Amerika
Silikon Vadisi eskatolojisi – 4: Tanrınız da sizin için sevinecek

“O geceki grup seks eğlenceliydi ama gürültülü bir kumsal partisinin ortasında uyumaya çalışmak gibiydi. Hepimizin uyuyabileceği kadar büyük olan tek yer yemek salonuydu; baş başa kalacaklar için sağa sola birkaç şilte serdiler ve Yıldızgeçidi’nin kudurmuş on sekiz adamını, ordu geleneğine (ve yasasına) uygun olarak uysal olan ve eş ayrımı yapmayan, sert zeminde uyumaktan başka hiçbir şey istemeyen kadınlarımızın üzerine saldılar.”
Joe Haldeman – Sonsuz Savaş
“On yedi ile otuz beş yaş arasındaki herkesin (Nim’in deyişiyle) ‘çocuk bakımına bağlanabilir’ durumda olması, aslında burada hiç kimsenin, kadınların başka yerlerde olabileceği gibi çocuk bakımına –psikolojik ve fiziksel olarak– sıkı sıkıya bağlanmadığı anlamına geliyor. Zahmet ve ayrıcalık oldukça eşit paylaşılıyor; herkes aynı riske veya seçim hakkına sahip. Bu yüzden de burada hiç kimse başka yerlerdeki özgür erkekler kadar özgür değil.”
Ursula K. Le Guin – Karanlığın Sol Eli
Kıyameti dört gözle bekleyen teknoloji sermayesinin son güzergahını incelerken, tekrar başa, kahramanımız Peter Thiel’e dönüyoruz.
Thiel, 2009 yılında liberteryenlerin forumu olarak görebileceğimiz Cato Institute’ta yayınlanan ve demokrasi ile özgürlüğün “artık” uyumlu olmadığını yazdığı “The Education of a Libertarian” (“Bir Liberteryenin Eğitimi”) başlıklı makalesinde, seçimler ve oy hakkı konusunda da fikirlerini paylaşmadan önce “otantik” (Heidegger kokan bir sözcük tercihi!) insan özgürlüğünü en yüksekte tuttuğu ilke olarak öne sürüyor ve “gaspçı vergilere, totaliter kolektiflere ve her bireyin ölümünün kaçınılmaz olduğu yönündeki ideolojiye” karşı olduğunu ilan ediyordu.
Thiel’e göre liberteryen olmanın anlamı da buydu. Stanford’da geçen yıllarını pek de hayırla anmayan ve üniversitenin müesses nizamını değiştirmek için yaptığı girişimlerde(1) pek de başarı kaydedemediğini kabul eden milyarderimiz, iş hayatına atıldığında da kendi gibi insanların kabuklarına çekilerek, amiyane tabirle, “aza tamah ettiklerini” düşünüyor:
“Kişinin IQ’su ne kadar yüksekse, serbest piyasa politikası konusunda o kadar karamsar oluyordu – kapitalizm tek kelimeyle halk arasında pek popüler değildi. En zeki muhafazakârlar arasında bu karamsarlık genellikle gösterişli biçimde içki içme şeklinde ortaya çıkıyordu; buna karşılık, en zeki liberteryenler pozitif hukuk konusunda daha az takıntılıydılar ve sadece alkole değil, onun ötesine de kaçıyorlardı.”
Pozitif hukukun ötesine kaçış, 2008-9 krizi ile hızlanmış görünüyor. Zaten Thiel’in bu makaleyi yazdığı tarih de ağır buhran ve kapitalizmin, en önemlisi de onun lideri ABD’nin bu buhrana verdiği tepkiye yönelik karşı-tepkiyi özetliyor. Thiel, kendi gibi serbest piyasa yanlılarının çığlıklarının daha fazla devlet ve daha fazla borç kasırgasının gürültüsünde boğulduğunu yazıyor. 2009 yılında liberteryen olanlar için, müesses nizamı “eğitmenin,” onu reforme etmenin boşuna bir çaba olduğu bilgisi de malum olmuştur.
Finansal kriz bardağı taşıran son damla olsa da, bu pesimizmin 100 kusür yıllık tarihi var. Thiel, Amerikan tarihinde devlet daha da büyümeden ortadan kalkan son finansal krizin 1920-21’de yaşandığını düşünüyor; bu Schumpeterci bir yaratıcı yıkım anıydı ve her şey böyle devam etseydi iktisadi bir boom yaşanabilirdi. Ama olmadı. Peki neden? Thiel yazıyor:
“1920’ler, Amerikan tarihinde siyaset konusunda gerçekten iyimser olunabilecek son on yıldı. 1920’den bu yana, sosyal yardım alanların sayısındaki büyük artış ve kadınlara oy hakkı verilmesi –bilindiği gibi liberteryenler için iki zorlu zümre– “kapitalist demokrasi” kavramını bir oksimoron haline getirdi.”
