Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Mekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor

Yayınlanma

İran Parlamentosu resmi haber ajansının başkanı Mehdi Rahimi, Tahran’ın Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılım daveti aldığını açıkladı. Henüz üye ülkelerin dışişleri bakanlıklarınca resmi olarak doğrulanmayan teklifin Tahran yönetimi tarafından değerlendirildiği bildirildi.

İran Parlamentosunun resmi haber ajansının başkanı Mehdi Rahimi, 23 Ağustos’ta el-Meyadin’e verdiği mülakatta, Tahran’ın Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye tarafından imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılım daveti aldığını ve bu teklifi değerlendirdiğini açıkladı.

Rahimi, “Batı Asya ülkelerinin bölgesel bir güvenlik şemsiyesi oluşturma çabalarını” memnuniyetle karşıladıklarını belirterek İran’ın uzun süredir bu yönde bir girişimi savunduğunu ifade etti. İran’la yaşanan son savaşın, Washington’ın bölgedeki müttefiklerine güvenlik sağlama vaatlerini yerine getirmek yerine Batı Asya’yı istikrarsızlaştırdığını herkese gösterdiğini ekledi.

İran’ın ittifaka davet edildiği yönündeki açıklama, ülkenin Dışişleri Bakanlığı veya anlaşmanın tarafı olan üç üye ülke tarafından henüz resmi olarak doğrulanmadı.

Söz konusu ortak savunma anlaşması, 7 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalandı. NATO Antlaşması’nın 5. maddesine benzer bir ortak savunma ilkesi getiren anlaşmaya göre, üç ülkeden herhangi birine yönelik saldırı tüm üyelere yapılmış kabul edilecek.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, 10 Ağustos’ta yaptığı açıklamada Tahran’ın ittifakın kurulmasından “endişe duyması için herhangi bir neden bulunmadığını” söylemişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Arabistan merkezli Şarku’l Avsat gazetesinde 12 Ağustos’ta yayımlanan yazılı mülakatında, anlaşmanın yalnızca mevcut üyelerle sınırlı olmadığını ve Ankara’nın paktın bütün bölge ülkelerini kapsayacak biçimde genişlemesini istediğini belirtmişti.

Erdoğan mülakatta şu ifadeleri kullandı: “Vizyonumuz üç ülkeyle sınırlı değil. Anlaşmanın büyümesini, belki bir gün bölgedeki bütün ülkelerin bu şemsiye altında bir araya gelmesi için uygun koşulların oluşmasını arzuluyoruz. Bu, bölgede kalıcı istikrarın sağlanması yönünde atılabilecek en uygun adım olacaktır.”

Erdoğan ayrıca girişimin “günübirlik ortaya çıkmadığını”, teklifin üç imzacı ülke ile diğer bölge devletleri arasında daha önce de defalarca gündeme geldiğini vurguladı.

Anlaşmanın, ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş ile bunun zincirleme küresel etkilerine verilmiş bir tepki olarak görülmesinin yanlış olacağını kaydetti.

Ortak savunma anlaşmasına yönelik girişimler, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı savaşın ardından hız kazandı. İran’ın misillemelerinin ABD üslerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerini ağır biçimde vurması, bu ülkelerde Washington’ın sağladığı güvenlik şemsiyesinin değeri konusunda kuşkular doğurdu.

Erdoğan’ın üçlü savunma anlaşmasının yeni katılımlara açık olduğunu duyurmasının ardından üç Suudi kaynak, Middle East Eye’a yaptıkları açıklamada Riyad’ın Mısır’ın pakta dahil edilmesine karşı çıktığını aktardı.

Kaynaklar, bu yaklaşımın gerekçesi olarak Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi yönetiminin bölgesel tercihlerinden duyulan rahatsızlığı ve Kahire’nin geçmişte sahip olduğu stratejik ve askeri ağırlığı artık taşımadığı yönündeki değerlendirmeyi gösterdi.

Tahran Mekke paktına katılım için kurucu rol talep etti

Öte yandan İran’da Düzenin Maslahatını Teşhis Komitesi Genel Sekreteri Tümgeneral Muhsin Rızai, ülkesinin Mekke paktına ancak anlaşmanın prensiplerini belirleyen bir “kurucu ortak” olarak katılabileceğini söyledi.

