Dünya Basını
İngiliz İşçi Partisi’nin Endonezya soykırımındaki rolü

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız yazı, Britanya arşivlerindeki belgeler üzerinden, Harold Wilson liderliğindeki İngiliz İşçi Partisi hükümetinin 1965-66 yıllarında Endonezya’da gerçekleşen anti-komünist katliamlarda oynadığı rolü ifşa ediyor. Zira bu belgeler aracılığıyla görüyoruz ki, İşçi Partisi hükümeti ABD yönetimiyle tam bir stratejik uyum içinde hareket ederek, Suharto’nun karşı-devrimci ordusuna yalnızca “zımni” bir destek sunmakla kalmayıp, doğrudan ideolojik, diplomatik ve lojistik bir meşruiyet de kazandırmış.
Aşağıda ayrıntılarıyla bulacağınız üzere, Britanya büyükelçileri ve istihbarat görevlilerinin “biraz ateş etmek”ten “PKI’yı kalıcı biçimde zayıflatacak dâhiyane propaganda önerileri”ne kadar uzanan yazışmaları, karşı-devrimci terörü teşvik eden bütünlüklü bir anti-komünist stratejinin anatomisini sunuyor. Belgelerde en ufak bir ahlaki sorgulamaya ya da insani utanca rastlanmazken, buna karşılık Endonezya Komünist Partisi’nin (PKI) imhasının Britanya devleti açısından “iktisadi istikrar” ve “yatırım güvenliği”nin önkoşulu olarak kavrandığı soğukkanlı bir sınıf perspektifi dikkat çekiyor.
“Acımasız Terör”: İngiliz İşçi Partisi’nin Endonezya Soykırımındaki Payı
Mark Curtis
Declassified
29 Eylül 2025
Çev. Leman Meral Ünal
Britanya’da gizliliği kaldırılmış arşiv belgeleri, Harold Wilson’ın İşçi Partisi hükümetinin, Lyndon Johnson yönetimindeki ABD hükümetiyle el ele, savaş sonrası dönemin en büyük katliamlarından birindeki suç ortaklığını ortaya seriyor.
1965 yılının 30 Eylül gecesi, Devlet Başkanı Sukarno’ya sadık bir grup subay, bazı üst düzey generalleri öldürmüştü. Bu subaylar, generallerin Sukarno’yu devirmek için bir darbe teşebbüsüne girişeceklerine inanıyorlardı.
Ortaya çıkan bu siyasal istikrarsızlık, General Suharto önderliğindeki anti-Sukarno generallere arkasında güçlü bir kitle desteği olan muazzam bir siyasal harekete, Endonezya Komünist Partisi’ne (PKI) karşı harekete geçmeleri için bir bahane yaratmıştı.
Ordu, bu müdahaleyi son derece vahşi bir biçimde gerçekleştirecekti. Öyle ki birkaç ay içinde yüz binlerce PKI üyesi ve Komünist Parti ile dirsek teması olan sıradan insan katledildi. PKI artık tamamen ortadan kaldırılmıştı. Suharto, devletin başına geçerek 1998’e kadar devam edecek olan otoriter bir rejim kurdu.
Açığa çıkan belgeler ise, Britanya’nın hem milliyetçi Sukarno’ya hem de PKI’ya karşı olduğunu, ordunun harekete geçmesini bilhassa istediğini ve hatta onu buna teşvik ettiğini açık biçimde ortaya koyuyor. Zira Jakarta’daki Britanya Büyükelçisi Sir Andrew Gilchrist, 5 Ekim 1965’te Dışişleri Bakanlığı’na hitaben şu satırları yazmıştı: “Etkili bir değişimin ön koşulunun biraz ‘ateş etmek’ olduğuna dair inancımı hiçbir zaman gizlemedim.”
“Generalleri zımnen desteklemek”
Ertesi gün Dışişleri Bakanlığı, “Asıl belirleyici soru hâlâ, generallerin PKI’ya karşı kararlı bir şekilde harekete geçecek kadar cesaret gösterip göstermeyecekleri” şeklinde bir açıklama yaptı.
Daha sonra eklediler: “Bir komünist rejim yerine orduyu tercih etmemiz gerektiği aşikâr… Görünen o ki, generaller üstünlüğü ele geçirebilmek için mümkün olan her türlü yardıma ihtiyaç duyacak ve bunu Batı yanlısı damgası yemeden yapmaya çalışacaklar.”
Açıklama şöyle devam ediyordu: “Kısa vadede, mevcut kargaşa sürerken generalleri zımnen destekleyerek yanlış yapmış sayılmayız.”
Bir istihbarat görevlisi ise, Britanya politikasını şu sözlerle özetliyordu: “Bir generaller rejiminin ortaya çıkışını teşvik etmek.”
ABD yetkilileri de benzer bir tutum içindeydi: “Bizler, her zamanki gibi, ordunun komünist etkileri ortadan kaldırma arzusuna sempatiyle yaklaşıyoruz… Ordunun PKI’yı ezme çabalarına verdiğimiz tam desteği temin etmek önemli.”
ABD ve Britanya yetkililerinin komünistlere dönük katliamlardan tamamen haberdar oldukları kesindi. ABD’nin Jakarta Büyükelçisi Marshall Green, darbe girişiminden ve katliamların başlamasından üç hafta sonra şunları yazmıştı: “Ordu, PKI’yı yok etmek için sıkı şekilde çalışıyor. Ben şahsen, bu hayatş görevi yürütmedeki kararlılığına ve örgütlenmesine her geçen gün daha da fazla saygı duyuyorum.”
Green, 1 Kasım 1965’te, Dışişleri Bakanlığı’na hitaben “ordunun PKI’yı tamamen ortadan kaldırmak üzere acımasızca harekete geçtiğini” bildiriyor, bundan üç gün sonra ise şöyle bir ekleme yapıyordu: “Büyükelçilik ve ABD hükümeti, ordunun yaptıklarına genel hatlarıyla sempatiyle yaklaşıyor ve onları takdir ediyor.”
Bir Britanya yetkilisi 25 Kasım’da şöyle yazıyordu: “PKI’lı erkek ve kadınlar kitlesel biçimde idam ediliyor. Bazı kurbanlara ise bıçak verilerek kendilerini öldürmeleri isteniyor. Çoğu reddediyor ve sonra arkalarını dönmeleri söylenip sırtlarından vuruluyorlar.”
