Bizi Takip Edin

Amerika

Kıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor

Yayınlanma

Papa XIV. Leo, 22 Ağustos günü “dünyanın en eski cumhuriyeti” olarak kabul edilen San Marino’yu ziyaret etti ve burada “hükümdarların ve siyasetçilerin koruyucu azizi” Thomas More’dan övgüyle bahsetti.

İdam edilirken bile inandıklarından vazgeçmeyen More, Leo için özgürlük ve vicdanın cisimleşmiş haliydi. Hakikat arayışında, Tanrı dışında kimseye hesap vermek zorunda hissetmemişti kendini. Krala bile.

San Marino Büyük ve Genel Konseyi’ne hitap eden Papa, devamında, “özgürlük adına ortaya çıkan ama gerçekte putların ve iktidarın kölesi olan siyasi ve iktisadi projeleri kökünden yozlaştıran putperestlik” karşısında yer aldığını ilan ediyordu. Onun inandığı Hristiyan bakış açısına göre, “özgürlük ve komünyon ya birlikte ayakta kalır ya da birlikte çöker”di.

Papa, bu küçük cumhuriyetin mottosunun parçası olan “özgürlük” (libertas) kelimesinin anlamı üzerinde uzun uzadıya durduktan sonra sadede geliyordu:

“Bir halkın ve devletin tarihi bağlamında, bu kelime şüphesiz kendi kaderini tayin etme ve diğer siyasi otoritelere bağımlı olmamaya yönelik arzuyu ifade eder. Kişisel özgürlük olmadan, yani insan onuruna saygı gösterilmeden ve bu onur yüceltilmeden gerçek bir sivil özgürlük olamayacağını vurgulamak isterim. Bu özgürlük nihai olarak, her insanın vicdanında yankılanan sesi olan Tanrı tarafından verilir ve güvence altına alınır.”

Nihayetinde San Marino Cumhuriyeti’ni, “devletin laik yapısından ödün vermeden Katolik sosyal öğretisinin ilkelerinden yararlanmanın mümkün olduğu bir ‘iyi yönetişim laboratuvarı’ olarak takdir ediyordu. Katolik sosyal öğretisi ise “kamu yararının peşinde olma, malların evrensel amacına uygun kullanımı, yetki devri ile dayanışma arasındaki uyum ve sosyal adalet” idi.

Papa XIV. Leo’nun “ilerici” siyasi programının propagandasını itinalı bir biçimde yapan Christopher Hale, Kutsal Makam’ın başının bu sözlerinin, haklı olarak, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in de zamanında intisap ettiği “postliberalizme” karşı olduğunu yazıyor. Hale’e göre Papa, Vance’in postliberal Katolisizmini etkisiz hale getiriyordu.

Trump’ın Silikon Vadisi’ndeki adamı Thiel’in antidemokratik distopyası

Katolik hiziplerin ütopya kavgası

Postliberalizme ve JD Vance’e daha sonra geleceğiz. Ama önce, Papa’nın Thomas More göndermesine bir göz atmamız gerekiyor.

Kahramanımız More değil Bacon, ama ikisi arasındaki bağı belli belirsiz dillendiren ise yine ve yeniden Peter Thiel.

Sam Wolfe ile birlikte dokuz ay arayla yazdığı iki makalede Thiel, artık iyi bilinen Deccal ve ahir zaman araştırmalarına devam ediyor. “Dünyanın Sonuna Seyahatler” başlıklı ilk makalede kısa bir More değinisinden sonra esas olarak Francis Bacon’ın Yeni Atlantis kitabını masaya yatırıyor. Novum Organum’daki bilimsel bilgi ile Hıristiyanlık arasındaki güçlü bağ, Yeni Atlantis’e gelindiğinde kopmuştu.

Bacon’ın tasvir ettiği ada ülkesi (Ütopya ile bağı görülüyor) Bensalem, bilim ve teknoloji yoluyla hayli ilerlemiştir. Sert rüzgarlar sonucu kaybolarak tesadüf eseri adaya çıkan Avrupalı Hıristiyanların yaraları Bensalem’in gelişmiş ilaçları ile sarılır. Bensalem’in teknoloji üreten kurumunun adı “Süleyman’ın Evi”dir (Thiel ve Wolfe, kurumun adını “derin devletimsi” [deep state–esque] buluyor). Kurumun “ajanları”, Avrupa’daki yeni bilimsel gelişmeleri çalmaya gönderilir. Göklerdeki ve yerlerdeki her şey araştırma konusudur. Hıristiyan bir rahip ise kaybolmuş denizcileri adanın Hıristiyan olduğu konusunda temin eder. Bununla birlikte Bensalem, çok kültürlü ve çok dilli bir toplum gibi görünmektedir.

Yeni Atlantis’teki denizcilerin (ve geminin papazının) hikâyesi gitgide tuhaflaşır. Avrupalılar, Bensalem’de gördükleri karşısında kelimenin tam anlamıyla büyülenmiş gibilerdir. Süleyman’ın Evi’nin “Babası” da görünür nihayetinde (öncesinde “sünnetli bir Yahudi” olan Joabin’in ardından). Baba’nın anlattığı Bensalem, tam bir tekno-ütopya gibi görünmektedir. Üstelik, aldatmacalı bir ütopya olduğunun gönül rahatlığıyla kabul edildiğini anlarız (duyuları memnun etmek ve aldatmak için “perspektif evleri”, “ses evleri” ve “kokulu evler” vardır). Adanın yönetimi için Süleyman’ın Evi’nin bir işbölümü kurguladığını görürüz. Bürokratik bir makine işlemektedir. Peki Bensalem’in yöneticisi kimdir? Thiel ve Wolfe’u takip edelim:

“Sadece Bensalem’in yönetimini yakından bilen bilge Joabin bu rolü üstlenebilirdi. Bacon’ın bize Joabin hakkında bıraktığı ipuçlarını yeniden gözden geçirdiğimizde, Bensalem’in en karanlık sırrını ortaya çıkarırız: Joabin, İncil’deki Deccal’dir.”

Sünnetli, Yahudi ve… eşcinsel! Joabin’in sünnetli olduğunu ancak eşcinsel olduğunu varsayarsak anlayabilirdik. Joabin’in hem Yahudi hem de eşcinsel olması, Danyal’in kitabındaki (Thiel ve Wolfe Danyal peygamberi “tarihteki ilk tarihçi” olarak selamlıyorlar) Deccal kehanetlerinden ikisini yerine getiriyordu:

“‘Ne atalarının Tanrısını ne de kadınların arzusunu dikkate alacak’ (Dan. 11:37). Ayrıca Joabin’in, Vahiy 7:4–8’de Deccal’e atıfta bulunulan, kayıp bir İsrail kabilesinin soyundan geldiğini de biliyoruz. Pavlus’un anlatımına göre ise Deccal’in ortaya çıkışını müjdeleyen sözler ‘Barış ve güvenlik!’tir (1. Selanikliler 5:3). Hatırlayacağımız üzere, Bensalem’in anlamı ‘barışın oğlu’ ya da ‘güvenliğin oğlu’dur. Ayrıca, Joabin’in Bensalem’in bekâretiyle ilgili tuhaf övünmesini, Deccal’in bir bakireden doğacağına dair Aziz Hieronymus’un [Aziz Jerome] spekülasyonu ışığında da değerlendirmeliyiz. Apokrif ‘Süleyman’ın Vasiyeti’nde Süleyman, iblislere tapınağını inşa etmelerini emretmiştir. Yeniden inşa edilen tapınak olan Süleyman’ın Evi de aynı işgücünü kullanmaktadır.”

