Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Prof. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü

Yayınlanma

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Robert A. Pape, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyetiyle savaş öncesinden daha güçlü hale geldiğini belirtti. Pape, küresel petrol arzındaki daralmanın büyüyeceğini, ABD’nin sınırlı kara harekâtına girişme ihtimalinin yüzde 70’e yaklaştığını söyledi.

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü, Chicago Güvenlik ve Tehditler Projesi Direktörü, hava gücü, siyasi şiddet ve intihar saldırıları üzerine çalışan Prof. Robert A. Pape, girişimci, yazar ve The Diary of a CEO adlı YouTube kanalının sunucusu Steven Bartlett’a verdiği mülakatta İran’ın savaşın başladığı 28 Şubat’tan önceki durumuna kıyasla daha güçlü hale geldiğini savundu.

Pape, yaklaşık 20 yıldır İran’ın bombalanmasına ilişkin modeller geliştirdiğini, 2001 ile 2024 yılları arasında çatışmalarla ilgili farklı meselelerde bütün ABD yönetimlerine danışmanlık yaptığını anlattı. Savaşın gidişatını “tırmanma kapanı” adını verdiği aşamalar üzerinden değerlendiren Pape, dünyanın ekonomik bunalıma doğru ilerlediğini, ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı kuvvet kullanarak açmaya yönelebileceğini ve sınırlı kara harekâtı ihtimalinin kısa süre içinde yüzde 70’e yaklaştığını söyledi.

“İran bugün savaş başlamadan öncekinden daha güçlü”

Pape, ABD’nin İran yönetimini çökertmek amacıyla giriştiği hava harekâtının beklenen sonucu doğurmadığını belirtti. İran’ın dini liderinin yanı sıra üst düzey yaklaşık 137 yöneticinin öldürüldüğünü söyleyen Pape, buna rağmen siyasi yapının ayakta kaldığını kaydetti.

Pape, saldırının ölçeğini ABD üzerinden şu sözlerle tasvir etti: “Bu, birilerinin başkanımızı, eşini, başkanın yakın aile fertlerini, kabinenin yarısını, Savunma Bakanlığındaki bütün yöneticileri, Merkezi İstihbarat Teşkilatındaki bütün yöneticileri ve Kongrenin yaklaşık üçte birini öldürmesine benzer. Mart ayının ilk haftalarında İran’a yaptığımız buydu. Buna rağmen yönetim ayakta kaldı.”

Hava gücünün tek başına siyasi yönetimleri devirmediğini savunan Pape, geliştirdiği modelin Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen örneklere dayandığını söyledi. ABD Başkanı Donald Trump’ın, hava saldırılarının İran yönetimini çökertebileceği beklentisiyle tarihin ağır birikimine karşı hareket ettiğini ileri sürdü.

Pape’e göre ABD, yönetim değişikliği hedefleyen bombardımanın ardından altı haftalık hava harekâtına, daha sonra iki aylık ablukaya geçti. Washington, Hürmüz üzerindeki hakimiyetinden vazgeçmesi için İran’a baskı kurmaya çalıştı. Ancak İran, 28 Şubat’ta başlayan saldırılardan yalnızca birkaç gün sonra boğazı denetimine aldı; 2 ve 3 Mart dolaylarında gemi trafiği durdu ve geçişler ancak kısa süreli, dar kapsamlı biçimde yeniden sağlanabildi.

“Mart ayının ilk haftasından beri içinde olduğumuz ikilem şu: İran’ı Hürmüz’ün denetiminden nasıl vazgeçireceksiniz? Yoksa İran’ın ufukta görünen bütün zaman boyunca Hürmüz’ü denetlemesine izin mi vereceksiniz?” diyen Pape, askeri baskı, abluka ve müzakerelerin bu temel sorunu çözemediğini söyledi.

“Bu bir ticari anlaşma değil, güç dengesi meselesi”

Bartlett, ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın kısa süre önce İran’la savaşı sona erdirecek bir mutabakatın imzalanmak üzere olduğunu söylediğini hatırlattı. Pape, Vance’ın anlaşmanın sonuç vereceğine içtenlikle inandığını düşündüğünü, ancak yaklaşımının uluslararası siyaseti ticari pazarlık gibi ele aldığını savundu.

Pape, “Başkan Yardımcısı Vance bunu ticari anlaşma gibi ele aldı. İran’ın belirli bir hizmet karşılığında elde edeceği yararlardan söz etti. Biz boğazın açılmasını istiyoruz, siz de açarsanız size farklı yollarla para teklif edeceğiz anlayışı vardı. Bu, uluslararası siyasetin temel mahiyetini yanlış anlamaktır” dedi.

Savaştan önce ABD’nin bölgede üstün, İsrail’in yükselen, İran’ın ise gerileyen güç olduğunu söyleyen Pape, savaş başladıktan sonraki iki hafta içinde Hürmüz’ün denetiminin İran’a geçmesiyle güç dengesinin köklü biçimde değiştiğini ileri sürdü. Boğazdan geçen petrolün sağladığı gelirin yalnızca mali kaynak değil, askeri güç, bölge ülkeleri üzerinde nüfuz ve etki sahası anlamına geldiğini anlattı.

Pape, İran açısından belirleyici hükümlerin ileride verileceği söylenen 300 milyar dolarlık imkanlar değil, Hürmüz üzerindeki hakimiyeti pekiştiren maddeler olduğunu söyledi. Anlaşmayı “İran’ın bölgesel hakim güce dönüşmesinin yol haritası” diye niteleyen Pape, hakim gücü “Basra Körfezi ve Ortadoğu’daki en baskın devlet” olarak tarif etti.

Mutabakatın beşinci maddesinin gemi geçişlerine ilişkin düzenlemeleri İran’a bıraktığını söyleyen Pape, İran’ın 60 gün ücret almayacağının yazıldığını, sonrasındaki ücretleri ise İran ile Umman’ın belirleyeceğini anlattı. ABD’nin gelecekteki ücretlendirmede söz hakkına sahip olacağına ilişkin hüküm yer almadığını belirtti.

Pape, “Bu, İran’a Hürmüz Boğazı’nın denetimini ve gelecekteki ücretleri hiçbir sınırlama olmaksızın belirleme yetkisini veriyor” dedi. Belgenin sahihliği sorusuna da İran yönetimi ile Beyaz Saray’ın kelimesi kelimesine aynı metni yayımladığını, bunun daha önce basına sızan taslaklardan değil, Trump’ın imzaladığı nihai metinden kaynaklandığını söyleyerek karşılık verdi.

“Hürmüz’ü denetlemek dünya petrolünün yüzde 20’sini denetlemektir”

Pape, Hürmüz’den dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiğini, bu hacmin İran’a büyük mali ve stratejik güç sağlayabileceğini ifade etti. Ancak Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin boğazı aşan boru hatlarını kullanmaya başlaması nedeniyle Hürmüz’ün tek başına zamanla değer kaybedebileceğini de ekledi.

Savaş öncesinde boğazdan günde yaklaşık 20 milyon varil petrol geçtiğini anlatan Pape, Suudi Arabistan’ın mart ortasından itibaren daha önce kullanılmayan bir boru hattıyla Kızıldeniz’e günde 4 ila 5 milyon varil, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Füceyre üzerinden yaklaşık 2 milyon varil petrol aktardığını söyledi. Böylece kısa sürede yaklaşık 7 milyon varillik sevkiyat Hürmüz’ü aşmaya başladı.

Irak’ın ve başka ülkelerin Suriye üzerinden yeni hatlar kurma ihtimalinin de konuşulduğunu belirten Pape, İran’ın yalnızca boğazı değil, bu güzergahları da etkileyebilecek nüfuz kuşağı istediğini savundu. İran Devrim Muhafızları yöneticilerinin Akdeniz’den Kızıldeniz’e ve Basra Körfezi’ne uzanan bir güvenlik ve direniş kuşağından söz ettiğini aktardı.

Pape, Yemen’deki Husilerin Kızıldeniz’i, Lübnan’daki Hizbullah’ın ise Suriye üzerinden kurulabilecek hatları tehdit edebileceğini söyledi. “İran açısından mesele yalnızca Hürmüz’ü denetlemek değil. Petrol Basra Körfezi’nden Hürmüz yoluyla, Suriye üzerinden veya Kızıldeniz’den çıksa da bunların tümünü etkileyebilecek işleyen bir nüfuz sahası kurmak” diye konuştu.

Mutabakatın ilk maddesinin Lübnan’ın toprak bütünlüğünün ABD güvencesine alınmasını öngördüğünü belirten Pape, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun İsrail’in Lübnan’daki askeri varlığını süresiz biçimde muhafaza edebilecek başka bir düzenleme kurmasının bu hükümle çeliştiğini savundu.

Trump yönetiminin ayrıca İran’la eşgüdüm kurmadan, gemileri Umman kıyısına yakın güney geçidinden Hürmüz’e yönlendirdiğini söyledi. Bazı gemilerin tanımlama cihazlarını kapattığını, Trump’ın bunu İran denetimini aşan gizli geçiş usulü diye sosyal medya paylaşımlarında övdüğünü anlatan Pape, bu uygulamanın beşinci maddeye aykırı olduğunu ileri sürdü.

Mutabakatın on birinci maddesine göre İran’ın ABD’nin yıllardır el koyduğu bazı varlıklarını geri alması ve paranın kullanımına kendisinin karar vermesi gerekiyordu. Pape, Trump’ın paranın ancak İran’ın ABD’li çiftçilerden tahıl alması şartıyla serbest bırakılabileceğini açıklamasını üçüncü ihlal saydı.

Pape, “Başkan Trump belgeye yaklaşık bir ya da iki gün sadık kaldı. Bu metin ABD açısından stratejik yenilgiyi temsil ediyordu ve Trump bunu neden kabul ettiğini açıkça anlattı. Kaybı bir ya da iki gün sahiplendi, ardından hemen tersine çevirmeye çalıştı. Yeniden savaşa dönmemizin sebebi budur” dedi.

“İran hayatta kalma arayışından güç kazanma arzusuna geçti”

İran’ın savaş öncesinde Hürmüz’ü denetlemediğini vurgulayan Pape, bombardımanın Tahran’a yeni imkan sunduğunu savundu. ABD donanmasının bölgede İran’ın boğazdaki hakimiyetini dengeleyecek konumda olmadığını, Tahran’ın bu boşluğu güç kazanmak için kullandığını söyledi.

Pape, “İran hayatta kalma arayışından ihtirasa geçti. Saldırının yarattığı fırsatı gördü. ABD’nin burada donanması dahi yoktu. İran’ın Hürmüz üzerindeki hakimiyetini dengeleyecek hiçbir araç yoktu. Bu fırsatı gücü ele geçirmek için kullandı” ifadelerini kullandı.

İran’ın bugün savaş öncesine kıyasla daha kuvvetli olduğuna ilişkin görüşünü yineleyen Pape, “Bunu hiçbir memnuniyet duymadan söylüyorum. İran’ın 28 Şubat’ta savaş başlamadan önceki halinden daha güçlü olduğuna artık ciddi biçimde kuşku yok. Bunun sebebi Hürmüz Boğazı’nı denetlemesi ve boğazdan geçen neredeyse her gemiyi dilediğinde tehdit edebilmesi” dedi.

Trump’ın İran hava ve deniz kuvvetlerinin, füze kabiliyetinin, radarlarının ve hava gözetleme sistemlerinin büyük ölçüde yok edildiğini söylediğini hatırlatan Bartlett’a cevap veren Pape, İran’ın saldırılarını sürdürmek için cephaneliğinin yalnızca küçük bölümüne ihtiyaç duyduğunu anlattı.

İran’ın savaşa binlerce, muhtemelen on binlerce insansız hava aracı, balistik füze ve deniz yüzeyine yakın uçan gemisavar seyir füzesiyle girdiğini belirten Pape, önemli miktarda mühimmat yok edilse de kalan silahların doygunluk saldırıları için yeterli olduğunu söyledi.