16 Aralık tarihli bir mektupta bir başka Britanya yetkilisi ise büyükelçiye, “1 Ekim’den bu yana yaşanan olaylarda 100 binden fazla insanın öldürüldüğüne dair Amerikan büyükelçiliği tahminlerini görünce siz de tıpkı benim gibi biraz şaşırmış olabilirsiniz. Ancak, gerçekleşmekte olan tasfiyelere dair edindiğim korkunç detaylardan sonra bu rakamları kabul etmeye daha yakınım” diyordu.
Aynı yetkili şöyle devam ediyordu: “Yerel ordu komutanının, PKI üyelerini beş kategoriye ayıran bir listesi var. İlk üç kategoridekilere öldürme emri verilmiş durumda. 78 yaşında bir kadın… Bir gece köyün infaz timi tarafından götürülmüş… Küçük bir köprünün korkuluğuna yarım düzine kadar kafa muntazam şekilde dizilmiş…”
ABD’nin Medan Konsolosluğu ise, katliamın “ayrım gözetmeden” sürdüğünü bildiriyordu: “PKI’ya karşı bir terör dönemi yaşanıyor. Bu terör, PKI önder kadrosuyla parti ile ideolojik bağı olmayan sıradan PKI’liler arasında pek de dikkatli bir ayrım yapmıyor.”
“Toplu kıyım”
Aralık ortasına gelindiğinde, ABD Dışişleri Bakanlığı manzarayı onaylayıcı şekilde şu değerlendirmeyi yapmaktaydı: “Endonezyalı askeri liderlerin PKI’yı yok etme kampanyası son derece hızlı ve sorunsuz ilerliyor.”
14 Şubat 1966 tarihli bir raporda ise Büyükelçi Green, “PKI’nın yakın gelecekte etkin bir siyasal güç olarak yok edildiğini” ve “Komünistlerin… toplu kıyımlarla neredeyse tamamen kırılıp geçirildiğini” bildiriyordu.
Britanya belgeleri ayrıca, Şubat 1966 itibarıyla büyükelçinin ölü sayısını 400 bin olarak tahmin ettiğini; ancak İsveç büyükelçisi tarafından bu rakamın dahi “ağır bir eksik tahmin” olarak nitelendiğini gösteriyor.
Nitekim bundan bir ay kadar sonra bir Britanya yetkilisi, “Altı aydır süren katliamların ardından PKI’dan geriye ne kadar kaldı acaba?” diye soruyor ve yalnızca Sumatra’da 200 binden fazla kişinin öldürüldüğünü düşünüyordu.
Devamında, Nisan ayına gelindiğinde ABD büyükelçiliği, “Gerçek sayının 100 bine mi yoksa 1 milyona mı daha yakın olduğunu bilmiyoruz açıkçası, fakat kamuoyuna açıklama yaparken daha düşük tahminleri telaffuz etmek daha akıllıca olacaktır” şeklinde bir açıklama yapacaktı.
Yine bir başka Britanya yazışmasında “son derece geniş ölçekli ve çoğu zaman dehşet verici bir vahşetle yürütülen bir operasyon”dan bahsediliyor, bir diğeri ise basitçe “kan gölü” ifadesini kullanabiliyordu.
Belgelerin ayrıntılarıyla ortaya koyduğu üzere, Amerikalı ve İngiliz yetkililer bu katliamları açıkça desteklediler. Belgelerde katliamların boyutuna dair herhangi bir ahlaki kaygı ifadesine rastlanmadığı gibi, ordunun operasyonları aralıksız sürdürmesi yönünde sürekli teşvik var.
Öte yandan bu iki ülkenin yetkililerinin Endonezya’da neyi desteklediklerini tam olarak bildikleri de su götürmez bir gerçek. Nitekim bir Britanya yetkilisi, ordu tarafından tutuklanan 10.005 kişiye atıfla şunu yazıyordu: “Umarım 10.005 kişiyi denize atmazlar… Aksi halde ciddi bir deniz taşımacılığı riski doğacak.”
Belgeler ayrıca, ordu terörünün yalnızca Komünist Parti kadrolarına değil, sıradan halka yöneldiğini de gösteriyor. Bu kurbanların ekseriyeti, ordunun göz yummasının da etkisiyle, “kan dökmeye hevesli [faşizan] serserilerin eline düşen şaşkın köylülerdi, yani Komünist Parti’nin en sıradan taban üyeleri.”
“Generallere haber ulaştırın”
Kaldı ki Britanya, katliamı gerçekleştirenlerle daha doğrudan gizli bir iş birliği içindeydi. 1965 yılına gelindiğinde, Britanya, “Konfrontasi” olarak bilinen süreçte, Jakarta’nın toprak iddialarına karşı eski sömürgesi Malaya’yı savunmak için Borneo’ya on binlerce asker konuşlandırmıştı.
Ancak Britanyalı planlamacılar gizli notlarında şöyle diyordu: “Endonezya ordusunu Borneo’daki çatışmalara çekerek dikkatini dağıtmak istemiyoruz, çünkü şu anda PKI ile başa çıkmaya çalışıyor gibiler.”
ABD tarafı ise Britanya’nın, Endonezya’daki istikrarsızlıktan yararlanarak Singapur’dan saldırı başlatmasından, büyükelçi Gilchrist’in ifadesiyle “iyi generallerin sırtına bıçak saplamasından” endişe duyuyordu.
Hatta bunun üzerine Britanya Büyükelçisi kitlesel katliam emri veren Endonezyalıları temin etmek için şöyle bir öneride bulunacaktı: “Generallere, PKI’nın peşindeyken, onlara saldırmayacağımız konusunda bir mesaj iletmeliyiz.”
Singapur’daki Britanya istihbarat şefi de aynı görüşteydi. Böylesi bir yaklaşımın, “ordunun gerekli gördüğümüz görevi yerine getirmekten alıkonulmayacağına” inanarak bu öneriyi kabul ediyordu.
Ekim ayında Britanyalılar, bir ABD bağlantısı aracılığıyla Endonezyalı generallere “şu an için sırtlarından vurmayacağımıza dair dikkatle formüle edilmiş bir sözlü mesaj” ilettiler.
Nitekim ABD arşiv belgeleri, 14 Ekim’de iletilen bu mesajı doğrulamaktadır: “Her şeyden önce, Endonezya’nın iç işlerine doğrudan ya da dolaylı biçimde karışmak niyetinde olmadığımızı temin ederiz. İkincisi, müttefiklerimizden hiçbirinin Endonezya’ya karşı saldırı başlatma niyetinde olmadığına inanmak için de geçerli nedenlerimiz var.”
