Bizi Takip Edin

Amerika

Silikon Vadisi eskatolojisi – 4: Tanrınız da sizin için sevinecek

Yayınlanma

“O geceki grup seks eğlenceliydi ama gürültülü bir kumsal partisinin ortasında uyumaya çalışmak gibiydi. Hepimizin uyuyabileceği kadar büyük olan tek yer yemek salonuydu; baş başa kalacaklar için sağa sola birkaç şilte serdiler ve Yıldızgeçidi’nin kudurmuş on sekiz adamını, ordu geleneğine (ve yasasına) uygun olarak uysal olan ve eş ayrımı yapmayan, sert zeminde uyumaktan başka hiçbir şey istemeyen kadınlarımızın üzerine saldılar.”
Joe Haldeman – Sonsuz Savaş

“On yedi ile otuz beş yaş arasındaki herkesin (Nim’in deyişiyle) ‘çocuk bakımına bağlanabilir’ durumda olması, aslında burada hiç kimsenin, kadınların başka yerlerde olabileceği gibi çocuk bakımına –psikolojik ve fiziksel olarak– sıkı sıkıya bağlanmadığı anlamına geliyor. Zahmet ve ayrıcalık oldukça eşit paylaşılıyor; herkes aynı riske veya seçim hakkına sahip. Bu yüzden de burada hiç kimse başka yerlerdeki özgür erkekler kadar özgür değil.”
Ursula K. Le Guin – Karanlığın Sol Eli

Kıyameti dört gözle bekleyen teknoloji sermayesinin son güzergahını incelerken, tekrar başa, kahramanımız Peter Thiel’e dönüyoruz.

Thiel, 2009 yılında liberteryenlerin forumu olarak görebileceğimiz Cato Institute’ta yayınlanan ve demokrasi ile özgürlüğün “artık” uyumlu olmadığını yazdığı “The Education of a Libertarian” (“Bir Liberteryenin Eğitimi”) başlıklı makalesinde, seçimler ve oy hakkı konusunda da fikirlerini paylaşmadan önce “otantik” (Heidegger kokan bir sözcük tercihi!) insan özgürlüğünü en yüksekte tuttuğu ilke olarak öne sürüyor ve “gaspçı vergilere, totaliter kolektiflere ve her bireyin ölümünün kaçınılmaz olduğu yönündeki ideolojiye” karşı olduğunu ilan ediyordu.

Thiel’e göre liberteryen olmanın anlamı da buydu. Stanford’da geçen yıllarını pek de hayırla anmayan ve üniversitenin müesses nizamını değiştirmek için yaptığı girişimlerde(1) pek de başarı kaydedemediğini kabul eden milyarderimiz, iş hayatına atıldığında da kendi gibi insanların kabuklarına çekilerek, amiyane tabirle, “aza tamah ettiklerini” düşünüyor:

“Kişinin IQ’su ne kadar yüksekse, serbest piyasa politikası konusunda o kadar karamsar oluyordu – kapitalizm tek kelimeyle halk arasında pek popüler değildi. En zeki muhafazakârlar arasında bu karamsarlık genellikle gösterişli biçimde içki içme şeklinde ortaya çıkıyordu; buna karşılık, en zeki liberteryenler pozitif hukuk konusunda daha az takıntılıydılar ve sadece alkole değil, onun ötesine de kaçıyorlardı.”

Pozitif hukukun ötesine kaçış, 2008-9 krizi ile hızlanmış görünüyor. Zaten Thiel’in bu makaleyi yazdığı tarih de ağır buhran ve kapitalizmin, en önemlisi de onun lideri ABD’nin bu buhrana verdiği tepkiye yönelik karşı-tepkiyi özetliyor. Thiel, kendi gibi serbest piyasa yanlılarının çığlıklarının daha fazla devlet ve daha fazla borç kasırgasının gürültüsünde boğulduğunu yazıyor. 2009 yılında liberteryen olanlar için, müesses nizamı “eğitmenin,” onu reforme etmenin boşuna bir çaba olduğu bilgisi de malum olmuştur.

Finansal kriz bardağı taşıran son damla olsa da, bu pesimizmin 100 kusür yıllık tarihi var. Thiel, Amerikan tarihinde devlet daha da büyümeden ortadan kalkan son finansal krizin 1920-21’de yaşandığını düşünüyor; bu Schumpeterci bir yaratıcı yıkım anıydı ve her şey böyle devam etseydi iktisadi bir boom yaşanabilirdi. Ama olmadı. Peki neden? Thiel yazıyor:

“1920’ler, Amerikan tarihinde siyaset konusunda gerçekten iyimser olunabilecek son on yıldı. 1920’den bu yana, sosyal yardım alanların sayısındaki büyük artış ve kadınlara oy hakkı verilmesi –bilindiği gibi liberteryenler için iki zorlu zümre– “kapitalist demokrasi” kavramını bir oksimoron haline getirdi.”

Thiel daha sonra bir yazı daha yazarak bu satırları açıklamak zorunda kaldı ve zaten bir tepki provoke etmek isteyip bunu başardığını söyledikten sonra, aslında “cinsiyet eşitsizliği” [gender gap] gibi oy verme eğilimlerine ilişkin epey harcıalem bir “istatistiksel gözlemin” en çok tepkiyi aldığını, biraz şaşırmış gibi yaparak, belirtiyordu. Kadınların oy hakkının elinden alınmasını veya bunun bizi rahatsız eden siyasi sorunları çözeceğini öne sürmek elbette saçma olurdu. O, hiçbir sınıfın oy hakkından mahrum bırakılmaması gerektiğini düşünüyordu; ama oy kullanmanın durumu iyileştireceğine dair de çok az umudu vardı.

Thiel’in kadınların oy hakkı konusundaki görüşlerinin samimi olduğuna şüphe yok. Üstelik onunla beraber karamsar biçimde dile getirdiği “sosyal yardım alanların sayısının artması” meselesi ile de bir hayli uyumlu: Nietzscheci aristokratik isyan ve onun yüz kusür yıl sonra Silikon Vadisi liberteryenizminde vücut bulmuş hali, yoksulluk ile sömürge halklarını, sömürge halkları ile kadınlığı/feminenliği aynı özün farklı görünümleri olarak görür: Irksal/biyolojik ve coğrafi hiyerarşiler, aynı zamanda cinsiyete ilişkin hiyerarşilerdir. Kalabalıklar, ayaktakımı ve benzeri isimlerle anılan yoksullar “çocuk gibidirler”, akıl ile değil duygu ile hareket ederler, histeriye yatkındırlar. Kıyameti beklerken IQ, yapay genel zeka, nörokastlar, korunaklı konutlar, kolonize edilmiş uzay, okyanusun ortasında inşa edilmiş şehirler nasıl zenginler için sığınaksa, din-ulus-aile üçlüsü de aynı şekilde bir güvenli kaçış bölgesidir.

