Bizi Takip Edin

Amerika

Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…

Yayınlanma

“Bu yaratıklardan birisi bir zamanlar sana ‘öldüremeyeceğin kimseyi diriltme’ diye yazmıştı. Daha önce bir kez, muhtemelen aynı yoldan, mahvolmuştun; şimdi bir kere daha kendi kötü büyün seni mahvedecek. Curwen, bir insan doğayla belirli sınırların ötesinde oynayamaz ve dokuduğun her dehşet, seni yeryüzünden silmek için yükselir.”
H. P. Lovecraft – Charles Dexter Ward Vakası

“— Peki neden deneye onunla başlamıyorsunuz?
— Çünkü Profesör Dowell’in başı, binlerce diğer insan başından daha değerli. Brick’in başına bir beden bahşetmeden önce bir köpekle başladım. Brick’in başı köpeğinkinden çok daha değerli; ve Dowell’in başı Brick’inkinden çok daha değerli.
— Köpeğin ve insanların hayatı karşılaştırılamaz, Profesör…
— Aynı şekilde Dowell’in ve Brick’in başı da.”
Aleksandr Belyaev – Profesör Dowell’in Başı

Kahramanımız yine Peter Thiel. Bilimsel buluşlardan ziyade, bilimsel kahramanlıktan duyulan heyecanı yitirişimize ağıt yakıyor. Bu heyecana, Ekim Devrimi sonrası Sovyet Rusya’yı, Sovyetlerin 1920’lerini de dahil ediyor:

“19. yüzyılın sonları, 20. yüzyılın başlarında, Sovyet Devrimi’nin yaşandığı 1920’lerde Sovyetler Birliği’nde kozmizm adı verilen bir hareket vardı. Bu hareket, devrimin başarılı olması için bilim ile işçilerin birleşmesiyle tüm ölüleri fiziksel olarak diriltmek ve çağa ayak uydurmak gerektiğini savunuyordu.

Sloganları ‘Dünyanın ölüleri, birleşin’ idi ve tabii ki bu konuda pek ilerleme kaydedemediler. Sonra bir noktada, Stalin’in iktidara gelmesiyle birlikte göstermelik mahkemeler geldi ve ölümler azalmaya değil, artmaya başladı.”

Thiel’in bir şeyi yanlış hatırladığını söyleyip geçelim: Ölüleri dirilterek onları da kıyama davet eden ilk kişi, 1903 yılında ölen, yani devrimden çok önce bu dünyadan göçen kozmist Nikolay Fedorov’du.

Fedorov, ölümün doğal bir şey olmadığını, daha çok insanın tasarımındaki bir kusur olduğunu, tıpkı tıbbın hastalıkları tedavi etmeye çalıştığı gibi, teknolojik ve bilimsel yollarla aşılması gereken bir şey olduğunu düşünüyordu. Öncelikle, ölüm yeni bir şekilde anlaşılmalıydı: Ruhun bedeni terk etmesine rağmen varlığını sürdürdüğü gibi, ölümü de insanın maddi durumundaki bir değişiklik olarak anlayabilirdik. Nasıl ki akıl ve bilgiyi kullanarak hastalara bakmak gibi bir etik yükümlülüğümüz varsa, ölümü yenmek, ölüleri hayata döndürülmek de aynı türden etik bir görevdi.

Ölüler, cennetteki ruhlar olarak değil, maddi biçimde, bu dünyada, tüm anıları ve bilgileriyle birlikte geri dönecekti: hiçbir şey bitmeyecek ve herkes ve her şey devam edecekti.

Gerisini Anton Vidokle ve Brian Kuan Wood yazıyor:

“Fedorov’un ‘ortak vazife’ [common task] felsefesi, bu nedenle bütün sosyal ilişkilerin, üretici güçlerin, ekonominin ve siyasetin, fiziksel ölümsüzlük ve maddi diriliş gibi tek bir hedefe doğru tamamen yeniden yönlendirilmesini gerektirir.”(1)

Bununla birlikte, gerçekten de, 1920’ler Sovyet Rusya’sında kozmist veya kozmizm bağlantılı kişiler ve kurumlar vardı. En bilinenleri, Lenin’in en büyük muarızlarından Aleksandr Bogdanov ve onun kuruluşuna önayak olduğu meşhur Proletkült’tür. Kozmizmin başlıca araştırma konuları yaşam süresini uzatma, ölüleri diriltme, evrende başka dünyalara göç gibi başlıklardı; söylemeye gerek bile yok ki, bilim ve teknoloji bu araştırmalarda başat rol oynuyordu. Daha sonra Tektoloji adını verdiği bir “evrensel bilim” geliştirmeye ömrünü adayan Bogdanov, ne tesadüftür ki, yaşlılığı durdurma amacıyla da yaptığı kan transfüzyonu deneylerinden birinde kaptığı bir hastalık sonucu hayata veda edecekti.(2)

İsme boğmaya gerek yok, ama bir tür modern “kozmik anksiyete”, bilim insanlarını, siyasetçileri, filozofları ve kimi zenginleri “ölümsüzlük” ilmine yönlendiriyor. Kozmizm, ya da daha yeni versiyonuyla transhümanizm (“insan ötesi”), belki de Faust’tan günümüze gelen; kara büyü ile, mezar soygunculuğu ile, Ortaçağın yasaklı simyacılığı ile, dünya egemenliği ile, Armageddonu önlemek ile ve daha bir sürü şeyle özdeşleştirilen ölüleri diriltmeye, hiç olmadı ölümü ötelemeye, o da olmadı biyolojik varlığımızı ilerletmeye varıyor, en azından varmak istiyor.(3)

Fakat burada da iyimserler ve kötümserler var. Örneğin Fedorov, ölülerle dirilerin birleşip yeryüzünde cenneti kurması için aklımızı kullanmamız gerektiğini, üstelik bir Ortodoks olarak söyleyebiliyordu. Ama Georges Bataille, Güneş’in Dünya’ya, yüzeyinde yaşayan organizmaların anında emebileceğinden daha fazla enerji gönderdiğini öne sürerek, bu fazla enerjinin doğal olarak fazlalığa yol açtığını, eğer bu fazlalık coşkulu festivaller ve toplu cinsel fantezilerle tüketilmezse, şiddet ve savaşa harcanacağını, dolayısıyla “kozmik enerji”nin, insan kültürünün ve siyasetinin “düzen ve düzensizlik arasında sonsuza dek gidip gelmesinin” nedeni olduğunu öne sürer.(4)

