Amerika
Silikon Vadisi eskatolojisi – 1: Ahir zamanı beklerken

“İnsan zekâsı hayalinin ne kadar kısa sürmüş olduğunu düşünmek beni üzdü çünkü intihar etmişti. İstikrarlı bir biçimde kendini rahatlık ve kolaylığa, parolası güvenlik ve süreklilik olan dengeli bir topluma ayarlamış, tüm beklentilerini gerçekleştirmiş, sonunda da bu hale gelmişti. Bir defa, yaşam ve mülkiyet neredeyse mutlak bir güvenliğe ulaşmış olmalıydı. Zengin varlık ve konforundan, emekçi ise yaşam ve işinden emin kılınmıştı. Şüphesiz oradaki o kusursuz dünyada çözülmemiş hiçbir işsizlik problemi, hiçbir toplumsal sorun kalmamış ve bunu büyük bir sessizlik izlemişti.
Zihinsel çok yönlülüğün değişim, tehlike ve belanın telafisi oluşu, gözden kaçırdığımız bir doğa yasasıdır. Çevresiyle kusursuz bir ahenk içinde yaşayan bir hayvan, mükemmel bir mekanizmadır. Alışkanlık ve içgüdü çaresiz kalmadıkça doğa zekâya asla başvurmaz. Değişimin ve değişime gereksinimin olmadığı yerde akıl da yoktur. Yalnızca çok çeşitli ihtiyaçları ve tehlikeleri karşılamak zorunda olan hayvanlar zekâdan paylarını alırlar.”
H. G. Wells – Zaman Makinesi
Geçen kasım ayında liberteryen Hoover Institution bünyesinde Uncommon Knowledge programını yapan Peter Robinson, “Kıyamet mi geliyor?” başlığı ile Peter Thiel’i konuk etti.
“Peter Thiel, eski kehanetler ve modern teknoloji hakkında konuşuyor” alt başlığı ile servis edilen yayında, Palantir’in kurucusu “önde gelen teknoloji girişimcisi ve düşünür” olarak tanıtılıyor ve “ahir zaman, teknoloji ve toplumsal ilerleme hakkındaki görüşlerini” paylaşıyordu.
Zamanında Ronald Reagan ve Baba Bush’un konuşma yazarlığını da yapan Robinson, biraz da çanak soru sorar bir şekilde, Thiel’e “ahir zamana” doğu giderken üniversitelerin neden bu “bilgiye” sahip olmadığını anlatmasını istiyor.
Thiel cevap veriyor:
“… bunu başka birçok bağlamda da dile getirdim, ama benim sezgim, birçok yerde nispeten bir durgunluk olduğu yönünde. Aşırı uzmanlaşma, dar görüşlü uzmanların ne kadar harika olduklarını anlatmaları, kanser hücresi satıcılarının, kanser araştırmacılarının önümüzdeki beş yıl içinde kanseri tedavi edeceklerini söylemeleri gibi bir tür çöküşü gizliyor. Ve sicim [teorisi] fizikçileri kendilerinin en zeki fizikçiler olduğunu ve her şeyi bildiklerini söylüyorlar. Ama belki de bu, diğer herkesi engelleyen tuhaf bir akademik güç oyunudur. Tarihin büyük sorusuna gelmeden önce, bilim ve teknolojinin tarihi konusunda bir soru var: Bilim ve teknoloji çok ilerledi. Belki de daha yavaş ilerliyor. Neden değişti? Orada neler oluyor?”
Konu rasyonalizme de geliyor ve Thiel, örneğin Bacon gibi bilim insanlarının artık meydana çıkmadığını, hiper-uzmanlaşma ve rasyonalizmin “heroik” tipler yaratmadığını, epey hayıflanarak, dile getiriyor. Stagnasyon veya durgunluk çağımıza damga vurmaktadır ona göre. Üstelik bu apokalips ile, Armageddon ile, “ahir zaman” ile de bağlantılıdır: Deccal’in ortaya çıkışı gibi alametleri, kelimenin temel anlamlarıyla olmasa da, ikinci anlamlarıyla görmemiz mümkün olabilir. Deccal belki bir kişi değil, bir sistemdir; komünizm, “Avrupa Birleşik Devletleri”, tek dünya devleti… Hepsi birer alamet olabilir.¹
Deccal ve Armageddon türünden ikili bir seçim söz konusu olduğunda elbette herkesin “Deccal’e karşı tek dünyayı/tek dünya devletini” savunacağına işaret eden Thiel, buna rağmen iki yolun da kötü olduğuna ima ediyor ve bir “üçüncü yol” öneriyor veya önermiş gibi görünüyor. Oysa gördüğümüz, “kıyamet”in hiper-rasyonel kitle/kalabalıklar düşkünü Aydınlanma fikrinin reddi:
“(…) Ben, mutlak iktidarın mutlak yozlaşmaya yol açtığına inanan Lord Acton’un görüşüne daha çok katılıyorum. Ve bu, hiçbir denetime tabi olmayan bir iktidar olurdu. Dışarıda kimse kalmazdı. Bir anlamda, en büyük kalabalık, en büyük balon olurdu.
