde 231 oranındaki artış gösteriliyor; Oxfam verileri, söz konusu fiyat sıçramasından bölgedeki yerel çiftçilerin hiçbir kazanç sağlayamadığını ortaya koyuyor.

Oxfam bu tablonun önüne geçebilmek amacıyla yüksek servet sahiplerine, özel jet sahiplerine, petrol ve doğalgaz şirketleriyle çevreyi kirleten diğer sektörlere yönelik vergilerin artırılması çağrısında bulundu.

Kuruluş ayrıca İngiltere’nin uluslararası iklim finansmanını yükseltmesini, sağlanacak bu kaynakların kredi olarak değil, karşılıksız hibe şeklinde verilmesini talep etti.

Birleşmiş Milletler programı kapsamında İngiltere’deki Exeter Üniversitesi ile Güney Afrika’daki KwaZulu-Natal Üniversitesinden bilim insanlarının yürüttüğü bağımsız bir araştırma ise küresel sıcaklık artışını 1,5 santigrat derece sınırında tutmanın artık mümkün olmadığını gösterdi.

Bilim insanları, hükümetlerin artık sıcaklık eşiğinin aşılmasını engellemeye odaklanmak yerine, ortaya çıkacak ağır sonuçları yönetmeye ağırlık vermesinin daha yerinde olacağını savundu.

Araştırmacılar, 1,5 derecelik sınırın aşılmasının aşırı hava koşullarına yol açacağını, buzulların erimesini hızlandıracağını ve mercan resiflerini yok edeceğini hatırlatarak bu gelişmelerin kıyı kentleriyle ada devletlerinin haritadan silinmesine yol açabileceği uyarısında bulundu.

BM Genel Sekreteri António Guterres de derecenin her bir kesrinin can alacağını, geçim kaynaklarını tüketeceğini, eşitsizliği büyüteceğini ve ekosistemleri geri dönülmez bir yıkıma sürükleyeceğini belirterek insanlığın felaketten kaçışın imkânsız hale geleceği noktaya hızla yaklaştığını söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump ise Eylül 2025’te yaptığı açıklamada, iklim değişikliği uyarılarını “dünyada bugüne kadar yapılmış en büyük dolandırıcılık” diye tanımladı.

Temiz enerji projelerini “yeni yeşil aldatmaca”, karbon ayak izi kavramını ise “saçmalık” olarak niteleyen Trump, bu girişimlere yatırım yapan ülkelerin başarısızlığa uğrayacağını öne sürdü.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Merz, Singapur’da “AB-TPP anlaşması” istedi

Yayınlanma

Alman hükümetinin Asya’daki ortak arayış devam ederken, Şansölye Friedrich Merz Singapur’da Trans-Pasifik Ortaklığı ile daha sıkı anlaşmalar istedi.

Merz’in Asya turunun programında Singapur, Japonya ve Güney Kore’de resmi ziyaretler ve görüşmeler yer alıyor.

Meselenin ticaret ve Pekin ile rekabet olduğunu gizlemeyen Şansölye, “Refahımız açık ticaret yollarına bağlı. Güvenliğimiz de öyle,” dedi ve “daha fazla ticaret, güvenli hammadde ve Almanya’da daha fazla istihdam için” tura çıktığını açıkça ilan etti.

Şansölyeye, Siemens CEO’su Roland Busch’un yanı sıra drone üreticisi Quantum Systems ve Airbus’ın askeri bölümünden yöneticilerin de aralarında bulunduğu yaklaşık 30 kişilik üst düzey iş dünyası temsilcilerinden oluşan bir heyet eşlik ediyor.

junge Welt’te (jW) yer alan habere göre Alman sermayesi ve hükümetinin bakış açısına göre, Japonya, Güney Kore ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ülkeleri özellikle umut vaat eden alternatif pazarlar olarak görülüyor.

Almanya’nın Pasifik bölgesindeki stratejisinin bir diğer hedefi ise AB ile CPTPP üye ülkeleri arasında bir serbest ticaret anlaşmasının imzalanması.

Merz, Asya’da yeni pazar arayışında

2018’de başlatılan ve “Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve Aşamalı Anlaşma” olarak bilinen bu ticaret ittifakına Avustralya, Yeni Zelanda, Birleşik Krallık, Kanada, Vietnam, Şili, Japonya, Malezya, Meksika, Brunei, Peru ve Singapur dahil olmak üzere on iki ülke katıldı.

Bu ülkeler birlikte küresel GSYİH’nın yaklaşık yüzde 15’ini oluşturuyor ve toplam nüfusu 600 milyona yakın.

Merz, salı günü Singapur’da yaptığı açılış konuşmasında bu bağlamda, “Trans-Pasifik Ortaklığı üyeleriyle büyük çaplı bir bölgelerarası anlaşma yönünde” çalışılması çağrısında bulundu.

Şansölye ayrıca, bölgedeki tek tek ülkelerle de ek ticaret anlaşmaları yapılması çağrısında bulundu. Singapur ile bu tür bir anlaşma 2019 yılından beri yürürlükte.

Merz, uzun vadede hedefin, on bir üyesinin toplam nüfusu yaklaşık 700 milyon olan ASEAN ile AB arasında bir ticaret anlaşması imzalamak olduğunu açıkladı.

Singapur’un müzakerelerde kilit bir rol oynaması muhtemel. Hem Washington hem de Pekin ile iyi ilişkiler sürdüren bu şehir devleti, Avrupalı şirketler için Güneydoğu Asya’ya açılan lojistik ve finansal bir kapı işlevi görüyor.

Yaklaşık 2.400 Alman şirketinin bölgesel genel merkezi, eski İngiliz kraliyet kolonisi olan bu ülkede bulunuyor.

Alman sermayesi, özellikle yarı iletkenler, dijitalleşme, yeşil teknolojiler ve otomasyon alanlarında yerel araştırma ve geliştirme merkezlerine de yatırım yapıyor.

Alman Cumhurbaşkanı Steinmeier, Çin ile gerginliği azaltmak istiyor

Örneğin, bu yılın başlarında Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Schaeffler Grubu’nun yerel bir üniversiteyle ortaklaşa işlettiği robotik alanındaki “son teknoloji araştırma merkezini” ziyaret etmişti.

Son olarak, Berlin ile Singapur arasındaki askeri ve savunma sanayi işbirliği, Almanya’nın Pasifik stratejisinin temel taşlarından biri.

Örneğin, Singapur Donanması’nın yeni denizaltıları, Kiel’deki Thyssen-Krupp Marine Systems (TKMS) tarafından inşa edildi.

Buna ek olarak, TKMS, Singapur devlet şirketi ST Engineering ile bir anlaşma imzaladı.

Bu anlaşma, tıpkı İkinci Dünya Savaşı sırasındaki gibi, Singapur adasını Alman denizaltıları için kalıcı bir bölgesel onarım merkezine dönüştürecek.

Singapur ordusu ayrıca, mürettebatı Alman askeri eğitim alanlarında eğitilen “Leopard 2” tanklarını kullanıyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English