Bizi Takip Edin

Amerika

Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…

Yayınlanma

“Bu yaratıklardan birisi bir zamanlar sana ‘öldüremeyeceğin kimseyi diriltme’ diye yazmıştı. Daha önce bir kez, muhtemelen aynı yoldan, mahvolmuştun; şimdi bir kere daha kendi kötü büyün seni mahvedecek. Curwen, bir insan doğayla belirli sınırların ötesinde oynayamaz ve dokuduğun her dehşet, seni yeryüzünden silmek için yükselir.”
H. P. Lovecraft – Charles Dexter Ward Vakası

“— Peki neden deneye onunla başlamıyorsunuz?
— Çünkü Profesör Dowell’in başı, binlerce diğer insan başından daha değerli. Brick’in başına bir beden bahşetmeden önce bir köpekle başladım. Brick’in başı köpeğinkinden çok daha değerli; ve Dowell’in başı Brick’inkinden çok daha değerli.
— Köpeğin ve insanların hayatı karşılaştırılamaz, Profesör…
— Aynı şekilde Dowell’in ve Brick’in başı da.”
Aleksandr Belyaev – Profesör Dowell’in Başı

Kahramanımız yine Peter Thiel. Bilimsel buluşlardan ziyade, bilimsel kahramanlıktan duyulan heyecanı yitirişimize ağıt yakıyor. Bu heyecana, Ekim Devrimi sonrası Sovyet Rusya’yı, Sovyetlerin 1920’lerini de dahil ediyor:

“19. yüzyılın sonları, 20. yüzyılın başlarında, Sovyet Devrimi’nin yaşandığı 1920’lerde Sovyetler Birliği’nde kozmizm adı verilen bir hareket vardı. Bu hareket, devrimin başarılı olması için bilim ile işçilerin birleşmesiyle tüm ölüleri fiziksel olarak diriltmek ve çağa ayak uydurmak gerektiğini savunuyordu.

Sloganları ‘Dünyanın ölüleri, birleşin’ idi ve tabii ki bu konuda pek ilerleme kaydedemediler. Sonra bir noktada, Stalin’in iktidara gelmesiyle birlikte göstermelik mahkemeler geldi ve ölümler azalmaya değil, artmaya başladı.”

Thiel’in bir şeyi yanlış hatırladığını söyleyip geçelim: Ölüleri dirilterek onları da kıyama davet eden ilk kişi, 1903 yılında ölen, yani devrimden çok önce bu dünyadan göçen kozmist Nikolay Fedorov’du.

Fedorov, ölümün doğal bir şey olmadığını, daha çok insanın tasarımındaki bir kusur olduğunu, tıpkı tıbbın hastalıkları tedavi etmeye çalıştığı gibi, teknolojik ve bilimsel yollarla aşılması gereken bir şey olduğunu düşünüyordu. Öncelikle, ölüm yeni bir şekilde anlaşılmalıydı: Ruhun bedeni terk etmesine rağmen varlığını sürdürdüğü gibi, ölümü de insanın maddi durumundaki bir değişiklik olarak anlayabilirdik. Nasıl ki akıl ve bilgiyi kullanarak hastalara bakmak gibi bir etik yükümlülüğümüz varsa, ölümü yenmek, ölüleri hayata döndürülmek de aynı türden etik bir görevdi.

Ölüler, cennetteki ruhlar olarak değil, maddi biçimde, bu dünyada, tüm anıları ve bilgileriyle birlikte geri dönecekti: hiçbir şey bitmeyecek ve herkes ve her şey devam edecekti.

Gerisini Anton Vidokle ve Brian Kuan Wood yazıyor:

“Fedorov’un ‘ortak vazife’ [common task] felsefesi, bu nedenle bütün sosyal ilişkilerin, üretici güçlerin, ekonominin ve siyasetin, fiziksel ölümsüzlük ve maddi diriliş gibi tek bir hedefe doğru tamamen yeniden yönlendirilmesini gerektirir.”(1)

Bununla birlikte, gerçekten de, 1920’ler Sovyet Rusya’sında kozmist veya kozmizm bağlantılı kişiler ve kurumlar vardı. En bilinenleri, Lenin’in en büyük muarızlarından Aleksandr Bogdanov ve onun kuruluşuna önayak olduğu meşhur Proletkült’tür. Kozmizmin başlıca araştırma konuları yaşam süresini uzatma, ölüleri diriltme, evrende başka dünyalara göç gibi başlıklardı; söylemeye gerek bile yok ki, bilim ve teknoloji bu araştırmalarda başat rol oynuyordu. Daha sonra Tektoloji adını verdiği bir “evrensel bilim” geliştirmeye ömrünü adayan Bogdanov, ne tesadüftür ki, yaşlılığı durdurma amacıyla da yaptığı kan transfüzyonu deneylerinden birinde kaptığı bir hastalık sonucu hayata veda edecekti.(2)

İsme boğmaya gerek yok, ama bir tür modern “kozmik anksiyete”, bilim insanlarını, siyasetçileri, filozofları ve kimi zenginleri “ölümsüzlük” ilmine yönlendiriyor. Kozmizm, ya da daha yeni versiyonuyla transhümanizm (“insan ötesi”), belki de Faust’tan günümüze gelen; kara büyü ile, mezar soygunculuğu ile, Ortaçağın yasaklı simyacılığı ile, dünya egemenliği ile, Armageddonu önlemek ile ve daha bir sürü şeyle özdeşleştirilen ölüleri diriltmeye, hiç olmadı ölümü ötelemeye, o da olmadı biyolojik varlığımızı ilerletmeye varıyor, en azından varmak istiyor.(3)

Fakat burada da iyimserler ve kötümserler var. Örneğin Fedorov, ölülerle dirilerin birleşip yeryüzünde cenneti kurması için aklımızı kullanmamız gerektiğini, üstelik bir Ortodoks olarak söyleyebiliyordu. Ama Georges Bataille, Güneş’in Dünya’ya, yüzeyinde yaşayan organizmaların anında emebileceğinden daha fazla enerji gönderdiğini öne sürerek, bu fazla enerjinin doğal olarak fazlalığa yol açtığını, eğer bu fazlalık coşkulu festivaller ve toplu cinsel fantezilerle tüketilmezse, şiddet ve savaşa harcanacağını, dolayısıyla “kozmik enerji”nin, insan kültürünün ve siyasetinin “düzen ve düzensizlik arasında sonsuza dek gidip gelmesinin” nedeni olduğunu öne sürer.(4)

Son olarak, Rus avangardının öncü isimlerinden Kazimir Maleviç, Velimir Hlebnikov, Aleksey Kruçenıh ve Mihail Matyuşin’in fütürist-gizemli operası Güneş’e Karşı Zafer ile bu bahsi kapatıyoruz. Rus kozmizmi üzerine alıntıladığımız kitabın editörü Boris Groys yazıyor, biraz uzun olsa da dokunmadan aktarıyorum:

