Bizi Takip Edin

Diplomasi

Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan savunma anlaşması: Birine yönelik saldırı tümüne yapılmış sayılacak

Yayınlanma

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan Orta Doğu’da askeri gerilimlerin ve çatışmaların arttığı bir dönemde güvenlik işbirliğini derinleştiren ortak bir savunma anlaşması imzaladı. Anlaşma, üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek silahlı saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağını hükme bağladı.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan cuma günü Mekke’de düzenlenen üçlü zirvede ortak bir savunma anlaşması imzalayarak kolektif güvenliği güçlendirme, savunma işbirliğini derinleştirme ve bölgede ve ötesinde barış ile istikrarı destekleme taahhüdünde bulundu.

“Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, El-Safa Sarayı’nda düzenlenen zirvede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalandı.

Türkiye Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre anlaşma, üç ülkenin uzun yıllara dayanan tarihi bağları, İslami dayanışması, ortak stratejik çıkarları ve yakın savunma işbirliği temelinde kolektif güvenliklerini güçlendirme yönündeki ortak kararlılığını yansıtıyor.

Anlaşma, herhangi bir saldırı eylemine karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlıyor ve üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının tümüne yapılmış bir saldırı olarak kabul edilmesini öngörüyor.

Anlaşma ayrıca üç ülke arasındaki savunma işbirliğinin tüm alanlarda geliştirilmesini öngörüyor.

Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz el Suud, Erdoğan ve Şerif’i zirve için Suudi Arabistan’da ağırladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan cuma günü Suudi Arabistan’a giderek Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile bir araya geldi. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ise ülkenin Genelkurmay Başkanı Asım Münir ile birlikte bir gün önce Suudi Arabistan’a gelerek Mekke’de umre ziyareti yaptı.

İran ve müttefikleri, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı savaş başlatarak bölgede gerilimi tırmandırmasından bu yana Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerini hedef alıyor ve bu ülkelerin enerji sevkiyatlarını engelliyor.

Üç ülkenin ortak açıklamasına göre anlaşma, herhangi bir saldırı eylemine karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlıyor ve üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının tümüne yönelik saldırı sayılmasını öngörüyor.

Ortak açıklamada “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” kapsamında tarafların üstlendiği yükümlülüklerin ayrıntıları belirtilmedi. Ancak anlaşmanın kolektif güvenliği güçlendirmeyi ve bölgede ve ötesinde barış, güvenlik ve istikrarı teşvik etmeyi amaçladığı kaydedildi.

Reuters’a konuşan bir Türk yetkili, “Pakt bir kolektif savunma maddesi içeriyor. Tamamen savunma amaçlı ve yalnızca savunma amacıyla karşılıklı destek taahhüdünde bulunuyor” dedi.

Yetkili ayrıca anlaşmanın belirli bir aktöre karşı yöneltilmediğini, diğer bölge ülkelerinin katılımına açık olduğunu ve mevcut hiçbir ikili ya da çok taraflı düzenlemeyi geçersiz kılmadığını veya bunların yerine geçmediğini belirtti.

Bununla birlikte üç ülke, uzun süredir müttefikleri olan ABD’nin bölgesel çalkantıları kontrol altına almakta zorlandığı bir dönemde hem İsrail’in giderek artan saldırganlığından hem de İran’ın genişleyen etkisinden endişe duyuyor.

Güçlü siyasi sembolizm

Suudi Arabistan merkezli düşünce kuruluşu Körfez Araştırma Merkezi Başkanı Abdulaziz Sager, “Zirvenin siyasi sembolizmi önemli. Müslüman dünyasının en etkili üç ülkesi, belirsizliğin arttığı bir dönemde bir araya geliyor. Bu, bölgesel ve orta ölçekli güçlerin güvenlik meselelerinde daha yakın koordinasyon kurmaya yönelik artan isteğini gösteriyor” dedi.

Sager, “Üçlü mekanizma kurumsallaştırılır ve somut işbirliğine dönüştürülürse, üç ülkenin ortak diplomatik ve savunma ağırlığını güçlendirebilir ve aynı zamanda daha fazla bölgesel dinamiğe dayanan bir güvenlik mimarisinin ortaya çıkmasına katkıda bulunabilir” diye konuştu.

