Bizi Takip Edin

Amerika

Silikon Vadisi eskatolojisi – 3: Kudretli elimle sizi özgür kılacağım

Yayınlanma

“Aşina olduğum insan dünyasına duyduğum özlem, maceraya duyduğum basit bir ihtirasla denk olamazdı elbette. Ciddi tehlikeler ya da sıkıntılar arayacak birine göre evine çok bağlı biriydim. Fakat çekingenliğimin üstesinden, kaderin bana sunduğu, sadece fiziksel evrenin derinliklerini değil, yaşamın ve zihnin yıldızlar arasında nasıl bir rol oynadığını keşfetme fırsatıyla geldim. Macera için değil ama insanın ya da kozmostaki insan benzeri herhangi bir varlığın öneminin iç yüzünü anlamak için duyduğum açlık beni ele geçirmişti. Bu gösterişsiz, modern yaşamın ardında kalan dürüst ve bahar çiçekleri gibi açan hazinemiz bu tuhaf maceraya atılmam için beni harekete geçirdi.”
Olaf Stapledon – Star Maker

“Benimkiler, matematiğe dayalı öngörüler. Bu yargıya hiçbir manevi etken olmadan vardığımı söylemeliyim. Şahsen bu gidişattan memnun değilim. İmparatorluk’un kötü bir yönetim güttüğü farz edilse bile … yıkımın peşi sıra ortalığa hakim olacak anarşi ondan çok daha beter sonuçlar doğuracaktır. Zaten benim projemin mücadele etmeyi amaçladığı şey de o anarşinin ta kendisi. Bir İmparatorluk’un çöküşü, beyler, devasa bir olaydır ve böylesi bir şeyle baş etmek hiç de kolay değildir. Yükselen bir bürokrasi, toplumsal inisiyatifin zayıflaması, sınıfların kemikleşmesi, bilimsel merakın engellenmesi… ve bunlara benzer daha binlerce etken bu çöküşe hız kazandıracaktır.”
Isaac Asimov – Vakıf

Mark Zuckerberg, Hawaii’nin dört büyük adasından en eski ve en küçüğü Kauai’ye ilk kez 2014 yılında yatırım yaptı. Küçük Kilauea kasabası yakınlarındaki sakin bir sahil şeridinde 700 dönümlük araziyi yaklaşık 100 milyon dolara satın aldı.

Yerli halkın mülkiyet haklarından kaynaklı yasal süreçler nedeniyle Meta patronu istediğini bir süre yapamadı ama bu meseleyi işbirlikçiler bularak çözdü. 2021 ilkbaharına gelindiğinde, arazisi daha da genişlemiş ve toplamda 560 dönümden fazla çiftlik arazisi eklenmişti. O yılın sonlarında, bir toprak baraj ve rezervuar olan Kaloko Barajını da içeren 110 dönümü daha mükiyetine kattı.

Zuckerberg, büyük bir arazi satın alarak adadaki varlığını sessizce genişletti. Bu yılın başlarında Zuckerberg, mevcut arazinin karşısındaki Hawaii kökenli bir şirket aracılığıyla 962 dönümlük birinci sınıf çiftlik arazisi satın aldı.

WIRED’a konuşan bir kaynak, bu arazinin değerinin 65 milyon dolardan fazla olduğunu tahmin ediyor. Daha önce bildirilmeyen bu satın alma ile Zuckerberg’in Kauai’deki arazisi yaklaşık 1.400 dönümden 2.300 dönümün üzerine çıkacak ve onu eyaletin en büyük arazi sahipleri arasına sokacak.

Peki bu devasa arazide Zuckerberg’in ne işi var? Bölgenin yerlileri, topraklar üzerindeki inşaat faaliyetinin büyük bir gizlilik içerisinde yürütüldüğünü söylüyor. Milyarderlerin inşaat projelerinde gizlilik anlaşmaları olağandışı bir durum olmasa da, Zuckerberg’in kompleksinin büyüklüğü nedeniyle çok sayıda yerel işçinin, yaptıkları işleri ve çalıştıkları şirketi paylaşmaları yasaklandı.

Örneğin bir çiftlik arazisinde, futbol sahası büyüklüğünde toplam alana sahip iki konak, spor salonu, tenis kortu, birkaç misafir evi, çiftlik işletme binaları, bir dizi tabak şeklindeki ağaç ev, ayrıntılı bir su sistemi ve NBA basketbol sahası büyüklüğünde bir yeraltı sığınağına uzanan, patlamaya dayanıklı kapılar ve kaçış kapağı ile donatılmış bir tünel var.

Son belgeler, mevcut iki pompa binası ve 18 fit yüksekliğindeki su deposuna ek olarak yeni bir su pompası binası planlarını da gösteriyor. Mülkün uydu görüntüleri, kamu kayıtlarında henüz görünmeyen onlarca bina olduğuna da işaret ediyor. WIRED, yalnızca kendi gördüğü planlama belgelerindeki yatak odalarının sayısına göre, tamamlandığında mülkün 100’den fazla kişiyi rahatlıkla barındırabileceğini tahmin ediyor.

Süper zenginlerin kıyamet gününden kaçış için kendilerine korunaklı sığınaklar inşa etme hevesi yeni değil. 2017’de, LinkedIn’in kurucu ortağı Reid Hoffman, New Yorker dergisine verdiği röportajda, Silikon Vadisi’ndeki milyarderlerin %50’sinden fazlasının, “felaket ve çöküşten kaçmak için” ABD’de veya yurtdışında ikamet edecekleri sığınak gibi bir tür “kıyamet sigortası” satın aldığını söylüyordu.(1)

Örneğin kimileri tarafından kıyameti beklemek için ideal yer olarak görülen Yeni Zelanda, teknoloji zenginlerinin sığınakları ile dolu. OpenAI CEO’su Sam Altman ile Peter Thiel arasında, yine New Yorker dergisine ilk kez açıklanan bir anlaşma bile var: Anlaşmaya göre, “kıyamet gibi bir olay” (mesela pandemi!) meydana geldiğinde ikili, Thiel’in Yeni Zelanda’daki mülklerinden birine jetle gidecekti. Meseleyi muhabir Tad Friend’e ifşa eden Thiel şöyle diyordu: “Sam özellikle dindar biri değil, ama kültürel olarak çok Yahudi: iyimser ama hayatta kalma mücadelesi veren, her şeyin her an ters gidebileceği ve dünyada kendini tamamen evinde hissedebileceği tek bir yer olmadığına inanan biri.”

