Bizi Takip Edin

Amerika

Silikon Vadisi eskatolojisi – 4: Tanrınız da sizin için sevinecek

Yayınlanma

“O geceki grup seks eğlenceliydi ama gürültülü bir kumsal partisinin ortasında uyumaya çalışmak gibiydi. Hepimizin uyuyabileceği kadar büyük olan tek yer yemek salonuydu; baş başa kalacaklar için sağa sola birkaç şilte serdiler ve Yıldızgeçidi’nin kudurmuş on sekiz adamını, ordu geleneğine (ve yasasına) uygun olarak uysal olan ve eş ayrımı yapmayan, sert zeminde uyumaktan başka hiçbir şey istemeyen kadınlarımızın üzerine saldılar.”
Joe Haldeman – Sonsuz Savaş

“On yedi ile otuz beş yaş arasındaki herkesin (Nim’in deyişiyle) ‘çocuk bakımına bağlanabilir’ durumda olması, aslında burada hiç kimsenin, kadınların başka yerlerde olabileceği gibi çocuk bakımına –psikolojik ve fiziksel olarak– sıkı sıkıya bağlanmadığı anlamına geliyor. Zahmet ve ayrıcalık oldukça eşit paylaşılıyor; herkes aynı riske veya seçim hakkına sahip. Bu yüzden de burada hiç kimse başka yerlerdeki özgür erkekler kadar özgür değil.”
Ursula K. Le Guin – Karanlığın Sol Eli

Kıyameti dört gözle bekleyen teknoloji sermayesinin son güzergahını incelerken, tekrar başa, kahramanımız Peter Thiel’e dönüyoruz.

Thiel, 2009 yılında liberteryenlerin forumu olarak görebileceğimiz Cato Institute’ta yayınlanan ve demokrasi ile özgürlüğün “artık” uyumlu olmadığını yazdığı “The Education of a Libertarian” (“Bir Liberteryenin Eğitimi”) başlıklı makalesinde, seçimler ve oy hakkı konusunda da fikirlerini paylaşmadan önce “otantik” (Heidegger kokan bir sözcük tercihi!) insan özgürlüğünü en yüksekte tuttuğu ilke olarak öne sürüyor ve “gaspçı vergilere, totaliter kolektiflere ve her bireyin ölümünün kaçınılmaz olduğu yönündeki ideolojiye” karşı olduğunu ilan ediyordu.

Thiel’e göre liberteryen olmanın anlamı da buydu. Stanford’da geçen yıllarını pek de hayırla anmayan ve üniversitenin müesses nizamını değiştirmek için yaptığı girişimlerde(1) pek de başarı kaydedemediğini kabul eden milyarderimiz, iş hayatına atıldığında da kendi gibi insanların kabuklarına çekilerek, amiyane tabirle, “aza tamah ettiklerini” düşünüyor:

“Kişinin IQ’su ne kadar yüksekse, serbest piyasa politikası konusunda o kadar karamsar oluyordu – kapitalizm tek kelimeyle halk arasında pek popüler değildi. En zeki muhafazakârlar arasında bu karamsarlık genellikle gösterişli biçimde içki içme şeklinde ortaya çıkıyordu; buna karşılık, en zeki liberteryenler pozitif hukuk konusunda daha az takıntılıydılar ve sadece alkole değil, onun ötesine de kaçıyorlardı.”

Pozitif hukukun ötesine kaçış, 2008-9 krizi ile hızlanmış görünüyor. Zaten Thiel’in bu makaleyi yazdığı tarih de ağır buhran ve kapitalizmin, en önemlisi de onun lideri ABD’nin bu buhrana verdiği tepkiye yönelik karşı-tepkiyi özetliyor. Thiel, kendi gibi serbest piyasa yanlılarının çığlıklarının daha fazla devlet ve daha fazla borç kasırgasının gürültüsünde boğulduğunu yazıyor. 2009 yılında liberteryen olanlar için, müesses nizamı “eğitmenin,” onu reforme etmenin boşuna bir çaba olduğu bilgisi de malum olmuştur.

Finansal kriz bardağı taşıran son damla olsa da, bu pesimizmin 100 kusür yıllık tarihi var. Thiel, Amerikan tarihinde devlet daha da büyümeden ortadan kalkan son finansal krizin 1920-21’de yaşandığını düşünüyor; bu Schumpeterci bir yaratıcı yıkım anıydı ve her şey böyle devam etseydi iktisadi bir boom yaşanabilirdi. Ama olmadı. Peki neden? Thiel yazıyor:

“1920’ler, Amerikan tarihinde siyaset konusunda gerçekten iyimser olunabilecek son on yıldı. 1920’den bu yana, sosyal yardım alanların sayısındaki büyük artış ve kadınlara oy hakkı verilmesi –bilindiği gibi liberteryenler için iki zorlu zümre– “kapitalist demokrasi” kavramını bir oksimoron haline getirdi.”

Thiel daha sonra bir yazı daha yazarak bu satırları açıklamak zorunda kaldı ve zaten bir tepki provoke etmek isteyip bunu başardığını söyledikten sonra, aslında “cinsiyet eşitsizliği” [gender gap] gibi oy verme eğilimlerine ilişkin epey harcıalem bir “istatistiksel gözlemin” en çok tepkiyi aldığını, biraz şaşırmış gibi yaparak, belirtiyordu. Kadınların oy hakkının elinden alınmasını veya bunun bizi rahatsız eden siyasi sorunları çözeceğini öne sürmek elbette saçma olurdu. O, hiçbir sınıfın oy hakkından mahrum bırakılmaması gerektiğini düşünüyordu; ama oy kullanmanın durumu iyileştireceğine dair de çok az umudu vardı.

Thiel’in kadınların oy hakkı konusundaki görüşlerinin samimi olduğuna şüphe yok. Üstelik onunla beraber karamsar biçimde dile getirdiği “sosyal yardım alanların sayısının artması” meselesi ile de bir hayli uyumlu: Nietzscheci aristokratik isyan ve onun yüz kusür yıl sonra Silikon Vadisi liberteryenizminde vücut bulmuş hali, yoksulluk ile sömürge halklarını, sömürge halkları ile kadınlığı/feminenliği aynı özün farklı görünümleri olarak görür: Irksal/biyolojik ve coğrafi hiyerarşiler, aynı zamanda cinsiyete ilişkin hiyerarşilerdir. Kalabalıklar, ayaktakımı ve benzeri isimlerle anılan yoksullar “çocuk gibidirler”, akıl ile değil duygu ile hareket ederler, histeriye yatkındırlar. Kıyameti beklerken IQ, yapay genel zeka, nörokastlar, korunaklı konutlar, kolonize edilmiş uzay, okyanusun ortasında inşa edilmiş şehirler nasıl zenginler için sığınaksa, din-ulus-aile üçlüsü de aynı şekilde bir güvenli kaçış bölgesidir.

Silikon Vadisi eskatolojisi – 1: Ahir zamanı beklerken

Demir Leydi’nin izinden ‘Doğulu’ değerler: Singapur rüyası

İyi ama neden ve nasıl? Neoliberal kırk yılda din, ulus ve ailenin modasının geçtiği çokça söylendi. Silikon Vadisi elitleri, liberteryenler ve Yeni Sağ da böyle düşünüyor ve şu “kahrolası” refah devletinin bizi sürüklediği kıyametten kurtulmak için bunlara geri dönüşü savunuyor.

