Bizi Takip Edin

Amerika

Silikon Vadisi eskatolojisi – 3: Kudretli elimle sizi özgür kılacağım

Yayınlanma

“Aşina olduğum insan dünyasına duyduğum özlem, maceraya duyduğum basit bir ihtirasla denk olamazdı elbette. Ciddi tehlikeler ya da sıkıntılar arayacak birine göre evine çok bağlı biriydim. Fakat çekingenliğimin üstesinden, kaderin bana sunduğu, sadece fiziksel evrenin derinliklerini değil, yaşamın ve zihnin yıldızlar arasında nasıl bir rol oynadığını keşfetme fırsatıyla geldim. Macera için değil ama insanın ya da kozmostaki insan benzeri herhangi bir varlığın öneminin iç yüzünü anlamak için duyduğum açlık beni ele geçirmişti. Bu gösterişsiz, modern yaşamın ardında kalan dürüst ve bahar çiçekleri gibi açan hazinemiz bu tuhaf maceraya atılmam için beni harekete geçirdi.”
Olaf Stapledon – Star Maker

“Benimkiler, matematiğe dayalı öngörüler. Bu yargıya hiçbir manevi etken olmadan vardığımı söylemeliyim. Şahsen bu gidişattan memnun değilim. İmparatorluk’un kötü bir yönetim güttüğü farz edilse bile … yıkımın peşi sıra ortalığa hakim olacak anarşi ondan çok daha beter sonuçlar doğuracaktır. Zaten benim projemin mücadele etmeyi amaçladığı şey de o anarşinin ta kendisi. Bir İmparatorluk’un çöküşü, beyler, devasa bir olaydır ve böylesi bir şeyle baş etmek hiç de kolay değildir. Yükselen bir bürokrasi, toplumsal inisiyatifin zayıflaması, sınıfların kemikleşmesi, bilimsel merakın engellenmesi… ve bunlara benzer daha binlerce etken bu çöküşe hız kazandıracaktır.”
Isaac Asimov – Vakıf

Mark Zuckerberg, Hawaii’nin dört büyük adasından en eski ve en küçüğü Kauai’ye ilk kez 2014 yılında yatırım yaptı. Küçük Kilauea kasabası yakınlarındaki sakin bir sahil şeridinde 700 dönümlük araziyi yaklaşık 100 milyon dolara satın aldı.

Yerli halkın mülkiyet haklarından kaynaklı yasal süreçler nedeniyle Meta patronu istediğini bir süre yapamadı ama bu meseleyi işbirlikçiler bularak çözdü. 2021 ilkbaharına gelindiğinde, arazisi daha da genişlemiş ve toplamda 560 dönümden fazla çiftlik arazisi eklenmişti. O yılın sonlarında, bir toprak baraj ve rezervuar olan Kaloko Barajını da içeren 110 dönümü daha mükiyetine kattı.

Zuckerberg, büyük bir arazi satın alarak adadaki varlığını sessizce genişletti. Bu yılın başlarında Zuckerberg, mevcut arazinin karşısındaki Hawaii kökenli bir şirket aracılığıyla 962 dönümlük birinci sınıf çiftlik arazisi satın aldı.

WIRED’a konuşan bir kaynak, bu arazinin değerinin 65 milyon dolardan fazla olduğunu tahmin ediyor. Daha önce bildirilmeyen bu satın alma ile Zuckerberg’in Kauai’deki arazisi yaklaşık 1.400 dönümden 2.300 dönümün üzerine çıkacak ve onu eyaletin en büyük arazi sahipleri arasına sokacak.

Peki bu devasa arazide Zuckerberg’in ne işi var? Bölgenin yerlileri, topraklar üzerindeki inşaat faaliyetinin büyük bir gizlilik içerisinde yürütüldüğünü söylüyor. Milyarderlerin inşaat projelerinde gizlilik anlaşmaları olağandışı bir durum olmasa da, Zuckerberg’in kompleksinin büyüklüğü nedeniyle çok sayıda yerel işçinin, yaptıkları işleri ve çalıştıkları şirketi paylaşmaları yasaklandı.

Örneğin bir çiftlik arazisinde, futbol sahası büyüklüğünde toplam alana sahip iki konak, spor salonu, tenis kortu, birkaç misafir evi, çiftlik işletme binaları, bir dizi tabak şeklindeki ağaç ev, ayrıntılı bir su sistemi ve NBA basketbol sahası büyüklüğünde bir yeraltı sığınağına uzanan, patlamaya dayanıklı kapılar ve kaçış kapağı ile donatılmış bir tünel var.

Son belgeler, mevcut iki pompa binası ve 18 fit yüksekliğindeki su deposuna ek olarak yeni bir su pompası binası planlarını da gösteriyor. Mülkün uydu görüntüleri, kamu kayıtlarında henüz görünmeyen onlarca bina olduğuna da işaret ediyor. WIRED, yalnızca kendi gördüğü planlama belgelerindeki yatak odalarının sayısına göre, tamamlandığında mülkün 100’den fazla kişiyi rahatlıkla barındırabileceğini tahmin ediyor.

Süper zenginlerin kıyamet gününden kaçış için kendilerine korunaklı sığınaklar inşa etme hevesi yeni değil. 2017’de, LinkedIn’in kurucu ortağı Reid Hoffman, New Yorker dergisine verdiği röportajda, Silikon Vadisi’ndeki milyarderlerin %50’sinden fazlasının, “felaket ve çöküşten kaçmak için” ABD’de veya yurtdışında ikamet edecekleri sığınak gibi bir tür “kıyamet sigortası” satın aldığını söylüyordu.(1)

Örneğin kimileri tarafından kıyameti beklemek için ideal yer olarak görülen Yeni Zelanda, teknoloji zenginlerinin sığınakları ile dolu. OpenAI CEO’su Sam Altman ile Peter Thiel arasında, yine New Yorker dergisine ilk kez açıklanan bir anlaşma bile var: Anlaşmaya göre, “kıyamet gibi bir olay” (mesela pandemi!) meydana geldiğinde ikili, Thiel’in Yeni Zelanda’daki mülklerinden birine jetle gidecekti. Meseleyi muhabir Tad Friend’e ifşa eden Thiel şöyle diyordu: “Sam özellikle dindar biri değil, ama kültürel olarak çok Yahudi: iyimser ama hayatta kalma mücadelesi veren, her şeyin her an ters gidebileceği ve dünyada kendini tamamen evinde hissedebileceği tek bir yer olmadığına inanan biri.”

Altman ise ahir zamanı beklerken çok daha hazırlıklı görünüyor. Aynı makalede şunları söylüyor:

“Şey, ben yarış arabalarını severim. İki McLaren ve bir eski Tesla dahil olmak üzere beş tane var. Kaliforniya’nın her yerinde kiralık uçaklarla uçmayı seviyorum. Oh, ve bir tane de tuhaf olanı var: hayatta kalmak için hazırlık yapıyorum. Benim sorunum, arkadaşlarım sarhoş olduklarında dünyanın sonunun nasıl geleceğini konuşmaları. Beş yıl önce, Hollanda’daki bir laboratuvar H5N1 kuş gribi virüsünü değiştirerek onu süper bulaşıcı hale getirdi. Bu nedenle, önümüzdeki yirmi yıl içinde ölümcül bir sentetik virüsün ortaya çıkma olasılığı artık sıfır değil. Diğer en popüler senaryolar ise yapay zekanın bize saldırması ve ülkelerin kıt kaynaklar için nükleer savaşa girmesi. Bu konuyu fazla düşünmemeye çalışıyorum. Ama silahlarım, altınım, potasyum iyodürüm, antibiyotiklerim, pillerim, İsrail Savunma Kuvvetleri’nden aldığım gaz maskelerim ve Big Sur’da, uçakla gidebileceğim büyük bir arazim var.”

“Hayatta kalmacılık” [survivalism] Silikon Vadisi ve Büyük Teknoloji camiasında hayli yaygın. Örneğin San Francisco’da yaşayan eski Facebook ürün müdürü Antonio García Martínez, yaklaşık 10 yıl önce Kuzeybatı Pasifik’taki bir adada beş dönümlük ormanlık bir arazi satın almış ve jeneratörler, güneş panelleri ve binlerce mermi getirmiş. Martinez’e göre “Toplum sağlıklı bir kuruluş mitini kaybettiğinde kaosa sürüklenir.”

Silikon Vadisi’nde geçirdiği yılları anlatan anı kitabı Chaos Monkeys’in [Kaos Maymunları] yazarı García Martínez, şehirlerden uzak ama tamamen izole olmayan bir sığınak istiyordu: “Bütün bu adamlar, tek bir kişinin gezgin çetelere karşı bir şekilde direnebileceğini düşünüyor. Hayır, yerel bir milis gücü kurmanız gerekecek. Kıyameti atlatmak için çok fazla şeye ihtiyacınız olacak.”

Üstelik, San Fransisco’daki meşhur Bay Area’da bulunan arkadaşlarına bu “küçük ada projesi”nden bahsetmeye başladığında, herkes “saklandığı delikten çıkıp” kendi hazırlıklarını anlatmaya başlamıştı. “Toplumun işleyiş mekanizmalarına özellikle duyarlı insanlar,” diyordu Martínez, “şu anda çok ince bir kültürel buz üzerinde kaydığımızı anlıyorlar.”

