Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Prof. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü

Yayınlanma

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Robert A. Pape, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyetiyle savaş öncesinden daha güçlü hale geldiğini belirtti. Pape, küresel petrol arzındaki daralmanın büyüyeceğini, ABD’nin sınırlı kara harekâtına girişme ihtimalinin yüzde 70’e yaklaştığını söyledi.

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü, Chicago Güvenlik ve Tehditler Projesi Direktörü, hava gücü, siyasi şiddet ve intihar saldırıları üzerine çalışan Prof. Robert A. Pape, girişimci, yazar ve The Diary of a CEO adlı YouTube kanalının sunucusu Steven Bartlett’a verdiği mülakatta İran’ın savaşın başladığı 28 Şubat’tan önceki durumuna kıyasla daha güçlü hale geldiğini savundu.

Pape, yaklaşık 20 yıldır İran’ın bombalanmasına ilişkin modeller geliştirdiğini, 2001 ile 2024 yılları arasında çatışmalarla ilgili farklı meselelerde bütün ABD yönetimlerine danışmanlık yaptığını anlattı. Savaşın gidişatını “tırmanma kapanı” adını verdiği aşamalar üzerinden değerlendiren Pape, dünyanın ekonomik bunalıma doğru ilerlediğini, ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı kuvvet kullanarak açmaya yönelebileceğini ve sınırlı kara harekâtı ihtimalinin kısa süre içinde yüzde 70’e yaklaştığını söyledi.

“İran bugün savaş başlamadan öncekinden daha güçlü”

Pape, ABD’nin İran yönetimini çökertmek amacıyla giriştiği hava harekâtının beklenen sonucu doğurmadığını belirtti. İran’ın dini liderinin yanı sıra üst düzey yaklaşık 137 yöneticinin öldürüldüğünü söyleyen Pape, buna rağmen siyasi yapının ayakta kaldığını kaydetti.

Pape, saldırının ölçeğini ABD üzerinden şu sözlerle tasvir etti: “Bu, birilerinin başkanımızı, eşini, başkanın yakın aile fertlerini, kabinenin yarısını, Savunma Bakanlığındaki bütün yöneticileri, Merkezi İstihbarat Teşkilatındaki bütün yöneticileri ve Kongrenin yaklaşık üçte birini öldürmesine benzer. Mart ayının ilk haftalarında İran’a yaptığımız buydu. Buna rağmen yönetim ayakta kaldı.”

Hava gücünün tek başına siyasi yönetimleri devirmediğini savunan Pape, geliştirdiği modelin Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen örneklere dayandığını söyledi. ABD Başkanı Donald Trump’ın, hava saldırılarının İran yönetimini çökertebileceği beklentisiyle tarihin ağır birikimine karşı hareket ettiğini ileri sürdü.

Pape’e göre ABD, yönetim değişikliği hedefleyen bombardımanın ardından altı haftalık hava harekâtına, daha sonra iki aylık ablukaya geçti. Washington, Hürmüz üzerindeki hakimiyetinden vazgeçmesi için İran’a baskı kurmaya çalıştı. Ancak İran, 28 Şubat’ta başlayan saldırılardan yalnızca birkaç gün sonra boğazı denetimine aldı; 2 ve 3 Mart dolaylarında gemi trafiği durdu ve geçişler ancak kısa süreli, dar kapsamlı biçimde yeniden sağlanabildi.

“Mart ayının ilk haftasından beri içinde olduğumuz ikilem şu: İran’ı Hürmüz’ün denetiminden nasıl vazgeçireceksiniz? Yoksa İran’ın ufukta görünen bütün zaman boyunca Hürmüz’ü denetlemesine izin mi vereceksiniz?” diyen Pape, askeri baskı, abluka ve müzakerelerin bu temel sorunu çözemediğini söyledi.

“Bu bir ticari anlaşma değil, güç dengesi meselesi”

Bartlett, ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın kısa süre önce İran’la savaşı sona erdirecek bir mutabakatın imzalanmak üzere olduğunu söylediğini hatırlattı. Pape, Vance’ın anlaşmanın sonuç vereceğine içtenlikle inandığını düşündüğünü, ancak yaklaşımının uluslararası siyaseti ticari pazarlık gibi ele aldığını savundu.

Pape, “Başkan Yardımcısı Vance bunu ticari anlaşma gibi ele aldı. İran’ın belirli bir hizmet karşılığında elde edeceği yararlardan söz etti. Biz boğazın açılmasını istiyoruz, siz de açarsanız size farklı yollarla para teklif edeceğiz anlayışı vardı. Bu, uluslararası siyasetin temel mahiyetini yanlış anlamaktır” dedi.

Savaştan önce ABD’nin bölgede üstün, İsrail’in yükselen, İran’ın ise gerileyen güç olduğunu söyleyen Pape, savaş başladıktan sonraki iki hafta içinde Hürmüz’ün denetiminin İran’a geçmesiyle güç dengesinin köklü biçimde değiştiğini ileri sürdü. Boğazdan geçen petrolün sağladığı gelirin yalnızca mali kaynak değil, askeri güç, bölge ülkeleri üzerinde nüfuz ve etki sahası anlamına geldiğini anlattı.

Pape, İran açısından belirleyici hükümlerin ileride verileceği söylenen 300 milyar dolarlık imkanlar değil, Hürmüz üzerindeki hakimiyeti pekiştiren maddeler olduğunu söyledi. Anlaşmayı “İran’ın bölgesel hakim güce dönüşmesinin yol haritası” diye niteleyen Pape, hakim gücü “Basra Körfezi ve Ortadoğu’daki en baskın devlet” olarak tarif etti.

Mutabakatın beşinci maddesinin gemi geçişlerine ilişkin düzenlemeleri İran’a bıraktığını söyleyen Pape, İran’ın 60 gün ücret almayacağının yazıldığını, sonrasındaki ücretleri ise İran ile Umman’ın belirleyeceğini anlattı. ABD’nin gelecekteki ücretlendirmede söz hakkına sahip olacağına ilişkin hüküm yer almadığını belirtti.

Pape, “Bu, İran’a Hürmüz Boğazı’nın denetimini ve gelecekteki ücretleri hiçbir sınırlama olmaksızın belirleme yetkisini veriyor” dedi. Belgenin sahihliği sorusuna da İran yönetimi ile Beyaz Saray’ın kelimesi kelimesine aynı metni yayımladığını, bunun daha önce basına sızan taslaklardan değil, Trump’ın imzaladığı nihai metinden kaynaklandığını söyleyerek karşılık verdi.

“Hürmüz’ü denetlemek dünya petrolünün yüzde 20’sini denetlemektir”

Pape, Hürmüz’den dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiğini, bu hacmin İran’a büyük mali ve stratejik güç sağlayabileceğini ifade etti. Ancak Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin boğazı aşan boru hatlarını kullanmaya başlaması nedeniyle Hürmüz’ün tek başına zamanla değer kaybedebileceğini de ekledi.

