Bizi Takip Edin

Amerika

Silikon Vadisi eskatolojisi – 3: Kudretli elimle sizi özgür kılacağım

Yayınlanma

“Aşina olduğum insan dünyasına duyduğum özlem, maceraya duyduğum basit bir ihtirasla denk olamazdı elbette. Ciddi tehlikeler ya da sıkıntılar arayacak birine göre evine çok bağlı biriydim. Fakat çekingenliğimin üstesinden, kaderin bana sunduğu, sadece fiziksel evrenin derinliklerini değil, yaşamın ve zihnin yıldızlar arasında nasıl bir rol oynadığını keşfetme fırsatıyla geldim. Macera için değil ama insanın ya da kozmostaki insan benzeri herhangi bir varlığın öneminin iç yüzünü anlamak için duyduğum açlık beni ele geçirmişti. Bu gösterişsiz, modern yaşamın ardında kalan dürüst ve bahar çiçekleri gibi açan hazinemiz bu tuhaf maceraya atılmam için beni harekete geçirdi.”
Olaf Stapledon – Star Maker

“Benimkiler, matematiğe dayalı öngörüler. Bu yargıya hiçbir manevi etken olmadan vardığımı söylemeliyim. Şahsen bu gidişattan memnun değilim. İmparatorluk’un kötü bir yönetim güttüğü farz edilse bile … yıkımın peşi sıra ortalığa hakim olacak anarşi ondan çok daha beter sonuçlar doğuracaktır. Zaten benim projemin mücadele etmeyi amaçladığı şey de o anarşinin ta kendisi. Bir İmparatorluk’un çöküşü, beyler, devasa bir olaydır ve böylesi bir şeyle baş etmek hiç de kolay değildir. Yükselen bir bürokrasi, toplumsal inisiyatifin zayıflaması, sınıfların kemikleşmesi, bilimsel merakın engellenmesi… ve bunlara benzer daha binlerce etken bu çöküşe hız kazandıracaktır.”
Isaac Asimov – Vakıf

Mark Zuckerberg, Hawaii’nin dört büyük adasından en eski ve en küçüğü Kauai’ye ilk kez 2014 yılında yatırım yaptı. Küçük Kilauea kasabası yakınlarındaki sakin bir sahil şeridinde 700 dönümlük araziyi yaklaşık 100 milyon dolara satın aldı.

Yerli halkın mülkiyet haklarından kaynaklı yasal süreçler nedeniyle Meta patronu istediğini bir süre yapamadı ama bu meseleyi işbirlikçiler bularak çözdü. 2021 ilkbaharına gelindiğinde, arazisi daha da genişlemiş ve toplamda 560 dönümden fazla çiftlik arazisi eklenmişti. O yılın sonlarında, bir toprak baraj ve rezervuar olan Kaloko Barajını da içeren 110 dönümü daha mükiyetine kattı.

Zuckerberg, büyük bir arazi satın alarak adadaki varlığını sessizce genişletti. Bu yılın başlarında Zuckerberg, mevcut arazinin karşısındaki Hawaii kökenli bir şirket aracılığıyla 962 dönümlük birinci sınıf çiftlik arazisi satın aldı.

WIRED’a konuşan bir kaynak, bu arazinin değerinin 65 milyon dolardan fazla olduğunu tahmin ediyor. Daha önce bildirilmeyen bu satın alma ile Zuckerberg’in Kauai’deki arazisi yaklaşık 1.400 dönümden 2.300 dönümün üzerine çıkacak ve onu eyaletin en büyük arazi sahipleri arasına sokacak.

Peki bu devasa arazide Zuckerberg’in ne işi var? Bölgenin yerlileri, topraklar üzerindeki inşaat faaliyetinin büyük bir gizlilik içerisinde yürütüldüğünü söylüyor. Milyarderlerin inşaat projelerinde gizlilik anlaşmaları olağandışı bir durum olmasa da, Zuckerberg’in kompleksinin büyüklüğü nedeniyle çok sayıda yerel işçinin, yaptıkları işleri ve çalıştıkları şirketi paylaşmaları yasaklandı.

Örneğin bir çiftlik arazisinde, futbol sahası büyüklüğünde toplam alana sahip iki konak, spor salonu, tenis kortu, birkaç misafir evi, çiftlik işletme binaları, bir dizi tabak şeklindeki ağaç ev, ayrıntılı bir su sistemi ve NBA basketbol sahası büyüklüğünde bir yeraltı sığınağına uzanan, patlamaya dayanıklı kapılar ve kaçış kapağı ile donatılmış bir tünel var.

Son belgeler, mevcut iki pompa binası ve 18 fit yüksekliğindeki su deposuna ek olarak yeni bir su pompası binası planlarını da gösteriyor. Mülkün uydu görüntüleri, kamu kayıtlarında henüz görünmeyen onlarca bina olduğuna da işaret ediyor. WIRED, yalnızca kendi gördüğü planlama belgelerindeki yatak odalarının sayısına göre, tamamlandığında mülkün 100’den fazla kişiyi rahatlıkla barındırabileceğini tahmin ediyor.

Süper zenginlerin kıyamet gününden kaçış için kendilerine korunaklı sığınaklar inşa etme hevesi yeni değil. 2017’de, LinkedIn’in kurucu ortağı Reid Hoffman, New Yorker dergisine verdiği röportajda, Silikon Vadisi’ndeki milyarderlerin %50’sinden fazlasının, “felaket ve çöküşten kaçmak için” ABD’de veya yurtdışında ikamet edecekleri sığınak gibi bir tür “kıyamet sigortası” satın aldığını söylüyordu.(1)

Örneğin kimileri tarafından kıyameti beklemek için ideal yer olarak görülen Yeni Zelanda, teknoloji zenginlerinin sığınakları ile dolu. OpenAI CEO’su Sam Altman ile Peter Thiel arasında, yine New Yorker dergisine ilk kez açıklanan bir anlaşma bile var: Anlaşmaya göre, “kıyamet gibi bir olay” (mesela pandemi!) meydana geldiğinde ikili, Thiel’in Yeni Zelanda’daki mülklerinden birine jetle gidecekti. Meseleyi muhabir Tad Friend’e ifşa eden Thiel şöyle diyordu: “Sam özellikle dindar biri değil, ama kültürel olarak çok Yahudi: iyimser ama hayatta kalma mücadelesi veren, her şeyin her an ters gidebileceği ve dünyada kendini tamamen evinde hissedebileceği tek bir yer olmadığına inanan biri.”