New Yorker muhabiri, özel Facebook gruplarında zengin hayatta kalma uzmanlarının gaz maskeleri, sığınaklar ve iklim değişikliğinin etkilerinden korunaklı yerler hakkında ipuçları paylaştığını yazıyordu. Bir üye, bir yatırım şirketinin başkanı, muhabire, “Helikopterimin yakıtını her zaman dolu tutuyorum ve hava filtreleme sistemine sahip bir yer altı sığınağım var,” diyordu. Şirket sahibi ekliyordu: “Arkadaşlarımın çoğu silah, motosiklet ve altın para alıyor. Bu artık çok da nadir değil.”(2)

Kıyametten kaçış için sığınak inşa etmenin metaforik anlamları da var ve aslında insanın aklına ilk gelen anlamları da bunlar; oralara geleceğiz. Ama süper zenginlerin kelimenin tam anlamıyla kendilerine sığınak inşa etmeleri insanı yine de hayrete düşürüyor. Yine WIRED’dan öğreniyoruz ki, medya teorisyeni Douglass Rushkoff, Survival of the Richest [En Zenginlerin Hayatta Kalması] adlı kitabında, kıyametin son günlerinde hayatta kalmak için sığınaklarını en iyi şekilde nasıl düzenleyebilecekleri konusunda onu sorularla bombardımana tutan bir grup milyarder ile tanışmasını anlatıyormuş.(3)

Silikon Vadisi eskatolojisi – 1: Ahir zamanı beklerken

ABD’nin kurucu miti ve sömürgeciliğin yeniden icadı

OpenAI CEO’su ile Thiel’in anlaşmasını öğrendiğimiz makalenin başlığı, başlamamız için ipucu sunuyor: “Sam Altman’s Manifest Destiny.” Malum, manifest destiny, veya kötü bir Türkçe ile “aşikar kader”, ABD’nin batıya, Pasifik’e ve ötesine doğu yayılmasının mukadder olduğuna dair bir ideolojiydi. “Sınır” ve “sınır ruhu” ve uygarlaştırma ve/veya yok etme hakkı bu ideolojinin bileşenlerindendi. Teksas, Kaliforniya, New Mexico bu ideolojinin meşrulaştırmasıyla ilhak edilmişti; Panama Kanalı bu yolla açılmıştı; Monroe Doktrini, Latin Amerika, Karayipler ve Pasifik adalarının kolonileştirilmesi bu ideoloji ile mümkün olmuştu.

Donald Trump’ın Grönland’a döz dikmesiyle yeniden canlanan bu tartışmanın, Silikon Vadisi zenginlerinin sığınak arayışı ile bir bağlantısı var. Trump’ın mega bağışçısı ve Peter Thiel’in Palantir’deki kurucu ortağı Joe Lonsdale, bu yılın başında BBC’ye verdiği bir röportajda, sınırlara sahip olmanın “çok sağlıklı” olduğunu savunuyor ve bu “sınır zihniyetinin” yeni olasılıkları değerlendirdiğini, yeni şeyler yarattığını söylüyordu. Lonsdale, kendi blogunda yazdığı bir yazıya da Bon Jovi’nin kovboy şarkısı “Wanted Dead or Alive” şarkısının sözleri ile başlıyor ve “Amerika bir sınır ülkesidir ve yüzyıllardır ulusal büyüklüğümüz sınırlarla ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır,” diyor ve şöyle devam ediyordu:

“Sınır, sadece coğrafi genişleme veya fiziksel macera değildir; sadece deneyimleme ve keşfetme ruhu da değildir. Sınır aynı zamanda tehlikelidir. Her küçük şey önemlidir ve her an her şeyi kaybedebilirsiniz. Evden ayrılıp Yeni Dünya’ya veya Vahşi Batı’ya gitmek için biraz çılgın olmanız veya kaderin sizin tarafınızda olduğuna inanmanız gerekir. Ama bu, büyüklüğün olasılığını yaratır. Bu ruh, ülkemizi yaratmış ve ayakta tutmuştur.”

Dolayısıyla “sınırlarda olmak”, basitçe coğrafi bir duruma işaret etmiyor; o asılında bir ruh, bir manevi güç olarak Amerikalıların damarlarında geziyor. Lonsdale, bürokratik ve durağan merkezden/çekirdekten (core) hem maddi hem manevi olarak uzaklaşmayı, tehlikeye atılmayı vaaz ediyor.

Bu kapsamda, Palantir ve Silikon Vadisi’ni örnek gösteriyor. Palantir’i, Silikon Vadisi’nin “en iyilerini”, ABD’nin ve onun çekirdeğinin savunmasını güçlendirmek amacıyla bir araya getirerek kurduklarını söylüyor. Ama bu ilerleme, esas olarak “kovboylar”, yani Sınır (Frontier) sakinleri, yenilikçiler veya “çevreden gelen yeni aristokrasi” tarafından yönlendirilecekti.

Dahası, örneğin Washington D.C. çevresinde bir “Silikon Vadisi” asla olamazdı çünkü bu bölge, görünürdeki refahına rağmen, Sınır zihniyetinden tamamen yoksundu: Washington’da ancak “kötü fikirler, kötü bürokrasiler ve kötü sistemler” gelişirdi. Burası, Sınır’ın karşıtı, bir “anti-Sınır” idi.

İnanılmaz gibi gelebilir ama başka bir Thiel bağlantısı daha var: Orijinal “PayPal mafyası” üyesi ve Trump’ın Danimarka büyükelçisi olarak aday gösterdiği Ken Howery. Hâlâ birbirine çok yakın olan ikili, sektörün önde gelen risk sermayesi şirketlerinden biri olan Founders Fund’ı da kurmuş. Thiel “Praxis” isimli bir projeye bağışta bulunmuş görünüyor: Bu şirket, Akdeniz’de özel sermayeli bir şehir kurma projesi kapsamında milyonlarca dolar fon toplayan Dryden Brown’a ait ve Brown, 2024 yılında Grönland’a seyahat etmiş ve adayı “terraformasyon için bir kum havuzu [sandbox] görevi görebilecek gerçek bir sınır bölgesi” olarak tanımlamış. “Terraformasyon”, yaşanabilir olmayan bir yeri (veya gezegeni) yaşanabilir kılmaya verilen ad.

Gerisini Reuters haberinden okuyoruz:

“Trump yönetimi Danimarka’dan Grönland’ı satın alma veya zorla ele geçirme çabalarını yoğunlaştırırken, bazı Silikon Vadisi teknoloji yatırımcıları bu buzla kaplı adayı, kurumsal regülasyonların asgari düzeyde olduğu, liberteryen bir ütopya olan sözümona özgürlükler şehri olarak tanıtıyor.

Görüşmelerin henüz başlangıç aşamasında olduğu belirtilen bu fikir, Trump’ın Danimarka büyükelçisi olarak atadığı ve önümüzdeki aylarda Kongre’nin onaylaması beklenen Ken Howery tarafından ciddiye alınıyor. Howery’nin Grönland’ın satın alınmasıyla ilgili müzakereleri yürüteceği belirtiliyor. Bu fikre daha önce dahil olduğu bildirilmeyen Howery, bir zamanlar, bu tür az regülasyonlu şehirlerin önde gelen savunucularından teknoloji milyarderi Peter Thiel ile birlikte bir risk sermayesi şirketi kurmuştu. Howery ayrıca, Trump’ın en önemli danışmanlarından Elon Musk’ın uzun süredir arkadaşı.”

Marc Andreessen, San Francisco’nun dışındaki otlak arazilerinde bir şehir inşa etmek isteyen teknoloji yatırımcıları konsorsiyumunun bir parçası. Yukarıdaki Reuters haberinde görüşlerine başvurulan kaynaklar, “startup şehir” hareketinin önde gelen savunucuları ve finansörleri olan Thiel ve Andreessen’in, Grönland’da bir yerleşim yeri kurulmasını destekleyenler arasında yer aldığını öne sürüyor.

Sınır olarak şehir: İçerde ve dışarda kolonyalizm

Charter şehirlerin en “başarılı” örneği Honduras’ta inşa edilmiş sayılıyor. “Prospera ZEDE” (Zone for Employment and Economic Development – İstihdam ve Ekonomik Kalkınma Bölgesi) olarak bilinen şehir, yasal düzenlemeler yapabilen ve kendi mahkeme sistemine sahip özel bir bölge olarak tasarlanmıştı.

Eski Honduras Cumhurbaşkanı Juan Orlando Hernández, Próspera’nın kurulmasını sağlayan özel ekonomik bölgeleri desteklemişti, sonra 2013’te, ülkenin anayasası değiştirilerek Honduras’ın egemenliğinde gedikler açıldı: Bu bölgeler, yüksek derecede özerkliğe sahip, ayrı bir hukuk ve vergi sistemi altında faaliyet gösteren alt ulusal idari birimler olarak işlev görecekti. Geleneksel yerel yönetimlerden farklı olarak, ZEDE’ler, özel iktisadi bölgelerde olduğu gibi bağımsız idari sistemlere ve yasalara sahip olacaktı.

ZEDE’ler, Silikon Vadisi süper zenginlerinin arayışlarına uygun biçimde, eski Dünya Bankası baş ekonomisti Paul Romer tarafından önerilmişti: yasaların sadece sermayeyi çekmek için çıkarıldığı ve vergilendirme veya polislik gibi devlet yetkilerinin hükümete bağlı olmadığı “refah bölgeleri.”

ABD Başkanı Donald Trump da bu “özgür şehirler”in büyük destekçilerinden. Emlak baronu olarak Trump, sadece vergi indirimleri karşılığında yapı inşa ediyordu. 1980’de New York’ta inşa ettiği Grand Hyatt için aldığı devasa vergi indiriminin 360 milyon dolara tekabül ettiği hesaplanıyor. Benzer bir adımı, 1990’larda Çin egemenliğine geçecek Hong Kong’dan kaçacak milyonerleri çekmek için tasarladığı New Rochelle yakınlarındaki bir ada için de atmıştı. Britanya’nın demir leydisi Margaret Thatcher’ın deregülasyon izlerine takip eder şekilde Trump, şehirlerin içinde kuralsız ve kanunsuz bir iç şehir yapma sevdasına kapılmıştı. Honduras’ta “dışa” açılan kolonyalizm, metropolde de finans ve emlak piyasası ile kendini var ediyordu.