Savaş öncesinde boğazdan günde yaklaşık 20 milyon varil petrol geçtiğini anlatan Pape, Suudi Arabistan’ın mart ortasından itibaren daha önce kullanılmayan bir boru hattıyla Kızıldeniz’e günde 4 ila 5 milyon varil, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Füceyre üzerinden yaklaşık 2 milyon varil petrol aktardığını söyledi. Böylece kısa sürede yaklaşık 7 milyon varillik sevkiyat Hürmüz’ü aşmaya başladı.

Irak’ın ve başka ülkelerin Suriye üzerinden yeni hatlar kurma ihtimalinin de konuşulduğunu belirten Pape, İran’ın yalnızca boğazı değil, bu güzergahları da etkileyebilecek nüfuz kuşağı istediğini savundu. İran Devrim Muhafızları yöneticilerinin Akdeniz’den Kızıldeniz’e ve Basra Körfezi’ne uzanan bir güvenlik ve direniş kuşağından söz ettiğini aktardı.

Pape, Yemen’deki Husilerin Kızıldeniz’i, Lübnan’daki Hizbullah’ın ise Suriye üzerinden kurulabilecek hatları tehdit edebileceğini söyledi. “İran açısından mesele yalnızca Hürmüz’ü denetlemek değil. Petrol Basra Körfezi’nden Hürmüz yoluyla, Suriye üzerinden veya Kızıldeniz’den çıksa da bunların tümünü etkileyebilecek işleyen bir nüfuz sahası kurmak” diye konuştu.

Mutabakatın ilk maddesinin Lübnan’ın toprak bütünlüğünün ABD güvencesine alınmasını öngördüğünü belirten Pape, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun İsrail’in Lübnan’daki askeri varlığını süresiz biçimde muhafaza edebilecek başka bir düzenleme kurmasının bu hükümle çeliştiğini savundu.

Trump yönetiminin ayrıca İran’la eşgüdüm kurmadan, gemileri Umman kıyısına yakın güney geçidinden Hürmüz’e yönlendirdiğini söyledi. Bazı gemilerin tanımlama cihazlarını kapattığını, Trump’ın bunu İran denetimini aşan gizli geçiş usulü diye sosyal medya paylaşımlarında övdüğünü anlatan Pape, bu uygulamanın beşinci maddeye aykırı olduğunu ileri sürdü.

Mutabakatın on birinci maddesine göre İran’ın ABD’nin yıllardır el koyduğu bazı varlıklarını geri alması ve paranın kullanımına kendisinin karar vermesi gerekiyordu. Pape, Trump’ın paranın ancak İran’ın ABD’li çiftçilerden tahıl alması şartıyla serbest bırakılabileceğini açıklamasını üçüncü ihlal saydı.

Pape, “Başkan Trump belgeye yaklaşık bir ya da iki gün sadık kaldı. Bu metin ABD açısından stratejik yenilgiyi temsil ediyordu ve Trump bunu neden kabul ettiğini açıkça anlattı. Kaybı bir ya da iki gün sahiplendi, ardından hemen tersine çevirmeye çalıştı. Yeniden savaşa dönmemizin sebebi budur” dedi.

“İran hayatta kalma arayışından güç kazanma arzusuna geçti”

İran’ın savaş öncesinde Hürmüz’ü denetlemediğini vurgulayan Pape, bombardımanın Tahran’a yeni imkan sunduğunu savundu. ABD donanmasının bölgede İran’ın boğazdaki hakimiyetini dengeleyecek konumda olmadığını, Tahran’ın bu boşluğu güç kazanmak için kullandığını söyledi.

Pape, “İran hayatta kalma arayışından ihtirasa geçti. Saldırının yarattığı fırsatı gördü. ABD’nin burada donanması dahi yoktu. İran’ın Hürmüz üzerindeki hakimiyetini dengeleyecek hiçbir araç yoktu. Bu fırsatı gücü ele geçirmek için kullandı” ifadelerini kullandı.

İran’ın bugün savaş öncesine kıyasla daha kuvvetli olduğuna ilişkin görüşünü yineleyen Pape, “Bunu hiçbir memnuniyet duymadan söylüyorum. İran’ın 28 Şubat’ta savaş başlamadan önceki halinden daha güçlü olduğuna artık ciddi biçimde kuşku yok. Bunun sebebi Hürmüz Boğazı’nı denetlemesi ve boğazdan geçen neredeyse her gemiyi dilediğinde tehdit edebilmesi” dedi.

Trump’ın İran hava ve deniz kuvvetlerinin, füze kabiliyetinin, radarlarının ve hava gözetleme sistemlerinin büyük ölçüde yok edildiğini söylediğini hatırlatan Bartlett’a cevap veren Pape, İran’ın saldırılarını sürdürmek için cephaneliğinin yalnızca küçük bölümüne ihtiyaç duyduğunu anlattı.

İran’ın savaşa binlerce, muhtemelen on binlerce insansız hava aracı, balistik füze ve deniz yüzeyine yakın uçan gemisavar seyir füzesiyle girdiğini belirten Pape, önemli miktarda mühimmat yok edilse de kalan silahların doygunluk saldırıları için yeterli olduğunu söyledi.

“Çok sayıda aracı aynı anda göndererek savunma kabiliyetimizi doyuruyorlar. Yeterli sayıda araç savunmayı aşarak üsleri ya kullanılamaz hale getiriyor ya da ancak çok sınırlı kullanılmasına izin verecek ölçüde hasara uğratıyor” diyen Pape, İran’ın cephanesinin tükenme işareti göstermediğini kaydetti.

Mart ayında saldırıların daha çok orta menzilli balistik füzelerle yürütüldüğünü, mart ortasından yakın zamana kadar insansız hava araçlarının ağırlık kazandığını anlatan Pape, son haftada balistik ve seyir füzelerinin yeniden farklı hedeflere karşı kullanılmaya başladığını söyledi. ABD’nin asıl sıkıntısının uçaklardan atılacak mühimmat değil, gelen füzeleri vuracak önleyiciler olabileceğini belirtti, ancak bunu kesinleşmiş bilgi diye sunmadı.

“Bu araçları her yere saklıyorlar”

Pape, İran’ın küçük insansız hava araçlarını mağaralarda, depolarda ve dağlık arazinin farklı katmanlarında sakladığını söyledi. Bir aracın mülakatın yapıldığı odaya rahatlıkla sığabileceğini belirterek, hedeflerin büyüklüğü ile saklanabilecekleri alan arasındaki orantısızlığa işaret etti.