Yazarlara göre Bacon’ın anlatısında eksik olan şey sözler değil, eylemlerdi: Yani, “Deccal’in hüküm sürdüğü küresel, teknokratik bir imparatorluğun kurulması.”

Deccal’in kim ya da ne olacağına ilişkin tartışmanın yüzyıllardır sürdüüğünü hatırlatan Thiel ve Wolfe, devamında onun dünyayı hangi yollardan ele geçireceğine ilişkin tartışmayı merkeze alıyordu. Yahudi ve eşcinsel Joabin, empirisizmden imparatorluğa uzanan bir yol hayal etmişti: Bu yol, teknolojiden, özellikle de Bensalem’in makinehanelerindeki denizaltılar ve uçaklardan geçiyordu. Yazarlar, Bensalem’in eski dünyayı işgal edeceğine işaret ediyorlardı.

Tek dünya devleti heyulası

“(…) Bakışlarını yeryüzünde gezdirdi; kendi ülkesinin sınırlarında durmayı reddetti; geleceğe duyduğu coşku, tüm dünyayı kucaklayacak kadar engindi; yabancı ulusların yaşamındaki hareketlilik, sevinçleri ve kederleri, onu kendi halkınınkiler kadar derinden etkiledi. Onunkisi sevgiye dayalı bir emperyalizmdi – milliyet engellerinin üstüne çıkmış heybetli bir zihnin emperyalizmi; özellikle de yüceliği açısından özgürlüğe değer veren bir zihnin. (…)

Uygulamalı bilimin ütopyasını yaratmaya koyulduğunda, burjuva bakış açısı dünya çapında boyutlara genişler; bu bakış açısı, “komünizm”e dönüşür; bu kelimeyi yeterince geniş ve dogmatik olmayan bir anlamıyla ele alır. Bu, ölçülü bir coşkudur. Fakat bugün ihtiyacımız olan şey, duygusal kalıntıların boğucu pençesinde can çekişen bir dünyanın ayılmasıdır. Almanların elli yıl boyunca ‘Gemüt’ [huy, mizaç] kelimesini kullanmasının yasaklanması gerektiğini söyleyen kimdi? Almanya’nın en büyük şairiydi. Orta sınıf insanı, yolunu kaybetmiştir ve yaklaşan çağda bir kenara itilmeye mahkûmdur; elbette, düşüncesini hâlâ yöneten ölümcül duygusallıktan ve yaşam gücünü emen ilkelerden kurtulmayı başaramazsa. Geleceği cesurca benimsemelidir. Aklı hor görmek ve günümüz koşullarında tamamen kör ve anlamsız görünen atavistik duygulara inatla sarılmak boşunadır – bu, bir tür çaresiz, kötücül, ölümcül bir duygusallıktır.

Yeni, toplumsallaşmış dünya, planlama ve işbirliğinin dünyası gelecek; insanlık, zekâya yakışmayan gereksiz acılardan kurtulacak; ve bu, küflü, gerici, küçük burjuva duygusallığa sırtını dönmüş herkesi çoktan bayrağı altına toplayan büyük ve sağduyulu bir çabayla gerçekleştirilecek. Bu dünya gelecek; zira insanlığın aydınlanma sürecinin mevcut aşamasına uygun, rasyonel bir maddi düzen yaratılmak zorundadır; aksi takdirde, en kötü ihtimalle, şiddetli sarsıntılar sonucu ortaya çıkacak. Fakat o zaman kalp, vicdanen rahat bir şekilde haklarını yeniden ortaya koyabilecek. Burjuva çağının büyük oğulları, yani ruhsal gelişim kapasiteleriyle sınıflarının seviyesinin üzerine çıkanlar, burjuva doğasında sonsuz imkânlar, kendini özgürleştirme ve kendini aşma için sınırsız imkânlar olduğunun canlı kanıtıdır. Çağımız, orta sınıfa bu doğuştan gelen güçleri hatırlamasını ve entelektüel ve ahlaki olarak bu güçler üzerine duruşunu sergilemesini talep ediyor. İktidar hakkı, kişinin yerine getirmesi gereken tarihi bir misyonu olduğuna dair inanca bağlı. (…)”

Bu duygu ve coşku dolu sözler, ölümünün yüzüncü yılında, 1932’de, Goethe üzerine düşünen Thomas Mann’a ait. Mann’ın anladığı şekiyle, burjuvazinin içinden kopup gelen ama onun sınırlarını aşan bir çağın bu Alman çocuğu, yeni bir insanlığı da müjdeler. Doruklara tırmanmak ancak burjuvazinin yükselişiyle birlikte olmuştur. Şimdi, bu sınıfın çalışkan çocuklarına düşen, yeni, birleşik ve evrensel bir toplum fikrinin, Mann’da biraz mistife edilmiş haliyle “komünizmin” önünde engel olmamaktır. Zaten, engel olanlar, iktidar olma şanslarını da yitireceklerdir.(1)

Ne kadar da anti-Thiel değil mi! Zaten Thiel ile Wolfe, az önce değindiğim makalenin devamında gerek II. Dünya Savaşı sürerken, gerekse de Soğuk Savaş döneminde yalnızca komünist düşünceye içkin evrensellik arayışının değil, Batıda ama özellikle de ABD’de benzer “tek dünya hükümeti” fikirlerinin yaygınlaştığına işaret ediyor: Birleşmiş Milletler, dünya barışı, nükleer felakete karşı güvenlik arayışı… Hepsi, ikiye bölünmüş dünyada birlik idealinin hâlâ temsil edildiğini gösteriyordu.

İkili Deccal, apokalips ve tek dünya hükümeti arasındaki bağlantıyı kurcalayan başka bazı eserlere (bir çizgi roman, bir manga) da atıf yapıyor. Ama meram açık: Deccal, tıpkı Hıristiyan ilahiyatındaki tartışmalarda olduğu gibi, İsa’ya benzeyecek, görünürde onu övecek; “barış”, “huzur”, “güvenlik” gibi insanlara hoş gelen laflar edecek; makinelerle, teknolojiyle hükmedecek; dünya egemenliğini propaganda edecek.

Ama Thiel ile Wolfe hâlâ üçüncü yolu, Deccal’in gelişini durduracak veya erteleyecek katechon’u arıyor:

“Felsefe açısından, ‘Tek dünya mı, yoksa hiç mi?” sorusunun tek bir cevabı vardır. Ölmektense kızıl olmak yeğdir. İlahiyat ise soruyu şu şekilde yeniden formüle eder: ‘Deccal mi, yoksa Armageddon mu?’ Hristiyan ‘İkisi de değil’ diye cevaplar. Yeni mucizeler, yeni teknolojiler ve tuhaf yeni imkânlar için dua eder.”

Vanity Fair’de çıkan bir makalede, Hıristiyanlığın Silikon Vadisi’nde nasıl popüler hale geldiği anlatılıyor.(2) Burada, Vadi’deki bazı isimler arasında ivme kazanan başka bir fikre de işaret ediliyor: Teknolojinin doğası gereği kötü olmadığı; kötü teknolojinin seküler düşünce tarafından üretildiği fikri. Bu, girişimci Reggie James’in Ekim 2024’te, Founders Fund (Peter Thiel’in risk sermayesi şirketi) tarafından desteklenen ve “yaratıcı muhalifler”e yönelik bir konferans olan Hereticon’da ortaya attığı genel teoriymiş. Hatta aynı etkinlikte Thiel de Deccal’in gelişinden bahsetmiş.