Thiel daha sonra bir yazı daha yazarak bu satırları açıklamak zorunda kaldı ve zaten bir tepki provoke etmek isteyip bunu başardığını söyledikten sonra, aslında “cinsiyet eşitsizliği” [gender gap] gibi oy verme eğilimlerine ilişkin epey harcıalem bir “istatistiksel gözlemin” en çok tepkiyi aldığını, biraz şaşırmış gibi yaparak, belirtiyordu. Kadınların oy hakkının elinden alınmasını veya bunun bizi rahatsız eden siyasi sorunları çözeceğini öne sürmek elbette saçma olurdu. O, hiçbir sınıfın oy hakkından mahrum bırakılmaması gerektiğini düşünüyordu; ama oy kullanmanın durumu iyileştireceğine dair de çok az umudu vardı.
Thiel’in kadınların oy hakkı konusundaki görüşlerinin samimi olduğuna şüphe yok. Üstelik onunla beraber karamsar biçimde dile getirdiği “sosyal yardım alanların sayısının artması” meselesi ile de bir hayli uyumlu: Nietzscheci aristokratik isyan ve onun yüz kusür yıl sonra Silikon Vadisi liberteryenizminde vücut bulmuş hali, yoksulluk ile sömürge halklarını, sömürge halkları ile kadınlığı/feminenliği aynı özün farklı görünümleri olarak görür: Irksal/biyolojik ve coğrafi hiyerarşiler, aynı zamanda cinsiyete ilişkin hiyerarşilerdir. Kalabalıklar, ayaktakımı ve benzeri isimlerle anılan yoksullar “çocuk gibidirler”, akıl ile değil duygu ile hareket ederler, histeriye yatkındırlar. Kıyameti beklerken IQ, yapay genel zeka, nörokastlar, korunaklı konutlar, kolonize edilmiş uzay, okyanusun ortasında inşa edilmiş şehirler nasıl zenginler için sığınaksa, din-ulus-aile üçlüsü de aynı şekilde bir güvenli kaçış bölgesidir.
Demir Leydi’nin izinden ‘Doğulu’ değerler: Singapur rüyası
İyi ama neden ve nasıl? Neoliberal kırk yılda din, ulus ve ailenin modasının geçtiği çokça söylendi. Silikon Vadisi elitleri, liberteryenler ve Yeni Sağ da böyle düşünüyor ve şu “kahrolası” refah devletinin bizi sürüklediği kıyametten kurtulmak için bunlara geri dönüşü savunuyor.
Örneğin ünlü Amerikalı sosyolog ve yeni-muhafazakâr Daniel Bell, aile ilişkilerinin münasip düzenini bozduğu ve Protestan ahlakının öngördüğü sınırların ötesinde tüketimi genişlettiği için refah devletini eleştiriyordu. Enflasyonun, ahlaki değerlerin dejenere olmasıyla yakından bağlantılı olduğuna inanıyordu. 1970’lerin büyük enflasyonu aile yapısının çöküşü ile ilişkilendiriliyor ve dikkatler, federal sosyal harcamaların çok küçük bir bölümünü tüketen kamu yardım programı Bakmakla Yükümlü Çocukları Olan Ailelere Yardım (AFDC) programına çekiliyordu.(2)
Melinda Cooper, neoliberalizm ile yeni-muhafazakârlığın 1970’lerde kurduğu “ahlaki” ortaklığın aile kısmına odaklanan kitabı Family Values: Between Neoliberalism and the New Social Conservatism’de [Aile Değerleri: Neoliberalizm ile Yeni Toplumsal Muhafazakârlık Arasında], 1970’lere kadar Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasında toplumsal refah programları konusunda genel bir konsensüs olduğuna, fakat 1970’lerle birlikte refah devletine yönelik “aile yapısının altını oyarak” enflasyon sorununda pay sahibi olduğu eleştirisinin başladığını yazıyor:
“Artık, Yeni Düzen [New Deal] ve Büyük Toplum’un [Great Society] yeniden bölüşüm yanlısı refah programlarının radikal bir şekilde kısıtlanması gerektiği konusunda mutabık kalınmıştı; hatta sosyal refahın alternatifi olarak özel aile kurumumun güçlendirilmesi de gündeme gelmişti. Refah [devleti] reformcuları, Yeni Düzen refah devletine alternatif olarak, çok daha eski bir kamu yardımı geleneğine, yani yoksullar yasası geleneğine ve buna eşlik eden aile ve kişisel sorumluluk kavramlarına geri dönmeyi düşünmeye başladılar. Bu değişimde, neoliberalizm ve yeni-muhafazakârlığın olgun siyasi felsefeler olarak eşzamanlı yükselişini görebiliriz. Neoliberalizm ve yeni-muhafazakârlık birçok konuda taban tabana zıt olabilir, fakat aile değerleri konusunda şaşırtıcı bir yakınlık sergilerler.”(3)
Atlantik’in beri tarafındaki uyanış, Britanya’daki Avroseptik ve neoliberal muhafazakârlığın sembolü Margaret Thatcher ile başlıyor. Refah devleti eliyle çürütülen Avrupa’nın zincire vurduğu Britanya’yı özgürleştirmek istiyor. Gözünü yine eski bir Britanya sömürgesine, Singapur’a çeviriyor.