“Çok sayıda aracı aynı anda göndererek savunma kabiliyetimizi doyuruyorlar. Yeterli sayıda araç savunmayı aşarak üsleri ya kullanılamaz hale getiriyor ya da ancak çok sınırlı kullanılmasına izin verecek ölçüde hasara uğratıyor” diyen Pape, İran’ın cephanesinin tükenme işareti göstermediğini kaydetti.

Mart ayında saldırıların daha çok orta menzilli balistik füzelerle yürütüldüğünü, mart ortasından yakın zamana kadar insansız hava araçlarının ağırlık kazandığını anlatan Pape, son haftada balistik ve seyir füzelerinin yeniden farklı hedeflere karşı kullanılmaya başladığını söyledi. ABD’nin asıl sıkıntısının uçaklardan atılacak mühimmat değil, gelen füzeleri vuracak önleyiciler olabileceğini belirtti, ancak bunu kesinleşmiş bilgi diye sunmadı.

“Bu araçları her yere saklıyorlar”

Pape, İran’ın küçük insansız hava araçlarını mağaralarda, depolarda ve dağlık arazinin farklı katmanlarında sakladığını söyledi. Bir aracın mülakatın yapıldığı odaya rahatlıkla sığabileceğini belirterek, hedeflerin büyüklüğü ile saklanabilecekleri alan arasındaki orantısızlığa işaret etti.

İran yapımı Şahid-136 araçlarının yaklaşık 800 kilometrelik yarıçap içinde herhangi bir yerde saklanabileceğini ifade eden Pape, bu alanı Kaliforniya’dan büyük, yaklaşık bir buçuk Kaliforniya genişliğinde diye tasvir etti. Bartlett’ın “Bu, Kaliforniya’da kamyon aramaya benziyor” sözlerine Pape, “Evet, Kaliforniya’da kamyon aramaya benziyor” karşılığını verdi.

Dağlık yapının meseleyi iki değil, üç boyutlu hale getirdiğini söyleyen Pape, insansız hava araçlarının arazinin farklı derinliklerine ve katmanlarına dağıtılabileceğini anlattı. Hava saldırılarının bu araçları tek tek veya küçük kümeler halinde tespit etmesi gerektiğini, İran’ın aynı sırada yenilerini ürettiğini ekledi.

Pape, ABD Savunma Bakanlığından nisan ayında sızan tahminlere göre İran’ın Rusya’ya vermek üzere yılda 55 bin araç ürettiğini söyledi. Bunun her ay binlerce yeni araç anlamına geldiğini belirterek, “Nisandan bu yana neden 5 bin ya da 10 bin yeni araç daha üretmiş olmasınlar?” diye sordu.

Boğazın açılabilmesi için onlarca veya yüzlerce aracın imha edilmesinin yetmeyeceğini vurgulayan Pape, denizcilik şirketlerinin gemilerinin emniyetine ikna edilmesi gerektiğini söyledi. ABD Savunma Bakanlığının özel şirketlere geçiş emri veremeyeceğini, gemilerin ve taşıdıkları petrolün çok yüksek değere sahip olduğunu anlattı.

Bartlett, yeni gemiyle dolu petrol yükünün toplam değerinin yaklaşık 300 milyon dolara erişebildiğine ilişkin veriyi aktardı. Pape, buna mürettebatın hayatının ve sigorta maliyetlerinin de eklendiğini söyledi. “Mürettebat ölmek istemiyor. Bu sebeple bölgeden ayrılan gemilerin sayısı, girenlerden daha yüksek. Giren gemilerin önemli bölümü de İran limanlarına yöneliyor” dedi.

“Dünya gerçekten petrolsüz kalmanın eşiğinde”

Pape, deniz taşımacılığının düzelmemesi halinde önümüzdeki haftalar veya aylarda küresel ekonomik bunalımın büyüyeceğini söyledi. ABD’nin yeniden abluka uygulamasının da Hürmüz’ü açmadığını belirten Pape, “Başkan Trump’ın kaçınmaya çalıştığını söylediği durumun kapısını çalıyoruz. Dünya gerçekten petrolsüz kalmanın eşiğinde” ifadelerini kullandı.

Mülakattan yaklaşık altı saat önce Husilerin Kızıldeniz’de Suudi petrolünün çıktığı Yenbu çevresindeki hattı kapattığını söyleyen Pape, bunun birkaç haftadır artan baskının devamı olduğunu anlattı. Hürmüz’ün kapalı kalmasına Kızıldeniz güzergahındaki kesintinin de eklenmesiyle petrol akışının daha ağır darbe aldığını savundu.

Pape, “Bu, kelimenin gerçek anlamıyla kaygı duyduğumuz en kötü senaryo” dedi. Hürmüz’den geçen günlük 20 milyon varilin 7 milyon varillik bölümünün Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri hatlarıyla aşılabildiğini, geriye 13 milyon varillik açığın kaldığını söyledi.

ABD’nin mart ortasında stratejik petrol rezervinden haftada yaklaşık 5 ila 6 milyon varil piyasaya vermeye başladığını belirten Pape, bunun fiyatlardaki ani sıçramayı sınırladığını anlattı. Bartlett, Trump’ın yaklaşık 120 güne yayılmak üzere 172 milyon varillik acil salımı onayladığını, Uluslararası Enerji Ajansına üye 32 ülkenin toplam 400 milyon varillik eşgüdümlü salım kararı aldığını aktardı.

Temmuz 2026 itibarıyla ABD stratejik rezervinin yaklaşık 300 milyon varile gerilediği ve 1983’ten bu yana en düşük düzeye indiği bilgisi üzerine Pape, “Rezervi harcadığınızda hemen yeniden dolduramazsınız. Trump’ın dört hafta içinde petrolün tükenmesinden söz ederken kastettiği buydu. Yaklaşık 120 günlük sürenin sonuna geldik” dedi.

Ham petrolün yanı sıra rafineri kapasitesinin de daraldığını belirten Pape, araçların ham petrolle değil benzin ve motorinle çalıştığını hatırlattı. Dünya rafinerilerinin önemli bölümünün Basra Körfezi çevresinde yer aldığını, yalnız ham petrolün değil işlenmiş petrol ürünlerinin de bölgeden geçtiğini söyledi.

Pape, Basra Körfezi’ndeki kesinti nedeniyle dünya rafineri kapasitesinin yaklaşık dörtte biri veya üçte birinin devre dışı kalmış olabileceğini, Ukrayna’nın Rus rafinerilerine saldırılarının da sıkıntıyı büyüttüğünü savundu. Kesin oranı bilmediğini vurgulayarak toplam kapasite kaybının yüzde 40 dolayına yaklaşabileceğini söyledi.

“Başkan Trump bir ay önce boğazı açmak istedi, fakat kaybı sahiplenmek istemedi. Dünya ekonomisini tehlikeye atmayı, yenilgiyi kabul etmeye tercih etti. Belki fikrini değiştirir” diyen Pape, İran’ın Hürmüz’ü kendi şartlarıyla denetlemesine izin vermek ile küresel ekonomik bunalım arasında tercih yapıldığı görüşünü dile getirdi.

“Titanik’teyiz ve buzdağına çarpmak üzereyiz”

Pape, savaşın gidişatını ters piramit biçimindeki beş aşamalı tırmanma çizelgesiyle anlattı. Birinci aşamayı İran yönetimini hedefleyen sınırlı bombardıman, ikinci aşamayı İran’ın Hürmüz’ü ele geçirmesi ve ABD’nin altı haftalık bombardımanla ablukaya yönelmesi olarak tanımladı.

Üçüncü aşamada ekonomik bunalım ile İran’ın yükselen bölgesel güce dönüşmesini kabullenme seçeneğinin yan yana geldiğini söyledi. İran’ın Hürmüz hakimiyeti, bölgesel nüfuz sahası ve ilerleyen yıllarda nükleer silah edinme ihtimaliyle dünyanın dördüncü güç merkezi haline gelebileceğini ileri sürdü.

Pape, “Şimdi üçüncü aşamanın sorusuna geliyoruz: Hürmüz’ün en azından bir bölümünü kuvvet kullanarak geri almak için gerçekten fiziki güç kullanacak mıyız? Bu, dünya ekonomisi, Amerikalılara yönelen uluslararası terör ve kalıcı savaşa girip girmeyeceğimiz bakımından dünyanın en önemli sorusudur” dedi.

Ara seçimlere kadar ABD’nin boğazı kuvvet kullanarak açıp açamayacağının önümüzdeki dönemi belirleyeceğini söyleyen Pape, kendi cevabının “neredeyse kesinlikle hayır” olduğunu açıkladı.

Trump’ın hazirandaki Yediler Grubu zirvesinde dünya rezervlerinin yaklaşık dört hafta içinde tükeneceğini söylediğini hatırlatan Pape, bu sözleri mutabakatı imzalama gerekçesinin açık itirafı saydı. Ancak Trump’ın 48 saat içinde mutabakatın hükümlerini zedelediğini ve yaklaşan ekonomik bunalımı önleyebilecek düzenlemeyi işlemez hale getirdiğini savundu.

Pape, “Titanik’teyiz ve buzdağına çarpmak üzereyiz. Buzdağı biraz daha uzağa kaymış olabilir, fakat yörüngemiz değişmedi. Çarpışma geldiğinde herkese yetecek filika yok. Filikası eksik kalacak olanlar Cumhuriyetçiler” ifadelerini kullandı.

Benzin fiyatlarının yükselmesi ve ekonomik sıkıntının büyümesi halinde Cumhuriyetçilerin kasımdaki ara seçimlerde Temsilciler Meclisi veya Senato’da sandalye kaybedebileceğini söyledi. Bunun Trump’ı görev süresinin son iki yılında son derece etkisiz hale getirebileceğini, azil girişimleriyle ve Demokratların denetlediği Kongreyle karşı karşıya bırakabileceğini ileri sürdü.

Pape, Trump’ın seçimlerden önce askeri tırmanmaya gitmeyeceği yönündeki görüşlere öteden beri katılmadığını söyledi. Ekonomik daralmanın seçimden önce vurma ihtimalinin, başkanı kısa vadeli ve başarı ihtimali düşük askeri seçeneklere yönelttiğini savundu.

Trump’ın çekilmesi halinde İran’ın Hürmüz’ü denetlediğini, ücretleri belirlediğini, nükleer programında sınırlama kabul etmediğini ve yeni güç merkezi haline geldiğini kabul etmek zorunda kalacağını söyleyen Pape, bunun herhangi bir ABD başkanı için ağır siyasi yenilgi anlamına geleceğini ifade etti.

“ABD sınırlı kara harekâtına yönelebilir”

Pape, ABD’nin Umman Körfezi’ne deniz ve kara unsurları yığdığına işaret etti. Bölgede yaklaşık 4 bin 500 ila 5 bin deniz piyadesi ile 82. Hava İndirme Tümeninden yaklaşık 4 bin askerin yer aldığını söyledi.

Uçak gemileri, muhripler ve diğer savaş gemilerinin Hürmüz’ün batısındaki Basra Körfezi’ne geçirilmediğini, Umman Körfezi’nde toplandığını belirten Pape, bu kuvvetlerin İran’ın seyrek nüfuslu güneydoğu kıyısındaki Çabahar veya Bender Abbas ile Çabahar arasındaki Cask limanına yöneltilebileceğini savundu.

Pape, “Bu, Çabahar veya Cask gibi hedeflerden birini ele geçirmek için kuracağınız türden kuvvettir. Başkan Trump açısından bunun siyasi karşılığı, haftalar boyunca tutulabilecek simgesel zafer olabilir” dedi.