Her neyse, bu etkinlikte James, “seküler” bir bakış açısıyla tasarlanmış “SecuTech” ya da “seküler teknoloji” kavramını ortaya atmış. Mesela sosyal medya: Ona göre sosyal medya “kimlik ve temsil üzerine kavga etme gibi postmodernist değerleri” besliyormuş. Devamını muhabir yazıyor: “Sosyal medyadaki herkes bir kimlik krizi ve bir tür dezenformasyon kampanyasından geçiyor. Bu bir hata değil. Bu, postmodern tasarımın bir özelliği.”

Peki SecuTech’in panzehiri var mı? James göre var ve buna “spiritüel teknoloji” deniyormuş: Bu teknoloji, her ne kadar “mutlaka dini bir çerçeveye” dayanmasa da, “dinler arası değerlerin postmodernist seküler teknoloji değerlerinden farklı olduğu” anlayışıyla inşa edilmiş. Fakat tesadüf mü, tevafuk mu bilinmez, o dönem Vatikan’da yapay zeka konulu bir akşam yemeği düzenleyen Katolik girişimci Luke Burgis, Vanity Fair’e verdiği demeçte, “Hristiyanlığı Silikon Vadisi’nin yaptığı her şeye uydurmaya çalışmanın” tehlike barındırdığını söylüyor ve Silikon Vadisi’ndeki bazı çevrelerin ilgisini çeken –sıkı durun– Yeni Atlantis romanını hatırlatıyor!

“Roman, teknolojik deneyler yoluyla havayı kontrol eden, yaşlanmayı aşan ve yeryüzünde cenneti kuran gizemli, yarı Hıristiyan bir toplumu hayal ediyor. Bu tanrısal çabalar, savunma teknolojisi gibi sektörlerde de devreye giriyor; Burgis, bunun ‘çok zekice bir markalaşma’ olduğunu, çünkü ‘her zaman bu şekilde kullanılmadığını’ belirterek uyarıda bulundu. Fakat Burgis, makinelerin yakında insan zekasıyla rekabet edeceği ve sonunda onun yerini alacağı fikrini içeren yapay süper zeka kavramının da olduğunu ekledi. Burgis, ‘Silikon Vadisi’nde,’ dedi, ‘bir tanrının yerini alacak bir şey yaratmaya çalıştıkları güçlü bir eğilim var.’”

Nasıl olur demeyin. Demek ki herkesin Yeni Atlantis’i kendine… Ama ortak tema, gerek Papa’da gerekse Thiel de, dünyevi egemenliğin reddi gibi görünüyor. Thiel, tek dünya devletinin tiranlığında Deccal’in suretini görüyor; Leo ise büyük oranda Trump’ı ima ederek, akılsız siyasetçilere (tiranlara) başkaldırının Tanrının ve vicdanın emri olduğundan dem vuruyor. Thiel, “barış” ve “güvenlik” arayışının kıyamet alameti olduğuna inanıyor; Papa ise “barış”, “huzur”, “demokrasi” diyor, “seküler” San Marino Cumhuriyeti’ni Katolisizmin beraber yaşayabileceği cennetvari bir şehir-devleti sayıyor.

Thiel, “Deccal dersleri”ne Roma’da devam ediyor

Yoksa Deccal Papa Francis mi?

Thiel, Deccal dersleri kamuoyunda fazlaca gündem olunca kendisini tekrar, ama daha da provokatif bir şekilde ifade etme ihtiyacı duydu.

Deccal’e ilgisinin nedeni çok basitti: Çünkü hiçkimse onun hakkında konuşmuyordu. Oysa Hıristiyanlık tarihi boyunca sayısız din adamı ve düşünür, Deccal’in zuhurunun işaretlerini tartışıp durmuştu. Thiel, Roma’daki Deccal derslerinin de özel bir ilgiyi üzerine çekmeyeceğini düşünmüştü. Yanılmıştı; Vatikan normalden çok daha sert bir tepki göstermişti.

Oysa Thiel, ahir zamanın gelişi söz konusu olduğunda kendine Kutsal Makam’dan şahit bulduğuna inanıyordu. 2013’te görevinden kendi isteğiyle ayrılan Papa XVI. Benediktus, gerek fısıldayarak olsun gerekse de haykırarak, dünyanın sonunun geldiğini söylüyordu. Thiel, bu izi takip ediyordu:

“Benediktus, ahir zamanda yaşadığına inanıyordu. Bu iddia bizi şaşkına çeviriyor; zira Benediktus, hayatının son yıllarına kadar bu konu hakkında açıkça konuşmamayı tercih etmişti; o dönemde papalık görevinden istifa etmişti, müttefikleri Vatikan yönetiminin içinden tasfiye edilmişti ve neredeyse kimse onu dinlemiyordu. Neden beklediğini asla bilemeyeceğiz. Akademik dehasına dayanan otoritesini tehlikeye atmaktan korkmuş olabilir; zira kıyamet vaazları, akademik açıdan saygınlıktan uzak bir şey olarak algılanır. Daha iyi niyetli bir yorumla, Benediktus, kıyametle ilgili öngörülerinin kendi kendini gerçekleştiren kehanetler olacağına ve cemaatini altüst ederek onları Kilise’den uzaklaştıracağına inanmış olabilir.”

Gençlerin iklim değişikliğinin, yapay zekânın, demografik çöküşün ve nükleer silahların “varoluşsal tehlikelerini anladığını” ve bunlardan korktuğunu vurgulayan Thiel’e göre Benediktus, gençlere Kutsal Kitap’taki apokalipsin, ona öncülük eden “totaliter barış” ve “güvenlik” dönemini de dahil olmak üzere hususi yanlarını öğretebilirdi. Ama işler böyle gelişmedi: Benediktus’un halefi Francis olacaktı. 

Ama ölene kadar “emeritus Papa” unvanını kullanan Benediktus bize ipuçları bırakmıştı. Bir olasılık, onun yerine geçen “liberal eğilimli papa” olabilir miydi? Joachim’e göre Deccal, erdemli bir papanın ardından papalığı devralacaktı. Thiel ve Wolfe aktarıyor:

“Birçok Joachimci, Benediktus gibi seksen beş yaşında tahttan çekilen Papa V. Celestine’in bu erdemli papa olduğuna inanıyordu; dolayısıyla onun halefi VIII. Boniface’i Deccal olarak görüyordu. Benediktus, 2009 yılında Tyconius’un ikiye bölünmüş Kilise teorisi üzerine bir konferans verdikten bir hafta sonra, Celestine’in mezarının üzerine papalık palliumunu(3) koyduğunda tüm bunları biliyordu. Acaba Benediktus, Papa Francis’in Deccal olduğuna inanıyor muydu?”