Brexit döneminde de Muhafazakârlar arasında yaygın bir tema olan, Londra’yı “Thames kenarındaki Singapur” haline getirme hevesi 1980’lerde ortaya çıkıyor. Modern Singapur’un babası Lee Kuan Yew “Asya değerleri” diye bir şey ortaya atıyor, Çin Devriminin tukaka ilan ettiği Konfüçyüsçülüği yeniden moda ediyor. Thatcher bu değerleri hevesle benimsiyor. Bu şehir-devletinde Victoria döneminin kendi kendine yeten, emektar, muhafazakâr liberalizmini görüyor. Singapur’un çoğunluğunu oluşturan etnik Çinlilere gıptayla bakıyor, onları “doğal kapitalist” ve “doğuştan tüccar” sayıyor, aynı zamanda Anglo-Sakson dünyanın değerlerini de heybelerine attıkları için övüyor. Hatta bir dönem Singapurlu dostlarına soruyor, siz bu işi nasıl becerdiniz, diye; aldığı cevap onun için şaşkınlık vericidir: “Ama biz her şeyi sizden öğrendik, hür teşebbüsün tüm derslerini… Sadece siz onları unuttunuz, biz ise kabul ettik!”
Quinn Slobodian, daha önce de atıf yaptığım Crack-Up Capitalism kitabında Singapurluların genç yaştan itibaren “Dünyanın sana bir yaşam borcu yok” anlayışıyla yetiştiğini, her Singapurlu için bankada zorunlu bir tasarruf hesabı açıldığını ve sakinlerin zorunlu sağlık hizmeti gibi “refah devleti” çarçuru yerine sağlık, emeklilik ve emlak satın alımları için bu hesaplarındaki parayı kullandıklarını aktarıyor.
Konumuz açısından kritik unsur burada ortaya çıkıyor. Mülk sahiplerinin hizmetine koşulan yeni-Konfüçyüsçülük, muhafazakâr aile değerlerinin altını çiziyor. Evlatların ana-babalarıyla kurduğu varsayılan sevgi ilişkisi, devletin toplumsal görevlerinden feragat etmesini meşrulaştıran bir işlev görüyor.
Üstelik bir başka akademisyen, Konfüçyüsçülüğün yeniden doğuşunda Atlantik ötesinde üretilen metinlerin rolüne isabetle işaret ediyor. Aynı makalede, Koreli bir akademisyenin, Konfüçyüsçülük hakkındaki akademik fikirlerin “bir gecede değişmesinin” herhangi bir modern din veya toplumun evriminde “benzersiz” olduğunu söylediği aktarılıyor. Arif Dirlik, 1980’li yıllardan itibaren Konfüçyüsçülük üzerine yapılan “örgütlü akademik faaliyetin” boyutları konusunda şüpheye yer bırakmayacak bilgiler veriyor; Konfüçyüsçülük ve alternatif modernleşmeler üzerine tartışmalar, entelektüel bir sektör haline geliyor.(4)
Batıda kaybolan püriten ahlak, Doğuda ortaya çıkıyor. İktisadi büyümenin, dinamik bir yapıya kavuşmanın yolu geleneksel değerlere sarılmaktan geçiyor. Hiyerarşi, aile savunusu, ulusun bireye üstünlüğü vaaz ediliyor. Tabii buna düşük vergi, seçmenlerden-sendikalardan-demokrasiden uzaklık, kamu borcunun azaltılması eşlik ediyor. Singapur’un ebedi şefi Lee, yolu gösteriyor:
“Seksenli yıllarda Lee, birkaç kez ‘Japonların örneğini takip etmedikleri ve iyi eğitimli kadınları evde tutmadıkları için pişmanlık duyduğunu’ ifade etmiş, bir keresinde de ‘uzun vadede en önemli sorunların öjeni ve güçlü bir toplum inşa etmek için çocuklara iyi eğitim sağlamak olduğunu’ eklemiştir.”(5)
“Doğunun ezeli ve ebedi dinamizmi” miti, bir tür tersine Oryantalizm olarak mülk sahiplerinin hizmetine koşulurken, işçilerin, ulusların ve kadınların mücadelesi de sözde bir Asya’nın uyumlu toplumları anlatısı adına “Batının yozluğu” olarak resimden çıkarılıyor.
Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…
Teknoloji kankaları ve maskülen iş modeli
2000’li yıllarda finansal piyasaların ve bu piyasaların krize yatkın taraflarının genel olarak hormonlarla, özel olarak da testosteronla ilgili olup olmadığına ilişkin “bilimsel” yayınlarda patlama yaşanmıştı. Finans sektöründeki kadınlar riskten kaçınan bir doğaya sahipken, erkekler daha ataktı. Kadın yatırımcıların oranındaki artış, piyasaların dalgalanmasını kesin olarak azaltır diye bir kural yoktu; ama kadınların varlığı, piyasa çöküşlerinin meydana gelme sıklığını azaltırdı. İma açıktı: 2008-9 krizinin arkasında hormonlarımız vardı.
Stanford’dan türeyen ve Amerikan devleti ile, özellikle de Pentagon ile sıkı bağları öteden beri bilinen Silikon Vadisi’nde bir iş modeli olarak maskülenlik 1960’lardan beri kullanılıyor. Oysa ilk bilgisayarları İkinci Dünya Savaşı esnasında geliştirmeye başlayan ABD ordusunda, “programlama” yani yazılım görevi çoğunlukla kadınlar tarafından icra ediliyordu. Emily Chung, teknoloji milyarderlerinin erkek dünyasını anlattığı Brotopia kitabında ilginç bilgiler veriyor: O zamanlar, “programlamacılık”, kadınların yaptığı bir iş olarak erkek dünyasında pek muteber görülmüyormuş. Bilgisayarlar hâlâ çoğunlukla yazma işi ile bağlantılı olduğu için, kadın işi olarak bilinen sekreterlikle eş tutuluyor ve küçümseniyormuş. Daha sonra sektör geliştikçe, “profesyonellik” devreye girecek, programlama bir tür kara büyü olarak lanse edilecek ve entelektüel bir uğraş olarak erkeksileştirilecekti.
“PayPal mafyasında” cisimleşen Silikon Vadisi kültürü, çokkültürcülük ile zehirlenmiş Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık (DEI) politikalarına ve “woke” zihniyetine bayrak açacaktı. Meritokrasi, yani liyakat sahibi olma iddiasıyla hareket eden bu grup, tahmin edileceği üzere, kendileri için kıyametvari sayılan refah devleti dünyasında, kendileri gibi olanlardan oluşan insanların kastlaşması için çabalayacaktı. Chung yazıyor:
“PayPal Mafyası üyeleri, ideolojik olarak farklı görüşlere sahip kişileri erken aşamada işe almanın açıkça şirketi yavaşlatacağına inanıyordu ve bazıları hâlâ böyle düşünüyor. Oysa onların tek istediği daha hızlı ilerlemekti. [PayPal mafyasından Keith] Rabois bana, ‘İnsanın bir startup’ta başlangıçta temel ilkeler hakkında tartışmalar yapabileceğini sanmıyorum. Başlangıçta, ideolojik olarak farklı olanlardan ziyade benzer olan insanlara sahip olmak daha iyidir. Uyum sağlandıktan sonra, çok çeşitli insanlara, görüşlere ve bakış açılarına sahip olabileceğinizi düşünüyorum,’ dedi.”
Maskülenliğin tehdit altında olduğuna ilişkin düşüncelerin hayli yaygın olduğunu söylemek gerek. Örneğin Thiel’in Senatoya soktuğu isimlerden Josh Hawley, 2022 yılındaki Milli Muhafazakârlık Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “erkeksi erdemlere saldırı”ya işaret ediyor; aynı konferansta, “pozitif erkeklik” inancına sahip erkeklerden oluşan bir kardeşlik grubu kurmaya çalışan ve bu gruba Liminal Order adını veren sağcı YouTuber Jack Murphy de katılıyordu. Daha önce uzun bir portresine yer verdiğimiz, Thiel’in fonladığı gerici Curtis Yarvin’i saymıyorum bile.
