Bizi Takip Edin

Amerika

Silikon Vadisi eskatolojisi – 1: Ahir zamanı beklerken

Yayınlanma

“İnsan zekâsı hayalinin ne kadar kısa sürmüş olduğunu düşünmek beni üzdü çünkü intihar etmişti. İstikrarlı bir biçimde kendini rahatlık ve kolaylığa, parolası güvenlik ve süreklilik olan dengeli bir topluma ayarlamış, tüm beklentilerini gerçekleştirmiş, sonunda da bu hale gelmişti. Bir defa, yaşam ve mülkiyet neredeyse mutlak bir güvenliğe ulaşmış olmalıydı. Zengin varlık ve konforundan, emekçi ise yaşam ve işinden emin kılınmıştı. Şüphesiz oradaki o kusursuz dünyada çözülmemiş hiçbir işsizlik problemi, hiçbir toplumsal sorun kalmamış ve bunu büyük bir sessizlik izlemişti.

Zihinsel çok yönlülüğün değişim, tehlike ve belanın telafisi oluşu, gözden kaçırdığımız bir doğa yasasıdır. Çevresiyle kusursuz bir ahenk içinde yaşayan bir hayvan, mükemmel bir mekanizmadır. Alışkanlık ve içgüdü çaresiz kalmadıkça doğa zekâya asla başvurmaz. Değişimin ve değişime gereksinimin olmadığı yerde akıl da yoktur. Yalnızca çok çeşitli ihtiyaçları ve tehlikeleri karşılamak zorunda olan hayvanlar zekâdan paylarını alırlar.”

H. G. Wells – Zaman Makinesi

Geçen kasım ayında liberteryen Hoover Institution bünyesinde Uncommon Knowledge programını yapan Peter Robinson, “Kıyamet mi geliyor?” başlığı ile Peter Thiel’i konuk etti.

“Peter Thiel, eski kehanetler ve modern teknoloji hakkında konuşuyor” alt başlığı ile servis edilen yayında, Palantir’in kurucusu “önde gelen teknoloji girişimcisi ve düşünür” olarak tanıtılıyor ve “ahir zaman, teknoloji ve toplumsal ilerleme hakkındaki görüşlerini” paylaşıyordu.

Zamanında Ronald Reagan ve Baba Bush’un konuşma yazarlığını da yapan Robinson, biraz da çanak soru sorar bir şekilde, Thiel’e “ahir zamana” doğu giderken üniversitelerin neden bu “bilgiye” sahip olmadığını anlatmasını istiyor.

Thiel cevap veriyor:

“… bunu başka birçok bağlamda da dile getirdim, ama benim sezgim, birçok yerde nispeten bir durgunluk olduğu yönünde. Aşırı uzmanlaşma, dar görüşlü uzmanların ne kadar harika olduklarını anlatmaları, kanser hücresi satıcılarının, kanser araştırmacılarının önümüzdeki beş yıl içinde kanseri tedavi edeceklerini söylemeleri gibi bir tür çöküşü gizliyor. Ve sicim [teorisi] fizikçileri kendilerinin en zeki fizikçiler olduğunu ve her şeyi bildiklerini söylüyorlar. Ama belki de bu, diğer herkesi engelleyen tuhaf bir akademik güç oyunudur. Tarihin büyük sorusuna gelmeden önce, bilim ve teknolojinin tarihi konusunda bir soru var: Bilim ve teknoloji çok ilerledi. Belki de daha yavaş ilerliyor. Neden değişti? Orada neler oluyor?”

Konu rasyonalizme de geliyor ve Thiel, örneğin Bacon gibi bilim insanlarının artık meydana çıkmadığını, hiper-uzmanlaşma ve rasyonalizmin “heroik” tipler yaratmadığını, epey hayıflanarak, dile getiriyor. Stagnasyon veya durgunluk çağımıza damga vurmaktadır ona göre. Üstelik bu apokalips ile, Armageddon ile, “ahir zaman” ile de bağlantılıdır: Deccal’in ortaya çıkışı gibi alametleri, kelimenin temel anlamlarıyla olmasa da, ikinci anlamlarıyla görmemiz mümkün olabilir. Deccal belki bir kişi değil, bir sistemdir; komünizm, “Avrupa Birleşik Devletleri”, tek dünya devleti… Hepsi birer alamet olabilir.¹

Deccal ve Armageddon türünden ikili bir seçim söz konusu olduğunda elbette herkesin “Deccal’e karşı tek dünyayı/tek dünya devletini” savunacağına işaret eden Thiel, buna rağmen iki yolun da kötü olduğuna ima ediyor ve bir “üçüncü yol” öneriyor veya önermiş gibi görünüyor. Oysa gördüğümüz, “kıyamet”in hiper-rasyonel kitle/kalabalıklar düşkünü Aydınlanma fikrinin reddi:

“(…) Ben, mutlak iktidarın mutlak yozlaşmaya yol açtığına inanan Lord Acton’un görüşüne daha çok katılıyorum. Ve bu, hiçbir denetime tabi olmayan bir iktidar olurdu. Dışarıda kimse kalmazdı. Bir anlamda, en büyük kalabalık, en büyük balon olurdu.