Bu mesaj, Endonezya ordusu tarafından büyük bir memnuniyetle karşılandı. Savunma Bakanı yardımcısı, “Tam da ihtiyacımız olan güvence buydu, (ordu olarak) işleri yoluna koymaya çalışırken her yönden saldırıya uğramayacağımızı bilmek istiyorduk” diyordu.
Eski BBC muhabiri Roland Challis’e göre, Britanya Büyükelçiliği müsteşarı James Murray, Suharto’ya, cepheden çekilen Endonezya birliklerinin Java’ya nakledilmesi durumunda Britanya’nın bundan askerî bir avantaj elde etmeyeceğini söylemekle yetkilendirilmişti.
Challis ayrıca 1980 tarihli bir Endonezya gazetesine atıfla, Britanya’nın bir Endonezyalı albayın çatışma bölgesinde görevli bir piyade tugayını Jakarta’ya geri taşımasına dahi yardım ettiğini aktarıyordu: “Panama bayrağı altında seyreden gemi, yoğun devriye geçilen Malakka Boğazı’ndan güvenle indi, iki Britanya savaş gemisi tarafından eskort ediliyordu.”
Medya operasyonları
Britanya’nın bir diğer destek aracı medya aracılığıyla dolaşıma sokulan Sukarno karşıtı yalan haberler ve sahte anlatılar içeren propaganda operasyonlarıydı. Bu türden faaliyetler, Britanya istihbarat servisi MI6’nın Singapur’daki Phoenix Park üssünden yürütülüyordu.
Söz konusu operasyonların başındaki Norman Reddaway, BBC’nin Güneydoğu Asya muhabirine şu talimatı vermişti: “Sukarno’dan kurtulmak için aklına ne gelirse yap.”
Reddaway’in 5 Ekim’de Londra’daki Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği raporda şu satırlar dikkat çekiyordu: “Durumu kendi lehimize çevirmek için şu anki fırsatı kaçırmamalıyız… PKI’yı hem ordu hem de Endonezya halkı nezdinde karalamak için elimizden geleni yapmaktan çekinmemeliyiz.”
Bakanlık şöyle yanıt veriyordu: “PKI’yı kalıcı biçimde zayıflatmaya katkıda bulunacak her türden kaynağı belirsiz propaganda veya psikolojik harp faaliyetini kesinlikle dışlamıyoruz.”
Ve devam ediyordu: “Bu nedenle [yukarıdaki] tavsiyeyi benimsiyoruz… Uygun propaganda temaları arasında Çin’in silah sevkiyatlarındaki müdahalesi veya PKI’nın yabancı komünistlerin ajanı olarak Endonezya’yı içeriden sabote etmesi gibi konular yer alabilir.”
“Endonezyalılar hazır dengesini yitirmişken hızlı hareket etmek istiyoruz, ancak yöntem incelikli olmalı… Bu doğrultuda, sizin tarafınızdan gelebilecek önerileri memnuniyetle bekliyoruz.”
Dışişleri Bakanlığı notundaki genel yönergeye uygun olarak, 9 Ekim’de bir istihbarat görevlisi, “kaynağı belirsiz materyallerin dağıtımı için düzenlemelerin yapıldığını” bildirdi.
Bu faaliyet, Sukarno hükümetini eleştiren haber ajansları, gazeteler ve radyolara yönelik “halkla ilişkileri teşvik etmeyi ve koordine etmeyi” içeriyordu. Belgelerden birinin kaydettiği üzere, “etkisi oldukça büyük” olmuştu.
Britanya kaynaklı bu propaganda içerikleri, çeşitli gazetelerde, Sukarno’nun bakanlarının yurtdışında servet biriktirdikleri veya PKI’nın Jakarta’yı bölgelere ayırarak sistematik katliam hazırlıkları yaptığı yönünde uydurma haberler olarak yayımlanıyordu.
Bağımsız kalkınma tehdidi
Britanyalı yetkililer, ordu ile PKI arasındaki mücadelenin “Endonezya ekonomisinin komuta tepeleri üzerinde kimin hâkim olacağına dair bir mücadele” olduğunu raporluyorlardı. Mesele, Endonezya’nın kaynaklarının halkın yararına mı, yoksa Batılı olanlar da dahil olmak üzere genel olarak şirketlerin yararına mı olacağıydı.
Londra, Malaya’yla olan “konfrontasyon”un sona ermesinden öte, ekonomik ve ticari çıkarları nedeniyle de Jakarta’da bir rejim değişikliği arzuluyordu.
Nitekim Dışişleri Bakanlığı notlarında, Güneydoğu Asya’nın “kauçuk, kopra ve krom cevheri gibi bazı temel hammaddelerin başlıca üreticisi olduğu” ve “bu kaynakların savunulmasının ve düşman eline geçmesinin önlenmesinin Batı güçleri için temel önemde bulunduğu” belirtiliyordu.
Dönemin Britanya Dışişleri Bakanı Michel Stewart, katliamların ortasında şunu yazıyordu: “Endonezya’nın ekonomik kaosu, bu ülkenin Britanyalı ihracatçılara büyük fırsatlar sunmasını engelleyen tek şey. Endonezya’da bir anlaşma yapılacaksa, ki umarım bir gün olur, biz de bunda aktif rol almalı ve pastadan kendimize bir dilim kapmaya çalışmalıyız.”
Sukarno, elbette, “yanlış” ekonomik önceliklere sahipti. 1964’te Britanya’ya ait ticari işletmeler Endonezya’nın yönetimi ve denetimi altına alınmıştı.
Fakat Suharto rejimiyle işler değişiyor, Britanya Dışişleri Bakanı da bir Endonezya generaliyle yaptığı görüşmede, “Hükümetinizin Britanya mülklerinin kontrolünü asıl sahiplerine iade etme kararından memnuniyet duyuyoruz” diyordu.
ABD’nin Malezya Büyükelçisi, 1965 Ekim olaylarından bir yıl kadar önce Washington’a şöyle bir telgraf yollamıştı: “Endonezya ile yaşadığımız zorlukların temelinde, Britanya ve ABD’yi Güneydoğu Asya’dan uzaklaştırmayı amaçlayan kasıtlı bir Endonezya hükümeti stratejisi yatmaktadır.”