Muhtemelen İncil’in aydınlanmış rasyonellikten farklı olduğu bir yer [bu]. Aydınlanmış rasyonellik kalabalığın bilgeliğine inanır. İncil ise kalabalığın deliliğine inanır. Ve bir anlamda en büyük kalabalık olan bir dünya devleti varsa, bu tüm insanlığın kendi üzerine kapanması demektir.”
Sunucu Robinson hemen yapıştırıyor: “Küresel ayaktakımı [Global mob].” Thiel katılıyor.
Thiel, tek dünya devleti ve küresel yönetişim olarak Deccal’in zuhuru durumunda, mesela marjinal vergi oranlarına ne olacağını merak ediyor ve kendi merakını gideriyor: “Sanırım oldukça yüksek olurdu. Kaçışın olmadığı Doğu Almanya gibi bir şey olurdu.” Yıkım ile, kıyamet ile korkutulan insanların, Deccal’in huzur ve güvenlik kandırmacasına fit olmasından endişe ediyor. Tek dünya devletinin huzur ve güvenlik vaadi, yüksek vergi demek.
Usame bin Ladin, Locke’a karşı
Aslında Thiel, burjuva medeniyetinin tarihinde tekrar tekrar karşımıza çıkan bir temayı, kendince ince bir şekilde, bize sunuyor: Adam Smith’in (ve Karl Marx’ın!) rasyonel ekonomik insanı, aslında hımbıllık, vasatlık, ılımlılık ve ihtirassızlık eliyle insanın yok olması demek. “İnsan doğası” hakkındaki soruları sormayı bıraktığımız için ilerleme yavaşladı. Oysa insanın tekinsiz, şiddete meyilli, en azından tehlikeli yaratıklar olduğuna ilişkin “eski” bir gelenek de var. İşte Thiel, bu geleneği canlandırmayı öneriyor. Westphalia düzeni, Hobbes’un herkesin herkesin kurdu olduğu doğal durumdan kaçmayı vaaz etmesi; artık ödlekçe bir yaşam, kahramanca ama anlamsız bir ölüme tercih edilir olmuştu. Aydınlanma, “stratejik bir ricat” idi: İnsanların birbirini öldürmemesi için, insan doğasına ilişkin sorular sormak artık yasaktı.
Açık ki, elden düşme bir Nietzsche (ve belki de Heidegger ve Schmitt) ile karşı karşıyayız. Eski gelenekler yaşam hakkı veya özgürlük vaat etmiyordu; insan, mutlu olmak yerine erdemli olmayı hedeflemeliydi. Locke ve Hobbes’un doğadan (doğal olandan) kaçışı ve mutluluğa koşmayı övmesi ile kapitalist birikim arasında bağ kuruyordu. Locke, Hobbes, Smith olanca iyimserlikleriyle kendimiz için inşa ettiğimiz kapitalist cennetin dinginliğinde yaşayacağımıza inanıyorlardı.
Oysa tüm bu kardeşlik edebiyatına rağmen, Thiel’e göre 21. yüzyılın başında Batı medeniyeti, 11 Eylül saldırılarına uyandı. 11 Eylül, huzurun kaçtığı andı. Batı-dışı dünya daha Westphalia düzenine geçmemişti; Aydınlanma buralara eşitsiz şekillerde uğramıştı; din savaşlarının olmadığı Amerikan kıtasını din savaşları sarsmıştı, ve saire. Öbür dünyanın bir lütuf olduğu coğrayaların şehadete susamış fanatiklerinin karşısında, rahata alışmış Batılı ne yapabilirdi ki? Halbuki Usame bin Ladin, Locke gibi liberal düşünürlerin görmezden geldiği sınırların farkındaydı:²
“Bugün, sadece kendini koruma içgüdüsü hepimizi dünyaya yeni bir gözle bakmaya, garip yeni düşünceler üretmeye ve böylece, yanıltıcı bir şekilde Aydınlanma olarak adlandırılan, çok uzun ve kazançlı entelektüel uyku ve hafıza kaybı döneminden uyanmaya zorluyor.”
Dr. Thiel veya endişelenmeyi bırakıp kıyameti sevmeyi nasıl öğrendim?