Altman ise ahir zamanı beklerken çok daha hazırlıklı görünüyor. Aynı makalede şunları söylüyor:

“Şey, ben yarış arabalarını severim. İki McLaren ve bir eski Tesla dahil olmak üzere beş tane var. Kaliforniya’nın her yerinde kiralık uçaklarla uçmayı seviyorum. Oh, ve bir tane de tuhaf olanı var: hayatta kalmak için hazırlık yapıyorum. Benim sorunum, arkadaşlarım sarhoş olduklarında dünyanın sonunun nasıl geleceğini konuşmaları. Beş yıl önce, Hollanda’daki bir laboratuvar H5N1 kuş gribi virüsünü değiştirerek onu süper bulaşıcı hale getirdi. Bu nedenle, önümüzdeki yirmi yıl içinde ölümcül bir sentetik virüsün ortaya çıkma olasılığı artık sıfır değil. Diğer en popüler senaryolar ise yapay zekanın bize saldırması ve ülkelerin kıt kaynaklar için nükleer savaşa girmesi. Bu konuyu fazla düşünmemeye çalışıyorum. Ama silahlarım, altınım, potasyum iyodürüm, antibiyotiklerim, pillerim, İsrail Savunma Kuvvetleri’nden aldığım gaz maskelerim ve Big Sur’da, uçakla gidebileceğim büyük bir arazim var.”

“Hayatta kalmacılık” [survivalism] Silikon Vadisi ve Büyük Teknoloji camiasında hayli yaygın. Örneğin San Francisco’da yaşayan eski Facebook ürün müdürü Antonio García Martínez, yaklaşık 10 yıl önce Kuzeybatı Pasifik’taki bir adada beş dönümlük ormanlık bir arazi satın almış ve jeneratörler, güneş panelleri ve binlerce mermi getirmiş. Martinez’e göre “Toplum sağlıklı bir kuruluş mitini kaybettiğinde kaosa sürüklenir.”

Silikon Vadisi’nde geçirdiği yılları anlatan anı kitabı Chaos Monkeys’in [Kaos Maymunları] yazarı García Martínez, şehirlerden uzak ama tamamen izole olmayan bir sığınak istiyordu: “Bütün bu adamlar, tek bir kişinin gezgin çetelere karşı bir şekilde direnebileceğini düşünüyor. Hayır, yerel bir milis gücü kurmanız gerekecek. Kıyameti atlatmak için çok fazla şeye ihtiyacınız olacak.”

Üstelik, San Fransisco’daki meşhur Bay Area’da bulunan arkadaşlarına bu “küçük ada projesi”nden bahsetmeye başladığında, herkes “saklandığı delikten çıkıp” kendi hazırlıklarını anlatmaya başlamıştı. “Toplumun işleyiş mekanizmalarına özellikle duyarlı insanlar,” diyordu Martínez, “şu anda çok ince bir kültürel buz üzerinde kaydığımızı anlıyorlar.”

New Yorker muhabiri, özel Facebook gruplarında zengin hayatta kalma uzmanlarının gaz maskeleri, sığınaklar ve iklim değişikliğinin etkilerinden korunaklı yerler hakkında ipuçları paylaştığını yazıyordu. Bir üye, bir yatırım şirketinin başkanı, muhabire, “Helikopterimin yakıtını her zaman dolu tutuyorum ve hava filtreleme sistemine sahip bir yer altı sığınağım var,” diyordu. Şirket sahibi ekliyordu: “Arkadaşlarımın çoğu silah, motosiklet ve altın para alıyor. Bu artık çok da nadir değil.”(2)

Kıyametten kaçış için sığınak inşa etmenin metaforik anlamları da var ve aslında insanın aklına ilk gelen anlamları da bunlar; oralara geleceğiz. Ama süper zenginlerin kelimenin tam anlamıyla kendilerine sığınak inşa etmeleri insanı yine de hayrete düşürüyor. Yine WIRED’dan öğreniyoruz ki, medya teorisyeni Douglass Rushkoff, Survival of the Richest [En Zenginlerin Hayatta Kalması] adlı kitabında, kıyametin son günlerinde hayatta kalmak için sığınaklarını en iyi şekilde nasıl düzenleyebilecekleri konusunda onu sorularla bombardımana tutan bir grup milyarder ile tanışmasını anlatıyormuş.(3)

Silikon Vadisi eskatolojisi – 1: Ahir zamanı beklerken

ABD’nin kurucu miti ve sömürgeciliğin yeniden icadı

OpenAI CEO’su ile Thiel’in anlaşmasını öğrendiğimiz makalenin başlığı, başlamamız için ipucu sunuyor: “Sam Altman’s Manifest Destiny.” Malum, manifest destiny, veya kötü bir Türkçe ile “aşikar kader”, ABD’nin batıya, Pasifik’e ve ötesine doğu yayılmasının mukadder olduğuna dair bir ideolojiydi. “Sınır” ve “sınır ruhu” ve uygarlaştırma ve/veya yok etme hakkı bu ideolojinin bileşenlerindendi. Teksas, Kaliforniya, New Mexico bu ideolojinin meşrulaştırmasıyla ilhak edilmişti; Panama Kanalı bu yolla açılmıştı; Monroe Doktrini, Latin Amerika, Karayipler ve Pasifik adalarının kolonileştirilmesi bu ideoloji ile mümkün olmuştu.

Donald Trump’ın Grönland’a döz dikmesiyle yeniden canlanan bu tartışmanın, Silikon Vadisi zenginlerinin sığınak arayışı ile bir bağlantısı var. Trump’ın mega bağışçısı ve Peter Thiel’in Palantir’deki kurucu ortağı Joe Lonsdale, bu yılın başında BBC’ye verdiği bir röportajda, sınırlara sahip olmanın “çok sağlıklı” olduğunu savunuyor ve bu “sınır zihniyetinin” yeni olasılıkları değerlendirdiğini, yeni şeyler yarattığını söylüyordu. Lonsdale, kendi blogunda yazdığı bir yazıya da Bon Jovi’nin kovboy şarkısı “Wanted Dead or Alive” şarkısının sözleri ile başlıyor ve “Amerika bir sınır ülkesidir ve yüzyıllardır ulusal büyüklüğümüz sınırlarla ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır,” diyor ve şöyle devam ediyordu:

“Sınır, sadece coğrafi genişleme veya fiziksel macera değildir; sadece deneyimleme ve keşfetme ruhu da değildir. Sınır aynı zamanda tehlikelidir. Her küçük şey önemlidir ve her an her şeyi kaybedebilirsiniz. Evden ayrılıp Yeni Dünya’ya veya Vahşi Batı’ya gitmek için biraz çılgın olmanız veya kaderin sizin tarafınızda olduğuna inanmanız gerekir. Ama bu, büyüklüğün olasılığını yaratır. Bu ruh, ülkemizi yaratmış ve ayakta tutmuştur.”

Dolayısıyla “sınırlarda olmak”, basitçe coğrafi bir duruma işaret etmiyor; o asılında bir ruh, bir manevi güç olarak Amerikalıların damarlarında geziyor. Lonsdale, bürokratik ve durağan merkezden/çekirdekten (core) hem maddi hem manevi olarak uzaklaşmayı, tehlikeye atılmayı vaaz ediyor.