Muhtemelen İncil’in aydınlanmış rasyonellikten farklı olduğu bir yer [bu]. Aydınlanmış rasyonellik kalabalığın bilgeliğine inanır. İncil ise kalabalığın deliliğine inanır. Ve bir anlamda en büyük kalabalık olan bir dünya devleti varsa, bu tüm insanlığın kendi üzerine kapanması demektir.”

Sunucu Robinson hemen yapıştırıyor: “Küresel ayaktakımı [Global mob].” Thiel katılıyor.

Thiel, tek dünya devleti ve küresel yönetişim olarak Deccal’in zuhuru durumunda, mesela marjinal vergi oranlarına ne olacağını merak ediyor ve kendi merakını gideriyor: “Sanırım oldukça yüksek olurdu. Kaçışın olmadığı Doğu Almanya gibi bir şey olurdu.” Yıkım ile, kıyamet ile korkutulan insanların, Deccal’in huzur ve güvenlik kandırmacasına fit olmasından endişe ediyor. Tek dünya devletinin huzur ve güvenlik vaadi, yüksek vergi demek.

Usame bin Ladin, Locke’a karşı

Aslında Thiel, burjuva medeniyetinin tarihinde tekrar tekrar karşımıza çıkan bir temayı, kendince ince bir şekilde, bize sunuyor: Adam Smith’in (ve Karl Marx’ın!) rasyonel ekonomik insanı, aslında hımbıllık, vasatlık, ılımlılık ve ihtirassızlık eliyle insanın yok olması demek. “İnsan doğası” hakkındaki soruları sormayı bıraktığımız için ilerleme yavaşladı. Oysa insanın tekinsiz, şiddete meyilli, en azından tehlikeli yaratıklar olduğuna ilişkin “eski” bir gelenek de var. İşte Thiel, bu geleneği canlandırmayı öneriyor. Westphalia düzeni, Hobbes’un herkesin herkesin kurdu olduğu doğal durumdan kaçmayı vaaz etmesi; artık ödlekçe bir yaşam, kahramanca ama anlamsız bir ölüme tercih edilir olmuştu. Aydınlanma, “stratejik bir ricat” idi: İnsanların birbirini öldürmemesi için, insan doğasına ilişkin sorular sormak artık yasaktı.

Açık ki, elden düşme bir Nietzsche (ve belki de Heidegger ve Schmitt) ile karşı karşıyayız. Eski gelenekler yaşam hakkı veya özgürlük vaat etmiyordu; insan, mutlu olmak yerine erdemli olmayı hedeflemeliydi. Locke ve Hobbes’un doğadan (doğal olandan) kaçışı ve mutluluğa koşmayı övmesi ile kapitalist birikim arasında bağ kuruyordu. Locke, Hobbes, Smith olanca iyimserlikleriyle kendimiz için inşa ettiğimiz kapitalist cennetin dinginliğinde yaşayacağımıza inanıyorlardı.

Oysa tüm bu kardeşlik edebiyatına rağmen, Thiel’e göre 21. yüzyılın başında Batı medeniyeti, 11 Eylül saldırılarına uyandı. 11 Eylül, huzurun kaçtığı andı. Batı-dışı dünya daha Westphalia düzenine geçmemişti; Aydınlanma buralara eşitsiz şekillerde uğramıştı; din savaşlarının olmadığı Amerikan kıtasını din savaşları sarsmıştı, ve saire. Öbür dünyanın bir lütuf olduğu coğrayaların şehadete susamış fanatiklerinin karşısında, rahata alışmış Batılı ne yapabilirdi ki? Halbuki Usame bin Ladin, Locke gibi liberal düşünürlerin görmezden geldiği sınırların farkındaydı:²

“Bugün, sadece kendini koruma içgüdüsü hepimizi dünyaya yeni bir gözle bakmaya, garip yeni düşünceler üretmeye ve böylece, yanıltıcı bir şekilde Aydınlanma olarak adlandırılan, çok uzun ve kazançlı entelektüel uyku ve hafıza kaybı döneminden uyanmaya zorluyor.”