Son olarak, Rus avangardının öncü isimlerinden Kazimir Maleviç, Velimir Hlebnikov, Aleksey Kruçenıh ve Mihail Matyuşin’in fütürist-gizemli operası Güneş’e Karşı Zafer ile bu bahsi kapatıyoruz. Rus kozmizmi üzerine alıntıladığımız kitabın editörü Boris Groys yazıyor, biraz uzun olsa da dokunmadan aktarıyorum:

“Eser, Güneş’in yok oluşunu ve kozmosun kaosa dönüşmesini kutluyordu. Bu [yok oluş ve kaos], Maleviç’in opera sahne tasarımı için ilk kez kullandığı siyah kare ile sembolize ediliyordu. Yirminci yüzyılın başlarında, kaosun hakimiyeti kaçınılmaz görünüyordu, çünkü artık hiç kimse ilahi veya doğal düzenin istikrarına inanmıyordu. Dini veya rasyonel olsun, istikrarlı bir düzen fikri ontolojik garantisini kaybetmiş gibi görünüyordu. Yeni teknolojiler, eski şeyleri, eski gelenekleri ve alışılmış yaşam biçimlerini kalıcı olarak yerinden etmek, modası geçirmek ve nihayetinde yok etmekteydi; böylece ‘geleneksel dünya düzenine’ olan inancı sarsıyordu. İlerleme mantığına tabi olan teknolojik gelişme, istikrarlı bir düzeni hoş görmeyen bir kaos gücü olarak kendini gösteriyordu. Gelecek, hem geçmişin hem de bugünün düşmanı olarak görülmeye başlandı. Tam da bu görüş nedeniyle, fütüristler geleceği kutladılar, çünkü gelecek, geçmişte var olan ve hâlâ var olan her şeyin yok olacağına dair bir vaat içeriyordu.”

Dizinin ilk bölümünde Thiel’in şahsında cisimleşen “ahir zaman” veya “kıyameti kucaklama” fikrinin köklerini tespit edebiliyoruz. Teknoloji coşkusu, bilime yönelik sözde iman, insanın apokalipsten teknik eliyle kurtulup üst-insan haline gelmesi veya üst-insan olarak apokaliptsten kurtulması… Tüm bu iyimser görünümün altında bariz bir felaket beklentisi sırıtıyor. Teknoloji, kıyameti bekleyen kötümserlerin, özellikle de mülk sahiplerinin, biricik sığınağı haline geliyor. Kıyamet, mutlaka Dünya’ya düşen devasa bir göktaşından veya salgın hastalıktan kopmuyor: Örneğin “renkli” halkların Amerika’ya biner biner gelişi de bir mini kıyamet, yoksullara devlet teşviği de, hatta ulusal egemenlik ve vergilendirme de…

Silikon Vadisi eskatolojisi – 1: Ahir zamanı beklerken

Yapay zeka: İyinin ve kötünün ötesinde

Bu transhümanist yaygaranın odak noktasındaki yapay zekanın (AI) Silikon Vadisinde iki ana hizip yarattığını belirterek somut tartışmalara doğru ilerleyelim.

Queen Mary Londra Üniversitesinde siyaset teorisi profesörü Elke Schwarz, Vadideki iki hizbi şöyle özetliyor: Birincisi, teknolojinin, ama özellikle de AI’ın her derde deva olduğunu savunan e/acc, yani “effective accelerationists” (efektif hızlandırıcılar/akselerasyonistler) ekibi; ikincisi ise Effective Altruism (Efektif Özgecilik – EA) adı verilen, AI’ın insanlık için yarattığı tehlikeleri yönetmeyi odağa alan bir grup.

2023 yılında “Tekno-İyimser Manifesto” ile gündeme oturan risk sermayedarı ve Trump destekçisi Marc Andreessen birinci grubun öne çıkan isimlerinden. Manifesto, olağanüstü yeteneklere sahip kişilerin, bizi “teknolojik süper insanlar” haline getirecek ve “çok daha üstün bir yaşam ve varoluş biçimi” yaratacak bir teknolojik ütopya inşa etmelerini savunuyor.

Andreessen’in sanal broşürü, “teknoloji özgürleştiricidir” inancına yaslanıyor. “Yalanlar” alt başlığında, “Teknolojinin işlerimizi elimizden aldığını, maaşlarımızı düşürdüğünü, eşitsizliği artırdığını, sağlığımızı tehdit ettiğini, çevreyi mahvettiğini, toplumumuzu yozlaştırdığını, çocuklarımızı ahlaksızlaştırdığını, insanlığımızı bozduğunu, geleceğimizi tehdit ettiğini ve her şeyi mahvetmek üzere olduğunu söylüyorlar,” diyerek bir düşman tarif ediyor. Zekâmızın “doğal hakkımız” olduğunu savunuyor; yine “onlar”, doğa üzerindeki kontrolümüzü, daha iyi bir dünya kurma yeteneğimizi reddetmemizi söylüyor.

Teknoloji, “insan olmanın anlamını” genişletiyor, en azından Andreessen buna inanıyor. Peki “düşmanlar” kimler? Teknolojik ilerlemenin ve teknolojik olarak üretilen bolluk ütopyasının önünde duran her şey: devletçilik, kolektivizm, sosyalizm, bürokrasi, gerontokrasi, regülasyono, etik, sürdürülebilirlik… Liste uzayıp gidiyor.

7 Şubat 2024 tarihli bir Independent makalesinde, ​​tanınmış startup kurucuları ve yatırımcıların da aralarında bulunduğu yaklaşık 65 kişinin katıldığı bir e/Acc toplantısı düzenleyen yapay zeka araştırma mühendisi Rohan Pandey, “E/Acc, yapay zeka geliştiricileri olarak rolümüzün, evrenin temel termodinamik iradesiyle tam olarak uyumlu olduğunu veya bu iradeden doğrudan ortaya çıktığını fark etmekle ilgilidir,” diyor.(5)

Destekçiler arasında Andreessen’in yanı sıra yatırımcı arkadaşı Garry Tan, “Pharma Bro” olarak bilinen ve tıbbi yapay zeka girişimcisi haline gelen Martin Shkreli gibi eksantrik tipler yer alıyor.

EA’e göre ise AI, insanlığın tamamen yok olmasına neden olabilecek en büyük tehdit ve aynı zamanda yeryüzünde, uzayda veya dijital ortamda “sayısız fayda ve insan ömrünün uzaması” için de bir yol sunuyor.