Kıyameti kucaklama fikri Thiel’e özgü değil, ayrıca iyimser de olabilir, kötümser de. Silikon Vadisi’nin tekno-iyimserlerinin de, refah devletinin insan doğasını körelttiğini savunanların da dört gözle Armageddon’u beklediğini söyleyebiliriz.
Ne varki Thiel için esas kıyamet, hayatın iyiye ve güzele doğru gittiğini, ayaktakımının da aslında değerli yaratıklar olduğuna inanan kibar sınıfların bönlüğünde yatıyor. “Bu kafayla giderseniz, ayaklar baş olur” demeye getiriyor. Zaten bu kötümserlikle olsa gerek, Schmitt’ten şu alıntıyı yapıyor:
“Rusya’da, Devrim öncesinde, yıkıma mahkûm sınıflar Rus köylüsünü iyi, cesur ve Hıristiyan mujik olarak romantikleştiriyordu. … 1789 Devrimi öncesindeki Fransız aristokrat toplumu, ‘doğası gereği iyi olan insan’ı ve kitlelerin erdemlerini duygusal bir şekilde yüceltiyordu. … Kimse devrimin kokusunu almamıştı; 1793 yılına gelindiğinde, bu ayrıcalıklı kesimin halkın iyiliği, yumuşaklığı ve masumiyetinden bahsederken sergilediği güven ve şüphecilikten yoksun tavırları görmek inanılmazdı – bu, gülünç ve korkunç bir manzaraydı [spectacle ridicule et terrible].”
Schmitt’in “siyasi olanın ısrarı” ve Ortaçağ Hıristiyanlığındaki eskatolojik “ya Mesih’tensin ya karşısında” ikiliğinde bulduğu evrenselliğin reddi, Thiel’in kıyamet sevgisinin 20. yüzyıldaki kaynakları arasında sayılmalıdır. Usame bin Ladin, Schmittyen bir topyekûn düşmanlaştırma ile kıyameti zorluyorsa, Batı medeniyeti de aynı tonda cevap vermelidir. Dolayısıyla, kıyamete davet olarak 11 Eylül, Thiel için dönüm noktasıdır.
Hakikatin yerine hakikatin temsilinin geçtiği bir çağı düşleyen Schmitt’e hevesle atıf yapan Thiel, bu suni dünyanın “teknik dinine” gereksinim duyacağını, bu “Babil birliğinin” yaratacağı kısa ahengin, Apokalipsten bir önceki durak olduğu müjdesini benimsiyor. Deccal, Schmitt’ten ilhamla, bir kez daha güvenlik ve huzur vaadiyle karşımıza çıkıyor ve insanlığı yok ediyor.
Ama Thiel hâlâ bir üçüncü yola inanıyor. Sınırsız yıkıma yol açabilecek teknolojilerin yarattığı dehşet dengesi, Apokalips ile Deccal arasında sıkışan insanoğluna dar bir yolu da açıyor:³
“Ama ben her zaman kıyamet senaryolarına, Deccal’e veya Armageddon’a geri dönerdim. Ve bence bu kontrolden çıkmış bilim teknolojisinde bizi Armageddon gibi bir şeye iten çok şey var. Ve buna karşı doğal bir tepki de var: Gerçek gücü ve dişleri olan tek bir dünya devleti kurarak Armageddon’dan kurtulacağız. Bunun İncil’deki adı Deccal’dir. Ve benim Hristiyan sezgim, Deccal’i istemediğim, Armageddon’u istemediğim yönündedir. Bu ikisi arasında, her ikisinden de kaçınabileceğimiz dar bir yol bulmak isterim. Ve elbette, mümkünse bunu ertelemek, yeni şeyler denemek gibi yollar da vardır.”
Thiel’in düşünce silsilesi şöyle: Batı, kendine inancını kaybetti. Ama bu inanç kaybı sayesinde, muazzam ticari ve yaratıcı güçler serbest kaldı; aynı inanç kaybı yüzünden ise, Batı kendini savunmasız bıraktı. O halde soru şu: Modern Batıyı tamamen yok etmeden güçlendirmenin, kurunun yanında yaşın da yanmasını engellemenin bir yolu yok mu?
Buna verilen cevaplar muhtelif. Yazı dizisinde ahir zaman fikrinin yarattığı dehşete mülk sahiplerinin tepkilerinin bir kısmına değineceğiz. Ama Thiel, Amerikan kurucu babalarının “özgürlüğüne” imrendiğini gizlemiyor. Amerikan Anayasası öncesindeki Amerikalılar, sonrasındakilere göre çok daha özgür görünüyor. Leo Strauss’u hatırlıyor: “En adil toplum bile ‘istihbarat, yani casusluk’ olmadan ayakta kalamaz”, fakat “casusluk, doğal hakların belirli kurallarının askıya alınması olmadan imkansızdır.” Thiel onaylar görünüyor:
“Aptallar tarafından anlatılan Shakespeare masallarına benzeyen, bitmek bilmeyen ve sonuçsuz parlamento tartışmalarıyla dolu Birleşmiş Milletler yerine, dünya istihbarat servislerinin gizli koordinasyon organı olan Echelon’u, gerçek anlamda küresel bir Amerikan barışına [pax Americana] giden yol olarak görmeliyiz.”