Bu kapsamda, Palantir ve Silikon Vadisi’ni örnek gösteriyor. Palantir’i, Silikon Vadisi’nin “en iyilerini”, ABD’nin ve onun çekirdeğinin savunmasını güçlendirmek amacıyla bir araya getirerek kurduklarını söylüyor. Ama bu ilerleme, esas olarak “kovboylar”, yani Sınır (Frontier) sakinleri, yenilikçiler veya “çevreden gelen yeni aristokrasi” tarafından yönlendirilecekti.

Dahası, örneğin Washington D.C. çevresinde bir “Silikon Vadisi” asla olamazdı çünkü bu bölge, görünürdeki refahına rağmen, Sınır zihniyetinden tamamen yoksundu: Washington’da ancak “kötü fikirler, kötü bürokrasiler ve kötü sistemler” gelişirdi. Burası, Sınır’ın karşıtı, bir “anti-Sınır” idi.

İnanılmaz gibi gelebilir ama başka bir Thiel bağlantısı daha var: Orijinal “PayPal mafyası” üyesi ve Trump’ın Danimarka büyükelçisi olarak aday gösterdiği Ken Howery. Hâlâ birbirine çok yakın olan ikili, sektörün önde gelen risk sermayesi şirketlerinden biri olan Founders Fund’ı da kurmuş. Thiel “Praxis” isimli bir projeye bağışta bulunmuş görünüyor: Bu şirket, Akdeniz’de özel sermayeli bir şehir kurma projesi kapsamında milyonlarca dolar fon toplayan Dryden Brown’a ait ve Brown, 2024 yılında Grönland’a seyahat etmiş ve adayı “terraformasyon için bir kum havuzu [sandbox] görevi görebilecek gerçek bir sınır bölgesi” olarak tanımlamış. “Terraformasyon”, yaşanabilir olmayan bir yeri (veya gezegeni) yaşanabilir kılmaya verilen ad.

Gerisini Reuters haberinden okuyoruz:

“Trump yönetimi Danimarka’dan Grönland’ı satın alma veya zorla ele geçirme çabalarını yoğunlaştırırken, bazı Silikon Vadisi teknoloji yatırımcıları bu buzla kaplı adayı, kurumsal regülasyonların asgari düzeyde olduğu, liberteryen bir ütopya olan sözümona özgürlükler şehri olarak tanıtıyor.

Görüşmelerin henüz başlangıç aşamasında olduğu belirtilen bu fikir, Trump’ın Danimarka büyükelçisi olarak atadığı ve önümüzdeki aylarda Kongre’nin onaylaması beklenen Ken Howery tarafından ciddiye alınıyor. Howery’nin Grönland’ın satın alınmasıyla ilgili müzakereleri yürüteceği belirtiliyor. Bu fikre daha önce dahil olduğu bildirilmeyen Howery, bir zamanlar, bu tür az regülasyonlu şehirlerin önde gelen savunucularından teknoloji milyarderi Peter Thiel ile birlikte bir risk sermayesi şirketi kurmuştu. Howery ayrıca, Trump’ın en önemli danışmanlarından Elon Musk’ın uzun süredir arkadaşı.”

Marc Andreessen, San Francisco’nun dışındaki otlak arazilerinde bir şehir inşa etmek isteyen teknoloji yatırımcıları konsorsiyumunun bir parçası. Yukarıdaki Reuters haberinde görüşlerine başvurulan kaynaklar, “startup şehir” hareketinin önde gelen savunucuları ve finansörleri olan Thiel ve Andreessen’in, Grönland’da bir yerleşim yeri kurulmasını destekleyenler arasında yer aldığını öne sürüyor.

Sınır olarak şehir: İçerde ve dışarda kolonyalizm

Charter şehirlerin en “başarılı” örneği Honduras’ta inşa edilmiş sayılıyor. “Prospera ZEDE” (Zone for Employment and Economic Development – İstihdam ve Ekonomik Kalkınma Bölgesi) olarak bilinen şehir, yasal düzenlemeler yapabilen ve kendi mahkeme sistemine sahip özel bir bölge olarak tasarlanmıştı.

Eski Honduras Cumhurbaşkanı Juan Orlando Hernández, Próspera’nın kurulmasını sağlayan özel ekonomik bölgeleri desteklemişti, sonra 2013’te, ülkenin anayasası değiştirilerek Honduras’ın egemenliğinde gedikler açıldı: Bu bölgeler, yüksek derecede özerkliğe sahip, ayrı bir hukuk ve vergi sistemi altında faaliyet gösteren alt ulusal idari birimler olarak işlev görecekti. Geleneksel yerel yönetimlerden farklı olarak, ZEDE’ler, özel iktisadi bölgelerde olduğu gibi bağımsız idari sistemlere ve yasalara sahip olacaktı.

ZEDE’ler, Silikon Vadisi süper zenginlerinin arayışlarına uygun biçimde, eski Dünya Bankası baş ekonomisti Paul Romer tarafından önerilmişti: yasaların sadece sermayeyi çekmek için çıkarıldığı ve vergilendirme veya polislik gibi devlet yetkilerinin hükümete bağlı olmadığı “refah bölgeleri.”

ABD Başkanı Donald Trump da bu “özgür şehirler”in büyük destekçilerinden. Emlak baronu olarak Trump, sadece vergi indirimleri karşılığında yapı inşa ediyordu. 1980’de New York’ta inşa ettiği Grand Hyatt için aldığı devasa vergi indiriminin 360 milyon dolara tekabül ettiği hesaplanıyor. Benzer bir adımı, 1990’larda Çin egemenliğine geçecek Hong Kong’dan kaçacak milyonerleri çekmek için tasarladığı New Rochelle yakınlarındaki bir ada için de atmıştı. Britanya’nın demir leydisi Margaret Thatcher’ın deregülasyon izlerine takip eder şekilde Trump, şehirlerin içinde kuralsız ve kanunsuz bir iç şehir yapma sevdasına kapılmıştı. Honduras’ta “dışa” açılan kolonyalizm, metropolde de finans ve emlak piyasası ile kendini var ediyordu.

İlk başkanlık döneminde “Fırsat Alanları” [Opportunity Zones] ile vergiden muaf iç-şehirler yaratma niyetini duyuran Trump, aslında ABD içinde bir tür vergi cenneti, bir tür “offshore bölgesi” yaratmak istiyordu. Tüm dünyadan zenginler, finanstan ya da sermayeden elde ettikleri gelirleri, o şehirde yaşayıp yaşamadıklarına bakılmaksızın, bu fırsat alanlarına gömecek ve vergi indirimi elde edecekti.

Nitekim geçen mart ayında, “startup şehirlerini” temsil eden birkaç grup, ABD’de federal yasalardan muaf olacak “özgür şehirler” oluşturmak için Kongreye yasa tasarısı hazırlamaya başlamıştı.

Yine WIRED’ın ortaya çıkardığı planlara göre, bu şehirlerin amacı, yaşlanma karşıtı klinik deneyler, nükleer reaktör girişimleri ve bina inşaatlarının Gıda ve İlaç İdaresi, Nükleer Düzenleme Komisyonu ve Çevre Koruma Ajansı gibi kurumlardan önceden onay almadan yürütülebileceği yerler oluşturmak.