Silikon Vadisi eskatolojisi – 1: Ahir zamanı beklerken

Demir Leydi’nin izinden ‘Doğulu’ değerler: Singapur rüyası

İyi ama neden ve nasıl? Neoliberal kırk yılda din, ulus ve ailenin modasının geçtiği çokça söylendi. Silikon Vadisi elitleri, liberteryenler ve Yeni Sağ da böyle düşünüyor ve şu “kahrolası” refah devletinin bizi sürüklediği kıyametten kurtulmak için bunlara geri dönüşü savunuyor.

Örneğin ünlü Amerikalı sosyolog ve yeni-muhafazakâr Daniel Bell, aile ilişkilerinin münasip düzenini bozduğu ve Protestan ahlakının öngördüğü sınırların ötesinde tüketimi genişlettiği için refah devletini eleştiriyordu. Enflasyonun, ahlaki değerlerin dejenere olmasıyla yakından bağlantılı olduğuna inanıyordu. 1970’lerin büyük enflasyonu aile yapısının çöküşü ile ilişkilendiriliyor ve dikkatler, federal sosyal harcamaların çok küçük bir bölümünü tüketen kamu yardım programı Bakmakla Yükümlü Çocukları Olan Ailelere Yardım (AFDC) programına çekiliyordu.(2)

Melinda Cooper, neoliberalizm ile yeni-muhafazakârlığın 1970’lerde kurduğu “ahlaki” ortaklığın aile kısmına odaklanan kitabı Family Values: Between Neoliberalism and the New Social Conservatism’de [Aile Değerleri: Neoliberalizm ile Yeni Toplumsal Muhafazakârlık Arasında], 1970’lere kadar Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasında toplumsal refah programları konusunda genel bir konsensüs olduğuna, fakat 1970’lerle birlikte refah devletine yönelik “aile yapısının altını oyarak” enflasyon sorununda pay sahibi olduğu eleştirisinin başladığını yazıyor:

“Artık, Yeni Düzen [New Deal] ve Büyük Toplum’un [Great Society] yeniden bölüşüm yanlısı refah programlarının radikal bir şekilde kısıtlanması gerektiği konusunda mutabık kalınmıştı; hatta sosyal refahın alternatifi olarak özel aile kurumumun güçlendirilmesi de gündeme gelmişti. Refah [devleti] reformcuları, Yeni Düzen refah devletine alternatif olarak, çok daha eski bir kamu yardımı geleneğine, yani yoksullar yasası geleneğine ve buna eşlik eden aile ve kişisel sorumluluk kavramlarına geri dönmeyi düşünmeye başladılar. Bu değişimde, neoliberalizm ve yeni-muhafazakârlığın olgun siyasi felsefeler olarak eşzamanlı yükselişini görebiliriz. Neoliberalizm ve yeni-muhafazakârlık birçok konuda taban tabana zıt olabilir, fakat aile değerleri konusunda şaşırtıcı bir yakınlık sergilerler.”(3)

Atlantik’in beri tarafındaki uyanış, Britanya’daki Avroseptik ve neoliberal muhafazakârlığın sembolü Margaret Thatcher ile başlıyor. Refah devleti eliyle çürütülen Avrupa’nın zincire vurduğu Britanya’yı özgürleştirmek istiyor. Gözünü yine eski bir Britanya sömürgesine, Singapur’a çeviriyor.

Brexit döneminde de Muhafazakârlar arasında yaygın bir tema olan, Londra’yı “Thames kenarındaki Singapur” haline getirme hevesi 1980’lerde ortaya çıkıyor. Modern Singapur’un babası Lee Kuan Yew “Asya değerleri” diye bir şey ortaya atıyor, Çin Devriminin tukaka ilan ettiği Konfüçyüsçülüği yeniden moda ediyor. Thatcher bu değerleri hevesle benimsiyor. Bu şehir-devletinde Victoria döneminin kendi kendine yeten, emektar, muhafazakâr liberalizmini görüyor. Singapur’un çoğunluğunu oluşturan etnik Çinlilere gıptayla bakıyor, onları “doğal kapitalist” ve “doğuştan tüccar” sayıyor, aynı zamanda Anglo-Sakson dünyanın değerlerini de heybelerine attıkları için övüyor. Hatta bir dönem Singapurlu dostlarına soruyor, siz bu işi nasıl becerdiniz, diye; aldığı cevap onun için şaşkınlık vericidir: “Ama biz her şeyi sizden öğrendik, hür teşebbüsün tüm derslerini… Sadece siz onları unuttunuz, biz ise kabul ettik!”

Quinn Slobodian, daha önce de atıf yaptığım Crack-Up Capitalism kitabında Singapurluların genç yaştan itibaren “Dünyanın sana bir yaşam borcu yok” anlayışıyla yetiştiğini, her Singapurlu için bankada zorunlu bir tasarruf hesabı açıldığını ve sakinlerin zorunlu sağlık hizmeti gibi “refah devleti” çarçuru yerine sağlık, emeklilik ve emlak satın alımları için bu hesaplarındaki parayı kullandıklarını aktarıyor.

Konumuz açısından kritik unsur burada ortaya çıkıyor. Mülk sahiplerinin hizmetine koşulan yeni-Konfüçyüsçülük, muhafazakâr aile değerlerinin altını çiziyor. Evlatların ana-babalarıyla kurduğu varsayılan sevgi ilişkisi, devletin toplumsal görevlerinden feragat etmesini meşrulaştıran bir işlev görüyor.

Üstelik bir başka akademisyen, Konfüçyüsçülüğün yeniden doğuşunda Atlantik ötesinde üretilen metinlerin rolüne isabetle işaret ediyor. Aynı makalede, Koreli bir akademisyenin, Konfüçyüsçülük hakkındaki akademik fikirlerin “bir gecede değişmesinin” herhangi bir modern din veya toplumun evriminde “benzersiz” olduğunu söylediği aktarılıyor. Arif Dirlik, 1980’li yıllardan itibaren Konfüçyüsçülük üzerine yapılan “örgütlü akademik faaliyetin” boyutları konusunda şüpheye yer bırakmayacak bilgiler veriyor; Konfüçyüsçülük ve alternatif modernleşmeler üzerine tartışmalar, entelektüel bir sektör haline geliyor.(4)

Batıda kaybolan püriten ahlak, Doğuda ortaya çıkıyor. İktisadi büyümenin, dinamik bir yapıya kavuşmanın yolu geleneksel değerlere sarılmaktan geçiyor. Hiyerarşi, aile savunusu, ulusun bireye üstünlüğü vaaz ediliyor. Tabii buna düşük vergi, seçmenlerden-sendikalardan-demokrasiden uzaklık, kamu borcunun azaltılması eşlik ediyor. Singapur’un ebedi şefi Lee, yolu gösteriyor:

“Seksenli yıllarda Lee, birkaç kez ‘Japonların örneğini takip etmedikleri ve iyi eğitimli kadınları evde tutmadıkları için pişmanlık duyduğunu’ ifade etmiş, bir keresinde de ‘uzun vadede en önemli sorunların öjeni ve güçlü bir toplum inşa etmek için çocuklara iyi eğitim sağlamak olduğunu’ eklemiştir.”(5)

“Doğunun ezeli ve ebedi dinamizmi” miti, bir tür tersine Oryantalizm olarak mülk sahiplerinin hizmetine koşulurken, işçilerin, ulusların ve kadınların mücadelesi de sözde bir Asya’nın uyumlu toplumları anlatısı adına “Batının yozluğu” olarak resimden çıkarılıyor.

Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…

Teknoloji kankaları ve maskülen iş modeli

2000’li yıllarda finansal piyasaların ve bu piyasaların krize yatkın taraflarının genel olarak hormonlarla, özel olarak da testosteronla ilgili olup olmadığına ilişkin “bilimsel” yayınlarda patlama yaşanmıştı. Finans sektöründeki kadınlar riskten kaçınan bir doğaya sahipken, erkekler daha ataktı. Kadın yatırımcıların oranındaki artış, piyasaların dalgalanmasını kesin olarak azaltır diye bir kural yoktu; ama kadınların varlığı, piyasa çöküşlerinin meydana gelme sıklığını azaltırdı. İma açıktı: 2008-9 krizinin arkasında hormonlarımız vardı.

Stanford’dan türeyen ve Amerikan devleti ile, özellikle de Pentagon ile sıkı bağları öteden beri bilinen Silikon Vadisi’nde bir iş modeli olarak maskülenlik 1960’lardan beri kullanılıyor. Oysa ilk bilgisayarları İkinci Dünya Savaşı esnasında geliştirmeye başlayan ABD ordusunda, “programlama” yani yazılım görevi çoğunlukla kadınlar tarafından icra ediliyordu. Emily Chung, teknoloji milyarderlerinin erkek dünyasını anlattığı Brotopia kitabında ilginç bilgiler veriyor: O zamanlar, “programlamacılık”, kadınların yaptığı bir iş olarak erkek dünyasında pek muteber görülmüyormuş. Bilgisayarlar hâlâ çoğunlukla yazma işi ile bağlantılı olduğu için, kadın işi olarak bilinen sekreterlikle eş tutuluyor ve küçümseniyormuş. Daha sonra sektör geliştikçe, “profesyonellik” devreye girecek, programlama bir tür kara büyü olarak lanse edilecek ve entelektüel bir uğraş olarak erkeksileştirilecekti.

“PayPal mafyasında” cisimleşen Silikon Vadisi kültürü, çokkültürcülük ile zehirlenmiş Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık (DEI) politikalarına ve “woke” zihniyetine bayrak açacaktı. Meritokrasi, yani liyakat sahibi olma iddiasıyla hareket eden bu grup, tahmin edileceği üzere, kendileri için kıyametvari sayılan refah devleti dünyasında, kendileri gibi olanlardan oluşan insanların kastlaşması için çabalayacaktı. Chung yazıyor:

“PayPal Mafyası üyeleri, ideolojik olarak farklı görüşlere sahip kişileri erken aşamada işe almanın açıkça şirketi yavaşlatacağına inanıyordu ve bazıları hâlâ böyle düşünüyor. Oysa onların tek istediği daha hızlı ilerlemekti. [PayPal mafyasından Keith] Rabois bana, ‘İnsanın bir startup’ta başlangıçta temel ilkeler hakkında tartışmalar yapabileceğini sanmıyorum. Başlangıçta, ideolojik olarak farklı olanlardan ziyade benzer olan insanlara sahip olmak daha iyidir. Uyum sağlandıktan sonra, çok çeşitli insanlara, görüşlere ve bakış açılarına sahip olabileceğinizi düşünüyorum,’ dedi.”

Maskülenliğin tehdit altında olduğuna ilişkin düşüncelerin hayli yaygın olduğunu söylemek gerek. Örneğin Thiel’in Senatoya soktuğu isimlerden Josh Hawley, 2022 yılındaki Milli Muhafazakârlık Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “erkeksi erdemlere saldırı”ya işaret ediyor; aynı konferansta, “pozitif erkeklik” inancına sahip erkeklerden oluşan bir kardeşlik grubu kurmaya çalışan ve bu gruba Liminal Order adını veren sağcı YouTuber Jack Murphy de katılıyordu. Daha önce uzun bir portresine yer verdiğimiz, Thiel’in fonladığı gerici Curtis Yarvin’i saymıyorum bile.

Ama esas, aynı Vanity Fair makalesinde, yine Thiel’in boynundan tutup siyaset dünyasına fırlattığı, taze Başkan Yardımcısı JD Vance’e uzatılan mikrofon önemli:

“Yaptığı şey işe yararsa, ‘bu, oğlumun erkekliğinin –ailesini ve toplumunu desteklemesi, toplumuna olan sevgisi– kahrolası McKinsey için işe yarayıp yaramamasından daha önemli olduğu bir dünyada büyüyeceği anlamına gelecek’ dedi.”

Bir önceki yazıda, Chaos Monkeys kitabı ile Silikon Vadisi anılarını yazan Antonio García Martínez’den bahsetmiştim. Martínez’in kitabının pek çok açıdan “maden” olduğu anlaşılıyor. Yazar, Bay Area’daki kadınların çoğunu “yumuşak ve zayıf, şımartılmış ve naif ve genellikle saçmalıklarla dolu” görüyor. Vadi kadınlarının kendilerini pek önemseyen bir feminizmleri vardır, ama esasında, “salgın bir hastalık veya yabancı bir istila geldiğinde, tam da bir kutu av tüfeği fişeği veya bir bidon dizel karşılığında takas edeceğiniz türden işe yaramaz bir yük haline gelirler.”

Martínez’in unutulmaz eserini inceleyen Chip Huyen, kitapta bir kadın karakter ortaya çıktığında, yazarın mutlaka onun görünüşü hakkında yorum yaptığına dikkat çekiyor: “ağızları açık bırakan”, “New York Moda Haftasına giderken yolunu kaybetmiş”, “kot pantolon giymiş poposu” gibi yaratıcı ifadeler… Ona göre “bir kadın çirkin değilse, ofisteki tek amacı bakışlara maruz kalmaktır.” Huyen dahasını da yazıyor:

“Okuyucuların onun ne kadar çok sperm üretebildiğini anlamalarını sağlamak için yazar, cinsel maceralarını vurgulamak için özen gösteriyor. Facebook’un süpürge dolabında bir kadın iş arkadaşıyla sarhoşken yaşadığı cinsel macerayı rahatsız edici ayrıntılarla anlatıyor. Kendisini gururla ‘güvenli seks kurallarını hiçe sayan’ bir erkek olarak tanımlıyor, ama fizik doktorası, korunmasız seksin hamileliğe yol açtığını anlamasına yardımcı olmuyor gibi görünüyor … Kadınların hamilelik korkusuna empati kuramıyor gibi görünüyor: ‘Bak kadın, kollarında çığlık atan bir bebek yoksa ve o bebek bana benzemiyorsa, konuşacak bir şeyimiz yok.’”