Dr. Thiel veya endişelenmeyi bırakıp kıyameti sevmeyi nasıl öğrendim?

Kıyameti kucaklama fikri Thiel’e özgü değil, ayrıca iyimser de olabilir, kötümser de. Silikon Vadisi’nin tekno-iyimserlerinin de, refah devletinin insan doğasını körelttiğini savunanların da dört gözle Armageddon’u beklediğini söyleyebiliriz.

Ne varki Thiel için esas kıyamet, hayatın iyiye ve güzele doğru gittiğini, ayaktakımının da aslında değerli yaratıklar olduğuna inanan kibar sınıfların bönlüğünde yatıyor. “Bu kafayla giderseniz, ayaklar baş olur” demeye getiriyor. Zaten bu kötümserlikle olsa gerek, Schmitt’ten şu alıntıyı yapıyor:

“Rusya’da, Devrim öncesinde, yıkıma mahkûm sınıflar Rus köylüsünü iyi, cesur ve Hıristiyan mujik olarak romantikleştiriyordu. … 1789 Devrimi öncesindeki Fransız aristokrat toplumu, ‘doğası gereği iyi olan insan’ı ve kitlelerin erdemlerini duygusal bir şekilde yüceltiyordu. … Kimse devrimin kokusunu almamıştı; 1793 yılına gelindiğinde, bu ayrıcalıklı kesimin halkın iyiliği, yumuşaklığı ve masumiyetinden bahsederken sergilediği güven ve şüphecilikten yoksun tavırları görmek inanılmazdı – bu, gülünç ve korkunç bir manzaraydı [spectacle ridicule et terrible].”

Schmitt’in “siyasi olanın ısrarı” ve Ortaçağ Hıristiyanlığındaki eskatolojik “ya Mesih’tensin ya karşısında” ikiliğinde bulduğu evrenselliğin reddi, Thiel’in kıyamet sevgisinin 20. yüzyıldaki kaynakları arasında sayılmalıdır. Usame bin Ladin, Schmittyen bir topyekûn düşmanlaştırma ile kıyameti zorluyorsa, Batı medeniyeti de aynı tonda cevap vermelidir. Dolayısıyla, kıyamete davet olarak 11 Eylül, Thiel için dönüm noktasıdır.

Hakikatin yerine hakikatin temsilinin geçtiği bir çağı düşleyen Schmitt’e hevesle atıf yapan Thiel, bu suni dünyanın “teknik dinine” gereksinim duyacağını, bu “Babil birliğinin” yaratacağı kısa ahengin, Apokalipsten bir önceki durak olduğu müjdesini benimsiyor. Deccal, Schmitt’ten ilhamla, bir kez daha güvenlik ve huzur vaadiyle karşımıza çıkıyor ve insanlığı yok ediyor.

Ama Thiel hâlâ bir üçüncü yola inanıyor. Sınırsız yıkıma yol açabilecek teknolojilerin yarattığı dehşet dengesi, Apokalips ile Deccal arasında sıkışan insanoğluna dar bir yolu da açıyor:³

“Ama ben her zaman kıyamet senaryolarına, Deccal’e veya Armageddon’a geri dönerdim. Ve bence bu kontrolden çıkmış bilim teknolojisinde bizi Armageddon gibi bir şeye iten çok şey var. Ve buna karşı doğal bir tepki de var: Gerçek gücü ve dişleri olan tek bir dünya devleti kurarak Armageddon’dan kurtulacağız. Bunun İncil’deki adı Deccal’dir. Ve benim Hristiyan sezgim, Deccal’i istemediğim, Armageddon’u istemediğim yönündedir. Bu ikisi arasında, her ikisinden de kaçınabileceğimiz dar bir yol bulmak isterim. Ve elbette, mümkünse bunu ertelemek, yeni şeyler denemek gibi yollar da vardır.”

Thiel’in düşünce silsilesi şöyle: Batı, kendine inancını kaybetti. Ama bu inanç kaybı sayesinde, muazzam ticari ve yaratıcı güçler serbest kaldı; aynı inanç kaybı yüzünden ise, Batı kendini savunmasız bıraktı. O halde soru şu: Modern Batıyı tamamen yok etmeden güçlendirmenin, kurunun yanında yaşın da yanmasını engellemenin bir yolu yok mu?