İran yapımı Şahid-136 araçlarının yaklaşık 800 kilometrelik yarıçap içinde herhangi bir yerde saklanabileceğini ifade eden Pape, bu alanı Kaliforniya’dan büyük, yaklaşık bir buçuk Kaliforniya genişliğinde diye tasvir etti. Bartlett’ın “Bu, Kaliforniya’da kamyon aramaya benziyor” sözlerine Pape, “Evet, Kaliforniya’da kamyon aramaya benziyor” karşılığını verdi.

Dağlık yapının meseleyi iki değil, üç boyutlu hale getirdiğini söyleyen Pape, insansız hava araçlarının arazinin farklı derinliklerine ve katmanlarına dağıtılabileceğini anlattı. Hava saldırılarının bu araçları tek tek veya küçük kümeler halinde tespit etmesi gerektiğini, İran’ın aynı sırada yenilerini ürettiğini ekledi.

Pape, ABD Savunma Bakanlığından nisan ayında sızan tahminlere göre İran’ın Rusya’ya vermek üzere yılda 55 bin araç ürettiğini söyledi. Bunun her ay binlerce yeni araç anlamına geldiğini belirterek, “Nisandan bu yana neden 5 bin ya da 10 bin yeni araç daha üretmiş olmasınlar?” diye sordu.

Boğazın açılabilmesi için onlarca veya yüzlerce aracın imha edilmesinin yetmeyeceğini vurgulayan Pape, denizcilik şirketlerinin gemilerinin emniyetine ikna edilmesi gerektiğini söyledi. ABD Savunma Bakanlığının özel şirketlere geçiş emri veremeyeceğini, gemilerin ve taşıdıkları petrolün çok yüksek değere sahip olduğunu anlattı.

Bartlett, yeni gemiyle dolu petrol yükünün toplam değerinin yaklaşık 300 milyon dolara erişebildiğine ilişkin veriyi aktardı. Pape, buna mürettebatın hayatının ve sigorta maliyetlerinin de eklendiğini söyledi. “Mürettebat ölmek istemiyor. Bu sebeple bölgeden ayrılan gemilerin sayısı, girenlerden daha yüksek. Giren gemilerin önemli bölümü de İran limanlarına yöneliyor” dedi.

“Dünya gerçekten petrolsüz kalmanın eşiğinde”

Pape, deniz taşımacılığının düzelmemesi halinde önümüzdeki haftalar veya aylarda küresel ekonomik bunalımın büyüyeceğini söyledi. ABD’nin yeniden abluka uygulamasının da Hürmüz’ü açmadığını belirten Pape, “Başkan Trump’ın kaçınmaya çalıştığını söylediği durumun kapısını çalıyoruz. Dünya gerçekten petrolsüz kalmanın eşiğinde” ifadelerini kullandı.

Mülakattan yaklaşık altı saat önce Husilerin Kızıldeniz’de Suudi petrolünün çıktığı Yenbu çevresindeki hattı kapattığını söyleyen Pape, bunun birkaç haftadır artan baskının devamı olduğunu anlattı. Hürmüz’ün kapalı kalmasına Kızıldeniz güzergahındaki kesintinin de eklenmesiyle petrol akışının daha ağır darbe aldığını savundu.

Pape, “Bu, kelimenin gerçek anlamıyla kaygı duyduğumuz en kötü senaryo” dedi. Hürmüz’den geçen günlük 20 milyon varilin 7 milyon varillik bölümünün Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri hatlarıyla aşılabildiğini, geriye 13 milyon varillik açığın kaldığını söyledi.

ABD’nin mart ortasında stratejik petrol rezervinden haftada yaklaşık 5 ila 6 milyon varil piyasaya vermeye başladığını belirten Pape, bunun fiyatlardaki ani sıçramayı sınırladığını anlattı. Bartlett, Trump’ın yaklaşık 120 güne yayılmak üzere 172 milyon varillik acil salımı onayladığını, Uluslararası Enerji Ajansına üye 32 ülkenin toplam 400 milyon varillik eşgüdümlü salım kararı aldığını aktardı.

Temmuz 2026 itibarıyla ABD stratejik rezervinin yaklaşık 300 milyon varile gerilediği ve 1983’ten bu yana en düşük düzeye indiği bilgisi üzerine Pape, “Rezervi harcadığınızda hemen yeniden dolduramazsınız. Trump’ın dört hafta içinde petrolün tükenmesinden söz ederken kastettiği buydu. Yaklaşık 120 günlük sürenin sonuna geldik” dedi.

Ham petrolün yanı sıra rafineri kapasitesinin de daraldığını belirten Pape, araçların ham petrolle değil benzin ve motorinle çalıştığını hatırlattı. Dünya rafinerilerinin önemli bölümünün Basra Körfezi çevresinde yer aldığını, yalnız ham petrolün değil işlenmiş petrol ürünlerinin de bölgeden geçtiğini söyledi.

Pape, Basra Körfezi’ndeki kesinti nedeniyle dünya rafineri kapasitesinin yaklaşık dörtte biri veya üçte birinin devre dışı kalmış olabileceğini, Ukrayna’nın Rus rafinerilerine saldırılarının da sıkıntıyı büyüttüğünü savundu. Kesin oranı bilmediğini vurgulayarak toplam kapasite kaybının yüzde 40 dolayına yaklaşabileceğini söyledi.

“Başkan Trump bir ay önce boğazı açmak istedi, fakat kaybı sahiplenmek istemedi. Dünya ekonomisini tehlikeye atmayı, yenilgiyi kabul etmeye tercih etti. Belki fikrini değiştirir” diyen Pape, İran’ın Hürmüz’ü kendi şartlarıyla denetlemesine izin vermek ile küresel ekonomik bunalım arasında tercih yapıldığı görüşünü dile getirdi.

“Titanik’teyiz ve buzdağına çarpmak üzereyiz”

Pape, savaşın gidişatını ters piramit biçimindeki beş aşamalı tırmanma çizelgesiyle anlattı. Birinci aşamayı İran yönetimini hedefleyen sınırlı bombardıman, ikinci aşamayı İran’ın Hürmüz’ü ele geçirmesi ve ABD’nin altı haftalık bombardımanla ablukaya yönelmesi olarak tanımladı.

Üçüncü aşamada ekonomik bunalım ile İran’ın yükselen bölgesel güce dönüşmesini kabullenme seçeneğinin yan yana geldiğini söyledi. İran’ın Hürmüz hakimiyeti, bölgesel nüfuz sahası ve ilerleyen yıllarda nükleer silah edinme ihtimaliyle dünyanın dördüncü güç merkezi haline gelebileceğini ileri sürdü.

Pape, “Şimdi üçüncü aşamanın sorusuna geliyoruz: Hürmüz’ün en azından bir bölümünü kuvvet kullanarak geri almak için gerçekten fiziki güç kullanacak mıyız? Bu, dünya ekonomisi, Amerikalılara yönelen uluslararası terör ve kalıcı savaşa girip girmeyeceğimiz bakımından dünyanın en önemli sorusudur” dedi.