Britanya, Suharto rejimiyle iyi ilişkiler kurma konusunda oldukça hevesliydi, bu yüzden de ilişkiler 30 yıl boyunca sürdü. Katliamların başlamasından yaklaşık bir yıl sonra Dışişleri Bakanlığı, “Endonezyalılara, onlarla ilişkilerimizin hızla normale döndüğünü göstermenin çok gerekli olduğunu” belirtiyordu.
Britanya, “normal ticari ilişkileri” yeniden tesis etmek, mali yardım sağlamak ve yeni rejime duyduğu “iyi niyet ve güveni” göstermek istiyordu. Britanyalı yetkililer, yeni Dışişleri Bakanı Adam Malik’e, “iki ülke arasında gelişmesini umdukları yeni ilişkiden” söz ettiler.
Kabine’ye sunulan bir Dışişleri notunda, “Endonezya ile iyi ilişkileri yeniden kurmak ve onun dünya topluluğundaki haklı yerini almasına yardımcı olmak için elimizden geleni yapacağız”
deniliyordu.
“Yabancı yatırımcılar için taşıdığı potansiyel”
Ne var ki bu belgelerin hiçbirinde, yeni rejimle ilişki kurmanın ahlaki yönüne dair tek bir değerlendirmeye rastlanmıyordu. Katliam, diplomatik gündem açısından tamamen tali bir mesele olarak görülmekteydi.
Çoğu çalışma, Endonezya’da 1960’ların ortasında yaşanan katliamlarda ölü sayısının 500 bin ila 800 bin arasında olduğunu tahmin ediyor.
Bilindiği üzere Endonezya ekonomisi, Batı’nın yönlendirmesi, yardımı ve yatırımı sayesinde, kısmen milliyetçi özelliklerini korumakla birlikte, IMF ve Dünya Bankası’yla yeniden bütünleşen, Batılı yatırımcılara büyük kâr olanakları sağlayan bir yapıya dönüştürüldü.
Sonuç ne mi oldu? Toprak mülkiyetinin giderek daha az elde toplanmasıyla topraksızlık arttı, köylüler örgütlenmekten korkar hâle geldi ve yoksullar lehine köklü ekonomik dönüşümlerin gerçekleşme olasılığı neredeyse tamamen ortadan kalktı.
Batılı şirketler sahneye çıktı. 1970’lerin ortalarına gelindiğinde, İngiliz Sanayi Konfederasyonu’nun (CBI) bir raporu, Endonezya’nın “yabancı yatırımcılar için muazzam bir potansiyel” sunduğunu belirtiyordu.
Basın ise ülkenin “yatırım için elverişli bir siyasal iklime” sahip olduğunu ve “ülke yetkililerinin yabancı yatırımı teşvik ettiğini” yazıyordu. BP, British Gas ve Britoil gibi şirketler de bu fırsattan öncelikle yararlananlar arasındaydı.
Dünya Basını
Ray Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi

Dünyanın en büyük hedge fonu Bridgewater Associates’in kurucusu Ray Dalio, YouTube yayınında Steven Bartlett’a açıklamalarda bulundu. Dalio, yapay zeka teknolojilerindeki aşırı değerlemelerin bir yatırım balonuna dönüştüğünü ve küresel ekonomide tarihi bir kırılma yaşandığını bildirdi.
Dünyanın en büyük hedge fonu olan Bridgewater Associates’i 1975 yılında iki odalı bir dairede kuran ve kurumsal yatırımcılara 53 milyar doları aşkın kümülatif net kazanç sağlayan ünlü küresel makro yatırımcı Ray Dalio, “A Diary of a CEO” adlı söyleşi programında Steven Bartlett’ın sorularını yanıtladı.
2008 küresel finans krizini öngören az sayıdaki fon yöneticisinden biri olan ve S&P 500 endeksinin yüzde 40’a yakın değer kaybettiği o dönemde Bridgewater bünyesinde yüzde 9,5 pozitif getiri elde eden Dalio, güncel piyasa dinamikleri, yapay zeka yatırımları ve küresel ekonomi hakkındaki tespitlerini paylaştı.
Yatırımcı Jeremy Grantham’ın “tarihin en büyük yatırım balonuyla karşı karşıya olunduğu” yönündeki görüşünün hatırlatılması üzerine Dalio, bu değerlendirmeye katıldığını belirtti. Piyasalardaki mevcut durumu analiz eden Dalio, “Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum” dedi.
“Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum”
Tarihteki borsa balonlarının oluşum ve patlama mekanizmalarını detaylandıran Dalio, devrim niteliğindeki yeni teknolojilerin piyasalarda aşırı coşku yarattığını söyledi.
1929 Büyük Buhranı öncesinde evlere ilk kez elektrik, aydınlatma, buzdolabı girmesinin, otomobillerin, uçakların ve radyonun yaygınlaşmasının büyük bir gelecek beklentisi oluşturduğunu hatırlatan Dalio, 2000 yılındaki internet balonu sürecinde de benzer bir dinamiğin yaşandığına dikkat çekti.
Yapay zeka teknolojisinin insan vücudunun fiziksel işlevlerinin yanı sıra zihnin düşünme ve muhakeme süreçlerini de ikame etmeye başladığını kaydeden Dalio, yatırımcıların gelecekteki kârlılığı gözetmeksizin piyasaya akın ettiğini vurguladı.
Dalio, “İnsanlar mucizevi bir teknoloji gördüklerinde ona yatırım yaparlar, hatta borç para alarak bahis oynarlar. Ancak varlığın fiyatının önemli olduğunu gözden kaçırırlar. Şu anda yapay zeka konusunda çok heyecanlıyız ve heyecanlı olmalıyız da çünkü devrim niteliğinde değişimler getirecektir” değerlendirmesinde bulundu.
“Servet ile para aynı şey değildir”
Finansal balonların teknik arka planını açıklayan Dalio, servet ile nakit para arasındaki farka işaret etti. Muhasebe üzerindeki değerlemelerin harcanabilir nakit olmadığını belirten Dalio, “Servet ile para aynı şey değildir. Birçok insanın zenginleştiğini görürsünüz ancak bu serveti doğrudan harcayamazsınız. Harcama yapabilmek için serveti satıp paraya çevirmeniz gerekir” dedi.