Silikon Vadisi eskatolojisi – 3: Kudretli elimle sizi özgür kılacağım

Antrakt: ‘Aileye saldırı’ ve eşit işe eşitsiz ücreti biyolojikleştirmek

Liberteryenlerin, Yeni Sağın, teknoloji sermayesinin vaftiz babalarından iktisatçı Ludwig von Mises, feminizme atfettiği “aileyi yok etme” güdüsünün, kadının toplumdaki yerini tamamen yanlış anladığını düşünüyor.

“Doğal ve toplumsal olarak koşullanmış” eşitsizlikleri kararname ile ortadan kaldırmaya çalışan “sözde-demokratik” uğraşları eleştirdikten sonra Mises, “tıpkı güçlüleri zayıflarla, yetenekli olanları yeteneksizlerle ve sağlıklı olanları hastalarla eşitlemek istediği gibi”, kadın hareketinin radikal kanadının da kadınları erkeklerle eşit hale getirmek istediğini ileri sürüyor.

“Anarko-kapitalist” Lewellyn H. Rockwell, Against the Left [Sola Karşı] kitabında Mises’in bu görüşlerini aktardıktan sonra, bir başka liberteryen peygamber, Mont Pelerin Cemiyetinin gediklisi ve Mises Enstitüsünün kurucusu Murray Rothbard’a dönüyor ve yasal önünde eşitliğin, “biyolojik farklılıkları ortadan kaldırmadığını” yazıyor. Dolayısıyla, kadınların erkekler kadar fazla kazanmamalarının veya erkekler kadar güçlü pozisyonlarda bulunmamalarının, “onların ayrımcılığın kurbanı oldukları anlamına gelmediğini” söyledikten sonra Mises’e dönüyor ve şu uzun satırları alıntılıyor:

“Ama cinsel karakter ile cinsel kader arasındaki fark, [tıpkı] insanlığın diğer eşitsizlikleri gibi ortadan kaldırılabilir bir şey değildir. Kadını içsel olarak özgür olmaktan alıkoyan şey evlilik değil, cinsel karakterinin bir erkeğe teslim olmasını gerektirmesi ve kocasına ve çocuklarına olan sevgisinin en iyi enerjilerini tüketmesidir. Kariyerinde mutluluk arayan bir kadının aşk ve evlilikten vazgeçmesini engelleyen hiçbir insan kanunu yoktur. Ama bunlardan vazgeçmeyenler, bir erkeğin yapabileceği gibi hayatı kontrol edecek yeterli güce sahip olamazlar. Kadını zincirleyen, evlilik ve aile gerçekleri değil, cinselliğin tüm kişiliğini ele geçirmesidir. Evliliği ‘ortadan kaldırmak’ kadınları daha özgür ve mutlu yapmaz; sadece hayatlarının temel içeriğini ellerinden alır ve bunun yerine hiçbir şey sunamaz.

Kadının evlilikte kişiliğini korumak için verdiği mücadele, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan iktisadi düzenin rasyonalist toplumunu karakterize eden kişisel bütünlük mücadelesinin bir parçasıdır. Bu mücadelede başarılı olması sadece kadının çıkarına değildir; aşırı feministlerin yaptığı gibi erkeklerin ve kadınların çıkarlarını karşılaştırmak çok aptalca bir davranıştır. Kadınlar egolarını geliştiremez ve erkeklerle eşit, özgür doğmuş yoldaşlar ve arkadaşlar olarak birleşemezlerse, tüm insanlık bundan zarar görür.”

Rockwell, kapitalizmin gelişen teknoloji sayesinde ev işlerinin yükünü büyük ölçüde hafiflettiğini ve birçok kadın eşin “giderek daha fazla bir tür aylak sınıf” oluşturduğunu ileri sürüyor. Kanıt mı? İyi bir liberal gibi, kendi yaşadığı mahalleyi, orta sınıf Amerikalının hayatını idealize ediyor ve buradaki “ezilen” ve “sert yüzlü” kadınların “kürk şallarını giyip bir sonraki köprüye veya mahjong oyununa doğru caddede yürüyüş yaparken” gördüğünü, bu sırada aynı kadınların kocalarının ise, “eşlerine destek olmak için giyim sektöründe erken yaşta kalp krizi geçirecek kadar çalıştığını” tespit ediyor. Anglo-Sakson liberalizminin iyi kalpli ve çalışkan orta sınıf Robinson Crusoe’ları ezelden ebede bir yolculuğa çıkmış görünüyor.

Beyaz, Hıristiyan, anne

Arkansas’ta, “Toprağa Dönüş” isimli bir grup, kendilerine ait bir arazide evler inşa ediyor, tarımsal faaliyet yürütüyor ve kendileri gibi olanlar haricinde kimseyi aralarına almıyor.

Bu “bantustan”a girmesine müsaade edilmeyenler arasında başta siyahlar var, sonra eşcinseller ve Yahudiler geliyor. Ayrıca “Avrupa dışı dinlerin mensupları” da giremiyor. Sky News muhabiri, Ozark dağlarında yeni bir topluluk kurulduğunu vurgulayarak anons ediyor.

Topluluğun lideri Eric Orwoll, toprağa dönerek kendi komşularını seçebilecekleri bir yer inşa etmeye çalıştıklarını vurguluyor. “Sadece,” diyor, “bunu kendi kültürümüzü korumak için yapıyoruz.” Beyaz, Amerikan kültürü; kulağa “segregasyon” gibi gelip gelmediğini soruyor muhabirimiz. Orwoll, insanların oraya özgürce ve gönüllü olarak geldiği cevabını veriyor ama ekliyor: “Herkesin evinize girmesine izin vermezsiniz.”

Toplulukta yaklaşık 40 kişi yaşıyor. Sky News muhabirinin aktardığına göre, dünya genelinden de yüzlerce kişi üye olmak için ödeme yapmış.

Konumuz açısından önemli kısım daha sonra geliyor. Toplulukta fiziksel işleri erkekler yapıyor, kadınlara ise çocuk doğurmak ve bakmak düşüyor. Aralarına siyahları, geyleri veya Yahudileri neden almadıkları sorulan bir kadın, “Onlar da kendi topluluklarına sahip olabilirler, zaten sahipler,” cevabını veriyor. Sky News, bunun, “ortak atalara sahip güçlü aileleri teşvik etmek” olan Toprağa Dönüş misyonu için hayati önem taşıdığını aktarıyor.

Ayrıca, “nüfus artışını teşvik etmek amacıyla yeni doğan bebeklerin ebeveynlerine nakit ödül vermek” amacıyla çevrimiçi bir bağış kampanyası da düzenleniyor. “Biz oraya varmadan hemen önce,” diyor Sky News muhabiri, “altıncı çocuklarını dünyaya getiren bir aileye 1.000 dolar bağışladılar.”

Herrenvolk” demokrasisinde eski-yeni hiyerarşiler

Tekrar Thatcher ve Thatcherizme dönüp bitiriyoruz. Her ne hikmetse bazen “feminist ikon” olarak lanse edilen İngiliz lider için kadınların oy hakkının hiçbir önemi yoktu; o, bunun yerine özelleştirme, serbest piyasa ve daha küçük bir devlete odaklanmıştı.