Ama daha iyi bir aday var. Eskatolojiye meraklı Benediktus, henüz ismi Joseph Ratzinger iken yaptığı bir konuşmada, Vladimir Solovyov’un Deccal’in Tarihi adlı eserine atıf yaparak, İsa Mesih’in düşmanının, “Tübingen’de ilahiyat doktorası yapmış olması ve bu alanda öncü olarak kabul edilen bir tefsir eseri kaleme almış olması” ile inananların gözüne girdiğini söylüyordu! Thiel ve Wolfe’a göre Ratzinger’in iması bir kişiye işaret ediyordu: Hans Küng. İsviçreli Küng, “karizmatik bir rahip” ve Tübingen’de Ratzinger’in meslektaşıydı. Küng, otuz dört yaşındayken İkinci Vatikan Konseyi’nde en genç periti’lerden (uzmanlardan) biri olarak görev yapmıştı ve Konsey, Küng’ün önerilerinin çoğunu kabul etti. Vatikan uzmanı Peter Hebblethwaite, “Bir ilahiyatçı bir daha asla bu kadar büyük bir etkiye sahip olamayacak,” diye konuşuyordu. Yazarlar aktarıyor: Küng daha sonra ötenaziyi savunmuş, papanın yanılmazlığı doktrinini reddetmiş, Beyaz Saray’da John F. Kennedy tarafından sıcak bir şekilde karşılanmış, Tony Blair’in Katolikliğe geçme sürecinde ona rehberlik etmiş ve Papa II. John Paul tarafından Katolik ilahiyatı öğretmekten men edilmiş. “O, Kilise üzerinde ortalama bir papadan daha fazla etki yarattı,” diye yazıyor Thiel ve Wolfe.

İsim önemli değil, ama Küng’ün en bilindik tezinin Küresel Etik Projesi (Weltethos) olduğunu hatırlatmam gerek. Projenin internet sitesinde şöyle yazıyor: “Hans Küng, tüm dinlerin ve kültürel geleneklerin belirli temel etik değerleri paylaştığına inanıyordu. On yıllar süren akademik çalışmaları boyunca bu inancını daha da derinleştirdi ve bu çabaları, 1995 yılında Almanya’nın Tübingen kentinde Küresel Etik Vakfı’nın kurulmasına yol açtı.”

Küng’e göre Küresel Etik, dinler ve kültürler arasında geçerli olan temel bir etik uzlaşma anlamına gelir. Tüm büyük dinler ve felsefi gelenekler belirli değerleri paylaşır: İnsanlık ve karşılıklılık; şiddetsizlik ve yaşama saygı; adalet ve dayanışma; dürüstlük ve hoşgörü; eşit haklar ve ortaklık; ekolojik sorumluluk.

Zannediyorum Thiel ile Wolfe’un Küng’ün fikirlerinde Deccal’in izlerini nasıl bulduğu anlaşılmıştır. Yazarlar, Benediktus’un yakın dostu olan Katolik filozof Robert Spaemann’ın, 1996 yılında Weltethos kavramını sert bir dille eleştirdiğini hatırlatıyorlar. Hatırlanacağı üzere Deccal de “barış ve güvenlik” sloganını benimserken, Küng’ün Weltethos’u da dünya barışını hedefliyordu: “Dinler arasında barış olmadan uluslar arasında barış olmaz. Dinler arasında diyalog olmadan dinler arasında barış olmaz.” Thiel ve Wolfe’a göre “barışa olan bu takıntı” Deccal’i Mesih’ten ayıran bir özelliktir: Deccal, “Mesih kılıcı getirdi. Ben ise barışı getireceğim,” der örneğin. Gerisini Thiel ve Wolfe şöyle yazıyor:

“O [Deccal], Mesih’i ‘iyilik ve kötülük kavramlarıyla insanlığı bölmek’ ve ‘Kıyamet Günü ile dünyayı tehdit etmek’ ile suçlar. Spaemann’ın da belirttiği gibi, benzer bir şekilde ‘Küng’ün yumuşak Hıristiyanlık yorumu’ da ahir zamanla ilgili her türlü düşünceyi caydırır. Spaemann şöyle yazar: ‘Kuşkusuz İsa, Mahşer Günü’nden bahsederken… dinleyicilerinden rahat bir gülümseme beklemiyordu.’ Küng ise daha da ileri giderek, sadece kıyameti değil, ‘o günler kısaltılmasaydı, hiçbir canlı kurtulamazdı’ şeklindeki Mesih’in uyarısını da bir kenara atıyor: Yani Küng, bizden Deccal’i ve Büyük Sıkıntı’yı unutmamızı istiyor. Elimizde olan tek şey bu dünya ve onu kurtarmak bize bağlı: Weltethos olmadan hayatta kalmak mümkün değil.”

Liberal konsensüs versus Silikon Vadisi sapkınlığı

Fortune dergisinde çıkan bir değerlendirmede, Thiel’in hakiki bir teolojik ciddiyet ile argümanlarını geliştirdiği, ama Deccal olarak ima ettiği tüm tiplerin, aslında kendisini “regüle etmek” isteyen güçlere işaret ettiğini vurguluyor: Hayırsever bir yönetici; güvenlik, etik ve küresel koordinasyonun dilini konuşan, uyumlu regülasyon sistemleri kuran ve kapsamlı kurumsal yetkiyi meşrulaştırmak için varoluşsal risklere atıfta bulunan bir şahsiyet. Deccal, tek dünya devletini ve bürokrasisini meşrulaştırmak için “varoluşsal risklere” (iklim değişikliği, yapay zeka, nükleer savaş) başvurur. Hristiyanlığa açıkça zulmetmez: Onu bünyesine katar, içselleştirir ve “insanlık adına medeniyetin tehlikelerini yönetmeyi vaat eden teknokratik bir düzen içinde” ona yer açar.

Thiel’in, AI konusunda “regülasyoncu” genelgesi nedeniyle şaka yollu “Çin Komünist Partisi’nin ajanı” olmakla suçladığı Papa Leo da Deccal’in aparatı olur böylece. Düzenleyici devlet aygıtları, ister “iklim değişikliği” korkusuyla olsun, ister AI moratoryumları aracılığıyla, ahir zaman işaretleridir ona göre. 

Zamanında Papa Francis’e AI danışmanlığı da yapan rahip Paolo Benanti, Le Grand Continent’te yazdığı bir makalede Thiel’in Deccal derslerini “teolojik rejim değişikliği” olarak kınamış ve onun dininin Hıristiyanlık değil “sapkınlık” olduğunu savunmuştu. Peki neye karşı sapkınlık? Benanti şaşırtıcı bir açıklıkla yazıyor: “Dolayısıyla Thiel’in tüm bu tutumu, liberal konsensüse karşı uzun soluklu bir sapkınlık eylemi olarak yorumlanabilir: artık modası geçmiş olduğunu düşündüğü sivil bir arada yaşamanın temellerine yönelik bir meydan okuma.” Benanti’ye göre Thiel’in vizyonunu Batı değerlerinin basit bir reddi olarak değil, bu değerlerin rekabet, teknoloji, birey gibi bazı bileşenlerinin “patolojik bir şekilde radikalleşmesi” olarak kavramak gerekiyordu.

Benanti, Thiel’in Fransız antropolog René Girard’dan mülhem “mimetik arzu” ve “mimetik şiddet” kavramını içselleştirdiğini ve kapitalist rekabet fikrinin felaketle sonuçlanacağına inanarak bunu reddedip “benzersiz” icatlarda bulunarak tekelci bir konum elde etmeyi vaaz ettiğini ileri sürüyor. Kârı korumak için rekabeti reddedip tekelci konum elde etmek tek çözümdür.

Trump destekçisi milyarder Thiel’den “Weimar Almanya’sı” göndermesi

Küresel iç savaştan kaçış: Schmitt ve katechon

Yukarıda üçüncü yoldan bahsetmiştik. Tam da bu “apokalipsten kaçış” hevesine oturan bir düşünürü tarihten çekip çıkarmak mümkün.