Örneğin ünlü Amerikalı sosyolog ve yeni-muhafazakâr Daniel Bell, aile ilişkilerinin münasip düzenini bozduğu ve Protestan ahlakının öngördüğü sınırların ötesinde tüketimi genişlettiği için refah devletini eleştiriyordu. Enflasyonun, ahlaki değerlerin dejenere olmasıyla yakından bağlantılı olduğuna inanıyordu. 1970’lerin büyük enflasyonu aile yapısının çöküşü ile ilişkilendiriliyor ve dikkatler, federal sosyal harcamaların çok küçük bir bölümünü tüketen kamu yardım programı Bakmakla Yükümlü Çocukları Olan Ailelere Yardım (AFDC) programına çekiliyordu.(2)

Melinda Cooper, neoliberalizm ile yeni-muhafazakârlığın 1970’lerde kurduğu “ahlaki” ortaklığın aile kısmına odaklanan kitabı Family Values: Between Neoliberalism and the New Social Conservatism’de [Aile Değerleri: Neoliberalizm ile Yeni Toplumsal Muhafazakârlık Arasında], 1970’lere kadar Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasında toplumsal refah programları konusunda genel bir konsensüs olduğuna, fakat 1970’lerle birlikte refah devletine yönelik “aile yapısının altını oyarak” enflasyon sorununda pay sahibi olduğu eleştirisinin başladığını yazıyor:

“Artık, Yeni Düzen [New Deal] ve Büyük Toplum’un [Great Society] yeniden bölüşüm yanlısı refah programlarının radikal bir şekilde kısıtlanması gerektiği konusunda mutabık kalınmıştı; hatta sosyal refahın alternatifi olarak özel aile kurumumun güçlendirilmesi de gündeme gelmişti. Refah [devleti] reformcuları, Yeni Düzen refah devletine alternatif olarak, çok daha eski bir kamu yardımı geleneğine, yani yoksullar yasası geleneğine ve buna eşlik eden aile ve kişisel sorumluluk kavramlarına geri dönmeyi düşünmeye başladılar. Bu değişimde, neoliberalizm ve yeni-muhafazakârlığın olgun siyasi felsefeler olarak eşzamanlı yükselişini görebiliriz. Neoliberalizm ve yeni-muhafazakârlık birçok konuda taban tabana zıt olabilir, fakat aile değerleri konusunda şaşırtıcı bir yakınlık sergilerler.”(3)

Atlantik’in beri tarafındaki uyanış, Britanya’daki Avroseptik ve neoliberal muhafazakârlığın sembolü Margaret Thatcher ile başlıyor. Refah devleti eliyle çürütülen Avrupa’nın zincire vurduğu Britanya’yı özgürleştirmek istiyor. Gözünü yine eski bir Britanya sömürgesine, Singapur’a çeviriyor.

Brexit döneminde de Muhafazakârlar arasında yaygın bir tema olan, Londra’yı “Thames kenarındaki Singapur” haline getirme hevesi 1980’lerde ortaya çıkıyor. Modern Singapur’un babası Lee Kuan Yew “Asya değerleri” diye bir şey ortaya atıyor, Çin Devriminin tukaka ilan ettiği Konfüçyüsçülüği yeniden moda ediyor. Thatcher bu değerleri hevesle benimsiyor. Bu şehir-devletinde Victoria döneminin kendi kendine yeten, emektar, muhafazakâr liberalizmini görüyor. Singapur’un çoğunluğunu oluşturan etnik Çinlilere gıptayla bakıyor, onları “doğal kapitalist” ve “doğuştan tüccar” sayıyor, aynı zamanda Anglo-Sakson dünyanın değerlerini de heybelerine attıkları için övüyor. Hatta bir dönem Singapurlu dostlarına soruyor, siz bu işi nasıl becerdiniz, diye; aldığı cevap onun için şaşkınlık vericidir: “Ama biz her şeyi sizden öğrendik, hür teşebbüsün tüm derslerini… Sadece siz onları unuttunuz, biz ise kabul ettik!”

Quinn Slobodian, daha önce de atıf yaptığım Crack-Up Capitalism kitabında Singapurluların genç yaştan itibaren “Dünyanın sana bir yaşam borcu yok” anlayışıyla yetiştiğini, her Singapurlu için bankada zorunlu bir tasarruf hesabı açıldığını ve sakinlerin zorunlu sağlık hizmeti gibi “refah devleti” çarçuru yerine sağlık, emeklilik ve emlak satın alımları için bu hesaplarındaki parayı kullandıklarını aktarıyor.

Konumuz açısından kritik unsur burada ortaya çıkıyor. Mülk sahiplerinin hizmetine koşulan yeni-Konfüçyüsçülük, muhafazakâr aile değerlerinin altını çiziyor. Evlatların ana-babalarıyla kurduğu varsayılan sevgi ilişkisi, devletin toplumsal görevlerinden feragat etmesini meşrulaştıran bir işlev görüyor.

Üstelik bir başka akademisyen, Konfüçyüsçülüğün yeniden doğuşunda Atlantik ötesinde üretilen metinlerin rolüne isabetle işaret ediyor. Aynı makalede, Koreli bir akademisyenin, Konfüçyüsçülük hakkındaki akademik fikirlerin “bir gecede değişmesinin” herhangi bir modern din veya toplumun evriminde “benzersiz” olduğunu söylediği aktarılıyor. Arif Dirlik, 1980’li yıllardan itibaren Konfüçyüsçülük üzerine yapılan “örgütlü akademik faaliyetin” boyutları konusunda şüpheye yer bırakmayacak bilgiler veriyor; Konfüçyüsçülük ve alternatif modernleşmeler üzerine tartışmalar, entelektüel bir sektör haline geliyor.(4)

Batıda kaybolan püriten ahlak, Doğuda ortaya çıkıyor. İktisadi büyümenin, dinamik bir yapıya kavuşmanın yolu geleneksel değerlere sarılmaktan geçiyor. Hiyerarşi, aile savunusu, ulusun bireye üstünlüğü vaaz ediliyor. Tabii buna düşük vergi, seçmenlerden-sendikalardan-demokrasiden uzaklık, kamu borcunun azaltılması eşlik ediyor. Singapur’un ebedi şefi Lee, yolu gösteriyor:

“Seksenli yıllarda Lee, birkaç kez ‘Japonların örneğini takip etmedikleri ve iyi eğitimli kadınları evde tutmadıkları için pişmanlık duyduğunu’ ifade etmiş, bir keresinde de ‘uzun vadede en önemli sorunların öjeni ve güçlü bir toplum inşa etmek için çocuklara iyi eğitim sağlamak olduğunu’ eklemiştir.”(5)

“Doğunun ezeli ve ebedi dinamizmi” miti, bir tür tersine Oryantalizm olarak mülk sahiplerinin hizmetine koşulurken, işçilerin, ulusların ve kadınların mücadelesi de sözde bir Asya’nın uyumlu toplumları anlatısı adına “Batının yozluğu” olarak resimden çıkarılıyor.

Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…

Teknoloji kankaları ve maskülen iş modeli

2000’li yıllarda finansal piyasaların ve bu piyasaların krize yatkın taraflarının genel olarak hormonlarla, özel olarak da testosteronla ilgili olup olmadığına ilişkin “bilimsel” yayınlarda patlama yaşanmıştı. Finans sektöründeki kadınlar riskten kaçınan bir doğaya sahipken, erkekler daha ataktı. Kadın yatırımcıların oranındaki artış, piyasaların dalgalanmasını kesin olarak azaltır diye bir kural yoktu; ama kadınların varlığı, piyasa çöküşlerinin meydana gelme sıklığını azaltırdı. İma açıktı: 2008-9 krizinin arkasında hormonlarımız vardı.

Stanford’dan türeyen ve Amerikan devleti ile, özellikle de Pentagon ile sıkı bağları öteden beri bilinen Silikon Vadisi’nde bir iş modeli olarak maskülenlik 1960’lardan beri kullanılıyor. Oysa ilk bilgisayarları İkinci Dünya Savaşı esnasında geliştirmeye başlayan ABD ordusunda, “programlama” yani yazılım görevi çoğunlukla kadınlar tarafından icra ediliyordu. Emily Chung, teknoloji milyarderlerinin erkek dünyasını anlattığı Brotopia kitabında ilginç bilgiler veriyor: O zamanlar, “programlamacılık”, kadınların yaptığı bir iş olarak erkek dünyasında pek muteber görülmüyormuş. Bilgisayarlar hâlâ çoğunlukla yazma işi ile bağlantılı olduğu için, kadın işi olarak bilinen sekreterlikle eş tutuluyor ve küçümseniyormuş. Daha sonra sektör geliştikçe, “profesyonellik” devreye girecek, programlama bir tür kara büyü olarak lanse edilecek ve entelektüel bir uğraş olarak erkeksileştirilecekti.