Altman ise ahir zamanı beklerken çok daha hazırlıklı görünüyor. Aynı makalede şunları söylüyor:

“Şey, ben yarış arabalarını severim. İki McLaren ve bir eski Tesla dahil olmak üzere beş tane var. Kaliforniya’nın her yerinde kiralık uçaklarla uçmayı seviyorum. Oh, ve bir tane de tuhaf olanı var: hayatta kalmak için hazırlık yapıyorum. Benim sorunum, arkadaşlarım sarhoş olduklarında dünyanın sonunun nasıl geleceğini konuşmaları. Beş yıl önce, Hollanda’daki bir laboratuvar H5N1 kuş gribi virüsünü değiştirerek onu süper bulaşıcı hale getirdi. Bu nedenle, önümüzdeki yirmi yıl içinde ölümcül bir sentetik virüsün ortaya çıkma olasılığı artık sıfır değil. Diğer en popüler senaryolar ise yapay zekanın bize saldırması ve ülkelerin kıt kaynaklar için nükleer savaşa girmesi. Bu konuyu fazla düşünmemeye çalışıyorum. Ama silahlarım, altınım, potasyum iyodürüm, antibiyotiklerim, pillerim, İsrail Savunma Kuvvetleri’nden aldığım gaz maskelerim ve Big Sur’da, uçakla gidebileceğim büyük bir arazim var.”

“Hayatta kalmacılık” [survivalism] Silikon Vadisi ve Büyük Teknoloji camiasında hayli yaygın. Örneğin San Francisco’da yaşayan eski Facebook ürün müdürü Antonio García Martínez, yaklaşık 10 yıl önce Kuzeybatı Pasifik’taki bir adada beş dönümlük ormanlık bir arazi satın almış ve jeneratörler, güneş panelleri ve binlerce mermi getirmiş. Martinez’e göre “Toplum sağlıklı bir kuruluş mitini kaybettiğinde kaosa sürüklenir.”

Silikon Vadisi’nde geçirdiği yılları anlatan anı kitabı Chaos Monkeys’in [Kaos Maymunları] yazarı García Martínez, şehirlerden uzak ama tamamen izole olmayan bir sığınak istiyordu: “Bütün bu adamlar, tek bir kişinin gezgin çetelere karşı bir şekilde direnebileceğini düşünüyor. Hayır, yerel bir milis gücü kurmanız gerekecek. Kıyameti atlatmak için çok fazla şeye ihtiyacınız olacak.”

Üstelik, San Fransisco’daki meşhur Bay Area’da bulunan arkadaşlarına bu “küçük ada projesi”nden bahsetmeye başladığında, herkes “saklandığı delikten çıkıp” kendi hazırlıklarını anlatmaya başlamıştı. “Toplumun işleyiş mekanizmalarına özellikle duyarlı insanlar,” diyordu Martínez, “şu anda çok ince bir kültürel buz üzerinde kaydığımızı anlıyorlar.”

New Yorker muhabiri, özel Facebook gruplarında zengin hayatta kalma uzmanlarının gaz maskeleri, sığınaklar ve iklim değişikliğinin etkilerinden korunaklı yerler hakkında ipuçları paylaştığını yazıyordu. Bir üye, bir yatırım şirketinin başkanı, muhabire, “Helikopterimin yakıtını her zaman dolu tutuyorum ve hava filtreleme sistemine sahip bir yer altı sığınağım var,” diyordu. Şirket sahibi ekliyordu: “Arkadaşlarımın çoğu silah, motosiklet ve altın para alıyor. Bu artık çok da nadir değil.”(2)

Kıyametten kaçış için sığınak inşa etmenin metaforik anlamları da var ve aslında insanın aklına ilk gelen anlamları da bunlar; oralara geleceğiz. Ama süper zenginlerin kelimenin tam anlamıyla kendilerine sığınak inşa etmeleri insanı yine de hayrete düşürüyor. Yine WIRED’dan öğreniyoruz ki, medya teorisyeni Douglass Rushkoff, Survival of the Richest [En Zenginlerin Hayatta Kalması] adlı kitabında, kıyametin son günlerinde hayatta kalmak için sığınaklarını en iyi şekilde nasıl düzenleyebilecekleri konusunda onu sorularla bombardımana tutan bir grup milyarder ile tanışmasını anlatıyormuş.(3)

Silikon Vadisi eskatolojisi – 1: Ahir zamanı beklerken

ABD’nin kurucu miti ve sömürgeciliğin yeniden icadı

OpenAI CEO’su ile Thiel’in anlaşmasını öğrendiğimiz makalenin başlığı, başlamamız için ipucu sunuyor: “Sam Altman’s Manifest Destiny.” Malum, manifest destiny, veya kötü bir Türkçe ile “aşikar kader”, ABD’nin batıya, Pasifik’e ve ötesine doğu yayılmasının mukadder olduğuna dair bir ideolojiydi. “Sınır” ve “sınır ruhu” ve uygarlaştırma ve/veya yok etme hakkı bu ideolojinin bileşenlerindendi. Teksas, Kaliforniya, New Mexico bu ideolojinin meşrulaştırmasıyla ilhak edilmişti; Panama Kanalı bu yolla açılmıştı; Monroe Doktrini, Latin Amerika, Karayipler ve Pasifik adalarının kolonileştirilmesi bu ideoloji ile mümkün olmuştu.

Donald Trump’ın Grönland’a döz dikmesiyle yeniden canlanan bu tartışmanın, Silikon Vadisi zenginlerinin sığınak arayışı ile bir bağlantısı var. Trump’ın mega bağışçısı ve Peter Thiel’in Palantir’deki kurucu ortağı Joe Lonsdale, bu yılın başında BBC’ye verdiği bir röportajda, sınırlara sahip olmanın “çok sağlıklı” olduğunu savunuyor ve bu “sınır zihniyetinin” yeni olasılıkları değerlendirdiğini, yeni şeyler yarattığını söylüyordu. Lonsdale, kendi blogunda yazdığı bir yazıya da Bon Jovi’nin kovboy şarkısı “Wanted Dead or Alive” şarkısının sözleri ile başlıyor ve “Amerika bir sınır ülkesidir ve yüzyıllardır ulusal büyüklüğümüz sınırlarla ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır,” diyor ve şöyle devam ediyordu:

“Sınır, sadece coğrafi genişleme veya fiziksel macera değildir; sadece deneyimleme ve keşfetme ruhu da değildir. Sınır aynı zamanda tehlikelidir. Her küçük şey önemlidir ve her an her şeyi kaybedebilirsiniz. Evden ayrılıp Yeni Dünya’ya veya Vahşi Batı’ya gitmek için biraz çılgın olmanız veya kaderin sizin tarafınızda olduğuna inanmanız gerekir. Ama bu, büyüklüğün olasılığını yaratır. Bu ruh, ülkemizi yaratmış ve ayakta tutmuştur.”