Thiel’in Nazizmin aşkın hukukçusu Carl Schmitt’ten övgüyle bahsettiğini biliyoruz. Schmitt’in çeşitli vesilelerle öne sürdüğü ve Aziz Pavlus’un Selaniklilere mektubundan aldığı ilhamla kullandığı katechon, Deccal’in ortaya çıkışını engelleyen ve dünyanın sonunu geciktiren bir kişi ya da mekanizmadır. Örneğin Kutsal İttifak’ı kuran Avusturya İmparatoru Franz Joseph bu engele örnektir. Diğer örnek, Çek lider Tomáš Masaryk ile Polonyalı lider Józef Piłsudski’dir: Bu ikili, Ekim Devrimi başarıya ulaşmış, Alman devrimi de hareket halindeyken, Avrupa’yı komünizmin ilerleyişinden kurtarmıştır. Lenin, emperyalist savaşı küresel bir iç savaşa dönüştürme çağrısı yaparak zaten Schmitt’in en korktuğu şeyi tarih sahnesine çıkarmıştır: kardeş kavgası. Çünkü iç savaşta, aynı siyasi entitenin ve aynı hukuki düzenin içinde yer alanlar, birbirlerine karşı topyekûn bir ahlaki üstünlük pozisyonuna geçmiş, biri diğerini yasa dışı ilan etmiştir. Leninist iç savaş çağrısı, Schmitt’in bir başka nefret unsurunu da barındırır: tek dünya devletine doğru giden bir insanlık kavrayışı. Tam da bu korku, Schmitt’in ABD’nin savaşa girmeme ve Avrupa’daki Almanya egemenliğini tanıma umudunu besler; ABD yeni bir katechon olabilirdi. Ama olmadı: ABD savaşa girdi ve SSCB ile gönüllü veya gönülsüz bir antifaşist koalisyona girerek “tek dünya” yönelimini pekiştirdi.

Thiel’in dünya görüşünde de gerek Çin’in dünya sahnesine çıkışı, gerekse ABD içerisinde Çin ile işbirliği yapma heveslilerinin varlığı, katechon beklentisini besliyor. Daha önce değindiğimiz Straussian Moment makalesinde 11 Eylül saldırılarının bir dönüm noktası olduğuna işaret eden Thiel, savaş ideolojisini güzellerken (“savaş tüm şeylerin babasıdır”) Schmitt’çi düşman anlayışına işaret eder ve kendi partikülarizmine destek bulur: “Uzaylıların istilası olmadığı sürece, tüm insanlığı siyasi olarak birleştiren bir dünya devleti asla kurulamaz. Bu, mantıksal olarak imkânsızdır.”

Aydınlanmanın evrensel(ci)liğinin, uluslararası kurumların, demokratik katılımın, parlamenter tartışmaların karşısına istihbarat kurumlarının gizli koordinasyonunu (“Echelon”) koyan Thiel, Palantir’i satabilmek için teolojik bir cila atıyor gibidir adeta. Avusturyalı ilahiyatçı Wolfgang Palaver’in “eşitlik iç savaşı doğurur” tezini hevesle sahiplenir Thiel: farklılık ve düşmanlık dünyanın dengesini sağlar; dayanışmanın olduğu yerde savaş patlak verir. İnsanlığı iç savaşa sürükleyen şey, küreselleşmenin tekdüze düşüncesinin yol açtığı, farklılıkların ortadan kalkmasıydı.

Burada, kapitalist üretim sistemindeki, son 50 yıla yayılan ve 2008 krizinden sonra kronikleşen durgunluk eğilimine tepkinin teo-politik yansımalarını bulmuyor muyuz? Thiel ve hem Silikon Vadisi’ndeki hem de Beyaz Saray’daki dostları, yapay zeka-biyoteknoloji-dijital veri üçgeninde cisimleşen sermaye birikiminin bu durgunluğu aşacak ve ABD’nin ayakları üzerinde tekrar doğrularak Çin ile baş etmesini sağlayacak potansiyele sahip olduğuna inanıyorlar. Jeopolitik mitler de, Schmitt’ten mülhem bir biçimde, ABD’nin Almanya’laştırılmasına hizmet ediyor: “Batı Yarımküre” sevdasının yeni bir Monroe Doktrini ile hortlaması; dünyanın büyük güçler arasındaki etki alanlarına bölünmesi; 19. yüzyıldaki Anglo-Sakson yerleşimcilerin uzun ve kanlı Batıya hücumunun ve “sınır zihniyeti”nin övülmesi; merkezi egemenlik aygıtlarına öfke; finans ve spekülasyon karşısında efsunlanma… Hepsi aynı paketin içinde, çoğunlukla birbirleriyle uyumsuz-çelişkili bir konumlanışta.

Nitekim Thiel, 2011’de yazdığı “Geleceğin Sonu” başlıklı makalede tüm bu çelişkili düşünceler yığınının ilk sinyallerini veriyor. Aşağıdaki alıntının hemen başında, 2008 krizinden sonra gelen “Büyük Resesyon”un sonunun gelmeyecek gibi göründüğünün altını çizerek(4):

“Modern Batı medeniyeti, bilim ve teknolojinin ikiz temelleri üzerinde duruyor. (…)

Çoğumuz bilimi batıl inançtan, teknolojiyi de sihirden ayıramıyor olsak da, derin iktisadi ve mali çukurdan çıkabilmemiz için bilime ve teknolojiye ihtiyacımız var. Kalplerimizde ve zihinlerimizde, umutsuz bir iyimserliğin bizi kurtaramayacağını biliyoruz. İlerleme ne otomatik ne de mekanik bir süreç; o, nadir görülen bir olgu. Nitekim, Batı’nın eşsiz tarihi, binlerce yıldır çoğu insanın doğal olarak acımasız, değişmez ve yoksul bir durumda yaşadığı kuralının istisnasını kanıtlıyor.”

***

İktisadi durgunluk, Batının gerileyişi/çöküşü nosyonu, artık nüfus ile ne yapacağını bilememe, finansal çöküş beklentisi ve savaşın, özellikle de İran savaşının dijital altyapıların kırılganlığını ortaya çıkarması, kıyamet beklentilerini bir kez daha öne çıkarıyor. 

Geçen sene yaptığım yazı dizisinde (1, 2, 3, 4) Silikon Vadisi’nin kıyameti neden çağırdığını ve bu kıyametten kaçış yolları için bulduğu yolları incelemiştim. Şimdi, kapitalizmin miadını doldurduğuna yönelik sağlı sollu tezlerin yeniden yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. AI veya Amerikan borçları kaynaklı çöküş senaryolarının yayınlanmadığı bir gün yok. Bu bağlamda bu sefer dünya sistemindeki hizipleri, birbirleriyle ilişkilerini ve kıyamet beklentilerini nasıl karşıladıklarını inceleyeceğiz. Bir sonraki yazıda, yukarıda söz verdiğim üzere, postliberal/MAGA Katolisizmi ile Vatikan arasındaki gizli savaşa değineceğiz.