“PayPal mafyasında” cisimleşen Silikon Vadisi kültürü, çokkültürcülük ile zehirlenmiş Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık (DEI) politikalarına ve “woke” zihniyetine bayrak açacaktı. Meritokrasi, yani liyakat sahibi olma iddiasıyla hareket eden bu grup, tahmin edileceği üzere, kendileri için kıyametvari sayılan refah devleti dünyasında, kendileri gibi olanlardan oluşan insanların kastlaşması için çabalayacaktı. Chung yazıyor:

“PayPal Mafyası üyeleri, ideolojik olarak farklı görüşlere sahip kişileri erken aşamada işe almanın açıkça şirketi yavaşlatacağına inanıyordu ve bazıları hâlâ böyle düşünüyor. Oysa onların tek istediği daha hızlı ilerlemekti. [PayPal mafyasından Keith] Rabois bana, ‘İnsanın bir startup’ta başlangıçta temel ilkeler hakkında tartışmalar yapabileceğini sanmıyorum. Başlangıçta, ideolojik olarak farklı olanlardan ziyade benzer olan insanlara sahip olmak daha iyidir. Uyum sağlandıktan sonra, çok çeşitli insanlara, görüşlere ve bakış açılarına sahip olabileceğinizi düşünüyorum,’ dedi.”

Maskülenliğin tehdit altında olduğuna ilişkin düşüncelerin hayli yaygın olduğunu söylemek gerek. Örneğin Thiel’in Senatoya soktuğu isimlerden Josh Hawley, 2022 yılındaki Milli Muhafazakârlık Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “erkeksi erdemlere saldırı”ya işaret ediyor; aynı konferansta, “pozitif erkeklik” inancına sahip erkeklerden oluşan bir kardeşlik grubu kurmaya çalışan ve bu gruba Liminal Order adını veren sağcı YouTuber Jack Murphy de katılıyordu. Daha önce uzun bir portresine yer verdiğimiz, Thiel’in fonladığı gerici Curtis Yarvin’i saymıyorum bile.

Ama esas, aynı Vanity Fair makalesinde, yine Thiel’in boynundan tutup siyaset dünyasına fırlattığı, taze Başkan Yardımcısı JD Vance’e uzatılan mikrofon önemli:

“Yaptığı şey işe yararsa, ‘bu, oğlumun erkekliğinin –ailesini ve toplumunu desteklemesi, toplumuna olan sevgisi– kahrolası McKinsey için işe yarayıp yaramamasından daha önemli olduğu bir dünyada büyüyeceği anlamına gelecek’ dedi.”

Bir önceki yazıda, Chaos Monkeys kitabı ile Silikon Vadisi anılarını yazan Antonio García Martínez’den bahsetmiştim. Martínez’in kitabının pek çok açıdan “maden” olduğu anlaşılıyor. Yazar, Bay Area’daki kadınların çoğunu “yumuşak ve zayıf, şımartılmış ve naif ve genellikle saçmalıklarla dolu” görüyor. Vadi kadınlarının kendilerini pek önemseyen bir feminizmleri vardır, ama esasında, “salgın bir hastalık veya yabancı bir istila geldiğinde, tam da bir kutu av tüfeği fişeği veya bir bidon dizel karşılığında takas edeceğiniz türden işe yaramaz bir yük haline gelirler.”

Martínez’in unutulmaz eserini inceleyen Chip Huyen, kitapta bir kadın karakter ortaya çıktığında, yazarın mutlaka onun görünüşü hakkında yorum yaptığına dikkat çekiyor: “ağızları açık bırakan”, “New York Moda Haftasına giderken yolunu kaybetmiş”, “kot pantolon giymiş poposu” gibi yaratıcı ifadeler… Ona göre “bir kadın çirkin değilse, ofisteki tek amacı bakışlara maruz kalmaktır.” Huyen dahasını da yazıyor:

“Okuyucuların onun ne kadar çok sperm üretebildiğini anlamalarını sağlamak için yazar, cinsel maceralarını vurgulamak için özen gösteriyor. Facebook’un süpürge dolabında bir kadın iş arkadaşıyla sarhoşken yaşadığı cinsel macerayı rahatsız edici ayrıntılarla anlatıyor. Kendisini gururla ‘güvenli seks kurallarını hiçe sayan’ bir erkek olarak tanımlıyor, ama fizik doktorası, korunmasız seksin hamileliğe yol açtığını anlamasına yardımcı olmuyor gibi görünüyor … Kadınların hamilelik korkusuna empati kuramıyor gibi görünüyor: ‘Bak kadın, kollarında çığlık atan bir bebek yoksa ve o bebek bana benzemiyorsa, konuşacak bir şeyimiz yok.’”

Silikon Vadisi eskatolojisi – 3: Kudretli elimle sizi özgür kılacağım

Antrakt: ‘Aileye saldırı’ ve eşit işe eşitsiz ücreti biyolojikleştirmek

Liberteryenlerin, Yeni Sağın, teknoloji sermayesinin vaftiz babalarından iktisatçı Ludwig von Mises, feminizme atfettiği “aileyi yok etme” güdüsünün, kadının toplumdaki yerini tamamen yanlış anladığını düşünüyor.

“Doğal ve toplumsal olarak koşullanmış” eşitsizlikleri kararname ile ortadan kaldırmaya çalışan “sözde-demokratik” uğraşları eleştirdikten sonra Mises, “tıpkı güçlüleri zayıflarla, yetenekli olanları yeteneksizlerle ve sağlıklı olanları hastalarla eşitlemek istediği gibi”, kadın hareketinin radikal kanadının da kadınları erkeklerle eşit hale getirmek istediğini ileri sürüyor.

“Anarko-kapitalist” Lewellyn H. Rockwell, Against the Left [Sola Karşı] kitabında Mises’in bu görüşlerini aktardıktan sonra, bir başka liberteryen peygamber, Mont Pelerin Cemiyetinin gediklisi ve Mises Enstitüsünün kurucusu Murray Rothbard’a dönüyor ve yasal önünde eşitliğin, “biyolojik farklılıkları ortadan kaldırmadığını” yazıyor. Dolayısıyla, kadınların erkekler kadar fazla kazanmamalarının veya erkekler kadar güçlü pozisyonlarda bulunmamalarının, “onların ayrımcılığın kurbanı oldukları anlamına gelmediğini” söyledikten sonra Mises’e dönüyor ve şu uzun satırları alıntılıyor:

“Ama cinsel karakter ile cinsel kader arasındaki fark, [tıpkı] insanlığın diğer eşitsizlikleri gibi ortadan kaldırılabilir bir şey değildir. Kadını içsel olarak özgür olmaktan alıkoyan şey evlilik değil, cinsel karakterinin bir erkeğe teslim olmasını gerektirmesi ve kocasına ve çocuklarına olan sevgisinin en iyi enerjilerini tüketmesidir. Kariyerinde mutluluk arayan bir kadının aşk ve evlilikten vazgeçmesini engelleyen hiçbir insan kanunu yoktur. Ama bunlardan vazgeçmeyenler, bir erkeğin yapabileceği gibi hayatı kontrol edecek yeterli güce sahip olamazlar. Kadını zincirleyen, evlilik ve aile gerçekleri değil, cinselliğin tüm kişiliğini ele geçirmesidir. Evliliği ‘ortadan kaldırmak’ kadınları daha özgür ve mutlu yapmaz; sadece hayatlarının temel içeriğini ellerinden alır ve bunun yerine hiçbir şey sunamaz.

Kadının evlilikte kişiliğini korumak için verdiği mücadele, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan iktisadi düzenin rasyonalist toplumunu karakterize eden kişisel bütünlük mücadelesinin bir parçasıdır. Bu mücadelede başarılı olması sadece kadının çıkarına değildir; aşırı feministlerin yaptığı gibi erkeklerin ve kadınların çıkarlarını karşılaştırmak çok aptalca bir davranıştır. Kadınlar egolarını geliştiremez ve erkeklerle eşit, özgür doğmuş yoldaşlar ve arkadaşlar olarak birleşemezlerse, tüm insanlık bundan zarar görür.”