E/acc taraftarları tarafından “kıyametçiler” olarak adlandırılan EA hizbi, e/acc taraftarları gibi, teknoloji aracılığıyla yansıtılan kıyamet ve zafer hikayeleriyle yol alıyor. 

Bunun odak noktası, AGI (Yapay Genel Zeka) peşinde koşmak. Schwarz’a göre genellikle manevi terimlerle süslenen AGI, yapay bilinç yaratma arzusunu temsil eder; bu, teknolojinin artık bir şey değil, daha üstün bir varlık olduğu yapay bir yaratım demek.

Schwarz, bu hiziplerin arkasında sermaye mantığına da işaret ediyor ve her ikisinin de aslında kendi ideolojik cephesinden maddi çıkar elde etmek için yarıştığını hatırlatıyor:

“Bununla birlikte, her iki grup da, AI’ın geleceğe yönelik bir gerçekliğin düzenleyici ilkeleri olarak yer aldığı, aynı yarı-manevi madalyonun iki yüzünü temsil ediyor. Her iki grup da risk sermayesi mantığına derinlemesine yerleşmiştir ve daha fazla AI’ın geliştirilmesini ve yaygınlaştırılmasını teşvik etmek ve kendi AI girişimleri için daha fazla sermaye çekmek konusunda önemli çıkarları bulunuyor. Her iki kamp da halihazırda muazzam miktarda sermaye yatırımıyla destekleniyor ve bu sayede geleceğe dair kolektif vizyonlarımız üzerinde önemli bir etkiye sahip. Bunu yaparken, her ikisinin de sırlarla, bilinmeyenle ve hayal dünyasıyla ilgilenen eskatolojik anlatılara yönelmiş olduğu açıkça görülüyor.”

Öteden beri, insanlığın kaçınılmaz geleceği hakkında gizli bilgilere sahip olduklarını inandırıcı bir şekilde iddia edebilenler, daha büyük siyasi güce sahip olanlardı. Schwarz’a göre bugün de durum aynı ve “maddi çıkarları olanlar, tekno-eskatolojik anlatıların muazzam bir etkiye sahip olduğunu anlıyorlar.”

Dolayısıyla özgürlük ve kurtuluş anlatısı, aslında ezilenlerin özgürlük ve kurtuluş anlatısının etrafını çevirmek için kurgulanıyor. Yıkıcı eleştiri gibi görünen Silikon Vadisi ideolojisi, aslında insan zincirlerini kırıp yaşayan çiçekleri toplasın diye değil, hem zincire vurulsun hem de hayali çiçeklerinden mahrum kalsın diye kullanılıyor.(6)

Zenginliği genetikleştirmek: Süper zeki kast fantezisi

Silikon Vadisinin korkusu ve isyanı yeni değil, bunu daha önce de vurguladım. Yoksulların, işçilerin, göçmenlerin, “renkli” halkların, yerine göre Slavların veya Yahudilerin, yerine göre ise Avrupa’nın güneyinde yaşayan Latin halklarının zekasına ilişkin kuşkular 19. yüzyılın son çeyreğinde ırk teorilerinin yaygınlaşması ile birlikte “bilimsel” bir forma bürünüyor ve bilinen ırksal hiyerarşiler oluşturuluyor.

Öjeninin doğuşu bunun bir sonucu. Nazizmde “ırksal hijyen” delilik seviyesine ulaşsa da, “makul” bir sahte-bilime de yaslanıyor. Japon emperyalizminde de benzer bir takıntı var. Sosyal korku biyolojikleştiriliyor ve Darwin’in düşüncesi sosyalleştiriliyor.(7)

Yakın zamanda yayınlanan bir Wall Street Journal (WSJ) haberine göre, Silikon Vadisi’ndeki teknoloji girişimcileri, ileri genetik test ve embriyo seçimi yöntemlerini kullanarak “daha zeki” bir nesil yaratmak için aktif olarak yatırım yapıyor. Bazı teknoloji şirketi yöneticileri, doğacak çocuklarının IQ seviyesini tahmin eden hizmetler için 50 bin dolara varan ücretler ödüyor.

Ama süper-zeki kast yaratma hevesi, yine bir korkuya dayanıyor. Haberde, en sıra dışı nedenin, bir grup bilgisayar bilimcisinden geldiği vurgulanıyor: Rasyonalistler olarak bilinen bu grup, yapay zekanın insanlık için varoluşsal bir risk oluşturmasından korkuyor!

Süper zeki zengin kastı yaratması murat edilen Genomic Prediction’ın kurucu ortağı, bu grubun, güvenli yapay zeka yaratmanın yollarından birinin, “daha zeki insanlar tarafından geliştirilmesi olduğunu” düşündüğünü söylüyor.

Kurucu ortak, “Bu kişilerden bazıları, daha zeki insanlar yaratmayı amaçlayan uzun vadeli bir öjeni programına adanmış durumda ve daha zeki insanlar, yapay zekayı güvenli hale getirecek kişiler olacak,” diyor.

San Francisco Standard için yazan ve kendisi de bu testlere “gazetecilik” aşkından katılan Margaux MacColl, bize daha ayrıntılı bilgiler veriyor. Malikanesinde bir partiye katıldığı risk sermayedarı ve yeni doğum yapan karısı, embriyolarını poligenik hastalıklar (bipolar bozukluk veya Alzheimer gibi birçok genin birleşik etkisiyle ortaya çıkan karmaşık hastalıklar) için embriyo başına 2.500 doların üzerinde ücret alan genetik test şirketi Orchid’e test ettirmişlerdi (Thiel bu şirketin yatırımcısıydı). Yazar, bebeğin tüm diğer bebeklere benzediğini ama genetik biliminin izin verdiği ölçüde “optimize edildiğini” söylüyordu.

Poligenik testler yapan girişimler, Silikon Vadisinin en yeni yıldızlarından olsa da araştırmalar, poligenik hastalıklara “risk puanı” vermenin hâlâ bir kumar olduğunu, sonuçların “rastgele” ve “tutarsız” olduğunu gösterirken, eleştirmenler bu testlerin Avrupa kökenli insanlardan elde edilen verilere aşırı güvenerek ebeveynlere tehlikeli bir “kontrol illüzyonu” sunduğunu iddia ediyor.

Son beş yılda Anne Wojcicki, Sam Altman, Vitalik Buterin, Elad Gil ve Alexis Ohanian gibi teknoloji liderleri, doğrudan tüketiciye yönelik poligenik testler yapan Orchid, Nucleus ve Genomic Prediction gibi girişimlere milyonlarca dolar yatırım yapmış.