Ve Honduras’ta Silikon Vadisi kolonyalizminin yüzü olarak gördüğümüz Próspera, bu sefer canavarın ininde karşımıza çıkıyor: Şehrin genel sekreteri Trey Goff, kendisi ve Freedom Cities Coalition adlı bir savunma grubu altında çalışan diğer Próspera temsilcilerinin son haftalarda Trump yönetimi ile bu fikir hakkında görüşmeler yaptığını söylüyor. Goff’a göre Beyaz Saray, bu fikre çok açık.(4)

Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…

Kıyametten kaçış: Ulusal egemenliğin ‘perforasyonu’

Özgürlükler şehri projesi ve kolonyalizmin yeniden icadının gerisinde daha “sağlam” bir gerekçe var. Devletlerin, daha doğrusu artık modası geçtiği düşünülen ulus-devletlerin, hatta daha da iyisi, ayaktakımının da söz hakkının bulunduğu ulusal egemenliğin/halk egemenliğinin olmadığı bakir topraklar veya platformlar bulma arzusu…

Çünkü süper zenginlerin kıyameti vergiler, çünkü teknoloji elitlerinin belalısı siyaset ve seçim sandıkları, çünkü Silikon Vadisi’nin silah tacirlerinin kıyameti ücretsiz kamu hizmeti, ya da Thiel’in manifestosundaki özlü ifadesiyle, “Demokrasi ile özgürlük artık birbiriyle uyuşmuyor.”

Dolayısıyla murat edilen şey, politikos ve belki de aynı anlama gelmek üzere populus olmayan bir yer. Bu yerin denizler ortasında bir ada [seasteading], ulus-devletler içerisinde hiçbir hukuka tabi olmayan bir özgür şehir (charter şehir de deniyor) veya uzayda kurulacak bir koloni olmasının nitelik açısından hiçbir farkı yok. Hatta, Thiel’in de parçası olduğu “Network State” hareketi(5) gibi, geleneksel yönetim biçimlerinin dışında fiziksel bir şehir veya teoride de olsa bir ulus-devlet kurmayı amaçlayan çevrimiçi toplulukların faaliyetlerine bakın, bir şey değişmez.

Quinn Slobodian, piyasa radikallerinin demokrasisiz dünya hayalini incelediği kitabı Crack-Up Capitalism’de [Dağılan Kapitalizm], neoliberallerin ve Silikon Vadisi zenginlerinin ulus-devletler içerisinde ulusal egemenlikten azade bölgeler yaratma stratejisine “ulusal egemenliğin perforasyonu” adını veriyor. Slobodian, ulus-devletlerin zannedildiği kadar “sıkı” olmadığını, imparatorluk dönemine benzeyen “delikli” bir egemenlik yapısına sahip olduğuna işaret ediyor. Her yerde serbest bölgeler, şehir devletleri, sermaye için kurtarılmış mahalleler, vergi cennetleri, anklav ve eksklavlar, lojistik koridorları türüyor. Egemenlik, egemen olmama hali ile kol kola gidiyor.

Elbette bunun bir iktisadi arka planı var: 1960’ların sonunda ve 1970’lerin ilk yarısında alarm zillerini çalan refah devleti kapitalizmi, bir kıyamet alameti sayılıyor: Devletin refah programlarından kurtulmak, yurttaş yardımlarını azaltmak, vergileri düşürmek, kamusal eğitim ve sağlık hizmetlerini özelleştirmek isteniyor. Milton Friedman gibi serbest piyasa azizleri, enflasyonun işsizliğin azıtmasından sosyal devleti sorumlu tutuyor. “Büyük devlet”e ve ulusal egemenliğe düşmanlık, kapitalist bunalımdan, “sonluluklar kapitalizminin” karamsarlığından türüyor.

Özgür şehir prototipi olarak Hong Kong öne çıkıyor. Bu şehir için Friedman’ın “rüya dünyası” deniyor. Seçimsizlik, şehri dar bir iş dünyası elitinin yönetmesi, emek piyasasında küçük fabrikaların 1 aylığına işçi kiralayıp sonra kovması demek olan “hire-and-fire” modeli, devletin kendi “münasip” işlevlerine doğru çekilerek, başarısız olan şehir ahalisinin tüm maliyeti kendisinin üstlenmesi bu rüyanın yalnızca bazı parçaları. Emek, sermaye nereye giderse oraya gidiyor ve hakkı neyse onu alıyordu. Üstelik bu, yukarıda söylediklerimizi doğrular şekilde, kolonyalizm övgüsü ile de kol kola gidiyordu: Hong Kong’un bu hali, tamamen İngiliz emperyalizminin burayı bir anonim şirket gibi yönetmesinden kaynaklanıyordu. 1950’lerde Londra Hong Kong’a, kendi ticaret ve vergi politikalarını belirleme hakkı vermişti ki bu da, Britanya’nın içine düştüğü refah devlet batağına koloni statüsündeki Hong Kong’un düşmemesi demekti.

Zaten kendisi de ulusal hukuka bağlı olmadan işleyen Britanya’nın finans merkezi City of London’ın içindeki Canary Wharf, Hong Kong benzeri egemenlik alanları yaratmanın tipik örneklerinden. İşçi sınıfı doklarından, dünyanın en zengin oligarkları için yoksulların nasıl mülksüzleştirilip bölgeden sürüldükleri bu “fırsat bölgesinin” tarihinde saklı.(6)

Uzayda zenginlere rahat bir yaşam

Bunun bir “şeceresi” var: Thiel, Andreessen ile birlikte, dünya çapında yarım düzine “charter şehir” projesi başlatan bir risk sermayesi şirketi olan Pronomos Capital’e yatırım yaptı. Pronomos’un kurucusunu tahmin edin: Hong Kong özelinde, ulusal egemenlikten uzak, hayalinin özgür (sermaye) şehrini keşfeden ünlü neoliberal Milton Friedman’ın torunu Patri Friedman! Bu dünyada tesadüflere yer yok.

Ama dahası da mevcut. Pronomos, geçen ekim ayında yeni bir şehir için 525 milyon dolarlık finansman sağladığını açıklayan Praxis’e de yatırım yaptı. Praxis’in yatırımcıları arasında Lonsdale ve OpenAI CEO’su Sam Altman ve kardeşleri tarafından kurulan bir fon da yer alıyor. Tablo şekilleniyor.

Praxis’in kurucu ortağı Dryden Brown, Reuters’a diğer şirketlerin Grönland’da bir şehir kurmak için şirketine başvurduğunu söylüyor. Brown donmuş adada bir şehir kurulmasını savunuyor, çünkü buradaki zorlu ortam, Musk’ın en büyük hedeflerinden biri olan Mars’ı kolonileştirmek için bir test alanı sağlayabilir.