Tıpkı ABD’de gördüğüm tartışma gibi onun politikaları, geleneksel olarak kadınların faydalandığı alanlarda genel olarak harcama kesintilerine yol açtı. Sağlık ve konut alanlarında kesintiler yapıldı. Thatcher, anılarında, çocuk bakımı için vergi indirimi veya sübvansiyon sağlamak için kendisine yapılan “büyük baskı” ile mücadele etmek zorunda kaldığını bile belirtmişti. Zac Denman şöyle yazıyor

“Thatcher topluma yardımda bulunmak istemiyordu, herkesin kendi başının çaresine bakmasını istiyordu, bireysellik önemliydi. Onun için önemli olan, insanın içindeki azim ve metanetti. Bu inanç, elbette, ayrıcalıklı bir yaşamın getirdiği bir zevktir. Toplumumuz meritokratik değildir, sıkı çalışmak sizi ancak bir yere kadar götürebilir. Ayrıca, kendi aldığı yardımları da görmezden geliyor; milyoner kocası, avukat olması için gerekli ücretlerini ödemiş ve Kent ve Chelsea’deki aile evlerini satın almıştı. Tam zamanlı bir dadı avantajı vardı, bu sayede çocuk bakımı konusunda endişelenmeden dışarı çıkıp çalışabilirdi; bu, çoğu kadının sahip olmadığı bir avantajdı. Kadınların evde kalıp çocuklara bakması gerektiğine inanıyordu; Birleşik Krallık’ın bir ‘kreş toplumu’na dönüşmesini istemiyordu. Bu kurallar elbette ona uygulanmazdı, sadece ondan daha düşük konumdaki kadınlara uygulanırdı. Başbakan için ikiyüzlülük bir politikaydı.

Kadınların anne olması gerektiği ve başka bir şey yapmaması gerektiği inancına uygun olarak, beyni ‘meşgul’ tutmak için biraz part-time çalışmaya izin veriliyordu. Thatcher, çekirdek ailenin büyük bir savunucusuydu. Onun için bu, ‘geleneksel ve ahlaki yaşam tarzına geri dönme çağrısı’ idi. Geleneksel rollerden uzaklaşan kadınlar alay konusu oluyordu. Greenham Common’da Kadınların Nükleer Silahsızlanma Kampanyası’nın düzenlediği protesto, “sol propaganda ve bazı konseylerin eşcinsel ve lezbiyen militanlığı” olarak alay konusu edilmişti. Erkeklerin evin geçimini sağlaması, kadınların ev hanımı olması ve evlilikten doğan çocukların bakılması, toplumun zararına teşvik edildi. Tabii ki, Thatcher için bu önemsizdi, çünkü ‘toplum diye bir şey yoktur. Bireyler ve aileler vardır.’ Kadınlar, bu muhafazakâr vizyonda birey olarak görünmüyorlar. Rolleri kısıtlanmış, hırsları frenlenmiştir. Bu, zengin bir erkeğin desteği olmadıkça, başka hiçbir kadının Thatcher’ın izinden gitmemesini etkili bir şekilde garanti altına almaktadır.”

Rose ve Milton Friedman da, Tyranny of the Status Quo [Statükonun Tiranlığı] kitaında, “kamuoyu büyük devlet inancından ve sosyal sorumluluk doktrininden uzaklaşıyorsa”, bu değişimin “aileyi güçlendirerek ve geleneksel rolünü yeniden tesis ederek bireysel sorumluluk inancını geri getirme eğiliminde olacağına” işaret ediyor. Hıristiyan inancının ve Rerum Novarum’un(6) anti-sosyalist ve devlet karşıtı tutumunun geri dönüşü, aileye kaçış, kadın-erkek hiyerarşisinin tekrar kurulması gerileyen kapitalizmin kendisini kıyametten kurtarma içgüdüsü ile peyda oluyor.

Üstelik bunun Thatcher veya Thatcherizme has olmadığını, bir egemen sınıf konsensüsü olduğunu artık söyleyebilecek durumdayız: Elizabeth Wilson, daha 1987 yılında, Thatcherizme aşırı odaklanan “yumuşak” solun, İşçi Partisi’ndeki “aileci” eğilimleri gözden gizlediğine işaret ediyordu. Wilson’a göre bunun nedeni, kriz zamanlarında güven verici olması ve suç, kanun ve düzenin bozulması, cinsel ahlaksızlık ve sapkınlık ve en önemlisi ama en az açık olanı da, “erkeklerin cinsiyetlerinin ayrıcalıklarına tutunmak istemesi gibi farklı ve bazen birbirinden çok uzak umut ve korkuları ifade etmesi” olabilirdi.

Dolayısıyla kadının ev içindeki yerinin ve ailenin yeniden kurgulanması, tek başına kadını eve hapsetmekle ilgili değil, sınıfsal hiyerarşilerin cinsiyet hiyerarşilerini de kapsayacak şekilde yeniden inşa edilmesidir; aile işleri ile de ilgilenen kadının işgücüne katılımını sağlayacak yollar bulmaktır.(7)

İşte Silikon Vadisi sermayesi ve onun “bilimsel” müttefiklerinin kıyamet buhranından çıkış için önerdikleri çözümler bunlar. Kendilerini garanti altına almak için biyolojilerini, mekanlarını, dinlerini, uluslarını, kültürlerini ve cinsiyetlerini kastlaştırmak için hamle yapıyorlar. Kendi marjinalliklerini, meritokrasi ambalajı ile kitlelere servis ediyorlar. Herkes herkese kurtluk ederken, ayaktakımı ile aralarındaki farkları ebedileştirerek sonsuz bir varoluş kazanmak istiyorlar.