Trump’ın yarattığı hakikat anı ve apokálypsis
2016 yılında Donald Trump ilk kez başkanlık koltuğuna oturduğunda, Barack Obama, kıyamet anlamındaki apocalypse’e gönderme yaparak, “dünyanın sonu değil ya…” demiş.
Thiel’e göre, Obama kelime anlamı itibariyle haklıydı. Ama eğer eski Yunandaki anlamıyla apokálypsis’e (teşhir, ortaya serme) bakacak olursak, ikinci Trump dönemi için aynı şeyi söylemek mümkün değildi:
“Apokálypsis, eski muhafızların internete karşı açtığı ve internetin kazandığı savaşı karara bağlamanın en barışçıl yoludur. Arkadaşım ve meslektaşım Eric Weinstein, internet öncesi gizli bilgilerin koruyucularını Dağıtılmış Fikir Bastırma Kompleksi [Distributed Idea Suppression Complex] (DISC) olarak adlandırıyor – geleneksel olarak kamusal söylemi sınırlayan medya kuruluşları, bürokrasiler, üniversiteler ve hükümet tarafından finanse edilen STK’lar. Geriye dönüp bakıldığında, internet, 2019 yılında finansçı ve çocuk fuhuşu suçlusu Jeffrey Epstein’ın hapishanede ölümüyle DISC hapishanesinden kurtuluşumuzu çoktan başlatmıştı. O yıl ankete katılan Amerikalıların neredeyse yarısı, Epstein’ın intihar ettiği yönündeki resmi açıklamaya güvenmiyordu, bu da DISC’in anlatı üzerinde tam kontrolünü kaybettiğini gösteriyordu.”
Thiel’in desteklediği Trump’ın Epstein davasında kendi tabanına yaşattığı büyük fiyasko ile simgelenen ironiyi bir kenara bırakalım. Kennedy suikastinden Covid-19 komplosuna kadar bir dizi konuda sapla samanı birbirine karıştırdıktan sonra, nihayet kendi ancien régime’lerini artık geri dönüşsüz biçimde tarihin çöplüğüne gönderdiklerine inanıyordu. “İnternet öncesi geçmiş”in “gerici restorasyonu” olmayacaktı.
Gelecek, “taze ve sıra dışı fikirler” gerektiriyordu. Yeni fikirler, en derin sorularımızı yanıtlamak şöyle dursun, “neredeyse hiç dikkate dahi almayan” eski rejimi kurtarabilirdi ama bu artık mümkün değildir. Bu sorular arasında, ABD’de bilimsel ve teknolojik ilerlemenin 50 yıldır yavaşlamasının nedenleri, artan emlak fiyatları ve kamu borcunun patlaması yer alıyordu. Thiel, Trump’ın yarattığı apokálypsis ile bir hakikat anı yakaladıklarına inanıyordu. Bu nedenle Amerikan kurucu babaları ile, onların köleciliği ve sömürgeciliği ile uğraşmak yerine Epstein ile uğraşmak daha anlamlıydı. İlk Afrikalı kölenin Amerikan kıtasına ayak bastığı 1619 yılını taşlamak yerine, Covid-19’a odaklanmak daha doğruydu. Burada ima edilenin, köleciliğin, sömürgeciliğin, manifest destiny’de vücut bulan Amerikan istisnacılığının rehabilitasyonu olduğunu anlamak için deha olmaya ise gerek yok. Rahata alışan hımbıl Batılılar, feda kuşağı gibi görünen Batılı olmayanlarla başka nasıl baş edebilir ki?
İnsanın, özellikle de mülk sahibi insanın mülksüzleşme korkusu, burjuva medeniyetine yönelik “Bu ayaktakımını/baldırıçıplakları başımıza siz sardınız!” ile özetleyebileceğimiz nefret, kabaca Nietzsche’den mülhem bir aristokratik isyanda vücut buluyor.
Burada, kültürel korku, biyolojik korkuya karışıyor. Dizinin sonraki bölümünde ortaya sereceğimiz Sosyal Darwinist ve Malthusçu kötümser kıyamet alametleri tekrar hortluyor.