İlk başkanlık döneminde “Fırsat Alanları” [Opportunity Zones] ile vergiden muaf iç-şehirler yaratma niyetini duyuran Trump, aslında ABD içinde bir tür vergi cenneti, bir tür “offshore bölgesi” yaratmak istiyordu. Tüm dünyadan zenginler, finanstan ya da sermayeden elde ettikleri gelirleri, o şehirde yaşayıp yaşamadıklarına bakılmaksızın, bu fırsat alanlarına gömecek ve vergi indirimi elde edecekti.

Nitekim geçen mart ayında, “startup şehirlerini” temsil eden birkaç grup, ABD’de federal yasalardan muaf olacak “özgür şehirler” oluşturmak için Kongreye yasa tasarısı hazırlamaya başlamıştı.

Yine WIRED’ın ortaya çıkardığı planlara göre, bu şehirlerin amacı, yaşlanma karşıtı klinik deneyler, nükleer reaktör girişimleri ve bina inşaatlarının Gıda ve İlaç İdaresi, Nükleer Düzenleme Komisyonu ve Çevre Koruma Ajansı gibi kurumlardan önceden onay almadan yürütülebileceği yerler oluşturmak.

Ve Honduras’ta Silikon Vadisi kolonyalizminin yüzü olarak gördüğümüz Próspera, bu sefer canavarın ininde karşımıza çıkıyor: Şehrin genel sekreteri Trey Goff, kendisi ve Freedom Cities Coalition adlı bir savunma grubu altında çalışan diğer Próspera temsilcilerinin son haftalarda Trump yönetimi ile bu fikir hakkında görüşmeler yaptığını söylüyor. Goff’a göre Beyaz Saray, bu fikre çok açık.(4)

Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…

Kıyametten kaçış: Ulusal egemenliğin ‘perforasyonu’

Özgürlükler şehri projesi ve kolonyalizmin yeniden icadının gerisinde daha “sağlam” bir gerekçe var. Devletlerin, daha doğrusu artık modası geçtiği düşünülen ulus-devletlerin, hatta daha da iyisi, ayaktakımının da söz hakkının bulunduğu ulusal egemenliğin/halk egemenliğinin olmadığı bakir topraklar veya platformlar bulma arzusu…

Çünkü süper zenginlerin kıyameti vergiler, çünkü teknoloji elitlerinin belalısı siyaset ve seçim sandıkları, çünkü Silikon Vadisi’nin silah tacirlerinin kıyameti ücretsiz kamu hizmeti, ya da Thiel’in manifestosundaki özlü ifadesiyle, “Demokrasi ile özgürlük artık birbiriyle uyuşmuyor.”

Dolayısıyla murat edilen şey, politikos ve belki de aynı anlama gelmek üzere populus olmayan bir yer. Bu yerin denizler ortasında bir ada [seasteading], ulus-devletler içerisinde hiçbir hukuka tabi olmayan bir özgür şehir (charter şehir de deniyor) veya uzayda kurulacak bir koloni olmasının nitelik açısından hiçbir farkı yok. Hatta, Thiel’in de parçası olduğu “Network State” hareketi(5) gibi, geleneksel yönetim biçimlerinin dışında fiziksel bir şehir veya teoride de olsa bir ulus-devlet kurmayı amaçlayan çevrimiçi toplulukların faaliyetlerine bakın, bir şey değişmez.

Quinn Slobodian, piyasa radikallerinin demokrasisiz dünya hayalini incelediği kitabı Crack-Up Capitalism’de [Dağılan Kapitalizm], neoliberallerin ve Silikon Vadisi zenginlerinin ulus-devletler içerisinde ulusal egemenlikten azade bölgeler yaratma stratejisine “ulusal egemenliğin perforasyonu” adını veriyor. Slobodian, ulus-devletlerin zannedildiği kadar “sıkı” olmadığını, imparatorluk dönemine benzeyen “delikli” bir egemenlik yapısına sahip olduğuna işaret ediyor. Her yerde serbest bölgeler, şehir devletleri, sermaye için kurtarılmış mahalleler, vergi cennetleri, anklav ve eksklavlar, lojistik koridorları türüyor. Egemenlik, egemen olmama hali ile kol kola gidiyor.

Elbette bunun bir iktisadi arka planı var: 1960’ların sonunda ve 1970’lerin ilk yarısında alarm zillerini çalan refah devleti kapitalizmi, bir kıyamet alameti sayılıyor: Devletin refah programlarından kurtulmak, yurttaş yardımlarını azaltmak, vergileri düşürmek, kamusal eğitim ve sağlık hizmetlerini özelleştirmek isteniyor. Milton Friedman gibi serbest piyasa azizleri, enflasyonun işsizliğin azıtmasından sosyal devleti sorumlu tutuyor. “Büyük devlet”e ve ulusal egemenliğe düşmanlık, kapitalist bunalımdan, “sonluluklar kapitalizminin” karamsarlığından türüyor.

Özgür şehir prototipi olarak Hong Kong öne çıkıyor. Bu şehir için Friedman’ın “rüya dünyası” deniyor. Seçimsizlik, şehri dar bir iş dünyası elitinin yönetmesi, emek piyasasında küçük fabrikaların 1 aylığına işçi kiralayıp sonra kovması demek olan “hire-and-fire” modeli, devletin kendi “münasip” işlevlerine doğru çekilerek, başarısız olan şehir ahalisinin tüm maliyeti kendisinin üstlenmesi bu rüyanın yalnızca bazı parçaları. Emek, sermaye nereye giderse oraya gidiyor ve hakkı neyse onu alıyordu. Üstelik bu, yukarıda söylediklerimizi doğrular şekilde, kolonyalizm övgüsü ile de kol kola gidiyordu: Hong Kong’un bu hali, tamamen İngiliz emperyalizminin burayı bir anonim şirket gibi yönetmesinden kaynaklanıyordu. 1950’lerde Londra Hong Kong’a, kendi ticaret ve vergi politikalarını belirleme hakkı vermişti ki bu da, Britanya’nın içine düştüğü refah devlet batağına koloni statüsündeki Hong Kong’un düşmemesi demekti.

Zaten kendisi de ulusal hukuka bağlı olmadan işleyen Britanya’nın finans merkezi City of London’ın içindeki Canary Wharf, Hong Kong benzeri egemenlik alanları yaratmanın tipik örneklerinden. İşçi sınıfı doklarından, dünyanın en zengin oligarkları için yoksulların nasıl mülksüzleştirilip bölgeden sürüldükleri bu “fırsat bölgesinin” tarihinde saklı.(6)

Uzayda zenginlere rahat bir yaşam

Bunun bir “şeceresi” var: Thiel, Andreessen ile birlikte, dünya çapında yarım düzine “charter şehir” projesi başlatan bir risk sermayesi şirketi olan Pronomos Capital’e yatırım yaptı. Pronomos’un kurucusunu tahmin edin: Hong Kong özelinde, ulusal egemenlikten uzak, hayalinin özgür (sermaye) şehrini keşfeden ünlü neoliberal Milton Friedman’ın torunu Patri Friedman! Bu dünyada tesadüflere yer yok.

Ama dahası da mevcut. Pronomos, geçen ekim ayında yeni bir şehir için 525 milyon dolarlık finansman sağladığını açıklayan Praxis’e de yatırım yaptı. Praxis’in yatırımcıları arasında Lonsdale ve OpenAI CEO’su Sam Altman ve kardeşleri tarafından kurulan bir fon da yer alıyor. Tablo şekilleniyor.

Praxis’in kurucu ortağı Dryden Brown, Reuters’a diğer şirketlerin Grönland’da bir şehir kurmak için şirketine başvurduğunu söylüyor. Brown donmuş adada bir şehir kurulmasını savunuyor, çünkü buradaki zorlu ortam, Musk’ın en büyük hedeflerinden biri olan Mars’ı kolonileştirmek için bir test alanı sağlayabilir.

Brown, bir ara X’te, Musk’ın kızıl gezegende yerleşim için kullandığı terimi kullanarak, “Mars’a gitmeden önce Terminus’un bir prototipini Dünya’da inşa etmeliyiz. Grönland’ın doğru yer olduğuna inanıyorum, @elonmusk” diye yazıyordu.

Cambridge Üniversitesinden Alina Utrata, Silikon Vadisi’nin uzayı kolonileştirme fantezisine ilişkin makalesinde, yeni teknoloji zenginlerinin bu fikrine genelde “yenilikçi” muamelesi yapıldığını, fakat esasında eski tip kolonyalizmin aynı “boş sınır” ve teritoryalleştirme ve yerlileri mülksüzleştirme mantığı ile hareket ettiklerini öne sürüyor. Yazar, Silikon Vadisi projesinin bir “özgürlük alanı” yaratmaktan ziyade, mevcut devletleri siber uzay, deniz yerleşimleri ve ağ devletleri gibi alanlarda yeniden üretmeyi hedeflediğine işaret ediyor. Yani ona göre, SpaceX veya Blue Origin örneğinde, aslında yeni bir British East India Company ile karşı karşıyayız.

Amazon’un sahibi Jeff Bezos için insanlık için kıyamet senaryosu bir “yok olma olayı” değil, Dünya’daki sınırlı kaynakların kapitalist büyümeyi nihai olarak sınırlayacağı bir enerji krizi. Utrata şöyle yorumluyor:

“Malthusçu bir mantık, Dünya’da desteklenebilecek nüfusun sınırına ilişkin hesaplamalarının temelini oluşturmaktadır ve Bezos, ‘kaynakların pratik olarak sonsuz olduğu’ yıldızlara yayılmadığımız sürece medeniyetin ‘karne ve durgunluk’ içinde bir yaşama mahkum olacağını defalarca belirtmiştir. Bezos, geçmişteki sömürgeci kapitalistlerin döngüsel büyüme mantığına dayanarak, ana nüfusun sonsuz büyümesini desteklemek için imparatorluk genişlemesi gerçekleştirilmesi gerektiğini savunuyor. Amazon’un kurucusu, insanların Ay’ı veya Mars’ı yaşanabilir hale getirmesi gerektiğini düşünmüyor, bunun yerine Dünya’nın yakınında yörüngede dönen Uluslararası Uzay İstasyonu gibi yüzen yapılar inşa edilmesi gerektiğini savunuyor. Bu yapılar, uzayda mükemmel bir yapay ortam (‘depremlerin olmadığı güzel bir günde Maui’) sağlayabilir ve böylece Dünya’nın bir milli park olarak bölgelere ayrılmasına olanak tanıyabilir.”