Türkiye, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip. Körfez’in en güçlü ülkesi olan Suudi Arabistan dünyanın en büyük petrol ihracatçılarından biri konumunda. Pakistan ise nükleer silaha sahip tek Müslüman ülke.

İran faktörü

Suudi Arabistan, savaşın 28 Şubat’ta başlamasından bu yana ABD üslerine ev sahipliği yaptığı için İran’ın yanı sıra Yemen’deki Husi müttefikleri ve Irak’taki Şii milisler tarafından hedef alındı.

Çatışma, savaş öncesinde küresel enerji arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğinin büyük bölümünü de durdurdu.

Suudi Arabistan açısından son üç yıldaki Orta Doğu çatışmalarının sonuçları daha ağır oldu. Çatışmalar ülkenin petrol ihracatını ve iddialı kalkınma planlarını tehlikeye atarken, uzun yıllardır dayandığı ABD güvenlik şemsiyesinin güvenilirliği konusunda da ciddi soru işaretleri doğurdu.

Üst düzey bir Suudi yetkili perşembe günü Reuters’a yaptığı açıklamada, ülkenin İran’ın yönlendirmesiyle hem Iraklı milislerden hem de Husilerden yakın zamanda koordineli saldırılar beklediğini söyledi. Bu durum yeni ittifakın bu saldırılara nasıl karşılık vereceğine dair soru işaretleri ortaya atıyor.

İran’a yakın Welayet News, anlaşmayı Suudi Arabistan’ın yardım talebi olarak nitelendirdi. Haberde şu yorumlara yer verildi: “Yemen merkezli Ensarullah’ın ‘ablukaya karşı abluka, tırmanışa karşı tırmanış’ denklemi Suud’u zora soktu. Suud’un girişimleriyle bugün Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında savunma ittifakı imzalanması öngörülüyor.”

Türkiye ve Pakistan önemli çapta doğrudan saldırılardan kaçınmış olsa da her iki ülke de kendi güvenliklerini ve ekonomik durumlarını tehdit eden çatışmaların yatıştırılmasını istiyor.

Reuters’ın mayıs ayında bildirdiğine göre Pakistan Suudi Arabistan’a yaklaşık 8 bin asker, savaş uçakları, insansız hava araçları ve bir hava savunma sistemi konuşlandırdı ve Körfez genelinde daha kapsamlı güvenlik ilişkileri geliştirmeye yöneldi.

Reuters’ın temmuz ayında bildirdiğine göre Pakistan ayrıca enerji işbirliği ve yatırımlar karşılığında Kuveyt ile genişletilmiş bir güvenlik anlaşması konusunda müzakerelere başladı.

AP ajansı da, anlaşmanın Türkiye’nin İran, Lübnan ve Gazze’deki çatışmalar nedeniyle İsrail’le ilişkilerinin gerildiği bir dönemde duyurulduğuna dikkat çekti.

Eski İsrailli yetkili: Türkiye Suudi Arabistan istedi diye Husilerle savaşmaz

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki savunma anlaşmasını değerlendiren İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski başkanı Prof. Jacob Nagel, Suudi Arabistan’ın göründüğü kadar güçlü olmadığını söyledi ve “kağıttan kaplan” benzetmesi yaptı.

The Jerusalem Post’a konuşan Nagel, “Şunu anlamak gerekiyor: Suudi Arabistan, sahip olduğu tüm servete ve silahlara rağmen büyük ölçüde kağıttan bir kaplan. Çok fazla silahı ve çok fazla parası var ancak askeri açıdan günü kurtaracak kapasiteyi bile yönetemiyor” dedi.

Nagel, Türkiye’nin anlaşma kapsamında Suudi Arabistan’ı savunup savunmayacağı konusunda ise, “Türklerin, sırf Husiler Suudilere saldırdı diye donanmalarını gönderip Husilere saldıracağını düşünmüyorum. Bu, bölgeye ilişkin gerçekçi bakışımla kesinlikle örtüşmüyor” ifadelerini kullandı.

Nagel’e göre Suudi Arabistan bu nedenle alternatif arayışında.