(*) Başlıktaki gönderme Yeşaya 62:5’ten: “Bir delikanlı bir kızla nasıl evlenirse, Oğulların da seninle öyle evlenecek. Güvey gelinle nasıl sevinirse, Tanrın da seninle öyle sevinecek.”
(1) Thiel 1987 yılında, sağcı-liberteryen öğrenci dergisi Stanford Review’u kuruyor. Dergi, pozitif ayrımcılık gibi “çeşitlilik politikalarına” karşı çıkıyor, ifade özgürlüğünü ve “Batı kanonunu” savunuyor, akademide “idari şişkinliğe” ve sol eğilimlere karşı çıkıyordu. Burada kendine Keith Rabois, David Sacks ve Joe Lonsdale gibi müttefikler bulmuştu ve bu kişiler daha sonra da Thiel ile çalışmaya devam ettiler. Öğrenciliği sırasında Thiel, Opus Dei’nin Stanford yöneticisi rahip Arne Panula ile de arkadaş oldu. Opus Dei, malum, dünyanın dört bir yanındaki üniversitelerde erkek üyeleri toplayan, zengin olduklarında onlardan büyük miktarda para toplayan ve bunu dünyanın dört bir yanındaki aşırı sağcı siyasi amaçları desteklemek için kullanan İspanyol Katolik sağcı bir tarikat.
(2) Melinda Cooper, 30’lu yıllarda ilk başladığında Güneyli Afro-Amerikan kadınlardan çok beyaz kadınlara yönelik bir program olarak görülen AFDC’nin, yıllar içinde yoksul Afro-Amerikalı kadınların çoğunlukla elde ettiği bir federal uygulamaya dönüştüğüne dikkat çekiyor. Dolayısıyla bu refah devleti uygulaması, karşıtları bakımından, hem cinsiyete hem de ırka dayalı bir heyula haline geliyordu.
(3) Demokrat senatör Daniel Patrick Moynihan, savaş sonrası siyahların aile yapısına ilişkin 1960’larda yazdığı bir raporda, “geleneksel” siyah aile yapısının dağılmasının olumsuz sonuçları üzerinde duruyor ve bu dağılmayı şöyle ayrıntılandırıyordu: Ayrılık, boşanma, evlilik dışı çocuk doğurma ve kadınların doğal olmayan bir şekilde baskın ve otoriter bir rol üstlendiği kadınların başı olduğu ailelerin oranlarının artması. AFDC programı da bu dağılmaya kendince bir unsur olarak dahil olmuştu.
(4) Dirlik, Singapur’un “ahlaki değerler” ve Konfüçyüsçülük temelinde yeni bir müfredat oluşturma çabalarında ülkeye davet ettiği sekiz eğitim uzmanının biri haricinde hepsinin ABD’li olduğunu yazıyor.
(5) Etnik olarak Çinli Lee’nin genetik, öjeni ve Singapur’daki Malay azınlık hakkındaki pek “Batılı” fikirlerini Michael D. Barr şu makalesinde etraflıca inceliyor.
(6) Papa XIII. Leo tarafından 1891’de yayınlanan bu ünlü papalık genelgesinin bugünün tekno-liberteryen dünyasında hangi işe yarayabileceğini ayrıca tartışacağım ama şimdilik geçerken şunu söylemek istiyorum: Katolik sosyal politikasının kurucu metni olarak Rerum Novarum, teknoloji sermayesinin dini-ulusa-aileye dönüş miti için bulunmaz bir nimettir.
(7) Wilson bunu, özellikle ABD’de, “yoksulluğun feminenleşmesi” olarak nitelendiriyor: “İmalat sektörünün gerilemesi, hizmet sektöründe yarı zamanlı çalışmanın artması, teknoloji ve tüketim alışkanlıklarında meydana gelen değişiklikler (örneğin, hızlı yemek servisi yapan restoranların yaygınlaşması) ile birlikte, aile yapısındaki değişiklikler ve özellikle boşanma oranlarındaki artış, giderek daha fazla kadının ücretli işçi haline geldiği, ancak işgücünün giderek daha savunmasız bir parçası haline geldiği bir durum yaratmıştır.” Hizmet sektöründe yarı zamanlı çalışmak, kadınların bu (1980’ler için) yeni yoksulluğunun oluşmasında önemli bir rol oynuyor. Wilson’un aktardığı kadarıyla Joan Smith, büyük bir öngörüyle, “Kısacası, çağdaş ekonomi, sürekli olarak marjinal özelliklerle donatılması gereken bir işgücünü merkez sahneye taşımıştır,” diye yazıyor.

Amerika

ABD, “Havana sendromu” mağdurlarına 3 milyon dolar ödedi

Yayınlanma

ABD ordusu ve istihbarat personeli, gizemli “Havana sendromu” rahatsızlığı sebebiyle ilk kez resmi tazminat aldı. Pentagon, sinirsel saldırı mağdurları için çıkarılan yasa kapsamında yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını duyurdu. Diplomatlar ve ajanlarda görülen bu rahatsızlığın nedeni üzerindeki araştırmalar ise sürüyor.

ABD yönetimi, diplomatlar ve istihbarat görevlileri arasında görülen ve “Havana sendromu” olarak adlandırılan gizemli rahatsızlığın mağdurlarına ilk kez resmi tazminat ödemesi yaptı.

ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon), “Nörolojik Saldırı Mağduru Amerikalılara Yardım Yasası” (HAVANA) kapsamında hak sahiplerine toplamda yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını bildirdi.

Pentagon’dan konuya ilişkin yapılan açıklamada, bakanlığın zarar gören personele yardım ulaştırılması konusuna öncelik verdiği vurgulandı.

Açıklamada, “Bakanlık, etkilenen personele destek vermeyi öncelik haline getirdi ve herhangi bir başkanlık yönetimi döneminde HAVANA Yasası kapsamında yapılan ilk ödemeler olarak yaklaşık 3 milyon dolar tazminat dağıttı” ifadelerine yer verildi.

Savaş Bakanlığı, anormal tıbbi vakaları inceleyen departmanlar arası çalışma grubunu temel alarak yönlendirilmiş enerjinin biyolojik etkilerini araştıracak yeni bir ihtisas grubu kurulduğunu da duyurdu.

Açıklamada ayrıca, “Bakanlık, doğrulanmış sonuçlar elde etmek, mağdurların tedavisini iyileştirmek ve dinamik harekat ortamına uyum sağlamak amacıyla şeffaflık ile bilimsel dürüstlüğe odaklanmaya devam edecek” değerlendirmesi aktarıldı.

İlk vakalar Küba’da kaydedildi

Söz konusu rahatsızlık, ilk kez 2016 yılında Küba’da görev yapan Amerikalı diplomatlarda görülmesi nedeniyle “Havana sendromu” adını aldı.

Bölgedeki personel; ani baş ağrısı, işitme ve görme kaybı, denge bozukluğu ile mide bulantısı gibi şikayetlerle tıbbi yardım talep etti. Yapılan klinik muayenelerde, bazı çalışanlarda hafif beyin travması ve merkezi sinir sistemi hasarı saptandı.

Benzer semptomlar, 2018 yılında Çin’deki bir ABD’li diplomat üzerinde de görüldü. Amerikan medyasından The Wall Street Journal gazetesinin haberine göre, 2021 yılında Almanya’daki Amerikalı diplomatlar da aynı rahatsızlığı yaşadıklarını bildirdi.

Gazete aynı yıl, bir CIA personelinin de benzer şikayetler nedeniyle Sırbistan’dan tahliye edildiğini yazdı.

Cihaz iddiaları ve istihbarat raporları

CNN televizyonunun 13 Ocak tarihli haberine göre Pentagon, “Havana sendromu” yaratma kapasitesine sahip olduğu değerlendirilen gizli bir cihazı bir yılı aşkın süredir test ediyor.

Gizli bir operasyonla ele geçirildiği belirtilen ve sırt çantasına sığabilecek büyüklükte olan bu cihazın, darbeli radyo dalgaları ürettiği ifade ediliyor.

Televizyon kanalına konuşan ve konuya aşina kaynaklar, bazı hükümet yetkilileri ile bilim insanlarının bu dalgaları rahatsızlığın temel nedeni olarak gördüğünü kaydetti. Aynı kaynaklar, cihazın Rus yapımı parçalar içerdiğini ancak tamamen Rusya üretimi olmadığını öne sürdü.