Buna verilen cevaplar muhtelif. Yazı dizisinde ahir zaman fikrinin yarattığı dehşete mülk sahiplerinin tepkilerinin bir kısmına değineceğiz. Ama Thiel, Amerikan kurucu babalarının “özgürlüğüne” imrendiğini gizlemiyor. Amerikan Anayasası öncesindeki Amerikalılar, sonrasındakilere göre çok daha özgür görünüyor. Leo Strauss’u hatırlıyor: “En adil toplum bile ‘istihbarat, yani casusluk’ olmadan ayakta kalamaz”, fakat “casusluk, doğal hakların belirli kurallarının askıya alınması olmadan imkansızdır.” Thiel onaylar görünüyor:

“Aptallar tarafından anlatılan Shakespeare masallarına benzeyen, bitmek bilmeyen ve sonuçsuz parlamento tartışmalarıyla dolu Birleşmiş Milletler yerine, dünya istihbarat servislerinin gizli koordinasyon organı olan Echelon’u, gerçek anlamda küresel bir Amerikan barışına [pax Americana] giden yol olarak görmeliyiz.”

Trump’ın yarattığı hakikat anı ve apokálypsis

2016 yılında Donald Trump ilk kez başkanlık koltuğuna oturduğunda, Barack Obama, kıyamet anlamındaki apocalypse’e gönderme yaparak, “dünyanın sonu değil ya…” demiş.

Thiel’e göre, Obama kelime anlamı itibariyle haklıydı. Ama eğer eski Yunandaki anlamıyla apokálypsis’e (teşhir, ortaya serme) bakacak olursak, ikinci Trump dönemi için aynı şeyi söylemek mümkün değildi:

Apokálypsis, eski muhafızların internete karşı açtığı ve internetin kazandığı savaşı karara bağlamanın en barışçıl yoludur. Arkadaşım ve meslektaşım Eric Weinstein, internet öncesi gizli bilgilerin koruyucularını Dağıtılmış Fikir Bastırma Kompleksi [Distributed Idea Suppression Complex] (DISC) olarak adlandırıyor – geleneksel olarak kamusal söylemi sınırlayan medya kuruluşları, bürokrasiler, üniversiteler ve hükümet tarafından finanse edilen STK’lar. Geriye dönüp bakıldığında, internet, 2019 yılında finansçı ve çocuk fuhuşu suçlusu Jeffrey Epstein’ın hapishanede ölümüyle DISC hapishanesinden kurtuluşumuzu çoktan başlatmıştı. O yıl ankete katılan Amerikalıların neredeyse yarısı, Epstein’ın intihar ettiği yönündeki resmi açıklamaya güvenmiyordu, bu da DISC’in anlatı üzerinde tam kontrolünü kaybettiğini gösteriyordu.”

Thiel’in desteklediği Trump’ın Epstein davasında kendi tabanına yaşattığı büyük fiyasko ile simgelenen ironiyi bir kenara bırakalım. Kennedy suikastinden Covid-19 komplosuna kadar bir dizi konuda sapla samanı birbirine karıştırdıktan sonra, nihayet kendi ancien régime’lerini artık geri dönüşsüz biçimde tarihin çöplüğüne gönderdiklerine inanıyordu. “İnternet öncesi geçmiş”in “gerici restorasyonu” olmayacaktı.

Gelecek, “taze ve sıra dışı fikirler” gerektiriyordu. Yeni fikirler, en derin sorularımızı yanıtlamak şöyle dursun, “neredeyse hiç dikkate dahi almayan” eski rejimi kurtarabilirdi ama bu artık mümkün değildir. Bu sorular arasında, ABD’de bilimsel ve teknolojik ilerlemenin 50 yıldır yavaşlamasının nedenleri, artan emlak fiyatları ve kamu borcunun patlaması yer alıyordu. Thiel, Trump’ın yarattığı apokálypsis ile bir hakikat anı yakaladıklarına inanıyordu. Bu nedenle Amerikan kurucu babaları ile, onların köleciliği ve sömürgeciliği ile uğraşmak yerine Epstein ile uğraşmak daha anlamlıydı. İlk Afrikalı kölenin Amerikan kıtasına ayak bastığı 1619 yılını taşlamak yerine, Covid-19’a odaklanmak daha doğruydu. Burada ima edilenin, köleciliğin, sömürgeciliğin, manifest destiny’de vücut bulan Amerikan istisnacılığının rehabilitasyonu olduğunu anlamak için deha olmaya ise gerek yok. Rahata alışan hımbıl Batılılar, feda kuşağı gibi görünen Batılı olmayanlarla başka nasıl baş edebilir ki?