“Suudi Arabistan hem mali açıdan hem de güvenlik açısından ciddi sıkıntı içinde olduğunu anlıyor. Son savaşlardan önce bile şaşırtıcı bir adım atarak İran’la anlaşma imzaladıklarını gördük. Bunu, korktukları ve somut İran tehdidine, ayrıca İran’ın Orta Doğu genelindeki milislerine karşı kendilerini açıkta hissettikleri için yaptılar.”

Nagel şöyle devam etti:

“Suudilerin sorunu, en gelişmiş ekipmanlara, uçaklara ve istihbarat imkanlarına sahip olmalarına rağmen bu gücü sahada etkili biçimde nasıl kullanacaklarını bilmemeleri. Bu nedenle Pakistan veya Türkiye ile yeni ittifaklara ilişkin bütün bu söylemlere ciddi bir ihtiyatla yaklaşmak gerekiyor.”

Nagel ayrıca,“Bu daha çok Amerikan yönetimi üzerinde baskı kurmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” değerlendirmesini yaptı.

“Suudiler ABD’nin tutumundan hayal kırıklığına uğramış durumda. Özellikle Batı’da füze ve önleyici mühimmat stoklarında tespit ettikleri yetersizlikler ışığında, Şii eksenine karşı yürütülen mücadelede yalnız kalmayacakları mesajını vermeye çalışıyorlar” dedi.

Diplomasi

Britanya, Doğu Kudüs’teki konsolosluğunu “misyon” olarak değiştirdi

Yayınlanma

Dışişleri Bakanı Ed Miliband, Doğu Kudüs’teki konsolosluğun bundan sonra “Birleşik Krallık misyonu” olarak anılacağını açıkladı.

İsrail, Batı Şeria’daki İsrail yerleşim yerlerine yaptırım uygulama planları nedeniyle konsolosluğun perşembe gününe kadar kapatılmasını emretmişti.

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bugün (8 Ekim) yaptığı açıklamada, İsrail’in Birleşik Krallık’a yedi diplomatla sınırlı bir kapsamda binada faaliyetlerine devam etme izni verdiğini belirtti.

Sa’ar, İngiliz başkonsolos da dahil olmak üzere 20 diplomatın görev sürelerinin sona erdiğini ve İsrail’den ayrılacaklarını söyledi.

Perşembe günü erken saatlerde, Reuters haber ajansından gazeteciler, işçilerin binadan “İngiliz Başkonsolosluğu” yazan bir tabelayı ve konsolosluk bölümüyle ilgili başka bir tabelayı kaldırdığını gördü.

Binanın üzerinde Birleşik Krallık bayrağı hâlâ dalgalanıyordu.

Miliband, ülkesinin İsrail’in konsolosluğu kapatma konusunda yasal hakkı olduğunu kabul etmediğini söyledi.

Konsolosluk, İsrail’in 1967 savaşında ele geçirdiği ve o zamandan beri işgal altında tuttuğu Kudüs’ün bir bölümünde bulunuyor.

Dört Avrupa ülkesi İsrail’in Batı Şeria planını kınadı

Miliband yaptığı açıklamada, İsrail ile yapılan görüşmelerin ardından, “Başkonsolosluk binamız kapanmayacak ve bugünden itibaren ‘Birleşik Krallık Kudüs Temsilciliği’ olarak anılacaktır,” dedi.

Miliband, temsilciliğin “hayati hizmetleri sunmaya ve Filistin halkıyla olan çalışmalarımızı sürdürmeye devam edeceğini” belirtti.

Perşembe günü, İsrail’in konsolosluğun kapatılmasını emretmesinin üzerinden 30 gün geçti.

Bu adım, Birleşik Krallık’ın İsrail yerleşim yerlerine uyguladığı yaptırımlara, özellikle de bu yerleşim yerlerinde üretilen malların ithalatının yasaklanmasına yanıt olarak atıldı.

Sa’ar, X’te paylaştığı bir gönderide, “Net bir ilke belirledik: İsrail uygun misilleme önlemleri almadan İsrail aleyhine hiçbir eylemde bulunulamaz,” diye yazdı.

Bakan söz konusu önlemlerin, 8 Eylül’deki açıklamasının ardından “bu ruhla” uygulandığını belirtti.