Rızai, 22 Ağustos’ta devlet televizyonu IRINN’e yaptığı açıklamada İran ve Mısır’ın bu tür düzenlemelerin dışında bırakılamayacağını, iki ülkenin anlaşmanın temel prensiplerinin şekillendirilmesinde rol oynaması gerektiğini belirtti.

Rızai, “İran ve Mısır bu tür anlaşmalarda yer almamazlık edemez ancak kurucu olarak, orada imzalanan belgelerin fikirsel çerçevesini oluşturan taraflar olarak yer almalıdırlar” dedi.

Mekke paktına değinen Rızai, “bu dostların” kendi aralarında bir anlaşma yapıp ardından İran’dan bunu onaylamasını istemelerinin kabul edilemez olduğunu söyledi.

İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in kıdemli danışmanlarından Rızai, girişimin ABD’nin bölgedeki etkisinin zayıflaması ve Washington’ın rolünü azaltma kararı olarak tanımladığı gelişmelerden kaynaklandığını savundu.

Rızai, “Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan’daki dostlarımız ve kardeşlerimiz bir anlaşma imzaladı. Neden? Çünkü Amerika onlara ‘Hoşça kalın, gidiyoruz’ dedi” ifadelerini kullandı.

Rızai, ülkelerin ABD’nin bölgedeki varlığının azalmasıyla oluşan boşluğu doldurmaya çalıştığını, bu boşluğun da İran’ın Washington ile yürüttüğü mücadele sonucunda ortaya çıktığını söyledi.

“Amerika’nın bölgedeki zayıflığı ve ortaya çıkan boşluk, İran milletinin savaş ganimetidir” diyen Rızai, diğer ülkelerin de ABD’nin geri çekilmesi olarak nitelediği gelişmelerden yararlanmaya çalıştığını belirtti.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, 10 Ağustos’taki açıklamasında anlaşmaya ilişkin büyük ölçüde tarafsız bir tutum sergilemiş ve paktı bölgedeki güvenlik anlayışının değiştiğinin bir göstergesi olarak nitelendirmişti.

Bekayi, İran’ın üç kurucu ülkeyle temas halinde olduğunu ve girişim hakkında bilgilendirildiğini söylerken, Tahran’ın anlaşmaya katılma ihtimaline de açık kapı bırakmıştı.

Galibaf: ABD İsrail uğruna müttefiklerinin güvenliğini zayıflatıyor

Bölgesel güvenliğe ilişkin ayrı bir açıklama da İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf’tan geldi.

Galibaf, 22 Ağustos’ta X platformundaki paylaşımında Tahran’ın yeni bölgesel güvenlik ve ekonomik düzenlemelerin oluşturulmasına ilişkin komşu ülkelerden mesajlar aldığını söyledi.

Bu temasların ABD’nin “İsrail uğruna” müttefiklerinin güvenliğini zayıflattığı bir dönemde gerçekleştiğini belirten Galibaf’ın açıklaması, Washington ile Tahran arasındaki gerilimin sürdüğü bir döneme rastladı.

ABD Başkanı Donald Trump da 19 Ağustos’ta sosyal medya hesabından İran’a karşı “bir ülkeye karşı şimdiye kadar uygulanan en yıkıcı ekonomik operasyonu” başlatma sözü vermişti.

Ortadoğu

ABD, Orta Doğu’ya üçüncü uçak gemisini gönderiyor

Yayınlanma

ABD ordusu, Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik yeni saldırıların ufukta olabileceği uyarısında bulunmasının ardından, Orta Doğu’ya üçüncü bir uçak gemisi saldırı grubunu sevk ediyor.

Özel bir amfibi saldırı grubunu da içeren bu sevkiyat, ABD’deki ara seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte İran’a karşı Trump’ın savaşının hızla değişen dinamiklerini vurguluyor.

Trump, savaşın birkaç hafta süreceği yönündeki ilk vaatlerine rağmen, ara seçimlerden sonra gerginliğin tırmanmasının hâlâ geçerli bir seçenek olduğunu belirtti.

Şu anda Orta Doğu’ya doğru yol alan gemi grubu, toplamda 7.000’den fazla denizci ve 2.000 Deniz Piyadesi’ni taşıyor.