Rockwell, kapitalizmin gelişen teknoloji sayesinde ev işlerinin yükünü büyük ölçüde hafiflettiğini ve birçok kadın eşin “giderek daha fazla bir tür aylak sınıf” oluşturduğunu ileri sürüyor. Kanıt mı? İyi bir liberal gibi, kendi yaşadığı mahalleyi, orta sınıf Amerikalının hayatını idealize ediyor ve buradaki “ezilen” ve “sert yüzlü” kadınların “kürk şallarını giyip bir sonraki köprüye veya mahjong oyununa doğru caddede yürüyüş yaparken” gördüğünü, bu sırada aynı kadınların kocalarının ise, “eşlerine destek olmak için giyim sektöründe erken yaşta kalp krizi geçirecek kadar çalıştığını” tespit ediyor. Anglo-Sakson liberalizminin iyi kalpli ve çalışkan orta sınıf Robinson Crusoe’ları ezelden ebede bir yolculuğa çıkmış görünüyor.

Beyaz, Hıristiyan, anne

Arkansas’ta, “Toprağa Dönüş” isimli bir grup, kendilerine ait bir arazide evler inşa ediyor, tarımsal faaliyet yürütüyor ve kendileri gibi olanlar haricinde kimseyi aralarına almıyor.

Bu “bantustan”a girmesine müsaade edilmeyenler arasında başta siyahlar var, sonra eşcinseller ve Yahudiler geliyor. Ayrıca “Avrupa dışı dinlerin mensupları” da giremiyor. Sky News muhabiri, Ozark dağlarında yeni bir topluluk kurulduğunu vurgulayarak anons ediyor.

Topluluğun lideri Eric Orwoll, toprağa dönerek kendi komşularını seçebilecekleri bir yer inşa etmeye çalıştıklarını vurguluyor. “Sadece,” diyor, “bunu kendi kültürümüzü korumak için yapıyoruz.” Beyaz, Amerikan kültürü; kulağa “segregasyon” gibi gelip gelmediğini soruyor muhabirimiz. Orwoll, insanların oraya özgürce ve gönüllü olarak geldiği cevabını veriyor ama ekliyor: “Herkesin evinize girmesine izin vermezsiniz.”

Toplulukta yaklaşık 40 kişi yaşıyor. Sky News muhabirinin aktardığına göre, dünya genelinden de yüzlerce kişi üye olmak için ödeme yapmış.

Konumuz açısından önemli kısım daha sonra geliyor. Toplulukta fiziksel işleri erkekler yapıyor, kadınlara ise çocuk doğurmak ve bakmak düşüyor. Aralarına siyahları, geyleri veya Yahudileri neden almadıkları sorulan bir kadın, “Onlar da kendi topluluklarına sahip olabilirler, zaten sahipler,” cevabını veriyor. Sky News, bunun, “ortak atalara sahip güçlü aileleri teşvik etmek” olan Toprağa Dönüş misyonu için hayati önem taşıdığını aktarıyor.

Ayrıca, “nüfus artışını teşvik etmek amacıyla yeni doğan bebeklerin ebeveynlerine nakit ödül vermek” amacıyla çevrimiçi bir bağış kampanyası da düzenleniyor. “Biz oraya varmadan hemen önce,” diyor Sky News muhabiri, “altıncı çocuklarını dünyaya getiren bir aileye 1.000 dolar bağışladılar.”

Herrenvolk” demokrasisinde eski-yeni hiyerarşiler

Tekrar Thatcher ve Thatcherizme dönüp bitiriyoruz. Her ne hikmetse bazen “feminist ikon” olarak lanse edilen İngiliz lider için kadınların oy hakkının hiçbir önemi yoktu; o, bunun yerine özelleştirme, serbest piyasa ve daha küçük bir devlete odaklanmıştı.

Tıpkı ABD’de gördüğüm tartışma gibi onun politikaları, geleneksel olarak kadınların faydalandığı alanlarda genel olarak harcama kesintilerine yol açtı. Sağlık ve konut alanlarında kesintiler yapıldı. Thatcher, anılarında, çocuk bakımı için vergi indirimi veya sübvansiyon sağlamak için kendisine yapılan “büyük baskı” ile mücadele etmek zorunda kaldığını bile belirtmişti. Zac Denman şöyle yazıyor

“Thatcher topluma yardımda bulunmak istemiyordu, herkesin kendi başının çaresine bakmasını istiyordu, bireysellik önemliydi. Onun için önemli olan, insanın içindeki azim ve metanetti. Bu inanç, elbette, ayrıcalıklı bir yaşamın getirdiği bir zevktir. Toplumumuz meritokratik değildir, sıkı çalışmak sizi ancak bir yere kadar götürebilir. Ayrıca, kendi aldığı yardımları da görmezden geliyor; milyoner kocası, avukat olması için gerekli ücretlerini ödemiş ve Kent ve Chelsea’deki aile evlerini satın almıştı. Tam zamanlı bir dadı avantajı vardı, bu sayede çocuk bakımı konusunda endişelenmeden dışarı çıkıp çalışabilirdi; bu, çoğu kadının sahip olmadığı bir avantajdı. Kadınların evde kalıp çocuklara bakması gerektiğine inanıyordu; Birleşik Krallık’ın bir ‘kreş toplumu’na dönüşmesini istemiyordu. Bu kurallar elbette ona uygulanmazdı, sadece ondan daha düşük konumdaki kadınlara uygulanırdı. Başbakan için ikiyüzlülük bir politikaydı.

Kadınların anne olması gerektiği ve başka bir şey yapmaması gerektiği inancına uygun olarak, beyni ‘meşgul’ tutmak için biraz part-time çalışmaya izin veriliyordu. Thatcher, çekirdek ailenin büyük bir savunucusuydu. Onun için bu, ‘geleneksel ve ahlaki yaşam tarzına geri dönme çağrısı’ idi. Geleneksel rollerden uzaklaşan kadınlar alay konusu oluyordu. Greenham Common’da Kadınların Nükleer Silahsızlanma Kampanyası’nın düzenlediği protesto, “sol propaganda ve bazı konseylerin eşcinsel ve lezbiyen militanlığı” olarak alay konusu edilmişti. Erkeklerin evin geçimini sağlaması, kadınların ev hanımı olması ve evlilikten doğan çocukların bakılması, toplumun zararına teşvik edildi. Tabii ki, Thatcher için bu önemsizdi, çünkü ‘toplum diye bir şey yoktur. Bireyler ve aileler vardır.’ Kadınlar, bu muhafazakâr vizyonda birey olarak görünmüyorlar. Rolleri kısıtlanmış, hırsları frenlenmiştir. Bu, zengin bir erkeğin desteği olmadıkça, başka hiçbir kadının Thatcher’ın izinden gitmemesini etkili bir şekilde garanti altına almaktadır.”

Rose ve Milton Friedman da, Tyranny of the Status Quo [Statükonun Tiranlığı] kitaında, “kamuoyu büyük devlet inancından ve sosyal sorumluluk doktrininden uzaklaşıyorsa”, bu değişimin “aileyi güçlendirerek ve geleneksel rolünü yeniden tesis ederek bireysel sorumluluk inancını geri getirme eğiliminde olacağına” işaret ediyor. Hıristiyan inancının ve Rerum Novarum’un(6) anti-sosyalist ve devlet karşıtı tutumunun geri dönüşü, aileye kaçış, kadın-erkek hiyerarşisinin tekrar kurulması gerileyen kapitalizmin kendisini kıyametten kurtarma içgüdüsü ile peyda oluyor.

Üstelik bunun Thatcher veya Thatcherizme has olmadığını, bir egemen sınıf konsensüsü olduğunu artık söyleyebilecek durumdayız: Elizabeth Wilson, daha 1987 yılında, Thatcherizme aşırı odaklanan “yumuşak” solun, İşçi Partisi’ndeki “aileci” eğilimleri gözden gizlediğine işaret ediyordu. Wilson’a göre bunun nedeni, kriz zamanlarında güven verici olması ve suç, kanun ve düzenin bozulması, cinsel ahlaksızlık ve sapkınlık ve en önemlisi ama en az açık olanı da, “erkeklerin cinsiyetlerinin ayrıcalıklarına tutunmak istemesi gibi farklı ve bazen birbirinden çok uzak umut ve korkuları ifade etmesi” olabilirdi.