Ara seçimlere kadar ABD’nin boğazı kuvvet kullanarak açıp açamayacağının önümüzdeki dönemi belirleyeceğini söyleyen Pape, kendi cevabının “neredeyse kesinlikle hayır” olduğunu açıkladı.

Trump’ın hazirandaki Yediler Grubu zirvesinde dünya rezervlerinin yaklaşık dört hafta içinde tükeneceğini söylediğini hatırlatan Pape, bu sözleri mutabakatı imzalama gerekçesinin açık itirafı saydı. Ancak Trump’ın 48 saat içinde mutabakatın hükümlerini zedelediğini ve yaklaşan ekonomik bunalımı önleyebilecek düzenlemeyi işlemez hale getirdiğini savundu.

Pape, “Titanik’teyiz ve buzdağına çarpmak üzereyiz. Buzdağı biraz daha uzağa kaymış olabilir, fakat yörüngemiz değişmedi. Çarpışma geldiğinde herkese yetecek filika yok. Filikası eksik kalacak olanlar Cumhuriyetçiler” ifadelerini kullandı.

Benzin fiyatlarının yükselmesi ve ekonomik sıkıntının büyümesi halinde Cumhuriyetçilerin kasımdaki ara seçimlerde Temsilciler Meclisi veya Senato’da sandalye kaybedebileceğini söyledi. Bunun Trump’ı görev süresinin son iki yılında son derece etkisiz hale getirebileceğini, azil girişimleriyle ve Demokratların denetlediği Kongreyle karşı karşıya bırakabileceğini ileri sürdü.

Pape, Trump’ın seçimlerden önce askeri tırmanmaya gitmeyeceği yönündeki görüşlere öteden beri katılmadığını söyledi. Ekonomik daralmanın seçimden önce vurma ihtimalinin, başkanı kısa vadeli ve başarı ihtimali düşük askeri seçeneklere yönelttiğini savundu.

Trump’ın çekilmesi halinde İran’ın Hürmüz’ü denetlediğini, ücretleri belirlediğini, nükleer programında sınırlama kabul etmediğini ve yeni güç merkezi haline geldiğini kabul etmek zorunda kalacağını söyleyen Pape, bunun herhangi bir ABD başkanı için ağır siyasi yenilgi anlamına geleceğini ifade etti.

“ABD sınırlı kara harekâtına yönelebilir”

Pape, ABD’nin Umman Körfezi’ne deniz ve kara unsurları yığdığına işaret etti. Bölgede yaklaşık 4 bin 500 ila 5 bin deniz piyadesi ile 82. Hava İndirme Tümeninden yaklaşık 4 bin askerin yer aldığını söyledi.

Uçak gemileri, muhripler ve diğer savaş gemilerinin Hürmüz’ün batısındaki Basra Körfezi’ne geçirilmediğini, Umman Körfezi’nde toplandığını belirten Pape, bu kuvvetlerin İran’ın seyrek nüfuslu güneydoğu kıyısındaki Çabahar veya Bender Abbas ile Çabahar arasındaki Cask limanına yöneltilebileceğini savundu.

Pape, “Bu, Çabahar veya Cask gibi hedeflerden birini ele geçirmek için kuracağınız türden kuvvettir. Başkan Trump açısından bunun siyasi karşılığı, haftalar boyunca tutulabilecek simgesel zafer olabilir” dedi.

Böyle bir harekâtın Hürmüz’ü kalıcı biçimde açmayacağını, İran’ın bir süre sonra bütün gücünü bölgeye yönelterek ABD birliklerini ağır kayba uğratabileceğini söyledi. Haftalar içinde yüzlerce Amerikan askerinin ölebileceğini, bunun ABD içinde savaşa karşı çıkanları daha da uzaklaştırırken Trump’ın tabanındaki desteği kısa vadede sertleştirebileceğini belirtti.

Bartlett’ın aktardığı kamuoyu yoklamalarında Amerikalıların yalnızca yüzde 27 ila 34’ünün savaşı desteklediği, yüzde 53 ila 57’sinin karşı çıktığı; Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” tabanında ise desteğin yüzde 77 ila 85’e çıktığı belirtildi.

Pape, asker kayıplarının ilk dönemde savaşa desteği azaltmak yerine güçlendirebileceğini söyledi. “İnsanlar, ‘Çekilirsek ölenler boşuna mı öldü, bu ölümler değersiz miydi?’ diye sorar. Bu, cevaplaması çok ağır bir sorudur. Asker kayıpları kısa vadede savaşa verilen desteği sertleştirebilir, hatta artırabilir” dedi.

ABD’nin sınırlı kara harekâtı ihtimalini değerlendiren Pape, “Yüzde 50’nin epey üzerinde. Şimdi yüzde 70’e yaklaşıyor. Gelecek ay içinde, hatta daha kısa sürede gerçekleşebilir. Bu haftanın sonunda bile olabilir” ifadelerini kullandı.

“En büyük kaygım çok sayıda insanın öleceği saldırı”

Pape, yakın dönemde en fazla kaygı duyduğu ihtimalin Amerikan askerlerine veya sivillerine karşı çok sayıda can kaybına yol açacak saldırı olduğunu söyledi. İran’ın Umman Körfezi’ndeki ABD savaş gemilerine çok sayıda balistik füzeyle saldırabileceğini belirtti.

İran’ın son bir buçuk haftadaki hedef seçimlerinin hassasiyet gösterdiğini söyleyen Pape, Tahran’ın ABD gemilerinin hareketlerini kendi imkanlarıyla mı izlediğinin, yoksa Çin veya Rusya’dan yardım mı aldığının bilinmediğini ekledi.

“Boğazı kapattılar, Kızıldeniz’i kapattılar. Bu çizgide ilerlersek bu hafta veya gelecek hafta bir gemiye karşı toplu füze saldırısından kaygı duyuyorum” diyen Pape, kara işgali tehdidinin intihar saldırıları bakımından en güçlü risk unsuru olduğunu savundu.

Pape, intihar saldırılarını 25 yıldır incelediğini, 11 Eylül saldırılarından sonra dünyadaki bütün intihar saldırılarını kapsayan ilk veri tabanını Chicago Üniversitesinde araştırma görevlileriyle hazırladığını anlattı. “İntihar saldırıları terörün akciğer kanseridir. Terör kategorisinde diğer bütün yöntemlerin toplamından daha çok insan öldürür” dedi.

Araştırmalarında başat risk unsurunun, saldırganların değer verdiği topraklarda yabancı askeri varlık ve siyasi denetim olduğunu söyledi. Hava bombardımanı ile kara işgali arasındaki farkı şöyle açıkladı: “Belirleyici olan yalnızca insanların öldürülmesi değil. Kara kuvvetleri siyasi denetim kurar. Denetlenen toplum kendi hayat tarzı üzerinde söz sahibi olmadığını düşünür. Bu daha derin ihlal duygusu yaratır.”