Bu ürünleri kullanan ünlü zenginler arasında Elon Musk, Michael Phelps, Bryan Johnson, Coinbase CEO’su Brian Armstrong gibi isimler de yer alıyor.

Biyoetik uzmanı Illinois Urbana-Champaign Üniversitesi hukuk profesörü Jacob Sherkow, “Şirketlerin bu puanları nasıl hesapladıkları her zaman şeffaf değil. Özel bir algoritmaya sahip olduklarını iddia ediyorlar, ancak gerçekte bu algoritma tamamen bir kara kutu. Bu puanlar tamamen doğru değilse, tüketiciler yanlış bilgilere dayanarak sağlığı için zararlı seçimler yapabilir,” diyor ve ipucunu veriyor.

Şirketler teknik olarak aynı sayıda varyantı test etmiş olsalar bile, tamamen farklı veri setlerine sahip olabilirler. Genomik biliminin toplumsal etkilerini araştıran sinirbilimci ve biyoetikçi Gabriel Lazaro-Munoz, bu veri setlerinin belirli ırklara göre çarpıtılabileceğini veya örneklem boyutlarında farklılıklar gösterebileceğini ve bunun da şirketler arasında bireylerin sonuçlarını önemli ölçüde etkileyebileceğini söylüyor.

Commentary için yazan Christine Rosen, bu şirketlerin hastalığı oluşturduğu düşünülen geni değil, o geni taşıyan bebeği ortadan kaldırmak istediğini düşünüyor.

IQ’nun dönüşü ve nörokastlar

“Silikon Vadisi’nde IQ sevilir,” diyor bu genetik testleri yapan startup’lardan birinin kurucusu. 

Quinn Slobodian, Hayek’s Bastards [Hayek’in Piçleri] kitabında, 1990’larda IQ ve “nörokast” anlayışının ABD’de nasıl yaygınlaştığını anlatıyor. SSCB’nin çözülüşünden sonra, kalıtım ve sosyal hiyerarşiler arasındaki ilişkiler tekrar daha sıkı kuruluyor; “insan genomu” projesi de tuz biber ekiyor:

“Bilgi ekonomisinin ürettiği nörokastlar, hem elit kesimin varlığını kanıtlıyor hem de refah, kamu eğitimi veya 1960’ların Büyük Toplum projesinin külfetli mirası olarak gördükleri pozitif ayrımcılık programları yoluyla sonuçları eşitlemek için gösterilen çabaların boşuna olduğunu kanıtlıyor gibi görünüyordu.”

Sosyal devlet, pozitif ayrımcılık programları, planlama vb. yöntemler işe yaramaz çünkü “bilimsel” olarak kanıtlandığı üzere, “nörokastlar” vardır ve zeka sosyal (ırksal) olarak farklı farklıdır. Bu genetik özellikler dışarıdan müdahalelerle düzeltileme veya iyileştirilemez, dolayısıyla “sosyal devlet” veya eşitlikçilik vaazları boşa kürek çekmektir. 1994 yılında yayımlanan ve çok tartışma yaratan Bell Curve kitabının da belirttiği üzere, kastlar bilişsel yeteneklerle tanımlanıyordu ve iddia oydu ki, ABD’de bir “bilişsel tabakalaşma” vardı: Toplumun daha zeki üyeleri, kendi topluluklarından elit eğitim ve yüksek gelirli istihdam alanlarına çekilirken, düşük zekalı nüfus, “büyük aileleri ödüllendiren çarpık bir sosyal yardım sisteminin teşvikiyle” çoğalmaya devam ediyordu.

Slobodian, Silikon Vadisi’nin 1960’lar ve 1970’lerde ırk biliminin merkezi olduğuna işaret ediyor. Örneğin Stanford Üniversitesinin kurucusu hem at yetiştiricisi hem de insan ırkını geliştirmenin mümkün olduğuna inanan biriydi. Nobel ödüllü Silikon Vadisi’nin Nobel ödüllü fizikçisi William Shockley, önde gelen “bilimsel ırkçılık” savunucularındandı ve düşük IQ’lu erkeklere kısırlaştırılmaları için para ödenmesi gibi fikirleri savundu.

Slobodian’a göre hortlayan bu “IQ ırkçılığı”, temel bir iktisadi dönüşüme işaret ediyordu:

“Onlardan önce Young, onlardan sonra Murray ve Herrnstein ve onlardan sonra sayısız Silikon Vadisi teknoliberteryenleri gibi, onlar da işgücünün giderek daha fazla ‘sibernetik ve otomasyon kontrol sistemleri’ tarafından yürütüleceği bir geleceğe bakıyorlardı. Makineler daha fazla işçiyi işsiz bırakırken, makineleri tasarlayan ve çalıştıran işçileri daha da önemli hale getirecekti. IQ ırkçılığı, ortaya çıkan bilgi ekonomisinin ihtiyaçlarını yansıtıyordu.”

Slobodian, The Guardian için yazdığı bir makalede, ABD’de ekonomiye hâlâ imalatın hakim olduğu dönemlerde, IQ’nun eğitim sonuçlarını ölçmenin bir yolu olarak değer gördüğünü, fakat “bilgi ekonomisinin” 1980’lerde ve 90’larda ortaya çıkmasıyla birlikte bilgi emekçilerinin “tartışmasız bir şekilde gelecekteki refahın öncüsü haline geldiğini” vurguluyor.

Dolayısıyla, ABD’de yetenekli ve üstün zekalı çocukları tespit eden ve onları devlet okullarından alıp parlak zekalılar için hazırlanan yoğun yaz programlarına yerleştiren programlar aracılığıyla eğitimin “daha ince bir şekilde” kurgulanmasını istiyorlar.

Bu üstün zekalı çocuk programının mahsullerinden biri de, okurlarımızın tanıyacağı Curtis Yarvin. JD Vance’in övdüğü Yarvin, gençlik yıllarında Julian Stanley’nin Yetenekli Gençler Merkezi’nin bir üyesiydi. İnsan değerinin ölçüsü olarak IQ’nun önemini savunmaya devam eden Yarvin, 2000’lerin sonlarında, “Karanlık Aydınlanma” veya “neo-reaksiyon” olarak adlandırılan akımın bir temsilcisi olarak, apartheid sonrası Güney Afrika’da IQ testlerinin seçmenleri diskalifiye etmek için kullanılabileceğini önerecekti.