Dolayısıyla kadının ev içindeki yerinin ve ailenin yeniden kurgulanması, tek başına kadını eve hapsetmekle ilgili değil, sınıfsal hiyerarşilerin cinsiyet hiyerarşilerini de kapsayacak şekilde yeniden inşa edilmesidir; aile işleri ile de ilgilenen kadının işgücüne katılımını sağlayacak yollar bulmaktır.(7)

İşte Silikon Vadisi sermayesi ve onun “bilimsel” müttefiklerinin kıyamet buhranından çıkış için önerdikleri çözümler bunlar. Kendilerini garanti altına almak için biyolojilerini, mekanlarını, dinlerini, uluslarını, kültürlerini ve cinsiyetlerini kastlaştırmak için hamle yapıyorlar. Kendi marjinalliklerini, meritokrasi ambalajı ile kitlelere servis ediyorlar. Herkes herkese kurtluk ederken, ayaktakımı ile aralarındaki farkları ebedileştirerek sonsuz bir varoluş kazanmak istiyorlar.


(*) Başlıktaki gönderme Yeşaya 62:5’ten: “Bir delikanlı bir kızla nasıl evlenirse, Oğulların da seninle öyle evlenecek. Güvey gelinle nasıl sevinirse, Tanrın da seninle öyle sevinecek.”
(1) Thiel 1987 yılında, sağcı-liberteryen öğrenci dergisi Stanford Review’u kuruyor. Dergi, pozitif ayrımcılık gibi “çeşitlilik politikalarına” karşı çıkıyor, ifade özgürlüğünü ve “Batı kanonunu” savunuyor, akademide “idari şişkinliğe” ve sol eğilimlere karşı çıkıyordu. Burada kendine Keith Rabois, David Sacks ve Joe Lonsdale gibi müttefikler bulmuştu ve bu kişiler daha sonra da Thiel ile çalışmaya devam ettiler. Öğrenciliği sırasında Thiel, Opus Dei’nin Stanford yöneticisi rahip Arne Panula ile de arkadaş oldu. Opus Dei, malum, dünyanın dört bir yanındaki üniversitelerde erkek üyeleri toplayan, zengin olduklarında onlardan büyük miktarda para toplayan ve bunu dünyanın dört bir yanındaki aşırı sağcı siyasi amaçları desteklemek için kullanan İspanyol Katolik sağcı bir tarikat.
(2) Melinda Cooper, 30’lu yıllarda ilk başladığında Güneyli Afro-Amerikan kadınlardan çok beyaz kadınlara yönelik bir program olarak görülen AFDC’nin, yıllar içinde yoksul Afro-Amerikalı kadınların çoğunlukla elde ettiği bir federal uygulamaya dönüştüğüne dikkat çekiyor. Dolayısıyla bu refah devleti uygulaması, karşıtları bakımından, hem cinsiyete hem de ırka dayalı bir heyula haline geliyordu.
(3) Demokrat senatör Daniel Patrick Moynihan, savaş sonrası siyahların aile yapısına ilişkin 1960’larda yazdığı bir raporda, “geleneksel” siyah aile yapısının dağılmasının olumsuz sonuçları üzerinde duruyor ve bu dağılmayı şöyle ayrıntılandırıyordu: Ayrılık, boşanma, evlilik dışı çocuk doğurma ve kadınların doğal olmayan bir şekilde baskın ve otoriter bir rol üstlendiği kadınların başı olduğu ailelerin oranlarının artması. AFDC programı da bu dağılmaya kendince bir unsur olarak dahil olmuştu.
(4) Dirlik, Singapur’un “ahlaki değerler” ve Konfüçyüsçülük temelinde yeni bir müfredat oluşturma çabalarında ülkeye davet ettiği sekiz eğitim uzmanının biri haricinde hepsinin ABD’li olduğunu yazıyor.
(5) Etnik olarak Çinli Lee’nin genetik, öjeni ve Singapur’daki Malay azınlık hakkındaki pek “Batılı” fikirlerini Michael D. Barr şu makalesinde etraflıca inceliyor.
(6) Papa XIII. Leo tarafından 1891’de yayınlanan bu ünlü papalık genelgesinin bugünün tekno-liberteryen dünyasında hangi işe yarayabileceğini ayrıca tartışacağım ama şimdilik geçerken şunu söylemek istiyorum: Katolik sosyal politikasının kurucu metni olarak Rerum Novarum, teknoloji sermayesinin dini-ulusa-aileye dönüş miti için bulunmaz bir nimettir.
(7) Wilson bunu, özellikle ABD’de, “yoksulluğun feminenleşmesi” olarak nitelendiriyor: “İmalat sektörünün gerilemesi, hizmet sektöründe yarı zamanlı çalışmanın artması, teknoloji ve tüketim alışkanlıklarında meydana gelen değişiklikler (örneğin, hızlı yemek servisi yapan restoranların yaygınlaşması) ile birlikte, aile yapısındaki değişiklikler ve özellikle boşanma oranlarındaki artış, giderek daha fazla kadının ücretli işçi haline geldiği, ancak işgücünün giderek daha savunmasız bir parçası haline geldiği bir durum yaratmıştır.” Hizmet sektöründe yarı zamanlı çalışmak, kadınların bu (1980’ler için) yeni yoksulluğunun oluşmasında önemli bir rol oynuyor. Wilson’un aktardığı kadarıyla Joan Smith, büyük bir öngörüyle, “Kısacası, çağdaş ekonomi, sürekli olarak marjinal özelliklerle donatılması gereken bir işgücünü merkez sahneye taşımıştır,” diye yazıyor.

Amerika

JD Vance, Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi bağış tabanını oluşturuyor

Yayınlanma

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in ev sahipliğinde düzenlenen bir bağış etkinliği, genç siyasetçinin Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi tabanını oluşturmaya çalıştığının bir gösterfgesi.

İlk olarak Axios tarafından haber yapılan bu etkinlik, Tucker Carlson’ın medya şirketinin önemli destekçilerinden biri olan İran asıllı Amerikalı yatırımcı Omeed Malik’in evinde düzenlendi.

Malik’in yanı sıra, bağış etkinliğine Vance’in ve Carlson’ın yakın müttefiki Donald Trump Jr. da katıldı.

Malik, Trump Jr. ile ortak oldukları 1789 Capital yatırım şirketinde iş ortağı. Bu şirket, Orta Doğu ve diğer yabancı yatırımcılardan önemli miktarda fon topladı ve Katar Yatırım Kurumu ile de iş yaptı.

Ocak ayında Malik, Trump Jr. ve Carlson ile birlikte Katar’daki Doha Forumu’nda göründü.

Trump Jr. ve Malik de Mayıs 2025 Katar Ekonomi Forumunda “Amerika’ya Yatırım” başlıklı ortak bir panelde konuşma yapmıştı.

Polymarket’in kurucusu Shayne Coplan, GRV Strategies’in kurucusu Garrett Ventry, Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in oğlu Brandon Lutnick, Trump’ın danışmanı Steve Witkoff’un oğlu ve World Liberty Financial’ın kurucu ortağı Zach Witkoff da etkinlikte yer aldı.

Zengin bağışçılar “Trump’tan sonra Trumpizm”i hazırlıyor

Vance’in önemli müttefiklerinden biri olan ve Rockbridge Network’ün başkanı Chris Buskirk, etkinliğin ev sahiplerinden biriydi.

Resepsiyonun ardından, yaklaşık 20 kişinin katıldığı daha samimi bir akşam yemeği düzenlendi. Resepsiyona katılanlar Cumhuriyetçi Ulusal Komite’ye 100.000 dolar bağışladı.

Akşam yemeğine katılanlar ise 250.000 dolar bağışladı.

Jewish Insider’a göre bu bağış etkinliği, Carlson’un İsrail hakkındaki görüşleri nedeniyle sert tepkilerle karşı karşıya kalmasına rağmen, Vance’in Carlson’un ağıyla devam eden bağlarını gözler önüne seriyor.