İnsanın, özellikle de mülk sahibi insanın mülksüzleşme korkusu, burjuva medeniyetine yönelik “Bu ayaktakımını/baldırıçıplakları başımıza siz sardınız!” ile özetleyebileceğimiz nefret, kabaca Nietzsche’den mülhem bir aristokratik isyanda vücut buluyor.

Burada, kültürel korku, biyolojik korkuya karışıyor. Dizinin sonraki bölümünde ortaya sereceğimiz Sosyal Darwinist ve Malthusçu kötümser kıyamet alametleri tekrar hortluyor.

H. G. Wells’in Zaman Makinesi’nin kahramanı Zaman Yolcusu, icat ettiği cihazla gittiği 802.701 yılında gördüğü insanları anlatır. Yeryüzünde, görünürde neşe içinde, kaygısızca yaşayan Eloi ırkı bir yanda; yer altında gün yüzü görmeden, pis işlerde çalışarak, tarihin bir anında yamyamlığa yönelerek yaşayan Morlocklar ise diğer yanda. Öyle bir distopya ki, mülk sahipleri ile mülksüzler, gelecekte bir momentte iki ayrı ırk haline gelmiş ama ilk bakıştaki ahengin aksine, sayıca çok yeraltı ırkının artık yeryüzünün kibar sakinlerini yediği bir düşüşe hapsolmuştur. Mülk sahipleri rahata o kadar alışmışlardır ki, yaşadıkları cennet aslında kıyameti çağırmaktadır. İnsanlık o kadar ilerlemiştir ki, insan ırkı biyolojik olarak regrese olmuştur.

Thiel’in de içinde olduğu Silikon Vadisi elitleri, işte bu kıyamet senaryolarını bir uyarı saymakta, kendilerine (yani kendi gibi olanlara, mülk sahiplerine) iktisadi, coğrafi ve aslında onlar için aynı anlama gelmek üzere biyolojik bir çıkış aramaktadırlar.


¹ Öyle ki, diyaloğun bir yerinde Thiel, Robinson’un hatırlattığı eski bir roman olan İngiliz Katolik rahip Robert Hugh Benson imzalı Lord of the World’e atıfla, “Deccal, Vermont’tan Yahudi sosyalist bir senatördür,” diyor. Bernie Sanders, Vermont senatörüdür.
² Thiel’in “irrasyonel” doğamızı kanıtlamak için çeşitli kurnazlıklara başvurduğunu da söylemek zorundayım. Bin Ladin’in 20. yüzyıldaki petrol patlaması ile zenginleştiğini hatırlatan Silikon Vadisi filozofumuz, tuhaf bir tez öne sürüyor: “Petrolün değerinin çoğu basitçe doğada olduğundan, insanların onu çıkarmak ve rafine ederek ona eklediği ‘emek’ oransal olarak küçüktür. Gelgelelim, aynı zamanda, ham petrol fiyatları nedeniyle ekonomiler yükselir ve düşer, o kadar ki, dünyadaki servetin kayda değer bir kısmını oluşturur.” Petrolü çıkarmak, onu taşımak, rafine etmek, enerji üretiminde, nakliyede veya finansal varlıklarda kullanmak… Bütün bunların hepsi “oransal olarak küçük” emek gerektiriyormuş.
³ İncil dilini seven Thiel, Luka 13:24’e işaret ediyor olmalı: “Dar kapıdan girmeye çalışın. Size şunu söyleyeyim, çok kişi içeri girmek isteyecek, ama giremeyecek.”

Amerika

ABD Senatosunda FISA oylaması başarısız oldu

Yayınlanma

ABD Senatosunda yapılan usul oylamasında altı Cumhuriyetçi senatörün muhalefet etmesiyle, süresi önümüzdeki hafta dolacak olan izinsiz izleme yetkilerinin uzatılmasına yönelik tasarı başarısızlığa uğradı. Demokrat senatörlerin neredeyse tamamı ve Cumhuriyetçi muhalifler, oylamada ret oyu vererek federal gözetim yetkilerinin uzatılması sürecini çıkmaza soktu.

ABD Senatosunda cuma günü erken saatlerde yapılan usul oylamasında altı Cumhuriyetçi senatör Demokrat üyelerle birlikte hareket ederek, önümüzdeki hafta süresi dolacak olan mahkeme kararsız izleme yetkilerinin uzatılmasına karşı oy kullandı. Bu karar, söz konusu gözetim yetkilerinin yürürlükte kalmasına yönelik girişimleri karmaşık bir sürece soktu.