Böyle bir harekâtın Hürmüz’ü kalıcı biçimde açmayacağını, İran’ın bir süre sonra bütün gücünü bölgeye yönelterek ABD birliklerini ağır kayba uğratabileceğini söyledi. Haftalar içinde yüzlerce Amerikan askerinin ölebileceğini, bunun ABD içinde savaşa karşı çıkanları daha da uzaklaştırırken Trump’ın tabanındaki desteği kısa vadede sertleştirebileceğini belirtti.

Bartlett’ın aktardığı kamuoyu yoklamalarında Amerikalıların yalnızca yüzde 27 ila 34’ünün savaşı desteklediği, yüzde 53 ila 57’sinin karşı çıktığı; Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” tabanında ise desteğin yüzde 77 ila 85’e çıktığı belirtildi.

Pape, asker kayıplarının ilk dönemde savaşa desteği azaltmak yerine güçlendirebileceğini söyledi. “İnsanlar, ‘Çekilirsek ölenler boşuna mı öldü, bu ölümler değersiz miydi?’ diye sorar. Bu, cevaplaması çok ağır bir sorudur. Asker kayıpları kısa vadede savaşa verilen desteği sertleştirebilir, hatta artırabilir” dedi.

ABD’nin sınırlı kara harekâtı ihtimalini değerlendiren Pape, “Yüzde 50’nin epey üzerinde. Şimdi yüzde 70’e yaklaşıyor. Gelecek ay içinde, hatta daha kısa sürede gerçekleşebilir. Bu haftanın sonunda bile olabilir” ifadelerini kullandı.

“En büyük kaygım çok sayıda insanın öleceği saldırı”

Pape, yakın dönemde en fazla kaygı duyduğu ihtimalin Amerikan askerlerine veya sivillerine karşı çok sayıda can kaybına yol açacak saldırı olduğunu söyledi. İran’ın Umman Körfezi’ndeki ABD savaş gemilerine çok sayıda balistik füzeyle saldırabileceğini belirtti.

İran’ın son bir buçuk haftadaki hedef seçimlerinin hassasiyet gösterdiğini söyleyen Pape, Tahran’ın ABD gemilerinin hareketlerini kendi imkanlarıyla mı izlediğinin, yoksa Çin veya Rusya’dan yardım mı aldığının bilinmediğini ekledi.

“Boğazı kapattılar, Kızıldeniz’i kapattılar. Bu çizgide ilerlersek bu hafta veya gelecek hafta bir gemiye karşı toplu füze saldırısından kaygı duyuyorum” diyen Pape, kara işgali tehdidinin intihar saldırıları bakımından en güçlü risk unsuru olduğunu savundu.

Pape, intihar saldırılarını 25 yıldır incelediğini, 11 Eylül saldırılarından sonra dünyadaki bütün intihar saldırılarını kapsayan ilk veri tabanını Chicago Üniversitesinde araştırma görevlileriyle hazırladığını anlattı. “İntihar saldırıları terörün akciğer kanseridir. Terör kategorisinde diğer bütün yöntemlerin toplamından daha çok insan öldürür” dedi.

Araştırmalarında başat risk unsurunun, saldırganların değer verdiği topraklarda yabancı askeri varlık ve siyasi denetim olduğunu söyledi. Hava bombardımanı ile kara işgali arasındaki farkı şöyle açıkladı: “Belirleyici olan yalnızca insanların öldürülmesi değil. Kara kuvvetleri siyasi denetim kurar. Denetlenen toplum kendi hayat tarzı üzerinde söz sahibi olmadığını düşünür. Bu daha derin ihlal duygusu yaratır.”

İntihar saldırısını, insanı hassas güdümlü silaha dönüştüren yöntem diye tarif eden Pape, insanın kalabalığın veya yapının en zayıf yerini ve patlama için en elverişli anı herhangi bir teknik sistemden daha iyi seçebildiğini söyledi.

Kara harekâtının başlaması halinde saldırıların Ortadoğu’daki ABD askerleriyle sınırlı kalmayabileceğini belirten Pape, Amerikalı yolcuları taşıyan uçakların, Akabe’deki otellerin veya boru hattı projelerinde çalışan iş insanlarının hedef seçilebileceğini anlattı. Saldırıların Londra’da, Endonezya’da veya dünyanın başka bir yerinde gerçekleşebileceğini söyledi.

İran’ın dini liderinin ABD’ye “unutulmaz dersler” verileceğini söylemesini, saldırıları teşvik edebilecek dile yakın gördüğünü belirten Pape, saldırının doğrudan İran yönetimince emredilmesi gerekmediğini, teşvikten etkilenen kişilerin bağımsız saldırıya girişebileceğini ifade etti.

“Ulaşılabilir çıkış yolu artık kalmadı”

Trump’ın savaşın başında zafer ilan edip çekilebileceğini söyleyen Pape, martın ilk haftasında kendi tavsiyesinin İran’a ders verildiğini açıklamak, öldürülen yöneticileri gerekçe göstermek ve nükleer program üzerine müzakerelere dönmek olduğunu anlattı.

Nisandaki tavsiyesinin ise İsrail’i askeri bakımdan sınırlamak ve Lübnan’a ilerleyişini durdurmak olduğunu söyledi. Trump’ın bu seçenekleri aylar sonra uygulamaya çalıştığını, fakat zamanında atılmayan kararların artık inandırıcılığını yitirdiğini savundu.

Bartlett’ın serbest deniz taşımacılığını yeniden sağlayacak ve ABD’nin stratejik yenilgi görüntüsü vermeden çekilmesine izin verecek bir çıkış yolu olup olmadığını sorması üzerine Pape, “Hayır Steven, ulaşılabilir bir çıkış yolu yok. O gemi çoktan limandan ayrıldı” dedi.

Savaşın henüz kalıcı savaş aşamasına geçmediğini belirten Pape, ara seçimlerde Demokratların Temsilciler Meclisi veya Senato’nun denetimini alması halinde savaş bütçesini kesebileceğini söyledi. Kongrenin bu yetkiyi son olarak 1974’te Vietnam Savaşı sırasında kullandığını hatırlattı.

Trump’ın başkomutanlık yetkisine dayanarak bütçe sınırlamalarını aşmaya çalışabileceği, veto yetkisini kullanabileceği ve mevcut savunma kaynaklarını başka kalemlerden aktarabileceği değerlendirmesine Pape, bunun anayasal bunalım doğuracağını söyledi.

“Kongre yetkinin kendisinde olduğunu düşünecek, Başkan Trump yetkinin kendisinde olduğunu düşünecek. Anayasal bunalım tam olarak budur” diyen Pape, İran savaşının göç politikası, sınır dışı uygulamaları, iç siyasi şiddet ve seçim tartışmalarıyla birleşeceğini ileri sürdü.

Pape, 2026 ara seçimlerini “hayatımızın en tehlikeli seçimi” diye niteledi. Uluslararası kriz ile ABD’deki siyasi gerilimin kesişmesinin 1960’lardaki kitlesel gösterilere, savaş karşıtı şiddete, suikastlara ve bombalı saldırılara benzer ortam doğurabileceğini savundu.

Ara seçimlerin sonucuna ilişkin kesin tahminde bulunmayan Pape, çok sayıda Amerikalının öleceği saldırının Trump ile Cumhuriyetçilerin kazanma ihtimalini artırabileceğini, böyle bir saldırı yaşanmadan küresel ekonomik bunalımın büyümesinin ise Cumhuriyetçilerin kaybetme ihtimalini yükselteceğini söyledi.

“Trump’ın aradığı şey simgesel zafer”

ABD’nin hava harekâtının günlük maliyetinin yaklaşık 2 milyar dolar olduğuna ilişkin değerlendirmeler sorulduğunda Pape, füze önleyicilerinin tükenmesi ihtimalinin var olduğunu, ancak bunun düşük kaldığını söyledi. ABD’nin Asya ve Avrupa’daki stoklardan, özellikle Patriot önleyicilerinden Basra Körfezi’ne sevkiyat yaptığını, Ukrayna’nın az sayıda Patriot alabilmesinin sebeplerinden birinin bu olduğunu anlattı.

Uçaklardan atılacak bombaların tükenmesinin ise büyük abartı sayılacağını belirten Pape, 500 librelik güdümsüz bombalara yaklaşık 20 ila 25 bin dolarlık uydu yönlendirme düzenekleri takılarak hassas mühimmata dönüştürülebileceğini söyledi.

Trump’ın ara seçimlere kadarki asıl hedefinin “simgesel zafer” olduğunu savunan Pape, bunun bir veya iki hafta korunabilecek, başkanın karşılık verdiğini gösterecek sınırlı askeri kazanım şeklinde sunulabileceğini belirtti.

“Başkan Trump’ın hedefi çok basit: Simgesel zafer. Bir hafta, belki iki hafta dayanacak, karşılık verdiğini gösterecek bir sonuç. Destekçileri bunu, ‘Kazanmasına izin verirseniz neler yapabileceğini gösterdi’ diye sunabilir” dedi.

Trump’ın sıkıştığını ve bunu bilip bilmediğini soran Bartlett’a Pape, başkanla hiç tanışmadığını, kişisel düşüncelerini bilemeyeceğini söyledi. Kendi araştırmasının karar mercilerinin sözleri ile karşı karşıya kaldıkları teşviklere baktığını, tarif ettiği teşviklerin Trump’ın davranışını önemli ölçüde öngördüğünü savundu.

Trump kendisini ararsa birkaç yıllık, daha dengeli bölgesel güç dağılımı kuracak plan üzerinde çalışmak isteyeceğini söyleyen Pape, “Ama bana, ‘Robert, gelecek üç ayda ne yapmalıyım, ara seçimler geliyor’ derse cevabım şu olur: Beni aramayın. Başkan Trump’a yardım etmek isterim, fakat Amerika’ya gerçek anlamda yardım etmek isterim” dedi.

“Önümüzdeki aylarda kara harekâtı eşiği aşılacak”

Çin’in küresel istikrarsızlık istemediğini, fakat İran’ın ağır biçimde ezilmesini de çıkarına uygun görmediğini söyleyen Pape, Pekin’in kendi kuvvetleriyle savaşa girmesini beklemediğini belirtti. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Trump’a ABD’nin gerileyen güç olduğunu söylediğini ve Asya’da Çin’e karşı önleyici savaş açıp açmayacağını sorduğunu aktardı.

Rusya’nın ise İran kaynaklı ekonomik daralmayı Avrupa üzerinde baskı kurmak için fırsat sayabileceğini savundu. Ukrayna’nın son haftalarda Kırım’a giden ikmal hatlarına baskıyı artırdığını, Kırım’dan geniş çaplı çıkış yaşandığını söyleyen Pape, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in sonbaharda Avrupa üzerindeki baskıyı büyütebileceğini ileri sürdü.

Böyle bir ortamın Avrupa’nın Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’ye verdiği 80 milyar dolarlık yeni destek taahhüdünü yerine getirmesini zorlaştıracağını söyledi.

Önümüzdeki birkaç aya ilişkin yüzde 51’in üzerindeki ihtimale dayanan tahminini açıklayan Pape, ABD’nin İran’a ait adalardan birinde veya ülkenin güneydoğu kıyısındaki sınırlı bölgede kara harekâtına girişeceğini düşündüğünü belirtti.

“Küresel ekonomik bunalım büyüyecek. ABD’de benzin fiyatları muhtemelen yükselecek. Başkan Trump, Hürmüz’ü açmaya yönelik planı varmış gibi gösterecek yol ararken daha da çaresiz hale gelecek. Bu plan gerçek olmayabilir, yalnızca simgesel kalabilir” dedi.

Ekonomik bunalımın ve muhtemel toplu can kaybına yol açacak saldırının Trump üzerindeki baskıyı artıracağını söyleyen Pape, başkanın boğazı gelecekte açabileceğini kanıtlayacak somut bir “ön ödeme” arayacağını ve üçüncü aşamaya geçiş baskısının buradan doğacağını savundu.