Peter Thiel de 2014 yılında, Cumhuriyetçi Parti’nin sorununun, liderlerinin çoğunun Demokrat Parti’dekine kıyasla “daha düşük IQ’ya” sahip olması olduğunu söylemişti.

Yapay ve zeki: Varlığı bir dert, yokluğu yara

Teknoloji milyarderlerinin, bir gün onu geçebilecek yapay genel zekayı geliştirmek için çırpınırken, üstün insan zekasını övmeleri de kimileri için bir tür ironi.

Örneğin Google’ın kurucu ortağı Larry Page, gelişen teknoloji karşısında insan zekasını bu kadar inatla savunan Elon Musk’ı “türcü” olmakla suçlamıştı.

Fakat Musk’ın çözümü de var: şirketi Neuralink tarafından geliştirilen elektronik beyin implantları kullanarak biyolojik donanımımızı yükseltmeyi ve insan ile makine zekasını birleştirmeyi planlıyor. “İnsanı zenginleştirmek” diyebileceğimiz bir teknoloji ile, alet veya cihaz artık insanın yaratıcı faaliyetinin parçası veya organı olmanın ötesine geçiyor. Makine-insan değil, insan-makine olgunlaşıyor. 

Slobodian, yapay zekaya milyar dolarlar harcanırken, son 30 yıldır amiyane tabirle biraz şımartılan kimi beyaz yaka mesleklerin ortadan kalkacak olmasının IQ manyaklığı ile nasıl bağdaştırılacağını sorguluyor, çünkü IQ takıntısı, aslında “meritokrasi” anlatısının merkezinde yer alıyordu ve beyaz yakalıların “yukarısı” ile işbirliğinin, onlara öykünmelerinin ve yer yer sınıf atlamalarının vesilesi haline geliyordu.

Oysa ortada ironi yok: Bu, yer yer uluslararasılaşmış beyaz yaka emeğinin değersizleştirilmesinin aracı hem yapay zeka, hem IQ takıntısı.

Nekromansi ve gizemden para kazanmak

Silikon Vadisi’nin yaşadığı teknolojik ve felsefi dönüşümler, Timnit Gebru ve Émile P. Torres’in “TESCREAL” olarak tanımladıkları bir dizi ideolojiden büyük ölçüde etkilenmiş görünüyor.

TESCREAL şunların baş harfleri: transhümanizm, ekstropizm, tekillikçilik [singularitarianism], kozmizm, rasyonalizm, efektif özgecilik ve uzun vadecilik [longtermism].

Torres, bir röportajında, “Bu çok heceli kelimeleri telaffuz etmek biraz zor. Transhümanizmi bu ideoloji kümesinin omurgası olarak düşünebilirsiniz,” diye açıklıyor. 

Torres, diğer tüm ideolojilerin transhümanizmden ortaya çıktığını öne sürüyor. Transhümanizm, özetle, “insanı geliştirmek” ve yeniden tasarlamak için ileri teknolojilerin kullanılmasını savunan felsefi bir akım ve nihai hedefi, radikal bir şekilde geliştirilmiş bir “post-insan”, yani insan-sonrası türü yaratmaktır.

Yazar, transhümanistlerin halkla ilişkiler çalışmalarının, tıbbi ilerlemelerin potansiyeline ve ölümü yenme fikrine odaklanmasına rağmen, tarihsel düzeyde eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir ortamda, transhümanizmin hayal ettiklerinin öncelikle zenginlerin yararına olmasının “kaçınılmaz bir sonuç” olarak belireceğine işaret ediyor.

Hatta ona göre, transhümanizmi, “üstün bir ırk yaratma” çabası olarak nitelendirmek bile mümkün. Sonsuz, insan-sonrası bir yaşamın peşinde koşmak bile iddialı ama Silikon Vadisi’nin yeni tarikatları için insanlığımızın sonu sadece bir başlangıç.

Bu bölümü bitirirken Schwarz’a dönelim. Profesörümüz, her şeye rağmen, Silikon Vadisi’nin anlatısının ve gücünün, nihayetinde parayla ilgili olduğunu hatırlatıyor.

AI’ın “yarı tanrı” olarak kutsallaştırılmasının, her şeyden önce AI şirketlerine sermaye yatırımı yapanlara hizmet ettiğini ve özellikle risk sermayesinin mantığına baktığımızda, “manevi” anlatının OpenAI (e/acc) ve Anthropic (EA) gibi girişimlere ve diğerlerine muazzam miktarlarda yatırım yapanların finansal servetini, aşırı sermaye kazançları beklentisiyle güçlendirmeye hizmet ettiğinin ortaya çıktığını vurguluyor.

Schwarz’a göre, “Bir teknolojiye inanç yaratmak, bir startup’ın bu yarı tanrısal teknolojiyi sunma kapasitesini kutsallaştırmak demek ve bu da böyle bir şirketin değerini yükseltmeye hizmet eder.”

Dünyanın en büyük risk sermayesi fonlarından biri olan Founders Fund’ı yöneten Thiel, 2014 yılında yayınlanan ve çok satan kitabı Zero to One: Notes on Startups, Or How to Build the Future’da [Sıfırdan Bire: Startup’lar Üzerine Notlar veya Gelecek Nasıl İnşa Edilir], değerli bir şirket kurmak için “mevcut sırları” kullanmak gerektiğini öne sürüyor.

Kitapta, sırlara (ve Schwarz’ın aktardığına göre, sırlarla birlikte mitlere) olan genel inancın aşındığını üzülerek belirtiyor. Girişimcilerin, sırların gücünü temel alarak şirketlerini kurmaları gerektiğini savunuyor: “Harika bir şirket, dünyayı değiştirmek için kurulan bir komplodur; sırlarınızı paylaştığınızda, bunları alan kişi de komplonun bir parçası olur.”

Schwarz şöyle devam ediyor:

“Kurtuluşun veya kıyametin sırrını elinde tuttuğunu iddia etmek, denenmiş ve test edilmiş, son derece etkili bir anlatıdır ve isteyerek veya istemeyerek giderek daha fazla izleyiciyi kendine çeker. Ve sonuçta çok basit ama çok güçlü bir denkleme geri döner: para eşittir güç. Risk sermayesi, kapsamlı lobi gücüyle, askeriye dahil olmak üzere çeşitli siyasi alanlarda politika manzarasını giderek daha fazla şekillendiriyor. Bu güç ve nüfuz yapısı, özünde, teknolojik eskatolojinin güncel varyantı üzerine inşa edilmiştir.”