Carlson, İran’la savaş konusunda Başkan Donald Trump ile yollarını ayırdıktan sonra “üçüncü bir siyasi parti”nin kurulmasına ön ayak oluyor.

JD Vance’in de İran’a karşı savaşa özel konuşmalarında karşı çıktığı ileri sürülüyor.

Tucker Carlson: MAGA ihanete uğradı

5 milyon dolar toplandığı bildirilen bu bağış etkinliği, Vance’in, Trump sonrası dönemi şekillendirecek “popülist sağdaki” genç bağışçılardan oluşan bir koalisyon kurduğunu gösteriyor.

Jewish Insider, Vance’in faaliyetlerinin bazı “geleneksel Cumhuriyetçiler” arasındaki endişeleri artırdığına işaret ediyor.

Yahudi muhafazakârlar, davetiyenin perşembe günü internette ortaya çıkmasıyla birlikte sosyal medyada bu bağış etkinliğiyle ilgili endişelerini dile getirdiler.

Vance, son aylarda İsrail’e yönelik eleştirilerini yoğunlaştırdı. Örneğin, İsrail’in etki kampanyalarının ABD’nin İran savaşı hakkındaki görüşünü “manipüle ettiğini” iddia ederken, Tahran ile müzakerelere ilişkin anlaşmazlıklar nedeniyle İsrailli yetkilileri kamuoyu önünde suçladı.

2028’de kimin başkanlık yarışına gireceği ve Vance’in favori aday olup olmayacağına dair spekülasyonlar artarken, birçok Yahudi Cumhuriyetçi bağışçı Vance’e karşı temkinli davranmaya devam ediyor.

Başkan yardımcısı, Yahudi Cumhuriyetçilere bazı yakınlaşma girişimlerinde bulunmuş olsa da, çarşamba gecesi düzenlenen bağış etkinliği, İsrail yanlısı Cumhuriyetçiler arasında memnuniyetsizlik yarattı.

Vance: İsrail destekli kampanya İran mutabakatını sabote ediyor

Okumaya Devam Et

Amerika

S&P: Avrupa’da petrol işleme kapasitesi 2035’e kadar yüzde 20 azalacak

Yayınlanma

Yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin üretim artırma çağrılarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki rafineri kapasitelerinin önümüzdeki on yılda küçülmeye devam etmesi bekleniyor. S&P Global Energy verilerine göre 2035 yılına kadar Avrupa’da petrol işleme hacmi yüzde 20, ABD’de ise yüzde 7 oranında daralacak.

Financial Times’ın haberine göre, yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin istikrarlı arz sağlama çabalarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki petrol rafinerilerinin kapasiteleri önümüzdeki on yılda daralmayı sürdürecek.

S&P Global Energy projeksiyonlarına göre, 2035 yılına kadar Avrupa’da ham petrol işleme hacmi yüzde 20 azalarak günlük 9 milyon varilin biraz üzerine gerileyecek.

ABD’de ise söz konusu gösterge yüzde 7 düşüşle günlük 16,7 milyon varile inecek. Buna karşılık Çin, Hindistan, Ortadoğu ve Afrika’daki rafineri kapasiteleri artmaya devam ediyor.

Avrupa ve ABD’deki rafineriler, Ortadoğu’daki savaş kaynaklı yakıt açığı nedeniyle bu yıl neredeyse tam kapasiteyle çalışıyor. Ancak analistler bu durumun, eski ve küçük ölçekli işletmelerin kapatılması yönündeki uzun vadeli eğilimi değiştirmeyeceğini değerlendiriyor.

Avrupa’da yakıt talebinin azalmasındaki temel etkenlerden biri elektrikli araç satışlarındaki artış olarak öne çıkıyor. Yılın ilk yarısında elektrikli araç satışları Fransa’da yaklaşık yüzde 63, Almanya’da ise yüzde 48 arttı.

Uzmanlara göre bir diğer neden, hükümetlerin kapasite artırma çağrılarına rağmen yatırımcıların yeni projelere destek verme konusundaki isteksizliği oldu.

Reuters haber ajansı, Ortadoğu ve Ukrayna’daki çatışmalara bağlı küresel tedarik kesintilerinin yaşandığı bir ortamda Hindistan, ABD ve Çin’in yakıt ihracatını artırdığını aktardı.

Ajans ve görüşlerine yer verilen uzmanlar, fiyat artışları ile arz açığının bu ülkelere, daha önce Ortadoğu ve Rusya yakıtına bağımlı olan ülkelere sevkiyatı artırma imkanı tanıdığına işaret etti.

Reuters küresel petrol üretim hacimlerinde düşüş ihtimalini de dışlamadı. Temmuz ayında küresel yakıt işleme miktarı bir önceki yıla göre 5 milyon varil azalarak günlük yaklaşık 89 milyon varile geriledi; mevcut talep ise günlük 100 milyon varilin üzerinde seyrediyor.

Aynı dönemde ABD’den yapılan dizel ve fuel-oil ihracatı 7 Ağustos ile biten haftada günlük 1,9 milyon varille rekor seviyeye ulaştı.

Endonezya’nın benzin ithalatı ise temmuz ayındaki 9-10 milyon varil seviyesinden ağustos ayında 11-12 milyon varile yükseldi.

Bu süreçlere paralel olarak Hindistan, Asya için kilit tedarikçi konumunu korurken bölgesel rakibi Çin temmuz ayında yakıt sevkiyatını hazirandaki 240,9 bin ton seviyesinden 1,1 milyon tona çıkardı.

Doğalgaz alanında ise Avrupa Komisyonu verilerine göre Avrupa Birliği’nin en büyük tedarikçisi Norveç oldu.

Okumaya Devam Et

Amerika

Amerikan tahvil piyasasına müdahaleye Wall Street tepkisi

Yayınlanma

Hazine Bakanı Scott Bessent’in ABD tahvil piyasasını canlandırma girişimi, Washington’un 40 trilyon dolarlık borç yükü ve giderek tırmanan enflasyon konusundaki endişelerin artmasıyla birlikte yatırımcılar tarafından “kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” olarak nitelendirildi.

Financial Times’a (FT) göre ABD Hazine Bakanlığı çarşamba günü, önümüzdeki aydan itibaren uzun vadeli devlet tahvili alımlarını “en az iki katına çıkarma” planlarını açıklayarak Wall Street’i şaşkına çevirdi.

Duyurunun ardından uzun vadeli Hazine tahvilleri hızla yükseldi ve 30 yıllık borçlanma maliyetlerini, birkaç gün önce ulaştıkları 19 yılın en yüksek seviyesinden aşağı çekti.

Gelgelelim bu yükseliş kısa sürede sönümlendi. Perşembe günü Bessent, dünyanın en önemli piyasasını dizginlemek için elindeki “geniş araç setini” tanıtmak üzere CNBC’ye çıkmasına rağmen, getiriler yeniden yükselmeye başladı.

Morgan Stanley Investment Management’ın yatırım direktörü Jim Caron, “[Bessent] sorunu anlıyor. Fakat sorunu anlamakla, bu konuda somut bir şey yapabilmek iki farklı şey. Hazine, uzun vadeli getirileri kontrol edemez,” dedi.

Bessent’in geri alım stratejisi, eski hedge fon yöneticisinin önceki birçok Hazine başkanıdan çok daha alışılmadık bir yaklaşım benimsediğinin en son örneği.

Son haftalarda, avro satarak Japon yenini güçlendirmek için nadir görülen bir hamle başlattı ve İran’la müzakerelerde yakın zamanda ilerleme kaydedileceğine dair sinyaller vererek petrol fiyatlarını defalarca etkiledi.

Öte yandan bu girişim, onu 32 trilyon dolarlık piyasadaki “tahvil bekçileri” ile karşı karşıya getirdi.

Bu yatırımcılar, Amerika’nın kötüleşen kamu maliyesi, ısrarla yüksek seyreden enflasyon ve yapay zeka patlamasını finanse etmek için Büyük Teknoloji şirketlerinin aşırı borçlanma eğiliminden korkuyorlar.