Brown, bir ara X’te, Musk’ın kızıl gezegende yerleşim için kullandığı terimi kullanarak, “Mars’a gitmeden önce Terminus’un bir prototipini Dünya’da inşa etmeliyiz. Grönland’ın doğru yer olduğuna inanıyorum, @elonmusk” diye yazıyordu.

Cambridge Üniversitesinden Alina Utrata, Silikon Vadisi’nin uzayı kolonileştirme fantezisine ilişkin makalesinde, yeni teknoloji zenginlerinin bu fikrine genelde “yenilikçi” muamelesi yapıldığını, fakat esasında eski tip kolonyalizmin aynı “boş sınır” ve teritoryalleştirme ve yerlileri mülksüzleştirme mantığı ile hareket ettiklerini öne sürüyor. Yazar, Silikon Vadisi projesinin bir “özgürlük alanı” yaratmaktan ziyade, mevcut devletleri siber uzay, deniz yerleşimleri ve ağ devletleri gibi alanlarda yeniden üretmeyi hedeflediğine işaret ediyor. Yani ona göre, SpaceX veya Blue Origin örneğinde, aslında yeni bir British East India Company ile karşı karşıyayız.

Amazon’un sahibi Jeff Bezos için insanlık için kıyamet senaryosu bir “yok olma olayı” değil, Dünya’daki sınırlı kaynakların kapitalist büyümeyi nihai olarak sınırlayacağı bir enerji krizi. Utrata şöyle yorumluyor:

“Malthusçu bir mantık, Dünya’da desteklenebilecek nüfusun sınırına ilişkin hesaplamalarının temelini oluşturmaktadır ve Bezos, ‘kaynakların pratik olarak sonsuz olduğu’ yıldızlara yayılmadığımız sürece medeniyetin ‘karne ve durgunluk’ içinde bir yaşama mahkum olacağını defalarca belirtmiştir. Bezos, geçmişteki sömürgeci kapitalistlerin döngüsel büyüme mantığına dayanarak, ana nüfusun sonsuz büyümesini desteklemek için imparatorluk genişlemesi gerçekleştirilmesi gerektiğini savunuyor. Amazon’un kurucusu, insanların Ay’ı veya Mars’ı yaşanabilir hale getirmesi gerektiğini düşünmüyor, bunun yerine Dünya’nın yakınında yörüngede dönen Uluslararası Uzay İstasyonu gibi yüzen yapılar inşa edilmesi gerektiğini savunuyor. Bu yapılar, uzayda mükemmel bir yapay ortam (‘depremlerin olmadığı güzel bir günde Maui’) sağlayabilir ve böylece Dünya’nın bir milli park olarak bölgelere ayrılmasına olanak tanıyabilir.”

Dolayısıyla iç, dış ve Dünya-dışı kolonizasyonun mantığı, kıyamet beklentisine yaslanıyor. Doğal afet de bu kıyamete dahil; ama daha iyisi, vergiden, kaynak yokluğundan, kalabalıklardan, renkli halklardan, işçilerden kaçmak… Özgürlüğe değil, segregasyona kaçış: Amerikan Jim Crow yasalarının, “eşit ama ayrı” düsturunun ırksal, biyolojik ve coğrafi olarak yeniden üretilmesi ile karşı karşıyayız.

Ama bir ayrışma daha kaldı. Irksal, biyolojik ve coğrafi hiyerarşiler yeniden inşa edilirken, cinsiyet hiyerarşilerinin de yeniden üretilmemesi düşünülemez. Kıyametten kaçışta kadının ve ailenin yerini bir sonraki bölümde inceleyecek, savaş ideolojisi ile diziyi bitireceğiz.


(*) Başlıktaki gönderme, Mısır’dan Çıkış 6:6’dan: “Onun için İsrailliler’e de ki, ‘Ben Yahve’yim. Sizi Mısırlılar’ın boyunduruğundan çıkaracak, onların kölesi olmaktan kurtaracağım. Onları ağır biçimde yargılayacak ve kudretli elimle sizi özgür kılacağım.'”
(1) Aynı haberde, Reddit’in kurucusu Steve Huffman’ın da miyop gözlerini lazerle çizdirdiğini öğreniyoruz. Nedeni kozmetik hevesler değil: Huffman, olası bir kıyamette, gözlüklü ya da lensli oluşunun kendisi açısından dezavantaj yaratacağını düşünüp hayatta kalma şansını artırmak için ameliyat olmuş!
(2) Quinn Slobodian, Hayek’s Bastards [Hayek’in Piçleri] kitabında, ulusu, Hristiyanlığı, aileyi ve ırkı yeniden keşfeden liberteryenlerin, aynı zamanda “sağlam para” olarak altına dönüş akımının da öncüleri olduğuna işaret ediyor.
(3) New Yorker muhabirine konuşan bir risk sermayesi müdürü de, bu kıyamete hazırlık faaliyetinin sanıldığından çok daha yaygın olduğunun altını çiziyor: “Vadi’de bizden bir sürü insan var. Bir araya gelip finansal hacking akşam yemekleri düzenliyor ve insanların yedek planları hakkında konuşuyoruz. Bitcoin ve kripto para birimlerini stoklayanlardan, ihtiyaçları olursa ikinci pasaport almayı planlayanlara, kaçış cenneti olabilecek başka ülkelerde tatil evleri satın alanlara kadar her türlü plan var. Dürüst olacağım: Pasif gelir elde etmek ve kaçabileceğim bir sığınak sahibi olmak için şu anda gayrimenkul stokluyorum… Kafamda şöyle bir korku senaryosu var: ‘Aman Tanrım, bir iç savaş çıkar ya da Kaliforniya’nın bir kısmını ayıran dev bir deprem olursa, hazırlıklı olmak istiyoruz.” Eski Yahoo yöneticisi Marvin Liao ise, post-apokaliptik dünyada karısını ve kızını koruyabilmek için okçuluk dersleri alıyormuş.
(4) Coğrafyacı Neil Smith’in soylulaştırma [gentrification] üzerine yazdığı çığır açıcı kitabına başlık olarak The New Urban Frontier’ı [Yeni Kentsel Sınır] seçmesinin tam da Silikon Vadisi kolonyalizminin ruhunu yansıttığını söylemek gerek. Neoliberal dönemin bu yeni yaşam alanlarını “rövanşist kent” olarak adlandıran Smith, soylulaştırmanın işçi sınıfına, azınlıklara, yoksullara ve evsizlere yönelik bir rövanş siyaseti olarak kurgulandığını öne sürüyor. Amerikan kurucu babalarının Vahşi Batı’sı veya “sınır ruhu” ile uyumlu görünüyor: “Yerlilerin” mülksüzleştirilmesi, sürülmesi, mümkün olduğunda “elimine” edilmesi, soylulaştırma pratikleri ile şekillenen yeni metropol soylulaştırma politikalarının alamet-i farikasıdır.
(5) Bu hareket şöyle tanımlanıyor: “Özünde Network State dijital öncelikli bir varlıktır. Coğrafi sınırlarla tanımlanan geleneksel devletlerin aksine, Network State, öncelikle çevrimiçi platformlar aracılığıyla geliştirilen ortak fikirler, çıkarlar ve hedefler temelinde oluşur. Sanal olarak başlayan, ancak arazi ve yönetişim yapıları gibi fiziksel özellikler kazanma potansiyeline sahip bir topluluktur. Bu devletler yalnızca teorik yapılar değildir; dijital çağda toplulukların kendilerini nasıl organize edip yönetebileceklerini pratik olarak yeniden tasarlayan yapıları temsil ederler. Pratik olarak bu, bir çevrimiçi topluluğun bir DAO veya merkezi olmayan özerk bir organizasyon (bazen ortak banka hesabına sahip bir sohbet grubu olarak da adlandırılır) oluşturmasını, fiziksel bir varlık kurmak için yeterli sermayeyi kitlesel fonlamayla toplamayı ve oradan da egemenlik tanınması için çalışan bir ulus-devlet haline gelmeyi gerektirir. Herkes bunun gerçekte yapmaktan daha basit olduğunu kabul edebilir, fakat jeopolitik çatışmalar, savaşlar ve giderek büyüyen dijital ekonominin hakim olduğu günümüzün kaotik dünyasında, bu fikir her zamankinden daha gerçekçi görünüyor.” Kıyamet beklentisi, çevrimiçi devletleşme eğilimini besleyen esas neden olarak bir kez daha beliriyor.
(6) Öyle ki, Canary Wharf’ta çalışan temizlik işçilerinin düşük ücretlerine karşı eylem yapmak isteyen nakliye işçileri sendikası, yüksek mahkeme tarafından engellenmişti.

