Bizi Takip Edin

Amerika

Kıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor

Yayınlanma

Papa XIV. Leo, 22 Ağustos günü “dünyanın en eski cumhuriyeti” olarak kabul edilen San Marino’yu ziyaret etti ve burada “hükümdarların ve siyasetçilerin koruyucu azizi” Thomas More’dan övgüyle bahsetti.

İdam edilirken bile inandıklarından vazgeçmeyen More, Leo için özgürlük ve vicdanın cisimleşmiş haliydi. Hakikat arayışında, Tanrı dışında kimseye hesap vermek zorunda hissetmemişti kendini. Krala bile.

San Marino Büyük ve Genel Konseyi’ne hitap eden Papa, devamında, “özgürlük adına ortaya çıkan ama gerçekte putların ve iktidarın kölesi olan siyasi ve iktisadi projeleri kökünden yozlaştıran putperestlik” karşısında yer aldığını ilan ediyordu. Onun inandığı Hristiyan bakış açısına göre, “özgürlük ve komünyon ya birlikte ayakta kalır ya da birlikte çöker”di.

Papa, bu küçük cumhuriyetin mottosunun parçası olan “özgürlük” (libertas) kelimesinin anlamı üzerinde uzun uzadıya durduktan sonra sadede geliyordu:

“Bir halkın ve devletin tarihi bağlamında, bu kelime şüphesiz kendi kaderini tayin etme ve diğer siyasi otoritelere bağımlı olmamaya yönelik arzuyu ifade eder. Kişisel özgürlük olmadan, yani insan onuruna saygı gösterilmeden ve bu onur yüceltilmeden gerçek bir sivil özgürlük olamayacağını vurgulamak isterim. Bu özgürlük nihai olarak, her insanın vicdanında yankılanan sesi olan Tanrı tarafından verilir ve güvence altına alınır.”

Nihayetinde San Marino Cumhuriyeti’ni, “devletin laik yapısından ödün vermeden Katolik sosyal öğretisinin ilkelerinden yararlanmanın mümkün olduğu bir ‘iyi yönetişim laboratuvarı’ olarak takdir ediyordu. Katolik sosyal öğretisi ise “kamu yararının peşinde olma, malların evrensel amacına uygun kullanımı, yetki devri ile dayanışma arasındaki uyum ve sosyal adalet” idi.

Papa XIV. Leo’nun “ilerici” siyasi programının propagandasını itinalı bir biçimde yapan Christopher Hale, Kutsal Makam’ın başının bu sözlerinin, haklı olarak, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in de zamanında intisap ettiği “postliberalizme” karşı olduğunu yazıyor. Hale’e göre Papa, Vance’in postliberal Katolisizmini etkisiz hale getiriyordu.

Trump’ın Silikon Vadisi’ndeki adamı Thiel’in antidemokratik distopyası

Katolik hiziplerin ütopya kavgası

Postliberalizme ve JD Vance’e daha sonra geleceğiz. Ama önce, Papa’nın Thomas More göndermesine bir göz atmamız gerekiyor.

Kahramanımız More değil Bacon, ama ikisi arasındaki bağı belli belirsiz dillendiren ise yine ve yeniden Peter Thiel.

Sam Wolfe ile birlikte dokuz ay arayla yazdığı iki makalede Thiel, artık iyi bilinen Deccal ve ahir zaman araştırmalarına devam ediyor. “Dünyanın Sonuna Seyahatler” başlıklı ilk makalede kısa bir More değinisinden sonra esas olarak Francis Bacon’ın Yeni Atlantis kitabını masaya yatırıyor. Novum Organum’daki bilimsel bilgi ile Hıristiyanlık arasındaki güçlü bağ, Yeni Atlantis’e gelindiğinde kopmuştu.

Bacon’ın tasvir ettiği ada ülkesi (Ütopya ile bağı görülüyor) Bensalem, bilim ve teknoloji yoluyla hayli ilerlemiştir. Sert rüzgarlar sonucu kaybolarak tesadüf eseri adaya çıkan Avrupalı Hıristiyanların yaraları Bensalem’in gelişmiş ilaçları ile sarılır. Bensalem’in teknoloji üreten kurumunun adı “Süleyman’ın Evi”dir (Thiel ve Wolfe, kurumun adını “derin devletimsi” [deep state–esque] buluyor). Kurumun “ajanları”, Avrupa’daki yeni bilimsel gelişmeleri çalmaya gönderilir. Göklerdeki ve yerlerdeki her şey araştırma konusudur. Hıristiyan bir rahip ise kaybolmuş denizcileri adanın Hıristiyan olduğu konusunda temin eder. Bununla birlikte Bensalem, çok kültürlü ve çok dilli bir toplum gibi görünmektedir.

Yeni Atlantis’teki denizcilerin (ve geminin papazının) hikâyesi gitgide tuhaflaşır. Avrupalılar, Bensalem’de gördükleri karşısında kelimenin tam anlamıyla büyülenmiş gibilerdir. Süleyman’ın Evi’nin “Babası” da görünür nihayetinde (öncesinde “sünnetli bir Yahudi” olan Joabin’in ardından). Baba’nın anlattığı Bensalem, tam bir tekno-ütopya gibi görünmektedir. Üstelik, aldatmacalı bir ütopya olduğunun gönül rahatlığıyla kabul edildiğini anlarız (duyuları memnun etmek ve aldatmak için “perspektif evleri”, “ses evleri” ve “kokulu evler” vardır). Adanın yönetimi için Süleyman’ın Evi’nin bir işbölümü kurguladığını görürüz. Bürokratik bir makine işlemektedir. Peki Bensalem’in yöneticisi kimdir? Thiel ve Wolfe’u takip edelim:

“Sadece Bensalem’in yönetimini yakından bilen bilge Joabin bu rolü üstlenebilirdi. Bacon’ın bize Joabin hakkında bıraktığı ipuçlarını yeniden gözden geçirdiğimizde, Bensalem’in en karanlık sırrını ortaya çıkarırız: Joabin, İncil’deki Deccal’dir.”

Sünnetli, Yahudi ve… eşcinsel! Joabin’in sünnetli olduğunu ancak eşcinsel olduğunu varsayarsak anlayabilirdik. Joabin’in hem Yahudi hem de eşcinsel olması, Danyal’in kitabındaki (Thiel ve Wolfe Danyal peygamberi “tarihteki ilk tarihçi” olarak selamlıyorlar) Deccal kehanetlerinden ikisini yerine getiriyordu:

“‘Ne atalarının Tanrısını ne de kadınların arzusunu dikkate alacak’ (Dan. 11:37). Ayrıca Joabin’in, Vahiy 7:4–8’de Deccal’e atıfta bulunulan, kayıp bir İsrail kabilesinin soyundan geldiğini de biliyoruz. Pavlus’un anlatımına göre ise Deccal’in ortaya çıkışını müjdeleyen sözler ‘Barış ve güvenlik!’tir (1. Selanikliler 5:3). Hatırlayacağımız üzere, Bensalem’in anlamı ‘barışın oğlu’ ya da ‘güvenliğin oğlu’dur. Ayrıca, Joabin’in Bensalem’in bekâretiyle ilgili tuhaf övünmesini, Deccal’in bir bakireden doğacağına dair Aziz Hieronymus’un [Aziz Jerome] spekülasyonu ışığında da değerlendirmeliyiz. Apokrif ‘Süleyman’ın Vasiyeti’nde Süleyman, iblislere tapınağını inşa etmelerini emretmiştir. Yeniden inşa edilen tapınak olan Süleyman’ın Evi de aynı işgücünü kullanmaktadır.”