Öte yandan, ABD istihbarat topluluğunda konuya ilişkin ciddi bir görüş ayrılığı yaşandığı kaydediliyor. Bloomberg’in aktardığı bilgilere göre, Ocak 2025’te yedi ABD istihbarat kurumundan beşi, söz konusu vakaların arkasında Washington karşıtı yabancı güçlerin bulunması ihtimalini “son derece düşük” gördü. Diğer iki istihbarat teşkilatı ise olaylardan yabancı servislerin sorumlu olabileceğini değerlendiriyor.

Okumaya Devam Et

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Amerika

Veri merkezleri ABD’li valilik adaylarının hedefinde

Yayınlanma

Yapay zekanın hızla yayılmasıyla inşa edilen devasa veri merkezleri, ABD genelindeki valilik yarışlarında adaylar için en kritik tartışma noktalarından biri haline geliyor. Artan enerji maliyetleri, arazi kullanımı ve çevreye etkiler seçmen nezdinde endişe yaratırken, adaylar eski kararlarını gözden geçirmek veya yeni kısıtlamalar vadetmek zorunda kalıyor.

Yapay zeka altyapısının fiziki temelini oluşturan devasa veri merkezlerine yönelik toplumsal tepki, valilik seçimlerinde yarışan adayları zor durumda bırakıyor.

Bu dev tesislerin varlığı, seçim pusulalarındaki pek çok yarışta en hararetli tartışma konularından biri haline geliyor.

Görevdeki valiler ve onların yerine geçmeyi hedefleyen rakipler, Amerikalıların yapay zeka hakkındaki artan endişeleriyle birlikte, veri merkezlerinin inşasından kaynaklanan enerji fiyatları ve arazi kullanımı korkularıyla da mücadele etmek zorunda kalıyor.

Yapay zeka modellerini, sistemlerini ve diğer teknolojileri çalıştırmak için kullanılan geniş alanlara yayılmış bu binalar, yapay zekanın hızlı gelişiminin somut olarak görülebildiği nadir alanlar arasında yer alıyor.

Teknoloji ve siyasetin kesişim noktasına odaklanan Silverman Strategy Group kurucusu Sam Silverman konu hakkında yaptığı değerlendirmede, “Çabalasanız bile bundan daha kolay bir siyasi hedef icat edemezdiniz” dedi. Silverman, stratejide devasa değişiklikler yapılmadığı takdirde bu durumun daha da kötüleşeceğini kaydetti.

En son Demokrat Temsilci Pat Ryan ile çalışan Silverman, “Genel olarak teknoloji iyimseriyim ancak kendi bölgesinde aktif olarak veri merkezi taraftarı bir kampanya yürüten herkese bunun seçimsel bir hata olduğunu söylerim” ifadelerini kullandı.

Eyaletlerde veri merkezlerine yönelik tartışmalar giderek büyüyor. Eyalet milletvekilleri, bu tesislerin çevresel ve ekonomik etkileriyle mücadele etmek amacıyla geçici durdurma kararları veya daha sıkı düzenlemeler getirilmesi yönünde adımlar atıyor.

Adaylar da seçmenlerin desteğini kazanmak için bu hareketlilikten faydalanıyor ya da yapay zeka altyapısına daha önce verdikleri desteklerden geri adım atıyor.

Silverman, valilik yarışlarının bu politikaların pratikte ilk kez ciddi şekilde sınandığı yerler olduğunu belirtiyor.

ABD’de veri merkezlerine “dur” deme arayışı

Pennsylvania

Pennsylvania valilik yarışı bu yeni dinamiğin en net görüldüğü yerlerden biri olarak öne çıkıyor. Demokrat Vali Josh Shapiro, Cumhuriyetçi Pennsylvania Saymanı Stacy Garrity karşısında zorlu bir sınav veriyor.

Gelecekte 2028 Demokrat başkan adaylığı için adı geçen isimlerden biri olan Shapiro, geçen yıl eyaletteki yeni Amazon veri merkezi projesini memnuniyetle karşıladıktan sonra, o tarihten bu yana daha temkinli bir yaklaşım sergiliyor.

Shapiro, mayıs ayında valiliğin Sorumlu Altyapı Geliştirme girişimi (GRID) olarak adlandırılan ve veri merkezlerine yönelik yasal sınırları belirleyen bir çerçeve plan açıkladı.

Geçen ay Pennsylvania Temsilciler Meclisinden geçen bu önlem, veri merkezi geliştiricilerinin elektrik maliyetlerini tüketicilerin üstlenmesini önlemek için kendi enerji üretimlerini finanse etmelerini ve planları konusunda yerel topluluklara karşı şeffaf olmalarını zorunlu kılıyor.

Düzenleme ayrıca veri merkezlerinin, belirli sayıda yeni istihdam güvencesi vermelerini ve çevreyi koruma taahhütlerini içeren toplumsal fayda sözleşmeleri imzalamak üzere belediyelerle işbirliği yapmasını talep ediyor.

Shapiro’nun seçim kampanyası sözcüsü Manuel Bonder, eyalet senatosundan da geçmesi gereken bu çerçevenin, valinin yerel topluluk, sendika ve çevre liderleriyle yürüttüğü çalışmalar doğrultusunda tasarlandığını ifade etti.

Vali, bu planı Amazon’un eyalet genelinde çok sayıda bulut bilişim ve yapay zeka kampüsü kurmak üzere en az 20 milyar dolarlık yatırım yapacağını duyurmasından bir yıldan kısa bir süre sonra hayata geçirdi.

Yeniden seçim yarışında açık ara önde olan Shapiro, bu projenin ardından dengeli bir politika izlemeye çalışıyor. Pennsylvania’nın büyük projeler için rekabet ettiğini ve inovasyona öncülük ettiğini belirten Bonder, Shapiro’nun sıkı standartlar belirlemeye, projelerin topluma fayda sağlamasına ve eyalet sakinlerine ek maliyet getirmemesine odaklandığını aktardı.

Buna rağmen rakibi Garrity, seçim kampanyasında Shapiro’nun bu projeye verdiği desteği hedef almayı sürdürüyor.

Garrity yaptığı açıklamada, “Bir yıldan kısa bir süre önce Josh Shapiro, Pennsylvania’da sınırsız veri merkezi gelişiminin en büyük amigo kızlığını yapıyordu ancak gördüğümüz üzere yerel topluluklara hiçbir liderlik göstermedi ve neredeyse hiç bilgi vermedi” diyerek hazırlanan çerçevenin sadece gönüllülük esasına dayandığına işaret etti.

Bununla birlikte Garrity de seçimler yaklaştıkça veri merkezlerine yönelik görüşlerini değiştirdi. Eyalet saymanı, o dönemde Amazon projesini övmüş ve daha sonra Pennsylvania’nın veri merkezi gelişiminde geri kaldığını savunarak kuralların esnetilmesini talep etmişti.