Dolayısıyla “sınırlarda olmak”, basitçe coğrafi bir duruma işaret etmiyor; o asılında bir ruh, bir manevi güç olarak Amerikalıların damarlarında geziyor. Lonsdale, bürokratik ve durağan merkezden/çekirdekten (core) hem maddi hem manevi olarak uzaklaşmayı, tehlikeye atılmayı vaaz ediyor.

Bu kapsamda, Palantir ve Silikon Vadisi’ni örnek gösteriyor. Palantir’i, Silikon Vadisi’nin “en iyilerini”, ABD’nin ve onun çekirdeğinin savunmasını güçlendirmek amacıyla bir araya getirerek kurduklarını söylüyor. Ama bu ilerleme, esas olarak “kovboylar”, yani Sınır (Frontier) sakinleri, yenilikçiler veya “çevreden gelen yeni aristokrasi” tarafından yönlendirilecekti.

Dahası, örneğin Washington D.C. çevresinde bir “Silikon Vadisi” asla olamazdı çünkü bu bölge, görünürdeki refahına rağmen, Sınır zihniyetinden tamamen yoksundu: Washington’da ancak “kötü fikirler, kötü bürokrasiler ve kötü sistemler” gelişirdi. Burası, Sınır’ın karşıtı, bir “anti-Sınır” idi.

İnanılmaz gibi gelebilir ama başka bir Thiel bağlantısı daha var: Orijinal “PayPal mafyası” üyesi ve Trump’ın Danimarka büyükelçisi olarak aday gösterdiği Ken Howery. Hâlâ birbirine çok yakın olan ikili, sektörün önde gelen risk sermayesi şirketlerinden biri olan Founders Fund’ı da kurmuş. Thiel “Praxis” isimli bir projeye bağışta bulunmuş görünüyor: Bu şirket, Akdeniz’de özel sermayeli bir şehir kurma projesi kapsamında milyonlarca dolar fon toplayan Dryden Brown’a ait ve Brown, 2024 yılında Grönland’a seyahat etmiş ve adayı “terraformasyon için bir kum havuzu [sandbox] görevi görebilecek gerçek bir sınır bölgesi” olarak tanımlamış. “Terraformasyon”, yaşanabilir olmayan bir yeri (veya gezegeni) yaşanabilir kılmaya verilen ad.

Gerisini Reuters haberinden okuyoruz:

“Trump yönetimi Danimarka’dan Grönland’ı satın alma veya zorla ele geçirme çabalarını yoğunlaştırırken, bazı Silikon Vadisi teknoloji yatırımcıları bu buzla kaplı adayı, kurumsal regülasyonların asgari düzeyde olduğu, liberteryen bir ütopya olan sözümona özgürlükler şehri olarak tanıtıyor.

Görüşmelerin henüz başlangıç aşamasında olduğu belirtilen bu fikir, Trump’ın Danimarka büyükelçisi olarak atadığı ve önümüzdeki aylarda Kongre’nin onaylaması beklenen Ken Howery tarafından ciddiye alınıyor. Howery’nin Grönland’ın satın alınmasıyla ilgili müzakereleri yürüteceği belirtiliyor. Bu fikre daha önce dahil olduğu bildirilmeyen Howery, bir zamanlar, bu tür az regülasyonlu şehirlerin önde gelen savunucularından teknoloji milyarderi Peter Thiel ile birlikte bir risk sermayesi şirketi kurmuştu. Howery ayrıca, Trump’ın en önemli danışmanlarından Elon Musk’ın uzun süredir arkadaşı.”

Marc Andreessen, San Francisco’nun dışındaki otlak arazilerinde bir şehir inşa etmek isteyen teknoloji yatırımcıları konsorsiyumunun bir parçası. Yukarıdaki Reuters haberinde görüşlerine başvurulan kaynaklar, “startup şehir” hareketinin önde gelen savunucuları ve finansörleri olan Thiel ve Andreessen’in, Grönland’da bir yerleşim yeri kurulmasını destekleyenler arasında yer aldığını öne sürüyor.

Sınır olarak şehir: İçerde ve dışarda kolonyalizm

Charter şehirlerin en “başarılı” örneği Honduras’ta inşa edilmiş sayılıyor. “Prospera ZEDE” (Zone for Employment and Economic Development – İstihdam ve Ekonomik Kalkınma Bölgesi) olarak bilinen şehir, yasal düzenlemeler yapabilen ve kendi mahkeme sistemine sahip özel bir bölge olarak tasarlanmıştı.

Eski Honduras Cumhurbaşkanı Juan Orlando Hernández, Próspera’nın kurulmasını sağlayan özel ekonomik bölgeleri desteklemişti, sonra 2013’te, ülkenin anayasası değiştirilerek Honduras’ın egemenliğinde gedikler açıldı: Bu bölgeler, yüksek derecede özerkliğe sahip, ayrı bir hukuk ve vergi sistemi altında faaliyet gösteren alt ulusal idari birimler olarak işlev görecekti. Geleneksel yerel yönetimlerden farklı olarak, ZEDE’ler, özel iktisadi bölgelerde olduğu gibi bağımsız idari sistemlere ve yasalara sahip olacaktı.

ZEDE’ler, Silikon Vadisi süper zenginlerinin arayışlarına uygun biçimde, eski Dünya Bankası baş ekonomisti Paul Romer tarafından önerilmişti: yasaların sadece sermayeyi çekmek için çıkarıldığı ve vergilendirme veya polislik gibi devlet yetkilerinin hükümete bağlı olmadığı “refah bölgeleri.”