H. G. Wells’in Zaman Makinesi’nin kahramanı Zaman Yolcusu, icat ettiği cihazla gittiği 802.701 yılında gördüğü insanları anlatır. Yeryüzünde, görünürde neşe içinde, kaygısızca yaşayan Eloi ırkı bir yanda; yer altında gün yüzü görmeden, pis işlerde çalışarak, tarihin bir anında yamyamlığa yönelerek yaşayan Morlocklar ise diğer yanda. Öyle bir distopya ki, mülk sahipleri ile mülksüzler, gelecekte bir momentte iki ayrı ırk haline gelmiş ama ilk bakıştaki ahengin aksine, sayıca çok yeraltı ırkının artık yeryüzünün kibar sakinlerini yediği bir düşüşe hapsolmuştur. Mülk sahipleri rahata o kadar alışmışlardır ki, yaşadıkları cennet aslında kıyameti çağırmaktadır. İnsanlık o kadar ilerlemiştir ki, insan ırkı biyolojik olarak regrese olmuştur.
Thiel’in de içinde olduğu Silikon Vadisi elitleri, işte bu kıyamet senaryolarını bir uyarı saymakta, kendilerine (yani kendi gibi olanlara, mülk sahiplerine) iktisadi, coğrafi ve aslında onlar için aynı anlama gelmek üzere biyolojik bir çıkış aramaktadırlar.
¹ Öyle ki, diyaloğun bir yerinde Thiel, Robinson’un hatırlattığı eski bir roman olan İngiliz Katolik rahip Robert Hugh Benson imzalı Lord of the World’e atıfla, “Deccal, Vermont’tan Yahudi sosyalist bir senatördür,” diyor. Bernie Sanders, Vermont senatörüdür.
² Thiel’in “irrasyonel” doğamızı kanıtlamak için çeşitli kurnazlıklara başvurduğunu da söylemek zorundayım. Bin Ladin’in 20. yüzyıldaki petrol patlaması ile zenginleştiğini hatırlatan Silikon Vadisi filozofumuz, tuhaf bir tez öne sürüyor: “Petrolün değerinin çoğu basitçe doğada olduğundan, insanların onu çıkarmak ve rafine ederek ona eklediği ‘emek’ oransal olarak küçüktür. Gelgelelim, aynı zamanda, ham petrol fiyatları nedeniyle ekonomiler yükselir ve düşer, o kadar ki, dünyadaki servetin kayda değer bir kısmını oluşturur.” Petrolü çıkarmak, onu taşımak, rafine etmek, enerji üretiminde, nakliyede veya finansal varlıklarda kullanmak… Bütün bunların hepsi “oransal olarak küçük” emek gerektiriyormuş.
³ İncil dilini seven Thiel, Luka 13:24’e işaret ediyor olmalı: “Dar kapıdan girmeye çalışın. Size şunu söyleyeyim, çok kişi içeri girmek isteyecek, ama giremeyecek.”
Amerika
ABD, Venezuela petrol rezervlerinin beşte birinin kontrolünü ele geçirdi

ABD, Venezuela ile ülkenin petrol rezervlerinin beşte birinin, yani yaklaşık 65 milyar varil ve üzeri miktarın çoğunluk kontrolünü elde etmek üzere bir anlaşma imzaladığını duyurdu.
Anlaşmanın bir parçası olarak ABD, özel bir şirkette doğrudan finansal pay sahibi olacak.
Wall Street Journal’a göre bu şirket Venezuelalı iş adamı Alejandro Betancourt tarafından yönetilecek ve petrol sahaları üzerinde 100 yıl boyunca hak sahibi olacak.
Bu yeni şirket, Suudi Aramco’nun ardından, dünyadaki kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip ikinci en büyük şirket olacak.
Anlaşma, ABD’ye yeni özel şirketin fiili üretiminin %55’ini sağlıyor; buna hisse payı ve petrolü maliyet fiyatından satın alma hakları da dahil.
Konuyu kamuoyuna açıklamaya yetkisi olmayan ve isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan bir ABD’li yetkiliye göre, ABD’nin satın alacağı petrol, ordunun ihtiyaçlarının yanı sıra ABD stratejik petrol rezervlerine aktarılacak.
WSJ’ye göre, ABD, Betancourt’un Kuzey Amerika’daki Blue Energy Partners şirketinde %35 oranında pasif hisse almayı planlıyor ve bu şirketin üretiminin %20’sini maliyet bedelinden satın alma konusunda öncelikli haklar elde edecek.
Betancourt, Venezuela’daki enerji anlaşmalarında aracılık yapmıştı ve Rodríguez ile yakın bağları bulunuyor.
İspanya ve İsviçre’de kara para aklama iddiaları nedeniyle cezai soruşturmalara maruz kalmış olsa da, henüz resmi bir suçlama yöneltilmedi.