“Eser, Güneş’in yok oluşunu ve kozmosun kaosa dönüşmesini kutluyordu. Bu [yok oluş ve kaos], Maleviç’in opera sahne tasarımı için ilk kez kullandığı siyah kare ile sembolize ediliyordu. Yirminci yüzyılın başlarında, kaosun hakimiyeti kaçınılmaz görünüyordu, çünkü artık hiç kimse ilahi veya doğal düzenin istikrarına inanmıyordu. Dini veya rasyonel olsun, istikrarlı bir düzen fikri ontolojik garantisini kaybetmiş gibi görünüyordu. Yeni teknolojiler, eski şeyleri, eski gelenekleri ve alışılmış yaşam biçimlerini kalıcı olarak yerinden etmek, modası geçirmek ve nihayetinde yok etmekteydi; böylece ‘geleneksel dünya düzenine’ olan inancı sarsıyordu. İlerleme mantığına tabi olan teknolojik gelişme, istikrarlı bir düzeni hoş görmeyen bir kaos gücü olarak kendini gösteriyordu. Gelecek, hem geçmişin hem de bugünün düşmanı olarak görülmeye başlandı. Tam da bu görüş nedeniyle, fütüristler geleceği kutladılar, çünkü gelecek, geçmişte var olan ve hâlâ var olan her şeyin yok olacağına dair bir vaat içeriyordu.”

Dizinin ilk bölümünde Thiel’in şahsında cisimleşen “ahir zaman” veya “kıyameti kucaklama” fikrinin köklerini tespit edebiliyoruz. Teknoloji coşkusu, bilime yönelik sözde iman, insanın apokalipsten teknik eliyle kurtulup üst-insan haline gelmesi veya üst-insan olarak apokaliptsten kurtulması… Tüm bu iyimser görünümün altında bariz bir felaket beklentisi sırıtıyor. Teknoloji, kıyameti bekleyen kötümserlerin, özellikle de mülk sahiplerinin, biricik sığınağı haline geliyor. Kıyamet, mutlaka Dünya’ya düşen devasa bir göktaşından veya salgın hastalıktan kopmuyor: Örneğin “renkli” halkların Amerika’ya biner biner gelişi de bir mini kıyamet, yoksullara devlet teşviği de, hatta ulusal egemenlik ve vergilendirme de…

Silikon Vadisi eskatolojisi – 1: Ahir zamanı beklerken

Yapay zeka: İyinin ve kötünün ötesinde

Bu transhümanist yaygaranın odak noktasındaki yapay zekanın (AI) Silikon Vadisinde iki ana hizip yarattığını belirterek somut tartışmalara doğru ilerleyelim.

Queen Mary Londra Üniversitesinde siyaset teorisi profesörü Elke Schwarz, Vadideki iki hizbi şöyle özetliyor: Birincisi, teknolojinin, ama özellikle de AI’ın her derde deva olduğunu savunan e/acc, yani “effective accelerationists” (efektif hızlandırıcılar/akselerasyonistler) ekibi; ikincisi ise Effective Altruism (Efektif Özgecilik – EA) adı verilen, AI’ın insanlık için yarattığı tehlikeleri yönetmeyi odağa alan bir grup.

2023 yılında “Tekno-İyimser Manifesto” ile gündeme oturan risk sermayedarı ve Trump destekçisi Marc Andreessen birinci grubun öne çıkan isimlerinden. Manifesto, olağanüstü yeteneklere sahip kişilerin, bizi “teknolojik süper insanlar” haline getirecek ve “çok daha üstün bir yaşam ve varoluş biçimi” yaratacak bir teknolojik ütopya inşa etmelerini savunuyor.

Andreessen’in sanal broşürü, “teknoloji özgürleştiricidir” inancına yaslanıyor. “Yalanlar” alt başlığında, “Teknolojinin işlerimizi elimizden aldığını, maaşlarımızı düşürdüğünü, eşitsizliği artırdığını, sağlığımızı tehdit ettiğini, çevreyi mahvettiğini, toplumumuzu yozlaştırdığını, çocuklarımızı ahlaksızlaştırdığını, insanlığımızı bozduğunu, geleceğimizi tehdit ettiğini ve her şeyi mahvetmek üzere olduğunu söylüyorlar,” diyerek bir düşman tarif ediyor. Zekâmızın “doğal hakkımız” olduğunu savunuyor; yine “onlar”, doğa üzerindeki kontrolümüzü, daha iyi bir dünya kurma yeteneğimizi reddetmemizi söylüyor.

Teknoloji, “insan olmanın anlamını” genişletiyor, en azından Andreessen buna inanıyor. Peki “düşmanlar” kimler? Teknolojik ilerlemenin ve teknolojik olarak üretilen bolluk ütopyasının önünde duran her şey: devletçilik, kolektivizm, sosyalizm, bürokrasi, gerontokrasi, regülasyono, etik, sürdürülebilirlik… Liste uzayıp gidiyor.

7 Şubat 2024 tarihli bir Independent makalesinde, ​​tanınmış startup kurucuları ve yatırımcıların da aralarında bulunduğu yaklaşık 65 kişinin katıldığı bir e/Acc toplantısı düzenleyen yapay zeka araştırma mühendisi Rohan Pandey, “E/Acc, yapay zeka geliştiricileri olarak rolümüzün, evrenin temel termodinamik iradesiyle tam olarak uyumlu olduğunu veya bu iradeden doğrudan ortaya çıktığını fark etmekle ilgilidir,” diyor.(5)

Destekçiler arasında Andreessen’in yanı sıra yatırımcı arkadaşı Garry Tan, “Pharma Bro” olarak bilinen ve tıbbi yapay zeka girişimcisi haline gelen Martin Shkreli gibi eksantrik tipler yer alıyor.

EA’e göre ise AI, insanlığın tamamen yok olmasına neden olabilecek en büyük tehdit ve aynı zamanda yeryüzünde, uzayda veya dijital ortamda “sayısız fayda ve insan ömrünün uzaması” için de bir yol sunuyor.

E/acc taraftarları tarafından “kıyametçiler” olarak adlandırılan EA hizbi, e/acc taraftarları gibi, teknoloji aracılığıyla yansıtılan kıyamet ve zafer hikayeleriyle yol alıyor. 

Bunun odak noktası, AGI (Yapay Genel Zeka) peşinde koşmak. Schwarz’a göre genellikle manevi terimlerle süslenen AGI, yapay bilinç yaratma arzusunu temsil eder; bu, teknolojinin artık bir şey değil, daha üstün bir varlık olduğu yapay bir yaratım demek.

Schwarz, bu hiziplerin arkasında sermaye mantığına da işaret ediyor ve her ikisinin de aslında kendi ideolojik cephesinden maddi çıkar elde etmek için yarıştığını hatırlatıyor:

“Bununla birlikte, her iki grup da, AI’ın geleceğe yönelik bir gerçekliğin düzenleyici ilkeleri olarak yer aldığı, aynı yarı-manevi madalyonun iki yüzünü temsil ediyor. Her iki grup da risk sermayesi mantığına derinlemesine yerleşmiştir ve daha fazla AI’ın geliştirilmesini ve yaygınlaştırılmasını teşvik etmek ve kendi AI girişimleri için daha fazla sermaye çekmek konusunda önemli çıkarları bulunuyor. Her iki kamp da halihazırda muazzam miktarda sermaye yatırımıyla destekleniyor ve bu sayede geleceğe dair kolektif vizyonlarımız üzerinde önemli bir etkiye sahip. Bunu yaparken, her ikisinin de sırlarla, bilinmeyenle ve hayal dünyasıyla ilgilenen eskatolojik anlatılara yönelmiş olduğu açıkça görülüyor.”

Öteden beri, insanlığın kaçınılmaz geleceği hakkında gizli bilgilere sahip olduklarını inandırıcı bir şekilde iddia edebilenler, daha büyük siyasi güce sahip olanlardı. Schwarz’a göre bugün de durum aynı ve “maddi çıkarları olanlar, tekno-eskatolojik anlatıların muazzam bir etkiye sahip olduğunu anlıyorlar.”

Dolayısıyla özgürlük ve kurtuluş anlatısı, aslında ezilenlerin özgürlük ve kurtuluş anlatısının etrafını çevirmek için kurgulanıyor. Yıkıcı eleştiri gibi görünen Silikon Vadisi ideolojisi, aslında insan zincirlerini kırıp yaşayan çiçekleri toplasın diye değil, hem zincire vurulsun hem de hayali çiçeklerinden mahrum kalsın diye kullanılıyor.(6)

Zenginliği genetikleştirmek: Süper zeki kast fantezisi

Silikon Vadisinin korkusu ve isyanı yeni değil, bunu daha önce de vurguladım. Yoksulların, işçilerin, göçmenlerin, “renkli” halkların, yerine göre Slavların veya Yahudilerin, yerine göre ise Avrupa’nın güneyinde yaşayan Latin halklarının zekasına ilişkin kuşkular 19. yüzyılın son çeyreğinde ırk teorilerinin yaygınlaşması ile birlikte “bilimsel” bir forma bürünüyor ve bilinen ırksal hiyerarşiler oluşturuluyor.

Öjeninin doğuşu bunun bir sonucu. Nazizmde “ırksal hijyen” delilik seviyesine ulaşsa da, “makul” bir sahte-bilime de yaslanıyor. Japon emperyalizminde de benzer bir takıntı var. Sosyal korku biyolojikleştiriliyor ve Darwin’in düşüncesi sosyalleştiriliyor.(7)

Yakın zamanda yayınlanan bir Wall Street Journal (WSJ) haberine göre, Silikon Vadisi’ndeki teknoloji girişimcileri, ileri genetik test ve embriyo seçimi yöntemlerini kullanarak “daha zeki” bir nesil yaratmak için aktif olarak yatırım yapıyor. Bazı teknoloji şirketi yöneticileri, doğacak çocuklarının IQ seviyesini tahmin eden hizmetler için 50 bin dolara varan ücretler ödüyor.

Ama süper-zeki kast yaratma hevesi, yine bir korkuya dayanıyor. Haberde, en sıra dışı nedenin, bir grup bilgisayar bilimcisinden geldiği vurgulanıyor: Rasyonalistler olarak bilinen bu grup, yapay zekanın insanlık için varoluşsal bir risk oluşturmasından korkuyor!

Süper zeki zengin kastı yaratması murat edilen Genomic Prediction’ın kurucu ortağı, bu grubun, güvenli yapay zeka yaratmanın yollarından birinin, “daha zeki insanlar tarafından geliştirilmesi olduğunu” düşündüğünü söylüyor.

Kurucu ortak, “Bu kişilerden bazıları, daha zeki insanlar yaratmayı amaçlayan uzun vadeli bir öjeni programına adanmış durumda ve daha zeki insanlar, yapay zekayı güvenli hale getirecek kişiler olacak,” diyor.

San Francisco Standard için yazan ve kendisi de bu testlere “gazetecilik” aşkından katılan Margaux MacColl, bize daha ayrıntılı bilgiler veriyor. Malikanesinde bir partiye katıldığı risk sermayedarı ve yeni doğum yapan karısı, embriyolarını poligenik hastalıklar (bipolar bozukluk veya Alzheimer gibi birçok genin birleşik etkisiyle ortaya çıkan karmaşık hastalıklar) için embriyo başına 2.500 doların üzerinde ücret alan genetik test şirketi Orchid’e test ettirmişlerdi (Thiel bu şirketin yatırımcısıydı). Yazar, bebeğin tüm diğer bebeklere benzediğini ama genetik biliminin izin verdiği ölçüde “optimize edildiğini” söylüyordu.

Poligenik testler yapan girişimler, Silikon Vadisinin en yeni yıldızlarından olsa da araştırmalar, poligenik hastalıklara “risk puanı” vermenin hâlâ bir kumar olduğunu, sonuçların “rastgele” ve “tutarsız” olduğunu gösterirken, eleştirmenler bu testlerin Avrupa kökenli insanlardan elde edilen verilere aşırı güvenerek ebeveynlere tehlikeli bir “kontrol illüzyonu” sunduğunu iddia ediyor.

Son beş yılda Anne Wojcicki, Sam Altman, Vitalik Buterin, Elad Gil ve Alexis Ohanian gibi teknoloji liderleri, doğrudan tüketiciye yönelik poligenik testler yapan Orchid, Nucleus ve Genomic Prediction gibi girişimlere milyonlarca dolar yatırım yapmış.

Bu ürünleri kullanan ünlü zenginler arasında Elon Musk, Michael Phelps, Bryan Johnson, Coinbase CEO’su Brian Armstrong gibi isimler de yer alıyor.

Biyoetik uzmanı Illinois Urbana-Champaign Üniversitesi hukuk profesörü Jacob Sherkow, “Şirketlerin bu puanları nasıl hesapladıkları her zaman şeffaf değil. Özel bir algoritmaya sahip olduklarını iddia ediyorlar, ancak gerçekte bu algoritma tamamen bir kara kutu. Bu puanlar tamamen doğru değilse, tüketiciler yanlış bilgilere dayanarak sağlığı için zararlı seçimler yapabilir,” diyor ve ipucunu veriyor.

Şirketler teknik olarak aynı sayıda varyantı test etmiş olsalar bile, tamamen farklı veri setlerine sahip olabilirler. Genomik biliminin toplumsal etkilerini araştıran sinirbilimci ve biyoetikçi Gabriel Lazaro-Munoz, bu veri setlerinin belirli ırklara göre çarpıtılabileceğini veya örneklem boyutlarında farklılıklar gösterebileceğini ve bunun da şirketler arasında bireylerin sonuçlarını önemli ölçüde etkileyebileceğini söylüyor.

Commentary için yazan Christine Rosen, bu şirketlerin hastalığı oluşturduğu düşünülen geni değil, o geni taşıyan bebeği ortadan kaldırmak istediğini düşünüyor.

IQ’nun dönüşü ve nörokastlar

“Silikon Vadisi’nde IQ sevilir,” diyor bu genetik testleri yapan startup’lardan birinin kurucusu. 

Quinn Slobodian, Hayek’s Bastards [Hayek’in Piçleri] kitabında, 1990’larda IQ ve “nörokast” anlayışının ABD’de nasıl yaygınlaştığını anlatıyor. SSCB’nin çözülüşünden sonra, kalıtım ve sosyal hiyerarşiler arasındaki ilişkiler tekrar daha sıkı kuruluyor; “insan genomu” projesi de tuz biber ekiyor:

“Bilgi ekonomisinin ürettiği nörokastlar, hem elit kesimin varlığını kanıtlıyor hem de refah, kamu eğitimi veya 1960’ların Büyük Toplum projesinin külfetli mirası olarak gördükleri pozitif ayrımcılık programları yoluyla sonuçları eşitlemek için gösterilen çabaların boşuna olduğunu kanıtlıyor gibi görünüyordu.”

Sosyal devlet, pozitif ayrımcılık programları, planlama vb. yöntemler işe yaramaz çünkü “bilimsel” olarak kanıtlandığı üzere, “nörokastlar” vardır ve zeka sosyal (ırksal) olarak farklı farklıdır. Bu genetik özellikler dışarıdan müdahalelerle düzeltileme veya iyileştirilemez, dolayısıyla “sosyal devlet” veya eşitlikçilik vaazları boşa kürek çekmektir. 1994 yılında yayımlanan ve çok tartışma yaratan Bell Curve kitabının da belirttiği üzere, kastlar bilişsel yeteneklerle tanımlanıyordu ve iddia oydu ki, ABD’de bir “bilişsel tabakalaşma” vardı: Toplumun daha zeki üyeleri, kendi topluluklarından elit eğitim ve yüksek gelirli istihdam alanlarına çekilirken, düşük zekalı nüfus, “büyük aileleri ödüllendiren çarpık bir sosyal yardım sisteminin teşvikiyle” çoğalmaya devam ediyordu.

Slobodian, Silikon Vadisi’nin 1960’lar ve 1970’lerde ırk biliminin merkezi olduğuna işaret ediyor. Örneğin Stanford Üniversitesinin kurucusu hem at yetiştiricisi hem de insan ırkını geliştirmenin mümkün olduğuna inanan biriydi. Nobel ödüllü Silikon Vadisi’nin Nobel ödüllü fizikçisi William Shockley, önde gelen “bilimsel ırkçılık” savunucularındandı ve düşük IQ’lu erkeklere kısırlaştırılmaları için para ödenmesi gibi fikirleri savundu.

Slobodian’a göre hortlayan bu “IQ ırkçılığı”, temel bir iktisadi dönüşüme işaret ediyordu:

“Onlardan önce Young, onlardan sonra Murray ve Herrnstein ve onlardan sonra sayısız Silikon Vadisi teknoliberteryenleri gibi, onlar da işgücünün giderek daha fazla ‘sibernetik ve otomasyon kontrol sistemleri’ tarafından yürütüleceği bir geleceğe bakıyorlardı. Makineler daha fazla işçiyi işsiz bırakırken, makineleri tasarlayan ve çalıştıran işçileri daha da önemli hale getirecekti. IQ ırkçılığı, ortaya çıkan bilgi ekonomisinin ihtiyaçlarını yansıtıyordu.”

Slobodian, The Guardian için yazdığı bir makalede, ABD’de ekonomiye hâlâ imalatın hakim olduğu dönemlerde, IQ’nun eğitim sonuçlarını ölçmenin bir yolu olarak değer gördüğünü, fakat “bilgi ekonomisinin” 1980’lerde ve 90’larda ortaya çıkmasıyla birlikte bilgi emekçilerinin “tartışmasız bir şekilde gelecekteki refahın öncüsü haline geldiğini” vurguluyor.

Dolayısıyla, ABD’de yetenekli ve üstün zekalı çocukları tespit eden ve onları devlet okullarından alıp parlak zekalılar için hazırlanan yoğun yaz programlarına yerleştiren programlar aracılığıyla eğitimin “daha ince bir şekilde” kurgulanmasını istiyorlar.

Bu üstün zekalı çocuk programının mahsullerinden biri de, okurlarımızın tanıyacağı Curtis Yarvin. JD Vance’in övdüğü Yarvin, gençlik yıllarında Julian Stanley’nin Yetenekli Gençler Merkezi’nin bir üyesiydi. İnsan değerinin ölçüsü olarak IQ’nun önemini savunmaya devam eden Yarvin, 2000’lerin sonlarında, “Karanlık Aydınlanma” veya “neo-reaksiyon” olarak adlandırılan akımın bir temsilcisi olarak, apartheid sonrası Güney Afrika’da IQ testlerinin seçmenleri diskalifiye etmek için kullanılabileceğini önerecekti.

Peter Thiel de 2014 yılında, Cumhuriyetçi Parti’nin sorununun, liderlerinin çoğunun Demokrat Parti’dekine kıyasla “daha düşük IQ’ya” sahip olması olduğunu söylemişti.

Yapay ve zeki: Varlığı bir dert, yokluğu yara

Teknoloji milyarderlerinin, bir gün onu geçebilecek yapay genel zekayı geliştirmek için çırpınırken, üstün insan zekasını övmeleri de kimileri için bir tür ironi.

Örneğin Google’ın kurucu ortağı Larry Page, gelişen teknoloji karşısında insan zekasını bu kadar inatla savunan Elon Musk’ı “türcü” olmakla suçlamıştı.

Fakat Musk’ın çözümü de var: şirketi Neuralink tarafından geliştirilen elektronik beyin implantları kullanarak biyolojik donanımımızı yükseltmeyi ve insan ile makine zekasını birleştirmeyi planlıyor. “İnsanı zenginleştirmek” diyebileceğimiz bir teknoloji ile, alet veya cihaz artık insanın yaratıcı faaliyetinin parçası veya organı olmanın ötesine geçiyor. Makine-insan değil, insan-makine olgunlaşıyor. 

Slobodian, yapay zekaya milyar dolarlar harcanırken, son 30 yıldır amiyane tabirle biraz şımartılan kimi beyaz yaka mesleklerin ortadan kalkacak olmasının IQ manyaklığı ile nasıl bağdaştırılacağını sorguluyor, çünkü IQ takıntısı, aslında “meritokrasi” anlatısının merkezinde yer alıyordu ve beyaz yakalıların “yukarısı” ile işbirliğinin, onlara öykünmelerinin ve yer yer sınıf atlamalarının vesilesi haline geliyordu.

Oysa ortada ironi yok: Bu, yer yer uluslararasılaşmış beyaz yaka emeğinin değersizleştirilmesinin aracı hem yapay zeka, hem IQ takıntısı.

Nekromansi ve gizemden para kazanmak

Silikon Vadisi’nin yaşadığı teknolojik ve felsefi dönüşümler, Timnit Gebru ve Émile P. Torres’in “TESCREAL” olarak tanımladıkları bir dizi ideolojiden büyük ölçüde etkilenmiş görünüyor.

TESCREAL şunların baş harfleri: transhümanizm, ekstropizm, tekillikçilik [singularitarianism], kozmizm, rasyonalizm, efektif özgecilik ve uzun vadecilik [longtermism].

Torres, bir röportajında, “Bu çok heceli kelimeleri telaffuz etmek biraz zor. Transhümanizmi bu ideoloji kümesinin omurgası olarak düşünebilirsiniz,” diye açıklıyor. 

Torres, diğer tüm ideolojilerin transhümanizmden ortaya çıktığını öne sürüyor. Transhümanizm, özetle, “insanı geliştirmek” ve yeniden tasarlamak için ileri teknolojilerin kullanılmasını savunan felsefi bir akım ve nihai hedefi, radikal bir şekilde geliştirilmiş bir “post-insan”, yani insan-sonrası türü yaratmaktır.

Yazar, transhümanistlerin halkla ilişkiler çalışmalarının, tıbbi ilerlemelerin potansiyeline ve ölümü yenme fikrine odaklanmasına rağmen, tarihsel düzeyde eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir ortamda, transhümanizmin hayal ettiklerinin öncelikle zenginlerin yararına olmasının “kaçınılmaz bir sonuç” olarak belireceğine işaret ediyor.

Hatta ona göre, transhümanizmi, “üstün bir ırk yaratma” çabası olarak nitelendirmek bile mümkün. Sonsuz, insan-sonrası bir yaşamın peşinde koşmak bile iddialı ama Silikon Vadisi’nin yeni tarikatları için insanlığımızın sonu sadece bir başlangıç.

Bu bölümü bitirirken Schwarz’a dönelim. Profesörümüz, her şeye rağmen, Silikon Vadisi’nin anlatısının ve gücünün, nihayetinde parayla ilgili olduğunu hatırlatıyor.

AI’ın “yarı tanrı” olarak kutsallaştırılmasının, her şeyden önce AI şirketlerine sermaye yatırımı yapanlara hizmet ettiğini ve özellikle risk sermayesinin mantığına baktığımızda, “manevi” anlatının OpenAI (e/acc) ve Anthropic (EA) gibi girişimlere ve diğerlerine muazzam miktarlarda yatırım yapanların finansal servetini, aşırı sermaye kazançları beklentisiyle güçlendirmeye hizmet ettiğinin ortaya çıktığını vurguluyor.

Schwarz’a göre, “Bir teknolojiye inanç yaratmak, bir startup’ın bu yarı tanrısal teknolojiyi sunma kapasitesini kutsallaştırmak demek ve bu da böyle bir şirketin değerini yükseltmeye hizmet eder.”

Dünyanın en büyük risk sermayesi fonlarından biri olan Founders Fund’ı yöneten Thiel, 2014 yılında yayınlanan ve çok satan kitabı Zero to One: Notes on Startups, Or How to Build the Future’da [Sıfırdan Bire: Startup’lar Üzerine Notlar veya Gelecek Nasıl İnşa Edilir], değerli bir şirket kurmak için “mevcut sırları” kullanmak gerektiğini öne sürüyor.

Kitapta, sırlara (ve Schwarz’ın aktardığına göre, sırlarla birlikte mitlere) olan genel inancın aşındığını üzülerek belirtiyor. Girişimcilerin, sırların gücünü temel alarak şirketlerini kurmaları gerektiğini savunuyor: “Harika bir şirket, dünyayı değiştirmek için kurulan bir komplodur; sırlarınızı paylaştığınızda, bunları alan kişi de komplonun bir parçası olur.”

Schwarz şöyle devam ediyor:

“Kurtuluşun veya kıyametin sırrını elinde tuttuğunu iddia etmek, denenmiş ve test edilmiş, son derece etkili bir anlatıdır ve isteyerek veya istemeyerek giderek daha fazla izleyiciyi kendine çeker. Ve sonuçta çok basit ama çok güçlü bir denkleme geri döner: para eşittir güç. Risk sermayesi, kapsamlı lobi gücüyle, askeriye dahil olmak üzere çeşitli siyasi alanlarda politika manzarasını giderek daha fazla şekillendiriyor. Bu güç ve nüfuz yapısı, özünde, teknolojik eskatolojinin güncel varyantı üzerine inşa edilmiştir.”

Biyoloji ve genetik, insan-ötesine açılan kapılardan sadece biri. Kalabalıklardan, düşük IQ’lülerden, ölümden, ezcümle Armageddondan kaçmada biyolojinin açtığı kapıdan başka şeyler de giriyor. Coğrafi ayrışma, ırksal segregasyon ile kol kola gidiyor. Bir sonraki bölümde, Silikon Vadisi elitinin kıyametten kaçış rotalarına göz atacağız.


(*) Başlıktaki gönderme Esinleme (Revelation) 21:4’ten: “Onların gözlerinden bütün yaşları silecek. Artık ölüm olmayacak. Artık ne yas, ne ağlamak, ne de ıstırap olacak. Çünkü önceki düzen ortadan kalktı.”
(1) İkilinin yazdığı Önsöz’den aktarıyorum, bkz. Boris Groys, Russian Cosmism, MIT Press, 2018, New York.
(2) Bogdanov, her nedense “ilk Bolşevik ütopya” olarak tanıtılan Kızıl Yıldız’ın da yazarıdır ve kitap, Mars’a yapılan bir yolculuğu ve bu gezegende inşa edilen sosyalizm ile karşılaşan Rus sosyal demokratımızın başından geçenler anlatır. Mars’ta inşa edilen sosyalizmi tam bir denge ve neredeyse Marslıların bazı psiko-kimyasal özellikleri ile açıklaması hayli manidar olmalı: Nitekim Marslılar, Dünyalı kahramanımız Leonid’deki “kapitalist bilinci” ilaçlarla ortadan kaldırmaya çalışır. Ünlü Sovyet psikoloğu Evald Vasilyeviç İlyenkov’un Kızıl Yıldız’a yönelik mükemmel eleştirisi için bkz. https://www.marxists.org/archive/ilyenkov/works/positive/positii.htm. Uzay yolculuğu ve uzayın kolonileştirilmesi fikrine dizinin bir sonraki bölümünde ayrıca değineceğiz.
(3) Thiel, ömür uzatma ve ölümsüzlük araştırmalarındaki en eski ve en aktif yatırımcılardan biri. Bilim adamı Aubrey De Grey ve Thiel’in ortağı Jim O’Neill (şu anda Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı müsteşar yardımcısı) tarafından yönetilen, sonsuz yaşamın sırrını keşfetmeye adanmış SENS Research Foundation adlı bir enstitüye fon sağlamıştı. Thiel ayrıca yaşlanmayı durdurmayı amaçlayan genetik startup’ı Halcyon Molecular’ı desteklemiş, bilincimizi bilgisayarlara indirmeyi amaçlayan Singularity Institute’a 1 milyon dolar bağışlamış ve daha gelişmiş bir gelecekte yeniden canlandırılabilmesi ihtimaline karşı, öldüğünde vücudunun dondurulması için Alcor Life Extension Foundation’a üye olmuştu. Hatta gençlerin kanını kendine enjekte ederek yaşlanmayı geciktirme gücünü araştırdığı da iddia ediliyor. Bir konferansta bu konu sorulduğunda “Ben vampir değilim,” diye yanıt vermişti.
(4) Aleksandr Çijevski daha da ileri giderek, kitlesel devrimci hareketlerle Güneş’in hareketi arasında bağ kurar ve ayrıca, tarihsel sürecin on bir yıllık güneş aktivitesi döngülerine karşılık gelen aktif ve pasif dönemlerin birbirini izlemesi ile karakterize olduğunu ileri sürer.
(5) Independent yazarı Io Dodds aktarıyor: “Termodinamiğin ikinci yasası, kapalı bir sistemdeki tüm enerjinin sonunda işe yaramaz bir denge durumuna yayılacağını söyler. Fizikçi Jeremy England, kozmosun doğası gereği bu süreci hızlandıran madde formlarına, örneğin mevcut tüm enerjiyi tüketmek için durmaksızın kendini kopyalayan yaşam gibi, eğilimli olduğunu öne sürmüştür. E/Acc, bu yeni ama tartışmalı teoriyi genelleştirerek, enerji tüketimimizi en üst düzeye çıkarmanın varlığımızın en üst amacı olduğunu iddia ediyor. Bazen ‘termodinamik tanrı’ olarak kişileştirilen evren, bizim yıldızları fethetmemizi ve onları devasa enerji santrallerine dönüştürmemizi istiyor ve tüm insanlık tarihi bu kozmik kadere doğru atılan adımlar olagelmiştir.”
(6) Marx, bu metaforu Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı’da kullanıyor: Felsefenin din eleştirisinin, kutsal olmayan biçimlerin eleştirisine de yönelmediği sürece, insanın zincirlerinden kurtuluşu anlamına değil, onun acısını daha da katmerlendirecek bir işkenceye dönüşeceğinin altını çiziyor.
(7) Darwin’in buna bir hayli çanak tuttuğunu da kabul etmek gerek. Açıkça Malthusçu bir nüfus teorisine yaslanan Türlerin Kokeni, ilk heyecanlarına rağmen, Marx ve Engels tarafından daha sonra kıyasıyla eleştirilecekti.

Amerika

ABD sağında veri merkezi ve yapay zeka çatlağı büyüyor

Yayınlanma

ABD’de veri merkezlerinin inşasına yönelik direnç sağ siyasi kulvarda ve Başkan Donald Trump’ı seçen koalisyonda bölünmelere yol açarken, teknoloji odaklı muhafazakarlar ile yerel toplulukları korumak isteyen popülist kesim karşı karşıya geliyor. Trump yönetiminde etkili olan teknoloji yatırımcıları yapay zeka yarışında geri kalmamak için kısıtlamaların kaldırılmasını talep ederken, muhafazakar kanaat önderleri tesislerin çevreye ve kaynaklara etkilerine yönelik endişeleri dile getiriyor.

Veri merkezlerinin inşasına yönelik direnç uzun süredir ağırlıklı olarak sol kesimden gelirken, bu durum son dönemde sağ siyaseti ve Başkan Donald Trump’ın seçilmesini sağlayan koalisyonu bölen bir konu haline geliyor.

Trump yönetiminde nüfuz sahibi olan teknoloji odaklı muhafazakarlar, ABD’nin yapay zeka alanında hakimiyet kurmak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğini, aksi takdirde yabancı rakiplerine karşı zemin kaybedeceğini savunuyor.

Trump’ın Bilim ve Teknoloji Danışmanları Konseyi Eş Başkanı ve teknoloji yatırımcısı David Sacks, Çin’in yeni yapay zeka modelinin etkinliğine dikkat çekerek bu argümanı öne sürdü.

Daha önce Trump’ın yapay zeka koordinatörü olarak da bilinen Sacks, sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda, “Bu sırada Amerika kendi kendini kısıtlıyor: Siyasetçiler ve bürokratlar yeni veri merkezlerini yasaklıyor, eyalet düzenlemelerini artırıyor ve yeni sınır modelleri önceden onaylayacak yeni federal kurumlar kurulması için baskı yapıyor. Yapay zeka yarışı böyle kaybedilir. Kendimizi çıkmaza sokarsak dünyanın geri kalanı bizim kurallarımızla oynamayacaktır” ifadelerini kullandı.

Diğer taraftan, yerel topluluklar üzerindeki etkilerden endişe duyanlar ile mahremiyet savunucularının sesleri, halkın veri merkezlerine yönelik tepkileriyle paralel olarak daha gür çıkmaya başlıyor.

Heritage Foundation Başkanı Kevin Roberts, Shenandoah Nehri kıyılarına kurulması planlanan veri merkezlerine işaret etti.

Roberts, Fox Business kanalında yaptığı açıklamada, “Oradaki insanlar kendilerinden bir şeylerin alındığını hissediyor. Serbest piyasa karşıtı değiller. Sadece burada bir uzlaşı sağlanıp sağlanamayacağını veya bu durumun getireceği kayıpların değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini soruyorlar” dedi.

Roberts ayrıca, şüpheyle yaklaşan ancak bu teknolojinin faydalarından yararlanmaya devam edebilmek için ortak bir çözüm bulunmasını isteyen insanlarla aynı safra yer aldığını ekledi.

Trump’ın eski danışmanı Steve Bannon da uzun süredir teknoloji sektörünün Trump yönetimi üzerindeki etkisine ve yapay zeka politikasını şekillendirme biçimine karşı çıkan popülist sağın seslerinden biri olarak biliniyor.

Sunucu Tucker Carlson ise Trump’ın ülke genelinde Amerikalıların daha fazla gözetlenmesine ve izlenmesine zemin hazırlayan veri merkezlerini desteklediğini savundu.

Kamuoyu araştırmaları, Amerikalıların çoğunluğunun bölgelerinde bir veri merkezi kurulmasını istemediğini gösteriyor.

Demokratların yerel veri merkezlerine “kesinlikle karşı çıkma” eğilimi Cumhuriyetçilere kıyasla daha yüksek seyrediyor. Demokrat seçmenler şüphelerinin gerekçesi olarak kaynak kullanımı ve çevre üzerindeki etkileri gösteriyor.

Tepkiler tamamen parti sınırlarıyla sınırlı kalmıyor. Gallup’un mayıs ayında gerçekleştirdiği araştırma, Demokratların yüzde 56’sının, Cumhuriyetçilerin ise yüzde 39’unun yakınlarında bir veri merkezi kurulmasına “kesinlikle karşı olduğunu” ortaya koyuyor.

Trump yönetimine yakın üst düzey isimler, veri merkezlerine ve yapay zekaya yönelik şüpheleri tamamen benimsemeden, bu tesislerin beraberinde getirdiği politika sorunlarını kamuoyu önünde kabul ediyor.

Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı James Blair, Roberts’ın televizyon programındaki açıklamalarına doğrudan yanıt vererek, asıl sorunun veri merkezleri değil enerji sağlayıcıları olduğunu savundu.

Blair, X sosyal platformunda yaptığı paylaşımda, “Sorun, Kevin’ın bölgesine elektrik üretimi sağlaması gereken kesimlerden kaynaklanıyor. Elektrik talebi yüksek ancak tedarikçiler üretim yapma konusunda yetersiz kalıyor” diye yazdı.

Popülist-muhafazakar eğilimli Bull Moose Project Başkanı Aiden Buzzetti, enerji konularının bu düzeyde tartışılmasının, veri merkezlerine yönelik tepkiler büyürken yapay zeka ve veri merkezi savunucularının da mevcut siyasi koşullara uyum sağlamak zorunda kaldıklarını gösterdiğini ifade etti.

Buzzetti, “Bu başlıklar bir yıl önce standart konuşma konuları değildi. Bu tesislerin inşasını savunabilmenin tek yolu bu olduğu için bu söylemler hızla yaygınlaşıyor” değerlendirmesini yaptı.

Bull Moose Project, geçen hafta bu bölünmede ortak bir zemin bulmayı amaçlayan bir yasa önerisi sundu. Öneri, teknoloji şirketlerinin veri merkezleri için gereken enerji kaynağını kendilerinin inşa etmesi veya satın alması yönündeki Trump yönetiminin tüketici koruma taahhüdünü yasal güvenceye kavuşturmayı hedefliyor.

Cumhuriyetçi Temsilci Gabe Evans tarafından sunulan benzer bir tasarıdan farklı olarak, Bull Moose önerisi bir zorunluluk getirmiyor, bunun yerine Enerji Bakanlığına şirketlerin gönüllü olarak imzaladığı anlaşmaları uygulama yetkisi veriyor.

Buna rağmen, veri merkezlerine ve yapay zekaya yönelik tabandan gelen direncin boyutu konusundaki tartışmalar devam ediyor.

Eski Çay Partisi (Tea Party) lideri Amy Kremer tarafından kurulan yapay zeka karşıtı “Humans First” grubu, cumartesi günü yerel, eyalet düzeyindeki ve federal siyasetçilere yapay zeka veri merkezlerine karşı çıkmaları için baskı yapmak amacıyla ülke genelinde protestolar düzenledi.

Reuters’ın aktardığına göre, 42 eyalette hem Cumhuriyetçi hem Demokrat eğilimli bölgelerde toplam 142 protesto gerçekleştirilmesine rağmen katılım beklenenin altında kaldı.

Kremer ve diğer organizatörler, veri merkezlerinin tamamen durdurulmasını desteklemediklerini, kararı yerel toplulukların vermesini istediklerini belirtti.

Kremer, veri merkezlerine karşı oluşan bu ivmeyi 2010’lardaki Çay Partisi hareketine benzetse de, eyaletlerdeki protestoları düzenleyenlerin farklı siyasi partilere mensup olduğu bildirildi.

Birçok muhafazakar yorumcu ise protestoları ve düzenleyen grubu eleştirerek, Humans First grubunun Silikon Vadisi tarafından finanse edilen ve ilericilerle bağlantılı bir “sol operasyonu” olduğunu öne sürdü ve katılımın düşük olduğu protestoların fotoğraflarını paylaştı.

Okumaya Devam Et

Amerika

Trump yanlısı “Maga Inc” ara seçimler için 400 milyon dolarlık bir fon oluşturdu

Yayınlanma

Donald Trump’ın en büyük bağışçı grubu Maga Inc, Kongre ara seçimler için 400 milyon dolardan fazla bir seçim fonu biriktirdi.

Pazartesi günü yayınlanan federal belgelere göre, bu Süper PAC (Siyasi Eylem Komitesi) haziran ayında 19 milyon dolar topladı.

Bu tutarın 10 milyon doları, bağışlarını karşılamak için bitcoinlerini nakde çeviren milyarderler Tyler ve Cameron Winklevoss’tan geldi.

Maga Inc, başkanlık seçimi yapılmayan bir yılda diğer tüm PAC’lerden daha fazla fon topladı.

2018 ve 2022 ara seçimleri öncesinde, Trump ve eski başkan Joe Biden’ı destekleyen PAC’lerin biriktirdiği fon, Maga Inc’in mevcut nakit rezervinin yüzde 5’inden azdı.

Bu grup, kasım ayındaki ara kongre seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin Demokratlardan daha fazla bağış toplama çabalarını güçlendirdi.

Fakat bazı Demokrat Temsilciler Meclisi ve Senato adayları, Cumhuriyetçi rakiplerinden çok daha fazla bağış toplamış durumda.

Maga Inc’in elindeki nakit, Cumhuriyetçi Ulusal Komite’nin elindeki 129 milyon doların üç katından ve Demokratik Ulusal Komite’nin seçim fonundan neredeyse 25 kat daha fazla.

Geçen ay Maga Inc’e en az 1 milyon dolar bağışta bulunan diğer isimler arasında NASA yöneticisi Jared Isaacman, iş adamı ve Georgia eyalet valiliği adayı Rick Jackson, Trump’ın Kennedy Center yönetim kuruluna atadığı hayırsever Patricia Duggan, yatırımcı Konstantin Sokolov ve Trump’ın danışmanı David Sacks tarafından kurulan bir PAC yer alıyor.

Trump’ın son seçim kampanyasını destekleyen diğer PAC’ler de para toplamaya devam etti. Never Surrender Inc, 2026’nın ilk çeyreğinde çoğunlukla küçük meblağlı bağışlar yoluyla 5,5 milyon dolar topladı. Grubun elinde yaklaşık 60 milyon dolar bulunuyor.