İntihar saldırısını, insanı hassas güdümlü silaha dönüştüren yöntem diye tarif eden Pape, insanın kalabalığın veya yapının en zayıf yerini ve patlama için en elverişli anı herhangi bir teknik sistemden daha iyi seçebildiğini söyledi.

Kara harekâtının başlaması halinde saldırıların Ortadoğu’daki ABD askerleriyle sınırlı kalmayabileceğini belirten Pape, Amerikalı yolcuları taşıyan uçakların, Akabe’deki otellerin veya boru hattı projelerinde çalışan iş insanlarının hedef seçilebileceğini anlattı. Saldırıların Londra’da, Endonezya’da veya dünyanın başka bir yerinde gerçekleşebileceğini söyledi.

İran’ın dini liderinin ABD’ye “unutulmaz dersler” verileceğini söylemesini, saldırıları teşvik edebilecek dile yakın gördüğünü belirten Pape, saldırının doğrudan İran yönetimince emredilmesi gerekmediğini, teşvikten etkilenen kişilerin bağımsız saldırıya girişebileceğini ifade etti.

“Ulaşılabilir çıkış yolu artık kalmadı”

Trump’ın savaşın başında zafer ilan edip çekilebileceğini söyleyen Pape, martın ilk haftasında kendi tavsiyesinin İran’a ders verildiğini açıklamak, öldürülen yöneticileri gerekçe göstermek ve nükleer program üzerine müzakerelere dönmek olduğunu anlattı.

Nisandaki tavsiyesinin ise İsrail’i askeri bakımdan sınırlamak ve Lübnan’a ilerleyişini durdurmak olduğunu söyledi. Trump’ın bu seçenekleri aylar sonra uygulamaya çalıştığını, fakat zamanında atılmayan kararların artık inandırıcılığını yitirdiğini savundu.

Bartlett’ın serbest deniz taşımacılığını yeniden sağlayacak ve ABD’nin stratejik yenilgi görüntüsü vermeden çekilmesine izin verecek bir çıkış yolu olup olmadığını sorması üzerine Pape, “Hayır Steven, ulaşılabilir bir çıkış yolu yok. O gemi çoktan limandan ayrıldı” dedi.

Savaşın henüz kalıcı savaş aşamasına geçmediğini belirten Pape, ara seçimlerde Demokratların Temsilciler Meclisi veya Senato’nun denetimini alması halinde savaş bütçesini kesebileceğini söyledi. Kongrenin bu yetkiyi son olarak 1974’te Vietnam Savaşı sırasında kullandığını hatırlattı.

Trump’ın başkomutanlık yetkisine dayanarak bütçe sınırlamalarını aşmaya çalışabileceği, veto yetkisini kullanabileceği ve mevcut savunma kaynaklarını başka kalemlerden aktarabileceği değerlendirmesine Pape, bunun anayasal bunalım doğuracağını söyledi.

“Kongre yetkinin kendisinde olduğunu düşünecek, Başkan Trump yetkinin kendisinde olduğunu düşünecek. Anayasal bunalım tam olarak budur” diyen Pape, İran savaşının göç politikası, sınır dışı uygulamaları, iç siyasi şiddet ve seçim tartışmalarıyla birleşeceğini ileri sürdü.

Pape, 2026 ara seçimlerini “hayatımızın en tehlikeli seçimi” diye niteledi. Uluslararası kriz ile ABD’deki siyasi gerilimin kesişmesinin 1960’lardaki kitlesel gösterilere, savaş karşıtı şiddete, suikastlara ve bombalı saldırılara benzer ortam doğurabileceğini savundu.

Ara seçimlerin sonucuna ilişkin kesin tahminde bulunmayan Pape, çok sayıda Amerikalının öleceği saldırının Trump ile Cumhuriyetçilerin kazanma ihtimalini artırabileceğini, böyle bir saldırı yaşanmadan küresel ekonomik bunalımın büyümesinin ise Cumhuriyetçilerin kaybetme ihtimalini yükselteceğini söyledi.

“Trump’ın aradığı şey simgesel zafer”

ABD’nin hava harekâtının günlük maliyetinin yaklaşık 2 milyar dolar olduğuna ilişkin değerlendirmeler sorulduğunda Pape, füze önleyicilerinin tükenmesi ihtimalinin var olduğunu, ancak bunun düşük kaldığını söyledi. ABD’nin Asya ve Avrupa’daki stoklardan, özellikle Patriot önleyicilerinden Basra Körfezi’ne sevkiyat yaptığını, Ukrayna’nın az sayıda Patriot alabilmesinin sebeplerinden birinin bu olduğunu anlattı.

Uçaklardan atılacak bombaların tükenmesinin ise büyük abartı sayılacağını belirten Pape, 500 librelik güdümsüz bombalara yaklaşık 20 ila 25 bin dolarlık uydu yönlendirme düzenekleri takılarak hassas mühimmata dönüştürülebileceğini söyledi.

Trump’ın ara seçimlere kadarki asıl hedefinin “simgesel zafer” olduğunu savunan Pape, bunun bir veya iki hafta korunabilecek, başkanın karşılık verdiğini gösterecek sınırlı askeri kazanım şeklinde sunulabileceğini belirtti.

“Başkan Trump’ın hedefi çok basit: Simgesel zafer. Bir hafta, belki iki hafta dayanacak, karşılık verdiğini gösterecek bir sonuç. Destekçileri bunu, ‘Kazanmasına izin verirseniz neler yapabileceğini gösterdi’ diye sunabilir” dedi.

Trump’ın sıkıştığını ve bunu bilip bilmediğini soran Bartlett’a Pape, başkanla hiç tanışmadığını, kişisel düşüncelerini bilemeyeceğini söyledi. Kendi araştırmasının karar mercilerinin sözleri ile karşı karşıya kaldıkları teşviklere baktığını, tarif ettiği teşviklerin Trump’ın davranışını önemli ölçüde öngördüğünü savundu.

Trump kendisini ararsa birkaç yıllık, daha dengeli bölgesel güç dağılımı kuracak plan üzerinde çalışmak isteyeceğini söyleyen Pape, “Ama bana, ‘Robert, gelecek üç ayda ne yapmalıyım, ara seçimler geliyor’ derse cevabım şu olur: Beni aramayın. Başkan Trump’a yardım etmek isterim, fakat Amerika’ya gerçek anlamda yardım etmek isterim” dedi.

“Önümüzdeki aylarda kara harekâtı eşiği aşılacak”

Çin’in küresel istikrarsızlık istemediğini, fakat İran’ın ağır biçimde ezilmesini de çıkarına uygun görmediğini söyleyen Pape, Pekin’in kendi kuvvetleriyle savaşa girmesini beklemediğini belirtti. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Trump’a ABD’nin gerileyen güç olduğunu söylediğini ve Asya’da Çin’e karşı önleyici savaş açıp açmayacağını sorduğunu aktardı.