Nomura’dan Charlie McElligott, Bessent’in Hazine tahvili geri alım planının “tek başına kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” niteliğinde olduğunu ve “piyasa güçlerini yatıştırmak için yeterli olmayacağını” söyledi.

Hazine Bakanlığı çarşamba günü yaptığı açıklamada, 9 Eylül’den itibaren vadesi 10 ila 30 yıl arasında olan Hazine tahvillerine yönelik düzenli alımlarını 2 milyar dolardan 4 milyar dolara veya daha fazla bir seviyeye çıkaracağını duyurdu.

Bu adım, başlangıçta eski Hazine tahvillerinin alım satımını kolaylaştırmak amacıyla tasarlanan programın büyük ölçüde genişletilmesi anlamına geliyor.

Bazı analistler, Hazine’nin normalde borçlanma stratejisini açıkladığı üç aylık yeniden finansman duyurusundan iki hafta sonra gelen bu ani hamlenin, kurumun güvenilirliğini zedelediğini belirtti.

Jefferies’in ABD baş ekonomisti Thomas Simons, “İletişim stratejisindeki bu kopukluğun, kurumun yönlendirmelerinin genel güvenilirliğini azalttığını söylemenin abartı olmadığını düşünüyoruz,” dedi.

Bessent bunu açıkça dile getirmemiş olsa da, çoğu yatırımcı Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli menkul kıymetlerin geri alımlarındaki artışı, daha fazla kısa vadeli borç ihraç ederek dengelemesini bekliyor.

Bu hamle, bakanlığı faiz oranlarındaki dalgalanmalara maruz bırakıyor. Bessent’in 2024 yılında, o dönemki Hazine Bakanı Janet Yellen’ı benzer bir politika izlediği için eleştirdiği gözden kaçmadı.

Jones Trading’den Mike O’Rourke, “Asıl soru, Bessent’in eleştirdiği yolu izlemeye devam edip etmeyeceği,” dedi.

O’Rourke, Hazine Bakanı’nın “sorunları örtbas etmeye” devam etmeyi planlıyorsa “daha büyük ve daha agresif” adımlar atmak zorunda kalacağını öngörüyor.

Bessent, İran savaşının etkilerini ve 30 yıllık Hazine piyasasındaki “çok zayıf” likiditeyi gerekçe göstererek, “getirilerin temel iktisadi göstergeleri yansıtmadığını” savundu.

Washington’ın bu hafta sonu veya önümüzdeki hafta başında “mali konsolidasyona daha fazla odaklanılacağını” açıklayacağını belirten Bessent, ABD’nin kamu açıklarının zirveye ulaşmış olma ihtimalinin “çok yüksek” olduğunu da sözlerine ekledi.

ABD’de ulusal borç 40 trilyon dolara ulaştı, Kongre bölündü

Siyasi tarafsızlığıyla bilinen Kongre Bütçe Ofisi, ABD bütçe açığının bu yıl yüzde 5,8 seviyesinde gerçekleşeceğini öngörüyor.

Bu rakam 2025 yılına kıyasla sabit kalırken, Bessent’in uzun süredir dile getirdiği 2028 yılına kadar yüzde 3’e ulaşma hedefinin oldukça üzerinde.

Evercore’dan Sarah Bianchi, “Bessent’in açıklamaları, yüksek borçlanma maliyetlerinin temel etkenlerine odaklanılacağını işaret etse de, yönetimin bu noktada bütçe açığı konusunda gerçekçi ve önemli bir adım atabileceğine şüpheyle bakıyoruz. Bu hafta yapılan sürpriz hisse geri alım duyurusu sadece geçici bir etki yarattı ve bütçe açığıyla ilgili herhangi bir duyurunun da en az bunun kadar sınırlı olacağını düşünüyoruz,” dedi.

AllianceBernstein’ın sabit getirili menkul kıymetler başkanı Scott DiMaggio, geri alımların daha kalıcı bir etki yaratması için “Federal Rezerv’in harekete geçmesi gerekiyor. Ayrıca, bütçe açığı ve borç yönetimi konusunda da adımlar atılmalı,” dedi.

Diğer uzmanlar ise Bessent’in artırılmış geri alım planının, yükseliş eğilimini tamamen tersine çevirmek yerine, Hazine’nin endişesini göstermek ve tahvil getirilerindeki artışı yavaşlatmak amacıyla tasarlandığını vurguladı.

PGIM’in küresel tahvil bölüm başkanı Robert Tipp, Bessent’in müdahalesi olmasaydı ABD tahvil piyasasındaki satış dalgasının daha belirgin olacağını savundu.

Tipp, “Bu, setin çökmesini engellemek için atılan bir adım, ancak faiz oranlarının yükseldiği, mali israfın ve hedefin üzerinde enflasyonun hüküm sürdüğü bir dünyadasınız ve açıkçası ABD, diğer ülkelerin tahvil piyasalarına kıyasla daha iyi performans göstermiştir,” dedi.

JPMorgan: İpotek borcunu kredi kartıyla ödemek gibi

JPMorgan’a göre, ABD hükümetinin Hazine piyasasındaki baskıyı yönetmeye yönelik çabaları, küresel borç ihracındaki artışın yatırımcı talebini sınadığı bir ortamda, sorunu sadece geleceğe erteleyebilir.

JPMorgan’ın küresel temel araştırma bölümünün eş başkanı James Sullivan, bugün (21 Ağustos) CNBC’nin “Squawk Box” programında yaptığı açıklamada, Hazine’nin fiilen vadesi uzun tahvilleri geri alırken vadesi kısa tahviller ihraç ettiğini, bu stratejinin geçici bir rahatlama sağlayabileceğini ancak temel borç yükünü olduğu gibi bıraktığını belirtti.

Sullivan, bu yaklaşımı uzun vadeli yükümlülüklerin daha kısa vadeli borçlanma yoluyla yeniden finanse edilmesine benzetti.

Sullivan, “Bu, ipotek borcunuzu kredi kartınızla ödemek gibi bir şey. Bir süre işe yarayabilir ama eninde sonunda bu uyumsuzluk daha belirgin hale gelmeye başlar,” diye ekledi.

Bu müdahale, kısa vadede borçlanma maliyetlerinin kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir; fakat Sullivan’ın endişesi, bunun asıl büyük sorunu çözmede pek bir işe yaramaması: Sonunda alıcı bulmak zorunda kalınacak olan, giderek yükselen devlet ve şirket borçları duvarı.

Sullivan, “Hükümetlerin piyasaları kontrol etmeye çalışması, çoğu zaman pek de cazip bir durum değil,” dedi.

Yabancıların Amerikan borcundaki etkisi azaldı

Öte yandan ABD devlet tahvili getirilerindeki son dönemdeki büyük dalgalanmalar, kısmen yeni bir finansal gerçeği yansıtıyor.

Uzun bir süredir yabancı hükümetler, eskisine kıyasla ABD’nin bütçe açıklarını finanse etmeye eskisi kadar istekli değil.

ABD Hazine piyasasının, yabancı hükümetlerin nakitlerini güvenli bir şekilde sakladıkları yer olarak üstlendiği rol, ABD hükümetine ve ekonomisine büyük avantajlar sağladı ve borçlanma maliyetlerini normalde olacağından daha düşük seviyede tuttu.

Axios’a konuşan analistlere göre, bu hamle dün tahvil piyasasını istikrara kavuşturmaya yardımcı oldu ve getirileri düşürdü ama aynı zamanda başka riskler de yaratabilir.

Evercore ISI analistleri, “Hazine’nin artan aktif rolü, eğer devam ederse, yatırımcıların daha yüksek oynaklığı ve politika sürprizleri riskini hesaba katmaya başlaması nedeniyle doların cazibesini azaltabilir,” diye yazdı.

BNP Paribas analistleri ise şöyle yazdı:

“Bunun, Fed’in faiz oranlarını hâlâ sabit tutarken uzun vadeli getirilerin [finansal kriz] öncesi zirve seviyelerine ulaşmasına bir tepki olduğunu düşünüyoruz. Hisse geri alımlarının, Fed’in güvenilirliğinde devam eden kaybı telafi etmek için yeterli olacağını düşünmüyoruz.”