Birleşmiş Milletler ve çoğu ülke, uluslararası hukuk kapsamında yerleşim yerlerini yasadışı kabul ediyor. İsrail ise bu görüşe itiraz ediyor.

Miliband, son haftalarda bir dizi personeli ve ailelerini geri çekmiş olan Birleşik Krallık’ın artık varlığını güçlendirmeye çalışacağını söyledi.

Birleşik Krallık’ın birkaç İsrailli diplomatı sınır dışı edebileceğine dair spekülasyonların ardından Miliband, iki taraf görüşmelerini sürdürdüğü sürece Birleşik Krallık’ın İsrail’e karşı herhangi bir misilleme önlemi almayacağını belirtti.

İsrail, konsolosluğun kapanacağı konusunda ısrarcı davranırken, Birleşik Krallık ise konsolosluğu açık tutmaya çalıştı.

Londra bu çabaların bir parçası olarak geçen hafta ülkenin en üst düzey ulusal güvenlik danışmanı Jonathan Powell’u görüşmeler için İsrail’e gönderdi.

İngiltere, İsrail’e karşı “hedefli yaptırımlar” planlıyor

New York Times’a konuşan üç yetkili, Powell’ın özel bir toplantıda üst düzey İsrailli yetkililere, İngiliz diplomatik temsilcesinin kapatılmasını önlemenin bir yolunu bulmaları için çağrıda bulunduğunu belirtti.

Üç yetkiliden ikisinin aktardığına göre, Powell ayrıca konsolosluğun kapatılması halinde ülkesinin, Londra’daki İsrail Büyükelçiliğinden bir dizi diplomatı sınır dışı ederek misilleme yapabileceği uyarısında bulundu.

Geçen hafta Ramallah’ta düzenlenen ayrı bir toplantıda Powell, Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas’a, İsrail’in konsolosluğu kapatma kararını uygulamaya koyması halinde İngiltere’nin bir şekilde misilleme yapacağını söylediğini, diğer iki yetkili aktardı.

Kaynaklar, İsraillilerin Powell’ın önerilerine olumlu yanıt vermediklerini ve kendisinin bir anlaşma sağlayamadan İsrail’den ayrıldığını belirtti.

Ürdün hükümetine göre, Powell daha sonra Kral II. Abdullah ile bir görüşme yapmak üzere Ürdün’e gitti.

Son iki yıl içinde, Norveç ve Avustralya’dan diplomatlar, İsrail politikalarını eleştirip Filistin devletine destek verdikten sonra Filistinlilere yönelik misyonlarını Ürdün’e taşımak zorunda kalmışlardı.

İsrail hükümetinin düşünce yapısını yakından bilen ve hassas bir konuyu tartışmak üzere isminin açıklanmamasını isteyen bir kaynak, POLITICO’ya bu temsilciliğin vize veremeyen, pasaportları yenileyemeyen ve Filistin Yönetimi ile irtibat kuramayan “temelde boş bir kabuk” olduğunu söyledi.

İngiltere, konsolosluklarda genellikle vize veya pasaport düzenlemez.

Kaynak, “Oradaki yedi diplomatın görevi, temelde binanın bakımını yapmak ve Union Jack bayrağını yerinde tutmak,” dedi.

Buna rağmen bir İngiliz yetkili, anlaşmayı “iyi bir sonuç” olarak nitelendirdi. Üç hafta süren zorlu müzakerelerin ardından, korkulan karşılıklı sınır dışı etme sarmalından kaçınılmış oldu.

Kapatma kararı, İsrail hükümetiyle diplomatik ilişkileri yürüten Tel Aviv’deki Birleşik Krallık büyükelçiliğini etkilemiyor.

İşgal altındaki Doğu Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesindeki konsolosluk, Birleşik Krallık’ın Kudüs, işgal altındaki Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilerle olan ilişkilerini yürütüyor.

Temsilcilik ayrıca Filistinlilere konsolosluk hizmetleri de sunuyor.

Mevcut gerginliklere rağmen, Birleşik Krallık ve İsrail, ekonomi, güvenlik ve istihbarat alanlarında yakın ortaklar.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Çin, AB’nin hibrit otomobil ihracatına kısıtlama talebini reddetti

Yayınlanma

Çin, AB’nin hibrit otomobil ihracatına yönelik gönüllü kısıtlamalar getirilmesi yönündeki talebini reddetti.