Dolayısıyla iç, dış ve Dünya-dışı kolonizasyonun mantığı, kıyamet beklentisine yaslanıyor. Doğal afet de bu kıyamete dahil; ama daha iyisi, vergiden, kaynak yokluğundan, kalabalıklardan, renkli halklardan, işçilerden kaçmak… Özgürlüğe değil, segregasyona kaçış: Amerikan Jim Crow yasalarının, “eşit ama ayrı” düsturunun ırksal, biyolojik ve coğrafi olarak yeniden üretilmesi ile karşı karşıyayız.

Ama bir ayrışma daha kaldı. Irksal, biyolojik ve coğrafi hiyerarşiler yeniden inşa edilirken, cinsiyet hiyerarşilerinin de yeniden üretilmemesi düşünülemez. Kıyametten kaçışta kadının ve ailenin yerini bir sonraki bölümde inceleyecek, savaş ideolojisi ile diziyi bitireceğiz.


(*) Başlıktaki gönderme, Mısır’dan Çıkış 6:6’dan: “Onun için İsrailliler’e de ki, ‘Ben Yahve’yim. Sizi Mısırlılar’ın boyunduruğundan çıkaracak, onların kölesi olmaktan kurtaracağım. Onları ağır biçimde yargılayacak ve kudretli elimle sizi özgür kılacağım.'”
(1) Aynı haberde, Reddit’in kurucusu Steve Huffman’ın da miyop gözlerini lazerle çizdirdiğini öğreniyoruz. Nedeni kozmetik hevesler değil: Huffman, olası bir kıyamette, gözlüklü ya da lensli oluşunun kendisi açısından dezavantaj yaratacağını düşünüp hayatta kalma şansını artırmak için ameliyat olmuş!
(2) Quinn Slobodian, Hayek’s Bastards [Hayek’in Piçleri] kitabında, ulusu, Hristiyanlığı, aileyi ve ırkı yeniden keşfeden liberteryenlerin, aynı zamanda “sağlam para” olarak altına dönüş akımının da öncüleri olduğuna işaret ediyor.
(3) New Yorker muhabirine konuşan bir risk sermayesi müdürü de, bu kıyamete hazırlık faaliyetinin sanıldığından çok daha yaygın olduğunun altını çiziyor: “Vadi’de bizden bir sürü insan var. Bir araya gelip finansal hacking akşam yemekleri düzenliyor ve insanların yedek planları hakkında konuşuyoruz. Bitcoin ve kripto para birimlerini stoklayanlardan, ihtiyaçları olursa ikinci pasaport almayı planlayanlara, kaçış cenneti olabilecek başka ülkelerde tatil evleri satın alanlara kadar her türlü plan var. Dürüst olacağım: Pasif gelir elde etmek ve kaçabileceğim bir sığınak sahibi olmak için şu anda gayrimenkul stokluyorum… Kafamda şöyle bir korku senaryosu var: ‘Aman Tanrım, bir iç savaş çıkar ya da Kaliforniya’nın bir kısmını ayıran dev bir deprem olursa, hazırlıklı olmak istiyoruz.” Eski Yahoo yöneticisi Marvin Liao ise, post-apokaliptik dünyada karısını ve kızını koruyabilmek için okçuluk dersleri alıyormuş.
(4) Coğrafyacı Neil Smith’in soylulaştırma [gentrification] üzerine yazdığı çığır açıcı kitabına başlık olarak The New Urban Frontier’ı [Yeni Kentsel Sınır] seçmesinin tam da Silikon Vadisi kolonyalizminin ruhunu yansıttığını söylemek gerek. Neoliberal dönemin bu yeni yaşam alanlarını “rövanşist kent” olarak adlandıran Smith, soylulaştırmanın işçi sınıfına, azınlıklara, yoksullara ve evsizlere yönelik bir rövanş siyaseti olarak kurgulandığını öne sürüyor. Amerikan kurucu babalarının Vahşi Batı’sı veya “sınır ruhu” ile uyumlu görünüyor: “Yerlilerin” mülksüzleştirilmesi, sürülmesi, mümkün olduğunda “elimine” edilmesi, soylulaştırma pratikleri ile şekillenen yeni metropol soylulaştırma politikalarının alamet-i farikasıdır.
(5) Bu hareket şöyle tanımlanıyor: “Özünde Network State dijital öncelikli bir varlıktır. Coğrafi sınırlarla tanımlanan geleneksel devletlerin aksine, Network State, öncelikle çevrimiçi platformlar aracılığıyla geliştirilen ortak fikirler, çıkarlar ve hedefler temelinde oluşur. Sanal olarak başlayan, ancak arazi ve yönetişim yapıları gibi fiziksel özellikler kazanma potansiyeline sahip bir topluluktur. Bu devletler yalnızca teorik yapılar değildir; dijital çağda toplulukların kendilerini nasıl organize edip yönetebileceklerini pratik olarak yeniden tasarlayan yapıları temsil ederler. Pratik olarak bu, bir çevrimiçi topluluğun bir DAO veya merkezi olmayan özerk bir organizasyon (bazen ortak banka hesabına sahip bir sohbet grubu olarak da adlandırılır) oluşturmasını, fiziksel bir varlık kurmak için yeterli sermayeyi kitlesel fonlamayla toplamayı ve oradan da egemenlik tanınması için çalışan bir ulus-devlet haline gelmeyi gerektirir. Herkes bunun gerçekte yapmaktan daha basit olduğunu kabul edebilir, fakat jeopolitik çatışmalar, savaşlar ve giderek büyüyen dijital ekonominin hakim olduğu günümüzün kaotik dünyasında, bu fikir her zamankinden daha gerçekçi görünüyor.” Kıyamet beklentisi, çevrimiçi devletleşme eğilimini besleyen esas neden olarak bir kez daha beliriyor.
(6) Öyle ki, Canary Wharf’ta çalışan temizlik işçilerinin düşük ücretlerine karşı eylem yapmak isteyen nakliye işçileri sendikası, yüksek mahkeme tarafından engellenmişti.

Amerika

Kıyamete beş kala – 5: Kapitalist eskatolojinin ayartıları

Yayınlanma

Programımız şu olmalı: Bilinci, dogmalar yoluyla değil, kendi kendine bile anlaşılmaz olan mistik bilinci –ister dini ister siyasi bir biçimde ortaya çıksın– analiz ederek reforme etmek. İşte o zaman, dünyanın uzun zamandır, gerçekte sahip olmak için sadece bunun farkına varması gereken bir şeyi hayal ettiği açıkça ortaya çıkacak. O zaman, görevimizin geçmişle gelecek arasında zihinsel olarak keskin bir çizgi çekmek değil, geçmişin düşüncesini tamamlamak olduğu da açıkça ortaya çıkacak. Son olarak, insanlığın yeni bir işe başlamayacağı, fakat eski işini bilinçli bir şekilde tamamlayacağı da açıkça ortaya çıkacak.
Marx’tan Arnold Ruge’ye mektup, 1843

Kapitalizmin günümüzdeki görünüş biçimi, bizi neden apokaliptik bir dille konuşmaya, daha da kötüsü kıyameti çağıran fikirlerle düşünmeye zorluyor?

Dünyanın altüst olduğu 16. yüzyılda, sermaye henüz emekleme aşamasındayken binyılcı hareketlerin Avrupa’yı, hatta Osmanlı’yı boydan boya nasıl kat ettiği iyi kayıt altına alınmış durumda. Ütopyaların da, eski dünya yok olurken yeni dünyaların sınırları aşarak doğumunu müjdelediği tahayyül edilmiş ama gerçek dünyalar olduğunu söylemek mümkün. Hatta Fredric Jameson, Marx’ın eleştirdiği türden “pastoral kaçış” ütopyaları ile “pratik” düşüncenin günümüzde yer değiştirdiğine işaret eder ve bugün pratik düşüncenin sisteme boyun eğme anlamına gelirken, ütopik düşüncenin bugünün dünyasından niteliksel olarak farklı bir dünya olasılığını diri tuttuğunu ve var olan her şeyin “inatçı bir yadsınmasına” dönüştüğünü söyler. Yine Jameson, bu sefer başka bir yerde, ütopyaların yanına bilimkurguyu da ekleyerek, varoluşsal deneyim ile tarihsel zamanın üst üste çakıştığını söyler ve ona göre tarihsel zaman, paradoksal olarak, aynı zamanda ahir zamana veya tarihin sonuna işaret eder. Bireyin yaşamının ve deneyiminin uzatılması (veya aşılması), onu tarihin akışına daha fazla, daha bilimsel, daha derin müdahale etmeye de muktedir kılar. Bu belki de tarihte bireyin rolünün altını daha kalın çizmenin de bir yoludur.

Ama biz daha çok ahir zamanlarla, karamsar düşüncelerle, eskatolojik bakışlarla ilgiliyiz. Burjuva dünyasının 19. yüzyıldaki ilerleyişine romantik tepkiler bir yana, kıyametle karşı karşıya kalan burjuva aydınının ilk tepkisi, Flaubert’in Duygusal Eğitim romanındaki kahramanı Frédéric Moreau’nun 1848 Devrimlerine verdiği tepkide gizlidir: Kayıtsızlık. Şubat Devrimini coşkuyla karşılayan kahramanımız, Haziranda Fransa’nın sosyal bir cumhuriyete dönüşme ihtimaline sırtını döner ve metresi ile birlikte olduğu odadan umursamazca işçilerin dövüştüğü sokakları seyreder. Kişisel/varoluşsal deneyim, tarihsel zaman ile bağını koparmıştır. 1848, tıpkı 1793, 1871 veya 1917 gibi yok oluşun (ya da aynı anlama gelmek üzere mülk sahibi sınıflar için mülksüzleştirilmenin) kapıyı çaldığı tarihsel momentlerdir.