Bartlett, savaşın ortasında 90 milyondan fazla İranlının yaşadığını, bombaların altında kalan ailelerin savaşı seçmediğini ve askeri tartışmalarda insani bedelin çoğu zaman geri plana itildiğini söyledi. İranlıların savaşın ne zaman biteceğini bilmeden, yabancı askerlerin ülkelerine girebileceği kaygısıyla yaşadığını vurguladı.

Pape, Chicago Üniversitesindeki İranlı öğrencilerinin ülkede aileleri olduğunu ve kendisine sürekli savaşın geleceğini sorduklarını anlattı. “Ne yazık ki onlara İran halkı için gerçek umudun beş ya da 10 yıl ötede olduğunu söylüyorum. Savaş tırmandıkça bu süre beş yıldan çok 10 yıla yaklaşıyor” dedi.

Mülakatın sonunda geçmişten kiminle konuşmak isteyeceği sorulan Pape, atom bombaları kullanılmadan önce ölen ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt’i seçti. Roosevelt’e atom bombasını geliştirirken bu silahların kuracağı dünyayı tasavvur edip etmediğini sormak istediğini belirtti.

Pape, “O geleceği mümkün kılacak en büyük yetkiye sahipti, fakat sonucunu hiç görmedi. Yine de neyin yaklaşmakta olduğunu biliyordu. Liderlerin ne kadar uzağı görebildiğini ve bugünkü kararlarının dünyayı onlarca yıl boyunca nasıl biçimlendireceğini gerçekten anlayıp anlayamadığını bilmek isterdim” dedi.

Dünya Basını

ABD’ye “gözünü Türk dünyasına dikme” çağrısı

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makalenin yazarına aşağıda kısaca değineceğiz; fakat makaleyi Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) toplantısı için araması ve ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın Türk dünyasından sitayişle bahsettiği tweetiyle birlikte okumanın faydalı olduğunu hatırlatalım. Yazar Luke Coffey, şu anda Hudson Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı olsa da üç yıl boyunca Trump’ın ikinci başkanlık döneminin programını kaleme alan Heritage Vakfı’nda çalışmış, ayrıca eski Birleşik Krallık Savunma Bakanı Liam Fox’un özel danışmanı olarak görev yapmıştı. Dolayısıyla Coffey’in “Türkofil” bir ABD’li olarak önerileri ciddiye alınmalı. Barrack’ın açıklamasına geri dönersek, mütemadiyen Hazar’dan Akdeniz’e uzanan bölgeyi birleşik bir entite olarak düşündüğünü gizlemeyen bu ABD’li diplomat, “Türk i devletler” hattını Avrupa, Asya ve Orta Doğu’nun “menteşesi” olarak tanımlıyor.


ABD “Türki Yüzyıl”a neden dikkat etmeli?

Luke Coffey
National Interest
29 Ekim 2026

Orta Asya’da daha birleşik bir Türk dünyası, ABD’nin Rusya, Çin ve İran ile rekabetini güçlendirecektir.

30 Ekim’de, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) liderleri, 13. zirve için Ankara’da bir araya gelecek. “Türk Yüzyılı: Dil, Düşünce ve Eylemde Birlik” teması altında düzenlenecek toplantı, ticaret, ulaşım bağlantıları, dijital dönüşüm, kültür ve siyaset alanlarında işbirliğinin genişletilmesine odaklanacak. Liderler ayrıca, örgütü yeni bir döneme taşıyacak yeni bir genel sekreter seçecekler.

TDT, Avrasya’daki Türkçe konuşan ülkeler arasında işbirliğinin ana platformu olarak hizmet veren bir hükümetlerarası kuruluştur. O dönem Kazakistan Cumhurbaşkanı olan Nursultan Nazarbayev, bu fikri ilk olarak 2006 yılında ortaya attı. Üç yıl sonra Türk Konseyi kuruldu ve 2021’de Türk Devletleri Teşkilatı haline geldi. Bugün örgütün beş üyesi —Türkiye, Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Özbekistan— ve üç gözlemcisi bulunuyor: Türkmenistan, Macaristan ve fiilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti.

Türk Devletleri Teşkilatı üye devletleri ve gözlemcileri birlikte yaklaşık 180 milyon insanı ve toplamda 2,4 trilyon doları aşan bir GSYİH’yi temsil ediyor. Bu rakamlar bir araya getirildiğinde, Türk Devletleri Teşkilatı dünyadaki en büyük 11. ekonomi konumuna geliyor. Bu ülkeler aynı zamanda doğal kaynaklar ve kritik mineraller açısından da zengindir; küresel uranyum üretiminin yüzde 45’inden fazlasını (büyük ölçüde Kazakistan’da) karşılıyorlar. Bir blok olarak değerlendirildiğinde, Türk Devletleri Teşkilatı dünyanın üçüncü en büyük enerji tedarikçisi konumunda.

Artan rolü ve önemine rağmen, Washington Türk Devletleri Teşkilatı’na pek ilgi göstermiyor. Bu durumun değişmesi gerekiyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından ve Orta Asya ile Güney Kafkasya’da bağımsızlığın yeniden kazanılmasından bu yana, bu ülkeler Sovyet yetkililer tarafından bastırılan ya da Rus etkisine tabi kılınan Türk kimliği, dili ve kültürünün unsurlarını yeniden keşfettiler.

Türkiye’nin artan jeopolitik hedefleriyle birleşen bu yenilenen kimlik bilinci, 21. yüzyılda Türk işbirliğinin yükseliş eğilimine girmesine katkıda bulundu. Sonuç olarak, Türk dünyasındaki ülkeler son yıllarda işbirliğini derinleştirdiler; özellikle ulaşım ve gümrük prosedürlerinin basitleştirilmesi, ortak bir Türk alfabesinin benimsenmesi gibi ortak kültürel girişimlerin sürdürülmesi ve hatta daha yakın güvenlik işbirliğinin değerlendirilmesi alanlarında ilerleme kaydedildi.

Amerika Birleşik Devletleri için bu durum önemlidir, çünkü TDT, kasıtlı olsun ya da olmasın, giderek daha rekabetçi ve çok kutuplu hale gelen Avrasya’da fiili bir kutup haline geliyor. TDT ve daha geniş Türk dünyasının liderleri bunu kamuoyuna asla itiraf etmese de, daha güçlü ve daha bağımsız bir Türk kutbu, Avrasya genelinde Rusya, Çin ve İran’ın etkisini dengelemeye yardımcı olabilir. Dolayısıyla ABD için TDT ile ilişkiler kurmak, bölgedeki ülkelerle mevcut ikili ilişkilerini tamamlayacak ve aynı zamanda tek bir gücün Avrasya kıtasına hakim olmasını önleme yönündeki daha geniş jeopolitik hedefi destekleyecektir.

Amerika Birleşik Devletleri, Türk dünyasıyla ilişki kurmak için elverişli bir konumda. Türkiye, NATO’nun bir müttefiki ve Trump yönetimi, birçoğu TDT’ye de üye olan Orta Asya ülkeleriyle bağlarını genişletiyor. Bölgesel dengenin sağlanmasına yardımcı olabilecek bir örgütle ilişki kurmamak, kaçırılmış bir fırsat anlamına gelir.

Önümüzdeki on yıllarda Avrasya genelinde bir “Türk yüzyılı” yaşanmaya başlayabilir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa entegrasyonunu açıklamak için sıklıkla başvurulan iki sosyal bilim teorisi, bunun nedenini anlamak için yararlı bir bakış açısı sunuyor.

Neofonksiyonalizm, bir alandaki işbirliğinin diğer alanlara da yayılabileceğini, böylece işbirliğini derinleştirip nihayetinde entegrasyona yol açabileceğini savunur. Öte yandan, yapılandırmacılık, ortak bir kimliğin siyasi davranışları nasıl şekillendirebileceğini açıklamaya yardımcı olur. TDT içinde her iki dinamik de açıkça görülüyor: Ticaret ve bağlantılılık alanındaki işbirliği, ortak kültürel ve dilsel kimliği güçlendirme çabalarıyla birlikte artıyor.

Washington, TDT ile hızlı ve kolay diplomatik başarılar elde edebilir. Örneğin, TDT yeni genel sekreterini açıkladığında, Trump yönetimi hiç vakit kaybetmeden bu kişiyi Washington’a davet ederek Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüşmesini sağlamalıdır. Bu, TDT’nin artan etkisini takdir eden basit ama önemli bir sembolik jest olacaktır.

ABD ayrıca, ortak çıkarları ve gelecekteki işbirliği fırsatlarını belirlemek üzere TDT ile yetkililer düzeyinde bir çalışma grubu kurabilir. Trump yönetimi için halihazırda önem arz eden ticaret, enerji ve bağlantılılık konularına özel önem verilmeli.

Ayrıca, üst düzey ABD yetkilileri İstanbul’dan geçerken, TDT genel merkezini ziyaret etmek için birkaç saat ayırmalı. Bu tür bir temas çok az çaba gerektirse de, daha yakın kurumsal bağlar, karşılıklı güven ve kişisel ilişkiler kurulmasında büyük katkı sağlayabilir.

TDT, ABD’nin dahil olup olmadığına bakılmaksızın ivme kazanıyor. Washington’un TDT ile ilişki kurmaya başlamak için ayrıntılı bir yeni stratejiye ihtiyacı yok. Tek yapması gereken, bu eğilimi fark etmek, inisiyatif almak ve biraz diplomatik yaratıcılık sergilemek.

Fırsat ortada. Amerikalı politika yapıcılar bu fırsatı değerlendirmeli.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Günah keçisi olarak Netanyahu

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda okuyacağınız mülakat, İsrail seçimlerinden önce (26 Ekim) yayınlandı. Nathan Thrall, Binyamin Netanyahu’nun özellikle Batılı hükümetler açısından bir “paratoner” olduğuna, İsrail’in yapısal olarak Filistinlilerin etnik temizliği üzerinde yükseldiğine ve yasa dışı yerleşimlerin “sağ” tarafından değil, İsrail’in kurucu unsuru İşçi Partisi tarafından başlatıldığına işaret ediyor. Dolayısıyla yazara göre Netanyahu’nun kaybetmesi, Filistinlilerin hayatını değil, Batılı hükümetlerin İsrail’i desteklerken ellerinin rahatlamasını sağlamaktan başka bir işe yaramayacak gibi görünmektedir.


Suçu Bibi’ye at

Jonathan Shainin
Equator
26 Ekim 2026

Yarın yapılacak ve İsrail yönetimi altındaki halkın azınlığının ülkenin bir sonraki hükümetini seçeceği oylama öncesinde, İngilizce yayın yapan gazeteler, her zamanki gibi büyük tefekküre daldıran seçim arifesi haberlerini hazırlamak üzere en tanınmış yorumcularını ülkeye getirdiler. Aday mitingleri, sokaktaki insanlarla yapılan röportajlar, bir dönüm noktasında bulunan bir ulus…

Ülkeyi ziyaret eden Sunday Times köşe yazarı, “kimliğinin özü” üzerine tartışan “endişeli” bir ulusla karşılaştı. The Guardian, oy vermek için evlerine dönen pek çok aklı başında İsraillinin varlığının “Bibi döneminin nihayet sona ermek üzere olabileceği” anlamına geldiği yönündeki liberal Siyonist umudu besledi. Financial Times gibi ciddi bir gazete bile, “Netanyahu’nun zaferi ülkeyi ve bölgeyi yıkıcı bir yola sokacaktır” şeklinde oldukça geç kalmış bir uyarıda bulundu ve açıkça etnik temizliğe adanmış bir toplumdaki “derin bölünmeleri iyileştirmek” için “sorumlu liderlik” çağrısında bulundu. Tüm bunlarda, rahatlatıcı bir fanteziye geri dönme yönünde çaresiz bir istek hissediliyor: müttefikimizin, soykırıma ve tüm bu sorunlara neden olan tek adama yönelik basit bir seçim cezasıyla bir gecede normal bir ülke haline gelebileceği fantezisi.