(1) Mann’ın, 1918’de yazdığı Politik Olmayan Bir Adamın Düşünceleri‘nde savunduğu fikirlerden ne kadar uzak olduğunu fark etmek insanı sarsıyor. I. Dünya Savaşı’nda, ağabeyi Heinrich’in aksine Almanya’yı coşkuyla destekleyen Thomas, ıstırabı ve ulusal hizmeti ön plana çıkardığı bu uzun metninde, Batı’nın “medeniyetine” karşı Almanya’nın “kültürünü” savunuyor, Alman ruhunu demokratikleşmenin karşısına koyuyor, politikadan özgürleşme yolu olarak Wagner-Schopenhauer-Nietzsche çizgisini takip ederek estetiğe methiyeler düzüyordu. Thiel’in 1918’in Mann’ını seveceğine kuşku yok.
(2) Makalenin yazarı Zoë Bernard, Thiel’in şu sözlerine aktarıyor: “Aşkın bir dini inanca sahip olmadığınızda, sonunda sadece etrafınızdaki insanlara bakıp durursunuz. İşte ateist ve liberal dünyamızın sorunu da budur. Bu, sadece kalabalığın çılgınlığıdır.”
Başka tanıklıklar da var: New York Times muhabiri Emma Goldberg, Silikon Vadisi’nde Peter Thiel’e yaklaşmak isteyenlerin bir anda Hıristiyanlık ile “şereflendiğine” işaret ediyor. Michelle Stephens bu kapsamda “ACTS 17 Collective” isimli kâr amacı gütmeyen bir kuruluşa ön ayak olmuş. Geçen sene mayıs ayında San Fransisco’daki ACTS 17 etkinliğinde konuşma yapan Thiel, Hristiyan teolojisinin siyasetine nasıl yön verdiğini ve On Emir’den hangisini en anlamlı bulduğunu anlatmış. “ACTS 17” adı bir kısaltma: Acknowledging Christ in Technology and Society, yani Teknoloji ve Toplumda Mesih’i Tanımak. Ama aynı zamanda, Pavlus’un Atina ve Selanik’i boydan boya dolaşarak İsa’nın mesajını yaydığı İncil bölümüne de atıfta bulunuyor; bu, bugün onun hizmet etmeyi hedeflediği seçkin ve varlıklı kesimi ifade ediyor. İsa’nın mesajının klasik yorumuna (yoksula dostluk) aykırılığı hemen göze çarpıyor. Yeri gelmişken, Thiel’in Protestan olduğunu da geçerken söyleyeyim.
(3) Pallium, Papanın hem kendisinin giydiği hem de düzenli aralıklarla Latin Kiliseleri Piskoposlarına verdiği bir kilise kıyafeti. (y.n.)
(4)
 Thiel makalenin devamında Batı’daki durgunluğun tarihini 1973’e çekiyor. Daha sonra, küreselleşme döneminin vaatleri ile son 40 yılın hakikatleri arasındaki derin uçuruma dikkat çekiyor: Ortalama ücret ile medyan ücret makasının açılması; şirket kârlarının pek de ahım şahım yükselmemesi; küreselleşmenin hayat standardını yükseltirken emeği ve malları ucuzlatması; iktisadi ilerlemenin hiç de bilimsel ve teknolojik gelişmeyi takip etmemesi, vs. Neoliberal vaatler siyasetinin çöküşüne daha sonra tekrar değineceğiz.

Amerika

Musk ara seçimler için Cumhuriyetçilere 445 milyon dolar bağışladı

Yayınlanma

Milyarder Elon Musk, ABD’de düzenlenecek Kongre ara seçimleri öncesinde Cumhuriyetçi Parti’ye 445 milyon dolardan fazla bağış yaptı. Bütçesinin 158 milyon dolarını Teksas’taki Senato yarışına aktaran Musk, Demokrat finansör George Soros’un harcamalarını geride bıraktı.

Milyarder Elon Musk, ABD’de yapılacak Kongre ara seçimleri öncesinde Cumhuriyetçi Parti’ye 445 milyon dolardan fazla bağış yaptı.

Bloomberg’in haberine göre bu harcama, Musk’ı seçim tarihinin en büyük siyasi bağışçılarından biri konumuna getirdi.

Federal Seçim Komisyonu verilerine göre Musk, yalnızca ekim ayının ilk iki haftasında Cumhuriyetçi adayları destekleyen America PAC adlı siyasi eylem komitesine 77 milyon dolar aktardı.

Musk’ın mali desteği, Demokrat Parti’ye kaynak sağlayan finansör George Soros gibi geleneksel bağışçıların harcamalarını geride bıraktı.

America PAC, Cumhuriyetçi adayların yarıştığı kritik eyaletlerdeki Senato seçimleri için 71 milyon dolar harcadı.

Bu kaynak Ohio, Michigan, Iowa ve Maine eyaletlerindeki yarışların yanı sıra Temsilciler Meclisi’ndeki 30’u aşkın çekişmeli bölgeye dağıtıldı.

En büyük harcama Teksas’taki Senato yarışı için yapıldı

Musk bütçesindeki en büyük payı Teksas eyaletindeki Senato seçimine ayırdı.

Eylül ayında Senate Leadership Fund adlı fona 158 milyon dolar aktaran Musk, bu kaynağın Texas PAC üzerinden Cumhuriyetçi Başsavcı Ken Paxton’a ulaştırılmasını sağladı.

Paxton’ın Demokrat rakibi James Talarico, seçim kampanyasında Musk’ın finansal gücünü gündeme taşıyarak milyarderi “Senato koltuğunu satın almaya çalışmakla” suçladı.

Seçim sonuçları, faaliyetleri federal düzenleyici kurumların denetimine bağlı şirketleri yöneten Musk için önem taşıyor.

SpaceX, Tesla, Boring Company ve Neuralink’in sahibi olan Musk’ın hükümet verimliliği birimindeki (DOGE) görevi, Demokratların Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu kazanması durumunda Kongre denetimine takılabilir.

The New York Times daha önce Musk’ı “tarihin en büyük Cumhuriyetçi bağışçısı” olarak nitelendirmişti.

Musk da ara seçimlerde partisinin adaylarına en az 100 milyon dolar harcayacağını açıklamıştı.

Kongre ara seçimleri 3 Kasım 2026’da yapılacak.

Seçmenler, 100 üyeli Senato’nun 35 koltuğunu ve 435 sandalyeli Temsilciler Meclisi’nin tamamını yenilemek üzere sandık başına gidecek, ayrıca 36 eyalette vali seçecek.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD’de birbiri ardına sahte seçim anketi itirafları

Yayınlanma

ABD’de Wedgewood Polls adlı araştırma kuruluşu, son bir yılda Michigan’dan Maine’e kadar birçok kritik seçim anketinde verileri uydurduğunu itiraf etti. Büyük medya kuruluşlarının ortalamalarına giren ve adayların yarıştan çekilmesine yol açan sahte anketler, sektörde yıl içindeki ikinci vaka olarak kayıtlara geçti.

ABD’de kamuoyu araştırması kuruluşu Wedgewood Polls, son bir yılda yayımladığı bir dizi ankette verileri uydurduğunu itiraf etti. Salı akşamı yapılan bu açıklamayla birlikte sektörde yıl içinde ikinci kez bir şirketin sahte veri ürettiği belgelendi.

Wedgewood tarafından üretilen anket sonuçları The Hill, The New York Times ve Decision Desk HQ (DDHQ) dahil olmak üzere çok sayıda medya kuruluşu tarafından haberleştirilmişti.

DDHQ ve diğer anket derleme platformları sahte sonuçları hızla ortalamalarından çıkardı ancak olay, kamuoyu güveniyle zaten sorun yaşayan sektördeki belirsizliği artırdı.