Financial Times (FT), Avrupa Komisyonu artık Pekin’in, hibrit araç ithalatına sınır getirme yönündeki tek taraflı AB önlemini kabul etmesini umduğunu ekledi.

Avrupa Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, bu anlaşmazlığı çözmeyi amaçlayan iki günlük müzakerelere bugün (8 Ekim 2026) Pekin’de başlıyor.

Brüksel, cezai gümrük vergilerini önlemek amacıyla Çin’e, AB hibrit araç pazarındaki payını bugünkü üçte birin üzerindeki seviyeden yaklaşık %15’e indirmesini önermişti.

Yayında alıntılanan iki diplomata göre, Pekin’in gönüllü kısıtlamaları kabul etmeyi reddetmesinin ardından Avrupa Komisyonu, haksız ticaret uygulamalarına dair kanıt gerektirmeyen geçici koruma gümrük vergilerini değerlendiriyor.

Öneriye göre, belirlenen bir kotaya kadar Çin menşeli hibrit araçlar standart şartlarla AB’ye girebilecek, bu tavanı aşan sevkiyatlara ise yüksek ek gümrük vergileri uygulanacak.

Dünya Ticaret Örgütü kuralları, koruma önlemlerinin ayrım gözetmeksizin uygulanmasını gerektirdiğinden, herhangi bir ithalat kısıtlaması, tarihsel ihracat hacimlerine göre kota tahsis edilmesi muhtemel olan Birleşik Krallık, Güney Kore ve Japonya dahil olmak üzere dış tedarikçileri de etkileyecek.

Hibrit araçlar konusundaki bu gerginlik, AB’nin Çin menşeli batarya ile çalışan elektrikli araçlara standart %10’luk gümrük vergisinin üzerine %35’e varan telafi edici vergiler getirmesinin ardından ortaya çıktı.

Pekin ise Avrupa menşeli konyak, domuz eti ve süt ürünlerine karşı anti-damping önlemleriyle karşılık verdi.

Avrupalı yetkililer, otomotiv anlaşmazlığının çözülmesini daha geniş çaplı bir ticaret çatışmasını durdurmak için hayati önemde görüyor ve AB’nin Çin ile olan 1 milyar avro tutarındaki günlük ticaret açığını sürdürülemez olarak nitelendiriyor.

Fransa ve Almanya, Komisyon’u Çin rekabetine karşı kararlı bir şekilde harekete geçmeye çağıran ortak bir belge dağıttı ve otomotiv, kimya, havacılık, takım tezgahları ve ilaç sektörlerinde ciddi bir şok yaşanacağı uyarısında bulundu.

Pekin’deki görüşmelerde ayrıca, Avrupa’nın Çin’e yaptığı ihracatla ilgili tıkanan müzakereler, Avrupa’nın Çin’in kritik minerallerine ve nadir toprak mıknatıslarına erişimi ile Pekin’in, AB’den yarı iletken ekipmanlarına yönelik ihracat kısıtlamalarını ve Ukrayna savaşıyla bağlantılı Çinli firmalara uygulanan yaptırımları kaldırması yönündeki talepleri de ele alınacak.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB, ABD baskısı sonucu “dezenformasyon” konferansından çekildi

Yayınlanma

Trump yönetimi birçok ülkeye, dezenformasyon konusunda Avrupa’nın önde gelen bir konferansına verdikleri desteği geri çekmeleri için baskı uyguladı.

Bunun üzerine Kanada, Litvanya ve AB Dışişleri Servisi (EEAS) bunu kabul etti.

Çarşamba ve Perşembe günleri düzenlenen #Disinfo2026 konferansı, Avrupa’nın dezenformasyonla mücadele topluluğunun yıllık buluşması ve yüzlerce araştırmacı, gazeteci, teknoloji uzmanı ve politika yapıcıyı Litvanya’nın Vilnius kentindeki bir otelde bir araya geldi.

Konferans, Brüksel merkezli bağımsız bir kâr amacı gütmeyen kuruluş olan EU Disinfo Lab tarafından düzenleniyor.