İkinci bir tepki daha var. Alexis de Tocqueville, Paris sokaklarından işçilerin ve devrimcilerin cesetleri daha yeni toplanmışken, Kurucu Meclis’te yaptığı konuşmada, etkisi bugüne kadar sürecek bir denklem kurdu: Sosyalizm, tiranlıktır. Çalışma hakkının anayasaya geçirilmesi talepleri başarılı olursa, ona göre despotizm galebe çalacaktı. Sosyalizm kısıtlama ve kölelikte eşitlik isterdi; her insanı sadece bir araç, bir enstrüman ve bir rakam haline getirirdi. Daha sonra anılarında anlattığına göre, devrim günlerinde döndüğü başkentte, alaylar halinde toplanmış, “işsiz, açlıktan ölen ama zihinleri boş teoriler ve hayalci umutlarla dolu yüz bin silahlı işçi” bulmuştu. Toplum ikiye bölünmüştü: Hiçbir şeye sahip olmayanlar, ortak bir açgözlülükle birleşmişti; bir şeye sahip olanlar ise ortak bir dehşetle:

“Bu iki büyük kesim arasında hiçbir bağ, hiçbir sempati yoktu; her yerde kaçınılmaz ve acil bir mücadelenin fikri kapıda gibi görünüyordu. Zaten burjuvazi ile halk (çünkü eski takma adlar yeniden kullanılmaya başlanmıştı) Rouen, Limoges ve Paris’te, değişen şanslarla birbirlerine yumruk atmaya başlamıştı; mülk sahiplerinin ya sermayelerine ya da gelirlerine saldırı ya da tehdit altında kalmadığı tek bir gün bile geçmiyordu…”

Yeni ve tanımlanamayan bir virüs yayılıyordu ona göre; sosyalizm veya radikal eşitlikçi fikirler “hastalık” gibi görünüyordu. Tocqueville, kıyamet senaryosu veya distopyaya yakın bir şey tarif ediyordu. Zaten kitleleri “arı”, “karınca”, “haşere” gibi böcek veya diğer hayvan türlerine benzeterek aynı zamanda biyolojik bir korku yaratma fikri, sonrasında bilimkurgu ve fantezi edebiyatında da sık sık rastlanan bir tema olacaktı. Kitlelerden, demokrasiden ve sosyalizmden korku, veba ile, terör ile, kıyamet ile paralel gidiyordu.

(Burjuva) Bireyin sınırlılığı, 19. ve 20. yüzyıl (neo)liberal düşüncesinde, ekonominin sınırsızlığı ile tazmin ediliyordu. Mark Featherstone, kapitalist ütopyayı incelediği Planet Utopia kitabında, Friedrich Hayek’in, “insan sonluluğu” denen “trajik sorunun” kapitalizmin “post-insan” ütopyacılığıyla nasıl çözüme kavuşturduğundan bahsettiğini aktarıyor: Ekonomi, kendilerinde mevcut mübadele işlevleri sayesinde insanları sonsuz kılıyordu. Ekonomi, insanları bir tür “kozmolojik” makineye bağlıyordu. Milton Friedman ise daha da ileri giderek, Amerikan geleneğindeki “sert birey”, “kendi kendini yetiştiren adam” ve “serhat” [frontier] kavramlarına atıfta bulunuyor ve kapitalizmin “soğuk, araçsal rasyonalitesini Amerikan pragmatizm, bireycilik ve özgürlük ideallerinin arkasına gizleyen”, Soğuk Savaş dönemine özgü “militarize edilmiş bir kapitalizm” versiyonu üretiyordu.

Dönüp dolaşıp Amerikan sınırlarına geldik. Kantçı “matematiksel yüce” kavramına benzer şekilde, Mises-Hayek-Friedman ekolü iktisadı da bilinemez, aşkın, sadece uzmanların ve özgür insanların anlayacağı ezoterik bir bilgi konteyneri olarak kurguluyordu. İktisadi mantığa meydan okumak mümkün değildi. Özellikle Friedman’ın neoliberal kaçış modellerinde, sosyal devletin “talep yaratıcı” mantığına savaş açılıyor ve verimliliğe özgürlük ve inovasyon; düşük vergilendirme ve daha erişilebilir, daha ucuz işgücü ile tanımlanan daha etkili bir iş ortamının yaratılması yoluyla erişiliyordu. Finans, bu modelde önemli bir yer kaplıyordu ve işbirliğinin reddi temel taşlardan biriydi: Sürekli rekabet ortamında yaşayan ve çalışan, inovasyonu, kalkınmayı, üretkenliği, tüketimi vb. teşvik edebilen birbirinden bağımsız bireylerden oluşan bir topluluktu hayal edilen. Featherstone’a göre bu sosyal ve iktisadi mücadele vizyonu, “rekabetçi bireyi, ucuz finansman araçlarından yararlanarak kendi ütopyasını satın alan ve böylece ilk kolonistlerin kuruluş efsanesine geri dönen ‘kendi kendini yetiştiren adam’ olarak hayal eden Amerikalılara oldukça uygun gelmişti.” Friedman’ın parasal ekonomisinde para yaratımı ile üretim paralel ilerleyecekti ama finans, gelecekteki zarar olasılığına karşı korunma sağlayan türev araçlar yaratarak yatırımcı tarafındaki zarar (gelecekteki kârlara yapılan bahsin tutmaması) olasılığını ortadan kaldırmasına imkân verdi. Riskten korunmanın (hedging) finans üzerindeki etkisi, borç verenin riskini ortadan kaldırmaktı: Borç veren, kayıplara karşı sigorta yaptırarak finansal sistemi, üretken ekonomiyle ilgili endişelerden fiilen kurtarmıştı. İşçi ise bugündeki (veya gelecekteki) ihtiyaçlarını karşılamak için dün (veya bugün) aldığı borçları geri ödemek amacıyla para kazanmak üzere üretme zorunluluğuna hapsolmuştu. Ödeme yapamama olasılığı alacaklı için sorun değildi ve Featherstone’un deyişiyle, sosyo-iktisadi “doğa durumu”nun bir parçasıydı.

Sonlu kaynaklar, sonsuz finansal spekülasyon ile aşılacak ve çöküş ihtimali, algoritmanın matematiksel soğukluğunun verdiği tahmin rahatlığı ve riskten arındırma ile sıfırlanacaktı; elbette “yatırımcı” için.  

Fakat bu nasıl bir kaçış olabilir? Hedging yoluyla borç verenin zarar etmesi neredeyse imkânsızsa, “temerrüde düşme” aslında oyunun kurallarından biriyse, bu finansal gerçekten çıkış nasıl mümkün kılınacak? Başka bir şekilde sorarsam: Bu zenginler daha ne istiyor?

İki günde çöken dünyalar

1978’de verdiği bir derste, ünlü bilimkurgu yazarı Philip K. Dick, kendisini cezbeden iki soru olduğunu söylüyordu: İlki, “Gerçek nedir?” ve ikincisi, “Otantik insan nelerden oluşur?” idi.

Dick, iktidara (ve teknolojiye) sahip güçlü insanların yarattığı “sözde gerçeklikler”den şüphe duyuyordu; hatta şüphe duymak ne kelime, bununla kafayı bozmuştu. Bu sonuncu benim yorumum; zira Dick, akıl sağlığını yitirdikten sonra FBI’a ihbar mektupları yazarak, Stanislaw Lem’in bir kişi değil, aslında bir grup Sovyet ajanının yarattığı sahte bir yazar olduğunu bile ileri sürecekti. Fakat Dick’in kitaplarını okuduğunuzda (mesela Ubik, mesela Çığrından Çıkmış Zaman, mesela Kozmik Kuklalar mesela Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?) her zaman yaşadığı dünyaların yalanlığından şüphe duyan karakterlerle karşılaşırız. Bu geçici dünyanın altında aslında daha sabit, daha kadim, daha gerçek bir dünya vardır. Zaten Dick de, aynı derste, editörleri kendisinden “iki günde çökmeyecek dünyalar” yaratmasını istediği halde kendisinin bunun tam tersini sevdiğini, kaosa düşkün olduğunu, bu kargaşa ile kitaplarının kahramanlarının nasıl baş edeceğini izlemek istediğini söylüyor. “Bir toplumda veya bir evrende,” diyor Dick, “düzen ve istikrarın her zaman iyi olduğuna inanmayın.” 

“Eski olan, taşlaşmış olan, her zaman yeni yaşama ve yeni şeylerin doğuşuna yol açmalıdır. Yeni şeyler doğabilsin diye eskilerin yok olması gerekir. Bu tehlikeli bir farkındalıktır; çünkü bize, eninde sonunda bize tanıdık gelen şeylerin çoğundan ayrılmamız gerektiğini söyler. Ve bu acı verir. Ama bu, hayatın senaryosunun bir parçasıdır. Değişime psikolojik olarak uyum sağlayamazsak, içsel olarak biz de ölmeye başlarız. Demek istediğim şudur: Gerçek insan yaşayabilsin diye nesneler, gelenekler, alışkanlıklar ve yaşam biçimleri yok olmalıdır. Ve en önemli olan da gerçek insandır; yani gelişebilen, yeniyi özümseyebilen ve onunla başa çıkabilen, canlı ve esnek bir organizma.”