ABD Başkanı Donald Trump da bu “özgür şehirler”in büyük destekçilerinden. Emlak baronu olarak Trump, sadece vergi indirimleri karşılığında yapı inşa ediyordu. 1980’de New York’ta inşa ettiği Grand Hyatt için aldığı devasa vergi indiriminin 360 milyon dolara tekabül ettiği hesaplanıyor. Benzer bir adımı, 1990’larda Çin egemenliğine geçecek Hong Kong’dan kaçacak milyonerleri çekmek için tasarladığı New Rochelle yakınlarındaki bir ada için de atmıştı. Britanya’nın demir leydisi Margaret Thatcher’ın deregülasyon izlerine takip eder şekilde Trump, şehirlerin içinde kuralsız ve kanunsuz bir iç şehir yapma sevdasına kapılmıştı. Honduras’ta “dışa” açılan kolonyalizm, metropolde de finans ve emlak piyasası ile kendini var ediyordu.

İlk başkanlık döneminde “Fırsat Alanları” [Opportunity Zones] ile vergiden muaf iç-şehirler yaratma niyetini duyuran Trump, aslında ABD içinde bir tür vergi cenneti, bir tür “offshore bölgesi” yaratmak istiyordu. Tüm dünyadan zenginler, finanstan ya da sermayeden elde ettikleri gelirleri, o şehirde yaşayıp yaşamadıklarına bakılmaksızın, bu fırsat alanlarına gömecek ve vergi indirimi elde edecekti.

Nitekim geçen mart ayında, “startup şehirlerini” temsil eden birkaç grup, ABD’de federal yasalardan muaf olacak “özgür şehirler” oluşturmak için Kongreye yasa tasarısı hazırlamaya başlamıştı.

Yine WIRED’ın ortaya çıkardığı planlara göre, bu şehirlerin amacı, yaşlanma karşıtı klinik deneyler, nükleer reaktör girişimleri ve bina inşaatlarının Gıda ve İlaç İdaresi, Nükleer Düzenleme Komisyonu ve Çevre Koruma Ajansı gibi kurumlardan önceden onay almadan yürütülebileceği yerler oluşturmak.

Ve Honduras’ta Silikon Vadisi kolonyalizminin yüzü olarak gördüğümüz Próspera, bu sefer canavarın ininde karşımıza çıkıyor: Şehrin genel sekreteri Trey Goff, kendisi ve Freedom Cities Coalition adlı bir savunma grubu altında çalışan diğer Próspera temsilcilerinin son haftalarda Trump yönetimi ile bu fikir hakkında görüşmeler yaptığını söylüyor. Goff’a göre Beyaz Saray, bu fikre çok açık.(4)

Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…

Kıyametten kaçış: Ulusal egemenliğin ‘perforasyonu’

Özgürlükler şehri projesi ve kolonyalizmin yeniden icadının gerisinde daha “sağlam” bir gerekçe var. Devletlerin, daha doğrusu artık modası geçtiği düşünülen ulus-devletlerin, hatta daha da iyisi, ayaktakımının da söz hakkının bulunduğu ulusal egemenliğin/halk egemenliğinin olmadığı bakir topraklar veya platformlar bulma arzusu…

Çünkü süper zenginlerin kıyameti vergiler, çünkü teknoloji elitlerinin belalısı siyaset ve seçim sandıkları, çünkü Silikon Vadisi’nin silah tacirlerinin kıyameti ücretsiz kamu hizmeti, ya da Thiel’in manifestosundaki özlü ifadesiyle, “Demokrasi ile özgürlük artık birbiriyle uyuşmuyor.”

Dolayısıyla murat edilen şey, politikos ve belki de aynı anlama gelmek üzere populus olmayan bir yer. Bu yerin denizler ortasında bir ada [seasteading], ulus-devletler içerisinde hiçbir hukuka tabi olmayan bir özgür şehir (charter şehir de deniyor) veya uzayda kurulacak bir koloni olmasının nitelik açısından hiçbir farkı yok. Hatta, Thiel’in de parçası olduğu “Network State” hareketi(5) gibi, geleneksel yönetim biçimlerinin dışında fiziksel bir şehir veya teoride de olsa bir ulus-devlet kurmayı amaçlayan çevrimiçi toplulukların faaliyetlerine bakın, bir şey değişmez.

Quinn Slobodian, piyasa radikallerinin demokrasisiz dünya hayalini incelediği kitabı Crack-Up Capitalism’de [Dağılan Kapitalizm], neoliberallerin ve Silikon Vadisi zenginlerinin ulus-devletler içerisinde ulusal egemenlikten azade bölgeler yaratma stratejisine “ulusal egemenliğin perforasyonu” adını veriyor. Slobodian, ulus-devletlerin zannedildiği kadar “sıkı” olmadığını, imparatorluk dönemine benzeyen “delikli” bir egemenlik yapısına sahip olduğuna işaret ediyor. Her yerde serbest bölgeler, şehir devletleri, sermaye için kurtarılmış mahalleler, vergi cennetleri, anklav ve eksklavlar, lojistik koridorları türüyor. Egemenlik, egemen olmama hali ile kol kola gidiyor.

Elbette bunun bir iktisadi arka planı var: 1960’ların sonunda ve 1970’lerin ilk yarısında alarm zillerini çalan refah devleti kapitalizmi, bir kıyamet alameti sayılıyor: Devletin refah programlarından kurtulmak, yurttaş yardımlarını azaltmak, vergileri düşürmek, kamusal eğitim ve sağlık hizmetlerini özelleştirmek isteniyor. Milton Friedman gibi serbest piyasa azizleri, enflasyonun işsizliğin azıtmasından sosyal devleti sorumlu tutuyor. “Büyük devlet”e ve ulusal egemenliğe düşmanlık, kapitalist bunalımdan, “sonluluklar kapitalizminin” karamsarlığından türüyor.

Özgür şehir prototipi olarak Hong Kong öne çıkıyor. Bu şehir için Friedman’ın “rüya dünyası” deniyor. Seçimsizlik, şehri dar bir iş dünyası elitinin yönetmesi, emek piyasasında küçük fabrikaların 1 aylığına işçi kiralayıp sonra kovması demek olan “hire-and-fire” modeli, devletin kendi “münasip” işlevlerine doğru çekilerek, başarısız olan şehir ahalisinin tüm maliyeti kendisinin üstlenmesi bu rüyanın yalnızca bazı parçaları. Emek, sermaye nereye giderse oraya gidiyor ve hakkı neyse onu alıyordu. Üstelik bu, yukarıda söylediklerimizi doğrular şekilde, kolonyalizm övgüsü ile de kol kola gidiyordu: Hong Kong’un bu hali, tamamen İngiliz emperyalizminin burayı bir anonim şirket gibi yönetmesinden kaynaklanıyordu. 1950’lerde Londra Hong Kong’a, kendi ticaret ve vergi politikalarını belirleme hakkı vermişti ki bu da, Britanya’nın içine düştüğü refah devlet batağına koloni statüsündeki Hong Kong’un düşmemesi demekti.