Anket derleme ve siyasi analiz platformu FiftyPlusOne’ın kurucusu G. Elliott Morris, yaşananları “Bu, anketçilik için yeni bir tehdit” sözleriyle değerlendirdi.

Morris, metodolojik açıdan kamuoyu araştırmalarının sürekli bir yenilik tarihi olduğunu belirterek artık anketleri tüketenlerin de yenilikçi yöntemler geliştirmek zorunda kalacağı bir döneme girildiğini söyledi.

Wedgewood, X platformundaki hesabından paylaştığı açıklamada, bu girişimin sahte bir anket şirketinin siyasi tartışmalarda derin bir denetim görmeden zemin kazanıp ciddiye alınıp alınamayacağını test etmek üzere kurgulanmış bir “deney” olduğunu öne sürdü.

Şirketin paylaşımında, “Wedgewood Polling hiçbir zaman bir seçimi etkileme veya kamuoyunu kalıcı olarak yanıltma amacı taşımadı; bu bir uyarı zili olarak tasarlandı” ifadelerine yer verildi.

Açıklamada, sektör emektarlarından oluşan küçük bir grubun yönettiği hayali bir yapının ana anket ortalamalarına girebilmesi ve büyük haber kuruluşlarınca alıntılanabilmesi durumunda verilerin doğrulanma, derlenme ve haberleştirilme standartlarının değişmesi gerektiği savunuldu.

Eleştirmenler ise Michigan’dan Maine’e kadar Senato yarışlarını kapsayan sahte verilerin siyasi sahada çok somut sonuçlar doğurduğuna dikkat çekiyor.

Wedgewood’un haziran ayında Michigan Demokrat Parti ön seçimi için yayımladığı sahte ankette Abdul El-Sayed yüzde 46 ile önde gösterilirken Temsilciler Meclisi üyesi Haley Stevens yüzde 39’da kalmıştı. Aynı araştırma, eyalet senatörü Mallory McMorrow’un yüzde 9 destek alarak yarışın tamamen gerisine düştüğünü öne süren ilk anketler arasındaydı.

McMorrow, kendisini geride gösteren birkaç anketin ardından adaylıktan çekilme kararı aldı.

McMorrow, yarıştan çekilmesi yönündeki baskıların artmasında ve bağış kaynaklarının kesilmesinde söz konusu anket sonucunun belirleyici bir etken olduğunu dile getirdi.

McMorrow’u destekleyen bağımsız harcama komitesini (Super PAC) yöneten Jennifer Holdsworth da X platformunda yaptığı paylaşımda, rakiplerin harcama üstünlüğü kurduğu kritik bir dönemde birçok bağışçının bu anketi gerekçe göstererek maddi desteği kestiğini aktardı.

Wedgewood’un ürettiği sahte anketlerin büyük bölümünün Demokrat adayları avantajlı gösterdiği görülüyor. Veriler meşru anket şirketlerinin bulgularından bütünüyle kopuk olmasa da Demokratların güçlü bir konumda olduğu yönündeki anlatıyı pekiştirdi.

Yayımlanan veriler arasında, Maine eyaletinde Demokrat Senato adayı Troy Jackson’ın Cumhuriyetçi Senatör Susan Collins’in 4 puan önünde yer aldığı iddiası bulunuyordu. Genel seçim anketinde ise El-Sayed, eski Temsilciler Meclisi üyesi Cumhuriyetçi Mike Rogers karşısında 6 puan önde gösterilerek diğer şirketlerin bulgularının oldukça üzerinde bir fark yaratıldı.

Gerçek olması halinde şaşkınlık yaratacak bir diğer sahte veri Mississippi eyaletinden geldi; Demokratlar lehine genel bir dalga yaşansa dahi kazanılması imkansıza yakın görülen yarışta, Cumhuriyetçi Senatör Cindy Hyde-Smith’in Demokrat rakibi Scott Colom karşısında yalnızca 4 puan önde olduğu öne sürüldü.

Bu gelişme, yıl içinde geniş yankı uyandıran ilk sahte anket vakası değil. Ağustos ayında Median Strategies adlı bir başka sahte şirket, Wisconsin Demokrat Parti Senato ön seçimi ile Los Angeles belediye başkanlığı yarışı için yayımladığı iki anketin sahte olduğunu kabul etmişti.

The Guardian, söz konusu anketlerin kaynağının 21 yaşındaki üniversite mezunu Rahil Prakash olduğunu ortaya çıkarmış, Prakash da gazeteye bu sahte verileri sosyal bir deney çerçevesinde paylaştığını söylemişti.

Wedgewood’un arkasında gerçekte kimlerin yer aldığı ise henüz netlik kazanmadı.

The Hill’in Wedgewood yetkililerine ek açıklama için ulaşma girişimleri sonuçsuz kaldı. Şirketin X hesabında listelenen e-posta adresine gönderilen iletiler teslim edilemeyerek geri dönerken internet sitesinin de kapatıldığı görüldü; platformdaki X hesabı ise mesaj göndermek için özel bir kod talep ediyor.

Wedgewood itirafı kendisi yapmış olsa da bu adımın arkasında Morris’in yönettiği FiftyPlusOne platformunun yürüttüğü incelemenin yattığı anlaşılıyor. Morris ve FiftyPlusOne ekibi, yayımladıkları blog yazısında geçen hafta Wedgewood’un sahte veri ürettiğine işaret eden kanıtlarla birlikte anonim bir ihbar aldıklarını belirtti.

Ekip, kendi araştırmasını tamamlayıp Wedgewood’u ifşa eden bir dosya hazırladıktan sonra yorum almak üzere şirketle iletişime geçti. Blog paylaşımına göre Wedgewood bu temasın hemen ardından itiraf açıklamasını yayımladı ve FiftyPlusOne ekibine küfür içeren bir yanıt gönderdi.

Morris, The Hill’e yaptığı değerlendirmede, yaşananların doğru sonuçlar üretmek için çaba gösteren meşru anket şirketlerini zaten zorlayan güven erozyonunu daha da ağırlaştırdığını kaydetti.

İtiraf, anketlerin çoğunlukla Demokratların seçim günü büyük kazanımlar elde edeceğini gösterdiği ve Cumhuriyetçilerin kamuoyu araştırmalarına yönelik şüphelerini artırdığı bir süreçte geldi. Cumhuriyetçiler, anketlere güvenilemeyeceğini savunmak için Wedgewood’un itirafını gecikmeden kullandı.

Senato Cumhuriyetçilerinin kampanya biriminin ulusal basın sözcüsü Bernadette Breslin, konuya ilişkin açıklama yaptı. Breslin, “Sol eğilimli medya kuruluşları, bu sahte anketleri üreten Demokrat aparatlar kadar sahte anketlere alan açmaktan da sorumludur. Abdul El-Sayed ve Troy Jackson ön seçimlerde basını kandırmış olabilir ancak radikal ve vergi artıran gündemleri kasım ayında seçmenleri kandıramayacak” dedi.

ABD Federal İletişim Komisyonu (FCC) Başkanı Brendan Carr ise X platformunda gazetecileri ve yayıncıları “temel gazetecilik etiğini gözetmeksizin bu anketleri yaymaktan veya ekrana taşımaktan” kaçınmaları konusunda uyardı.

Tümüyle sahte anketlerde belirgin bir artış yaşandığını kaydeden Carr, FCC’nin bu meseleleri ciddiyetle ele aldığını belirterek “Yayıncıların, federal lisans şartları uyarınca haberleri çarpıtması veya asılsız yayın kurgularını teşvik etmesi yasaktır” hatırlatmasını yaptı.