Konferanstan birkaç gün önce, ana destekçileri olan Litvanya Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Dış Eylem Servisi (EEAS) ve Kanada Dışişleri Bakanlığı’nın logoları web sitesinden kaldırıldı.

Guardian ile paylaşılan etkinlik fotoğraflarında, resmi konferans materyallerine basılmış bu kuruluşların logolarının üzerine yapıştırılmış beyaz etiketler de görülüyor.

Bu durum, logoların programdan aceleyle çıkarıldığını gösteriyor gibi görünüyor.

Avrupalı yetkililer de dahil olmak üzere konuyu yakından bilen üç kişi, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın konferansa verdikleri destek konusunda birçok hükümetle temasa geçtiğini doğruladı.

The Guardian’ın ele geçirdiği ABD Dışişleri Bakanlığı’na ait iç belgeler, ABD’li yetkililerin Litvanya’ya “ABD’nin endişelerini ciddiye aldığı” için teşekkür ettiğini de ortaya koyuyor.

Belgede, Washington’un, Litvanya’nın ABD’yi yabancı bir bilgi tehdidi olarak nitelendiren bir panelin düzenlenmesini “kınanacak ve şaşırtıcı” bulmasının “minnettar” olduğu ve konferansa katılımını sınırlama kararını memnuniyetle karşıladığı belirtiliyor.

The Guardian’ın edindiği bilgiye göre Fransa ile de temasa geçildi.

“FIMI tehdidi olarak ABD: uyum sağlamak, kabul etmek, karşı koymak” başlıklı bu panel (burada FIMI kısaltması “yabancı bilgi manipülasyonu ve müdahalesi” anlamına geliyor) çarşamba günü yapıldı.

Panel, Avrupa’nın dezenformasyon topluluğunun Washington olmadan dayanıklılığını nasıl yeniden kazanabileceğini ele aldı ve konferansın, ABD’nin Avrupa’da bir dezenformasyon aktörü olabileceği fikrini ilk kez gündeme getirdiği görülüyor.

Kaynaklar ve iç belgelere göre, Dışişleri Bakanlığı, aralarında eski bir CIA görevlisinin de bulunduğu üç Amerikalı konuşmacının yer aldığı bu panele özellikle odaklanmıştı.

Görüşmelerden haberdar olan bir kişiye göre, diğer yazışmaların kaynağı ABD Dışişleri Bakanlığı Kamu Diplomasisi Müsteşarı Sarah B. Rogers’ın ofisi gibi görünüyordu.

Litvanya, Kanada ve AB, yaptıkları açıklamalarda, konferans programının, dezenformasyondaki ABD’nin rolüne ilişkin resmi görüşleriyle uyuşmadığını belirttiler.

Oysa bu program, Haziran ayından itibaren, desteklerini geri çekmelerinden aylar önce hazırlanmıştı.

Litvanya Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, “Konferans programının bazı kısımları hükümetin resmi tutumundan farklılık gösterdiği için Litvanya, ‘Disinfo 2026’ konferansına katılımını iptal etmiştir” dedi.

Global Affairs Canada (GAC) sözcüsü Samantha Lafleur, “GAC, dış etkinliklere katılımı ve bu etkinliklere sponsorluğu her bir vaka için ayrı ayrı dikkatle değerlendirir. Birkaç panel tartışmasının çerçevesindeki değişikliklerin ardından, GAC, AB DisinfoLab 2026 konferansındaki bu oturumlara katılımını gözden geçirmeye karar verdi,” dedi ve Kanadalı yetkililerin hâlâ konferansa katıldıklarını da ekledi.

Bir AB sözcüsü, Avrupa Dış Eylem Servisi’nin konferansa verdiği desteği geri çekmeye karar verdiğini doğruladı; bunun nedeni ise “organizatörlerin bazı tartışmaları, AB’nin resmi tutumlarıyla uyuşmayan bir şekilde çerçevelemeyi tercih etmeleriydi.”

The Guardian’ın edindiği bilgiye göre, AB yetkilileri ABD’nin bir dezenformasyon aktörü olarak nitelendirilmesine katılmadılar.

Resmi destekçi olarak adını geri çekmesine rağmen, AB konferansa finansman sağlamaya devam ediyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English