Yapılan usul oylaması 47 kabul oyuna karşı 52 ret oyuyla başarısız oldu. Cumhuriyetçi senatörler Josh Hawley, Mike Lee, Rand Paul, Eric Schmitt, Rick Scott ve Tommy Tuberville kendi parti gruplarından ayrılarak ret oyu veren isimler oldu.

Gözetim yetkilerinin uzatılmasına yönelik bu direncin bir kısmının, eski Başkan Donald Trump’ın Federal Konut Finansmanı Ajansı (FHFA) Başkanı Bill Pulte’yi Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisinin (ODNI) vekil başkanı olarak atama kararından kaynaklandığı belirtildi. Söz konusu atama kararı Kongrenin her iki kanadından da tepki çekmişti.

Utah Senatörü Mike Lee, atama kararına duyulan öfkenin oylamada Demokratlarla birlikte hareket edilmesinin arkasındaki ana etken olduğu yönündeki spekülasyonları reddederek, durumun gizlilik ve mahremiyet endişelerinden kaynaklandığını vurguladı.

Lee, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, “FISA 702. Madde yetkilendirmesi başarısız oldu, çünkü Amerikalıların izlenmesi için mahkeme kararı alınması şartını içermiyordu” ifadesini kullandı. Lee ayrıca, “Başkan Trump’ın kampanyasını, Kongre üyelerini ve sayısız diğer Amerikalıyı izleyenler bu fikirden nefret ediyor” değerlendirmesinde bulundu.

Utah Senatörü paylaşımına, “Mahkeme kararı şartıyla geri gelin, tasarıyı geçirelim” ifadesini de ekledi.

Görüşülmekte olan usul önergesi, Yabancı İstihbarat Gözetim Yasası’nın (FISA) 702. Madde kapsamındaki federal gözetim yetkilerinin, süresi 12 Haziran’da dolmadan önce genişletilerek uzatılmasının önünü açmayı hedefliyordu.

Trump’ın, görevi bırakan Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard’ın yerine Pulte’yi atama kararı Kongrede tartışmalara neden oldu.

Senato İstihbarat Komisyonu Başkan Yardımcısı Demokrat Senatör Mark Warner, hassas istihbarat bilgilerine erişebilecek ve bu bilgileri Trump’ın siyasi rakiplerine karşı kullanabilecek bir konumda bulunan Pulte görevdeyken Demokratların gözetim yetkilerinin uzatılmasına destek veremeyeceğini ifade etti.

Warner, televizyon programında atama kararına ilişkin yaptığı açıklamada, “Donald Trump’ın tercihleri karşısında artık şaşıramayacağım bir aşamaya geldiğimi düşünüyordum ancak bu yapılan en fahiş olanı olabilir” şeklinde konuştu.

Pennsylvania Senatörü John Fetterman hariç tüm Demokrat senatörler, Pulte’nin ülkenin istihbarat aygıtını yönetme konusunda güvenilmez olduğunu gerekçe göstererek önergeye karşı oy verdi.

FHFA Direktörü Pulte’nin, daha önce konumunu kullanarak New York Başsavcısı Letitia James, California Senatörü Adam Schiff ve Merkez Bankası (Fed) Yönetim Kurulu Üyesi Lisa Cook gibi Trump’ın siyasi rakiplerine yönelik cezai soruşturmaları desteklemek amacıyla ipotek kayıtları gibi verilere ulaştığı bildirilmişti.

Okumaya Devam Et

Amerika

Cumhuriyetçi altı senatör Trump’ın Beyaz Saray projesine karşı oy kullandı

Yayınlanma

ABD’de Senatör Jeff Merkley tarafından sunulan ve Başkan Trump’ın 90 bin metrekarelik Beyaz Saray balo salonu inşasının Kongre onayı olmaksızın yapılmasını engellemeyi amaçlayan değişiklik önergesi oylamada reddedildi. Tasarıya destek veren altı Cumhuriyetçi senatörün, yaklaşan seçimler öncesinde anketlerde geride düşmesi dikkat çekti.

ABD’de Demokrat Senatör Jeff Merkley sponsorluğunda hazırlanan ve Kongre yetki vermediği sürece Başkan Trump’ın 90 bin metrekarelik Beyaz Saray balo salonu inşasını engellemeyi öngören yasa değişikliği önergesine altı Cumhuriyetçi senatör de Demokratlarla birlikte kabul oyu verdi.

Söz konusu değişiklik önergesi, yeni bir balo salonu inşa etme konusunda tek yetkiyi Kongreye devretmeyi amaçlıyordu. Tasarı ayrıca, Kongre onayı alınmaksızın yeni salonun yapımı için herhangi bir federal fonun veya özel bağışın kullanılmasını yasaklamayı hedefliyordu.