Amerika

Ocasio-Cortez: Woke 1.0 çılgıncaydı

Yayınlanma

New York eyaletinden Demokrat Temsilci Alexandria Ocasio-Cortez, insanların COVID-19 salgını sırasında benimsediği bazı “radikal” tutumların bu olağanüstü koşulların bir sonucu olduğunu kabul etti ve insanların tutumlarını değiştirme hakkını savundu.

Pazar günü ABC’nin “This Week” programına konuk olan Ocasio-Cortez’e sunucu Jonathan Karl, Wisconsin’in Demokrat vali adayı Francesca Hong hakkında soru sordu.

Hong, George Floyd’un öldürülmesinin ardından yayılan protesto dalgası sırasında polise verilen fonların tamamen kaldırılmasını ve Şükran Günü’nün iptal edilmesini talep ettiği 2020-2021 yıllarına ait sosyal medya paylaşımlarından vazgeçtiğini açıklamıştı.

Ocasio-Cortez, görüşlerin zamanla değişebileceğini belirterek, New York Belediye Meclisi üyesi Chi Ossé’nin şu esprili sözlerini aktardı: “Woke 1.0 çılgıncaydı.”

Ocasio-Cortez şöyle devam etti:

“Aslında o dönemde yapılan tartışmaların oldukça verimli olduğunu düşünüyorum. Bence bugün suçtan bahsederken, suçu azaltma konusundaki yaklaşımımız eskisine kıyasla temelden farklı, değil mi? Ve bence hepimiz suç oranını olabildiğince düşük tutma hedefini paylaşıyoruz. Biliyorsunuz, karantina döneminde kullanılan söylemler elbette bugün kullandığımız söylemlerle aynı değil.”

Program sunucusu Jonathan Karl, daha önce aktif olarak savunduğu bir suçla mücadele çözümü olan “polis bütçesinin kesilmesi” konusundaki güncel tutumunu sorunca Ocasio-Cortez şu cevabı verdi:

“Bence bu dönemde ve… özellikle COVID sırasında, Overton penceresi [toplumsal görüşlerin kabul edilebilirlik sınırı] büyük ölçüde genişledi. Hayat durma noktasına gelmişti. Bu kapanmalar nedeniyle şimdiye kadar gördüğümüz en yüksek işsizlik oranlarından bazıları yaşandı ve bence bizi daha iyi bir duruma getirecek her türlü politikayı değerlendirme konusunda kapılar gerçekten açıktı; hatta o dönemde yapılan tartışmaların oldukça verimli olduğunu düşünüyorum.”

Ocasio-Cortez, Hong’u savunurken, Wisconsin seçimlerinde kimseyi desteklemeyi planlamadığını, bunun yerine “Kongre’yi geri kazanmaya” odaklandığını da belirtti.

Onun bu kararı, Hong’u desteklemekten kaçınan Senatör Bernie Sanders ve Amerika Demokratik Sosyalistleri’nin ulusal kanadının tutumuyla aynı çizgide.

Ocasio-Cortez, Hong’un görüşlerine ilişkin sorulara yanıt olarak, “Bence bu seçimlerin çoğu, şu anda bile olsa, ulusal bir boyut kazanma eğiliminde olacak. Fakat bu seçimler nihayetinde yerel ve tüm siyaset yerel. Anladığım kadarıyla Francesca Hong, seçim sürecinde varlığını açıkça ortaya koydu,” dedi.

AOC, Hong’un “eski görüşlerinden uzaklaştığını” da ekledi.

Ocasio-Cortez, karantina döneminde kullanılan söylemlerin “bugün kullanacağımız türden söylemler olmadığını” da sözlerine ekledi.

Demokrat Temsilci, “Bu adayların, seçmenlerine kim olduklarını ve şu anda hangi konularda kampanya yürüttüklerini anlatma fırsatına sahip olmalarından dolayı minnettarım,” diye ekledi.

Okumaya Devam Et

Amerika

El-Sayed, Hasan Piker’ın 11 Eylül’le ilgili açıklamalarını reddetti

Yayınlanma

NBC’nin “Meet the Press” programında verdiği röportajda El-Sayed, Piker’in “Amerika 11 Eylül’ü hak etmişti” şeklindeki sözlerinin “aptalca” olduğunu söyledi.

El-Sayed şöyle konuştu:

“Elbette bu aptalca bir açıklamaydı ve elbette Hasan’ın kendisi de bunun aptalca bir açıklama olduğunu söylerdi. O da bu sözlere mesafe koydu. Evet, Amerika 11 Eylül’ü hak etmedi, ama bilirsiniz, burada oturup, birinin bağlam dışı söylediği ve kendisinin de reddettiği aptalca bir sözü bahane ederek ‘peki, bu senin düşüncelerin hakkında ne anlama geliyor?’ diye tuzak kurmaya çalışmak… Ben, söylediklerim ve yaptıklarımdan sorumlu tutulmak istiyorum.”

El-Sayed’in bu yorumları, bu yılın başlarında POLITICO’ya verdiği röportajdan keskin bir şekilde farklılık gösteriyor.

Michiganlı Demokrat o röportajda, “tuzağa düşürme oyunu” olarak nitelendirdiği bir durumda Piker’ın görüşlerini kınamayı reddetmişti.

El-Sayed o zaman, “Buraya insanların görüşlerini reddetmeye gelmedim. Tüm bu tuzağa düşürme oyunu, platform denetimi, iptal kültürü… bunların geride kaldığını sanıyordum,” demişti.