Yazarlara göre Bacon’ın anlatısında eksik olan şey sözler değil, eylemlerdi: Yani, “Deccal’in hüküm sürdüğü küresel, teknokratik bir imparatorluğun kurulması.”

Deccal’in kim ya da ne olacağına ilişkin tartışmanın yüzyıllardır sürdüüğünü hatırlatan Thiel ve Wolfe, devamında onun dünyayı hangi yollardan ele geçireceğine ilişkin tartışmayı merkeze alıyordu. Yahudi ve eşcinsel Joabin, empirisizmden imparatorluğa uzanan bir yol hayal etmişti: Bu yol, teknolojiden, özellikle de Bensalem’in makinehanelerindeki denizaltılar ve uçaklardan geçiyordu. Yazarlar, Bensalem’in eski dünyayı işgal edeceğine işaret ediyorlardı.

Tek dünya devleti heyulası

“(…) Bakışlarını yeryüzünde gezdirdi; kendi ülkesinin sınırlarında durmayı reddetti; geleceğe duyduğu coşku, tüm dünyayı kucaklayacak kadar engindi; yabancı ulusların yaşamındaki hareketlilik, sevinçleri ve kederleri, onu kendi halkınınkiler kadar derinden etkiledi. Onunkisi sevgiye dayalı bir emperyalizmdi – milliyet engellerinin üstüne çıkmış heybetli bir zihnin emperyalizmi; özellikle de yüceliği açısından özgürlüğe değer veren bir zihnin. (…)

Uygulamalı bilimin ütopyasını yaratmaya koyulduğunda, burjuva bakış açısı dünya çapında boyutlara genişler; bu bakış açısı, “komünizm”e dönüşür; bu kelimeyi yeterince geniş ve dogmatik olmayan bir anlamıyla ele alır. Bu, ölçülü bir coşkudur. Fakat bugün ihtiyacımız olan şey, duygusal kalıntıların boğucu pençesinde can çekişen bir dünyanın ayılmasıdır. Almanların elli yıl boyunca ‘Gemüt’ [huy, mizaç] kelimesini kullanmasının yasaklanması gerektiğini söyleyen kimdi? Almanya’nın en büyük şairiydi. Orta sınıf insanı, yolunu kaybetmiştir ve yaklaşan çağda bir kenara itilmeye mahkûmdur; elbette, düşüncesini hâlâ yöneten ölümcül duygusallıktan ve yaşam gücünü emen ilkelerden kurtulmayı başaramazsa. Geleceği cesurca benimsemelidir. Aklı hor görmek ve günümüz koşullarında tamamen kör ve anlamsız görünen atavistik duygulara inatla sarılmak boşunadır – bu, bir tür çaresiz, kötücül, ölümcül bir duygusallıktır.

Yeni, toplumsallaşmış dünya, planlama ve işbirliğinin dünyası gelecek; insanlık, zekâya yakışmayan gereksiz acılardan kurtulacak; ve bu, küflü, gerici, küçük burjuva duygusallığa sırtını dönmüş herkesi çoktan bayrağı altına toplayan büyük ve sağduyulu bir çabayla gerçekleştirilecek. Bu dünya gelecek; zira insanlığın aydınlanma sürecinin mevcut aşamasına uygun, rasyonel bir maddi düzen yaratılmak zorundadır; aksi takdirde, en kötü ihtimalle, şiddetli sarsıntılar sonucu ortaya çıkacak. Fakat o zaman kalp, vicdanen rahat bir şekilde haklarını yeniden ortaya koyabilecek. Burjuva çağının büyük oğulları, yani ruhsal gelişim kapasiteleriyle sınıflarının seviyesinin üzerine çıkanlar, burjuva doğasında sonsuz imkânlar, kendini özgürleştirme ve kendini aşma için sınırsız imkânlar olduğunun canlı kanıtıdır. Çağımız, orta sınıfa bu doğuştan gelen güçleri hatırlamasını ve entelektüel ve ahlaki olarak bu güçler üzerine duruşunu sergilemesini talep ediyor. İktidar hakkı, kişinin yerine getirmesi gereken tarihi bir misyonu olduğuna dair inanca bağlı. (…)”

Bu duygu ve coşku dolu sözler, ölümünün yüzüncü yılında, 1932’de, Goethe üzerine düşünen Thomas Mann’a ait. Mann’ın anladığı şekiyle, burjuvazinin içinden kopup gelen ama onun sınırlarını aşan bir çağın bu Alman çocuğu, yeni bir insanlığı da müjdeler. Doruklara tırmanmak ancak burjuvazinin yükselişiyle birlikte olmuştur. Şimdi, bu sınıfın çalışkan çocuklarına düşen, yeni, birleşik ve evrensel bir toplum fikrinin, Mann’da biraz mistife edilmiş haliyle “komünizmin” önünde engel olmamaktır. Zaten, engel olanlar, iktidar olma şanslarını da yitireceklerdir.(1)

Ne kadar da anti-Thiel değil mi! Zaten Thiel ile Wolfe, az önce değindiğim makalenin devamında gerek II. Dünya Savaşı sürerken, gerekse de Soğuk Savaş döneminde yalnızca komünist düşünceye içkin evrensellik arayışının değil, Batıda ama özellikle de ABD’de benzer “tek dünya hükümeti” fikirlerinin yaygınlaştığına işaret ediyor: Birleşmiş Milletler, dünya barışı, nükleer felakete karşı güvenlik arayışı… Hepsi, ikiye bölünmüş dünyada birlik idealinin hâlâ temsil edildiğini gösteriyordu.

İkili Deccal, apokalips ve tek dünya hükümeti arasındaki bağlantıyı kurcalayan başka bazı eserlere (bir çizgi roman, bir manga) da atıf yapıyor. Ama meram açık: Deccal, tıpkı Hıristiyan ilahiyatındaki tartışmalarda olduğu gibi, İsa’ya benzeyecek, görünürde onu övecek; “barış”, “huzur”, “güvenlik” gibi insanlara hoş gelen laflar edecek; makinelerle, teknolojiyle hükmedecek; dünya egemenliğini propaganda edecek.

Ama Thiel ile Wolfe hâlâ üçüncü yolu, Deccal’in gelişini durduracak veya erteleyecek katechon’u arıyor:

“Felsefe açısından, ‘Tek dünya mı, yoksa hiç mi?” sorusunun tek bir cevabı vardır. Ölmektense kızıl olmak yeğdir. İlahiyat ise soruyu şu şekilde yeniden formüle eder: ‘Deccal mi, yoksa Armageddon mu?’ Hristiyan ‘İkisi de değil’ diye cevaplar. Yeni mucizeler, yeni teknolojiler ve tuhaf yeni imkânlar için dua eder.”

Vanity Fair’de çıkan bir makalede, Hıristiyanlığın Silikon Vadisi’nde nasıl popüler hale geldiği anlatılıyor.(2) Burada, Vadi’deki bazı isimler arasında ivme kazanan başka bir fikre de işaret ediliyor: Teknolojinin doğası gereği kötü olmadığı; kötü teknolojinin seküler düşünce tarafından üretildiği fikri. Bu, girişimci Reggie James’in Ekim 2024’te, Founders Fund (Peter Thiel’in risk sermayesi şirketi) tarafından desteklenen ve “yaratıcı muhalifler”e yönelik bir konferans olan Hereticon’da ortaya attığı genel teoriymiş. Hatta aynı etkinlikte Thiel de Deccal’in gelişinden bahsetmiş.

Her neyse, bu etkinlikte James, “seküler” bir bakış açısıyla tasarlanmış “SecuTech” ya da “seküler teknoloji” kavramını ortaya atmış. Mesela sosyal medya: Ona göre sosyal medya “kimlik ve temsil üzerine kavga etme gibi postmodernist değerleri” besliyormuş. Devamını muhabir yazıyor: “Sosyal medyadaki herkes bir kimlik krizi ve bir tür dezenformasyon kampanyasından geçiyor. Bu bir hata değil. Bu, postmodern tasarımın bir özelliği.”