Tabii Dick, üstteki yalan ve geçici dünyaya karşılık alttaki gerçek dünyayı İncil’in mesajı ve Tanrı ile eşitliyor. Hatta Şeytan, bizi “geçicilik” ile, her şeyin değiştiği tuhaflıklar dünyası ile kandırıyor ve belki de Mesih’in ikinci gelişine olan inancımızı, gerçek zamanın kavranışına olan eğilimimizi törpülüyordu. Sanki Deccal, geçiciliği, sahteliği bizi bir tür Matrix’e hapsetmek için kullanıyordu. Dick’te tarih yoktur; gayb [divination] vardır. Görünen ile görünmeyen arasındaki bağ Hristiyanlaştırılır. Çöküş, kıyamet, aslında yok oluş değil, sonsuzluğa, gerçek olana kavuşmak haline gelir bu durumda.

Financial Times için yazan Henry Farrell ve Dan Wang da günümüzün “Dick’vari” durumunu anlamış görünüyor. “Akıl dışı milyarderlerle, bilinç sahibi olduğunu iddia eden makinelerle, halüsinasyonlarla dolu dünyalarla ve siyasi çöküşle dolu” diyorlar önümüzdeki gelecek için ve şöyle devam ediyorlar:

“[Elon] Musk ve yandaşları, kendilerini Asimov tarzı süper dahiler olarak görseler de, daha çok bu evrenden kaçmış kişiler gibi görünüyorlar. Günümüz Silikon Vadisi’ni daha iyi anlamak için bize yol gösteren, Dick’in çok daha tuhaf duyarlılıklarıdır.”

“Olağanüstü para kazanma planlarıyla tuhaf inançlar” bir araya geliyor: Mesela, Marc Andreessen’in risk sermayesi ortaklığı hem kumar uygulamalarına ve “her şeyde hile yapacağını” vaat eden bir girişime fon sağlıyor, hem de torunlarımızın “yıldızlarda yaşayacağını” vaat ederek, “koruyucu azizler”le tamamlanmış kendine özgü yarı-dini bir inanç bildirgesi kaleme alıyor. Yazarlar, Peter Thiel’in “teknoloji alanında kazananları seçmedeki muhteşem sicilini eskatolojiye olan takıntısıyla” birleştirdiğini; Sam Altman’ın ise yapay zeka sayesinde “her dileği yerine getirebilecek bir cin yaratmaya çok yaklaştığımızı” söylediğini hatırlatıyor.

Dahası, Dick’in paranoyak sistemlerinin çöküş ihtimallerinin bugünkü kapitalist eskatolojide istismar edildiğini eklemem gerek: Günümüz hiper-finansal ortamında, iktisadi eylemler “rasyonel” hesaplamalarla değil de kurgusal beklentiler yoluyla anlaşılıyorsa, yatırımın şimdide değil de gelecekte kâra dönüşeceğine ilişkin kapitalist zamansallığın sınırları finansal hedging ile aşılmaya çalışılıyorsa, kıyamet korkusunun diri tutulması “iktisadi rasyonelliğin” yegane yolu haline gelmez mi?

Jens Beckert, Imagined Futures [Muhayyel Gelecekler] kitabında, tam da buna işaret eder: Eğer gelecek (ve bugün) temelden belirsizliklerle malulse, kolektif biçimde tutunulan kurgular iktisadi aktörleri “felç edici şüphe”den kendilerini kurtarmalarını sağlar. Kurgular, kısa vadeli getiriler sağlamasalar bile yatırımlara yön verir. Hatta Beckert’e göre, uzun vadeli yatırımları destekleyen ve ayakta tutan, “toplumsal olarak paylaşılan kurgusal beklentiler”dir.

Ama bu kapitalist eskatoloji, yeni birikim sınırlarının ve “yaratıcı yıkım”dan uzaklaşan kapitalizmin aşırı birikim eğilimini hafifletmeyi amaçlayan iktisadi bir “yamuk bakma”ya, yani kelimenin kötü anlamıyla ideolojiye de işaret eder. Bernie Sanders’ın, Musk ve Bezos’un ultra zenginliğini eleştirip eşitsizliğe dikkat çektiği bir tweetine yanıt veren Tesla’nın sahibi, “Hayatı çok gezegenli hale getirmek ve bilincin ışığını yıldızlara yaymak için kaynak biriktiriyorum,” diyordu. Dünyanın en zengin adamı, “sonlu kaynaklar” varsayımından türeyen Mars’ın kolonileştirilmesi hedefini hiçbir kamusal sorumluluk veya hayırseverlik anlayışına dayandırmıyordu. Eğitime, sağlığa ve reformlara yatırım yapan eski tip kapitalist hayırseverlik yerine ahir zamana işaret eden bir kaçış rampasına, ister başarılı ister başarısız olsun, parayı gömmekti bu.¹

Kıyametin bile işlemediği finans dünyası

Ne var ki, Tocqueville’den mülhem sosyalizm korkusu, dekadan kapitalizmin tek tepkisi değil. Flaubert’çi kriz yönetimi de diğer verimli kaynağı oluşturuyor.

M. John Harrison’ın 2017 yılında yayımlanan Kriz isimli öyküsü bu açıdan tipik. Kendi türünü “Tuhaf Kurgu” olarak adlandıran Harrison’ın anlatısında, dünya uzaylılar tarafından istila ediliyordu. Ama bu istilacılar gerçekten uzaylı mıydı, hatta bu hakiki bir istila mıydı, kimse anlamıyordu. Kimse bunların ne olduğundan, nereden geldiklerinden ya da geleneksel anlamda “burada” olup olmadıklarından bile tam olarak emin değildi. Anlamlı bir şekilde City of London göğünde duran ve burayı girilmez bir yer haline getiren “şeyler” (iGhetti diyorlardı) neydi? Kimisi için karanlık maddeydi; kimisi bu şeylerin Internet’ten fırlayıp geldiğine inanıyordu. Onlarla savaşmak anlamsızdı çünkü aslında bir şey de olmuyordu. Bu nedenle işgal edilmişlik hissi de yoktu. İşsiz kalan finans çalışanları evlerine dönüp hobileriyle uğraşıyorlardı. Dünyanın finansal sinir sisteminin merkezinin hemen yanı başındaki kibar semtlerde hayat olağan akışında devam ediyordu:

“Sanki hiçbir şey değişmemiş gibiydi; sanki City’nin kenar mahalleleri, tıpkı Batı Londra gibi, hâlâ kendilerini sağlam ve işlevsel olarak görüyorlardı; paranın güvenini yitirmeden önce ‘ekonomi’ olarak adlandırdığımız şeyin kalbi olarak.”

Harrison bu yıl yayımladığı Her Şeyin Sonu (manidar!) romanında Kriz’deki anlatıya geri dönüyor ve insanların başına gelenleri yadsıma, yok sayma eğilimini uçlara taşıyor. Bütün Ada şiddetin pençesindedir, havayolları tamamen ortadan kalkmıştır, Avrupa artık İngilizler için “kayıp kıta”dır; ama kibar ve yarı-kibar semtlerin deniz kenarı kafelerinde garsonlar kahve ve kruvasan servis etmeye devam etmektedir. iGhetti’lerin gelişinin üzerinden yıllar geçmiştir; ama kimse meydana gelen değişiklikleri anlamak ya da hatta kabul etmek için pek çaba göstermez: “Artık kimsenin hiçbir şeyi anlayabildiği günler çok geride kalmıştı.”

Neyin gerçek olduğundan emin olmak zordur. Ama Dick’in evrenlerinden farklı olarak, altta yatan bir gerçek de yok gibi görünmektedir. Hatta daha da kötüsü, bir uzaylı istilası dahi City of London ve etrafında örgütlenen yapıyı sarsamaz gibi görünmektedir. Kıyamet, finansal kapitalizmin her gün felaketlerle dolu olan dünyasına işlememektedir sanki. “Meleklerin cinsiyeti” tartışmasını andırır şekilde, öğle saatlerinde lüks dairlerinden çıkan emekliler, VIII. Henry ve Britanya Savaşı hakkında dostane tartışmalara girerler. Kıyametin bile sökmediği bir dünya inşa edilmiştir adeta!

Çöküşü çağırmak

Frédéric Lordon, yapay zeka kaynaklı finansal çöküş beklentisi üzerine yazdığı yazıya, “Balon nedir? Toplumsal bir inanç. Çöküş nedir? Bu inancın çöküşü,” diye başlıyor. Yazara göre borsa ve kredi olmak üzere iki balonumuz var şu anda, “Kapitalizm tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir sermaye seferberliğini sürdürmeye yetecek kadar güçlü bir kolektif inanç tarafından yaratılan iki balon.” ABD’li kapitalistlerin bir hikâye uydurma, yani bir inanç yaratma konusunda epey tecrübeli olduklarını kabul etsek bile, Lordon’a göre, bu sefer hiçbir çabadan kaçınmadılar ve bize en görkemli vizyonları sundular. Fakat ona göre bunlar alışılmadık ve paradoksal bir biçim aldı: “İnsanlığı, sattıkları ürünün korkunç, neredeyse varoluşsal riskleri konusunda ikna etmek.”

Bunu “mükemmel bir efsane” olarak nitelendiren Lordon, bu mit yaratma işleminin arkasındaki büyüyü de bozuyor: 2020’den bu yana “Büyük Beşli” (Microsoft, Google, Oracle, Meta ve Amazon) yapay zeka “kazanına” 1,9 trilyon dolar aktardı ama artık bu yatırımın bir getiri sağlaması gerekiyor. Lordon’a göre yapay zekaya inancın aşınmasının başlangıcına tanık oluyor olabiliriz ve kritik bir eşik aşıldığında, önceki çılgınlığın ultra “manikliğine” benzer, “acımasız bir finansal düzeltme” yaşanacak. Para kaybeden OpenAI ve Anthropic, henüz kâr elde edemedi; “hiperskalerler” için yapılan en iyimser varsayımlara göre Amazon hariç tüm bu şirketlerin 2025–30 döneminde negatif yatırım getirisi elde edeceğini düşünülüyor. Finansal ivmelerini sürdürmek isteyen hiper ölçekli şirketler artık hisse geri alımlarını durdurmak da dahil üzere radikal önlemlere başvuruyorlar ve devasa borçlar biriktiriyorlar.