El-Sayed Pazar günü, Piker ile birlikte yürüttüğü kampanyayı sonlandırıp sonlandırmayacağı sorusuna yanıt vermekten kaçındı.

NBC’den Kristen Welker’a, “Artık kiminle kampanya yürüttüğümden çok, kime yönelik kampanya yürüttüğümle ilgileniyorum,” dedi.

Jill Biden’dan Cumhuriyetçi adaya oy verme sinyali

Öte yandan El-Sayed’in, Demokratların kucaklamasının “kritik” olduğunu söylediği Piker’ı desteklemesi, hem Cumhuriyetçilerden hem de Demokratlardan eleştiri aldı.

Eski First Lady Jill Biden’ın basın sekreteri Michael LaRosa, cumartesi günü 11 Eylül 2001 saldırıları hakkında konuşurken El-Sayed’in Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’a destek verdiğini ima etti.

LaRosa, sosyal medyada paylaştığı bir gönderide, “Alternatifin daha kötü olması nedeniyle 95. kattan atlayan en iyi arkadaşımın annesinin başına gelenleri hak ettiğini düşünen aşırılıkçılara karşı çıkamayacak kadar korkak olan hiç kimseyi savunmayacağım ya da desteklemeyeceğim. Onun tek suçu, o sabah işe gitmekti,” dedi.

El-Sayed’in dini inancı da Michigan’daki seçim yarışının odak noktalarından biri haline geldi. Seçilmesi halinde El-Sayed, üst mecliste görev yapacak ilk Müslüman olacak.

El-Sayed, Welker’a “bu konuyu pek fazla düşünmediğini” söylemiş olsa da, Başkan Donald Trump, El-Sayed’in İslam inancını ön plana çıkarmaya çalıştı.

Cumartesi günü, resmi kıyafetler içindeki Trump ve First Lady Melania Trump’ın fotoğrafının yanında, aday ve başörtüsü takan eşinin yer aldığı bir Truth Social paylaşımında başkan, “İki çok farklı Amerika” diye yazdı.

Bu paylaşımla ilgili sorulduğunda El-Sayed, CNN’in “State of the Union” programına aslında Trump’ın yazdığı açıklamaya katıldığını söyledi:

“Evet, haklı. Birinde, efendileriniz birbirinden hoşlanmayan ama sizden milyarlarca dolar kazanmak uğruna bir araya gelen iki kişi; diğerinde ise birbirlerini içtenlikle seven, birlikte krep yiyen, bir aile kurabilecekleri ve o ailenin iyi şeylere sahip olacağını bildikleri türden bir Amerika inşa etmek için bir araya gelmek isteyen iki kişi. Yani evet, Amerika hakkında iki farklı vizyon var.”

El-Sayed, Ukrayna’ya yardıma devam edilmesini savunuyor

Başkanın El-Sayed’i hedef alması ilk kez olmuyor. Ön seçim zaferinin ardından Trump, El-Sayed’in İsrail ve Yahudi halkından “nefret ettiğini” iddia etmişti.

El-Sayed bu iddiayı reddetti:

“Yahudiliği ve Yahudi halkını seviyor ve saygı duyuyorum. Onların dünya için bir ışık olduğuna inanıyorum. Fakat onlar AIPAC ve İsrail ile aynı şey değil.”

El-Sayed, devam eden İsrail-Hamas savaşında hem AIPAC’ı hem de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu eleştirmiş ve İsrail’in Gazze’deki eylemlerini “soykırım” olarak nitelendirmişti.

Ayrıca, seçilmesi halinde, Ukrayna’ya ek yardım gönderilmesine destek verdiğini belirtmesine rağmen, İsrail’e ek yardım gönderilmesini desteklemeyeceğini de söylemişti.

El-Sayed pazar günü NBC’ye verdiği demeçte şunları söyledi:

“Ukrayna’da ise, komşu bir egemen ülkenin lideri tarafından gerçekleştirilen saldırılardan bahsediyoruz; bu lider, Ukrayna halkının egemenliğini ihlal etmeye çalışarak uluslararası hukuku açıkça çiğnemiştir. Bu durum, söz konusu koşullara bağlıdır. Yıllardır, koşullara bakılmaksızın İsrail’e koşulsuz askeri yardım sunuyoruz. Ve şunu da belirtmeliyim ki, bu sadece İsrail ile sınırlı değil; Mısır da, Ürdün de ve Suudi Arabistan da dahil. İşte fark bu. Mesele koşullarda yatıyor.”

AOC: İlerici hareketin başarısı, kuşaksal dev bir dalga

New York eyaleti Demokrat Temsilci Alexandria Ocasio-Cortez, pazar günü yaptığı açıklamada, sandık başına giden genç nesillerin, ara seçimler öncesinde “ilerici” bir dalganın ülkeyi kasıp kavurmasının nedenini açıkladığını söyledi.

Demokratik sosyalist adaylar ülke genelinde ön seçimlerde zaferler elde etti. Bunlardan en önemlisi, Abdul El-Sayed’in geçen salı günü Michigan eyaletindeki Demokrat Parti Senato ön seçimlerinde milletvekili Haley Stevens’ı geride bırakarak galip gelmesiydi.

Ocasio-Cortez, “This Week” programında ABC sunucusu Jonathan Karl’a, “İnsanlar pazartesi sabahı olayları geriye dönük olarak değerlendirip hangi demografik grupların nereye oy verdiğini tartışırken, göz ardı edilen en önemli unsur nesiller arası dev dalga, bir tsunamidir,” dedi.

Ocasio-Cortez, Demokratların geçmiş seçimlerde genç seçmenleri kaybettiği gerçeğine atıfta bulunarak, Demokratların kazanan bir koalisyon kurma sorumluluğu olduğunu ve bunun aynı zamanda gençlerin ilgilendiği konulara duyarlı olmak anlamına geldiğini belirtti.

AOC, “Y kuşağı artık asi gençler değil. Bizler, ev kredisi ve çocukları olan yetişkinleriz. Ve biz, o nesil, sandıkta belirleyici olmaya başlıyoruz,” dedi.

Ocasio-Cortez, nesil faktörüne vurgu yaparken, demokratik sosyalistlerin yıllar boyunca “suç” konusunda benimsedikleri bazı tutumlardan da uzaklaştı.

Demokratik sosyalistlerin Covid döneminde suç oranını düşürme konusunu ele alma biçimlerinin (örneğin polisin bütçesinin kesilmesi çağrısı gibi) bugün suç hakkında konuşma biçimlerinden “temelden farklı” olduğunu anlattı.

2020-21 yıllarında Covid salgınının zirve yaptığı döneme atıfta bulunan Ocasio-Cortez şunları söyledi:

“O kapanmalar nedeniyle gördüğümüz en yüksek işsizlik oranlarından bazıları yaşandı ve bence bizi daha iyi bir duruma getirecek her türlü politikayı değerlendirmeye gerçekten açık bir ortam vardı.”