Son iki yıl içinde, NABEP şirketi, Chevron’dan sonra Venezuela’nın en büyük ikinci özel petrol üreticisi haline gelmişti.
ABD Başkanı Donald Trump, bu düzenlemenin ABD’nin petrol arzını büyük ölçüde artıracağını ve İran savaşı nedeniyle son on yılların en düşük seviyesinde bulunan Stratejik Petrol Rezervi’nin yeniden doldurulmasına yardımcı olacağını söyledi.
Trump, anlaşmanın Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Delcy Rodríguez tarafından müzakere edildiğini söyledi.
Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bu anlaşmayı Batı Yarımküre’de düşük maliyetli petrol teminini sağlayacak ve Amerikalılar için benzin fiyatlarını düşürecek “büyük bir zafer” olarak nitelendirdi.
Venezuela Analysis’in yaptığı değerlendirmeye göre, anlaşma Üretken Katılım Sözleşmeleri (CPP) temelinde şekillenecek.
Bunların esasen uzun vadeli imtiyazlar olduğuna işaret eden yayın, yeni Hidrokarbon Kanunu ile onaylanan ve özel şirketler için son derece esnek ve elverişli koşullar yaratan yeni bir model olduğunun altını çiziyor.
Kanuna göre bu şirketler işletme ve satış faaliyetlerini yürütürken, Venezuela devletine belirli bir sabit kira ödüyorlar.
Dolayısıyla, 17 büyük petrol sahası, çoğunluk hissesi ABD hükümetine ait olan bir işletmeciye devredilecek. Washington, esasen üretimi kontrol eden ve üretilen petrole münhasır erişim hakkına sahip bir “anklav”a sahip olacak.
Teknik olarak yeraltındaki petrolün sahibi olmayacak ama bir kira sözleşmesi ile buna en yakın duruma ulaşmış olacak.
Yasaya göre, CPP anlaşmaları 25 yıl süreli ve 15 yıl daha uzatma imkânı bulunuyor. Dolayısıyla, Venezuela Analysis’e göre, ABD’nin ihtiyaç duyduğu tüm petrolü talan edene kadar, bu anlaşmaların birkaç kez yenilenebileceği bir düzenleme olması mümkün.
Venezuela hükümeti, 209 milyar dolarlık beklenen gelir açıkladı. Eğer bu rakam, söz konusu 17 sahadaki 65 milyar varil içinse, varil başına 3,2 dolar ediyor.
Ne var ki, bir başka hesaplamaya göre, plan 25 yıl içinde 11 milyar varil çıkarmak. Eğer 209 milyar dolar sadece bu ilk aşama içinse, varil başına 19 dolara denk geliyor ki bu da mevcut ve öngörülen petrol fiyatları göz önüne alındığında yine de inanılmaz derecede ucuz bir rakam.
Ayrıca, bu petrol sahalarının bir kısmı şu anda Venezuela devlet petrol şirketi PDVSA veya ortak girişimler tarafından işletiliyor. Dolayısıyla, çok daha fazla gelir elde edilebilecek bu sahalarda da üretim kaybı söz konusu.
Öte yandan bu plan, Kongre’nin stratejik rezerv harcamalarına onay vermesi gerektiğinden, önemli bir engelle karşı karşıya.
Bazı Kongre üyeleri için bu petrol anlaşması, ABD’nin Ocak ayında Başkan Nicolás Maduro’yu kaçırmanın, kendisine yöneltilen federal uyuşturucu kaçakçılığı suçlamaları değil, petrol nedeniyle gerçekleştiğinin bir kanıtı.
Virginia Senatörü Tim Kaine bunu “devasa boyutlarda yolsuzluk” olarak nitelendirdi.
Geçici Venezuela Devlet Başkanı Delcy Rodríguez, bu anlaşmanın on milyarlarca dolarlık yatırım getireceğini, bunun sonucunda binlerce istihdam yaratılacağını ve 209 milyar dolarlık vergi geliri sağlanacağını, tüm bunların yanı sıra ülkenin petrol altyapısının modernize edileceğini belirtti.
Cumartesi gecesi ulusa yaptığı televizyon konuşmasında Rodríguez, Venezuela’nın egemenliğinin güvende olduğunu vurguladı ve ülkenin küresel bir enerji gücü haline gelmesini istediğini belirtti.
Venezuela lideri, petrol rezervlerinin “hareketsiz, soğuk bir istatistik olmaktan çıkıp somut çözümler haline geleceğini” söyledi ve “Konut da bunlardan biri,” dedi.
Öte yandan herkes bu görüşe ikna olmuş değil. Bloomberg’e göre, Venezuela’daki Amerikan karşıtı kesimler ABD ile bu kadar yakın bir işbirliğinden pek memnun değilken, ABD destekli muhalefet ise müzakerelere dahil edilmedikleri için rahatsız.