Merkez bankaları, maliye bakanlıkları ve devlet varlık fonları gibi resmi yabancı kuruluşlar, ABD Hazine tahvillerinin toplamda yaklaşık %12’sine sahip.

Bu oran, finansal kriz sırasında ve sonrasında yaklaşık %40’tan bu seviyelere düştü.

Bu kuruluşlar, Hazine tahvillerini para kazandıran yatırımlar olarak değil, trilyonlarca dolarlık nakdi güvenli bir şekilde saklamak için bir araç olarak görüyorlardı.

Başka bir deyişle, Hazine piyasasını bir nevi inanılmaz büyüklükte bir banka hesabı olarak kullanıyorlardı ve banka hesabı olan sıradan insanlar gibi, bu kurumların da öncelikli kaygısı güvenlik, emniyet ve kullanım kolaylığıydı. Faiz oranı ise ikincil öneme sahipti.

Bu yabancı yatırımcılar genellikle “fiyata duyarsız” olarak nitelendirilirdi; bu da trilyonlarca dolarlık borç senetleri için alıcı bulmaya çalışırken son derece kullanışlı bir durumdu.

Bu tutumlar son yıllarda değişmeye başladı. Yabancı hükümetlerin Hazine tahvillerindeki toplam payındaki gerileme, 2016 yılında hız kazanmaya başladı.

O yıl Çin, ekonomik sıkıntılar sırasında para birimini korumak amacıyla elindeki Hazine tahvillerini elden çıkarmaya başlamıştı.

COVID salgını sırasında, dünya liderleri de pandeminin maliyetlerini karşılamak için Hazine tahvillerini nakde çevirmeye çalışırken, ABD hükümetinin toplam borç seviyesi keskin bir artış gösterdi ve bu düşüş hızlandı.

2022’de başlayan Rusya-Ukrayna karşı savaşı da bu baskıyı artırdı; zira Rus devlet varlıklarının dondurulması, ülkelerin ulusal servetlerini saklamak için dolar cinsinden varlıkları kullanma konusundaki kararlarını yeniden gözden geçirmelerine neden oldu.

Yabancı hükümetlerin davranışlarında bir değişiklik olsa da, Hazine tahvillerini toplu olarak elden çıkarmadılar.

Toplamda, tahvil tutarları yıllardır 4 trilyon doların biraz altında kalarak istikrarlı seyrediyor.

Fakat ABD devlet borcunun toplam tutarının patlama yaşayıp son zamanlarda 40 trilyon dolara –GSYİH’nin yaklaşık %120’sine– ulaşmasıyla birlikte, Hazine piyasasındaki payları keskin bir düşüş gösterdi.

Yabancı devlet alıcılarının geri çekilmesiyle birlikte, piyasanın daha büyük bir kısmı, güvenlik odaklı devlet rezerv yöneticileriyle pek az ortak noktası olan hedge fonları gibi tüccarların ve yatırımcıların eline geçti.

ABD Hazine Bakanlığı, daha fazla tahvil geri alacak

Fed, Hazine karşısında “ters ayakta” kaldı

Hazine Bakanlığı’nın borç yönetimi alanındaki değişikliklerinin ABD merkez bankasının para politikası tercihlerini nasıl etkileyebileceği sorulduğunda, iki Federal Rezerv yetkilisi temkinli bir tavır sergiledi.

Bu müdahale, finansal koşullara en büyük etkiyi hangi kurumun yaptığına dair finansal piyasalarda olası bir kafa karışıklığı yaratması nedeniyle Fed için potansiyel zorluklar doğuruyor.

Diğer tüm koşullar sabit kaldığı sürece, Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi finansal koşulları gevşetirken, enflasyonu dizginlemek için faiz artırımına gidebilecek olan Fed ile sürtüşmeye yol açabilir.

St. Louis Fed Başkanı Alberto Musalem, Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli devlet tahvillerinin geri alımında daha agresif bir tempoya geçme kararının sorulması üzerine, “Biz çok basit bir şekilde işgücü piyasasına ve enflasyona odaklanıyoruz; para politikasını, borç yönetimi veya maliye politikasından bağımsız olarak belirliyoruz,” dedi.

Bloomberg’e konuşan San Francisco Fed Başkanı Mary Daly, mevcut uzun vadeli tahvil getirilerinin “Fed’in politika ayarlamaları veya politika kalibrasyonu konusunda ne yapmamız gerektiğine dair bize pek fazla ipucu vermediğini” söyledi.

Daly, Fed politikasının “iyi bir noktada” olduğunu düşündüğünü belirtirken, uzun vadeli tahvilleri, bunların iktisadi görünüm için ne anlama geldiğini görmek amacıyla takip ettiğini de ekledi.

Geçen ay Fed’in faiz oranlarını değiştirmeden bırakma kararını güçlü bir şekilde desteklediğini belirtti.

Hazine tahvili ihraçlarının daha kısa vadeli tahvillere kaymasının Fed’in para politikasını yürütme şekli açısından sorun yaratıp yaratmayacağı sorulduğunda, “Henüz erken bir aşamadayız ve bu konuları derinlemesine düşünme fırsatımız olana kadar bu tür konuları tartışmak konusunda aceleci davranmak istemem,” dedi.

Bessent ise herhangi bir çatışma ihtimalini önemsiz gösterdi ve Fed’in faiz kararlarının Hazine Bakanlığı’nın yaptıklarından tamamen bağımsız olduğunu belirtti.

ABD merkez bankasının bilançosunu etkileyebilecek her türlü hususa gelince, iki kurum “(Fed) bilançosunda herhangi bir değişiklik olması halinde işbirliği yapacaktır ve biz de… onların gerçekleştirdiği her türlü tahvil satışına uyum sağlayacağız,” dedi.

Kısa vadeli tahvil ihracının artması, piyasa faiz oranları üzerinde yukarı yönlü baskı yaratarak, merkez bankasının faiz politikasını yönetme biçiminde teknik zorluklara yol açabilir.

Fed’in faiz kontrol sistemi, bir dizi araç ve likidite imkânı aracılığıyla faiz oranlarını yönetmek için para piyasası koşullarını etkilemeye dayanıyor.

Daly, Fed için asıl meselenin, enflasyon ve istihdam hedeflerine nasıl ulaştığına dair “mekanizmalar”dan ziyade, bu hedefleri gerçekleştirme konusundaki kararlılığı ve bunu başarma kabiliyeti olduğunu da sözlerine ekledi.

Warsh “daha az müdahale”den yana

Geçen ayki Fed basın toplantısında Başkan Kevin Warsh, uzun vadeli faiz oranlarındaki artışın, yatırımcıların iktisadi görünüşe daha bağımsız bir şekilde tepki verdiklerini gösterdiğini söylemişti.

Warsh şöyle konuşmuştu:

“Piyasa katılımcıları hakeme değil, topa odaklanmayı öğreniyorlar. Piyasa fiyatları, kendilerinin uygun gördüğü yönde ve ölçüde tepki vermeye devam edecek. Bu, bana göre olumlu bir değişim ve daha yeni başlıyoruz.”

Warsh, finansal koşulların belirlenmesinde piyasaların daha büyük bir rol üstlenmesini savunurken, Bessent ise borçlanma maliyetlerinin düşürülmesini Trump yönetiminin satın alınabilirlik gündeminin merkezi bir parçası haline getirdi.

Bu gerilim, uzun vadeli getiriler ani bir artış gösterdiğinde açıkça ortaya çıkıyor. Fed’in bir piyasa sinyali olarak gördüğü durum, hanehalkları ve işletmeler için daha yüksek borçlanma maliyetlerine yol açarak, yönetim yetkililerinin çözmeye çalıştığı satın alınabilirlik sorununu daha da kötüleştiriyor.

Warsh, yatırımcıların Washington’dan gelen sinyaller yerine ekonomiye odaklanmasını istiyor.

Fakat Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi, piyasalara Washington’ı takip etmeye devam etmeleri için yeni bir neden sunuyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English