Peki SecuTech’in panzehiri var mı? James göre var ve buna “spiritüel teknoloji” deniyormuş: Bu teknoloji, her ne kadar “mutlaka dini bir çerçeveye” dayanmasa da, “dinler arası değerlerin postmodernist seküler teknoloji değerlerinden farklı olduğu” anlayışıyla inşa edilmiş. Fakat tesadüf mü, tevafuk mu bilinmez, o dönem Vatikan’da yapay zeka konulu bir akşam yemeği düzenleyen Katolik girişimci Luke Burgis, Vanity Fair’e verdiği demeçte, “Hristiyanlığı Silikon Vadisi’nin yaptığı her şeye uydurmaya çalışmanın” tehlike barındırdığını söylüyor ve Silikon Vadisi’ndeki bazı çevrelerin ilgisini çeken –sıkı durun– Yeni Atlantis romanını hatırlatıyor!

“Roman, teknolojik deneyler yoluyla havayı kontrol eden, yaşlanmayı aşan ve yeryüzünde cenneti kuran gizemli, yarı Hıristiyan bir toplumu hayal ediyor. Bu tanrısal çabalar, savunma teknolojisi gibi sektörlerde de devreye giriyor; Burgis, bunun ‘çok zekice bir markalaşma’ olduğunu, çünkü ‘her zaman bu şekilde kullanılmadığını’ belirterek uyarıda bulundu. Fakat Burgis, makinelerin yakında insan zekasıyla rekabet edeceği ve sonunda onun yerini alacağı fikrini içeren yapay süper zeka kavramının da olduğunu ekledi. Burgis, ‘Silikon Vadisi’nde,’ dedi, ‘bir tanrının yerini alacak bir şey yaratmaya çalıştıkları güçlü bir eğilim var.’”

Nasıl olur demeyin. Demek ki herkesin Yeni Atlantis’i kendine… Ama ortak tema, gerek Papa’da gerekse Thiel de, dünyevi egemenliğin reddi gibi görünüyor. Thiel, tek dünya devletinin tiranlığında Deccal’in suretini görüyor; Leo ise büyük oranda Trump’ı ima ederek, akılsız siyasetçilere (tiranlara) başkaldırının Tanrının ve vicdanın emri olduğundan dem vuruyor. Thiel, “barış” ve “güvenlik” arayışının kıyamet alameti olduğuna inanıyor; Papa ise “barış”, “huzur”, “demokrasi” diyor, “seküler” San Marino Cumhuriyeti’ni Katolisizmin beraber yaşayabileceği cennetvari bir şehir-devleti sayıyor.

Thiel, “Deccal dersleri”ne Roma’da devam ediyor

Yoksa Deccal Papa Francis mi?

Thiel, Deccal dersleri kamuoyunda fazlaca gündem olunca kendisini tekrar, ama daha da provokatif bir şekilde ifade etme ihtiyacı duydu.

Deccal’e ilgisinin nedeni çok basitti: Çünkü hiçkimse onun hakkında konuşmuyordu. Oysa Hıristiyanlık tarihi boyunca sayısız din adamı ve düşünür, Deccal’in zuhurunun işaretlerini tartışıp durmuştu. Thiel, Roma’daki Deccal derslerinin de özel bir ilgiyi üzerine çekmeyeceğini düşünmüştü. Yanılmıştı; Vatikan normalden çok daha sert bir tepki göstermişti.

Oysa Thiel, ahir zamanın gelişi söz konusu olduğunda kendine Kutsal Makam’dan şahit bulduğuna inanıyordu. 2013’te görevinden kendi isteğiyle ayrılan Papa XVI. Benediktus, gerek fısıldayarak olsun gerekse de haykırarak, dünyanın sonunun geldiğini söylüyordu. Thiel, bu izi takip ediyordu:

“Benediktus, ahir zamanda yaşadığına inanıyordu. Bu iddia bizi şaşkına çeviriyor; zira Benediktus, hayatının son yıllarına kadar bu konu hakkında açıkça konuşmamayı tercih etmişti; o dönemde papalık görevinden istifa etmişti, müttefikleri Vatikan yönetiminin içinden tasfiye edilmişti ve neredeyse kimse onu dinlemiyordu. Neden beklediğini asla bilemeyeceğiz. Akademik dehasına dayanan otoritesini tehlikeye atmaktan korkmuş olabilir; zira kıyamet vaazları, akademik açıdan saygınlıktan uzak bir şey olarak algılanır. Daha iyi niyetli bir yorumla, Benediktus, kıyametle ilgili öngörülerinin kendi kendini gerçekleştiren kehanetler olacağına ve cemaatini altüst ederek onları Kilise’den uzaklaştıracağına inanmış olabilir.”

Gençlerin iklim değişikliğinin, yapay zekânın, demografik çöküşün ve nükleer silahların “varoluşsal tehlikelerini anladığını” ve bunlardan korktuğunu vurgulayan Thiel’e göre Benediktus, gençlere Kutsal Kitap’taki apokalipsin, ona öncülük eden “totaliter barış” ve “güvenlik” dönemini de dahil olmak üzere hususi yanlarını öğretebilirdi. Ama işler böyle gelişmedi: Benediktus’un halefi Francis olacaktı. 

Ama ölene kadar “emeritus Papa” unvanını kullanan Benediktus bize ipuçları bırakmıştı. Bir olasılık, onun yerine geçen “liberal eğilimli papa” olabilir miydi? Joachim’e göre Deccal, erdemli bir papanın ardından papalığı devralacaktı. Thiel ve Wolfe aktarıyor:

“Birçok Joachimci, Benediktus gibi seksen beş yaşında tahttan çekilen Papa V. Celestine’in bu erdemli papa olduğuna inanıyordu; dolayısıyla onun halefi VIII. Boniface’i Deccal olarak görüyordu. Benediktus, 2009 yılında Tyconius’un ikiye bölünmüş Kilise teorisi üzerine bir konferans verdikten bir hafta sonra, Celestine’in mezarının üzerine papalık palliumunu(3) koyduğunda tüm bunları biliyordu. Acaba Benediktus, Papa Francis’in Deccal olduğuna inanıyor muydu?”

Ama daha iyi bir aday var. Eskatolojiye meraklı Benediktus, henüz ismi Joseph Ratzinger iken yaptığı bir konuşmada, Vladimir Solovyov’un Deccal’in Tarihi adlı eserine atıf yaparak, İsa Mesih’in düşmanının, “Tübingen’de ilahiyat doktorası yapmış olması ve bu alanda öncü olarak kabul edilen bir tefsir eseri kaleme almış olması” ile inananların gözüne girdiğini söylüyordu! Thiel ve Wolfe’a göre Ratzinger’in iması bir kişiye işaret ediyordu: Hans Küng. İsviçreli Küng, “karizmatik bir rahip” ve Tübingen’de Ratzinger’in meslektaşıydı. Küng, otuz dört yaşındayken İkinci Vatikan Konseyi’nde en genç periti’lerden (uzmanlardan) biri olarak görev yapmıştı ve Konsey, Küng’ün önerilerinin çoğunu kabul etti. Vatikan uzmanı Peter Hebblethwaite, “Bir ilahiyatçı bir daha asla bu kadar büyük bir etkiye sahip olamayacak,” diye konuşuyordu. Yazarlar aktarıyor: Küng daha sonra ötenaziyi savunmuş, papanın yanılmazlığı doktrinini reddetmiş, Beyaz Saray’da John F. Kennedy tarafından sıcak bir şekilde karşılanmış, Tony Blair’in Katolikliğe geçme sürecinde ona rehberlik etmiş ve Papa II. John Paul tarafından Katolik ilahiyatı öğretmekten men edilmiş. “O, Kilise üzerinde ortalama bir papadan daha fazla etki yarattı,” diye yazıyor Thiel ve Wolfe.