Bunları bilmiyorlar mıydı? Önemli olan bilmemek değil. Finansal bir balon olarak yapay zeka, hem destekçileri hem de karşıtları eliyle kapitalist eskatolojinin parçası haline getirildi; hatta onu dönüştürdü. Buy bağlamda yapay zeka, yine kelimenin kötü anlamıyla, bir ideolojidir. Kayıtsızlık ve şiddet dolu tepki varyantları bu genel eğilimi değiştirmez.

Aris Komporozos-Athanasiou buna “Çöküş Finansı” diyor. Ona göre çöküş finansı, “geleceğe dair birbiriyle rekabet eden anlatıları üretip yönetmek, bu gerilimi yerinde bırakmak, yeniden dağıtmak ve ortaya çıkardığı belirsizliği paraya çevirmek” için işleyen bir mekanizmadır. Yazar şöyle devam eder:

“Çöküş finansı, bu tür çok yönlü spekülasyonlardan beslenir: tutarlılık ya da sonuç gerektirmeden çelişkili gidişatları –istikrar ve kriz, büyüme ve yok olma– barındırır. Bu ekosistemin en keskin ucunda, kripto para birimleri hem tehlikeli balonlar hem de sistemik çöküşe karşı bir koruma aracı olarak görülür. Felaket tahvilleri, sigortaladıkları olaylar daha sık ve daha az öngörülebilir hale gelse bile yüksek getiri sunar. Emeklilikler, güvenliği giderek daha dalgalı piyasalarda risk yönetimi kapasitesine bağlı olan bireyselleştirilmiş yatırım araçları olarak yeniden tanımlanır. Tüm bu süre boyunca, yeni bir kurucu-girişimci sınıfı, çoğu kişi için sosyal güvenliği daha da altüst ederken, bazıları için ise refah dolu uzun vadeli bir gelecek vaat eder.”

Finans, krizler aracılığıyla yönetir. Komporozos-Athanasiou’a göre bir zamanlar finansal krizlere verilen tepkilere yapı kazandıran kategoriler (yani risk, güvenlik, toparlanma, hatta piyasanın kendisi) giderek daha istikrarsız hale geliyor. Bu durumda ise finansın vaadi şudur: “Dünya paramparça oluyor olabilir, ama portföyünüz yine de iyi performans gösterebilir.”

***

Geçmişle geleceği bugünde düğümleme ihtimali, gerçeğin rüya gibi görünen sahteliğin arkasında, elimizi uzatınca ulaşabileceğimiz bir diyar olduğu fikri, kapitalist eskatolojinin cenderesinden kurtulma ihtimali sağlar. Bu da bizim kaçış rotamız olabilir. Marx’ın Ruge’ye yazdığı mektupta, sahip olduğumuz şeyi aslında zaten uzun süredir hayal ettiğimizi fark etmemiz ile bilincin dogmalardan uzak reformasyonu arasında bağ kurması, bir başlangıç noktası olabilir.

Ya da belki de, Harrison’ın kendi “karşı hatırat”ında yazdığı gibi, yaşadıklarımızın bir kısmının bize rüya gibi gelmesi onları anladırmamızın yegane yoludur:

“Başınıza gelenlerin büyük bir kısmı, görünmez ve/veya çözümlenemez nedensel zincirler aracılığıyla gerçekleşecektir. Hayatın büyük bir bölümünde, başkalarına ne olduğunu bir kenara bırakın, kendinize ne olduğunu bile asla bilemeyeceksiniz. Etrafınızda olup bitenlerin çoğunu ise hiç farkına bile varmayacaksınız. Nedensel ilişkiler her yerde mevcut ve güvenilirdir; fakat nedenselliği aramak, en iyi ihtimalle geçici olan epistemolojiler ve ontolojiler kullanarak, asla elde edemeyeceğiniz açıklamaları bulmak için boşa çabalaymaktan ibarettir. Neden zamanınızı boşa harcayasınız ki, özellikle de kurguyla? Farkında olmadan, eskiden ‘rüya’ denilen şeyin içinde hayatlarını çözmeye çalışan herkes için kurguda bir temsil yer verelim. Hayatın bir rüya olduğundan emin değilim. Ama onu haritalandırma girişimleriniz size bir rüya gibi gelmiyorsa, uyanık olmanın gerçekte ne olduğu ya da bunun nerede ve hangi koşullarda gerçekleştiği konusunda ciddi bir yanılgıya düşüyor olabilirsiniz.”


¹ Ben Tarnoff ve Quinn Slobodian, Elon Musk’ı “Muskizm” adını verdikleri daha geniş bir düşünce sisteminin içine yerleştirdikleri kitapta, Musk’ın apartheid rejiminde geçen çocukluğuna, anne tarafından dedesinin Teknokrasi hareketine mensup olduğuna işaret ediyorlar. Teknokrasi, kaynakları bilimsel ilkelere göre tahsis edecek mühendislerin diktatörlüğü altında yönetilen bir toplum hayal ediyordu ve “kapitalizm ile demokrasiyi tek darbede öldürmek” istiyordu. Yazarlara göre Muskizmin esbabı mucibesi (ve aynı zamanda çelişkisi), teknoloji aracılığıyla bireye egemenliğini kazandırmaktı ama bu egemenlik, aslında yalnızca “bazılarının”, yani süper zenginlerin egemenliğini pekiştirmeyi amaçlıyordu.

Okumaya Devam Et

Amerika

JPMorgan: Petrol piyasasında net bir senaryo yok

Yayınlanma

JPMorgan, İran’a karşı savaşın başlamasından bu yana ilk kez petrol piyasaları konusunda net bir temel senaryoya sahip olmadığını açıkladı.

Bankanın analistleri, “Son aşamayı nasıl modelleyeceğimizi gerçekten bilmiyoruz,” dedi.

Raporda, çatışmanın başlangıcında JPMorgan’ın ABD yönetiminin aşmayacağı bazı iktisadi eşikler olduğunu varsaydığı, fakat çatışmanın altıncı ayında bu sınırların çoğunun aşıldığı ve ufukta net bir çıkış stratejisi görünmediği belirtildi.

Banka, petrol fiyatlarının varil başına 100 doların üzerine çıktığını ve benzin fiyatının galon başına 4,37 dolara ulaştığını belirtti.

Ayrıca, mevsimsel talebin en yüksek seviyeye ulaştığı kış dönemine girilirken ABD’deki dizel fiyatlarının galon başına 6,31 dolar ile tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştığını, stokların ise tüm zamanların en düşük seviyesinde olduğunu kaydetti.

JPMorgan, Eylül ayı için Brent petrolünün makul değerini varil başına yaklaşık 90 dolar olarak tahmin etti.

Bu rakam, mevcut fiyatların 106 dolar civarında olduğu göz önüne alındığında, piyasaların halihazırda kesintiye uğrayan tahmini günlük 10 milyon varilin ötesinde, arzda daha fazla kayıp yaşanma riskini fiyatlara yansıttığını gösteriyor.

Raporda, Bab el-Mendeb Boğazı’ndan geçen gemilere yönelik tehditler ve Suudi Arabistan’ın ihracat rotalarını etkileyen son saldırılar da dahil olmak üzere Orta Doğu’da artan risklere dikkat çekildi.

Ayrıca, Rus rafineri altyapısına ve Ukrayna şehirlerine yönelik saldırıların devam ettiğine işaret edilerek, küresel enerji arzına yönelik jeopolitik risklerin sürdüğü vurgulandı.

Fakat JPMorgan, arz kesintilerinin büyüklüğüne rağmen, hükümetlerin ve tüketicilerin stok çekimlerine daha az başvurması nedeniyle petrol fiyatlarının beklendiği kadar keskin bir şekilde yükselmediğini belirtti.

Çatışmanın başlamasından bu yana küresel ham petrol ve rafine ürün stokları yaklaşık 555 milyon varil azaldı.

Bu rakam, bankanın bu yılın başlarında öngördüğü düşüşün yalnızca yaklaşık üçte biri kadar.

Bankaya göre aynı zamanda, küresel petrol talebinin bir yıl önceki seviyelerin günde yaklaşık 4,4 milyon varilin altında seyretmesi, arz kayıplarının telafi edilmesine yardımcı oldu.

Analizde şöyle deniyor:

“Talep düşüşüne çok daha fazla, stok çekilmelerine ise çok daha az dayanarak, piyasa ham petrol fiyatlarında kalıcı bir artış olmaksızın olağanüstü bir arz kesintisini telafi etmeyi başardı. Çatışma başladığından bu yana Brent’in ortalama fiyatı sadece 94 dolar oldu.”

Uluslararası Enerji Ajansı geçen hafta, küresel petrol arz ve talebinin bu yıl daha önce beklenenden daha fazla düşeceğini açıkladı.

Buna karşılık, üretici grubu OPEC, tahminini beş ay üst üste düşürmüş olsa da, bu yıl dünya petrol talebinin artmasını bekliyor.

OPEC, 2026 yılında talebin günlük 380.000 varil artacağını öngörüyor.

Banka, özellikle Çin, Avrupa, Japonya ve Güney Kore’de önemli miktarda stokun mevcut olduğunu ve bunun uzun süreli bir kesintiye karşı bir tampon görevi gördüğünü belirtti.

Bu durum, yakın vadede ham petrol fiyatlarının önemli ölçüde yükselme ihtiyacını sınırlayabilir.

Yine de banka, Orta Doğu’daki arz kesintilerinin devam etmesi halinde, stokların daha da azalması ve piyasanın dengeyi korumak için talepteki düşüşe giderek daha fazla bağımlı hale gelmesi nedeniyle, petrol fiyatlarının bu yılın ilerleyen dönemlerinde yükselebileceği uyarısında bulundu.

Banka, “Kısacası, fiyatları şimdilik kontrol altında tutmaya yetecek kadar yedek kaynak hâlâ mevcut,” dedi.