Demokratik sosyalistlerin partiyi “mahvedeceği” yönündeki ılımlı Demokratların endişelerine yanıt veren Ocasio-Cortez, sıradan seçmenler arasındaki düşünce çeşitliliğinin Amerika’nın temel bir gerçeği olduğunu söyledi.

AOC, “Bir yerlerdeki birinin neye inandığı konusunda endişelenmemiz gerektiğini düşünmüyorum. Bence insanların yaşamlarını iyileştirmek için planımızın ne olduğuna odaklanmalıyız,” dedi.

Obama, Michigan’daki her iki Senato adayıyla da temasa geçti

Eski Başkan Barack Obama, cuma günü hem Abdul El-Sayed’i hem de Temsilci Haley Stevens’ı aradı.

Obama, zorlu bir ön seçim sürecinin ardından Michigan Demokratlarını birleştirme çabalarını övdü ve El-Sayed’in genel seçimlerdeki Senato kampanyasına destek verdi.

Eski başkanın düşüncelerine yakın bir kaynağa göre, Obama’nın El-Sayed ile yaptığı görüşme “erken bir destek” sinyali niteliğinde.

Kampanya sözcüsü POLITICO’ya yaptığı açıklamada, Obama ve El-Sayed’in cuma günü görüştüğünü ve “sıcak ve cesaret verici bir görüşme yaptıklarını, kasım ayında Michigan’ı kazanmak için Demokratları birleştirmek üzere birlikte çalışmayı dört gözle beklediklerini” belirtti.

El-Sayed, POLITICO ile paylaştığı bir açıklamada, “Bazen kahramanlarınızla gerçekten tanışmanız gerekir,” dedi.

El-Sayed daha önce eski başkan hakkında sert sözler sarf etmiş ve 2020 yılında yayımlanan “Healing Politics” adlı kitabında, onun başkanlık döneminin “ilham verici niyetlerin yerine getirilememesine” yol açtığını yazmıştı.

El-Sayed, pazar günü NBC’nin “Meet the Press” programında, “Onun Michigan’da bulunması, seçilmesine yardımcı olan koalisyon için çok büyük bir anlam ifade ederdi,” dedi.

Bu, kampanyanın sert geçen ön seçimlerin ardından ilişkileri düzeltmeye çalıştığının en son işareti.

Kamala Harris’ten El-Sayed’e destek

Obama’nın telefon görüşmeleri, eski Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile eski Ulaştırma Bakanı Pete Buttigieg ve Arizonalı Demokrat Senatör Mark Kelly dahil olmak üzere 2028 Demokrat başkanlık yarışının diğer potansiyel adaylarının benzer görüşmelerinin ardından geldi.

Harris yaptığı basın açıklamasında, “Abdul, Amerika’nın çalışan ailelerinin karşı karşıya olduğu krizlere cesur çözümler bulmamız gerektiğini biliyor ve bu mücadeleye hazır. Kasım ayında Demokratların Senato çoğunluğunu kazanmamızı sağlamak için gururla onun yanında duruyorum,” dedi.

Obama ayrıca ön seçimlerin ardından Cuma günü Stevens’ı aradı. Konuya yakın bir kaynağa göre, eski başkan “Kasım ayında Michigan’ı kazanmak için Demokratları birleştirmeye odaklanmasını takdir ediyor.”

ABD Otomotiv Kurtarma Görev Gücü’nün genel sekreteri olarak Obama ile olan bağlarından yararlanan Stevens, Obama’ya “Michigan’a gelip Demokratlar için kampanya yapmasını” söylediğini aktardı.

Okumaya Devam Et

Amerika

Google, yapay zeka yönetimini Londra’dan Kaliforniya’ya taşıyor

Yayınlanma

Google, yapay zeka birimlerini kapsamlı biçimde yeniden düzenleyerek geliştirme çalışmalarının denetimini Londra’dan Kaliforniya’daki merkezine taşıyor. Financial Times’a göre değişiklik, Gemini modellerinin geliştirilmesine etkin biçimde katılan kurucu ortak Sergey Brin’in etkisini güçlendirirken Demis Hassabis, Google DeepMind’ın yönetiminden ayrılıyor. Şirket, OpenAI ve Anthropic’e yetişmeye çalışıyor.

Google, yapay zeka birimlerinde kapsamlı bir yeniden yapılanmaya giderek geliştirme çalışmalarının denetimini Londra’dan Kaliforniya’daki merkezine taşıyor.

Financial Times’ın (FT) haberine göre bu değişiklik, Gemini modellerinin geliştirilmesine etkin biçimde katılan Google kurucu ortağı Sergey Brin’in etkisini güçlendiriyor. Şirket, OpenAI ve Anthropic’e yetişmeye çalışıyor.

Demis Hassabis, Google DeepMind’ın yöneticiliğinden ayrılarak operasyonel yönetimi yeni kıdemli başkan yardımcısı Koray Kavukçuoğlu’na devrediyor.

Hassabis, Alphabet’ın baş bilim insanı olarak görevini sürdürecek ve uzun vadeli araştırmalara yoğunlaşacak. Şirket yönetimi, bu düzenlemenin Hassabis’in potansiyelinden daha etkili biçimde yararlanılmasını sağlayacağı görüşünde.

Financial Times’ın kaynaklara dayandırdığı haberine göre görev değişiklikleri yalnızca yöneticilerin yer değiştirmesinden ibaret değil.

DeepMind’ın on yıldır süren araştırma kültürü yerini daha katı bir ticari anlayışa bırakıyor. Google’ın amiral gemisi Gemini modellerinin geliştirilmesi artık Mountain View’da merkezileştirilmiş durumda.

Hassabis yeni görevinde, ticari sorumluluklardan ayrılarak uzun vadeli araştırmalar ile genel yapay zeka (AGI) meselelerine odaklanacak.

Sergey Brin Gemini çalışmalarında daha etkin rol üstleniyor

Uzun yıllar şirketin günlük yönetiminde yer almayan Sergey Brin, OpenAI’ın ChatGPT’yi piyasaya sürmesinden sonra yeniden Google’ın yapay zeka stratejisindeki başlıca isimlerden biri haline geldi.

Brin, Gemini’nin geliştirilmesine etkin biçimde müdahil oluyor. Yapay zeka çalışmalarının denetiminin Kaliforniya’ya dönmesiyle Brin’in etkisi artık kurumsal yapıya da yerleşiyor.

Haziran başında, Google’ı bünyesinde barındıran ABD’li Alphabet Inc.’in 80 milyar dolar tutarında hisse ihraç etmeyi planladığı açıklanmıştı.

Bu kaynağın büyük bölümünün yapay zeka altyapısını güçlendirmek ve hesaplama kapasitesini artırmak için kullanılması planlanıyor.

Reuters’ın aktardığına göre Alphabet, son bir yılda altı para birimi üzerinden 85 milyar dolardan fazla borçlanma sağladı. Bunun sonucunda şirketin toplam borcu 100 milyar doları aştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English