Cumhuriyetçi senatörler Susan Collins (Maine), Jon Husted (Ohio), Jerry Moran (Kansas), Lisa Murkowski (Alaska), Dan Sullivan (Alaska) ve Thom Tillis (Kuzey Karolina), önergeye yönelik usul itirazının kaldırılması yönünde Demokratlarla birlikte oy kullandı.

Cumhuriyetçilerin göçmenlik muhafazasına bütçe sağlamayı amaçlayan bütçe düzenleme tasarısı üzerindeki seri oylamalar sırasında sunulan değişiklik önergesinin, usul itirazını aşabilmesi için 60 oya ihtiyacı bulunuyordu. Öneri, 47 karşı oya karşılık 52 kabul oyu alarak gerekli çoğunluğa ulaşamadı ve reddedildi.

Destek oyu veren isimlerden Collins, Husted ve Sullivan’ın bu sonbaharda zorlu yeniden seçilme yarışlarıyla karşı karşıya olduğu bildirildi.

Ohio’da 28 Mayıs ile 1 Haziran tarihleri arasında kayıtlı 1015 seçmenle gerçekleştirilen yeni bir Fox News anketi, Husted’ın Ohio Senato yarışında eski Senatör Sherrod Brown’ın gerisinde kaldığını gösterdi.

Maine’de 13 Mayıs ile 26 Mayıs tarihleri arasında muhtemel 650 seçmenle yapılan UMASS Lowell/YouGov anketi ise Demokrat aday Graham Platner’ın Collins önünde yüzde 48’e yüzde 43 oranında lider olduğunu ortaya koydu.

Alaska’da mart ayında kayıtlı 1283 seçmenle yapılan Alaska Survey Research anketi de Demokrat Mary Peltola’nın Alaska Senato yarışında Sullivan’ın önünde olduğunu gösterdi.

Senato Adalet Komisyonu tarafından bu hafta başında açıklanan bütçe düzenleme tasarısının revize edilmiş metninden, balo salonu için 1 milyar dolara kadar federal fon sağlanmasını öngören hüküm Cumhuriyetçi senatörler tarafından çıkarıldı.

Bütçe düzenleme paketinin başlangıçta, Beyaz Saray ve yeni balo salonuna güvenlik geliştirmeleri sağlamak amacıyla 1 milyar dolar içerdiği ve bu durumun Cumhuriyetçi senatörlerin güçlü tepkisine yol açtığı kaydedildi.

Okumaya Devam Et

Amerika

Amerikan zenginleri borsaya hücum ediyor

Yayınlanma

Federal Rezerv (Fed) verilerine göre Amerikalılar riski göze alıyor ve servetlerinin rekor düzeyde bir kısmını borsaya yatırıyor.

Bu durum, yapay zeka kaynaklı yükselişin Amerikalıları her zamankinden daha fazla zenginleştirdiği ve aynı zamanda bir tersine dönüş durumunda potansiyel olarak ağır kayıplara maruz kalmalarına yol açtığı anlamına geliyor.

Fed verilerine göre, 2025 sonunda ABD hanehalkı sektörünün toplam servetinin %33’ü (rekor bir oran) hisse senetlerindeydi.

Bu oran, 2021’deki “mem hisse senedi” ve “SPAC çılgınlığı”¹ sırasında görülen ~%30’luk oranı aşıyor.

Ayrıca, internet patlamasının zirveye ulaştığı 2000 yılının ilk çeyreğinde ulaşılan %27’lik oranı da geride bırakıyor.

JPMorgan analistleri geçen ayın sonlarında yayınladıkları bir raporda, “Hanehalklarının toplam finansal varlıklarının giderek artan bir kısmını hisse senetlerinde tutma eğilimi, son yıllarda perakende yatırımcıları genel olarak hisse senedi piyasasındaki yükselişin önemli bir itici gücü haline getirdi,” diye yazdı.

Elbette bu eğilim, kısmen hisse senetlerinin ve dolayısıyla bu hisselerin sahibi olan Amerikalıların ne kadar başarılı olduğuna bağlı.

2024 sonu ile 2025 arasında, hanehalkı portföylerinin değeri %18, yani 10,31 trilyon dolar artarak 67,77 trilyon dolara yükseldi.

S&P 500 endeksinin bu yıl şimdiye kadar %10 artmasının ardından, bu hisse senedi piyasası serveti muhtemelen şu anda yeni rekor seviyelere ulaşmıştır.

Toplamda, ülkedeki hanehalkı hisse senedi varlıkları muazzam boyutlarda. Fakat elbette bu varlıklar tüm Amerikalılar arasında eşit bir şekilde dağılmıyor.

Fed verilerine göre, en zengin %10’luk kesim, toplam hanehalkı hisse senedi servetinin yaklaşık %87’sine sahip.

Bu dengesiz dağılım, mevcut iktisadi ve siyasi ortamın bazı kendine özgü özelliklerini açıklamaya yardımcı oluyor.

Örneğin, GSYİH büyümesinin giderek zenginlerin harcamalarına bağımlı hale geldiği “K şeklindeki ekonomi”, kısmen bu kesimin hisse senedi piyasasındaki kazançlarının servet etkisiyle şekilleniyor gibi görünüyor.

Başka bir deyişle, zenginler kendilerini özellikle cömert hissediyor ve harcamaya istekli görünüyor.

Danışmanlık şirketi Capgemini’nin bugün yayınladığı bir rapora göre, hızla büyüyen borsa, pek çok kişiyi daha da zenginleştiriyor; özellikle de zaten muazzam bir servete sahip olanları.

Hisse senetlerine ve diğer finansal varlıklara yatırım yapanlar arasında bile bir servet uçurumu var  ve bu uçurum giderek büyüyor.

Raporda, Dünya Bankası ve Economist Intelligence Unit’in verilerinin yanı sıra ulusal hükümet istatistikleri kullanılarak dünya çapındaki net varlıklar hesaplanmakta ve en az 1 milyon dolarlık yatırım yapılabilir varlığa sahip olan herkes yüksek net varlıklı olarak kabul ediliyor. Bu rakam, kişinin ana ikametgahını kapsamıyor.

Dünya genelinde, yatırım yapılabilir varlıkları 30 milyon dolar veya üzerinde olan ultra yüksek net değerli bireylerin servetinde yaklaşık %10’luk bir artış görüldü.

1 milyon ila 5 milyon dolar arasında servete sahip, “komşu milyonerler” olarak adlandırılan kesimde ise büyüme %8’in altında kaldı.

Ultra yüksek net değerli bireyler, yüksek net değerli nüfusun sadece %1’ini oluşturuyor fakattoplam servetin %34,8’ine sahip.

Süper zenginler, getirisi daha yüksek olan özel sermaye ve hedge fonlarına daha kolay erişebiliyor ve özel şirketlere, özellikle de büyük yapay zeka devlerine yatırım yapma imkânı buluyor.

Rapora göre, bu kesim aynı zamanda borsadan orantısız bir şekilde daha yüksek getiri elde ediyor.

Bu durum, sıradan insanların paralarını piyasalara yatırdığı, yatırım yapmayanların ise yüksek enflasyon nedeniyle gelirlerinin değer kaybettiğini gördüğü bir dönemde dikkat çekici.

Bunu doğrulayan şekilde, nüfusun %90’ı patlayan piyasadan faydalanamadı. Hatta nispeten yüksek enflasyon, reel harcanabilir gelirlerini eritti.

Bunun sonucu olarak ise, birikim hesaplarının eridiğini görenler arasında sürekli bir bunalım havası büyüyor.

65 yıllık ekonomik verilere göre, kişisel tasarruf oranı (yani maaştan vergi ve harcamalar düşüldükten sonra geriye kalan miktar) yalnızca iki dönemde daha düşük seviyedeydi: 2022’de kısa bir süre için ve finansal krizden önceki 2000’lerin ortalarında.

Kişisel tasarruf oranı, mart ayındaki %3,2 ve ocak ayındaki %4,3 seviyelerinden nisan ayında %2,6’ya geriledi. Bu keskin düşüş, oranı 2022 ortasından bu yana en düşük seviyesine indirdi.

ABD Ticaret Bakanlığı geçen ayın sonunda yaptığı açıklamada, harcanabilir kişisel gelirin %0,1 düşmesine rağmen tüketici harcamalarının %0,5 arttığını belirtti.

Genel olarak, dünya genelinde yüksek net değerli bireylerin serveti 2025 yılında %8,7 arttı ve 98,3 trilyon dolarlık rekor bir seviyeye ulaştı.

Bu zenginlerin sayısı yaklaşık 2 milyon artarak 25,3 milyona ulaştı. ABD, geçen yıl 736.000 yeni milyoner kazandı; bu rakam, dünya genelindeki diğer tüm pazarlardan daha fazla.


¹ ABD’deki SPAC (Özel Amaçlı Satın Alma Şirketi), özel bir şirketi satın alıp borsada halka açmak amacıyla kurulan paravan şirketler. (editörün notu)

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English