Rusya’nın ise İran kaynaklı ekonomik daralmayı Avrupa üzerinde baskı kurmak için fırsat sayabileceğini savundu. Ukrayna’nın son haftalarda Kırım’a giden ikmal hatlarına baskıyı artırdığını, Kırım’dan geniş çaplı çıkış yaşandığını söyleyen Pape, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in sonbaharda Avrupa üzerindeki baskıyı büyütebileceğini ileri sürdü.

Böyle bir ortamın Avrupa’nın Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’ye verdiği 80 milyar dolarlık yeni destek taahhüdünü yerine getirmesini zorlaştıracağını söyledi.

Önümüzdeki birkaç aya ilişkin yüzde 51’in üzerindeki ihtimale dayanan tahminini açıklayan Pape, ABD’nin İran’a ait adalardan birinde veya ülkenin güneydoğu kıyısındaki sınırlı bölgede kara harekâtına girişeceğini düşündüğünü belirtti.

“Küresel ekonomik bunalım büyüyecek. ABD’de benzin fiyatları muhtemelen yükselecek. Başkan Trump, Hürmüz’ü açmaya yönelik planı varmış gibi gösterecek yol ararken daha da çaresiz hale gelecek. Bu plan gerçek olmayabilir, yalnızca simgesel kalabilir” dedi.

Ekonomik bunalımın ve muhtemel toplu can kaybına yol açacak saldırının Trump üzerindeki baskıyı artıracağını söyleyen Pape, başkanın boğazı gelecekte açabileceğini kanıtlayacak somut bir “ön ödeme” arayacağını ve üçüncü aşamaya geçiş baskısının buradan doğacağını savundu.

Bartlett, savaşın ortasında 90 milyondan fazla İranlının yaşadığını, bombaların altında kalan ailelerin savaşı seçmediğini ve askeri tartışmalarda insani bedelin çoğu zaman geri plana itildiğini söyledi. İranlıların savaşın ne zaman biteceğini bilmeden, yabancı askerlerin ülkelerine girebileceği kaygısıyla yaşadığını vurguladı.

Pape, Chicago Üniversitesindeki İranlı öğrencilerinin ülkede aileleri olduğunu ve kendisine sürekli savaşın geleceğini sorduklarını anlattı. “Ne yazık ki onlara İran halkı için gerçek umudun beş ya da 10 yıl ötede olduğunu söylüyorum. Savaş tırmandıkça bu süre beş yıldan çok 10 yıla yaklaşıyor” dedi.

Mülakatın sonunda geçmişten kiminle konuşmak isteyeceği sorulan Pape, atom bombaları kullanılmadan önce ölen ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt’i seçti. Roosevelt’e atom bombasını geliştirirken bu silahların kuracağı dünyayı tasavvur edip etmediğini sormak istediğini belirtti.

Pape, “O geleceği mümkün kılacak en büyük yetkiye sahipti, fakat sonucunu hiç görmedi. Yine de neyin yaklaşmakta olduğunu biliyordu. Liderlerin ne kadar uzağı görebildiğini ve bugünkü kararlarının dünyayı onlarca yıl boyunca nasıl biçimlendireceğini gerçekten anlayıp anlayamadığını bilmek isterdim” dedi.

Dünya Basını

Nikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Yayınlanma

Nikkei Asia’nın eski genel yayın yönetmeni ABD ve Japonya’nın yen alım müdahalesi üzerine yazdı:

ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Nikkei Asia, Shigesaburo Okumura

Hükümet, yeni desteklemek için makroekonomik politikasını değiştirmeli

Tokyo’daki Dai-ichi Life Insurance genel merkez binasına, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından el konularak Müttefik işgal güçlerinin başkomutanı General Douglas MacArthur’un karargâhı olarak kullanıldı.

MacArthur’un kullandığı altıncı kattaki ofiste hâlâ, generalin işaret çubuğu olarak da kullandığı söylenen, onunla özdeşleşmiş mısır koçanından yapılmış piposunun bir kopyası bulunuyor. MacArthur, 30 Ağustos 1945’te Atsugi Havaalanı’na geldiğinde de bu pipo ağzındaydı. Bu görüntü, Japonya’nın yenilgisini çarpıcı biçimde gözler önüne sermişti.

Yarım yüzyıl sonra, Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin yol açtığı bir finansal krizin içindeydi. Yatırımcılar, hükümeti istikrarı sağlamak için radikal adımlar atmaya zorlamak istercesine yen sattı. Japon para birimi, dolar karşısında Haziran 1997’de 110 seviyelerindeyken yalnızca bir yıl içinde 146 seviyelerine kadar geriledi.

17 Haziran’da ABD ve Japonya, yen alıp dolar satarak koordineli bir müdahalede bulundu ve Japon para birimindeki düşüşü durdurdu.

Dönemin Başbakanı Ryutaro Hashimoto ile ABD Başkanı Bill Clinton, güçlü bir yenin ve piyasa istikrarının Asya ülkeleri ile küresel ekonomi açısından önemli olduğu konusunda mutabık kaldı. Japonya, bankaların bilançolarındaki batık krediler sorununu hızla çözmek için harekete geçeceğine dair ABD’ye söz verdi.

Ertesi gün, dönemin ABD Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers Japonya’ya geldi. O sırada 43 yaşında olan Summers, çok genç yaşta Harvard Üniversitesi’nde kadrolu ekonomi profesörü olması nedeniyle bir dâhi olarak tanınıyordu. Ancak geçen yıl, ölen finansçı ve hüküm giymiş cinsel suçlu Jeffrey Epstein ile bağlantıları hakkında yürütülen soruşturma sırasında Harvard’daki öğretim görevinden istifa etti.

Nikkei o dönemde, “Bunun nedeni dâhiliği mi yoksa utancını gizleme çabası mı bilinmez, ancak kısa ve keskin tavrı ve konuşma biçimi pek çok insanda güçlü bir izlenim bırakıyor,” diye yazmıştı. Onu kendini beğenmiş ve kibirli bulanların sayısı az değildi.

Summers’ın Japonya’daki doğrudan muhatabı Maliye Bakan Yardımcısı Eisuke Sakakibara’ydı. Ancak Summers, çok daha üst düzey isimlerle de görüştü: Dışişleri Bakanı Keizo Obuchi, Maliye Bakanı Hikaru Matsunaga, Japonya Merkez Bankası Başkanı Masaru Hayami ve eski Başbakan Kiichi Miyazawa.

Genç dâhi, Japonya’ya sürekli harekete geçmesi yönünde baskı yaptı ve batık kredilerin kısa sürede tasfiye edilmesi konusunda söz aldı.