Biyoloji ve genetik, insan-ötesine açılan kapılardan sadece biri. Kalabalıklardan, düşük IQ’lülerden, ölümden, ezcümle Armageddondan kaçmada biyolojinin açtığı kapıdan başka şeyler de giriyor. Coğrafi ayrışma, ırksal segregasyon ile kol kola gidiyor. Bir sonraki bölümde, Silikon Vadisi elitinin kıyametten kaçış rotalarına göz atacağız.


(*) Başlıktaki gönderme Esinleme (Revelation) 21:4’ten: “Onların gözlerinden bütün yaşları silecek. Artık ölüm olmayacak. Artık ne yas, ne ağlamak, ne de ıstırap olacak. Çünkü önceki düzen ortadan kalktı.”
(1) İkilinin yazdığı Önsöz’den aktarıyorum, bkz. Boris Groys, Russian Cosmism, MIT Press, 2018, New York.
(2) Bogdanov, her nedense “ilk Bolşevik ütopya” olarak tanıtılan Kızıl Yıldız’ın da yazarıdır ve kitap, Mars’a yapılan bir yolculuğu ve bu gezegende inşa edilen sosyalizm ile karşılaşan Rus sosyal demokratımızın başından geçenler anlatır. Mars’ta inşa edilen sosyalizmi tam bir denge ve neredeyse Marslıların bazı psiko-kimyasal özellikleri ile açıklaması hayli manidar olmalı: Nitekim Marslılar, Dünyalı kahramanımız Leonid’deki “kapitalist bilinci” ilaçlarla ortadan kaldırmaya çalışır. Ünlü Sovyet psikoloğu Evald Vasilyeviç İlyenkov’un Kızıl Yıldız’a yönelik mükemmel eleştirisi için bkz. https://www.marxists.org/archive/ilyenkov/works/positive/positii.htm. Uzay yolculuğu ve uzayın kolonileştirilmesi fikrine dizinin bir sonraki bölümünde ayrıca değineceğiz.
(3) Thiel, ömür uzatma ve ölümsüzlük araştırmalarındaki en eski ve en aktif yatırımcılardan biri. Bilim adamı Aubrey De Grey ve Thiel’in ortağı Jim O’Neill (şu anda Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı müsteşar yardımcısı) tarafından yönetilen, sonsuz yaşamın sırrını keşfetmeye adanmış SENS Research Foundation adlı bir enstitüye fon sağlamıştı. Thiel ayrıca yaşlanmayı durdurmayı amaçlayan genetik startup’ı Halcyon Molecular’ı desteklemiş, bilincimizi bilgisayarlara indirmeyi amaçlayan Singularity Institute’a 1 milyon dolar bağışlamış ve daha gelişmiş bir gelecekte yeniden canlandırılabilmesi ihtimaline karşı, öldüğünde vücudunun dondurulması için Alcor Life Extension Foundation’a üye olmuştu. Hatta gençlerin kanını kendine enjekte ederek yaşlanmayı geciktirme gücünü araştırdığı da iddia ediliyor. Bir konferansta bu konu sorulduğunda “Ben vampir değilim,” diye yanıt vermişti.
(4) Aleksandr Çijevski daha da ileri giderek, kitlesel devrimci hareketlerle Güneş’in hareketi arasında bağ kurar ve ayrıca, tarihsel sürecin on bir yıllık güneş aktivitesi döngülerine karşılık gelen aktif ve pasif dönemlerin birbirini izlemesi ile karakterize olduğunu ileri sürer.
(5) Independent yazarı Io Dodds aktarıyor: “Termodinamiğin ikinci yasası, kapalı bir sistemdeki tüm enerjinin sonunda işe yaramaz bir denge durumuna yayılacağını söyler. Fizikçi Jeremy England, kozmosun doğası gereği bu süreci hızlandıran madde formlarına, örneğin mevcut tüm enerjiyi tüketmek için durmaksızın kendini kopyalayan yaşam gibi, eğilimli olduğunu öne sürmüştür. E/Acc, bu yeni ama tartışmalı teoriyi genelleştirerek, enerji tüketimimizi en üst düzeye çıkarmanın varlığımızın en üst amacı olduğunu iddia ediyor. Bazen ‘termodinamik tanrı’ olarak kişileştirilen evren, bizim yıldızları fethetmemizi ve onları devasa enerji santrallerine dönüştürmemizi istiyor ve tüm insanlık tarihi bu kozmik kadere doğru atılan adımlar olagelmiştir.”
(6) Marx, bu metaforu Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı’da kullanıyor: Felsefenin din eleştirisinin, kutsal olmayan biçimlerin eleştirisine de yönelmediği sürece, insanın zincirlerinden kurtuluşu anlamına değil, onun acısını daha da katmerlendirecek bir işkenceye dönüşeceğinin altını çiziyor.
(7) Darwin’in buna bir hayli çanak tuttuğunu da kabul etmek gerek. Açıkça Malthusçu bir nüfus teorisine yaslanan Türlerin Kokeni, ilk heyecanlarına rağmen, Marx ve Engels tarafından daha sonra kıyasıyla eleştirilecekti.

Amerika

Arjantin, ‘altın pasaport’ programına hazırlanıyor

Yayınlanma

Arjantin hükümetinin, devlet borçlarını ödemek amacıyla varlıklı yabancılara yatırım karşılığında vatandaşlık vermeyi planladığı bildirildi. İngiliz Financial Times gazetesinin haberine göre, program kapsamında yaklaşık 500 bin dolarlık bağış ya da 1 milyon dolarlık devlet tahvili alımı karşılığında pasaport verilmesi öngörülüyor.

Arjantin hükümeti, kamu borçlarını ödemek amacıyla varlıklı yabancı yatırımcılara vatandaşlık sağlayan yeni bir program başlatmaya hazırlanıyor.

İngiliz ekonomi gazetesi Financial Times’ın konuya vakıf iki kaynağa dayandırdığı haberine göre, söz konusu uygulamanın bu yıl içinde yürürlüğe girmesi planlanıyor.

Plana göre yabancı ülke vatandaşları, yaklaşık 500 bin dolarlık geri ödemesiz bağış karşılığında ya da yaklaşık 1 milyon dolar değerinde sıfır kuponlu devlet tahvili satın alarak Arjantin vatandaşlığı edinebilecek.

Kaynaklar, hükümetin hazırlık çalışmaları sürerken bu teknik detaylarda değişiklik yapabileceğini ifade ediyor.