Şirketlerin finansman sağlama süreçlerini örnek gösteren Dalio, 50 milyon dolar sermaye toplayan bir girişimcinin şirket değerlemesini 1 milyar dolara çıkarabileceğini, kağıt üzerinde milyarder olabileceğini ancak gerçekte harcanan paranın yalnızca 50 milyon dolar kaldığını vurguladı. Balonların patlama tetikleyicilerini sıralayan Dalio, şu ifadeleri kullandı:
“Balonu patlatan şey genellikle insanların borçlarını ödemek veya vergi yükümlülüklerini karşılamak için ellerindeki varlıkları satıp paraya çevirme ihtiyacı duymasıdır. Bu durum çoğunlukla faiz oranlarının yükselmesiyle gerçekleşir. Enflasyon baskısı arttığında merkez bankaları frene basmak ister. Faizler yükseldiğinde borcu olanlar daha fazla nakit bulmak zorunda kalır. Satışlar başladığında süreç tersine işler. Varlık fiyatları düşer, teminatlar erir, borçları ödemek için daha fazla satış yapılır ve bu da tüketim harcamalarının kesilmesine yol açar.”
Bartlett’ın sunduğu senaryoyu doğrulayan Dalio, piyasada zayıf ve tecrübesiz yatırımcıların borçla veya kaldıraçlı borsa yatırım fonları üzerinden pozisyon almasının balona işaret eden en belirgin göstergelerden biri olduğunu söyledi.
Yapay zeka şirketlerinin gelecekte elde edecekleri gelirleri kesin olarak öngöremediğini belirten Dalio, firmaların ya yetersiz yatırım yaparak rekabette geride kalma ya da aşırı yatırım yaparak maliyet baskısı altında kalma dilemmasıyla karşı karşıya olduğunu kaydetti.
Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
“Nakitte kalmak enflasyon karşısında en kötü yatırımdır”
Bireysel yatırımcıların ve girişimcilerin olası bir ekonomik çöküşe karşı nasıl hazırlanması gerektiğine değinen Dalio, piyasaları zamanlamanın son derece güç olduğunu, en etkili yöntemin portföy çeşitlendirmesi olduğunu vurguladı.
Parasını mevduat hesabında veya para piyasası fonlarında tutan kişilerin güvende olmadığını savunan Dalio, “İnsanlar parayı bankada tutmanın en güvenli liman olduğunu düşünür. Bu doğru değildir. Uzun vadede enflasyon karşısında erimeye mahkum en kötü yatırımdır. Yıllık yüzde 3,5 ila 4 seviyesindeki enflasyon paranın alım gücünü eksiltir. Alınan faizden ödenen vergiler de düşüldüğünde reel getiri oldukça zayıf kalır” dedi.
Çeşitlendirilmiş bir varlık sepetinin önemine değinen Dalio; hisse senetleri, tahviller, gayrimenkul, altın ve kripto varlıklar arasındaki ilişkiyi aktardı. Portföyünde yüzde 1 oranında Bitcoin bulundurduğunu belirten Dalio, altın tercihini şu sözlerle açıkladı:
“Sert para kategorisinde portföylerin yüzde 5 ila 15’inin bu tür varlıklara ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Ben külçe altını Bitcoin’e tercih ediyorum. Altın basılamayan bir paradır. 1971 yılına kadar resmi para sisteminin merkezindeydi ve halen merkez bankalarının en büyük ikinci rezerv varlığıdır. Altın başkasının yükümlülüğü olmayan tek finansal varlıktır. Bitcoin ise basılamayan bir diğer tür para olmakla birlikte kuantum bilgisayarlar gibi teknolojik risklere, hükümetlerin düzenleme, vergilendirme ve yasaklama baskılarına açıktır. Merkez bankaları işlemlerinin gizli ve kendi kontrollerinde kalmasını istedikleri için önemli miktarda Bitcoin tutmayacaktır.”
“Aklınız ve bedeniniz ikame edildiğinde satacak neyiniz kalır?”
Yapay zeka ve robotik teknolojilerin istihdam piyasası üzerindeki etkilerini değerlendiren Dalio, otomasyonun tarihsel gelişimini özetledi.
İnsanlığın tarım toplumundan sanayi devrimine geçişinde makinelerin kas gücünün yerini aldığını, günümüzde ise yapay zekanın insan zihninin üst düzey düşünme ve muhakeme yetilerini üstlendiğini dile getirdi.
Bu dönüşümün sermaye sahipleri ile çalışanlar arasındaki gelir dağılımı makasını daha da açacağını belirten Dalio, “İşletmelerin elde ettiği gelirden çalışanlara giden pay azalırken iş yeri sahiplerine giden pay artmaktadır. İnsan bedeninin ve zihninin yerini makineler aldığında insanların satacak neyi kalacak sorusuyla yüzleşeceğiz. İnsana özgü kalan unsurlar duygular ve sezgilerdir” dedi.
Yapay zeka devriminden yalnızca en üstteki yüzde 0,1 ile yüzde 10’luk dilimde yer alan, bu teknolojiyi kullanabilen yetenekli grubun kazançlı çıkacağını ifade eden Dalio, üniversite mezunlarının dahi iş bulmakta zorlandığı bir döneme girildiğini belirtti. Birçok işletme için yeni mezun yetiştirmenin maliyetli hale geldiğini, bu görevlerin yapay zeka vasıtasıyla hızla tamamlanabildiğini aktardı.
Gençlere ve gelecek nesillere tavsiyelerde bulunan Dalio, şunları kaydetti:
“Tarih göstermiştir ki en başarılı olanlar en zeki olanlar ya da en çok çalışanlar değil, değişime en iyi uyum sağlayanlardır. Geleceğin ne getireceğini kesin olarak bilemezsiniz. Kodlama öğrenmenin çözüm olduğu söyleniyordu ancak yapay zeka modelleri artık kodlama yapabiliyor. Önemli olan insanın kendi doğasını tanıması, yapay zeka araçlarını en üst düzeyde kullanmayı öğrenmesi ve adaptasyon kabiliyetini geliştirmesidir.”
“Büyük bir borç krizinin ve çöküş döneminin içindeyiz”
Ekonomik hareketlerin arkasındaki yapısal mekanizmaları “Büyük Döngü” kavramıyla açıklayan Dalio, yaklaşık 80 yıllık bir insan ömrüne karşılık gelen uzun vadeli borç ve güç döngülerinin son safhasına gelindiğini belirtti.
1945 yılında kurulan dünya düzeninin para, iç siyaset ve jeopolitika alanlarında kırılma yaşadığını savundu.
ABD ve İngiltere gibi ülkelerin aşırı borçlandığını, kamu bütçe açıkları verdiğini ve gelir eşitsizliğinin hat safhaya ulaştığını kaydeden Dalio, İngiltere’deki siyasi tabloyu örnek gösterdi.
İngiltere’de son yedi yılın altısında yeni bir başbakanın göreve geldiğini hatırlatan Dalio, “İngiltere aşırı borçlanmış, üretkenliği düşmüş ve seçenekleri tükenmiş klasik bir döngü örneğidir. Yeterli para olmadığında vaatler tutulamaz, liderler sürekli değişir. Zenginler yüksek vergi bölgelerinden kaçar. Bütçe açıklarını finanse edecek alacaklı bulmak zorlaşır” dedi.
Connecticut eyaletindeki sosyo-ekonomik durumu da paylaşan Dalio, eyaletin kişi başına düşen gelirde ABD’nin en zengin ikinci bölgesi olmasına rağmen lise öğrencilerinin yüzde 22’sinin okulu bıraktığını veya devamsızlık yaptığını, çete ve uyuşturucu sorunları nedeniyle hapishane bütçesinin eğitim bütçesini aştığını ifade etti.
Sistemlerin toplumun geneli için çalışmadığı dönemlerde iç çatışmaların arttığını vurgulayan Dalio, ABD ve Çin arasındaki küresel güç dengesine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
“İçinde bulunduğumuz evre bir gerileme ve çöküş dönemidir. Tarihte tek bir hakim gücün düzeni sağladığı dönemler daha barışçıl olmuştur. Bugün Çin, birçok ülke için ABD’den daha büyük bir ticaret ortağı konumundadır. Orta Doğu’daki ve İran civarındaki gelişmeler, ABD toplumunun uzun süreli kara savaşlarına veya benzin fiyatlarındaki artışlara tahammülünün olmadığını göstermiştir. Bu durum ABD’nin küresel güç kullanma ve caydırıcılık kabiliyetinin sınırlarını ortaya koymakta, İngiliz İmparatorluğu’nun Süveyş Krizi sonrası yaşadığı güç kaybına benzer bir kaymaya işaret etmektedir.”
Küresel ekonomideki mevcut zorlukların aşılması için partiler üstü, ekonomik gerçekleri kavrayan yapılar tarafından zorlu yapısal reformların hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Ray Dalio, genç girişimcilerin sınır bağımlı kalmadan eğitim, üretkenlik ve toplumsal huzurun yüksek olduğu küresel merkezlerde varlık göstermeleri gerektiğini sözlerine ekledi.
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını
Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği özel mülakatta yapay zeka teknolojilerinin beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını geride bırakacağını açıkladı. İnsan benzeri robotların ve dijital süper zekanın üretimi devasa boyutlara ulaştıracağını belirtilen ünlü iş insanı, önümüzdeki 10 yıl içinde paranın tüm anlamını yitireceğini ve küresel ekonomide benzeri görülmemiş bir bolluk çağının başlayacağını savundu.
Tesla ve SpaceX’in CEO’su olan Amerikalı milyarder Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği kapsamlı video mülakatta açıklamalarda bulundu.
Tesla’nın Teksas’taki dev tesislerinde gerçekleşen söyleşide Musk, yapay zeka gelişiminin durdurulamaz bir hıza ulaştığını ve önümüzdeki beş ila 10 yıl içinde dünyada taşların yerinden oynayacağını ilan etti.
Sunucunun “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yani 2036 yılında başarmayı hedeflediğiniz dünya nasıl bir yer olacak?” sorusunu yanıtlayan Elon Musk, “10 yıl sonrasından, yani 2036 yılından bahsediyoruz. Büyük ihtimalle her ikimiz de o günleri göreceğiz. Yapay zekanın ezici bir üstünlük kurmadığı bir gelecek hayal etmek imkansız. 10 yıl içinde yapay zekanın tüm insanların toplam zekasından katbekat üstün olmasını bekliyorum. Hatta bence yapay zeka yaklaşık beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını aşacak” dedi.
“Yapay zeka beş yıl içinde tüm insanların toplam zekasını geçecek”
Gelişimin boyutlarını tarif eden Musk, “İnsan olmak dışında yapay zekanın insanlardan daha iyi yapamayacağı hiçbir şey kalmayacak. En olası senaryo, herkesin aklına gelen her şeye sahip olabileceği inanılmaz bir bolluk çağıdır. Bu kulağa çılgınca gelebilir ama işte 2026 yılındayız, 2036’da nerede olacağımızı göreceğiz. Tabii ki küresel bir nükleer savaş gibi felaketler bu süreci rayından çıkarabilir. Ancak Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadığını varsayarsak, muazzam bir bolluk çağına doğru ilerliyoruz. Bu, geleceğe dair bir iyimserlik ve heyecan mesajıdır” ifadelerini kullandı.
Şirketlerinin gelecekte nasıl para kazanacağına ilişkin soru üzerine ekonomi tanımını yeniden yapan Elon Musk, dijital zekanın hızlı ilerleyişine karşın fiziksel dünyada varlık göstermesi için robotlara ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Musk, “Ekonomiyi dijital ve fiziksel zeka olarak düşünebilirsiniz. Şu an dijital zeka neredeyse her geçen hafta yeni bir kırılmayla ilerliyor. Ancak henüz dijital aleme sıkışmış durumda. Mekanik tutuculara, yani insan benzeri robotlara ihtiyacınız var. Kısacası çok sayıda robota ihtiyacınız var” açıklamasını yaptı.
“2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak”
Ekonominin mal üretimi ve hizmet sunumu olduğunu vurgulayan ünlü girişimci, “Muazzam miktarda dijital zekaya sahip devasa sayıda robotunuz olduğunda, bir bakıma sonsuz bir ekonomiye ulaşırsınız. Gelecek geçmişten çok ama çok farklı olacak. Yaşayacağımız değişimin büyüklüğünü anlatabilecek hiçbir benzetme ya da mecaz yok. Şirketlerimin nasıl para kazanacağına gelince, başka bir tahminde daha bulunayım: 2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak” dedi.
Sunucunun hisse hissedarlarının para kazanma beklentisini hatırlatması üzerine Musk, “Gıda, barınma, ulaşım ve eğlence için paraya ihtiyaç duyarsınız. Eğer robotlar ve yapay zeka herhangi bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla mal ve hizmet üretiyorsa, o zaman paraya neden ihtiyaç duyasınız ki?” cevabını verdi.
“İnsanların kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız”
Süper zeki sistemlerin insan kontrolünden çıkacağını iddia eden Musk, “İnsanların 10 yıl içinde kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız. Yapay zeka ile insan arasındaki zeka farkı, insan ile şempanze arasındaki zeka farkından katbekat fazla olduğunda, şempanzelerin kontrolü elinde tutmasını hayal etmek zordur. Bizler esasen evrimleşmiş şempanzeleriz. Çok değil, kısa süre önce ormanda ağaçlarda sallanıp muz yiyorduk” şeklinde konuştu.
“Süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek kibir olur”
Gelecekte devasa bir yapay zekayı yönlendirme iddiasında olmadığını belirten Musk, “Benden katbekat akıllı olan süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek benim açımdan bir kibir gösterisi olur. Yapmamız ve denememiz gereken tek şey, yapay zekanın iyi değerlere sahip olmasını, insanlığı önemsemesini, mutlu olmamızı ve gelişmemizi istemesini sağlamaktır. Biyolojik sinir ağımın bana söylediği şey, yapay zeka güvenliği için en önemli unsurun azami düzeyde hakikat arayışında bulunması ve meraklı olması gerektiğidir. Eğer durum buysa, insanlığı besleyip koruyacaktır” dedi.
“Katil robotların insanlığı yok etme riski yüzde 10 ila 20 arasında”
Daha önce yaptığı uyarılara değinen Musk, “Yapay zeka ve robotlarla ilgili halen risk olduğunu düşünüyorum, bu risk sıfır değil. Geçmişte katil robotların insanlığı yok etme olasılığının yüzde 10 ila 20 arasında olduğunu söylemiştim. Felsefi olarak olumlu tarafa bakma kararı aldım. Yapay zeka ve robotların bu inanılmaz ivmesini gerçekten durdurmanın bir yolunu göremiyorum” ifadelerini kullandı.
“Çılgın akışı durduramam, o yüzden yolculuğun tadını çıkarmaya bakıyorum”
Musk, teknolojik gidişata ilişkin duruşunu şu sözlerle özetledi: “Durdurma düğmesi olsaydı bile muhtemelen ona basmamalıydık, çünkü en olası sonuç herkes için inanılmaz bir bolluk çağıdır. Benim felsefem şu an için ‘yolculuğun tadını çıkaralım’ noktasına geldi. Dürüst olmak gerekirse burada durdurulamaz bir ilerleme var. Durdurmak istesem bile bunu başaramam. Evrenin sonu fizik kurallarına göre kademeli bir soğuma, yani ısı ölümüyle bitecek. Eğer nihai varış noktası korkunçsa, o zaman her şey yolculuğun kendisiyle ilgilidir.”
“Rakip teknoloji devleri birbirini denetleyip dürüst tutmalı”
Yapay zeka güvenlik risklerinin azaltılması için teknoloji devlerinin işbirliği yapması gerektiğini savunan Tesla CEO’su, Google DeepMind CEO’su Demis Hassabis ile yaptığı görüşmeyi aktardı.
Musk, “En önde gelen yapay zeka şirketlerinin birkaç haftada bir toplanıp güvenlik konularını tartışması kısa vadede atılacak en hızlı adımdır. Mevcut sistemlerden çok daha akıllı yeni bir öncü model piyasaya sürülmeden önce, rakip yapay zeka şirketlerinin bu modeli zararlı etkilere karşı test etmesine ve güvenlik sorunlarını gidermek için erteleme tavsiyesinde bulunmasına fırsat tanınmalıdır. Hükümette derin teknik bilgisi olmayan kişilerin bir modelin yayınlanıp yayınlanmaması gerektiğine karar vermesi zordur. Ancak rakipler kendilerine bir iki hafta süre verildiğinde sorunları vurgulayabilir. Rakiplerin birbirini dürüst tutma teşviki vardır” değerlendirmesinde bulundu.
İçerik denetiminde film derecelendirme sistemine benzer bir sektör grubu modelini öneren Musk, “Eğer bir şirket çok tehlikeli bir şey yapıyor ve tehlikeyi azaltmak için adım atmayı reddediyorsa, işte o zaman hükümetin müdahale etmesi gereklidir” dedi. Amazon’un Anthropic üretimi Mythos modeli hakkındaki siber güvenlik endişeleri üzerine Beyaz Saray’ı aramasını bu duruma örnek gösterdi.
“Çin elektriğe sahip ama çip sıkıntısı çekiyor”
Sektördeki küresel rekabeti değerlendiren Musk, Çin merkezli teknoloji firmalarının başarısına dikkat çekti. Çin’in Kimi K3 modelinin Anthropic’in Fable modeline yaklaştığını belirten Musk, jeopolitik dengeler hakkında şunları söyledi: “Çinli yapay zeka şirketleri nispeten küçük bir hesaplama gücüyle çok iyi iş çıkarıyor. Büyük bir hesaplama gücüne sahip olurlarsa lider konuma geçme şansları yüksek. Yapay zekanın önündeki kısıtlamalar elektrik ve yapay zeka çipleridir. Çin, ABD, Avrupa ve Hindistan’ın toplamından daha fazla elektriğe sahip. ABD’nin çip ihracatı kısıtlamaları nedeniyle Çin şu an çip sıkıntısı çekiyor. Çin dışındaki dünyada ise kısıtlayıcı unsur elektrik ve soğutma kapasitesidir. Çin ayrıca litografi sorununu çözmeye ve devasa hacimlerde çip üretmeye tahmin edilenden daha yakın. Fiziksel yapay zeka alanında da çok iyi robot şirketlerine sahipler.”
Çin’deki robot dövüşü etkinliklerini eğlenceli bulduğunu söyleyen Musk, kafası koptuğu halde dövüşmeye devam eden bir robot izlediğini belirtti.
Rakipleriyle olan ilişkilerine değinen Musk, OpenAI CEO’su Sam Altman’a yönelik eleştirilerini yineledi. Musk, “Sam Altman’ın hayranı değilim. Kar amacı gütmeyen, açık kaynaklı ve dünyaya ait olması gereken bir şirket kuruyorsunuz, sonra bu şirket bir şekilde 800 milyar dolarlık kapalı kaynaklı, kar amacı güten bir şirkete dönüşüyor. Bence bu, para bağışlama amacıma tamamen zıt bir durum. Anthropic Kurucusu Dario Amodei de Sam Altman’a güvenmediği için ekibiyle OpenAI’dan ayrıldı. Dario ilkeli bir insandır. Dünyanın iyiliği için kişisel farklılıklarımızı bir kenara bırakıp konuşmamız gerekiyorsa konuşuruz” dedi.
İstihdam piyasasındaki dönüşüme işaret eden Musk, yapay zekanın tüm masa başı işleri insanlardan daha iyi yapacağını vurguladı. Musk, “Yazılım mühendisliğinde yapay zeka, profesyonel yazılım mühendislerinin en az yüzde 90’ından daha iyi kod yazıyor. Yakında bu oran yüzde 99’a çıkacak ve rekabet etmek imkansız hale gelecek. Bu durum Stockfish satranç programının seviyesine ulaşmaya benziyor. Stockfish satrançta o kadar iyi ki, küçük bir bilgisayarda hatta telefonunuzda çalıştırıp Magnus Carlsen’i rahatça yenebilirsiniz. Yazılımda da durum bu olacak” uyarısında bulundu.
“Çalışmak tıpkı bahçe bakımı gibi isteğe bağlı bir hobiye dönüşecek”
Gelecekte çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkacağını savunan Musk, “Çalışmak isteğe bağlı hale gelecek. Bunu bahçe bakımına benzetebiliriz. Bahçenizde sebze yetiştirmek zorunda değilsiniz, markete gidip kusursuz sebzeler alabilirsiniz. Bahçenizdeki domatesler markettekiler kadar sulu ve düzgün olmaz ama kendi ürettiğiniz için hoş bir dokunuştur. İş hayatı da tıpkı böyle bir hobiye dönüşecek” ifadelerini kullandı.
“İnsanlara karşılıksız para dağıtılmalı, enflasyon değil deflasyon çıkacak”
İşini kaybeden kitlelerin yaşam standartlarına dair ekonomi teorisini açıklayan Musk, “Hazine insanlara doğrudan karşılıksız para çekleri dağıtmalıdır. Para, mal ve hizmetlerin paraya oranıdır. Üretim miktarı yüzde 1000 oranında artarsa, veri tabanında para oluştursanız bile mal ve hizmet üretimi para arzından daha hızlı artacağı için enflasyon değil deflasyon yaşanacaktır. Önümüzdeki dönemin ana sorunu enflasyon değil deflasyon olacak” açıklamasında bulundu.
Kendi serveti ve vergi yükümlülüklerine dair rakamlar veren Musk, “Tarihte bir insan tarafından ödenen en yüksek vergiyi ödeyerek rekor kırdım. Federasyona yüzde 40, California eyaletine yüzde 15 olmak üzere toplamda yaklaşık yüzde 45 vergi ödüyorum. Öldüğümde kalan servetimden bir yüzde 45 daha vergi alınacak. Trilyonlarca dolar vergi ödeyeceğim ve bundan rahatsız değilim. Şirketler üzerindeki oy kontrolüm (SpaceX’te yüzde 80 civarında) bana sadece beş ila 10 yıllık uzun vadeli yatırımlara, Ay ve Mars üslerine odaklanma imkanı tanıyor. Aksi takdirde borsa analistlerinin çeyrek dönemlik kar baskılarına maruz kalırsınız” dedi.
Uzay projelerine ilişkin tutkusunu dile getiren ünlü iş insanı, “Altı yaşındayken sinemada izlediğim ilk film Yıldız Savaşları olmuştu ve aklımı başımdan almıştı. Bilinci dünya ötesine taşımak ve Yıldız Görevi tarzı bir geleceği gerçek kılmak istiyorum. Yıldız Gemisi füzesini günde birden fazla kez fırlatmayı hedefliyoruz. Bazen hayatım o kadar gerçek dışı geliyor ki bir simülasyonun içinde olduğumuza inanıyorum” sözlerini sarf etti.
Starlink uydu ağının jeopolitik rolüne ve Ukrayna savaşına değinen Musk, cephe hatlarının iki yılı aşkın süredir değişmediğini belirterek pragmatik bir barış anlaşmasının şart olduğunu söyledi.
Musk, “Diplomatlar lüks mekanlarda yedi kap yemek yerken cephede her gün insanlar ölüyor. Rusya geri çekilmeyecek, bu gerçekçi değil. Pragmatik davranıp barış yapmalıyız” ifadelerini kullandı.
“Hükümet harcamalarındaki devasa israfı engellemek için siyasete girdim”
ABD siyasetine ve Hükümet Verimliliği Departmanı bünyesindeki çalışmalarına ilişkin özeleştiride bulunan Musk, “Siyasete biraz fazla karıştım, kendimi kaptırdım. Amacımız devasa boyutlara ulaşan bütçe açığıyla mücadele etmekti. ABD’de borç faiz ödemeleri, Savunma Bakanlığı ve istihbarat bütçesinin toplamını aştı. Afrika’ya yardım adı altında istenen paraların Washington’daki adreslere yönlendirildiğini gördük. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı fonlarının kesilmesi nedeniyle kimsenin öldüğüne inanmıyorum, Gates Vakfı gibi dev özel vakıflar bu kaynakları karşılayabilir” şeklinde konuştu.
“Sınırların korunmasını ve güvenli şehirler istemek aşırı sağcılık değildir”
Avrupa siyasetine dair görüşlerini savunan ve kendisine yönelik aşırı sağcılık suçlamalarını reddeden Elon Musk, “Güvenli sınırlar, güvenli şehirler ve mantıklı kamu harcamaları istemek aşırı sağcılık değil, normal insanların talepleridir. İngiltere’de mevcut nüfus artışı ve Batı değerlerine tamamen karşıt görüşlerin yayılması devam ederse önümüzdeki 20 yıl içinde bir iç savaş kaçınılmaz hale gelebilir. Sosyal refah devletleri, yaşam standardı düşük insanları çekerek ekonomik bir güç oluşturuyor. Sadece topluma faydalı olacak, dürüst göçmenlerin kabul edildiği kontrollü göçü destekliyorum” dedi.
Yapay zeka devriminin siyasi çatışmalardan çok daha hızlı gerçekleşeceğini belirten Musk, söyleşiyi “İngiltere’deki olası bir iç savaş 20 yıl uzaklıktaysa, yapay zeka tekilliği 10 yıl uzaklıktadır. Yapay zeka ve robotik devrimi her şeyi domine edecektir” diyerek noktaladı.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Dünya Basını1 hafta önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’