Okumaya Devam Et

Amerika

Demokrat danışmanlar: Yapay zeka konusunda çok sert bir tutum sergilemeyin

Yayınlanma

Demokrat danışmanlar, çekişmeli bölgelerdeki adaylarını yapay zeka düzenlemeleri hakkında konuşmaktan kaçınmaya gizlice teşvik ediyorlar.

Bunun nedeni, güçlü teknoloji gruplarının ara seçimlerden önce kendilerine karşı devasa bir harcama dalgası başlatacağından korkmaları.

Bu tavsiye, POLITICO’ya konuşan kaynaklara göre, üç ayrı üst düzey Temsilciler Meclisi yarışındaki stratejistlerden geldi.

Bu durum, sektör liderlerinin hızla gelişen teknolojilerinin yarattığı varoluşsal tehditler konusunda uyarıda bulunmasıyla birlikte, Capitol Hill’de (ABD Kongresi) yapay zeka paniğinin artmasının ardından ortaya çıktı.

Seçmenler yapay zeka konusunda giderek daha fazla endişeleniyor: Yeni bir POLITICO anketine göre, Amerikalıların yaklaşık üçte ikisi, gelişmiş yapay zekanın insanlığı yok etme riski taşıdığını söylüyor.

Başkan Donald Trump, bu endişeyi “aldatmaca” olarak nitelendirdi ve Demokratların bu konuyu ele alması için bir fırsat yarattı. 

Fakat Demokratlar, büyük teknoloji şirketlerine ne kadar sert çıkacakları konusunda hâlâ tereddüt ediyorlar.

Bir düzineden fazla Demokrat Kongre üyesi ve stratejistle yapılan röportajlara göre, üst düzey Demokratlar ve adaylar, yapay zekayı çok sert bir şekilde eleştirirlerse, sektörle bağlantılı süper PAC’lerin kendilerine karşı milyonlarca dolarlık ek harcama yapabileceğinden endişe duyuyorlar.

Aralarında önemli bir yapay zeka yatırımcısı olan Elon Musk’ın da bulunduğu isimler, radyo ve televizyon kanallarını reklamlarla dolduruyor.

Üst düzey bir Demokrat stratejist şunları söyledi:

“Yapay zekayı düzenlediğimizden ve bu gerçek endişeleri ele aldığımızdan emin olmalıyız. [Fakat] yapay zeka kaynaklı paranın gelmesini istemiyoruz.”

Cumhuriyetçi eğilimli Güney Teksas’taki koltuğunu korumaya çalışan Cuellar, “Her sektörde olduğu gibi, koruyucu önlemler hakkında bir tartışma olmalı. Fakat her Kongre üyesi, kendi seçim bölgesi ve inançlarına göre kendi kararını vermeli,” dedi.

Eski İlerici Grup başkanı Temsilci Pramila Jayapal, yapay zeka yanlısı grupların kilit Demokratları hedef almaya başlayacağından endişelendiğini de belirtti:

“Biliyorsunuz, bu yapay zeka grupları ortaya çıkıp endişeli olduklarını, düzenleme istediklerini söylüyorlar. Ama sonra yasal düzenleme isteyen herkesi yenmek için muazzam miktarda para harcıyorlar.”

Kongre’deki Demokratların gündeminde yer alan AI düzenlemesi, gelecek yıl iktidara gelmeleri halinde, Jayapal, AI gruplarının “sırf yasa tasarısını yazmalarına izin verecekleri adaylara para harcayacaklarını” söyledi.

Bazı önde gelen Demokrat adaylar ve seçim kampanyaları, teknoloji süper PAC’leri için kırmızı çizgileri aşmamaya sessizce çalışıyor.

Geçen hafta Musk ve en büyük iki AI CEO’su bu teknolojiye daha fazla düzenleme çağrısında bulunsa da, bu çizgilerin tam olarak ne olacağı belirsiz.

Demokratlar, bu yıl ön seçimlerde 25 milyon doların üzerinde harcama yapan ve OpenAI’ın yatırımcıları ile yöneticileri tarafından desteklenen, yapay zeka endüstrisini savunan bir süper PAC olan “Leading the Future”a karşı özellikle temkinli davranıyor.

Rakip süper PAC ağı olan “Public First Action” ise yapay zeka düzenlemesi için baskı yapıyor ve OpenAI’ın başlıca rakibi Anthropic tarafından finanse ediliyor.

POLITICO’nun sorusu üzerine “Leading the Future”, yapay zeka konusunda karşı çıktığı belirli bir politikayı açıklamayı reddetti.

Leading the Future sözcüsü Josh Vlasto şöyle konuştu:

“Yapay zeka konusundaki tutumları nedeniyle Demokrat Kongre üyelerine karşı hem harcama hem de sindirme taktikleri uygulayan ve tehditlerde bulunan tek grup, Public First ile Anthropic ve etkili altruistler tarafından finanse edilen diğer gruplar. Gündemimiz, her zaman olduğu gibi, Kongre’de ve ülke genelinde geniş ve giderek artan bir desteğe sahip, güçlü ve akıllı bir ulusal düzenlemenin Kongre tarafından kabul edilmesi.”

Çarşamba günü, Leading the Future, Cumhuriyetçi siyasi eylem komitesi (PAC) aracılığıyla genel seçimler için ilk reklam kampanyasını başlattı.

Grup, Louisiana’daki Cumhuriyetçi Senato adayı Julia Letlow, Mississippi’deki Senatör Cindy Hyde-Smith, Güney Carolina’daki Senatör Darline Graham ve Güney Dakota’daki Senatör Mike Rounds’u desteklemek için 2 milyon dolar harcıyor.

Bu dört Cumhuriyetçi aday, Senato kontrolünü belirleme olasılığı düşük olan, rekabetin çok az olduğu seçimlerde yarışıyor.

İki AI grubu arasında anlaşmazlık yaşanıyor. Her iki grup da farklı ön seçim yarışlarına kaynak ayırdı ve emekliye ayrılan Temsilci Jerry Nadler’in koltuğu için yapılan ön seçimde birbirlerine rakip oldular.

Bu yarışta eyalet Meclis Üyesi Alex Bores’un AI odaklı kampanyası bir harcama savaşını tetikledi.

Leading the Future’un stratejisine aşina olan ve iç görüşmeleri tartışmak üzere isimsiz kalma izni verilen bir kişi, Haziran ayında POLITICO’ya verdiği demeçte, grubun bu yıl Bores’a yağdırdığı türden milyonlarca dolarlık olumsuz reklam seliyle başka bir adayı hedef almasının olası olmadığını söyledi; gruba yakın bir kişi ise bu durumun değişmediğini belirtti.

Demokratlar, grupların kilit yarışlarda yeniden birbirleriyle mücadele edebileceğine inanıyor.

Public First Action’ın kurucu ortağı Brad Carson, ağın genel seçimlere “kesinlikle” dahil olacağını söyledi.

Carson, Public First Action’ın yarışlara girip girmemeyi değerlendirmek için iki “turnusol testi” kullandığını belirtti.

Eğer bir aday, “ihracat kontrollerine güçlü destek ve federal bir çerçeve olmadığı durumlarda yapay zeka ile ilgili eyalet yasalarının önceliğine karşı güçlü bir muhalefet” gösteriyorsa, o zaman grubun desteğini alması için en uygun aday.

Bir aday ise tam tersi bir tutum sergilerse, yani ihracat kontrollerine karşı çıkıp eyalet yasalarının geçersiz kılınmasını destekliyorsa, grubu bu adaya karşı harekete geçip ona karşı kampanya harcamaları yapmaya meyilli olacak.

Carson, “Asıl mesele, öne çıkıp sizin için kahraman olmak isteyen kişileri bulmak,” dedi.

Çarşamba günü, Anthropic’in politika sorumlusu Sarah Heck, POLITICO’nun Decoded zirvesinde, ABD’nin Çin karşısında “yapay zeka konusunda liderliğini sürdürmesi gerektiğini” belirterek, “ikinci sıradan güvenlik sağlanamaz” diye savundu.

Heck, yapay zeka şirketlerinin kendi şirketleri içindeki güvenliği sağlamak için kendi başlarına bırakılamayacağı konusunda hemfikir olduğunu ama dış düzenlemeye yönelik iki partili bir yasayı desteklemeyi reddetti.

Bazı Demokratlar, sektör yanlısı grupları kendilerine düşman etme riskine rağmen yapay zekayı sıkı bir şekilde düzenlemek istiyor.

Michigan’daki Demokratların Senato adayı Abdul El-Sayed, daha önce yapay zekaya yönelik sıkı düzenlemeler çağrısında bulunmuştu ve şu anda “araştırma sınırında tam bir duraklama” çağrısında bulunuyor.

Çarşamba günü POLITICO’ya verdiği röportajda, “[Yapay zeka sektörünün] parasından kaçmaktansa gerçeğin yanında olmayı tercih ederim,” dedi.

Yine de El-Sayed, bu konuyla ilgili reklam yayınlama taahhüdünde bulunmadı. Çekişmeli eyaletlerdeki Demokrat yasa yapıcılar Susie Lee (Nevada) ve Greg Landsman (Ohio) da, daha fazla düzenlemeyi savunmalarına rağmen, yapay zeka önlemlerine ilişkin reklam planlamadıklarını bildirdi.

Bu durum, seçmenlerin teknolojiye ilişkin endişelerinin artmasına rağmen, konunun henüz Kasım seçimleri için en önemli mesele haline gelmediğinin bir işaretidir.

Bu arada Cumhuriyetçiler, yapay zeka süper PAC’lerinin devreye girerek diğer eyaletlerdeki kampanyalarına destek olmasını umuyor; örneğin, Demokrat Senatör Jon Ossoff’un sektörü agresif bir şekilde eleştirdiği Georgia’da ya da Cumhuriyetçi Parti adayı Başsavcı Ken Paxton’ın son anketlerde biraz geride kaldığı Teksas’ta.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English