Hükümet milyarlarca dolarlık kaynak sağlamayı hedefliyor

Buenos Aires yönetimi, bu program aracılığıyla önümüzdeki yıllarda vadesi gelecek kamu borçlarının geri ödenmesi için on milyarlarca dolarlık kaynak yaratmayı ümit ediyor.

2020 yılındaki borç yapılandırmasının ardından küresel sermaye piyasalarına henüz tam anlamıyla dönemeyen Arjantin, döviz rezervlerini güçlendirmek için farklı alternatifler arıyor.

Yaklaşık 46 milyon nüfuslu Arjantin, yatırım karşılığı vatandaşlık sunan en büyük ülkelerden biri olmaya aday görünüyor.

Arjantin pasaportu, hamiline dünya genelinde yaklaşık 170 ülkeye vizesiz seyahat imkanı tanıyor. Sektör temsilcileri, ülkelerindeki siyasi kutuplaşma ve vergi tartışmalarından rahatsızlık duyan ABD ve Avrupa vatandaşlarının bu programa ilgi gösterebileceğini öngörüyor.

Uygulama, Devlet Başkanı Javier Milei liderliğindeki hükümetin, ülkenin dış dünyadaki algısını yeniden şekillendirme çabalarının bir parçası olarak değerlendiriliyor.

Arjantin’de geçmiş dönemlerde uygulanan servet vergileri ve kronik ekonomik belirsizlikler, yerli sermayedar kesimin yatırımlarını yurt dışına taşımasına yol açmıştı.

Diğer yandan, vatandaşlık kurallarında yapılacak olası değişiklikler ülke içinde hukuki tartışmaları beraberinde getiriyor.

Arjantin hükümetinin geçen yıl vatandaşlık edinme kurallarında yaptığı bazı düzenlemeler, yasa değişikliklerinin yalnızca parlamento yetkisinde olduğunu belirten muhalif kesimlerin konuyu yargıya taşımasına neden olmuştu.

FT’ye değerlendirmede bulunan göçmenlik hukuku uzmanı avukat Paula Carello, böyle bir uygulamanın ülkenin güvenliği ve uluslararası itibarı açısından taşıdığı risklerin, sağlayacağı mali faydalardan daha yüksek olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği altın pasaport uygulamalarını kaldırıyor

Yatırım karşılığı vatandaşlık programları, küresel ölçekte de hukuki ve siyasi engellerle karşılaşıyor.

AB Adalet Divanı, 2025 yılında verdiği kararla Malta’nın yürüttüğü altın pasaport uygulamasının AB hukukunu ihlal ettiğine hükmetmiş ve ülkeyi bu uygulamayı sonlandırmaya zorunlu kılmıştı.

Daha önce de Brüksel’in baskıları sonucunda Bulgaristan ve Kıbrıs benzer programlarını tamamen iptal etmek zorunda kalmıştı.

Malta ise tamamen iptal yerine şartları zorlaştırarak vatandaşlık için öncelikle bir ila üç yıl arasında ikamet şartı getirmişti.

AB organları, bu tür uygulamaların yolsuzluk, kara para aklama ve vergi kaçakçılığı gibi ciddi güvenlik riskleri barındırdığını savunuyor.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD sığınma başvurusu alımını tamamen durduruyor

Yayınlanma

ABD yönetimi, ülke dışındaki yabancı ülke vatandaşlarından gelen siyasi sığınma başvurularını kabul etmeyi tamamen durduruyor. Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı Stephen Miller, sığınma arayanlar için Amerika’nın kapılarının tamamen kapandığını ve bu kişilerin başka ülkelere yönlendirileceğini açıkladı.

ABD, ülke sınırları dışındaki yabancı ülke vatandaşlarından gelen siyasi sığınma başvurularını kabul etmeyi fiilen durdurma kararı aldı.

USA Today gazetesinin haberine göre gelişmeyi duyuran Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı Stephen Miller, sığınma arayan kişiler için Amerika’nın kapılarının tamamen kapalı olduğunu ifade etti.

Miller, ABD’nin sığınma talebinde bulunan kişileri diğer ülkelere yönlendireceğini belirtti. Güneybatı sınırından yapılan tüm sığınma başvurularının asılsız olduğunu savunan Miller, başvuru sahiplerinin büyük kısmının ya suçlulardan ya da sosyal yardımlardan faydalanmak isteyen göçmenlerden oluştuğunu kaydetti.

Stephen Miller tarafından yapılan bu açıklama, Federal Yüksek Mahkeme’nin Meksika üzerinden ülkeye gelen göçmenlere yönelik sığınma kurallarını katılaştıran kararının hemen ardından geldi.

Yüksek Mahkeme, 25 Haziran tarihinde üç muhalif oya karşı altı oyla aldığı kararda, federal makamların Meksika sınırındaki geçiş noktasına gelen ancak henüz ABD sınırını fiilen geçmemiş yabancıların sığınma başvurularını incelemekle yükümlü olmadığına hükmetti.

Mahkeme, bir kişinin ABD’ye gelmiş sayılması için sınırı fiziki olarak geçmiş olması gerektiğine işaret etti.

Kararı kaleme alan Yargıç Samuel Alito, hükmün gerekçesini açıklarken, “Bir misafir, kapıyı yalnızca çalmışsa eve girmiş sayılmaz” benzetmesini yaptı.

Yüksek Mahkeme, Göçmenlik ve Vatandaşlık Yasası’nın Meksika’da bulunan bir yabancıya sığınma başvurusu yapma hakkı tanımadığı gibi göçmenlik memurlarını da bu kişilere yönelik inceleme yapmaya mecbur bırakmadığına karar verdi.

Çoğunluğun kararına karşı çıkan Yargıç Sonia Sotomayor ise bu hükmü eleştirdi. Sotomayor, kararın, ABD’de fiziki olarak bulunan veya ülkeye gelen herkesin sığınma başvurusunda bulunmasına olanak tanıyan yasanın özüyle çeliştiğini dile getirdi.

Sotomayor, “Bu karar neticesinde çok sayıda insan hayatını kaybedecek” uyarısını yaptı.

Aynı gün Federal Yüksek Mahkeme, Başkan Donald Trump yönetiminin ABD’de yasal dayanağı olmaksızın bulunan Suriye ve Haiti vatandaşlarına yönelik Geçici Koruma Statüsü’nü (TPS) sonlandırmasına da onay verdi.

Trump yönetimi, Suriye ve Haiti’den gelen 356 bin göçmenin TPS statüsünü iptal etme sürecini başlattı. Gelişme üzerine Stephen Miller, bu kişilere bir an önce ülkelerine dönme çağrısı yaptı.