Trump, anlaşmanın Amerikalılar için benzin fiyatlarının düşmesine yardımcı olacağını söylüyor.
İran savaşı, Basra Körfezi’nden petrol sevkiyatını yavaşlatırken ve ABD’deki Kasım seçimlerinden aylar önce fiyatları yüksek tutarken, bu Cumhuriyetçi başkan için önemli bir hedef.
Fakat uzmanlar, Venezuela’nın harap haldeki petrol altyapısının onarılmasının yıllar ve milyarlarca dolar gerektireceği konusunda defalarca uyarıda bulundu.
Üretimde önemli bir artışın kısa sürede gerçekleşmesi beklenmiyor.
New York Üniversitesi Enerji, İklim Adaleti ve Sürdürülebilirlik Laboratuvarı direktörü Amy Myers Jaffe, “Anlaşma uzun vadede faydalı olabilir, fakat İşçi Bayramı hafta sonu için benzin istasyonlarındaki fiyatları değiştirecek bir etkisi olmayacak,” dedi.
Tarafların hiçbiri, altyapı yatırımlarının masraflarını kimin karşılayacağı ve bunun ne kadara mal olacağı konusunda net bir açıklama yapmadı.
AAA’ya göre, Pazar günü ABD’de benzinin ortalama fiyatı galon başına 4,08 dolardı. Bu rakam, bir yıl önce 3,19 dolardı.
Amerika
ABD ordusundan Hegseth’e uyarılar

ABD silahlı kuvvetleri komutanları, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’e İran’daki operasyonların sürdürülmemesi konusunda ortak bir uyarıda bulundu.
Konuya yakın kaynakların Washington Post’a aktardıklarına göre, kara, deniz ve hava kuvvetleri komutanları ile ABD ordusunun Avrupa, Asya ve Latin Amerika’daki operasyonlarını yöneten komutanlar, Hegseth’e İran’daki savaşın devam etmesinin dünyanın diğer bölgelerindeki tehditlere karşı koyma yeteneklerini zayıflatma riski taşıdığı konusunda uyarıda bulundu.
Uyarılar, gizli niteliğindeki Savunma Bakanı Emir Kitabı’nın (SDOB) 14 Ağustos tarihli sayısında ayrıntılı olarak yer aldı.
SDOB, savaş gemileri, uçaklar, personel ve silah sistemleri gibi ABD’nin askeri varlıklarının dünya çapındaki konuşlandırılabilirliğini ayrıntılı olarak belirtir.
Ayrıca, savunma bakanı ve silahlı kuvvetler tarafından yürütülen, başkanın silahlı kuvvetlere ilişkin önceliklerini de yansıtır.
Konuya yakın kaynakların aktardığına göre, emir defterinde Orta Doğu’da konuşlandırılmış bazı ABD askerlerinin Eylül ayına kadar bölgede kalacağı, diğerlerinin ise 2027 yılına kadar bölgede kalacağı belirtiliyordu.
Washington Post gazetesi, donanmanın en üst düzey amiralinin, ABD Avrupa Komutanlığı, Pasifik Komutanlığı ve Güney Komutanlığı liderleriyle birlikte, Hegseth’in emrine katılmadıklarını fakat yine de emri uygulayacaklarını belirten “katılmıyoruz” yanıtını verdiklerini bildirdi.
ABD Kara Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri liderleri, kuvvetlerinin görev süresinin uzatılmasının önemli riskler barındırdığını belirttiler.
Konuya yakın bir kaynak, ABD askeri liderliğinin İran’daki savaşın “çok uzun süredir aşırı boyutta” olduğuna inandığını söyledi.
Pentagon sözcüsü Sean Parnell, Washington Post’a yaptığı açıklamada, “Herhangi bir Muharebe Komutanlığına yönelik belirli kuvvet taahhütlerinin kapsamı ve süresine ilişkin kararlar, mevcut tehdit değerlendirmesi, Başkan tarafından belirlenen stratejik öncelikler ve Genelkurmay Başkanı ile Muharebe Komutanlarının tavsiyeleri temelinde alınır,” dedi.
Parnell, Pentagon’un SDOB gibi “iç operasyonel süreçleri ya da kuvvet tahsisi görüşmeleri sırasında Kuvvetler veya Muharebe Komutanlıkları tarafından sunulan belirli onaylar, reddedilmeler veya risk değerlendirmelerini tartışmadığını” da sözlerine ekledi.