İsim önemli değil, ama Küng’ün en bilindik tezinin Küresel Etik Projesi (Weltethos) olduğunu hatırlatmam gerek. Projenin internet sitesinde şöyle yazıyor: “Hans Küng, tüm dinlerin ve kültürel geleneklerin belirli temel etik değerleri paylaştığına inanıyordu. On yıllar süren akademik çalışmaları boyunca bu inancını daha da derinleştirdi ve bu çabaları, 1995 yılında Almanya’nın Tübingen kentinde Küresel Etik Vakfı’nın kurulmasına yol açtı.”

Küng’e göre Küresel Etik, dinler ve kültürler arasında geçerli olan temel bir etik uzlaşma anlamına gelir. Tüm büyük dinler ve felsefi gelenekler belirli değerleri paylaşır: İnsanlık ve karşılıklılık; şiddetsizlik ve yaşama saygı; adalet ve dayanışma; dürüstlük ve hoşgörü; eşit haklar ve ortaklık; ekolojik sorumluluk.

Zannediyorum Thiel ile Wolfe’un Küng’ün fikirlerinde Deccal’in izlerini nasıl bulduğu anlaşılmıştır. Yazarlar, Benediktus’un yakın dostu olan Katolik filozof Robert Spaemann’ın, 1996 yılında Weltethos kavramını sert bir dille eleştirdiğini hatırlatıyorlar. Hatırlanacağı üzere Deccal de “barış ve güvenlik” sloganını benimserken, Küng’ün Weltethos’u da dünya barışını hedefliyordu: “Dinler arasında barış olmadan uluslar arasında barış olmaz. Dinler arasında diyalog olmadan dinler arasında barış olmaz.” Thiel ve Wolfe’a göre “barışa olan bu takıntı” Deccal’i Mesih’ten ayıran bir özelliktir: Deccal, “Mesih kılıcı getirdi. Ben ise barışı getireceğim,” der örneğin. Gerisini Thiel ve Wolfe şöyle yazıyor:

“O [Deccal], Mesih’i ‘iyilik ve kötülük kavramlarıyla insanlığı bölmek’ ve ‘Kıyamet Günü ile dünyayı tehdit etmek’ ile suçlar. Spaemann’ın da belirttiği gibi, benzer bir şekilde ‘Küng’ün yumuşak Hıristiyanlık yorumu’ da ahir zamanla ilgili her türlü düşünceyi caydırır. Spaemann şöyle yazar: ‘Kuşkusuz İsa, Mahşer Günü’nden bahsederken… dinleyicilerinden rahat bir gülümseme beklemiyordu.’ Küng ise daha da ileri giderek, sadece kıyameti değil, ‘o günler kısaltılmasaydı, hiçbir canlı kurtulamazdı’ şeklindeki Mesih’in uyarısını da bir kenara atıyor: Yani Küng, bizden Deccal’i ve Büyük Sıkıntı’yı unutmamızı istiyor. Elimizde olan tek şey bu dünya ve onu kurtarmak bize bağlı: Weltethos olmadan hayatta kalmak mümkün değil.”

Liberal konsensüs versus Silikon Vadisi sapkınlığı

Fortune dergisinde çıkan bir değerlendirmede, Thiel’in hakiki bir teolojik ciddiyet ile argümanlarını geliştirdiği, ama Deccal olarak ima ettiği tüm tiplerin, aslında kendisini “regüle etmek” isteyen güçlere işaret ettiğini vurguluyor: Hayırsever bir yönetici; güvenlik, etik ve küresel koordinasyonun dilini konuşan, uyumlu regülasyon sistemleri kuran ve kapsamlı kurumsal yetkiyi meşrulaştırmak için varoluşsal risklere atıfta bulunan bir şahsiyet. Deccal, tek dünya devletini ve bürokrasisini meşrulaştırmak için “varoluşsal risklere” (iklim değişikliği, yapay zeka, nükleer savaş) başvurur. Hristiyanlığa açıkça zulmetmez: Onu bünyesine katar, içselleştirir ve “insanlık adına medeniyetin tehlikelerini yönetmeyi vaat eden teknokratik bir düzen içinde” ona yer açar.

Thiel’in, AI konusunda “regülasyoncu” genelgesi nedeniyle şaka yollu “Çin Komünist Partisi’nin ajanı” olmakla suçladığı Papa Leo da Deccal’in aparatı olur böylece. Düzenleyici devlet aygıtları, ister “iklim değişikliği” korkusuyla olsun, ister AI moratoryumları aracılığıyla, ahir zaman işaretleridir ona göre. 

Zamanında Papa Francis’e AI danışmanlığı da yapan rahip Paolo Benanti, Le Grand Continent’te yazdığı bir makalede Thiel’in Deccal derslerini “teolojik rejim değişikliği” olarak kınamış ve onun dininin Hıristiyanlık değil “sapkınlık” olduğunu savunmuştu. Peki neye karşı sapkınlık? Benanti şaşırtıcı bir açıklıkla yazıyor: “Dolayısıyla Thiel’in tüm bu tutumu, liberal konsensüse karşı uzun soluklu bir sapkınlık eylemi olarak yorumlanabilir: artık modası geçmiş olduğunu düşündüğü sivil bir arada yaşamanın temellerine yönelik bir meydan okuma.” Benanti’ye göre Thiel’in vizyonunu Batı değerlerinin basit bir reddi olarak değil, bu değerlerin rekabet, teknoloji, birey gibi bazı bileşenlerinin “patolojik bir şekilde radikalleşmesi” olarak kavramak gerekiyordu.

Benanti, Thiel’in Fransız antropolog René Girard’dan mülhem “mimetik arzu” ve “mimetik şiddet” kavramını içselleştirdiğini ve kapitalist rekabet fikrinin felaketle sonuçlanacağına inanarak bunu reddedip “benzersiz” icatlarda bulunarak tekelci bir konum elde etmeyi vaaz ettiğini ileri sürüyor. Kârı korumak için rekabeti reddedip tekelci konum elde etmek tek çözümdür.

Trump destekçisi milyarder Thiel’den “Weimar Almanya’sı” göndermesi

Küresel iç savaştan kaçış: Schmitt ve katechon

Yukarıda üçüncü yoldan bahsetmiştik. Tam da bu “apokalipsten kaçış” hevesine oturan bir düşünürü tarihten çekip çıkarmak mümkün.

Thiel’in Nazizmin aşkın hukukçusu Carl Schmitt’ten övgüyle bahsettiğini biliyoruz. Schmitt’in çeşitli vesilelerle öne sürdüğü ve Aziz Pavlus’un Selaniklilere mektubundan aldığı ilhamla kullandığı katechon, Deccal’in ortaya çıkışını engelleyen ve dünyanın sonunu geciktiren bir kişi ya da mekanizmadır. Örneğin Kutsal İttifak’ı kuran Avusturya İmparatoru Franz Joseph bu engele örnektir. Diğer örnek, Çek lider Tomáš Masaryk ile Polonyalı lider Józef Piłsudski’dir: Bu ikili, Ekim Devrimi başarıya ulaşmış, Alman devrimi de hareket halindeyken, Avrupa’yı komünizmin ilerleyişinden kurtarmıştır. Lenin, emperyalist savaşı küresel bir iç savaşa dönüştürme çağrısı yaparak zaten Schmitt’in en korktuğu şeyi tarih sahnesine çıkarmıştır: kardeş kavgası. Çünkü iç savaşta, aynı siyasi entitenin ve aynı hukuki düzenin içinde yer alanlar, birbirlerine karşı topyekûn bir ahlaki üstünlük pozisyonuna geçmiş, biri diğerini yasa dışı ilan etmiştir. Leninist iç savaş çağrısı, Schmitt’in bir başka nefret unsurunu da barındırır: tek dünya devletine doğru giden bir insanlık kavrayışı. Tam da bu korku, Schmitt’in ABD’nin savaşa girmeme ve Avrupa’daki Almanya egemenliğini tanıma umudunu besler; ABD yeni bir katechon olabilirdi. Ama olmadı: ABD savaşa girdi ve SSCB ile gönüllü veya gönülsüz bir antifaşist koalisyona girerek “tek dünya” yönelimini pekiştirdi.