Bu gruba, USS Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu ve iki amfibi çıkarma gemisinden oluşan USS Makin Island amfibi hazırlık grubu da dahil.

Hassas askeri operasyonlar hakkında konuşmak üzere isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan bir ABD’li yetkiliye göre, bu durum Ekim ayı sonuna kadar bölgede üç uçak gemisinin bulunacağı anlamına gelebilir.

Orta Doğu’da halihazırda bulunan personel de hesaba katıldığında, bu hamle ABD’nin deniz kuvvetleri varlığını 20.000’den fazla denizci ve deniz piyadesi ile yüzlerce uçağa ulaşacak şekilde alışılmadık derecede yüksek bir seviyeye çıkaracak.

Donanma, Nisan ayında 2003 yılından bu yana ilk kez Orta Doğu’da üç uçak gemisi saldırı grubu bulundurmuştu.

USS George HW Bush ve USS George Washington uçak gemileri, USS Boxer amfibi hazırlık grubu ile birlikte şu anda bölgede bulunuyor.

USS George Washington genellikle Pasifik Okyanusu’nda görevlendirilir fakat zorlu görev süresi boyunca mürettebatın 260 günden fazla süreyle aralıksız denizde kalmasına neden olan USS Abraham Lincoln’ün yerini almak üzere Orta Doğu’ya sevk edildi.

Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu bölgeye ulaştığında, Washington’un Japonya açıklarına kaydırılması muhtemel.

Perşembe günü Time dergisinde yayınlanan bir röportajda Trump, yeni saldırı olasılıklarına değindi ve 3 Kasım ara seçimlerinden sonra İran’a yönelik bombardımanı yoğunlaştırmasının “mümkün” olduğunu söyledi.

Israrla sorulunca Trump, stratejisi hakkında daha fazla ayrıntıya giremeyeceğini söyledi.

Trump, “Bunu size söyleyemem çünkü bakın, siz ‘nereyi bombalayacaksınız?’ diye soruyorsunuz,” dedi.

Pazartesi günü yapılan röportajda, İran’dan gelen son ateşkes teklifini reddettiğini belirterek, “bir yıl önce onaylamayacağı şeyleri bugün de onaylamayacağını” söyledi.

Trump, örnek olarak İran’ın önemli bir enerji nakil koridoru olan Hürmüz Boğazı’nı “açma” teklifini gösterdi ama teklifin genel olarak “yeterince iyi olmadığını” belirtti.

Giderek daha fazla tepki çeken bu savaşın Kasım ayında Cumhuriyetçilerin şansını zora sokup sokmayacağu sorulduğunda Trump, ilk başta “Mümkün” diye yanıt verdi. Fakat ardından, “İran’ın nükleer silahı olmayacağı için bu durum yardımcı olmalı,” diye ekledi.

Başkan, “dünya çapında da dahil olmak üzere” “halkın %100’ünün” İran’ın nükleer saldırı kapasitesine sahip olmasına karşı olduğunu söyledi ve “Yani, bu şekilde ifade ederseniz, faydası olur. Bunu söylemezseniz, zararı olabilir,” diye konuştu.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Şam’dan yalanlama: Hizbullah ile Türkiye’de görüşmedik

Yayınlanma

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam ile Hizbullah heyetlerinin gerilimi düşürmek için Türkiye’de gizlice görüştüğü yönündeki Reuters haberini yalanladı. Haberde yer alan iddiaya göre heyetler Türk istihbaratının davetiyle eylülde en az bir kez bir araya geldi ve Şam yönetimi örgüte Lübnan’a askeri müdahalede bulunmama güvencesi sundu.

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam’daki yeni hükümet yetkilileri ile Lübnan merkezli Hizbullah temsilcilerinin Türkiye’de bir araya geldiği yönündeki iddiaları yalanladı.

Bakanlığa bağlı Dış Medya Dairesi, 1 Ekim’de yaptığı açıklamada, söz konusu haberlerin gerçek dışı ve dayanaksız olduğunu belirterek herhangi bir temasın gerçekleşmediğini duyurdu.

Reuters haber ajansı aynı gün yayımladığı haberde, iki tarafın aralarındaki gerilimi düşürmek amacıyla eylül ayında Türkiye’de en az bir kez gizli toplantı yaptığını aktarmıştı.