Amerika
Hegseth’in yandaşı eski askerler gizlice Pentagon’a atandı

ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in, kamuoyunda kendisini destekleyen ve muhaliflerini eleştiren muhafazakar gazileri Pentagon’da gizlice sivil görevlere getirdiği ileri sürüldü. The Washington Post’un haberine göre bu isimler, askeri eğitim kurumlarını denetleyen özel çalışma grubunda yer aldı.
The Washington Post (WP) gazetesinin ulaştığı kaynaklara ve incelediği belgelere dayandırdığı haberine göre, ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon), Bakan Pete Hegseth’in kamuoyundaki pozisyonunu destekleyen ve muhaliflerini eleştiren bazı muhafazakar ordu gazilerini gizlice sivil kadrolara atadı.
Haberde, atanan bu kişilerin “Savaş Bakanı Pete Hegseth’in konumunu güçlendirdikleri ve ABD Başkanı Donald Trump yönetimini eleştirenleri hedef aldıkları” kaydedildi.
İncelemelere göre göreve getirilenler arasında ABD Hava Kuvvetleri’nden emekli Albay Rob Maness ve ABD Kara Kuvvetleri’nden emekli Albay Kurt Schlichter yer alıyor.
Belgelerde bu kişilerin resmi e-posta adreslerinde sivil personel statüsünü belirten “.civ” uzantısının bulunduğu ve Personel ve Hazırlıktan Sorumlu Savaş Bakanlığı Müsteşarı Anthony Tata’nın ofisine kayıtlı oldukları aktarıldı.
Gazete, X platformunda Maness’in 135 binden fazla, Schlichter’in ise yaklaşık 620 bin takipçisi olduğuna dikkat çekti.
Gazeteye konuşan kaynaklar Maness, Schlichter ve Anderson’ın özel devlet memuru ya da yüksek nitelikli uzman statüsünde atandıklarını belirtti.
Fakat Pentagon, bu kişilerin yürüttüğü görevleri, çalışma sürelerini ve bütçeden ödeme alıp almadıklarına dair ayrıntıları açıklamadı.
Askeri okullara ideoloji denetimi
Kaynakların verdiği bilgiye göre söz konusu üç isim, mayıs ayında Carlisle’daki ABD Kara Harp Koleji’nde Pentagon’un özel çalışma grubunda görev aldı.
Çalışma grubunun, askeri eğitim kurumlarını Hegseth’in “zehirli” olarak nitelendirdiği ideolojilere karşı denetlemek amacıyla kurulduğu ve hazırladığı raporun henüz yayımlanmadığı belirtildi.
Daha önce Fox News kanalında görev yapan Hegseth’in, göreve gelmesinin ardından Pentagon’un bilgilendirme ve iletişim politikaları üzerindeki kontrolünü artırdığı vurgulandı.
Gazete, haziran ayında Pentagon’un basın merkezinin gizli alan ilan edilerek gazetecilerin erişimine kapatıldığını hatırlattı.
Başkan adaylığı iddialarına yalanlama
Öte yandan Hegseth, bu hafta başında 2028 yılındaki ABD başkanlık seçimlerinde aday olabileceği yönündeki iddiaları yalanladı. Hegseth, söz konusu açıklamayı NBC News televizyonunda yer alan haberin ardından X platformu üzerinden yaptı.
NBC News, kaynaklarına dayandırdığı haberinde Hegseth’in son aylarda yakın arkadaşları ve tanıdıklarıyla olası adaylığı hakkında konuştuğunu, eşi Jennifer Hegseth’in de bu ihtimali değerlendirdiğini ileri sürmüştü.
Pentagon yetkilileri ise haber yayımlanmadan önce televizyon kanalına yaptıkları açıklamada, Hegseth’in başkanlığa aday olma planının bulunmadığını ve bakanlık görevine odaklandığını kaydetti.
NBC News ayrıca Hegseth’in ağustos ayında Iowa’ya gerçekleştirdiği ziyarete de dikkat çekti. Hegseth, eyalette Cumhuriyetçi Kongre üyesi Zach Nunn’ı destekleyen etkinliklere katılmıştı.
Iowa, başkan adayını belirleyen ilk ön seçim toplantılarına ev sahipliği yapması nedeniyle ABD başkanlık seçimleri sürecinde geleneksel olarak kritik bir öneme sahip.
Amerika1 hafta önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Dünya Basını2 hafta önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Söyleşi2 hafta önceEmekli Yarbay Daniel Davis Harici’ye konuştu: ABD, İran savaşını kaybetti
Dünya Basını5 gün önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Rusya2 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hanke: Trump İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırdı
Ortadoğu2 hafta önceTelegraph: İran’a karşı silahlı Kürt isyanını Erdoğan engelledi
Dünya Basını2 hafta önceAmerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler










