Bizi Takip Edin

Amerika

Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…

Yayınlanma

“Bu yaratıklardan birisi bir zamanlar sana ‘öldüremeyeceğin kimseyi diriltme’ diye yazmıştı. Daha önce bir kez, muhtemelen aynı yoldan, mahvolmuştun; şimdi bir kere daha kendi kötü büyün seni mahvedecek. Curwen, bir insan doğayla belirli sınırların ötesinde oynayamaz ve dokuduğun her dehşet, seni yeryüzünden silmek için yükselir.”
H. P. Lovecraft – Charles Dexter Ward Vakası

“— Peki neden deneye onunla başlamıyorsunuz?
— Çünkü Profesör Dowell’in başı, binlerce diğer insan başından daha değerli. Brick’in başına bir beden bahşetmeden önce bir köpekle başladım. Brick’in başı köpeğinkinden çok daha değerli; ve Dowell’in başı Brick’inkinden çok daha değerli.
— Köpeğin ve insanların hayatı karşılaştırılamaz, Profesör…
— Aynı şekilde Dowell’in ve Brick’in başı da.”
Aleksandr Belyaev – Profesör Dowell’in Başı

Kahramanımız yine Peter Thiel. Bilimsel buluşlardan ziyade, bilimsel kahramanlıktan duyulan heyecanı yitirişimize ağıt yakıyor. Bu heyecana, Ekim Devrimi sonrası Sovyet Rusya’yı, Sovyetlerin 1920’lerini de dahil ediyor:

“19. yüzyılın sonları, 20. yüzyılın başlarında, Sovyet Devrimi’nin yaşandığı 1920’lerde Sovyetler Birliği’nde kozmizm adı verilen bir hareket vardı. Bu hareket, devrimin başarılı olması için bilim ile işçilerin birleşmesiyle tüm ölüleri fiziksel olarak diriltmek ve çağa ayak uydurmak gerektiğini savunuyordu.

Sloganları ‘Dünyanın ölüleri, birleşin’ idi ve tabii ki bu konuda pek ilerleme kaydedemediler. Sonra bir noktada, Stalin’in iktidara gelmesiyle birlikte göstermelik mahkemeler geldi ve ölümler azalmaya değil, artmaya başladı.”

Thiel’in bir şeyi yanlış hatırladığını söyleyip geçelim: Ölüleri dirilterek onları da kıyama davet eden ilk kişi, 1903 yılında ölen, yani devrimden çok önce bu dünyadan göçen kozmist Nikolay Fedorov’du.

Fedorov, ölümün doğal bir şey olmadığını, daha çok insanın tasarımındaki bir kusur olduğunu, tıpkı tıbbın hastalıkları tedavi etmeye çalıştığı gibi, teknolojik ve bilimsel yollarla aşılması gereken bir şey olduğunu düşünüyordu. Öncelikle, ölüm yeni bir şekilde anlaşılmalıydı: Ruhun bedeni terk etmesine rağmen varlığını sürdürdüğü gibi, ölümü de insanın maddi durumundaki bir değişiklik olarak anlayabilirdik. Nasıl ki akıl ve bilgiyi kullanarak hastalara bakmak gibi bir etik yükümlülüğümüz varsa, ölümü yenmek, ölüleri hayata döndürülmek de aynı türden etik bir görevdi.

Ölüler, cennetteki ruhlar olarak değil, maddi biçimde, bu dünyada, tüm anıları ve bilgileriyle birlikte geri dönecekti: hiçbir şey bitmeyecek ve herkes ve her şey devam edecekti.

Gerisini Anton Vidokle ve Brian Kuan Wood yazıyor:

“Fedorov’un ‘ortak vazife’ [common task] felsefesi, bu nedenle bütün sosyal ilişkilerin, üretici güçlerin, ekonominin ve siyasetin, fiziksel ölümsüzlük ve maddi diriliş gibi tek bir hedefe doğru tamamen yeniden yönlendirilmesini gerektirir.”(1)

Bununla birlikte, gerçekten de, 1920’ler Sovyet Rusya’sında kozmist veya kozmizm bağlantılı kişiler ve kurumlar vardı. En bilinenleri, Lenin’in en büyük muarızlarından Aleksandr Bogdanov ve onun kuruluşuna önayak olduğu meşhur Proletkült’tür. Kozmizmin başlıca araştırma konuları yaşam süresini uzatma, ölüleri diriltme, evrende başka dünyalara göç gibi başlıklardı; söylemeye gerek bile yok ki, bilim ve teknoloji bu araştırmalarda başat rol oynuyordu. Daha sonra Tektoloji adını verdiği bir “evrensel bilim” geliştirmeye ömrünü adayan Bogdanov, ne tesadüftür ki, yaşlılığı durdurma amacıyla da yaptığı kan transfüzyonu deneylerinden birinde kaptığı bir hastalık sonucu hayata veda edecekti.(2)

İsme boğmaya gerek yok, ama bir tür modern “kozmik anksiyete”, bilim insanlarını, siyasetçileri, filozofları ve kimi zenginleri “ölümsüzlük” ilmine yönlendiriyor. Kozmizm, ya da daha yeni versiyonuyla transhümanizm (“insan ötesi”), belki de Faust’tan günümüze gelen; kara büyü ile, mezar soygunculuğu ile, Ortaçağın yasaklı simyacılığı ile, dünya egemenliği ile, Armageddonu önlemek ile ve daha bir sürü şeyle özdeşleştirilen ölüleri diriltmeye, hiç olmadı ölümü ötelemeye, o da olmadı biyolojik varlığımızı ilerletmeye varıyor, en azından varmak istiyor.(3)

Fakat burada da iyimserler ve kötümserler var. Örneğin Fedorov, ölülerle dirilerin birleşip yeryüzünde cenneti kurması için aklımızı kullanmamız gerektiğini, üstelik bir Ortodoks olarak söyleyebiliyordu. Ama Georges Bataille, Güneş’in Dünya’ya, yüzeyinde yaşayan organizmaların anında emebileceğinden daha fazla enerji gönderdiğini öne sürerek, bu fazla enerjinin doğal olarak fazlalığa yol açtığını, eğer bu fazlalık coşkulu festivaller ve toplu cinsel fantezilerle tüketilmezse, şiddet ve savaşa harcanacağını, dolayısıyla “kozmik enerji”nin, insan kültürünün ve siyasetinin “düzen ve düzensizlik arasında sonsuza dek gidip gelmesinin” nedeni olduğunu öne sürer.(4)

Son olarak, Rus avangardının öncü isimlerinden Kazimir Maleviç, Velimir Hlebnikov, Aleksey Kruçenıh ve Mihail Matyuşin’in fütürist-gizemli operası Güneş’e Karşı Zafer ile bu bahsi kapatıyoruz. Rus kozmizmi üzerine alıntıladığımız kitabın editörü Boris Groys yazıyor, biraz uzun olsa da dokunmadan aktarıyorum:

“Eser, Güneş’in yok oluşunu ve kozmosun kaosa dönüşmesini kutluyordu. Bu [yok oluş ve kaos], Maleviç’in opera sahne tasarımı için ilk kez kullandığı siyah kare ile sembolize ediliyordu. Yirminci yüzyılın başlarında, kaosun hakimiyeti kaçınılmaz görünüyordu, çünkü artık hiç kimse ilahi veya doğal düzenin istikrarına inanmıyordu. Dini veya rasyonel olsun, istikrarlı bir düzen fikri ontolojik garantisini kaybetmiş gibi görünüyordu. Yeni teknolojiler, eski şeyleri, eski gelenekleri ve alışılmış yaşam biçimlerini kalıcı olarak yerinden etmek, modası geçirmek ve nihayetinde yok etmekteydi; böylece ‘geleneksel dünya düzenine’ olan inancı sarsıyordu. İlerleme mantığına tabi olan teknolojik gelişme, istikrarlı bir düzeni hoş görmeyen bir kaos gücü olarak kendini gösteriyordu. Gelecek, hem geçmişin hem de bugünün düşmanı olarak görülmeye başlandı. Tam da bu görüş nedeniyle, fütüristler geleceği kutladılar, çünkü gelecek, geçmişte var olan ve hâlâ var olan her şeyin yok olacağına dair bir vaat içeriyordu.”

Dizinin ilk bölümünde Thiel’in şahsında cisimleşen “ahir zaman” veya “kıyameti kucaklama” fikrinin köklerini tespit edebiliyoruz. Teknoloji coşkusu, bilime yönelik sözde iman, insanın apokalipsten teknik eliyle kurtulup üst-insan haline gelmesi veya üst-insan olarak apokaliptsten kurtulması… Tüm bu iyimser görünümün altında bariz bir felaket beklentisi sırıtıyor. Teknoloji, kıyameti bekleyen kötümserlerin, özellikle de mülk sahiplerinin, biricik sığınağı haline geliyor. Kıyamet, mutlaka Dünya’ya düşen devasa bir göktaşından veya salgın hastalıktan kopmuyor: Örneğin “renkli” halkların Amerika’ya biner biner gelişi de bir mini kıyamet, yoksullara devlet teşviği de, hatta ulusal egemenlik ve vergilendirme de…

Silikon Vadisi eskatolojisi – 1: Ahir zamanı beklerken

Yapay zeka: İyinin ve kötünün ötesinde

Bu transhümanist yaygaranın odak noktasındaki yapay zekanın (AI) Silikon Vadisinde iki ana hizip yarattığını belirterek somut tartışmalara doğru ilerleyelim.

Queen Mary Londra Üniversitesinde siyaset teorisi profesörü Elke Schwarz, Vadideki iki hizbi şöyle özetliyor: Birincisi, teknolojinin, ama özellikle de AI’ın her derde deva olduğunu savunan e/acc, yani “effective accelerationists” (efektif hızlandırıcılar/akselerasyonistler) ekibi; ikincisi ise Effective Altruism (Efektif Özgecilik – EA) adı verilen, AI’ın insanlık için yarattığı tehlikeleri yönetmeyi odağa alan bir grup.

2023 yılında “Tekno-İyimser Manifesto” ile gündeme oturan risk sermayedarı ve Trump destekçisi Marc Andreessen birinci grubun öne çıkan isimlerinden. Manifesto, olağanüstü yeteneklere sahip kişilerin, bizi “teknolojik süper insanlar” haline getirecek ve “çok daha üstün bir yaşam ve varoluş biçimi” yaratacak bir teknolojik ütopya inşa etmelerini savunuyor.

Andreessen’in sanal broşürü, “teknoloji özgürleştiricidir” inancına yaslanıyor. “Yalanlar” alt başlığında, “Teknolojinin işlerimizi elimizden aldığını, maaşlarımızı düşürdüğünü, eşitsizliği artırdığını, sağlığımızı tehdit ettiğini, çevreyi mahvettiğini, toplumumuzu yozlaştırdığını, çocuklarımızı ahlaksızlaştırdığını, insanlığımızı bozduğunu, geleceğimizi tehdit ettiğini ve her şeyi mahvetmek üzere olduğunu söylüyorlar,” diyerek bir düşman tarif ediyor. Zekâmızın “doğal hakkımız” olduğunu savunuyor; yine “onlar”, doğa üzerindeki kontrolümüzü, daha iyi bir dünya kurma yeteneğimizi reddetmemizi söylüyor.

Teknoloji, “insan olmanın anlamını” genişletiyor, en azından Andreessen buna inanıyor. Peki “düşmanlar” kimler? Teknolojik ilerlemenin ve teknolojik olarak üretilen bolluk ütopyasının önünde duran her şey: devletçilik, kolektivizm, sosyalizm, bürokrasi, gerontokrasi, regülasyono, etik, sürdürülebilirlik… Liste uzayıp gidiyor.

7 Şubat 2024 tarihli bir Independent makalesinde, ​​tanınmış startup kurucuları ve yatırımcıların da aralarında bulunduğu yaklaşık 65 kişinin katıldığı bir e/Acc toplantısı düzenleyen yapay zeka araştırma mühendisi Rohan Pandey, “E/Acc, yapay zeka geliştiricileri olarak rolümüzün, evrenin temel termodinamik iradesiyle tam olarak uyumlu olduğunu veya bu iradeden doğrudan ortaya çıktığını fark etmekle ilgilidir,” diyor.(5)

Destekçiler arasında Andreessen’in yanı sıra yatırımcı arkadaşı Garry Tan, “Pharma Bro” olarak bilinen ve tıbbi yapay zeka girişimcisi haline gelen Martin Shkreli gibi eksantrik tipler yer alıyor.

EA’e göre ise AI, insanlığın tamamen yok olmasına neden olabilecek en büyük tehdit ve aynı zamanda yeryüzünde, uzayda veya dijital ortamda “sayısız fayda ve insan ömrünün uzaması” için de bir yol sunuyor.

E/acc taraftarları tarafından “kıyametçiler” olarak adlandırılan EA hizbi, e/acc taraftarları gibi, teknoloji aracılığıyla yansıtılan kıyamet ve zafer hikayeleriyle yol alıyor. 

Bunun odak noktası, AGI (Yapay Genel Zeka) peşinde koşmak. Schwarz’a göre genellikle manevi terimlerle süslenen AGI, yapay bilinç yaratma arzusunu temsil eder; bu, teknolojinin artık bir şey değil, daha üstün bir varlık olduğu yapay bir yaratım demek.

Schwarz, bu hiziplerin arkasında sermaye mantığına da işaret ediyor ve her ikisinin de aslında kendi ideolojik cephesinden maddi çıkar elde etmek için yarıştığını hatırlatıyor:

“Bununla birlikte, her iki grup da, AI’ın geleceğe yönelik bir gerçekliğin düzenleyici ilkeleri olarak yer aldığı, aynı yarı-manevi madalyonun iki yüzünü temsil ediyor. Her iki grup da risk sermayesi mantığına derinlemesine yerleşmiştir ve daha fazla AI’ın geliştirilmesini ve yaygınlaştırılmasını teşvik etmek ve kendi AI girişimleri için daha fazla sermaye çekmek konusunda önemli çıkarları bulunuyor. Her iki kamp da halihazırda muazzam miktarda sermaye yatırımıyla destekleniyor ve bu sayede geleceğe dair kolektif vizyonlarımız üzerinde önemli bir etkiye sahip. Bunu yaparken, her ikisinin de sırlarla, bilinmeyenle ve hayal dünyasıyla ilgilenen eskatolojik anlatılara yönelmiş olduğu açıkça görülüyor.”

Öteden beri, insanlığın kaçınılmaz geleceği hakkında gizli bilgilere sahip olduklarını inandırıcı bir şekilde iddia edebilenler, daha büyük siyasi güce sahip olanlardı. Schwarz’a göre bugün de durum aynı ve “maddi çıkarları olanlar, tekno-eskatolojik anlatıların muazzam bir etkiye sahip olduğunu anlıyorlar.”

Dolayısıyla özgürlük ve kurtuluş anlatısı, aslında ezilenlerin özgürlük ve kurtuluş anlatısının etrafını çevirmek için kurgulanıyor. Yıkıcı eleştiri gibi görünen Silikon Vadisi ideolojisi, aslında insan zincirlerini kırıp yaşayan çiçekleri toplasın diye değil, hem zincire vurulsun hem de hayali çiçeklerinden mahrum kalsın diye kullanılıyor.(6)

Zenginliği genetikleştirmek: Süper zeki kast fantezisi

Silikon Vadisinin korkusu ve isyanı yeni değil, bunu daha önce de vurguladım. Yoksulların, işçilerin, göçmenlerin, “renkli” halkların, yerine göre Slavların veya Yahudilerin, yerine göre ise Avrupa’nın güneyinde yaşayan Latin halklarının zekasına ilişkin kuşkular 19. yüzyılın son çeyreğinde ırk teorilerinin yaygınlaşması ile birlikte “bilimsel” bir forma bürünüyor ve bilinen ırksal hiyerarşiler oluşturuluyor.

Öjeninin doğuşu bunun bir sonucu. Nazizmde “ırksal hijyen” delilik seviyesine ulaşsa da, “makul” bir sahte-bilime de yaslanıyor. Japon emperyalizminde de benzer bir takıntı var. Sosyal korku biyolojikleştiriliyor ve Darwin’in düşüncesi sosyalleştiriliyor.(7)

Yakın zamanda yayınlanan bir Wall Street Journal (WSJ) haberine göre, Silikon Vadisi’ndeki teknoloji girişimcileri, ileri genetik test ve embriyo seçimi yöntemlerini kullanarak “daha zeki” bir nesil yaratmak için aktif olarak yatırım yapıyor. Bazı teknoloji şirketi yöneticileri, doğacak çocuklarının IQ seviyesini tahmin eden hizmetler için 50 bin dolara varan ücretler ödüyor.

Ama süper-zeki kast yaratma hevesi, yine bir korkuya dayanıyor. Haberde, en sıra dışı nedenin, bir grup bilgisayar bilimcisinden geldiği vurgulanıyor: Rasyonalistler olarak bilinen bu grup, yapay zekanın insanlık için varoluşsal bir risk oluşturmasından korkuyor!

Süper zeki zengin kastı yaratması murat edilen Genomic Prediction’ın kurucu ortağı, bu grubun, güvenli yapay zeka yaratmanın yollarından birinin, “daha zeki insanlar tarafından geliştirilmesi olduğunu” düşündüğünü söylüyor.

Kurucu ortak, “Bu kişilerden bazıları, daha zeki insanlar yaratmayı amaçlayan uzun vadeli bir öjeni programına adanmış durumda ve daha zeki insanlar, yapay zekayı güvenli hale getirecek kişiler olacak,” diyor.

San Francisco Standard için yazan ve kendisi de bu testlere “gazetecilik” aşkından katılan Margaux MacColl, bize daha ayrıntılı bilgiler veriyor. Malikanesinde bir partiye katıldığı risk sermayedarı ve yeni doğum yapan karısı, embriyolarını poligenik hastalıklar (bipolar bozukluk veya Alzheimer gibi birçok genin birleşik etkisiyle ortaya çıkan karmaşık hastalıklar) için embriyo başına 2.500 doların üzerinde ücret alan genetik test şirketi Orchid’e test ettirmişlerdi (Thiel bu şirketin yatırımcısıydı). Yazar, bebeğin tüm diğer bebeklere benzediğini ama genetik biliminin izin verdiği ölçüde “optimize edildiğini” söylüyordu.

Poligenik testler yapan girişimler, Silikon Vadisinin en yeni yıldızlarından olsa da araştırmalar, poligenik hastalıklara “risk puanı” vermenin hâlâ bir kumar olduğunu, sonuçların “rastgele” ve “tutarsız” olduğunu gösterirken, eleştirmenler bu testlerin Avrupa kökenli insanlardan elde edilen verilere aşırı güvenerek ebeveynlere tehlikeli bir “kontrol illüzyonu” sunduğunu iddia ediyor.

Son beş yılda Anne Wojcicki, Sam Altman, Vitalik Buterin, Elad Gil ve Alexis Ohanian gibi teknoloji liderleri, doğrudan tüketiciye yönelik poligenik testler yapan Orchid, Nucleus ve Genomic Prediction gibi girişimlere milyonlarca dolar yatırım yapmış.

Bu ürünleri kullanan ünlü zenginler arasında Elon Musk, Michael Phelps, Bryan Johnson, Coinbase CEO’su Brian Armstrong gibi isimler de yer alıyor.

Biyoetik uzmanı Illinois Urbana-Champaign Üniversitesi hukuk profesörü Jacob Sherkow, “Şirketlerin bu puanları nasıl hesapladıkları her zaman şeffaf değil. Özel bir algoritmaya sahip olduklarını iddia ediyorlar, ancak gerçekte bu algoritma tamamen bir kara kutu. Bu puanlar tamamen doğru değilse, tüketiciler yanlış bilgilere dayanarak sağlığı için zararlı seçimler yapabilir,” diyor ve ipucunu veriyor.

Şirketler teknik olarak aynı sayıda varyantı test etmiş olsalar bile, tamamen farklı veri setlerine sahip olabilirler. Genomik biliminin toplumsal etkilerini araştıran sinirbilimci ve biyoetikçi Gabriel Lazaro-Munoz, bu veri setlerinin belirli ırklara göre çarpıtılabileceğini veya örneklem boyutlarında farklılıklar gösterebileceğini ve bunun da şirketler arasında bireylerin sonuçlarını önemli ölçüde etkileyebileceğini söylüyor.

Commentary için yazan Christine Rosen, bu şirketlerin hastalığı oluşturduğu düşünülen geni değil, o geni taşıyan bebeği ortadan kaldırmak istediğini düşünüyor.

IQ’nun dönüşü ve nörokastlar

“Silikon Vadisi’nde IQ sevilir,” diyor bu genetik testleri yapan startup’lardan birinin kurucusu. 

Quinn Slobodian, Hayek’s Bastards [Hayek’in Piçleri] kitabında, 1990’larda IQ ve “nörokast” anlayışının ABD’de nasıl yaygınlaştığını anlatıyor. SSCB’nin çözülüşünden sonra, kalıtım ve sosyal hiyerarşiler arasındaki ilişkiler tekrar daha sıkı kuruluyor; “insan genomu” projesi de tuz biber ekiyor:

“Bilgi ekonomisinin ürettiği nörokastlar, hem elit kesimin varlığını kanıtlıyor hem de refah, kamu eğitimi veya 1960’ların Büyük Toplum projesinin külfetli mirası olarak gördükleri pozitif ayrımcılık programları yoluyla sonuçları eşitlemek için gösterilen çabaların boşuna olduğunu kanıtlıyor gibi görünüyordu.”

Sosyal devlet, pozitif ayrımcılık programları, planlama vb. yöntemler işe yaramaz çünkü “bilimsel” olarak kanıtlandığı üzere, “nörokastlar” vardır ve zeka sosyal (ırksal) olarak farklı farklıdır. Bu genetik özellikler dışarıdan müdahalelerle düzeltileme veya iyileştirilemez, dolayısıyla “sosyal devlet” veya eşitlikçilik vaazları boşa kürek çekmektir. 1994 yılında yayımlanan ve çok tartışma yaratan Bell Curve kitabının da belirttiği üzere, kastlar bilişsel yeteneklerle tanımlanıyordu ve iddia oydu ki, ABD’de bir “bilişsel tabakalaşma” vardı: Toplumun daha zeki üyeleri, kendi topluluklarından elit eğitim ve yüksek gelirli istihdam alanlarına çekilirken, düşük zekalı nüfus, “büyük aileleri ödüllendiren çarpık bir sosyal yardım sisteminin teşvikiyle” çoğalmaya devam ediyordu.

Slobodian, Silikon Vadisi’nin 1960’lar ve 1970’lerde ırk biliminin merkezi olduğuna işaret ediyor. Örneğin Stanford Üniversitesinin kurucusu hem at yetiştiricisi hem de insan ırkını geliştirmenin mümkün olduğuna inanan biriydi. Nobel ödüllü Silikon Vadisi’nin Nobel ödüllü fizikçisi William Shockley, önde gelen “bilimsel ırkçılık” savunucularındandı ve düşük IQ’lu erkeklere kısırlaştırılmaları için para ödenmesi gibi fikirleri savundu.

Slobodian’a göre hortlayan bu “IQ ırkçılığı”, temel bir iktisadi dönüşüme işaret ediyordu:

“Onlardan önce Young, onlardan sonra Murray ve Herrnstein ve onlardan sonra sayısız Silikon Vadisi teknoliberteryenleri gibi, onlar da işgücünün giderek daha fazla ‘sibernetik ve otomasyon kontrol sistemleri’ tarafından yürütüleceği bir geleceğe bakıyorlardı. Makineler daha fazla işçiyi işsiz bırakırken, makineleri tasarlayan ve çalıştıran işçileri daha da önemli hale getirecekti. IQ ırkçılığı, ortaya çıkan bilgi ekonomisinin ihtiyaçlarını yansıtıyordu.”

Slobodian, The Guardian için yazdığı bir makalede, ABD’de ekonomiye hâlâ imalatın hakim olduğu dönemlerde, IQ’nun eğitim sonuçlarını ölçmenin bir yolu olarak değer gördüğünü, fakat “bilgi ekonomisinin” 1980’lerde ve 90’larda ortaya çıkmasıyla birlikte bilgi emekçilerinin “tartışmasız bir şekilde gelecekteki refahın öncüsü haline geldiğini” vurguluyor.

Dolayısıyla, ABD’de yetenekli ve üstün zekalı çocukları tespit eden ve onları devlet okullarından alıp parlak zekalılar için hazırlanan yoğun yaz programlarına yerleştiren programlar aracılığıyla eğitimin “daha ince bir şekilde” kurgulanmasını istiyorlar.

Bu üstün zekalı çocuk programının mahsullerinden biri de, okurlarımızın tanıyacağı Curtis Yarvin. JD Vance’in övdüğü Yarvin, gençlik yıllarında Julian Stanley’nin Yetenekli Gençler Merkezi’nin bir üyesiydi. İnsan değerinin ölçüsü olarak IQ’nun önemini savunmaya devam eden Yarvin, 2000’lerin sonlarında, “Karanlık Aydınlanma” veya “neo-reaksiyon” olarak adlandırılan akımın bir temsilcisi olarak, apartheid sonrası Güney Afrika’da IQ testlerinin seçmenleri diskalifiye etmek için kullanılabileceğini önerecekti.

Peter Thiel de 2014 yılında, Cumhuriyetçi Parti’nin sorununun, liderlerinin çoğunun Demokrat Parti’dekine kıyasla “daha düşük IQ’ya” sahip olması olduğunu söylemişti.

Yapay ve zeki: Varlığı bir dert, yokluğu yara

Teknoloji milyarderlerinin, bir gün onu geçebilecek yapay genel zekayı geliştirmek için çırpınırken, üstün insan zekasını övmeleri de kimileri için bir tür ironi.

Örneğin Google’ın kurucu ortağı Larry Page, gelişen teknoloji karşısında insan zekasını bu kadar inatla savunan Elon Musk’ı “türcü” olmakla suçlamıştı.

Fakat Musk’ın çözümü de var: şirketi Neuralink tarafından geliştirilen elektronik beyin implantları kullanarak biyolojik donanımımızı yükseltmeyi ve insan ile makine zekasını birleştirmeyi planlıyor. “İnsanı zenginleştirmek” diyebileceğimiz bir teknoloji ile, alet veya cihaz artık insanın yaratıcı faaliyetinin parçası veya organı olmanın ötesine geçiyor. Makine-insan değil, insan-makine olgunlaşıyor. 

Slobodian, yapay zekaya milyar dolarlar harcanırken, son 30 yıldır amiyane tabirle biraz şımartılan kimi beyaz yaka mesleklerin ortadan kalkacak olmasının IQ manyaklığı ile nasıl bağdaştırılacağını sorguluyor, çünkü IQ takıntısı, aslında “meritokrasi” anlatısının merkezinde yer alıyordu ve beyaz yakalıların “yukarısı” ile işbirliğinin, onlara öykünmelerinin ve yer yer sınıf atlamalarının vesilesi haline geliyordu.

Oysa ortada ironi yok: Bu, yer yer uluslararasılaşmış beyaz yaka emeğinin değersizleştirilmesinin aracı hem yapay zeka, hem IQ takıntısı.

Nekromansi ve gizemden para kazanmak

Silikon Vadisi’nin yaşadığı teknolojik ve felsefi dönüşümler, Timnit Gebru ve Émile P. Torres’in “TESCREAL” olarak tanımladıkları bir dizi ideolojiden büyük ölçüde etkilenmiş görünüyor.

TESCREAL şunların baş harfleri: transhümanizm, ekstropizm, tekillikçilik [singularitarianism], kozmizm, rasyonalizm, efektif özgecilik ve uzun vadecilik [longtermism].

Torres, bir röportajında, “Bu çok heceli kelimeleri telaffuz etmek biraz zor. Transhümanizmi bu ideoloji kümesinin omurgası olarak düşünebilirsiniz,” diye açıklıyor. 

Torres, diğer tüm ideolojilerin transhümanizmden ortaya çıktığını öne sürüyor. Transhümanizm, özetle, “insanı geliştirmek” ve yeniden tasarlamak için ileri teknolojilerin kullanılmasını savunan felsefi bir akım ve nihai hedefi, radikal bir şekilde geliştirilmiş bir “post-insan”, yani insan-sonrası türü yaratmaktır.

Yazar, transhümanistlerin halkla ilişkiler çalışmalarının, tıbbi ilerlemelerin potansiyeline ve ölümü yenme fikrine odaklanmasına rağmen, tarihsel düzeyde eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir ortamda, transhümanizmin hayal ettiklerinin öncelikle zenginlerin yararına olmasının “kaçınılmaz bir sonuç” olarak belireceğine işaret ediyor.

Hatta ona göre, transhümanizmi, “üstün bir ırk yaratma” çabası olarak nitelendirmek bile mümkün. Sonsuz, insan-sonrası bir yaşamın peşinde koşmak bile iddialı ama Silikon Vadisi’nin yeni tarikatları için insanlığımızın sonu sadece bir başlangıç.

Bu bölümü bitirirken Schwarz’a dönelim. Profesörümüz, her şeye rağmen, Silikon Vadisi’nin anlatısının ve gücünün, nihayetinde parayla ilgili olduğunu hatırlatıyor.

AI’ın “yarı tanrı” olarak kutsallaştırılmasının, her şeyden önce AI şirketlerine sermaye yatırımı yapanlara hizmet ettiğini ve özellikle risk sermayesinin mantığına baktığımızda, “manevi” anlatının OpenAI (e/acc) ve Anthropic (EA) gibi girişimlere ve diğerlerine muazzam miktarlarda yatırım yapanların finansal servetini, aşırı sermaye kazançları beklentisiyle güçlendirmeye hizmet ettiğinin ortaya çıktığını vurguluyor.

Schwarz’a göre, “Bir teknolojiye inanç yaratmak, bir startup’ın bu yarı tanrısal teknolojiyi sunma kapasitesini kutsallaştırmak demek ve bu da böyle bir şirketin değerini yükseltmeye hizmet eder.”

Dünyanın en büyük risk sermayesi fonlarından biri olan Founders Fund’ı yöneten Thiel, 2014 yılında yayınlanan ve çok satan kitabı Zero to One: Notes on Startups, Or How to Build the Future’da [Sıfırdan Bire: Startup’lar Üzerine Notlar veya Gelecek Nasıl İnşa Edilir], değerli bir şirket kurmak için “mevcut sırları” kullanmak gerektiğini öne sürüyor.

Kitapta, sırlara (ve Schwarz’ın aktardığına göre, sırlarla birlikte mitlere) olan genel inancın aşındığını üzülerek belirtiyor. Girişimcilerin, sırların gücünü temel alarak şirketlerini kurmaları gerektiğini savunuyor: “Harika bir şirket, dünyayı değiştirmek için kurulan bir komplodur; sırlarınızı paylaştığınızda, bunları alan kişi de komplonun bir parçası olur.”

Schwarz şöyle devam ediyor:

“Kurtuluşun veya kıyametin sırrını elinde tuttuğunu iddia etmek, denenmiş ve test edilmiş, son derece etkili bir anlatıdır ve isteyerek veya istemeyerek giderek daha fazla izleyiciyi kendine çeker. Ve sonuçta çok basit ama çok güçlü bir denkleme geri döner: para eşittir güç. Risk sermayesi, kapsamlı lobi gücüyle, askeriye dahil olmak üzere çeşitli siyasi alanlarda politika manzarasını giderek daha fazla şekillendiriyor. Bu güç ve nüfuz yapısı, özünde, teknolojik eskatolojinin güncel varyantı üzerine inşa edilmiştir.”

Biyoloji ve genetik, insan-ötesine açılan kapılardan sadece biri. Kalabalıklardan, düşük IQ’lülerden, ölümden, ezcümle Armageddondan kaçmada biyolojinin açtığı kapıdan başka şeyler de giriyor. Coğrafi ayrışma, ırksal segregasyon ile kol kola gidiyor. Bir sonraki bölümde, Silikon Vadisi elitinin kıyametten kaçış rotalarına göz atacağız.


(*) Başlıktaki gönderme Esinleme (Revelation) 21:4’ten: “Onların gözlerinden bütün yaşları silecek. Artık ölüm olmayacak. Artık ne yas, ne ağlamak, ne de ıstırap olacak. Çünkü önceki düzen ortadan kalktı.”
(1) İkilinin yazdığı Önsöz’den aktarıyorum, bkz. Boris Groys, Russian Cosmism, MIT Press, 2018, New York.
(2) Bogdanov, her nedense “ilk Bolşevik ütopya” olarak tanıtılan Kızıl Yıldız’ın da yazarıdır ve kitap, Mars’a yapılan bir yolculuğu ve bu gezegende inşa edilen sosyalizm ile karşılaşan Rus sosyal demokratımızın başından geçenler anlatır. Mars’ta inşa edilen sosyalizmi tam bir denge ve neredeyse Marslıların bazı psiko-kimyasal özellikleri ile açıklaması hayli manidar olmalı: Nitekim Marslılar, Dünyalı kahramanımız Leonid’deki “kapitalist bilinci” ilaçlarla ortadan kaldırmaya çalışır. Ünlü Sovyet psikoloğu Evald Vasilyeviç İlyenkov’un Kızıl Yıldız’a yönelik mükemmel eleştirisi için bkz. https://www.marxists.org/archive/ilyenkov/works/positive/positii.htm. Uzay yolculuğu ve uzayın kolonileştirilmesi fikrine dizinin bir sonraki bölümünde ayrıca değineceğiz.
(3) Thiel, ömür uzatma ve ölümsüzlük araştırmalarındaki en eski ve en aktif yatırımcılardan biri. Bilim adamı Aubrey De Grey ve Thiel’in ortağı Jim O’Neill (şu anda Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı müsteşar yardımcısı) tarafından yönetilen, sonsuz yaşamın sırrını keşfetmeye adanmış SENS Research Foundation adlı bir enstitüye fon sağlamıştı. Thiel ayrıca yaşlanmayı durdurmayı amaçlayan genetik startup’ı Halcyon Molecular’ı desteklemiş, bilincimizi bilgisayarlara indirmeyi amaçlayan Singularity Institute’a 1 milyon dolar bağışlamış ve daha gelişmiş bir gelecekte yeniden canlandırılabilmesi ihtimaline karşı, öldüğünde vücudunun dondurulması için Alcor Life Extension Foundation’a üye olmuştu. Hatta gençlerin kanını kendine enjekte ederek yaşlanmayı geciktirme gücünü araştırdığı da iddia ediliyor. Bir konferansta bu konu sorulduğunda “Ben vampir değilim,” diye yanıt vermişti.
(4) Aleksandr Çijevski daha da ileri giderek, kitlesel devrimci hareketlerle Güneş’in hareketi arasında bağ kurar ve ayrıca, tarihsel sürecin on bir yıllık güneş aktivitesi döngülerine karşılık gelen aktif ve pasif dönemlerin birbirini izlemesi ile karakterize olduğunu ileri sürer.
(5) Independent yazarı Io Dodds aktarıyor: “Termodinamiğin ikinci yasası, kapalı bir sistemdeki tüm enerjinin sonunda işe yaramaz bir denge durumuna yayılacağını söyler. Fizikçi Jeremy England, kozmosun doğası gereği bu süreci hızlandıran madde formlarına, örneğin mevcut tüm enerjiyi tüketmek için durmaksızın kendini kopyalayan yaşam gibi, eğilimli olduğunu öne sürmüştür. E/Acc, bu yeni ama tartışmalı teoriyi genelleştirerek, enerji tüketimimizi en üst düzeye çıkarmanın varlığımızın en üst amacı olduğunu iddia ediyor. Bazen ‘termodinamik tanrı’ olarak kişileştirilen evren, bizim yıldızları fethetmemizi ve onları devasa enerji santrallerine dönüştürmemizi istiyor ve tüm insanlık tarihi bu kozmik kadere doğru atılan adımlar olagelmiştir.”
(6) Marx, bu metaforu Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı’da kullanıyor: Felsefenin din eleştirisinin, kutsal olmayan biçimlerin eleştirisine de yönelmediği sürece, insanın zincirlerinden kurtuluşu anlamına değil, onun acısını daha da katmerlendirecek bir işkenceye dönüşeceğinin altını çiziyor.
(7) Darwin’in buna bir hayli çanak tuttuğunu da kabul etmek gerek. Açıkça Malthusçu bir nüfus teorisine yaslanan Türlerin Kokeni, ilk heyecanlarına rağmen, Marx ve Engels tarafından daha sonra kıyasıyla eleştirilecekti.

Amerika

ABD ordusundan Hegseth’e uyarılar

Yayınlanma

ABD silahlı kuvvetleri komutanları, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’e İran’daki operasyonların sürdürülmemesi konusunda ortak bir uyarıda bulundu.

Konuya yakın kaynakların Washington Post’a aktardıklarına göre, kara, deniz ve hava kuvvetleri komutanları ile ABD ordusunun Avrupa, Asya ve Latin Amerika’daki operasyonlarını yöneten komutanlar, Hegseth’e İran’daki savaşın devam etmesinin dünyanın diğer bölgelerindeki tehditlere karşı koyma yeteneklerini zayıflatma riski taşıdığı konusunda uyarıda bulundu.

Uyarılar, gizli niteliğindeki Savunma Bakanı Emir Kitabı’nın (SDOB) 14 Ağustos tarihli sayısında ayrıntılı olarak yer aldı.

SDOB, savaş gemileri, uçaklar, personel ve silah sistemleri gibi ABD’nin askeri varlıklarının dünya çapındaki konuşlandırılabilirliğini ayrıntılı olarak belirtir.

Ayrıca, savunma bakanı ve silahlı kuvvetler tarafından yürütülen, başkanın silahlı kuvvetlere ilişkin önceliklerini de yansıtır.

Konuya yakın kaynakların aktardığına göre, emir defterinde Orta Doğu’da konuşlandırılmış bazı ABD askerlerinin Eylül ayına kadar bölgede kalacağı, diğerlerinin ise 2027 yılına kadar bölgede kalacağı belirtiliyordu.

Washington Post gazetesi, donanmanın en üst düzey amiralinin, ABD Avrupa Komutanlığı, Pasifik Komutanlığı ve Güney Komutanlığı liderleriyle birlikte, Hegseth’in emrine katılmadıklarını fakat yine de emri uygulayacaklarını belirten “katılmıyoruz” yanıtını verdiklerini bildirdi.

ABD Kara Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri liderleri, kuvvetlerinin görev süresinin uzatılmasının önemli riskler barındırdığını belirttiler.

Konuya yakın bir kaynak, ABD askeri liderliğinin İran’daki savaşın “çok uzun süredir aşırı boyutta” olduğuna inandığını söyledi.

Pentagon sözcüsü Sean Parnell, Washington Post’a yaptığı açıklamada, “Herhangi bir Muharebe Komutanlığına yönelik belirli kuvvet taahhütlerinin kapsamı ve süresine ilişkin kararlar, mevcut tehdit değerlendirmesi, Başkan tarafından belirlenen stratejik öncelikler ve Genelkurmay Başkanı ile Muharebe Komutanlarının tavsiyeleri temelinde alınır,” dedi.

Parnell, Pentagon’un SDOB gibi “iç operasyonel süreçleri ya da kuvvet tahsisi görüşmeleri sırasında Kuvvetler veya Muharebe Komutanlıkları tarafından sunulan belirli onaylar, reddedilmeler veya risk değerlendirmelerini tartışmadığını” da sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Amerika

Hegseth’in yandaşı eski askerler gizlice Pentagon’a atandı

Yayınlanma

ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in, kamuoyunda kendisini destekleyen ve muhaliflerini eleştiren muhafazakar gazileri Pentagon’da gizlice sivil görevlere getirdiği ileri sürüldü. The Washington Post’un haberine göre bu isimler, askeri eğitim kurumlarını denetleyen özel çalışma grubunda yer aldı.

The Washington Post (WP) gazetesinin ulaştığı kaynaklara ve incelediği belgelere dayandırdığı haberine göre, ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon), Bakan Pete Hegseth’in kamuoyundaki pozisyonunu destekleyen ve muhaliflerini eleştiren bazı muhafazakar ordu gazilerini gizlice sivil kadrolara atadı.

Haberde, atanan bu kişilerin “Savaş Bakanı Pete Hegseth’in konumunu güçlendirdikleri ve ABD Başkanı Donald Trump yönetimini eleştirenleri hedef aldıkları” kaydedildi.

İncelemelere göre göreve getirilenler arasında ABD Hava Kuvvetleri’nden emekli Albay Rob Maness ve ABD Kara Kuvvetleri’nden emekli Albay Kurt Schlichter yer alıyor.

Belgelerde bu kişilerin resmi e-posta adreslerinde sivil personel statüsünü belirten “.civ” uzantısının bulunduğu ve Personel ve Hazırlıktan Sorumlu Savaş Bakanlığı Müsteşarı Anthony Tata’nın ofisine kayıtlı oldukları aktarıldı.

Gazete, X platformunda Maness’in 135 binden fazla, Schlichter’in ise yaklaşık 620 bin takipçisi olduğuna dikkat çekti.

Gazeteye konuşan kaynaklar Maness, Schlichter ve Anderson’ın özel devlet memuru ya da yüksek nitelikli uzman statüsünde atandıklarını belirtti.

Fakat Pentagon, bu kişilerin yürüttüğü görevleri, çalışma sürelerini ve bütçeden ödeme alıp almadıklarına dair ayrıntıları açıklamadı.

Askeri okullara ideoloji denetimi

Kaynakların verdiği bilgiye göre söz konusu üç isim, mayıs ayında Carlisle’daki ABD Kara Harp Koleji’nde Pentagon’un özel çalışma grubunda görev aldı.

Çalışma grubunun, askeri eğitim kurumlarını Hegseth’in “zehirli” olarak nitelendirdiği ideolojilere karşı denetlemek amacıyla kurulduğu ve hazırladığı raporun henüz yayımlanmadığı belirtildi.

Daha önce Fox News kanalında görev yapan Hegseth’in, göreve gelmesinin ardından Pentagon’un bilgilendirme ve iletişim politikaları üzerindeki kontrolünü artırdığı vurgulandı.

Gazete, haziran ayında Pentagon’un basın merkezinin gizli alan ilan edilerek gazetecilerin erişimine kapatıldığını hatırlattı.

Başkan adaylığı iddialarına yalanlama

Öte yandan Hegseth, bu hafta başında 2028 yılındaki ABD başkanlık seçimlerinde aday olabileceği yönündeki iddiaları yalanladı. Hegseth, söz konusu açıklamayı NBC News televizyonunda yer alan haberin ardından X platformu üzerinden yaptı.

NBC News, kaynaklarına dayandırdığı haberinde Hegseth’in son aylarda yakın arkadaşları ve tanıdıklarıyla olası adaylığı hakkında konuştuğunu, eşi Jennifer Hegseth’in de bu ihtimali değerlendirdiğini ileri sürmüştü.

Pentagon yetkilileri ise haber yayımlanmadan önce televizyon kanalına yaptıkları açıklamada, Hegseth’in başkanlığa aday olma planının bulunmadığını ve bakanlık görevine odaklandığını kaydetti.

NBC News ayrıca Hegseth’in ağustos ayında Iowa’ya gerçekleştirdiği ziyarete de dikkat çekti. Hegseth, eyalette Cumhuriyetçi Kongre üyesi Zach Nunn’ı destekleyen etkinliklere katılmıştı.

Iowa, başkan adayını belirleyen ilk ön seçim toplantılarına ev sahipliği yapması nedeniyle ABD başkanlık seçimleri sürecinde geleneksel olarak kritik bir öneme sahip.

Okumaya Devam Et

Amerika

ICE, robot köpek satın almayı düşünüyor

Yayınlanma

ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE), kurumun robot köpekler olarak bilinen “dört ayaklı insansız kara araçları”nın satın alınmasını değerlendirdiğini ve robotun teknik özelliklerine ilişkin bir taslak sunduğunu belirtti.

Bu duyuru, Başkan Donald Trump’ın agresif sınır dışı etme kampanyası kapsamında kurumun güç kullanımıyla ilgili sorulara maruz kalması nedeniyle, sivil özgürlük gruplarının ICE’ye ayrılan fonun artırılmasına yönelik planlara ilişkin endişelerinin ortasında geldi.

Kurum, ICE ajanları ve memurlarını, cilde doğrudan uygulandığında kişiye felç edici bir şok veren elektrik şok eldivenleriyle donatmak için 20 milyon dolara varan bir bütçe de dahil olmak üzere, uygulama teknolojisine yönelik harcamaları artırmayı planladığını belirtti.

Ajansın köpek benzeri dört ayaklı robotlara olan ilgisini ilk kez haber yapan NBC News’e göre, hükümet bu robotlar için en az 2 milyon dolarlık bir harcama yapmayı planlıyor.

ICE’ın pazar araştırması duyurusunda, hükümetin ileride bir sipariş vereceğine dair herhangi bir garanti bulunmadığı belirtiliyor.

Bir İçişleri Bakanlığı (DHS) yetkilisi, köpek benzeri robotların kimyasalları tespit edebilen kameralar ve sensörlerle donatıldığını ve bu robotların, görevliler için tehlikeli olabilecek durumlarda kullanılacağını belirtti.

ICE, ajanlarına elektrik şoku verebilen eldivenler dağıtmayı planlıyor

Bu dört ayaklı robotlar, zorlu arazilerde ilerlemek, merdiven çıkmak ve başlangıçta bir görevliyi oraya göndermek risk oluşturabilecek alanlara girmek üzere tasarlanmış.

Bu teknoloji, ilk aşamadaki keşif görevi olarak kullanılabilir: Operatör, incelenen ortamla ilgili görüntü ve verileri alırken robotu uzaktan kontrol edebilir.

Bu girişim, DHS’nin tedarik planlama sisteminde yer alıyor ve Boston Dynamics tarafından geliştirilen Spot birimlerinin yanı sıra aksesuarların da sisteme dahil edilmesini öngörüyor.

Bu ekipman alım çalışmaları kapsamında, robot köpeklerden farklı bir araç olan 6.000 çift elektrikli şok eldiveninin satın alınmasına yönelik 16,7 milyon dolarlık bir sözleşme de yer almaktadır.

GLOVE olarak bilinen bu cihazların avuç içlerinde, ciltle doğrudan temas ettiğinde elektrik darbeleri üreten iletken elektrotlar bulunur; bu elektrotlar giysi üzerinden çalışmaz.

DHS bu eldivenleri bir “gerginliği azaltma” aracı olarak sunuyor fakat bunların kullanıma dahil edilmesi, göçmen yetkililerinin müdahaleleri sırasında güç kullanımının sınırları konusunda soruları gündeme getiriyor.

Robot köpekler farklı bir işlev sunuyor: Beyan edilen amaçları, görevliler bölgeye girmeden önce bir makinenin belirli senaryoları incelemesine olanak tanıyarak insanların tehlikeye maruz kalma riskini azaltmak.

Ne var ki, yeni denetim teknolojilerinin fiziksel müdahalelere yönelik diğer araçlarla birleştirilmesi, ICE operasyonlarının nasıl değiştiği ve bu operasyonlara ilişkin denetimlerin nasıl olacağı konusundaki tartışmaları alevlendirebilir.

Şu an için Spot ile ilgili kayıt, bir bütçe tavanı olan planlı bir satın alma işlemine karşılık geliyor; bu nedenle sürecin nasıl ilerlediğini ve kurumun nihayetinde kaç adet ünite satın alacağını izlemek gerekecek.

Göçmen toplulukları için bu gelişme, ICE prosedürleri hakkında bilgi sahibi olmak ve göçmenlik görevlileriyle karşılaşma durumunda haklarını bilmek için bir neden daha anlamına geliyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English