Daha isabetli bir öngörü için, Equator, İsrail’in Filistinlilerin yaşamları üzerindeki köklü egemenlik sisteminin en keskin analistlerinden biri olan Nathan Thrall’a başvurdu. Thrall, çatışma üzerine iki önemli kitabın yazarıdır: The Only Language They Understand, Oslo dönemine dair sert bir inceleme, ve A Day in the Life of Abed Salama, işgal mekanizması içindeki bir Filistinli ailenin çileli yaşamının samimi bir portresi. Kudüs’ten e-posta yoluyla yaptığımız görüşmede, seçim kampanyalarını, muhalefetin iktidardaki performansını, Filistinli partilerin İsrail demokrasisindeki yerini ve başbakan değişikliğinin neden Gazze veya Batı Şeria’dan çok Batı başkentlerinde daha önemli olabileceğini tartıştık.

Şu ana kadar seçim kampanyalarını nasıl değerlendirirsiniz? Mevcut duruma ciddi bir değişiklik öneren herhangi bir parti var mı?
İsrail’de uzun yıllardır seçimlerin ana konusu politika değil, Başbakan Netanyahu’ya karşı mı yoksa lehinde mi olunduğu olmuştur. Netanyahu’ya olan bu saplantı o kadar yaygındır ki, medyanın ve anket şirketlerinin partileri seçim blokları halinde gruplandırma biçimini belirler. Batı ve İsrail medyasında, muhalefetin Netanyahu’nun “sağcı iktidar koalisyonu”nun solunda olduğu sık sık ima edilir. Ama güvenlik ve dış politika konularında, bazı muhalefet partileri, iktidar koalisyonundaki partilerinki kadar, hatta onlardan daha şahin tutumlar sergiliyor. Bunun anlamı şudur: Kimin Netanyahu yanlısı, kimin aleyhtarı olduğuna bakıp da çeşitli partilerin politika önerilerini incelediğimizde, Filistinliler üzerindeki İsrail kontrolünün sürdürülmesi ve Filistin egemenliğinin engellenmesi yönünde geniş bir Yahudi siyasi konsensüs olduğu görülür.

Filistinli vatandaşların liderlik ettiği partiler anketlerde oyların yaklaşık %12,5’ini alıyor fakat dış politika ve güvenlik konularında çok az etkiye sahipler. Muhalefetteki ve iktidar koalisyonundaki hemen hemen her Siyonist parti, anketlerin muhalefetin bu partilerin desteği olmadan hükümet kuramayacağını göstermesine rağmen, gelecekteki bir hükümette Filistinlilerin liderlik ettiği partilere yer vermeyeceğine söz verdi. Siyonist partiler arasında, Batı Şeria’nın bazı bölgelerinin resmen ilhak edilip edilmeyeceği ya da fiili ilhakla yetinilip yetinilmeyeceği, hangi tür yerleşim yerlerinin genişletilmesine öncelik verilmesi gerektiği (izole çiftlikler mi, yoksa burjuva banliyöleri, kasabalar ve şehirler mi) ve Filistinlilerin yerinden edilmesinin nasıl gerçekleştirileceği (sessizce, sadece ordu tarafından mı, yoksa İsrail’e çok fazla olumsuz haber getiren kanunsuz uygulamalar yoluyla mı) konularında görüş ayrılıkları bulunuyor.

Bu farklılıklar Filistinliler için somut sonuçlar doğurabilir. Fakat apartheidin sona ermesi, yerleşim yerlerinin sökülmesi, Gazze’den çekilme, Filistinlilerin özgürlüğü ve İsrail’deki Filistinli vatandaşlar için eşit kolektif haklar, bir sonraki hükümeti kurmak için yarışan başlıca partiler tarafından, hatta Knesset’in %80’inden fazlası tarafından kesin bir şekilde reddediliyor. Netanyahu siyasi sahneden çekilsin ya da çekilmesin, bu durum değişmeyecek. İsrailli Yahudilerin çoğunluğunun son zamanlarda anketörlere, sadece Gazze’deki Filistinli sakinleri değil, İsrail’in Filistinli vatandaşlarını da sınır dışı etmeyi desteklediklerini söylemiş olmaları da öyle.

Her iki taraf da bunun Netanyahu’ya ilişkin bir referandum olmasını mı istiyor?
Netanyahu’ya olan saplantı birçoklarının işine geliyor. Başbakan ve müttefikleri için bu durum, afişlerin de ilan ettiği gibi, onun “başka bir ligde” olduğunu teyit ediyor. Muhalefet için ise, onun yolsuzluklarını ve yalanlarını kınamak, güvenlik ve dış politika konusunda özü bakımından farklı politika önerileri ortaya koymaktan daha kolay. İsraillilerin ülke tarihinin en kötü güvenlik fiyaskosu olduğu konusunda hemfikir olduğu 7 Ekim’den bu yana Netanyahu’ya yönelik tek taraflı saplantı azalmadı. Muhalefet, haklı olarak bu fiyaskodan sorumlu tutulmasını talep ederken, Netanyahu ise bir başka 7 Ekim’i önleyecek kişinin kendisi olacağına söz veriyor.

Dikkat çekici olan nokta, bu büyüklükteki bir felaketin ve ardından gelen yıllar süren yıkıcı savaşın, seçimlerin ana tartışma konusunun, bu felakete yol açan on yıllardır süren politikaların yeniden gözden geçirilip geçirilmeyeceği değil, o gün İsraillileri korumayı başaramayanın kim olduğu olması. Muhalefet, Netanyahu’yu Hamas’ın yönettiği Gazze’nin çökmesini önlemek için Katar’dan gelen finansmana izin verdiği için sert bir şekilde eleştiriyor; fakat bu politika, İsrail’in başlıca güvenlik kurumları ve muhalefetteki pek çok siyasetçi tarafından da desteklenmişti. Netanyahu bu politikayı, medya danışmanlarının Katar’dan para alması ya da Gazze ve Batı Şeria üzerinde birleşik bir Filistin yönetiminin kurulmasını istememesi nedeniyle değil, İsrail güvenlik camiasının geri kalanının desteklediği aynı nedenden ötürü desteklemişti: Filistin Yönetimi’nin Gazze’yi devralmak için çok zayıf görüldüğü için, tek gerçekçi seçeneklerin ya İsrail’in bölgeye düzenlediği saldırılarla kesintiye uğrayan uzun süreli sükunet dönemleriyle karakterize edilen Hamas yönetimi ya da tam bir güvenlik kaosuna yol açacak Hamas yönetiminin çöküşü olduğu düşünülüyordu. Genel kanı, ikincisinin İsrail için daha tehlikeli olduğu yönündeydi.

Kısacası, muhalefet 7 Ekim’deki başarısızlığın soruşturulmasını istiyor ama bunu önceleyen siyasi düzenin çöküşü hakkında şaşırtıcı derecede az şey söylüyor.

Netanyahu, her şeyden önce İsrailli merkezciler ve liberaller için elverişli bir günah keçisi; bunlar, ülkelerinin politikaları konusunda hiçbir kişisel sorumluluk taşımadıklarına, ulusun sorunlarının esas olarak mevcut liderden kaynaklandığına ve onun ayrılmasının geçmişle kesin bir kopuşu işaret edeceğine inanmak isteyen aydın muhalefet seçmenleri. Muhalefetin önde gelen liderlerinden biri olan Gadi Eisenkot’un, Gazze’de hedeflerine ulaşamayan savaş kabinesinde görev yapmış olması ya da bir diğer lider Naftali Bennett’in, yerleşim yerlerinin hızla genişlediği ve yerleşimcilerin şiddetinin arttığı bir dönemde yakın zamanda başbakanlık yapmış olması hiç önemsenmiyor.

Netanyahu 7 Ekim’den önceki hakim siyasi düzenin ne ölçüde mimarıydı?
Tarihsel hafıza kaybı, İsrail’deki siyasi tartışmalarda, özellikle de Siyonist merkez ve merkez-solun kendi tarihlerini anlatış biçimlerinde yaygın bir durum. Yerleşim projesi, Netanyahu ya da dindar sağ tarafından icat edilmedi. Projenin ilk on yılı, İşçi Partisi liderliğindeki hükümetler tarafından ilerletildi. Birbirini izleyen İsrail yönetimleri, bu projenin genişletilmesi ve pekiştirilmesi için muazzam siyasi ve iktisadi kaynaklar ayırmıştı. Üstelik yerleşimcilerin şiddet eylemleri, sadece hükümetten bağımsız hareket eden aşırılıkçıların işi olarak anlaşılamaz: Bu eylemler, askeri koruma ve yardım, yasal cezasızlık ve devlet desteği sisteminin içinde gerçekleşiyor.

Batı Şeria’nın İsrail’in hukuk, emniyet, sağlık, eğitim, acil durum hizmetleri, ulaşım, enerji ve iletişim altyapılarına kademeli olarak dahil edilmesi süreci, yasama, yargı ve yürütme organlarının desteğiyle sol, sağ ve merkez hükümetler döneminde devam etti. Netanyahu bu sürecin önemli yönlerini hızlandırdı ve radikalleştirdi ama bu süreci o yaratmadı; ilhakın hızı, onun başbakan olmadığı iki yıl boyunca da yavaşlamamıştı. İşgal ve yerleşim girişimini öncelikle ona atfetmek, bunların gelişmesindeki çok daha geniş siyasi sorumluluğu gizlemek anlamına gelir.

İsrail’in Filistinli vatandaşları tüm bu süreçte nerede yer alıyor?
Knesset’e aday olan Filistinli siyasi partiler, İsrail’de “demokrasi” kelimesinin ne anlama geldiğini belki de en net şekilde ortaya koyuyor. İsrail’in Filistinli vatandaşlarını temsil eden partiler, anketlerde yaklaşık 14 sandalye, yani Knesset’in %12,5’ini elde ediyor ve Netanyahu’nun kalıp kalmayacağını belirleyebilirler. Oysa İsrail devletinin hayatta kalmasının Netanyahu’nun görevden alınmasına bağlı olduğunu iddia eden başlıca Siyonist muhalefet partileri, bu partileri iktidar koalisyonuna dahil etmeyi, hatta koalisyon dışından gelecek oylarına güvenmeyi bile reddediyor. 2015 yılında, seçim gününde Netanyahu, Yahudi İsraillileri “Arap seçmenler akın akın sandığa gidiyor” dediği ve solcu örgütlerin onları otobüslerle sandığa taşıdığı konusunda uyaran bir video yayınlamıştı. Arap vatandaşların demokratik katılımını, destekçilerinin karşı harekete geçmesi gereken bir tehdit olarak sunmuştu.

On bir yıl sonra, muhalefet Netanyahu’nun ırkçılığını ve otoriterliğini kınarken, Filistinli partilerle birlikte iktidara gelme olasılığını siyasi açıdan kabul edilemez buluyor. Filistinli vatandaşların oy kullanma hakkı elbette var. Ama oyları kimin iktidara geleceğini belirleyebilecek durumda olduğunda, Yahudi sağ için bir tehlike haline gelirler; temsilcileri ise iktidara fiilen katılabilecek durumda olduğunda, İsrail muhalefetinin çoğu için kabul edilemez hale gelirler. İsrail demokrasisinin hayatta kalması için mücadele ettiğini iddia eden aynı partiler, vatandaşlarının önemli bir kesiminin seçilmiş temsilcileriyle iktidarı paylaşmaya –hatta onlardan siyasi destek almaya– kendilerini ikna edemiyorlar. Görünüşe göre demokrasi, Filistinliler bunun bir parçası olmadığı sürece kurtarılmaya değer.