Öte yandan Maga Inc, hâlâ benzersiz bir güç olmaya devam ediyor. En son açıklanan verilere göre, Temsilciler Meclisi ve Senato’daki Cumhuriyetçi liderlik kadrosuyla uyumlu dört siyasi grup (Senato Liderlik Fonu – SLF, Kongre Liderlik Fonu – CLF, Ulusal Cumhuriyetçi Kongre Komitesi ve Ulusal Cumhuriyetçi Senato Komitesi) toplam 529 milyon dolarlık nakit kaynağa sahip.

2026’da Kongre’nin kontrolünü ele geçirmeye odaklanan Demokratik PAC’ler ise 336 milyon dolara sahip.

Milyarderler, bu seçim döngüsünde ABD siyasi sistemini etkilemek için yine bol miktarda para akıttı.

2026 Kongre seçimlerinin en büyük iki ABD’li bağışçısı, Susquehanna ticaret şirketinin kurucu ortağı Jeff Yass ile Trump’ın müttefiki ve İsrail destekçisi olan, aynı zamanda merhum kumarhane devi Sheldon Adelson’ın eşi Miriam Adelson.

Miriam Adelson, bu yıl Maga Inc, SLF ve CLF’ye en az 65 milyon dolar bağışladı.

Yass, çeşitli muhafazakâr gruplara 87 milyon dolardan fazla bağışta bulundu. Bu tutarın 20 milyon doları, Ohio’da Vivek Ramaswamy’nin valilik kampanyasını destekleyen bir Super PAC’a aktarıldı.

Bu PAC ayrıca Elon Musk’tan 5 milyon dolar ve hedge fon yöneticisi Bill Ackman’dan 1 milyon dolar bağış aldı.

Wall Street’ten Citadel kurucusu Ken Griffin ve Blackstone CEO’su Stephen Schwarzman, sırasıyla Cumhuriyetçi kongre seçim kampanyası gruplarına 15 milyon dolar ve 13 milyon dolar bağışladı.

Schwarzman ve Griffin, Maine’de Cumhuriyetçi senatör Susan Collins’i destekleyen bir Super PAC olan Pine Tree Results’a da sırasıyla 10 milyon dolar ve 2,5 milyon dolar daha bağışladı.

ABD yasaları, Super PAC’lerin siyasi kampanyalar için sınırsız fon toplamasına izin veriyor.

Kripto ve yapay zeka sektörleri de ABD siyasi sistemine nakit akışını sürdürdü. Kripto yanlısı bir Super Pac olan Fairshake, haziran sonu itibarıyla 127 milyon dolar biriktirirken, daha esnek düzenlemeleri destekleyen yapay zeka yanlısı bir Super Pac olan Leading the Future’ın kasasında ise 31 milyon dolar bulunuyor.

OpenAI başkanı Greg Brockman ve eşi Anna, aralık ayında Maga Inc ve Leading the Future’a toplam 50 milyon dolar bağışladı.

Milyarder Marc Andreessen, Leading the Future, Maga Inc ve Fairshake’e yaklaşık 43 milyon dolar bağışladı.

Mayıs ayında, Anthropic CEO’su Dario Amodei, daha fazla yapay zeka güvenlik düzenlemesi yanlısı bir Super PAC olan Public First’e, ilk önemli federal bağışı olarak 1 milyon dolar bağışladı. Fakat bu PAC’ın kasasında yarım milyon dolardan az para bulunuyor.

Partinin ulusal düzeyde bağış toplama performansı Cumhuriyetçi Parti’nin gerisinde kalsa da, bazı öne çıkan Demokrat adaylar Cumhuriyetçi rakiplerinden daha fazla bağış topladı.

Teksas Senatosu adayı Demokrat James Talarico, Haziran ayı sonunda Cumhuriyetçi rakibi Ken Paxton’dan yaklaşık 20 milyon dolar daha fazla nakit kaynağa sahipti.

Talarico’yu destekleyen bir Super PAC olan Lone Star Rising PAC, LinkedIn’in kurucu ortağı Reid Hoffman’ın 10 milyon dolarlık bağışıyla güçlendi.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD Dışişleri Bakanlığından Küba hakkında 100 sayfalık rapor

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı yayımladığı yeni raporda, Küba yönetimini 2020 yılındaki George Floyd protestoları dahil olmak üzere ülkedeki birçok gösteriyle ilişkilendirdi. Pazartesi günü kamuoyuna açıklanan 100 sayfalık belgede, Havana yönetiminin 1960’lardan itibaren ABD karşıtı radikal hareketleri ve sol grupları kapsayan geniş bir ağ kurduğu iddia edildi.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından pazartesi günü yayımlanan 100 sayfalık yeni raporda, Küba’nın 2020 yılında George Floyd’un öldürülmesinin ardından düzenlenen gösteriler de dahil olmak üzere ABD’deki bir dizi protestoyla bağı olduğu öne sürüldü.

Belgede, Küba yönetiminin 1960’lı yıllardan itibaren “ABD’ye ve daha geniş anlamda Batı’ya yönelik her şeyin üzerinde tutulan bir hınç ve köklü bir nefret etrafında şekillenen, yeni ve farklı bir Marksizm türünün atan kalbi olarak hizmet ettiği” iddia edildi.

Raporda, Küba makamlarının kendilerini bu amaca yönelik küresel bir aktivist, entelektüel ve siyasi grup koalisyonu devşirmeye, yetiştirmeye ve harekete geçirmeye adadığı savunuldu. Bu faaliyetlerle Black Panthers ve Weather Underground’dan Antifa’ya kadar Amerika’nın en bilinen ve etkili aşırılıkçı hareketlerinin orantısız bir kısmını şekillendiren, yaygın bir devrimci ağ kurulduğu ileri sürüldü.

Söz konusu rapor, Havana yönetimi ile ABD genelindeki güçlü solcu kar amacı gütmeyen kuruluşlar, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) karşıtı gruplar, sosyalist oluşumlar ve Marksist örgütler arasında da bağlar kurdu.

Küba’nın George Floyd protestolarına büyük bir memnuniyetle destek verdiği savunulan raporda, ülkenin devlet medyasının ve hükümet yetkililerinin, gösteriler sırasında ABD’yi “Küba’nın insan hakları sicilini eleştirmeye ahlaki açıdan uygun olmayan, sistemsel olarak ırkçı bir ülke” şeklinde tasvir ettiği kaydedildi.

Diğer yandan, ABD’nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Mike Waltz bu ayın başlarında Küba’yı bir ulusal güvenlik tehdidi olarak nitelendirdi. Waltz ayrıca Çin ve Rusya’yı, Küba’da bulunan ABD askeri üslerinin çevresinden bilgi toplamakla suçladı.

Mayıs ayında ise CIA Direktörü John Ratcliffe, Başkan Donald Trump’ın adaya yönelik olası bir işgal veya askeri yanıt konusundaki uyarısını yinelemek üzere Kübalı yetkililerle bir araya gelmişti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English