Zaten kendisi de ulusal hukuka bağlı olmadan işleyen Britanya’nın finans merkezi City of London’ın içindeki Canary Wharf, Hong Kong benzeri egemenlik alanları yaratmanın tipik örneklerinden. İşçi sınıfı doklarından, dünyanın en zengin oligarkları için yoksulların nasıl mülksüzleştirilip bölgeden sürüldükleri bu “fırsat bölgesinin” tarihinde saklı.(6)

Uzayda zenginlere rahat bir yaşam

Bunun bir “şeceresi” var: Thiel, Andreessen ile birlikte, dünya çapında yarım düzine “charter şehir” projesi başlatan bir risk sermayesi şirketi olan Pronomos Capital’e yatırım yaptı. Pronomos’un kurucusunu tahmin edin: Hong Kong özelinde, ulusal egemenlikten uzak, hayalinin özgür (sermaye) şehrini keşfeden ünlü neoliberal Milton Friedman’ın torunu Patri Friedman! Bu dünyada tesadüflere yer yok.

Ama dahası da mevcut. Pronomos, geçen ekim ayında yeni bir şehir için 525 milyon dolarlık finansman sağladığını açıklayan Praxis’e de yatırım yaptı. Praxis’in yatırımcıları arasında Lonsdale ve OpenAI CEO’su Sam Altman ve kardeşleri tarafından kurulan bir fon da yer alıyor. Tablo şekilleniyor.

Praxis’in kurucu ortağı Dryden Brown, Reuters’a diğer şirketlerin Grönland’da bir şehir kurmak için şirketine başvurduğunu söylüyor. Brown donmuş adada bir şehir kurulmasını savunuyor, çünkü buradaki zorlu ortam, Musk’ın en büyük hedeflerinden biri olan Mars’ı kolonileştirmek için bir test alanı sağlayabilir.

Brown, bir ara X’te, Musk’ın kızıl gezegende yerleşim için kullandığı terimi kullanarak, “Mars’a gitmeden önce Terminus’un bir prototipini Dünya’da inşa etmeliyiz. Grönland’ın doğru yer olduğuna inanıyorum, @elonmusk” diye yazıyordu.

Cambridge Üniversitesinden Alina Utrata, Silikon Vadisi’nin uzayı kolonileştirme fantezisine ilişkin makalesinde, yeni teknoloji zenginlerinin bu fikrine genelde “yenilikçi” muamelesi yapıldığını, fakat esasında eski tip kolonyalizmin aynı “boş sınır” ve teritoryalleştirme ve yerlileri mülksüzleştirme mantığı ile hareket ettiklerini öne sürüyor. Yazar, Silikon Vadisi projesinin bir “özgürlük alanı” yaratmaktan ziyade, mevcut devletleri siber uzay, deniz yerleşimleri ve ağ devletleri gibi alanlarda yeniden üretmeyi hedeflediğine işaret ediyor. Yani ona göre, SpaceX veya Blue Origin örneğinde, aslında yeni bir British East India Company ile karşı karşıyayız.

Amazon’un sahibi Jeff Bezos için insanlık için kıyamet senaryosu bir “yok olma olayı” değil, Dünya’daki sınırlı kaynakların kapitalist büyümeyi nihai olarak sınırlayacağı bir enerji krizi. Utrata şöyle yorumluyor:

“Malthusçu bir mantık, Dünya’da desteklenebilecek nüfusun sınırına ilişkin hesaplamalarının temelini oluşturmaktadır ve Bezos, ‘kaynakların pratik olarak sonsuz olduğu’ yıldızlara yayılmadığımız sürece medeniyetin ‘karne ve durgunluk’ içinde bir yaşama mahkum olacağını defalarca belirtmiştir. Bezos, geçmişteki sömürgeci kapitalistlerin döngüsel büyüme mantığına dayanarak, ana nüfusun sonsuz büyümesini desteklemek için imparatorluk genişlemesi gerçekleştirilmesi gerektiğini savunuyor. Amazon’un kurucusu, insanların Ay’ı veya Mars’ı yaşanabilir hale getirmesi gerektiğini düşünmüyor, bunun yerine Dünya’nın yakınında yörüngede dönen Uluslararası Uzay İstasyonu gibi yüzen yapılar inşa edilmesi gerektiğini savunuyor. Bu yapılar, uzayda mükemmel bir yapay ortam (‘depremlerin olmadığı güzel bir günde Maui’) sağlayabilir ve böylece Dünya’nın bir milli park olarak bölgelere ayrılmasına olanak tanıyabilir.”

Dolayısıyla iç, dış ve Dünya-dışı kolonizasyonun mantığı, kıyamet beklentisine yaslanıyor. Doğal afet de bu kıyamete dahil; ama daha iyisi, vergiden, kaynak yokluğundan, kalabalıklardan, renkli halklardan, işçilerden kaçmak… Özgürlüğe değil, segregasyona kaçış: Amerikan Jim Crow yasalarının, “eşit ama ayrı” düsturunun ırksal, biyolojik ve coğrafi olarak yeniden üretilmesi ile karşı karşıyayız.

Ama bir ayrışma daha kaldı. Irksal, biyolojik ve coğrafi hiyerarşiler yeniden inşa edilirken, cinsiyet hiyerarşilerinin de yeniden üretilmemesi düşünülemez. Kıyametten kaçışta kadının ve ailenin yerini bir sonraki bölümde inceleyecek, savaş ideolojisi ile diziyi bitireceğiz.


(*) Başlıktaki gönderme, Mısır’dan Çıkış 6:6’dan: “Onun için İsrailliler’e de ki, ‘Ben Yahve’yim. Sizi Mısırlılar’ın boyunduruğundan çıkaracak, onların kölesi olmaktan kurtaracağım. Onları ağır biçimde yargılayacak ve kudretli elimle sizi özgür kılacağım.'”
(1) Aynı haberde, Reddit’in kurucusu Steve Huffman’ın da miyop gözlerini lazerle çizdirdiğini öğreniyoruz. Nedeni kozmetik hevesler değil: Huffman, olası bir kıyamette, gözlüklü ya da lensli oluşunun kendisi açısından dezavantaj yaratacağını düşünüp hayatta kalma şansını artırmak için ameliyat olmuş!
(2) Quinn Slobodian, Hayek’s Bastards [Hayek’in Piçleri] kitabında, ulusu, Hristiyanlığı, aileyi ve ırkı yeniden keşfeden liberteryenlerin, aynı zamanda “sağlam para” olarak altına dönüş akımının da öncüleri olduğuna işaret ediyor.
(3) New Yorker muhabirine konuşan bir risk sermayesi müdürü de, bu kıyamete hazırlık faaliyetinin sanıldığından çok daha yaygın olduğunun altını çiziyor: “Vadi’de bizden bir sürü insan var. Bir araya gelip finansal hacking akşam yemekleri düzenliyor ve insanların yedek planları hakkında konuşuyoruz. Bitcoin ve kripto para birimlerini stoklayanlardan, ihtiyaçları olursa ikinci pasaport almayı planlayanlara, kaçış cenneti olabilecek başka ülkelerde tatil evleri satın alanlara kadar her türlü plan var. Dürüst olacağım: Pasif gelir elde etmek ve kaçabileceğim bir sığınak sahibi olmak için şu anda gayrimenkul stokluyorum… Kafamda şöyle bir korku senaryosu var: ‘Aman Tanrım, bir iç savaş çıkar ya da Kaliforniya’nın bir kısmını ayıran dev bir deprem olursa, hazırlıklı olmak istiyoruz.” Eski Yahoo yöneticisi Marvin Liao ise, post-apokaliptik dünyada karısını ve kızını koruyabilmek için okçuluk dersleri alıyormuş.
(4) Coğrafyacı Neil Smith’in soylulaştırma [gentrification] üzerine yazdığı çığır açıcı kitabına başlık olarak The New Urban Frontier’ı [Yeni Kentsel Sınır] seçmesinin tam da Silikon Vadisi kolonyalizminin ruhunu yansıttığını söylemek gerek. Neoliberal dönemin bu yeni yaşam alanlarını “rövanşist kent” olarak adlandıran Smith, soylulaştırmanın işçi sınıfına, azınlıklara, yoksullara ve evsizlere yönelik bir rövanş siyaseti olarak kurgulandığını öne sürüyor. Amerikan kurucu babalarının Vahşi Batı’sı veya “sınır ruhu” ile uyumlu görünüyor: “Yerlilerin” mülksüzleştirilmesi, sürülmesi, mümkün olduğunda “elimine” edilmesi, soylulaştırma pratikleri ile şekillenen yeni metropol soylulaştırma politikalarının alamet-i farikasıdır.
(5) Bu hareket şöyle tanımlanıyor: “Özünde Network State dijital öncelikli bir varlıktır. Coğrafi sınırlarla tanımlanan geleneksel devletlerin aksine, Network State, öncelikle çevrimiçi platformlar aracılığıyla geliştirilen ortak fikirler, çıkarlar ve hedefler temelinde oluşur. Sanal olarak başlayan, ancak arazi ve yönetişim yapıları gibi fiziksel özellikler kazanma potansiyeline sahip bir topluluktur. Bu devletler yalnızca teorik yapılar değildir; dijital çağda toplulukların kendilerini nasıl organize edip yönetebileceklerini pratik olarak yeniden tasarlayan yapıları temsil ederler. Pratik olarak bu, bir çevrimiçi topluluğun bir DAO veya merkezi olmayan özerk bir organizasyon (bazen ortak banka hesabına sahip bir sohbet grubu olarak da adlandırılır) oluşturmasını, fiziksel bir varlık kurmak için yeterli sermayeyi kitlesel fonlamayla toplamayı ve oradan da egemenlik tanınması için çalışan bir ulus-devlet haline gelmeyi gerektirir. Herkes bunun gerçekte yapmaktan daha basit olduğunu kabul edebilir, fakat jeopolitik çatışmalar, savaşlar ve giderek büyüyen dijital ekonominin hakim olduğu günümüzün kaotik dünyasında, bu fikir her zamankinden daha gerçekçi görünüyor.” Kıyamet beklentisi, çevrimiçi devletleşme eğilimini besleyen esas neden olarak bir kez daha beliriyor.
(6) Öyle ki, Canary Wharf’ta çalışan temizlik işçilerinin düşük ücretlerine karşı eylem yapmak isteyen nakliye işçileri sendikası, yüksek mahkeme tarafından engellenmişti.

Amerika

ABD Senatosunda FISA oylaması başarısız oldu

Yayınlanma

ABD Senatosunda yapılan usul oylamasında altı Cumhuriyetçi senatörün muhalefet etmesiyle, süresi önümüzdeki hafta dolacak olan izinsiz izleme yetkilerinin uzatılmasına yönelik tasarı başarısızlığa uğradı. Demokrat senatörlerin neredeyse tamamı ve Cumhuriyetçi muhalifler, oylamada ret oyu vererek federal gözetim yetkilerinin uzatılması sürecini çıkmaza soktu.

ABD Senatosunda cuma günü erken saatlerde yapılan usul oylamasında altı Cumhuriyetçi senatör Demokrat üyelerle birlikte hareket ederek, önümüzdeki hafta süresi dolacak olan mahkeme kararsız izleme yetkilerinin uzatılmasına karşı oy kullandı. Bu karar, söz konusu gözetim yetkilerinin yürürlükte kalmasına yönelik girişimleri karmaşık bir sürece soktu.

Yapılan usul oylaması 47 kabul oyuna karşı 52 ret oyuyla başarısız oldu. Cumhuriyetçi senatörler Josh Hawley, Mike Lee, Rand Paul, Eric Schmitt, Rick Scott ve Tommy Tuberville kendi parti gruplarından ayrılarak ret oyu veren isimler oldu.

Gözetim yetkilerinin uzatılmasına yönelik bu direncin bir kısmının, eski Başkan Donald Trump’ın Federal Konut Finansmanı Ajansı (FHFA) Başkanı Bill Pulte’yi Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisinin (ODNI) vekil başkanı olarak atama kararından kaynaklandığı belirtildi. Söz konusu atama kararı Kongrenin her iki kanadından da tepki çekmişti.

Utah Senatörü Mike Lee, atama kararına duyulan öfkenin oylamada Demokratlarla birlikte hareket edilmesinin arkasındaki ana etken olduğu yönündeki spekülasyonları reddederek, durumun gizlilik ve mahremiyet endişelerinden kaynaklandığını vurguladı.

Lee, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, “FISA 702. Madde yetkilendirmesi başarısız oldu, çünkü Amerikalıların izlenmesi için mahkeme kararı alınması şartını içermiyordu” ifadesini kullandı. Lee ayrıca, “Başkan Trump’ın kampanyasını, Kongre üyelerini ve sayısız diğer Amerikalıyı izleyenler bu fikirden nefret ediyor” değerlendirmesinde bulundu.

Utah Senatörü paylaşımına, “Mahkeme kararı şartıyla geri gelin, tasarıyı geçirelim” ifadesini de ekledi.

Görüşülmekte olan usul önergesi, Yabancı İstihbarat Gözetim Yasası’nın (FISA) 702. Madde kapsamındaki federal gözetim yetkilerinin, süresi 12 Haziran’da dolmadan önce genişletilerek uzatılmasının önünü açmayı hedefliyordu.

Trump’ın, görevi bırakan Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard’ın yerine Pulte’yi atama kararı Kongrede tartışmalara neden oldu.

Senato İstihbarat Komisyonu Başkan Yardımcısı Demokrat Senatör Mark Warner, hassas istihbarat bilgilerine erişebilecek ve bu bilgileri Trump’ın siyasi rakiplerine karşı kullanabilecek bir konumda bulunan Pulte görevdeyken Demokratların gözetim yetkilerinin uzatılmasına destek veremeyeceğini ifade etti.

Warner, televizyon programında atama kararına ilişkin yaptığı açıklamada, “Donald Trump’ın tercihleri karşısında artık şaşıramayacağım bir aşamaya geldiğimi düşünüyordum ancak bu yapılan en fahiş olanı olabilir” şeklinde konuştu.

Pennsylvania Senatörü John Fetterman hariç tüm Demokrat senatörler, Pulte’nin ülkenin istihbarat aygıtını yönetme konusunda güvenilmez olduğunu gerekçe göstererek önergeye karşı oy verdi.

FHFA Direktörü Pulte’nin, daha önce konumunu kullanarak New York Başsavcısı Letitia James, California Senatörü Adam Schiff ve Merkez Bankası (Fed) Yönetim Kurulu Üyesi Lisa Cook gibi Trump’ın siyasi rakiplerine yönelik cezai soruşturmaları desteklemek amacıyla ipotek kayıtları gibi verilere ulaştığı bildirilmişti.

Okumaya Devam Et

Amerika

Cumhuriyetçi altı senatör Trump’ın Beyaz Saray projesine karşı oy kullandı

Yayınlanma

ABD’de Senatör Jeff Merkley tarafından sunulan ve Başkan Trump’ın 90 bin metrekarelik Beyaz Saray balo salonu inşasının Kongre onayı olmaksızın yapılmasını engellemeyi amaçlayan değişiklik önergesi oylamada reddedildi. Tasarıya destek veren altı Cumhuriyetçi senatörün, yaklaşan seçimler öncesinde anketlerde geride düşmesi dikkat çekti.

ABD’de Demokrat Senatör Jeff Merkley sponsorluğunda hazırlanan ve Kongre yetki vermediği sürece Başkan Trump’ın 90 bin metrekarelik Beyaz Saray balo salonu inşasını engellemeyi öngören yasa değişikliği önergesine altı Cumhuriyetçi senatör de Demokratlarla birlikte kabul oyu verdi.

Söz konusu değişiklik önergesi, yeni bir balo salonu inşa etme konusunda tek yetkiyi Kongreye devretmeyi amaçlıyordu. Tasarı ayrıca, Kongre onayı alınmaksızın yeni salonun yapımı için herhangi bir federal fonun veya özel bağışın kullanılmasını yasaklamayı hedefliyordu.

Cumhuriyetçi senatörler Susan Collins (Maine), Jon Husted (Ohio), Jerry Moran (Kansas), Lisa Murkowski (Alaska), Dan Sullivan (Alaska) ve Thom Tillis (Kuzey Karolina), önergeye yönelik usul itirazının kaldırılması yönünde Demokratlarla birlikte oy kullandı.

Cumhuriyetçilerin göçmenlik muhafazasına bütçe sağlamayı amaçlayan bütçe düzenleme tasarısı üzerindeki seri oylamalar sırasında sunulan değişiklik önergesinin, usul itirazını aşabilmesi için 60 oya ihtiyacı bulunuyordu. Öneri, 47 karşı oya karşılık 52 kabul oyu alarak gerekli çoğunluğa ulaşamadı ve reddedildi.

Destek oyu veren isimlerden Collins, Husted ve Sullivan’ın bu sonbaharda zorlu yeniden seçilme yarışlarıyla karşı karşıya olduğu bildirildi.

Ohio’da 28 Mayıs ile 1 Haziran tarihleri arasında kayıtlı 1015 seçmenle gerçekleştirilen yeni bir Fox News anketi, Husted’ın Ohio Senato yarışında eski Senatör Sherrod Brown’ın gerisinde kaldığını gösterdi.

Maine’de 13 Mayıs ile 26 Mayıs tarihleri arasında muhtemel 650 seçmenle yapılan UMASS Lowell/YouGov anketi ise Demokrat aday Graham Platner’ın Collins önünde yüzde 48’e yüzde 43 oranında lider olduğunu ortaya koydu.

Alaska’da mart ayında kayıtlı 1283 seçmenle yapılan Alaska Survey Research anketi de Demokrat Mary Peltola’nın Alaska Senato yarışında Sullivan’ın önünde olduğunu gösterdi.

Senato Adalet Komisyonu tarafından bu hafta başında açıklanan bütçe düzenleme tasarısının revize edilmiş metninden, balo salonu için 1 milyar dolara kadar federal fon sağlanmasını öngören hüküm Cumhuriyetçi senatörler tarafından çıkarıldı.

Bütçe düzenleme paketinin başlangıçta, Beyaz Saray ve yeni balo salonuna güvenlik geliştirmeleri sağlamak amacıyla 1 milyar dolar içerdiği ve bu durumun Cumhuriyetçi senatörlerin güçlü tepkisine yol açtığı kaydedildi.

Okumaya Devam Et

Amerika

Amerikan zenginleri borsaya hücum ediyor

Yayınlanma

Federal Rezerv (Fed) verilerine göre Amerikalılar riski göze alıyor ve servetlerinin rekor düzeyde bir kısmını borsaya yatırıyor.

Bu durum, yapay zeka kaynaklı yükselişin Amerikalıları her zamankinden daha fazla zenginleştirdiği ve aynı zamanda bir tersine dönüş durumunda potansiyel olarak ağır kayıplara maruz kalmalarına yol açtığı anlamına geliyor.

Fed verilerine göre, 2025 sonunda ABD hanehalkı sektörünün toplam servetinin %33’ü (rekor bir oran) hisse senetlerindeydi.

Bu oran, 2021’deki “mem hisse senedi” ve “SPAC çılgınlığı”¹ sırasında görülen ~%30’luk oranı aşıyor.

Ayrıca, internet patlamasının zirveye ulaştığı 2000 yılının ilk çeyreğinde ulaşılan %27’lik oranı da geride bırakıyor.

JPMorgan analistleri geçen ayın sonlarında yayınladıkları bir raporda, “Hanehalklarının toplam finansal varlıklarının giderek artan bir kısmını hisse senetlerinde tutma eğilimi, son yıllarda perakende yatırımcıları genel olarak hisse senedi piyasasındaki yükselişin önemli bir itici gücü haline getirdi,” diye yazdı.

Elbette bu eğilim, kısmen hisse senetlerinin ve dolayısıyla bu hisselerin sahibi olan Amerikalıların ne kadar başarılı olduğuna bağlı.

2024 sonu ile 2025 arasında, hanehalkı portföylerinin değeri %18, yani 10,31 trilyon dolar artarak 67,77 trilyon dolara yükseldi.

S&P 500 endeksinin bu yıl şimdiye kadar %10 artmasının ardından, bu hisse senedi piyasası serveti muhtemelen şu anda yeni rekor seviyelere ulaşmıştır.

Toplamda, ülkedeki hanehalkı hisse senedi varlıkları muazzam boyutlarda. Fakat elbette bu varlıklar tüm Amerikalılar arasında eşit bir şekilde dağılmıyor.

Fed verilerine göre, en zengin %10’luk kesim, toplam hanehalkı hisse senedi servetinin yaklaşık %87’sine sahip.

Bu dengesiz dağılım, mevcut iktisadi ve siyasi ortamın bazı kendine özgü özelliklerini açıklamaya yardımcı oluyor.

Örneğin, GSYİH büyümesinin giderek zenginlerin harcamalarına bağımlı hale geldiği “K şeklindeki ekonomi”, kısmen bu kesimin hisse senedi piyasasındaki kazançlarının servet etkisiyle şekilleniyor gibi görünüyor.

Başka bir deyişle, zenginler kendilerini özellikle cömert hissediyor ve harcamaya istekli görünüyor.

Danışmanlık şirketi Capgemini’nin bugün yayınladığı bir rapora göre, hızla büyüyen borsa, pek çok kişiyi daha da zenginleştiriyor; özellikle de zaten muazzam bir servete sahip olanları.

Hisse senetlerine ve diğer finansal varlıklara yatırım yapanlar arasında bile bir servet uçurumu var  ve bu uçurum giderek büyüyor.

Raporda, Dünya Bankası ve Economist Intelligence Unit’in verilerinin yanı sıra ulusal hükümet istatistikleri kullanılarak dünya çapındaki net varlıklar hesaplanmakta ve en az 1 milyon dolarlık yatırım yapılabilir varlığa sahip olan herkes yüksek net varlıklı olarak kabul ediliyor. Bu rakam, kişinin ana ikametgahını kapsamıyor.

Dünya genelinde, yatırım yapılabilir varlıkları 30 milyon dolar veya üzerinde olan ultra yüksek net değerli bireylerin servetinde yaklaşık %10’luk bir artış görüldü.

1 milyon ila 5 milyon dolar arasında servete sahip, “komşu milyonerler” olarak adlandırılan kesimde ise büyüme %8’in altında kaldı.

Ultra yüksek net değerli bireyler, yüksek net değerli nüfusun sadece %1’ini oluşturuyor fakattoplam servetin %34,8’ine sahip.

Süper zenginler, getirisi daha yüksek olan özel sermaye ve hedge fonlarına daha kolay erişebiliyor ve özel şirketlere, özellikle de büyük yapay zeka devlerine yatırım yapma imkânı buluyor.

Rapora göre, bu kesim aynı zamanda borsadan orantısız bir şekilde daha yüksek getiri elde ediyor.

Bu durum, sıradan insanların paralarını piyasalara yatırdığı, yatırım yapmayanların ise yüksek enflasyon nedeniyle gelirlerinin değer kaybettiğini gördüğü bir dönemde dikkat çekici.

Bunu doğrulayan şekilde, nüfusun %90’ı patlayan piyasadan faydalanamadı. Hatta nispeten yüksek enflasyon, reel harcanabilir gelirlerini eritti.

Bunun sonucu olarak ise, birikim hesaplarının eridiğini görenler arasında sürekli bir bunalım havası büyüyor.

65 yıllık ekonomik verilere göre, kişisel tasarruf oranı (yani maaştan vergi ve harcamalar düşüldükten sonra geriye kalan miktar) yalnızca iki dönemde daha düşük seviyedeydi: 2022’de kısa bir süre için ve finansal krizden önceki 2000’lerin ortalarında.

Kişisel tasarruf oranı, mart ayındaki %3,2 ve ocak ayındaki %4,3 seviyelerinden nisan ayında %2,6’ya geriledi. Bu keskin düşüş, oranı 2022 ortasından bu yana en düşük seviyesine indirdi.

ABD Ticaret Bakanlığı geçen ayın sonunda yaptığı açıklamada, harcanabilir kişisel gelirin %0,1 düşmesine rağmen tüketici harcamalarının %0,5 arttığını belirtti.

Genel olarak, dünya genelinde yüksek net değerli bireylerin serveti 2025 yılında %8,7 arttı ve 98,3 trilyon dolarlık rekor bir seviyeye ulaştı.

Bu zenginlerin sayısı yaklaşık 2 milyon artarak 25,3 milyona ulaştı. ABD, geçen yıl 736.000 yeni milyoner kazandı; bu rakam, dünya genelindeki diğer tüm pazarlardan daha fazla.


¹ ABD’deki SPAC (Özel Amaçlı Satın Alma Şirketi), özel bir şirketi satın alıp borsada halka açmak amacıyla kurulan paravan şirketler. (editörün notu)

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English