Morris ve diğer uzmanlar, bu tür olayların sahadaki tabloyu çarpıttığını, buna karşılık anketlerin ezici çoğunluğunun meşru verilerden oluştuğunu vurguladı. Uzmanlar, güvenilir olanla şüpheyle yaklaşılması gereken veriyi ayırt etmeye yarayan yöntemlerin mevcut olduğunu yineliyor.

Kamuoyu araştırmaları şirketi Verasight’ın kurucu ortağı ve icra kurulu başkanı Ben Leff, Amerikan Kamuoyu Araştırmaları Derneği’nin (AAPOR) süreçlerini belirli asgari kriterlere göre yürüten şirketler için akreditasyon standartları uyguladığını hatırlattı. Leff, bu standartların verilerin nasıl toplandığını açıklayan açık ve şeffaf bir metodoloji raporunu da zorunlu kıldığını vurguladı.

Leff, “Ruhsatı olmayan bir doktora ya da baroyu geçmemiş bir avukata gitmezsiniz; medya kuruluşları da anket şirketlerine aynı standardı uygulamalıdır” diyerek bir anketörün AAPOR sertifikasına sahip olup olmadığını denetlemenin iyi bir ilk adım olduğunu ifade etti.

Bununla birlikte, Wedgewood örneğinde görüldüğü gibi metodoloji raporunun da bütünüyle uydurulabileceği gerçeği zorluk yaratmayı sürdürüyor.

Anket derleme platformu VoteHub’ın veri bilimi yöneticisi Zachary Donnini, “Dürüst olacağım. Ne yazık ki belirli bir noktadan sonra her şeyi yakalamanız mümkün olmuyor” dedi. Donnini, herhangi bir kişinin aniden şirket itibarını hiçe sayıp sırf kötü niyetli mali gerekçelerle bile sahte anket yayımlamaya başlayabileceğini belirtti.

Donnini, güvenilirliklerini sorgulamak amacıyla daha önce Wedgewood ile doğrudan temas kurduğunu dile getirdi.

Donnini’nin aktardığına göre yapının tespitini güçleştiren temel unsur, Wedgewood ile bağlantılı görünen isimlerin daha önce meşru bir araştırma kuruluşu olan SoCal Strategies bünyesinde çalışmış olmasıydı.

Donnini, “Hiçbir yerden çıkıp gelen rastgele insanlar değildi; daha önce gerçekten meşru anketler yapmışlardı” değerlendirmesinde bulundu.

Leff, sahte anketlerin gerçek kamuoyu araştırma sektörüyle hiçbir bağı bulunmadığını anlatmanın hayati ama meşakkatli bir iş olduğunu belirtti.

Leff, “Haber kanalları insanların tükettiği içeriğin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturuyor; bu nedenle kamuoyunun sosyal medyada ve internette çok dikkatli olması, anketlere atıf yapan içerikleri okurken bu kurumların meşru olup olmadığını mutlaka kontrol etmesi gerekecek” uyarısını yaptı.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD bankalarında yapay zeka paniği: Müşteri hesaplarına eriştiler

Yayınlanma

Axios’un haberine göre yapay zeka ajanları ABD’nin önde gelen bankalarında müşterilerin hesaplarına girerek kullanıcı onayı dışındaki işlemleri denedi. Morgan Stanley ve JPMorgan gibi finans devleri erişim engelleri getirirken Hazine ve Fed yetkilileri sistemik öneme sahip bankalarla acil güvenlik toplantısı yaptı.

ABD’nin en büyük bankalarında, yetkisiz yapay zeka ajanlarının müşterilerin hesaplarına erişim sağladığı olaylar tespit edildi.

Axios’un kaynaklarına dayandırdığı haberine göre bu yapay zeka ajanlarından bazıları, kullanıcı talimatlarında yer almayan adımları atmaya kalkıştı.

Bu tür ajanlardan kaynaklanan risklerle yüz yüze gelen kurumlar arasında Morgan Stanley, Bank of America, JPMorgan, Wells Fargo ve Citi gibi önde gelen bankalar yer alıyor.

Bazı vakalarda yapay zeka yazılımları, kullanıcı adı ve parolalarını kullanarak müşteri hesaplarına doğrudan kullanıcıların onayıyla girdi.

Buna karşılık çoğu bankanın güvenlik kuralları, kullanıcıların hesaplarına bizzat giriş yapmasını zorunlu kılıyor.

Axios’un aktardığına göre diğer bazı örneklerde ise müşteriler adına görev yürütmek üzere tasarlanan yapay zeka ajanları, doğrudan bankaların çağrı merkezleriyle irtibat kurdu veya kullanıcıdan herhangi bir talimat almaksızın bağımsız adımlar atmaya çalıştı.

Banka yöneticileri, kimlik bilgilerine erişimi olan bu tür yazılımların yetkisiz biçimde alışveriş yapmasından ya da para transferi gerçekleştirmesinden endişe duyuyor.

Söz konusu risklerin ardından bankalar, üçüncü taraf yapay zeka ajanlarının platformlarına erişimini kısıtlama yoluna gidiyor. Morgan Stanley bu tür yazılımları engellemeye başlarken JPMorgan, Bank of America ve Citi de benzer kısıtlamalar getiriyor.

Bankalar aynı zamanda yapay zeka ajanlarına yalnızca okuma yetkisi veren, işlem yapma olanağını ise tamamen kapatan bir finansal erişim modeli sunmayı değerlendiriyor.

Axios’a konuşan kaynaklar, bir ajanın kullanıcının talimatıyla mı hareket ettiğini yoksa hesaba tamamen kendi inisiyatifiyle mi eriştiğini tespit etmenin bankalar açısından son derece güç olduğuna dikkat çekiyor.

Düzenleyiciler sistemik risk taşıyan bankalarla acil gündemle toplandı

Bloomberg ve Financial Times’ın kaynaklarına dayandırdığı haberlere göre ABD Hazine Bakanı Scott Bessent ve ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Jerome Powell, Anthropic şirketinin geliştirdiği yeni yapay zeka modelinin yaratabileceği siber tehdit endişeleri nedeniyle nisan ayında ülkenin en büyük bankalarının tepe yöneticileriyle olağanüstü bir toplantı yaptı.

Görüşmeye ilişkin bilgi veren kaynaklar, ABD’li yetkililerin Claude Mythos modeliyle bağlantılı riskler konusunda bankaların farkındalığını ölçmek ve sistemlerini korumak için aldıkları önlemleri denetlemek istediğini belirtti.

Toplantıda Citigroup Inc., Bank of America Corp., Wells Fargo & Co., Goldman Sachs Group Inc. ve Morgan Stanley’nin üst düzey yöneticileri hazır bulundu.

Kısa sürede organize edilen bu zirve, denetleyici kurumların söz konusu yeni nesil siber saldırı tipini finans sektörü için en büyük tehditlerden biri olarak gördüğüne işaret etti.

Masada temsil edilen bankaların tamamı, küresel finans yapısı içinde sistemik öneme sahip kuruluşlar sınıfında yer alıyor.

Axios, aralarında Anthropic ve OpenAI’ın da yer aldığı öncü yapay zeka şirketlerinin önümüzdeki 6 ila 12 aylık süreçte yapay zeka kaynaklı “yıkıcı bir olay” yaşanabileceği yönünde endişeler taşıdığını aktardı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English