İşte bu şekilde, birçok seçmen tarafından “varoluşsal” olarak algılanan bir seçim yapılabilirken, İsrail’in geleceği için belki de en önemli konu olan, İsrail kontrolü altında yaşayan ve çoğu, hayatlarının neredeyse her yönünü belirleyen devlette hiçbir siyasi hakka sahip olmayan milyonlarca Yahudi olmayan insana ne yapılacağı konusunda çok az somut tartışma yapılabilir. İşte bu şekilde İsrailli Yahudiler, “İsrail demokrasisinin” geleceği konusunda şiddetle ve samimiyetle tartışırken, İsrailli vatandaşlar için demokratik yönetim ile İsrail yönetimi altındaki milyonlarca Filistinliye siyasi hakların kalıcı olarak reddedilmesi arasındaki çelişkiyi büyük ölçüde göz ardı edebiliyorlar.

Yahudi İsrailli seçmenler için başlıca meseleler neler?
Sayısız savaşın yaşandığı, küresel kamuoyunda İsrail aleyhine eşi görülmemiş bir kaymanın yaşandığı, İsrailli kuruluşlara yönelik ilk Batı yaptırımlarının uygulandığı ve Gazze’deki Filistinlilere karşı bir soykırımın sürdüğü bir dönemde yapılan bir seçimde bile, iktisadi kaygılar İsrailli seçmenler için en önemli öncelikler arasında yer almaya devam ediyor. Filistin’de bir değişim görmek isteyen herkesin bunu anlaması gerekiyor. İsrail’in yayılmacı projesi, yalnızca yerleşim hareketinin ideolojik bağlılığına ya da ardışık hükümetlerin kararlarına değil, aynı zamanda İsrailli Yahudi halkının büyük bir kısmının kabulüne, kayıtsızlığına ya da siyasi ilgisizliğine de bağlı. Bu proje, aynı topraklarda milyonlarca Filistinlinin boyun eğdirilmesinin günlük gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kalmadan rahat bir orta sınıf hayatı yaşama imkânına bağlı. On yıllardır İsrail, bu rahatlık hissini büyük ölçüde korumayı başardı. Bugün bile, savaşlara ve soykırıma rağmen, bu duygunun büyük bir kısmı hâlâ bozulmamış durumda.

Bunun mümkün olmasının temel nedeni bizlerde yatıyor; yani İsrail’i desteklemeye, İsrail ile ticaret yapmaya, onu diplomatik ve siyasi olarak korumaya ve onunla normal ilişkiler sürdürmeye devam eden devletlerin vatandaşlarında. Buna cezasızlık denir. İsrail Gazze’yi yerle bir ederken ve iki milyon travma geçirmiş ve yakınlarını kaybetmiş insan için cehennem gibi bir ortam yaratırken, Tel Aviv ve Kudüs’teki kafe ve barlar dolup taşıyordu. Filistin’de bir değişim görmek isteyen Batılılar, uluslararası baskının İsrailli seçmenlerin ve liderlerin siyasi hesaplarını nasıl değiştirebileceği sorusuyla yüzleşmeli. Yaptırımlar, diplomatik izolasyon, yatırımların geri çekilmesi, spor boykotları ve seyahat kısıtlamaları, işgalin devam etmesinin ve Filistinlilerin haklarının reddedilmesinin somut bir bedelini ödemesini sağlayabilecek önlemler arasında. Sürekli bir baskı olmadan, büyük Siyonist partilerin Filistin devletine karşı muhalefetinden ya da Filistinlilerin yaşamları üzerindeki İsrail kontrolünü pekiştiren politikalardan vazgeçmelerini beklemek için pek bir neden yok. Bu durumda İsrail’deki siyasi tartışmalar, ard arda gelen hükümetlerin sürdürülmesine katkıda bulunduğu etnik egemenlik sisteminden çok, Netanyahu’nun kişisel skandallarına –şampanya! purolar! hizmetçiye karşı öfke patlamaları!– daha fazla yer vermeye devam edebilir.

Seçim sonuçları, eğer yaratacaksa, Gazze ve Batı Şeria’da ne gibi bir fark yaratacak?
İsrailli Makor Rishon gazetesi, geçtiğimiz günlerde birkaç İsrailli sağcı ve yerleşim yanlısı örgüt tarafından büyük siyasi partilere gönderilen bir anketin sonuçlarını yayınladı. Sonuçlar, Filistin meselesi söz konusu olduğunda Netanyahu karşıtı bloğu “muhalefet” olarak tanımlamanın ne kadar saçma olduğunu ortaya koyuyor. Filistin devleti kurulmasıyla ilgili bir soruya yanıt veren her Siyonist parti, buna karşı olduğunu açıkladı. Yalnızca anketlerde %8’in altında oy alan Demokratlar’ın Filistin devletini desteklediği düşünülüyor ama parti yanıt vermeyi reddetmiş. Partinin lideri Yair Golan, Filistin devletini tanımak gibi tamamen sembolik bir adım atan Fransa’yı kınayarak, bunu İsrail için “yıkıcı” ve “son derece zararlı” olarak nitelendirdi. Golan, Filistin devleti, bağımsızlık veya hatta barıştan bahsetmekten kaçınıyor; bunun yerine, Filistin devletinden hiç söz etmeyen Oslo Anlaşmaları’nın dilini kullanarak Filistinlilerden “ayrılma”dan [separation] söz ediyor.

Bir sonraki hükümeti kurma şansı olduğu düşünülen partilere gelince, Filistin’in egemenliği ve İsrail’in devam eden kontrolü konusundaki tutumları, Netanyahu’nun Likud Partisi’nden, Netanyahu’ya karşı olmalarının düşündürdüğünden çok daha az farklılık gösteriyor. Netanyahu karşıtı bloğun en büyük iki partisi, İsrail ordusunun “Dahiye doktrini”nin mimarlarından biri olan Gadi Eisenkot ve İsrail yerleşim yerlerini temsil eden çatı kuruluş Yeşa Konseyi’nin eski genel müdürü Naftali Bennett tarafından yönetiliyor. Bu doktrin, sivil altyapıya karşı ezici ve orantısız güç kullanılmasını öngörüyor ve Gazze’de yıkıcı sonuçlar doğuracak şekilde uygulanmıştı. Her ikisi de İran’a karşı savaşları destekliyor, Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkıyor ve Batı Şeria’da yerleşimlerin devamını destekliyor.

Görmezden gelinen asıl sorun olan işgal, İsrail’deki seçim tartışmalarının merkezinde yer almıyor. Hatta tartışmaların kenarlarında bile yer almıyor. Partiler, İsrail’i kimin yönetmesi gerektiği, 7 Ekim olaylarından kimin sorumlu olduğu ve İsrail’in güvenliğini en iyi kim garanti edebileceği konusunda tartışıyor. Ama milyonlarca Filistinlinin İsrail egemenliği altında yaşamaya devam edip etmemesi sorusu, meşru siyasi seçenekler yelpazesinden fiilen çıkarıldı. Yeni bir hükümet, Filistinlilerin yaşadığı temel koşulları değiştirmeden, İsrail’in dünyaya nasıl seslendiğini ve dünyanın İsrail hakkında nasıl konuştuğunu değiştirebilir.

Dolayısıyla Netanyahu’nun yerine başkasının konmasının en önemli etkisi Gazze’de veya Batı Şeria’da değil, Washington, Londra, Paris ve Berlin’de hissedilebilir. Yeni bir İsrail başbakanı, Batılı hükümetlere umutsuzca ihtiyaç duydukları bir şeyi sunabilir: inandırıcı bir değişim öyküsü. İsrail’in Filistinlilere ne yaptığı sorusu, İsrail’in yeni liderliğini en iyi şekilde nasıl destekleyebileceğimiz sorusuyla bir kez daha gölgede bırakılabilir. Ve işgalin temel yapılarını olduğu gibi bırakan bir siyasi değişim, uluslararası alanda bir dönüm noktası olarak sunulabilir.

Netanyahu karşıtı bir hükümetten ne tür bir siyasi değişim bekleyebiliriz?
Batı’daki liberallerin, Netanyahu’suz bir İsrail’in nasıl olabileceğine dair bu kadar büyük umutlar beslemesi nedeniyle, bu deneyin çoktan yapılmış olduğu sıklıkla unutuluyor. Bennett ve onun solundaki merkezci bir isim olan Yair Lapid, 2021’den 2022’ye kadar önceki İsrail hükümetini ortaklaşa yönettiler. Bu Netanyahu karşıtı koalisyon, yani sözde “değişim hükümeti”, Batılı hükümetleri ilgilendiren barış ve güvenlik konularında nasıl bir performans sergiledi?

Filistinliler için “değişim hükümeti”, durumu çoğunlukla daha da kötüye götürdü. Bir önceki Netanyahu hükümeti dönemine kıyasla, yerleşim noktalarının yıllık inşası iki katına çıktı; yerleşimcilerin şiddet eylemleri iki kattan fazla arttı; hem Doğu Kudüs’te hem de Batı Şeria’nın geri kalanında daha fazla sayıda Filistinli evi ve yapısı yıkıldı; bu bölgelerde çok daha fazla yerleşim birimi inşaatı yapıldı; ve İsrailliler, Batı Şeria’da iki katından fazla Filistinliyi öldürdü.

Bu, muhalefetin bir sonraki hükümeti kurmayı başarması halinde hiçbir değişiklik yapmayacağı anlamına gelmez. Şiddet uygulayan yerleşimcilerin yargılanması, belirli yerleşim girişimlerine kısıtlamalar getirilmesi veya bazı yasadışı yerleşim noktalarının boşaltılması yönünde daha ciddi çabalar gösterilebilir. Bu tür önlemler, bunlardan doğrudan etkilenen Filistinliler için önem arz eder ve İsrail hükümetleri arasındaki farklar, işgali sona erdirmeye yetmediği için basitçe göz ardı edilmemeli. Ne var ki bunlar, siyasi bir alternatif olarak da yanlış anlaşılmamalı. Daha geniş kapsamlı gerçeklik ise yerleşim yerlerinin genişlemesinin devam etmesi; Filistinlilerin evlerinin yıkılması; Gazze üzerindeki İsrail askeri kontrolü ve Filistinlilerin bu bölgenin %60’ından fazlasına girişinin engellenmesi; Gazze ve Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik sürekli cinayetler; apartheid’ın yerleşmesi; fiili ilhakın ilerlemesi; ve Filistinlilerin yerinden edilmesine yönelik politikalara İsrailli Yahudiler arasında yaygın destek olarak kalacak.

İşte bu noktada Batılı hükümetlerin sorumluluğunu bu hikayeden ayırmak imkânsız hale geliyor. On yıllardır sürdürdükleri diplomatik koruma, iktisadi işbirliği ve İsrail’e anlamlı yaptırımlar uygulamayı reddetmeleri, bugünkü gerçekliğin ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Yerleşim yerleri bir gecede ortaya çıkmadı. Filistin topraklarının parçalanması, Filistin topluluklarının mülksüzleştirilmesi ve İsrail kontrolünün istikrarlı bir şekilde pekiştirilmesi, tek tek kararları defalarca kınarken bir yandan da İsrail’i destekleyen ve daha büyük projenin devam etmesine izin veren hükümetlerin gözü önünde gerçekleşti.

Batı Şeria ve Gazze, Batı’nın politikasına rağmen değil, büyük ölçüde bu politika sayesinde bugünkü durumuna ulaştı.

Netanyahu gerçekten yenilgiye uğrarsa, Batılı hükümetler nasıl tepki verecek?
Netanyahu’nun görevden ayrılması durumunda neler olacağını bir düşünün. Yeni bir İsrail hükümetinin göreve gelmesi, Batılı liderlerin hiç desteklemekten vazgeçmedikleri İsrail’e karşı eleştirelmiş gibi davranmak zorunda kalmamalarını sağlayacak. Yeni İsrail hükümetini geçmişle bir kopuş olarak sunacak ve o geçmişin oluşmasında kendi rollerine dair tüm soruları bastıracak. Batı Şeria konusunda sergilediği eylemsizlik ve Gazze’deki yıkımı durdurmadaki başarısızlığı, Binyamin Netanyahu adını taşımayan bir başbakanı desteklemek gibi basit bir eylemle siyasi olarak affedilebilir. Liderlik değişikliği, Batı hükümetlerinin on yıllardır mümkün kıldığı politikaların sürekliliğini gizleyen bir tür siyasi makyaj haline gelecek.

Netanyahu istifa ederse, yeni İsrail başbakanına bir şans verilmesi, yaptırımların durdurulması ve İsrail ile yeni bir sayfa açılması için çağrıda bulunan pek çok Batılı ses duyulacak. Bu çağrılara kulak verilirse, İsrail Filistin toprakları ve halkı üzerindeki kontrolünü pekiştirmek için kendine daha fazla zaman kazanmış olacak, Filistinliler boyun eğdirilmeye ve boğulmaya devam edecek ve Batılı liderler, tozlanmış eski barış ve umut sloganlarını yeniden canlandırarak suç ortaklığı ve hesap verme sorularından kaçınabilecekler.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Emperyalizmin açmazları: Savaşlar, yalanlar ve çöken refah devleti

Yayınlanma

Manitoba Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Radhika Desai, Doç. Pascal Lottaz’ın yayınına konuk olarak Brezilya seçimlerinden Ortadoğu’daki savaşlara, yapay zeka spekülasyonundan Avrupa’daki sokak hareketlerine kadar küresel sistemin tıkanıklıklarını değerlendirdi.

Kanada’daki Manitoba Üniversitesi Siyaset Çalışmaları Bölümü Öğretim Üyesi ve Jeopolitik Ekonomi Araştırma Grubu Direktörü Prof. Radhika Desai, İsviçreli uluslararası ilişkiler uzmanı ve Kyoto’daki Waseda Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Pascal Lottaz’ın Tarafsızlık Çalışmaları başlıklı programına konuk oldu.

Programda Brezilya seçimlerinden Ortadoğu’daki çatışmalara, ABD’nin iç siyasi krizinden Avrupa’daki sokak hareketlerine ve kapitalizmin yapısal tıkanıklıklarına kadar geniş bir değerlendirme yapıldı.

Prof. Desai, söyleşinin başında Latin Amerika’daki dengeleri değiştiren Brezilya seçimlerini ele aldı. Luiz Inacio Lula da Silva’nın zaferinin kendisi için beklenmedik olmadığını belirten Desai, ikinci tur öncesinde tabanın harekete geçirildiğini söyledi. Lula yönetiminin ilk turdaki rehaveti hızla fark ettiğini belirten Desai, üç haftalık arada sergilenen çabanın sonucu belirlediğini aktardı.

Yerleşik medya organlarının ve sermaye çevrelerinin Lula’nın zaferine mesafeli yaklaştığını hatırlatan Desai, piyasa çevrelerinin oluşturduğu baskıya dikkat çekti. Brezilya para birimi realin 1998 yılından bu yana en düşük seviyesine gerilemesinin bu kesimlerin hoşnutsuzluğunu yansıttığını dile getiren Desai, toplumsal dinamiklerin solun lehine işlediğini kaydetti.

Brezilya’da 1988 anayasasından bu yana halkın ağırlıklı olarak sola yöneldiğine işaret eden Desai, sağ kanadın yalnızca bir dönem iktidarda kalabildiğini anımsattı. Jair Bolsonaro kazansaydı bile istikrarlı bir yönetim kuramayacağını vurgulayan Desai, halkın sosyal harcamalara bağımlı olduğunu ve bu kesintilerin kolayca yapılamayacağını söyledi.

Lula’nın elde ettiği sonucun bölgesel bir dalgayı temsil ettiğini vurgulayan Desai, “Lula’nın zaferi, Latin Amerika genelinde solun kaybettiği yaklaşık altı seçimin ardından kıtadaki solu yeniden güçlendirdi. Bir yükselip bir alçalan pembe dalga şimdi yeniden yükselecek” dedi. Kurumsal sermaye güçlerinin ve Kongre’deki sağ çoğunluğun baskılarına rağmen Lula’nın daha kararlı bir yönetim sergileyeceğini ekledi.

Seçim sürecinde Brezilya Yüksek Mahkemesinin oynadığı role de değinen Desai, otobüs seferlerinin aksaması nedeniyle oy verme saatlerinin uzatılması gibi adımların sürecin meşruiyetini koruduğunu belirtti. Aşırı sağın sonuçları tartışmaya açma girişimlerinin yargı organları tarafından engellendiğini ve demokratik mekanizmanın işlediğini kaydetti.

“İsrail’deki seçim, iki farklı formatta soykırım ile soykırım arasındaki bir yarıştan ibarettir”

Söyleşinin ikinci ana gündem maddesini İsrail’deki seçimler ve hükümetin izlediği çatışma siyaseti oluşturdu. Doç. Pascal Lottaz’ın sahadaki siyasi seçeneklerin şiddetin dozunu belirleme yarışına dönüştüğü yönündeki tespitine katılan Prof. Desai, tablonun son derece kaygı verici olduğunu dile getirdi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun iktidarını korumak için her yola başvurduğunu söyleyen Desai, yaklaşan seçimlerin bıçak sırtında olduğunu ifade etti. Netanyahu’nun kaybetmesi durumunda hakkındaki yolsuzluk davaları ve güvenlik zaafları nedeniyle hapis tehdidiyle karşılaşacağını belirten Desai, bu paniğin toplumu zehirlediğini dile getirdi.

Netanyahu’nun Arap seçmenlerin sandığa gitmesini tehdit gibi sunan ve Kudüs üzerinde nükleer mantar bulutu gösteren propaganda afişlerine değinen Desai, toplumdaki dönüşüme işaret etti. Bir dönem Filistinlilerin haklarını cesurca savunan bir İsrail solunun var olduğunu ancak bu kesimin tamamen silindiğini söyledi.

İsrail toplumunun ezici bir çoğunluğunun savaşı destekler hale geldiğini vurgulayan Desai, muhalefetin eleştirilerinin sadece yönteme odaklandığını belirtti. Muhalif seslerin hükümete sadece işi neden bitirmediğini sorduğunu aktaran Desai, eskinin bir deyişini hatırlatarak tanrıların yok etmek istedikleri kişilerin önce akıllarını başlarından aldığını, İsrail’in de benzer bir akıl tutulmasına sürüklendiğini aktardı.

İsrail’in İran karşısında mutlak bir zafer elde etmesinin imkansız olduğunu savunan Desai, Netanyahu yönetiminin kendisini aşırılıkçı bir köşeye hapsettiğini bildirdi. Bu durumun sadece bir liderin tercihi olmadığını, bütün bir devlet aygıtının içine girdiği ve küçülerek çıkabileceği bir tuzak haline geldiğini anlattı.

Doç. Lottaz’ın ABD’deki İsrail lobisinin rolüne dair sorusu üzerine Desai, uluslararası ilişkiler kuramcısı John Mearsheimer’ın tezlerine mesafeli yaklaştığını belirtti. Mearsheimer’ın Ukrayna krizinde Batı’nın sorumluluğunu açıkça ortaya koyan yaklaşımını takdir ettiğini ifade eden Desai, lobi açıklamasının yetersiz bir soyutlama olduğunu dile getirdi.

Gerçekçilik kuramının devleti tek parça bir aktör saydığı için sermaye sınıflarının çıkarlarını açıklamakta zorlandığını anlatan Desai, “Gerçekçilik paradigması, ABD’nin kendi ulusal çıkarlarına göre hareket etmediği olgusunu açıklayabilmek için adeta şapkadan İsrail lobisi tavşanını çıkarmak zorunda kalıyor. Oysa ABD, halkın çıkarlarını değil, kendi dev şirketler sınıfının emperyalist projesini takip ediyor” dedi.

Emperyalizmin tarih boyunca vekil güçler üzerinden iş gördüğünü ve İsrail’in bölgede batmayan bir uçak gemisi gibi konumlandırıldığını belirten Desai, bu vekil gücün bazen merkezden özerk hareket edebildiğini söyledi. Şair William Butler Yeats’in doğanın dengesini anlatan dizelerine atıfla bazen doğanın terbiyecisini dinlemediğini ve İsrail’in de kendi inisiyatifini dayatmaya çalıştığını ifade etti.

Seçim öncesinde Netanyahu’nun İran’a kapsamlı saldırılar düzenlenmesi için Washington’a yoğun baskı yaptığını ancak beklediği onayı alamadığını hatırlatan Desai, çıkarların her zaman örtüşmediğini kaydetti. ABD’de Donald Trump ve mevcut siyasi karar vericilerin petrol fiyatlarını ve enflasyonu artıracak yeni bir savaştan iç politika kaygılarıyla kaçındığını belirtti.

“Trump, neoliberallerin elli yıldır halka vurduğu darbenin yarattığı büyük öfkeyi sömürerek iktidara geldi”

Söyleşide Doç. Pascal Lottaz, jeopolitik ekonomi yaklaşımının sınıf ile devleti nasıl birleştirdiğini gündeme getirdi. Prof. Desai, geliştirdiği jeopolitik ekonomi çerçevesinin Marksistlerin ulus devleti ihmal etme eğilimine bir yanıt niteliğinde olduğunu, sınıf ile devleti aynı analiz dairesine yerleştirdiğini açıkladı.

Brezilya örneğinde olduğu gibi sınıfsal mücadelelerin çok kutupluluğu ve BRICS gibi yapıları doğrudan desteklediğini anlatan Desai, iç politikanın dış politikanın seyrini tayin ettiğini söyledi. ABD’nin Ortadoğu ve Latin Amerika’daki saldırgan hamlelerinin arkasında da derin bir iç meşruiyet krizi yattığını dile getirdi.

Donald Trump’ın iktidara gelişini ve izlediği politikaları bu mercekle değerlendiren Desai, anketlerdeki düşüşe dikkat çekti. Trump’ın göreve geldikten birkaç ay sonra halk desteğini kesintisiz biçimde kaybetmeye başladığını belirten Desai, verilen sözler ile sergilenen pratik arasındaki uçuruma işaret etti.

İşçi sınıfına istihdam, sanayileşme ve enflasyonun düşürülmesi vaatleriyle gelen bir liderin koltuğa oturur oturmaz şirketler sınıfına hizmet etmeye başladığını kaydeden Desai, neoliberal modelin sınırlarına gelindiğini söyledi. ABD halkının elli yıldır uygulanan piyasa politikalarıyla ezildiğini ve artık köklü çözümler talep ettiğini ifade etti.

Halk desteğini toparlayamayan Trump yönetiminin dikkatleri dağıtmak için zafer ilan edebileceği bir dış düşman arayışına girdiğini belirten Desai, önce Venezuela kıyılarına donanma yığıldığını hatırlattı. Aylarca balıkçı teknelerinin vurulduğunu ve uyuşturucu taşındığı iddiasıyla masum insanların hayatına kastedildiğini söyleyen Desai, sonunda dağ fare doğurdu diyerek operasyonun Nicolas Maduro’nun kaçırılması girişimine kadar vardığını anlattı.

Venezuela Devlet Başkanı Yardımcısı Delcy Rodriguez ile yürütülen temaslara değinen Desai, emperyalist planların başarısız olduğunu bildirdi. Karakas’ta Maria Corina Machado gibi bir kuklanın iktidara getirilemeyeceğinin anlaşıldığını çünkü Bolivarcı devrim dışında hiçbir gücün ülkeyi yönetemeyeceğinin görüldüğünü dile getirdi.

Latin Amerika’daki başarısızlığın ardından Washington’ın Netanyahu’nun uzun süredir dile getirdiği İran’ı vurma çağrılarına daha açık hale geldiğini aktaran Desai, Trump’ın bu vaatlere aldandığını söyledi. Netanyahu’nun harekatın sadece bir hafta sonu süreceği, bombalamalar başlayınca İran halkının ayaklanıp hükümeti devireceği yönündeki telkinlerine inanıldığını belirtti.

ABD toplumunun içinde bulunduğu bunalımın en somut belirtisinin Trump gibi bir figürün seçilmesi olduğunu vurgulayan Desai, siyasetçilerin bu kadar büyük vaatlerde bulunmak zorunda kalmasının elli yıllık neoliberal yıkımın doğrudan sonucu olduğunu kaydetti.

“İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen refah çağı, sermayenin işçi sınıfına vermek zorunda kaldığı tavizlerin sonucuydu”

Tarihsel süreci ayrıntılandıran Doç. Lottaz, Roosevelt dönemindeki Yeni Düzen politikalarının ve savaş sonrası uzlaşmanın nasıl tasfiye edildiğini sordu. Prof. Desai, 1945 sonrasındaki Keynesyen refah devletinin sermayenin gönüllü bir tercihi olmadığını, iki dünya savaşı ve Büyük Buhran’ın kapitalizmin saygınlığını yerle bir etmesi nedeniyle zorunlu hale geldiğini hatırlattı.

Büyük Buhran’dan en ağır yarayı ABD’nin aldığını belirten Desai, savaş sonrası dönemde kapitalistlerin işçi sınıfının taleplerini kısmen de olsa tanımak zorunda kaldığını kaydetti. Bu tavizlerin 1950 ve 1960’larda muazzam bir iç talep ve büyüme dalgası yarattığını, eşitsizlikleri gerilettiğini anlattı.

Bu dengenin 1970’lerde krize girmesiyle birlikte şirketler sınıfının sözcüsü olan neoliberal kadroların sahneye çıktığını söyleyen Desai, sermayenin işçilere verdiği bütün hakları tek tek geri almaya başladığını aktardı. Bu tasfiyenin halkın sisteme olan bağlılığını tamamen zayıflattığına işaret etti.

Sistemin elinde rıza üretecek maddi araçlar kalmadığında iki yönteme sarıldığını vurgulayan Desai, “Sermaye halka hiçbir maddi taviz vermediğinde iktidarını sürdürebilmek için iki araca muhtaç kalır: Ya insanları kandıracaksınız ya da onları zorla bastıracaksınız. ABD seçimlerine akıtılan milyarlarca dolar dolandırıcılık tarafına yapılan yatırımı, artan polis baskısı ve sansür ise zorbalık tarafını gösteriyor” dedi.

Toplum üzerindeki denetimin her geçen gün sertleştiğini belirten Desai; muhalif seslerin bastırılması, üniversitelerdeki sansür, göçmenlere yönelik baskınlar ve kolluk güçlerinin yetkilerinin genişletilmesinin bu sıkışmışlığın ürünleri olduğunu bildirdi.

Doç. Lottaz, Kyoto’daki konferansta ele alınan konulardan birinin de Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu düzeni yöneten ulusötesi elitler olduğunu hatırlattı. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen gibi aktörlerin sürekli uluslararası kurumların üstünlüğünü savunarak ulus devletleri işlevsizleştirdiğini ve gücü hesap vermeyen teknokratlara devrettiğini ekledi.

Prof. Desai, İtalyan düşünür Antonio Gramsci’nin kriz dönemlerinde ortaya çıkan canavarlar olarak nitelediği marazi belirtilerin bugün Batı sistemini tamamen kuşattığını belirtti. Sözde demokratik olan devletlerin artık küçücük bir finansal oligarşinin çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini kaydetti.

Vergi yükünün zenginlerden yoksullara kaydırıldığını, kuralların gevşetilerek tekellerin toplumsal sorumluluklardan muaf tutulduğunu anlatan Desai, kamu varlıklarının özelleştirme adı altında yok pahasına sermayedarlara devredildiğini aktardı. Bu mekanizmanın rantiyeci asalak bir sınıf yarattığını dile getirdi.

Finansallaşmanın yarattığı yıkımı 1999 yılında yürürlükten kaldırılan mevzuat üzerinden örneklendiren Desai, mevduat bankaları ile yatırım bankaları arasındaki ayrımın silindiğini hatırlattı. Ticari bankaların spekülasyon yapmasına izin verilmesiyle birlikte piyasaların devasa bir kumarhaneye dönüştüğünü, Goldman Sachs gibi devlerin bu süreçten güçlenerek çıktığını belirtti.

“Yapay zeka çılgınlığı, hiçbir zaman ulaşılamayacak bir hayalin peşinde kamu kaynaklarını yutan dev bir aldatmacadır”

Bugün finansallaşma, sanayisizleşme ve borç krizinin üzerine binen en tehlikeli marazi belirtinin teknoloji sektöründeki yapay zeka balonu olduğunu söyleyen Prof. Desai, meselenin teknik bir devrimden ziyade sermaye transferi niteliği taşıdığını dile getirdi. Şirketlerin genel yapay zeka veya süper yapay zeka adını verdikleri hedeflerin bilimsel bir gerçekliği bulunmadığını bildirdi.

Teknoloji şirketlerinin elinde veri merkezleri inşa etmekten başka gerçek bir strateji olmadığını savunan Desai, niceliğin bir noktada kendiliğinden niteliğe dönüşeceği ve yapay zeka cennetine varılacağı fikrinin temelsiz bir yanılsamadan ibaret olduğunu anlattı. Piyasadaki aktörlerin de bu çıkmazı yavaş yavaş fark etmeye başladığını söyledi.

Büyük teknoloji şirketlerinin hisselerinde duraksama yaşanırken donanım üreticisi Nvidia’nın hisselerinin hızla yükseldiğine dikkat çeken Desai, yatırımların karlı olup olmamasından bağımsız olarak bu şirketin çılgınca yapılan harcamalar sayesinde para kazandığını kaydetti.

Bu kontrolsüz sürecin yarattığı toplumsal maliyeti eleştiren Desai, “Trilyonlarca dolar kamu yararına kullanılabilecekken hiçbir garantisi olmayan enerji canavarı bir yapay zeka arayışına gömülüyor. Bu balon patladığında devletlerin kurtarma paketleri bile yetersiz kalacak ve faturayı yine halk ödeyecek” dedi. Elektrik fiyatlarının artırıldığını ve kaynakların heba edildiğini sözlerine ekledi.

Avrupa’da, özellikle Fransa’da sokaklara taşan gençlik protestolarını da bu tablonun bir parçası olarak değerlendiren Desai, yeni neslin çok yönlü bir kuşatma altında olduğunu belirtti. Konut krizinin gençlerin aile evinden ayrılmasını imkansız kıldığını ve bunun ciddi demografik sonuçlar doğurarak doğum oranlarını düşürdüğünü bildirdi.

Üniversite mezuniyetinin iyi bir iş getireceği vaadinin çöktüğünü vurgulayan Desai, teknoloji politikalarının yol açtığı zihinsel tahribata da işaret etti. Toplumun en tehlikeli aşamaya sürüklendiğini söyleyerek, genç kuşaklara makinelerin onların yerine öğreneceği yalanının söylendiğini ve bunun toplumsal bir ölüme yol açacağını kaydetti.

Denetlenmeyen dijital platformların gençlerde ağır ruh sağlığı sorunlarına ve intihar vakalarına zemin hazırladığını belirten Desai, büyük şirketlerin insanların ihtiyaç duyduğu şeyleri değil ellerinde kalan şeyleri pazarlamak için muazzam kaynaklar harcadığını aktardı.

Doç. Lottaz’ın Fransa’daki polis şiddetine ve devletin olağanüstü hal uygulamalarını kalıcı yasalar haline getirmesine dair sorusu üzerine Desai, liberalizmin özüne dair temel bir çözümleme yaptı. Kapitalist sistemlerde korunan tek temel özgürlüğün mülkiyet hakkı olduğunu, diğer bütün hakların buna tabi kılındığını söyledi.

Parası olanın daha büyük bir megafona sahip olduğunu ve Elon Musk gibi figürlerin ifade özgürlüğünün sıradan yurttaşlardan katbekat fazla olduğunu belirten Desai, hukukun da sermayeyi korumak üzere dizayn edildiğini dile getirdi.

Avrupa egemen sınıflarının Ukrayna’daki savaşa bağımlı hale gelmesini bu sınıfsal sıkışmışlıkla açıklayan Desai, “Avrupalı elitler savaşa bağımlı çünkü neoliberal düzeni sürdürmenin başka yolu kalmadı. Yeniden silahlanmaya dayalı bir büyüme modeli sayesinde işçilere ücret artışı vermeden, talebi genişletmeden devlet bütçesini doğrudan silah tekellerine aktarabiliyorlar” dedi.

Savaş ortamının içerideki muhalefeti bastırmak için bir kalkan olarak kullanıldığını vurgulayan Desai, Ukrayna savaşını gösteriş amaçlı bir çatışma olarak tanımladı. Bedeli Ukrayna halkının ödediğini, üretilen silahların ise eninde sonunda hayat koşullarını protesto eden sıradan Avrupalı işçilere doğrultulduğunu anlattı.

Yüz yıllık döngüler halinde Avrupa yönetici sınıflarının halktan tamamen koptuğunu ve balkondan el salladıklarında insanların neden alkışlamadığını anlayamayacak kadar yozlaştığını söyleyen Desai, sarı yelekliler ve çiftçi eylemlerinin bu öfkenin öncü işaretleri olduğunu belirtti.

“Kapitalizm yüz yıl önce son kullanma tarihini doldurdu ve artık insanlığın temel ihtiyaçlarına hizmet etmiyor”

Mevcut dünya sisteminin yüz yıldır can çekiştiğini ve son kullanma tarihinin yirminci yüzyılın başlarında dolduğunu savunan Prof. Desai, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki otuz yıllık dönemin istisnai bir parantez olduğunu ifade etti. Bu dönemin sistemin kendi maharetinden değil, tavizler vermek zorunda kalan sınıf uzlaşmasından kaynaklandığını dile getirdi.

Söz konusu altın çağda sadece Batı’nın değil, sosyalist ülkelerin ve bağımsızlığını yeni kazanan kalkınmakta olan devletlerin de hızlı bir büyüme yakaladığını anımsatan Desai, uzlaşmanın bozulmasıyla birlikte son kırk elli yılın kesintisiz bir gerilemeye dönüştüğünü aktardı.

Eşitsizliğin zirveye çıktığını ve yönetici elitlerin kibrinin sistemi taşınamaz hale getirdiğini bildiren Desai, kapitalizmin insanlığın esenliğine hizmet etme kabiliyetini çoktan yitirdiğini vurguladı.

Doç. Lottaz’ın Çin modelinin aynı dönemde sekiz yüz milyon insanı yoksulluktan kurtararak orta sınıfa taşıdığı ve Batı’ya somut bir alternatif oluşturduğu yönündeki yorumunu destekleyen Desai, kamu denetiminin hayati önemine değindi.

Çin’de çok sayıda özel şirketin ve milyonlarca küçük işletmenin faaliyet gösterdiğini belirten Desai, farkı yaratan unsurun ekonominin genel yönünü halkın refahına göre belirleyen sorumlu bir devlet aygıtı olduğunu kaydetti.

Her ülkenin kendi sosyalizm modelini inşa edeceğini belirten Desai, “Sosyalizm her toplumun kendi koşullarında yeşerecektir. Önemli olan büyümenin amacının sıradan insanların refahı olmasıdır; tıpkı Deng Şiaoping’in farenin rengine bakılmaksızın fareyi tutan kediyi makbul sayması gibi, bizim de insanlığa bolluk getirecek fareyi yakalamamız gerekir” dedi.

Piyasayı kendi haline bırakmanın kendiliğinden refah ve büyüme üreteceği inancını büyüsel düşünme olarak niteleyen Desai, bu safsatadan derhal vazgeçilmesi gerektiğini ve elli yıldır süren bu yanılsamaya karşı artık uyanma vaktinin geldiğini söyleyerek konuşmasını tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English