Thiel’in dünya görüşünde de gerek Çin’in dünya sahnesine çıkışı, gerekse ABD içerisinde Çin ile işbirliği yapma heveslilerinin varlığı, katechon beklentisini besliyor. Daha önce değindiğimiz Straussian Moment makalesinde 11 Eylül saldırılarının bir dönüm noktası olduğuna işaret eden Thiel, savaş ideolojisini güzellerken (“savaş tüm şeylerin babasıdır”) Schmitt’çi düşman anlayışına işaret eder ve kendi partikülarizmine destek bulur: “Uzaylıların istilası olmadığı sürece, tüm insanlığı siyasi olarak birleştiren bir dünya devleti asla kurulamaz. Bu, mantıksal olarak imkânsızdır.”

Aydınlanmanın evrensel(ci)liğinin, uluslararası kurumların, demokratik katılımın, parlamenter tartışmaların karşısına istihbarat kurumlarının gizli koordinasyonunu (“Echelon”) koyan Thiel, Palantir’i satabilmek için teolojik bir cila atıyor gibidir adeta. Avusturyalı ilahiyatçı Wolfgang Palaver’in “eşitlik iç savaşı doğurur” tezini hevesle sahiplenir Thiel: farklılık ve düşmanlık dünyanın dengesini sağlar; dayanışmanın olduğu yerde savaş patlak verir. İnsanlığı iç savaşa sürükleyen şey, küreselleşmenin tekdüze düşüncesinin yol açtığı, farklılıkların ortadan kalkmasıydı.

Burada, kapitalist üretim sistemindeki, son 50 yıla yayılan ve 2008 krizinden sonra kronikleşen durgunluk eğilimine tepkinin teo-politik yansımalarını bulmuyor muyuz? Thiel ve hem Silikon Vadisi’ndeki hem de Beyaz Saray’daki dostları, yapay zeka-biyoteknoloji-dijital veri üçgeninde cisimleşen sermaye birikiminin bu durgunluğu aşacak ve ABD’nin ayakları üzerinde tekrar doğrularak Çin ile baş etmesini sağlayacak potansiyele sahip olduğuna inanıyorlar. Jeopolitik mitler de, Schmitt’ten mülhem bir biçimde, ABD’nin Almanya’laştırılmasına hizmet ediyor: “Batı Yarımküre” sevdasının yeni bir Monroe Doktrini ile hortlaması; dünyanın büyük güçler arasındaki etki alanlarına bölünmesi; 19. yüzyıldaki Anglo-Sakson yerleşimcilerin uzun ve kanlı Batıya hücumunun ve “sınır zihniyeti”nin övülmesi; merkezi egemenlik aygıtlarına öfke; finans ve spekülasyon karşısında efsunlanma… Hepsi aynı paketin içinde, çoğunlukla birbirleriyle uyumsuz-çelişkili bir konumlanışta.

Nitekim Thiel, 2011’de yazdığı “Geleceğin Sonu” başlıklı makalede tüm bu çelişkili düşünceler yığınının ilk sinyallerini veriyor. Aşağıdaki alıntının hemen başında, 2008 krizinden sonra gelen “Büyük Resesyon”un sonunun gelmeyecek gibi göründüğünün altını çizerek(4):

“Modern Batı medeniyeti, bilim ve teknolojinin ikiz temelleri üzerinde duruyor. (…)

Çoğumuz bilimi batıl inançtan, teknolojiyi de sihirden ayıramıyor olsak da, derin iktisadi ve mali çukurdan çıkabilmemiz için bilime ve teknolojiye ihtiyacımız var. Kalplerimizde ve zihinlerimizde, umutsuz bir iyimserliğin bizi kurtaramayacağını biliyoruz. İlerleme ne otomatik ne de mekanik bir süreç; o, nadir görülen bir olgu. Nitekim, Batı’nın eşsiz tarihi, binlerce yıldır çoğu insanın doğal olarak acımasız, değişmez ve yoksul bir durumda yaşadığı kuralının istisnasını kanıtlıyor.”

***

İktisadi durgunluk, Batının gerileyişi/çöküşü nosyonu, artık nüfus ile ne yapacağını bilememe, finansal çöküş beklentisi ve savaşın, özellikle de İran savaşının dijital altyapıların kırılganlığını ortaya çıkarması, kıyamet beklentilerini bir kez daha öne çıkarıyor. 

Geçen sene yaptığım yazı dizisinde (1, 2, 3, 4) Silikon Vadisi’nin kıyameti neden çağırdığını ve bu kıyametten kaçış yolları için bulduğu yolları incelemiştim. Şimdi, kapitalizmin miadını doldurduğuna yönelik sağlı sollu tezlerin yeniden yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. AI veya Amerikan borçları kaynaklı çöküş senaryolarının yayınlanmadığı bir gün yok. Bu bağlamda bu sefer dünya sistemindeki hizipleri, birbirleriyle ilişkilerini ve kıyamet beklentilerini nasıl karşıladıklarını inceleyeceğiz. Bir sonraki yazıda, yukarıda söz verdiğim üzere, postliberal/MAGA Katolisizmi ile Vatikan arasındaki gizli savaşa değineceğiz.


(1) Mann’ın, 1918’de yazdığı Politik Olmayan Bir Adamın Düşünceleri‘nde savunduğu fikirlerden ne kadar uzak olduğunu fark etmek insanı sarsıyor. I. Dünya Savaşı’nda, ağabeyi Heinrich’in aksine Almanya’yı coşkuyla destekleyen Thomas, ıstırabı ve ulusal hizmeti ön plana çıkardığı bu uzun metninde, Batı’nın “medeniyetine” karşı Almanya’nın “kültürünü” savunuyor, Alman ruhunu demokratikleşmenin karşısına koyuyor, politikadan özgürleşme yolu olarak Wagner-Schopenhauer-Nietzsche çizgisini takip ederek estetiğe methiyeler düzüyordu. Thiel’in 1918’in Mann’ını seveceğine kuşku yok.
(2) Makalenin yazarı Zoë Bernard, Thiel’in şu sözlerine aktarıyor: “Aşkın bir dini inanca sahip olmadığınızda, sonunda sadece etrafınızdaki insanlara bakıp durursunuz. İşte ateist ve liberal dünyamızın sorunu da budur. Bu, sadece kalabalığın çılgınlığıdır.”
Başka tanıklıklar da var: New York Times muhabiri Emma Goldberg, Silikon Vadisi’nde Peter Thiel’e yaklaşmak isteyenlerin bir anda Hıristiyanlık ile “şereflendiğine” işaret ediyor. Michelle Stephens bu kapsamda “ACTS 17 Collective” isimli kâr amacı gütmeyen bir kuruluşa ön ayak olmuş. Geçen sene mayıs ayında San Fransisco’daki ACTS 17 etkinliğinde konuşma yapan Thiel, Hristiyan teolojisinin siyasetine nasıl yön verdiğini ve On Emir’den hangisini en anlamlı bulduğunu anlatmış. “ACTS 17” adı bir kısaltma: Acknowledging Christ in Technology and Society, yani Teknoloji ve Toplumda Mesih’i Tanımak. Ama aynı zamanda, Pavlus’un Atina ve Selanik’i boydan boya dolaşarak İsa’nın mesajını yaydığı İncil bölümüne de atıfta bulunuyor; bu, bugün onun hizmet etmeyi hedeflediği seçkin ve varlıklı kesimi ifade ediyor. İsa’nın mesajının klasik yorumuna (yoksula dostluk) aykırılığı hemen göze çarpıyor. Yeri gelmişken, Thiel’in Protestan olduğunu da geçerken söyleyeyim.
(3) Pallium, Papanın hem kendisinin giydiği hem de düzenli aralıklarla Latin Kiliseleri Piskoposlarına verdiği bir kilise kıyafeti. (y.n.)
(4)
 Thiel makalenin devamında Batı’daki durgunluğun tarihini 1973’e çekiyor. Daha sonra, küreselleşme döneminin vaatleri ile son 40 yılın hakikatleri arasındaki derin uçuruma dikkat çekiyor: Ortalama ücret ile medyan ücret makasının açılması; şirket kârlarının pek de ahım şahım yükselmemesi; küreselleşmenin hayat standardını yükseltirken emeği ve malları ucuzlatması; iktisadi ilerlemenin hiç de bilimsel ve teknolojik gelişmeyi takip etmemesi, vs. Neoliberal vaatler siyasetinin çöküşüne daha sonra tekrar değineceğiz.

Amerika

Bannon ile Sanders, yapay zekaya karşı bir araya geliyor

Yayınlanma

Eski Anthropic araştırmacısı Jacob Coxon, Senatör Bernie Sanders ve Steve Bannon, güçlerini birleştirerek “insan yanlısı” yapay zeka için baskı yapacak.

Sektörün içinden bir isim, “ilerici” hareketin simgesi ve önde gelen bir MAGA sözcüsünün bir araya gelmesi, yapay zekanın siyasi normları nasıl altüst ettiğini gösteren bir işaret olarak beklenmedik bir ittifak oluşturuyor.

Future of Life Institute, salı günü (15 Eylül) düzenlenecek “Pro-Human Assembly” etkinliğini organize ediyor.

Bu kâr amacı gütmeyen savunuculuk grubu, insan iradesinin korunmasını, gücün tek elde toplanmasının önlenmesini ve şirketlerin hesap verebilir tutulmasını talep eden “The Pro-Human AI Declaration”ın (İnsan Yanlısı Yapay Zeka Deklarasyonu) arkasındaki kurum.

Axios’un edindiği bilgiye göre, OpenAI’da ve ardından Anthropic’te çalışmış fakat güvenlik endişeleri nedeniyle Anthropic’ten istifa eden Coxon, etkinlikte yüz yüze bir konuşma yapacak.

Bannon, Axios’a yaptığı açıklamada, “Oligarklar nihayet, hiçbir koruma önlemi olmaksızın hızlanmanın tehlikeleri konusunda başından beri yalan söylediklerini itiraf etmek zorunda kalıyorlar; ulusu ve insanlığı tehlikeye attılar,” dedi.

Anthropic’ten istifa eden araştırmacı: Şirketler hayatlarımızla kumar oynuyor

Hafta sonu, yapay zeka alanındaki en etkili liderlerden bazıları, yapay zeka kaynaklı endişe verici siber güvenlik ihlalleri ve teknolojinin gidişatına dair ciddi kaygılar karşısında, geliştirme sürecinin hızının yavaşlatılmasını desteklediler.

Yapay zekanın varoluşsal bir tehdit oluşturduğuna dair yaygın uyarıların ötesinde, Amerikalılar bu teknolojinin istihdam, çevre, iktisadi erişilebilirlik, ruh sağlığı ve çocuk güvenliği üzerindeki etkilerinden endişe duyuyor.

Salı günü konuşma yapacak bazı konuşmacılar, yapay zekanın seçmenleri harekete geçirebileceği ve kararsız seçmenleri etkileyebileceği ara seçimlerde ve gelecekteki seçimlerde bu duyarlılığa odaklanmayı planlıyor.

Etkinlikte konuşma yapacak birkaç sendika liderinden biri olan Amerikan Öğretmenler Federasyonu Başkanı Randi Weingarten şunları söyledi:

“Seçilmiş yetkililer, ‘Güvenliği yenilik kadar önemli hale getireceğiz’ demelidir. Demokrat politikacıların bunu söylemesini umuyorum. Ve bunu ne kadar çok söylerlerse, ne kadar çok güven kazanırlarsa, sadece seçimlerde değil, daha sonra da bu konuda somut adımlar atarak gidişatı o kadar çok değiştirebileceklerini düşünüyorum.”

Weingarten, Kongre’nin harekete geçmemesi karşısında ortaya çıkan çözüm örnekleri olarak, öğretmen sendikaları ile Microsoft arasında, öğrencilerin verilerinin yapay zeka eğitiminde kullanılmasını önlemek ve eğitimcilere bu teknoloji hakkında şeffaflık sağlamak amacıyla yapılan türünün ilk örneği olan anlaşmaya dikkat çekti.

Oğlu, bir sohbet robotuyla etkileşim kurduktan sonra intihar ederek hayatını kaybeden anne Megan Garcia, Demokratlar ve Cumhuriyetçilerin “bunun ara seçimler öncesinde merkezi bir mesele olduğunu fark etmelerini” umduğunu ve sosyal medyadaki eylemsizliğe “hayretler içinde” kalan seçmenlerin, adayların yapay zekaya nasıl yaklaştıklarına dikkat edeceklerini belirtti.

Etkinlikte konuşma yapacak olan Garcia, çocukları hem sosyal medyadan hem de yapay zekanın zararlarından korumak için Kongre’nin harekete geçmesini savunuyor.

Bir röportajda Garcia, “Benim ve sosyal medya kurbanlarının ebeveynlerinin zihninde, hayatları takas etmiyoruz çünkü iyi bir ‘Çocukların Çevrimiçi Güvenliği Yasası’nı, kötü bir yapay zeka yasası karşılığında feda etmeyeceğiz,” dedi.

Etkinlik, siyasi yelpazenin her kesiminden yetkilileri bir araya getirecek ve Hollywood’dan dini gruplara kadar geniş bir yelpazede görüşleri kapsayacak.

Konuşmacılar arasında Senatör Marsha Blackburn (Cumhuriyetçi), Kongre İlericiler Grubu Başkanı Greg Casar (Demokrat) ve yapay zeka güvenliği konusuna odaklanan ve büyük ilgi gören bir Kongre ön seçiminde yenilen New York Eyalet Meclisi Üyesi Alex Bores yer alacak.

Oyuncular Ashley Judd ve Joseph Gordon-Levitt’in yanı sıra San Francisco Başpiskoposu Salvatore Cordileone ve Ulusal Evanjelikler Birliği’nden Walter Kim de konuşma yapacak.

Okumaya Devam Et

Amerika

Trump, yapay zekada “yavaşlama” çağrılarını reddetti

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, önemli yöneticilerin yapay zeka modellerinin geliştirilmesini yavaşlatma çağrılarını görmezden geldi.

İrlanda Açık golf turnuvasının kenarında yaptığı açıklamada, “Yapay zeka alanında Çin’in önündeyiz, dünyadaki en gelişmiş ülkeyiz ve açıkçası bunun böyle kalmasını istiyorum. Yapay zekayı kim kazanırsa, o kazanır,” dedi.

Teknolojideki patlama borsada tarihi zirvelere yol açarken, Trump iktisadi başarısının büyük bir kısmını yapay zeka alanındaki ilerlemeleri hızlandırmaya dayandırıyor.

Fakat bu “müdahale etmeme” yaklaşımı, yapay zeka sektörünün en önde gelen üç lideri (Anthropic CEO’su Dario Amodei, OpenAI CEO’su Sam Altman ve xAI kurucusu Elon Musk) sektörün yapay zeka model yeteneklerini geliştirme hızının yavaşlatılmasını desteklemesi ile tezat oluşturuyor.

Bu ortak tavır, salı günü şirketin ve rakiplerinin yapay zeka modellerini sorumlu bir şekilde geliştirmediğini uyaran bir Anthropic araştırmacısının istifasının ardından ortaya çıktı.

Araştırmacının açıklaması, teknolojinin risklerine ilişkin kamuoyundaki tartışmaları alevlendirdi.

Pazar öğleden sonra Microsoft CEO’su Satya Nadella, şirketinin kasıtlı olarak hızın ayarlanması ve değerlendiricilerin entegre edilmesi gibi fikirleri bazı şartlar altında memnuniyetle karşıladığını söyledi.

X’te yayınlanan bir açıklamada Nadella, herhangi bir güvenlik düzenlemesinin kurumsal müşterilerin gizlilik ve esneklik ihtiyaçlarını da dikkate alması gerektiğini vurguladı.

CEO, “Şirketler için, kendilerine özgü ve zımni bilgiler üzerinde tam kontrol sahibi olmaları zorunlu,” diye yazdı.

Trump’ın sözleri, onu yapay zeka geliştirme hızı konusundaki tartışmada bir kez daha “tam gaz ilerleme” tarafına yerleştirdi.

Bu tartışma, hem teknoloji dünyasını hem de siyaset dünyasını giderek daha fazla bölüyor. 

Kendi partisinin üyeleri ve teknoloji sektöründeki bazı müttefikleri bile, Trump’ın yapay zekanın potansiyel tehlikelerine ilişkin bariz kayıtsızlığı karşısında tedirginlik duymaya başladığından, Trump bu tutumuyla giderek daha fazla yalnız kalıyor.

Trump, bu uyarıları tanımlanmamış “olumsuz güçlere” atfetti.

Gazetecilere yaptığı açıklamada, “Bence bu konuyu gündeme getirmemesi gereken pek çok olumsuz güç var ve gerçekleşmeyecek şeyleri gündeme getiriyorlar,” dedi.

Birkaç saat sonra, İrlanda’dan Washington’a dönerken uçakta Trump, teknoloji yöneticilerinin uyarılarını hafife almadığını vurguladı ve bazılarıyla konuştuğunu belirtti.

“Hafife almıyorum. Ama yapay zeka, kötü yanlarından çok daha fazla iyi yanları olacak; hem de çok daha fazla,” dedi. Ayrıca yapay zeka kullandığını da söyledi fakat nasıl kullandığını açıklamayı reddetti.

Öte yandan Demokratlar, yapay zeka konusunda artan kamuoyu endişesinden yararlanmaya çalışıyor.

Çok sayıda anket, Amerikalıların bu teknolojiye ve onun hızlı gelişimine karşı giderek daha temkinli davrandığını gösteriyor.

Hafta sonu sosyal medyada yoğun bir paylaşım furyası yaşanırken, partinin ideolojik yelpazesinin her kesiminden Demokratlar, sektörü dizginlemeyi vaat ettiler ve Beyaz Saray’ın, teknolojinin artan riskleriyle yüzleşmekte başarısız olduğunu iddia ettiler.

Michigan’daki Demokrat Senato adayı Abdul El-Sayed, teknolojik gelişimin güvenlik önlemlerinin önüne geçtiği konusunda uyarıda bulunarak, Senatör Bernie Sanders’ın yapay zeka geliştirilmesini askıya alma önerisini destekledi.

El-Sayed, “Face the Nation” programında verdiği röportajda, “Yapay zekayı kullanmamamız gereken şeyler var ve tüm bu teknolojinin, çoğunluğun refahına aykırı olarak azınlığın çıkarları için yaratılmaması için kamu denetimine ihtiyaç duyduğumuza hep birlikte karar vermeliyiz,” dedi.

2028 Demokrat başkanlık aday adayı olan Pennsylvania Valisi Josh Shapiro ise sektör liderlerinin uyarılarını “parlak bir kırmızı ışık” olarak nitelendirdi.

Shapiro, ilaç ve uçakların düzenlenmesiyle paralellik kurarak, “Federal hükümetimizin harekete geçmesi, bu konuyu ciddiye alması ve hem ülkemizde hem de küresel sahnede bazı koruyucu önlemler almasının zamanı çoktan geldi,” diye yazdı.

Shapiro, daha önce yapay zeka geliştirilmesinin temelini oluşturan veri merkezlerinin inşasını desteklemiş olsa da, son zamanlarda sektöre karşı eleştirel bir tutum sergilemeye başladı.

Geçen ay, bu merkezlerin geliştirilmesini kısıtlayan bir idari emir imzaladı.

Eski başkan Barack Obama da geçen hafta, Demokrat Parti liderlerine özel bir görüşmede, yapay zeka düzenlemelerini partinin gündeminin merkezine almaları için çağrıda bulundu. 

Obama, liderleri güvenlik konusuna, teknolojinin çocuklar üzerindeki etkisine ve iktisadi sonuçlarına odaklanmaya teşvik etti.

Obama’nın düşüncelerine yakın ve özel görüşmeleri aktarmak için isimsiz kalmak koşuluyla konuşan bir kaynağa göre, sektör liderlerinin yapay zeka geliştirilmesini yavaşlatma çağrılarını “olumlu bir gelişme” olarak değerlendirdi.

Trump, teknoloji sektöründeki bağışçılarının yapay zeka gelişimini yavaşlatabileceği konusunda uyardığı regülasyonları kaldırmaya yöneldi.

Göreve başladığı ilk hafta içinde, en son teknoloji yapay zeka modellerinin risklerini değerlendirme süreci oluşturan 2023 tarihli bir Biden başkanlık kararnamesini iptal etti.

Bu yaz yapay zeka risklerine ilişkin endişeler artarken, yönetim siber güvenlik riskleri açısından yapay zeka modellerini incelemek üzere yeni bir çerçeve geliştirdi.

Ara seçimlerde zorlu bir yarışla karşı karşıya kalan bazı Cumhuriyetçiler, yapay zeka düzenlemelerine daha açık olduklarını ifade ettiler.

Michigan’daki Senato koltuğu için El-Sayed ile yarışan Cumhuriyetçi Mike Rogers, yapay zeka gelişimini yavaşlatmayı desteklediğini ve bu teknolojiyi ele alan bir ulusal güvenlik çerçevesinin kabul edilmesine öncelik vereceğini yazdı.

2011’den 2015’e kadar Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi başkanlığı görevini yürüten Rogers, “İstihbarat Komitesi Başkanı olarak edindiğim deneyim bana, bir krizi durdurmak için en uygun zamanın ‘dün’ olduğunu öğretti,” dedi.

Cumhuriyetçi liderler, Beyaz Saray’ın tutumunu daha da güçlendirerek, halkı korumakla ilgili sorumluluğu şirketlere yüklemeye çalıştı.

Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson, “Bu modelleri geliştiren kişilerin, ürünlerinin güvenli olmasını sağlamak için üstlenmeleri gereken bariz bir kurumsal sorumluluk var,” dedi.

Johnson, ilk adım olarak teknoloji platformlarının liderleriyle bir araya geleceğini belirtti. Ayrıca, Trump yönetiminin yapay zeka düzenlemelerine yönelik “müdahale etmeme” yaklaşımının mimarı David Sacks’ın bir paylaşımına da değindi.

Sacks, teknoloji liderlerinin yapay zeka geliştirme sürecini “devam ettirmeleri” gerektiğini söyledi fakat bunun için sektörün Washington’dan müdahaleye ihtiyaç duyduğu yönündeki şirketlerin iddialarını reddetti.

Sacks, “Başkasının iznine ihtiyacınız varmış gibi davranmayı bırakın,” diye yazdı.

Ayrıca şirketlerin, süreci yavaşlatma konusundaki ilgilerinin “tamamen fedakarlık amaçlı” olduğunu söylemeyi bırakmaları gerektiğini de belirtti.

Sacks, ürünlerinin ciddi bir siber saldırıya yol açması durumunda şirketlerin sorumlu tutulacağını söyledi.

Anthropic CEO’su Dario Amodei ve diğer şirket yetkilileri, yapay zeka güvenliği konularında koordinasyon sağlayabilmek için ABD hükümetinden antitröst yasalarından muafiyet talep ettiler.

Amodei ise makalesinde, hükümetin “bu tartışmalarda arabuluculuk yapmasının veya en azından bu tartışmaları mümkün kılmasının” faydalı olacağını belirtti.

Bazı politika uzmanları ve teknoloji liderleri, antitröst muafiyeti çağrısını reddettiler ve şirketlerin kendi mali çıkarlarına uygun ancak kamu güvenliğini koruma hedefine katkıda bulunmayacak politikaları savunduklarını öne sürdüler.

Sektör liderleri ayrıca, yapay zeka (AI) gelişimini kontrol altında tutmak için yönetimin Çin ile işbirliği yapmasını da talep ettiler.

Altman, Trump’ı, bir yapay zeka ajanı üzerindeki kontrolü kaybetme riskini ele alacak ve aynı zamanda güvenlik önlemlerinin her iki ülkeyi de dezavantajlı duruma düşürmemesini sağlayacak bir anlaşma geliştirmeye teşvik etti.

Bu ayın sonlarında Trump’ın Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile yapacağı görüşme öncesinde Altman, Başkan’ın kamuoyuna açık bir şekilde dile getirdiği Nobel Barış Ödülü arzusuna atıfta bulundu.

Altman, cumartesi günü yayınlanan bir röportajda Fortune dergisine, “Bence Başkan Trump ve Xi, üzerinde anlaşması kolay bir konuda mutabık kalabilirlerse Nobel Barış Ödülü’nü birlikte alabilirler ve bu harika olurdu,” dedi ve şöyle devam etti:

“Sadece ABD ve Çin bu teknolojinin geliştirilmesi için bazı ortak standartlar ve testler üzerinde anlaşabilseler bile, bence bu ikisinin başarabileceği harika bir başarı olur.”

Trump ve Xi, Mayıs ayında Pekin’de düzenlenen zirve sırasında yapay zeka konusunda bir anlaşmaya varamamıştı.

Beyaz Saray, teknoloji liderlerinin uyarılarına yanıt olarak herhangi bir politika toplantısı düzenleyip düzenlemeyeceğine ilişkin yorum talebine yanıt vermedi.

Ulusal Ekonomi Konseyi Direktörü Kevin Hassett, pazar günü CNN’de yaptığı açıklamada, Beyaz Saray’ın bu hafta üst düzey siber güvenlik danışmanlarıyla “bir sonraki adımın ne olacağını düşünmek” üzere toplantılar düzenlemesini beklediğini söyledi.

Okumaya Devam Et

Amerika

The Economist: Yapay zeka ABD’de kaybettirdiğinden fazla iş yarattı

Yayınlanma

The Economist dergisinin ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu verilerine dayandırdığı analize göre yapay zeka sektörü, ülkede yol açtığı iş kayıplarının beş katı istihdam yarattı. Altyapı ve veri merkezlerine harcanan milyarlarca dolar yeni uzmanlık alanları doğururken, sektör liderleri teknolojinin kontrolsüz ilerleyişine karşı uyarılarını koruyor.

Yapay zekanın ABD iş gücü piyasasındaki ilk sonuçları olumlu bir tablo ortaya koyuyor.

The Economist dergisinin ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu verilerine dayandırdığı araştırmaya göre, yapay zeka odaklı sektörler piyasadan sildiği istihdamdan daha fazla yeni iş imkanı yarattı.

ABD ekonomisi ağustos ayında 162 bin yeni istihdam sağladı. Ülkedeki işsizlik oranının yüzde 4,1 düzeyinde seyretmesi, son yarım yüzyıldaki ayların yaklaşık yüzde 90’ından daha olumlu bir seviyeye işaret ediyor.

Yapay zekanın ilk mağdurları olacağı öngörülen 20 ila 24 yaş aralığındaki genç çalışanların işsizlik oranı ile genel işsizlik seviyesi arasındaki makas da uzun yılların en düşük düzeyine yaklaştı.

Altyapı yatırımları yeni kadrolar açıyor

Yapay zeka teknolojisi, ABD genelinde yaklaşık 1 milyon yeni iş alanı oluşturarak yol açtığı işten çıkarmaları beşe katladı. Sürecin temel itici gücünü ise dev altyapı yatırımları oluşturuyor.

Donanım harcamaları yıllık 75 milyar dolarlık artış kaydederken, veri merkezlerinin inşasına yönelik harcamalarda 60 milyar dolarlık yükseliş görüldü.

Yaşanan bu hızlı büyüme; mühendislerden elektrik teknisyenlerine kadar uzanan geniş bir uzman kadrosuna ihtiyaç duyuyor.

The Economist verileri, bağlantılı yan sektörlerde piyasa ortalamasının yüzde 40 üzerinde maaş sunan 500 bine yakın yeni pozisyon açıldığını gösteriyor.

Sektör aynı zamanda model mühendisliği, veri etiketleme uzmanlığı ve yapay zeka yöneticiliği gibi yeni meslek kollarını besliyor.

LinkedIn verilerine atıfta bulunan dergi, bu pozisyonlara yönelik ilanların bir yıl içinde iki katına çıktığını aktarıyor. Bu yeni iş kolları mevcut durumda ABD istihdam piyasasının yaklaşık yüzde 1’ini teşkil ederken, bilişim ve biyoloji alanlarında bu oran yüzde 5 seviyesine kadar ulaşıyor.

Üretkenlik artışı hizmet sektörünü dönüştürüyor

Artan üretkenlik piyasadaki işleyişi yeniden şekillendiriyor. Teknolojinin avukat ve analistlerin iş süreçlerini hızlandırması, bu uzmanlık alanlarına yönelik talebi yukarı çekerek ilgili sektörlerdeki istihdamı yüzde 6 ila yüzde 11 oranında büyüttü.

Buna karşılık idari görevler ve müşteri hizmetleri kadroları daralıyor; bu gruptaki 752 bin pozisyonun 2035 yılına kadar ortadan kalkması bekleniyor.

Daha önce çeşitli yapay zeka ajanları geliştiren önde gelen teknoloji şirketlerinin yöneticileri, modellerin gelişimine ara verilmesi çağrısında bulunmuştu.

Claude modelini geliştiren Anthropic şirketinin yöneticisi Dario Amodei, sistemlerin 6 ila 12 ay içinde internetin tamamını ele geçirebileceği uyarısını yaparak sürecin yavaşlatılmasını talep etmişti.

Amodei’nin bu yaklaşımına OpenAI yöneticisi Sam Altman ile xAI şirketinin başındaki Elon Musk da destek vermişti.

The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English