Ziyaretinden bir ay sonra, Harvard’da Japonya-ABD finans sempozyumu düzenlenirken Summers’a üniversite tarafından bir hatıra verildi: MacArthur’un simgesi haline gelen mısır koçanı piposu. Bu hediye, bazılarınca Summers’ın Japonya ziyareti sırasında mağlup Japonya’nın başkomutanı gibi davrandığına yönelik bir şaka olarak yorumlandı.

Geçen ay, Japonya’nın savaş yenilgisinin üzerinden 81 yıl geçmişken yen dolar karşısında yeniden sert biçimde geriledi ve bu kez 160 seviyesinin üzerine çıktı. Maliye Bakanı Satsuki Katayama ile Japonya’nın en üst düzey döviz yetkilisi Atsushi Mimura’nın spekülatif satışlara karşı sözlü uyarıları ve ardından yapılan yen alım müdahaleleri, para birimindeki düşüşü durduramadı.

Temmuz sonunda Japonya, 1998’den bu yana ilk kez ABD ile koordineli bir döviz müdahalesi gerçekleştirdi.

Ancak Mimura’nın tanımladığı gibi bunun “ABD-Japonya döviz ittifakının doruk noktası” denecek kadar övünülecek bir yanı yok. Japonya, yenin düşüşünü kendi başına tersine çevirmeyi başaramadı ve ABD’den yardım istedi. Bu, Tokyo’nun çok daha fazla kaygı duyması gereken bir “yenilgi”dir.

Üstelik bu, en azından eşitler arasında bir ittifak değil.

ABD Başkanı Donald Trump, 2 Ağustos’ta gazetecilere döviz müdahalesi hakkında konuşurken bunu ABD’nin Arjantin pesosunu desteklemesi, Venezuela’ya düzenlenen askeri saldırı ve hükümetin Intel’de hisse sahibi olmasıyla birlikte ele aldı.

“Yenleri zayıflıyordu ve biraz yardım istediler,” dedi.

Trump bunu, Intel yatırımı gibi “mali fayda” sağlayan bir anlaşma olarak nitelendirdi.

Hazine Bakanı Scott Bessent de 4 Ağustos’ta Nikkei’ye verdiği röportajda 1990’lardaki Asya para krizine değinerek, “Birçok Asya para birimi Japon yenini takip eder,” dedi.

Bessent, CNBC’ye verdiği ayrı bir röportajda ise şöyle konuştu:

“Onların [Japonya’nın], yenin daha normal bir denge fiyatına dönmesini sağlayacak doğru politikaları uygulamaya devam edeceklerine inanıyoruz.”

Japon hükümeti ne yapması gerektiğini biliyor ancak doğru politikaları hayata geçiremiyor, ekonomi politikalarının teşvik ettiği yen satışlarını dizginleyemiyor ve sonunda ABD’den yardım istemek zorunda kalıyor. Bu koşullar, 28 yıl önce yaşananlarla dikkat çekici ölçüde benzerlik gösteriyor.

Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin tasfiyesini hızlandırması gerektiğini biliyordu. Ancak Hashimoto hükümeti, konut kredisi şirketlerine kamu fonu aktarılmasına yönelik güçlü toplumsal muhalefeti görünce sorunu çözmek için radikal adımlar atamadı. Long-Term Credit Bank of Japan ve diğer finans kuruluşlarının çöküşünün ardından ülke deflasyon batağına saplandı.

Summers Japonya’yı ziyaret ettiğinde harekete geçmek için bir “fırsat penceresinden” söz etmişti.

ABD’deki bir oturumda, “Bundan sonra ezici ölçüde önemli olan, Japon yetkililerin bu fırsat penceresi açıkken etkili politika adımları atarak bundan hızla yararlanmasıdır,” demişti.

Japon hükümeti ve iktidar koalisyonu bugün de faiz oranlarının yavaş biçimde normalleştirilmesinin ve gevşek mali disiplinin yen satışlarını körüklediğini kuşkusuz biliyor.

Koordineli döviz müdahalesinin sağladığı fırsat penceresini kullanarak ekonomi politikasında yön değiştirmeleri gerekiyor.

Yen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil

Okumaya Devam Et

Diplomasi

‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?

Yayınlanma

Analistlere göre yeni savunma paktı, etkisini Hint Okyanusu bölgesine kadar genişletebilecek daha geniş, ideolojik temelli bir askeri bloka dönüşebilir.

South China Morning Post’a konuşan analistlere göre Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan yeni savunma paktı, İslamabad’ın bu anlaşmayı Hindistan’ın çevresindeki Müslüman çoğunluklu ülkelerle daha geniş güvenlik bağları kurmak için kullanıp kullanamayacağı konusunda Yeni Delhi’de soru işaretlerine yol açtı.

Cuma günü imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağını hükme bağlıyor.

Üçlü anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçen eylül ayında imzalanan ikili anlaşmanın ardından geldi.

Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif cumartesi günü paktı, İslam ülkeleri arasında daha geniş kapsamlı bir askeri ittifak için olası bir model olarak tanımladı ve böyle bir yapılanmayı NATO’ya benzetti.

İslam ülkelerinin dini dayanışmadan ziyade ulusal çıkarlarına öncelik verme ihtimali hâlâ daha yüksek olsa da analistlere göre Pakistan’ın paktı daha geniş kapsamlı işbirliği için potansiyel bir platform olarak sunması nedeniyle Delhi’nin temkinli olması gerekecek.

Bu gelişme, Bangladeş’in askeri modernizasyon planları kapsamında Çin ve Pakistan’ın ortak geliştirdiği JF-17 Thunder savaş uçaklarını İslamabad’dan satın alma seçeneğini değerlendirdiği bir döneme denk geliyor.

İki ülke arasında üst düzey hava kuvvetleri görüşmeleri ve olası bir savunma paktına ilişkin temaslar gerçekleştirildi. Bunlara, eğitim simülatörlerinin devri gibi adımların da eşlik ettiği bildirildi.

Delhi merkezli Indic Researchers Forum’un Stratejik İlişkiler ve Ortaklıklar Direktörü Srinivaasan Balakrishnan, paktın etkisini Hindistan’ın başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak hareket ettiği Hint Okyanusu bölgesine kadar genişleten “daha geniş, ideolojik veya kimlik temelli bir askeri bloka” dönüşebileceğini söyledi.

“Dolayısıyla asıl stratejik soru, bugün bir ‘İslami NATO’nun kurulup kurulmadığı değil,” dedi ve ekledi: “Asıl soru, bunun savunma anlaşmaları, askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve silah transferleri yoluyla kademeli olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.”

Analistler, Hindistan’ın Bangladeş’i yakından takip etmesi gerekeceğini söyledi.