Ajans, haberini ikisi Suriyeli, biri ABD’li yetkili ve biri Hizbullah’a yakın üst düzey Lübnanlı güvenlik kaynağı olmak üzere altı kişiye dayandırdı.

Habere göre buluşma, Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının davetiyle düzenlendi. Toplantıda Hizbullah temsilcilerinin yanı sıra Suriye istihbaratından ve Dışişleri Bakanlığından yetkililer yer aldı.

Ajansa konuşan ABD’li kaynak, görüşmenin anlaşmazlıkları gidermeye odaklandığını ve iyi geçtiğini söyledi.

Görüşmeye katıldığı öne sürülen Suriyeli bir yetkili, tarafların birbirlerine karşı düşmanlık beslemedikleri hususunda uzlaştığını aktardı. Buna göre Şam yönetimi, Hizbullah’ı silahsızlandırma gerekçesiyle Lübnan topraklarına askeri müdahalede bulunmayacağına dair örgüte güvence verdi.

Washington ise Suriye’nin Hizbullah’a karşı harekete geçmesini istiyor. ABD Başkanı Donald Trump, Şam yönetiminin örgüte askeri saldırı düzenlemesi gerektiği yönündeki talebini kamuoyu önünde birden fazla kez paylaştı.

Haberde aktarılan uzlaşma arayışına karşın Suriyeli heyet, Hizbullah’ın sınır ötesi silah kaçakçılığını durdurmasını ve özellikle Suriye’nin güneyindeki uyuyan hücrelerini lağvetmesini talep etti.

Hizbullah ise eski Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024’te devrilmesinden bu yana ülke topraklarında hücreleri olduğu iddiasını reddediyor.

Şam yönetimi hafta başında roket saldırısı hazırlığı içindeki bir Hizbullah hücresinin yakalandığını ileri sürmüştü. Hizbullah bu iddia karşısında, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik veya askeri faaliyette yer almıyoruz” açıklamasını yaptı.

Toplantı iddiasına ilişkin sorular karşısında Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Suriye Dışişleri Bakanlığı ve ABD Dışişleri Bakanlığı sessizliğini korurken Hizbullah’ın basın bürosu yorum yapmaktan kaçındı.

Suriye’deki yeni iktidar yapısı ile Hizbullah arasındaki temas iddiaları, tarafların geçmişteki yoğun çatışma geçmişine dayanıyor.

Hizbullah iç savaş boyunca Esad ordusu saflarında savaştı; Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) çekirdeğini oluşturan Nusra Cephesi ve Ahrar eş-Şam gibi gruplarla doğrudan karşı karşıya geldi.

Esad iktidarını Aralık 2024’te deviren HTŞ, mevcut Suriye Savunma Bakanlığında belirleyici konum taşıyor.

Nusra Cephesi, iç savaşın ilk evrelerinde Lübnan’ın kuzey ve doğu sınırlarını ele geçirmiş, ardından Lübnan ordusu ve Hizbullah birliklerince bu hatlardan püskürtülmüştü. Grup aynı dönemde Beyrut dahil Lübnan genelinde bombalı saldırılar ve suikastlar düzenledi.

Esad yönetiminin çöküşüyle Hizbullah’ın Suriye’deki etkinliği sona ererken, yeni Şam güçlerinin Lübnan sınırına askeri tahkimat yaptığı kaydediliyor.

Sınıra sevk edilen askeri birlikler arasında, geçmiş çatışma döneminde ülkeye giren yabancı savaşçıların da yer aldığı belirtiliyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump’ın damadının şirketi İsrail ordusunun tedarikçisine ortak çıktı

Yayınlanma

CNN’in haberine göre Jared Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, İsrail ordusuna silah ve teçhizat sağlayan firmalarda pay sahibi olan Phoenix Financial grubunun en büyük hissedarı kalmayı sürdürdü. Kushner’ın Gazze müzakerelerinde resmi kadro almadan gönüllü diplomat olarak yer alması, şirketteki 1 milyar doları aşan hisse değeri nedeniyle tartışma yarattı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde rol üstlenirken yatırım şirketi Affinity Partners üzerinden İsrailli finans grubu Phoenix Financial ile ticari bağlarını korudu.

CNN tarafından İsrail’deki mali kayıtlar incelenerek yapılan araştırma, Phoenix’in İsrail ordusuna silah, insansız hava aracı, savaş gemisi ve yıkım ekipmanı tedarik eden en az dokuz şirkette pay sahibi olduğunu ortaya koydu.

Bu şirketlerin tamamının hisse değeri geçen yıl artış kaydetti. Kuruluşların birçoğu, Gazze’deki çatışmaların ürünlerine yönelik talebi yükselttiğini açıkladı.

Affinity Partners, Trump’ın Ocak 2025’te başkanlık görevine başlamasından hemen önce Phoenix’teki payını neredeyse iki katına taşıdı.

Şirket, Temmuz 2026’da bu hisselerin dörtte birini 340 milyon doları aşkın bir bedelle elden çıkardı. Bu işlemden elde edilen gelir, satılan paylar için başlangıçta ödenen tutarın beş katını aştı.

Satışın ardından Phoenix’in en büyük hissedarı kalmayı sürdüren Affinity’nin elindeki yüzde 7,4’lük payın piyasa değeri temmuz ayı itibarıyla 1 milyar doların üzerine çıktı. Kushner, Phoenix’i daha önce şirketinin “en iyi yatırımı” olarak nitelendirmişti.

İncelenen belgelere göre Phoenix, İsrail’in en büyük savunma sanayisi şirketi Elbit Systems’e en az 265 milyon dolarlık yatırım yaptı. Elbit, İsrail ordusuna mühimmat, tank sistemleri ve askeri teçhizat temin ediyor.

İsrailli finans grubunun portföyünde İHA kameraları üreten NextVision, topçu mühimmatı tapası imal eden Reshef Technologies ve tank parçaları geliştiren Ashot Ashkelon da yer alıyor.

Phoenix ayrıca savaş gemisi üreticisi Israel Shipyards ile birlikte Boeing ve Caterpillar’da da hisse sahibi. İsrail ordusu operasyonlarda Boeing’in ürettiği uçak ve mühimmatları, Gazze’deki yıkımlarda ise Caterpillar üretimi iş makinelerini kullanıyor.

Kushner’ın şirketi Affinity doğrudan bu savunma kuruluşlarına ortak olmasa da Phoenix’in ana hissedarı sıfatıyla grubun mali kazancından pay alma imkanını koruyor.

Kushner, Trump yönetiminde resmi bir kadro almadan, gönüllü temsilci sıfatıyla diplomatik görüşmelere katılıyor. Bu konum, resmi bir kamu görevinde zorunlu tutulan mali bildirim ve çıkar çatışması yükümlülüklerine tabi olmamasını sağlıyor.

CNN, Kushner’ın yürüttüğü diplomatik temasların söz konusu yatırımları doğrudan etkilediğine dair somut bir veriye ulaşmadığını duyurdu.

Fakat Gazze müzakerelerinde görev üstlenen bir ismin, İsrail ordusunun tedarikçilerine sermaye aktaran bir grupta ana hissedar olması çıkar çatışması tartışmalarına yol açtı.

Kushner’ın avukatı, müvekkilinin Phoenix’in yönetim kurulunda yer almadığını, yatırım kararlarına müdahale etmediğini ve ticari girişimleriyle diplomatik temasları arasında bağ olmadığını savundu.

CNN ise Kushner’ın Eylül 2025’te Forbes dergisine verdiği mülakatta Phoenix yönetimiyle “çok aktif bir diyalog” sürdürdüğünü ve şirket yöneticileriyle birkaç haftada bir temas kurduğunu söylediğini aktardı.

Avukatı bu temasların tek tek yatırımlarla değil, genel piyasa eğilimleriyle sınırlı olduğunu öne sürerken diplomatik mesainin artmasıyla birlikte şirket yönetimiyle görüşmelerin seyreldiğini kaydetti.

Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly, Kushner’ın şahsi ticari işlerinin gönüllü diplomatik vazifeleriyle bağlantısı bulunmadığını dile getirdi.

Phoenix ise hissedarlarına sunduğu değerin temel faaliyet performansından beslendiğini belirterek haberdeki ayrıntılı bulgular hakkında değerlendirme yapmadı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English