Göç politikasının katılaştırılması, Donald Trump yönetiminin en büyük projeleri arasında yer alıyor. Göreve başlama gününde ABD’nin güney sınırında acil durum ilan eden Trump; ülkeye giriş, mülteci statüsü elde etme ve vatandaşlık kazanma kurallarını zorlaştırdı.

Bu süreçte ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) tarafından geniş kapsamlı operasyonlar ve yasadışı göçmenlerin kitlesel olarak sınır dışı edilmesi işlemleri başlatıldı.

Donald Trump, Kasım 2025’te yaptığı açıklamada, ABD sisteminin kendini toparlamasına imkan tanımak amacıyla üçüncü dünya ülkelerinden gelen göçü tamamen durdurma niyetinde olduğunu beyan etmişti.

Trump, yönetimin göçmenlere yönelik sosyal yardımları kaldırmak istediğini ve yetkililerin ülke güvenliği için tehdit olarak gördüğü milyonlarca yasadışı göçmeni sınır dışı etmeye kararlı olduğunu açıklamıştı.

Okumaya Devam Et

Amerika

Silikon Vadisi yapay zeka adımları nedeniyle Trump’a tepkili

Yayınlanma

Donald Trump yönetiminin yapay zeka sektörünü kontrol altına alma yönündeki agresif ve öngörülemez adımları, seçim sürecinde Cumhuriyetçileri destekleyen teknoloji devlerinde hoşnutsuzluğa yol açıyor. Politico’nun haberine göre sektör temsilcileri, demokratların aşırı düzenleme getireceği endişesiyle destekledikleri Trump karşısında, şimdi Joe Biden döneminin kurallarına özlem duyuyor.

ABD başkanlık seçimlerinde, Demokrat Parti’nin yapay zeka alanına aşırı kısıtlamalar getireceği endişesiyle Cumhuriyetçi aday Donald Trump’ı destekleyen Silikon Vadisi şirketleri, Beyaz Saray’ın yeni dönemdeki hamlelerinden memnuniyet duymuyor.

Politico’nun konuya vakıf kaynaklara dayandırdığı haberine göre Beyaz Saray’ın yapay zeka sektörünü kontrol altına alma yönündeki agresif ve öngörülemez girişimleri, sektör genelinde eski Başkan Joe Biden döneminin daha dengeli yaklaşımına yönelik bir nostalji dalgası yaratıyor.

Yapay zeka alanında faaliyet gösteren bir şirketin üst düzey yöneticisi, yeni modellerin pazara sunulması sürecinde hükümetin çıkardığı engelleri eleştirerek “Bu durum, fiili olarak Avrupa tarzı bir lisanslama rejimine benziyor” ifadelerini kullandı.

OpenAI yöneticilerinden biri de sektörün resmi makamlardan netlik beklediğini kaydetti.

Ancak Politico’nun haberinde, teknoloji şirketlerinin ihracat kontrolleri ya da daha sert yaptırımlarla karşı karşıya kalmamak adına Beyaz Saray’dan açıklama talep etmekten çekindiği aktarılıyor.

Yapay zeka politikaları alanında çalışan bir danışman, şirketlerin durumunu “Sanki çok ince bir buz tabakası üzerinde yürüyorlar” sözleriyle tanımlıyor.

Yönetimden yeni kontrollere tabi tutma talebi

Haziran ayı başında Beyaz Saray, yapay zeka modeli geliştiricilerinin yeni ürünlerini piyasaya sürmeden 30 gün önce gönüllü olarak hükümet denetimine sunmasını öngören bir kararname imzaladı.

Bloomberg’in haberine göre OpenAI Üst Yöneticisi (CEO) Sam Altman, şirketin yeni modeli GPT-5.6’yı geniş kitlelerin kullanımına açmadan önce yalnızca sınırlı sayıdaki ortağıyla paylaşmasının hükümet tarafından talep edildiğini çalışanlarına bildirdi.

Yetkililerin en gelişmiş modellerin kapasitelerinden giderek daha fazla endişe duyduğunu belirten Altman, resmi makamların güvenlik ve kısıtlama yönündeki pozisyonlarına katılmasalar dahi şirket olarak Cumhuriyetçi yönetimle her konuda işbirliği yapmak zorunda olduklarını vurguladı.

Söz konusu modelin ilk aşamada Amazon Bedrock platformu üzerinden yalnızca 20 ortağın erişimine sunulacağı belirtiliyor.

Beyaz Saray, OpenAI’ın yeni modelini kısıtladı

Sektördeki kısıtlamalar yalnızca OpenAI ile sınırlı kalmıyor. Yapay zeka girişimlerinden Anthropic, ulusal güvenlik gerekçesiyle yabancı uyruklu kişilerin erişiminin engellenmesi yönündeki hükümet talimatının ardından, en gelişmiş iki ürünü Mythos 5 ve Fable 5’e yurt dışından erişimi tamamen durdurdu.

Daha sonra Reuters’ın aktardığı bilgilere göre Anthropic, resmi makamların ulusal güvenlik risklerine dayanan kısıtlama kararını kısmen esnetmesiyle Claude Mythos 5 modeline güvenilir bulunan 100’den fazla ABD’li kuruluş ve şirketin erişebileceğini duyurdu.

Beyaz Saray Sözcüsü Liz Houston konuya ilişkin yaptığı açıklamada “Başkan Trump, ABD’nin yapay zeka ve diğer öncü teknolojilerdeki küresel liderliğini koruma hedefini açık ve net bir şekilde defalarca dile getirdi. Başkan Trump ve tüm yönetim, Amerika’nın dünyanın lider inovasyon merkezi konumunu güçlendirmeye devam edecek” ifadelerini kullandı.

Biden yönetiminin eski teknoloji danışmanlarından Saif Khan ise Trump ekibinin adımlarını aşırı olarak nitelendirdi. Khan, mevcut durumu “Kararların neredeyse hislere dayanarak alındığı, neyin onaylanıp neyin onaylanmayacağının belirsiz olduğu şeffaf olmayan bir sistemle karşı karşıyayız” sözleriyle eleştirdi.

Bu yeni yaklaşımın yapay zeka sektörüne, Biden döneminde planlanan ve belirli ülkelere yönelik çip ile model ağırlıklarını kapsayan ihracat kontrollerinden çok daha büyük zarar verdiğini belirten Khan, mevcut uygulamaların yeni ürünlerin piyasaya sürülmesinde neredeyse tam bir duraklamaya yol açtığını kaydetti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English