Geçen hafta ise yönünü değiştiren Garrity, yerel, bölge ve eyalet liderleriyle gerçekleştirdiği bir toplantıda veri merkezi geliştirme çalışmalarına ara verilmesi çağrısında bulundu.

Lehigh Üniversitesinde görev yapan siyaset bilimci Christopher Borick, valilik yarışının seçilmiş yetkililerin veri merkezleri konusundaki söylemlerini ve politikalarını ne kadar sert bir biçimde yeniden yapılandırmak zorunda kaldıklarını gösterdiğini ifade etti.

Borick, pek çok yetkilinin ve yeniden seçilmek için yarışan adayın bu konuda aceleci davrandığını ve kendilerini karmaşık bir dengenin ortasında bulduklarını kaydetti.

Texas

Shapiro gibi, görevdeki Cumhuriyetçi Vali Greg Abbott da bu sonbaharda yapılacak seçimler öncesinde veri merkezlerine yönelik bakış açısını değiştiriyor.

Abbott, geçen ay bir kampanya durağında eyaletin kırsal kesimlerinde yeni veri merkezi inşaatlarının engellenmesi çağrısında bulunarak dikkatleri üzerine çekmişti.

Yerel basına yansıyan haberlere göre Abbott, Doğu Texas değerlerini koruma mücadelesiyle doğrudan örtüşen bir diğer konunun, mahallelerde kurulmak istenen yapay zeka veri merkezlerine karşı çıkmak olduğunu belirtti.

Bu açıklamalar, Abbott’ın eyalet düzenleyici kurumlarına gönderdiği ve vatandaşların altyapı maliyetleri altında ezilmemesinin güvence altına alınmasını talep ettiği mektuptan birkaç hafta sonra geldi. Vali mektubunda, veri merkezlerine yönelik satış vergisi muafiyetlerinin kaldırılmasını, bu tesislerin Texas’ın elektrik kapasitesine katkıda bulunmasını ve su tasarruflu teknolojilerle inşa edilmesini önermişti.

Bu yaklaşım, Google’ın eyaletteki veri tesisleri yatırımı için sunduğu 40 milyar dolarlık projeyi memnuniyetle karşılayan ve Texas’ı yapay zeka gelişiminin merkez üssü olarak nitelendiren geçen kasım ayındaki Abbott portresinden ciddi bir sapma gösteriyor.

Demokrat valilik adayı ve Texas eyalet milletvekili Gina Hinojosa, Abbott’ın bu geçmişini kullanarak veri merkezlerini seçim kampanyasının ana gündem maddesi haline getiriyor.

Hinojosa yaptığı açıklamada, “Veri merkezleri Texas’a taşınıyor çünkü Greg Abbott, faturayı eyalet sakinlerinin ödemesi için ülkedeki en cömert vergi muafiyeti sisteminin kurulmasına yardımcı oldu” diyerek eyaletteki vergi muafiyetlerinin 2028 yılına kadar kamuda 3 milyar dolardan fazla kayba yol açabileceğine işaret etti.

Hinojosa, yapay zeka geliştiricilerinin artan elektrik ve su maliyetlerini ödemesi yönündeki toplumsal baskının artması sebebiyle valinin geri adım attığını savunuyor.

Hinojosa, “Abbott’ın bu konuda hiçbir inandırıcılığı yok, kimse yangını çıkaran kundakçının o yangını söndüreceğine inanmaz” diye ekledi.

Bu dönemdeki diğer Demokratlar gibi popülist bir yaklaşım benimseyen Hinojosa, seçmenlerin bu merkezlerin sahibi olan aşırı zengin teknoloji baronlarına karşı duyduğu tepkiyi arkasına alıyor.

Borick, veri merkezlerinin yapay zekayla bağlantılı güçlü teknoloji şirketlerine ve nüfuzlu kişilere yönelik duyulan öfkeyle doğrudan kesiştiğini belirtiyor.

Georgia

Kritik seçim eyaletlerinden Georgia’da anketörler, valilik yarışının eski Atlanta Belediye Başkanı Demokrat Keisha Lance Bottoms ile milyarder sağlık sektörü yöneticisi Rick Jackson arasında başabaş geçeceğini öngörüyor.

Vergi teşvikleri ve ucuz elektrik tarifeleri sayesinde ülkedeki en fazla veri merkezine ev sahipliği yapan eyaletlerden biri olan Georgia’da, iki adayın bu konudaki yaklaşımları tamamen ayrışıyor.

Bottoms, faturaların yükselmesine ve su kaynaklarının tükenmesine yol açtığını iddia ettiği veri merkezlerinin genişlemesinin durdurulmasını ve durumun yeniden değerlendirilmesini istiyor. Demokrat aday, bu değerlendirmeler sürerken yeni inşaatlara geçici bir yasak getirilmesini öneriyor.

Bottoms’ın kampanya iletişim direktörü TaNisha Cameron, Georgia’da bir plan olmadan kontrolsüz bir şekilde veri merkezi inşa edilmesini kabul etmeyeceklerini belirtti.

Mevcut Vali Brian Kemp ise geçen ay bu yaklaşımı sorumsuzluk olarak nitelendirerek eleştirdi.

Veri merkezi projesinde yatırımı olan rakip aday Jackson ise bu merkezlerin topluma ekonomik fayda sağlayabileceğini savunarak sektörü destekliyor. Jackson, yine de tesislerin nereye kurulacağı konusunda yerel toplulukların söz hakkı olması gerektiğine inanıyor.

Sektörün zorlu mücadelesi

Adaylar veri merkezlerine yönelik tepkileri yönetmeye ve bazı durumlarda bu tepkilerden siyasi fayda sağlamaya çalışırken, veri merkezi sektörü temsilcileri ise bu tesislerin farklı kullanım alanları olmasına rağmen sadece yapay zekayla ilişkilendirilmesinden rahatsızlık duyuyor.

Bir veri merkezi sektörü uzmanı, seçim yılında olunması nedeniyle uygun fiyatlılık tartışmalarının odağında veri merkezlerinin günah keçisi ilan edildiğini kaydetti.

Uzman, “Bu görüşmelerde altyapı ile uygulamayı birbirinden ayırmak zor oluyor, bu da bizi hayal kırıklığına uğratıyor çünkü uygulamanın nasıl kullanılacağı konusunda bizim bir etkimiz olmuyor” dedi.

Veri merkezleri ve yapay zekaya yönelik toplumsal algıyı ölçen Fairleigh Dickinson Üniversitesi Anketi Direktörü Dan Cassino ise tepkilerin doğrudan yapay zekanın kendisine yönelik olduğunu vurguladı.

Cassino, insanların elektrik faturalarını artıran şeyin yapay zeka için kurulan veri merkezleri olduğuna inandığını belirterek, “İnsanlara yapay zeka hakkındaki görüşlerini sorduğumuzda, çoğunlukla olumsuz yanıtlar alıyoruz” dedi.

ABD’de veri merkezleri hiç popüler değil

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English