Hindistan’daki Ashoka Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Uday Chandra, “Bangladeş kesinlikle yakından izlenmeye değer ve Hindistan yönetimi de şu anda bunu yapıyor. Hem Pakistan hem de Türkiye ile savunma ilişkileri son dönemde kesinlikle gelişti,” dedi.

Pakistan, döviz rezervlerini artırmak ve zor durumdaki ekonomisini canlandırmak amacıyla savunma ürünleri için aktif biçimde yeni pazarlar araştırıyor ve bu pazarlardaki varlığını genişletiyor.

Ancak Chandra’ya göre Dakka’nın Pakistan’dan silah ve savunma teçhizatı satın alması veya Pakistan’la ortak askeri tatbikatlar yapması halinde bile Mekke paktına resmen katılması hâlâ oldukça büyük bir adım olacaktır. Chandra, “Bangladeş’in katılması mümkün ama bu, belirsiz bir geleceğe doğru çok büyük bir sıçrama olur,” dedi.

Hindistan, hükümeti Delhi ile yakın çalışan Şeyh Hasina’nın iki yıl önce devrilmesinin ardından Bangladeş’le ilişkilerinde yaşanan gerginlik döneminden sonra bağları istikrara kavuşturmak için adımlar attı.

Hindistan’ın güvenlik ve istihbarat kurumları, özellikle siyasi geçişler ve bölgesel dinamiklerdeki değişimlerin ardından İslamcı militan grupların Bangladeş içinde operasyon alanları kullanması veya oluşturması ihtimali konusunda süregelen kaygılar taşıyor.

Gerilim, bir süredir Delhi’de yaşayan Hasina’nın 5 Ağustos’ta çevrim içi bir medya etkinliği düzenlemesinin ardından kısa süre önce yeniden ortaya çıktı. Bangladeş bunun üzerine, Hasina’nın açıklamalarının ülkedeki istikrarı zedelediği yönündeki endişesini dile getirdi.

Uzmanlara göre bu kaygılar geçici olabilir; zira son iki yılda uygulanan ticari kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi bekleniyor. Hindistan, Bangladeş’in ikinci büyük ticaret ortağı konumunda.

Hasina’nın ülkeye dönmesi beklenirken Bangladeş Cumhurbaşkanı istifa edeceğini duyurdu

Bangladeş ve yine Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Maldivler, Hindistan’la önemli ekonomik, kalkınma ve güvenlik bağlarına sahip ve Hint Okyanusu bölgesindeki bölgesel ortaklıklar ile bağlantı projelerine katılıyor.

Balakrishnan, bu iki ülkeden herhangi birinin Pakistan merkezli karşılıklı savunma çerçevesiyle resmî veya gayriresmî bir hizalanmaya dahil olması halinde bunun Bengal Körfezi ve daha geniş Hint Okyanusu güvenlik denklemine önemli yeni bir değişken ekleyeceğini belirtti.

Ancak Chandra, Maldivler’in böyle bir pakta katılma ihtimalinin Bangladeş’e kıyasla “daha düşük” olduğunu söyledi. Bunun nedeni olarak Maldivler’in kısa süre önce Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (SAARC) Hindistan liderliğinde yeniden canlandırılması yönündeki çağrılarını gösterdi.

Ekonomik kalkınma ve bütünleşmeyi teşvik eden SAARC; Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler’den oluşuyor. Örgüt, Hindistan’ın Uri’deki bir terör saldırısının ardından Pakistan’da yapılacak zirveyi boykot etmesi ve zirvenin iptal edilmesi üzerine 2016’da fiilen işlemez hale geldi.

Maldivler Devlet Başkanı Mohamed Muizzu’nun başlangıçtaki “Hindistan Dışarı” yaklaşımının yol açtığı gergin dönemin ardından diplomatik ilişkiler yeniden toparlandı. Bu değişim; üst düzey devlet ziyaretleri, mali destek paketleri ve geçen ay serbest ticaret anlaşmasına ilişkin ilk tur müzakerelerin yapılmasıyla kendini gösterdi.

Analistler, Mekke paktının Asif’in sözünü ettiği NATO tarzı ittifaktan hâlâ çok uzak olduğunu, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel güçler arasındaki farklı tutumların paktın Ortadoğu’da bile genişlemesini muhtemelen sınırlayacağını söyledi.

Mısır, üçlü pakta neden katılmadı?

Hindistan Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş Satinder Kumar Saini, Mekke paktının “birbirlerinin topraklarını savunma taahhüdünden çok siyasi mesaj verme amacı taşıdığını” söyledi.

Saini’ye göre İslamabad’ın nükleer kapasitesi nedeniyle pakt Ortadoğu’da daha fazla ağırlık taşıyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin gelecekteki bir Hindistan-Pakistan çatışmasına doğrudan katılmasının muhtemel olmadığını belirtti.

“Hindistan, 2015’ten bu yana yoğun diplomatik temaslar, enerji anlaşmaları ve yurt dışındaki Hint vatandaşlarının refahına yönelik çalışmalarla Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini büyük bir özenle geliştirdi. Bu pakt söz konusu dengeyi karmaşıklaştırıyor. Hindistan, Suudilerle angajmanını sürdürmeli, ikili ilişkilerimizi ve karşılıklı bağımlılığımızı genişletip derinleştirmeli,” dedi.

Bağımsız analist Priyajit Debsarkar ise ABD-İran barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Pakistan’ın Ortadoğu ülkeleri nezdinde askeri güç olarak sahip olduğu itibardan yararlanmaya çalıştığını söyledi. Ancak ona göre İslamabad, ABD’yi rahatsız etmekten çekineceği için Mekke paktının yakın zamanda Bangladeş gibi ülkelere genişletilmesi pek olası değil.

“Burada izlenmesi gereken asıl mesele bunun Amerikalılar tarafından nasıl karşılanacağı. Çünkü Amerikalılar bu alternatif ittifakın kurulmasından pek memnun olmayabilir,” dedi.

Debsarkar, Pakistan’ın ABD’nin en büyük katkı sağlayıcısı olduğu Uluslararası Para Fonu gibi çok taraflı yardım mekanizmalarına bağımlılığına dikkat çekti. Pakistan ekonomisi, devlet temerrüdünü önlemek ve döviz rezervlerini istikrara kavuşturmak için IMF kurtarma paketlerine büyük ölçüde bağımlı.

“Pakistan kartlarını doğru oynamak konusunda çok dikkatli olmak zorunda,” dedi.

The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

Yayınlanma

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:

Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan ile yaptığı yeni anlaşma, istikrarı tehlikeli bir zemine sürüklüyor

Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.

Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.

Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.

Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.

Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı

Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.

Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.

Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.

“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”

Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.

Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.

Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.

Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.

Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.

Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.

Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.

Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.

İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.

Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor

Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.

İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.

Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.

Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.

İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.

Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.

Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.

ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.

İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.

Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.

Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.

Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.

Mısır, üçlü pakta neden katılmadı?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English