Ama esas, aynı Vanity Fair makalesinde, yine Thiel’in boynundan tutup siyaset dünyasına fırlattığı, taze Başkan Yardımcısı JD Vance’e uzatılan mikrofon önemli:
“Yaptığı şey işe yararsa, ‘bu, oğlumun erkekliğinin –ailesini ve toplumunu desteklemesi, toplumuna olan sevgisi– kahrolası McKinsey için işe yarayıp yaramamasından daha önemli olduğu bir dünyada büyüyeceği anlamına gelecek’ dedi.”
Bir önceki yazıda, Chaos Monkeys kitabı ile Silikon Vadisi anılarını yazan Antonio García Martínez’den bahsetmiştim. Martínez’in kitabının pek çok açıdan “maden” olduğu anlaşılıyor. Yazar, Bay Area’daki kadınların çoğunu “yumuşak ve zayıf, şımartılmış ve naif ve genellikle saçmalıklarla dolu” görüyor. Vadi kadınlarının kendilerini pek önemseyen bir feminizmleri vardır, ama esasında, “salgın bir hastalık veya yabancı bir istila geldiğinde, tam da bir kutu av tüfeği fişeği veya bir bidon dizel karşılığında takas edeceğiniz türden işe yaramaz bir yük haline gelirler.”
Martínez’in unutulmaz eserini inceleyen Chip Huyen, kitapta bir kadın karakter ortaya çıktığında, yazarın mutlaka onun görünüşü hakkında yorum yaptığına dikkat çekiyor: “ağızları açık bırakan”, “New York Moda Haftasına giderken yolunu kaybetmiş”, “kot pantolon giymiş poposu” gibi yaratıcı ifadeler… Ona göre “bir kadın çirkin değilse, ofisteki tek amacı bakışlara maruz kalmaktır.” Huyen dahasını da yazıyor:
“Okuyucuların onun ne kadar çok sperm üretebildiğini anlamalarını sağlamak için yazar, cinsel maceralarını vurgulamak için özen gösteriyor. Facebook’un süpürge dolabında bir kadın iş arkadaşıyla sarhoşken yaşadığı cinsel macerayı rahatsız edici ayrıntılarla anlatıyor. Kendisini gururla ‘güvenli seks kurallarını hiçe sayan’ bir erkek olarak tanımlıyor, ama fizik doktorası, korunmasız seksin hamileliğe yol açtığını anlamasına yardımcı olmuyor gibi görünüyor … Kadınların hamilelik korkusuna empati kuramıyor gibi görünüyor: ‘Bak kadın, kollarında çığlık atan bir bebek yoksa ve o bebek bana benzemiyorsa, konuşacak bir şeyimiz yok.’”
Silikon Vadisi eskatolojisi – 3: Kudretli elimle sizi özgür kılacağım
Antrakt: ‘Aileye saldırı’ ve eşit işe eşitsiz ücreti biyolojikleştirmek
Liberteryenlerin, Yeni Sağın, teknoloji sermayesinin vaftiz babalarından iktisatçı Ludwig von Mises, feminizme atfettiği “aileyi yok etme” güdüsünün, kadının toplumdaki yerini tamamen yanlış anladığını düşünüyor.
“Doğal ve toplumsal olarak koşullanmış” eşitsizlikleri kararname ile ortadan kaldırmaya çalışan “sözde-demokratik” uğraşları eleştirdikten sonra Mises, “tıpkı güçlüleri zayıflarla, yetenekli olanları yeteneksizlerle ve sağlıklı olanları hastalarla eşitlemek istediği gibi”, kadın hareketinin radikal kanadının da kadınları erkeklerle eşit hale getirmek istediğini ileri sürüyor.
“Anarko-kapitalist” Lewellyn H. Rockwell, Against the Left [Sola Karşı] kitabında Mises’in bu görüşlerini aktardıktan sonra, bir başka liberteryen peygamber, Mont Pelerin Cemiyetinin gediklisi ve Mises Enstitüsünün kurucusu Murray Rothbard’a dönüyor ve yasal önünde eşitliğin, “biyolojik farklılıkları ortadan kaldırmadığını” yazıyor. Dolayısıyla, kadınların erkekler kadar fazla kazanmamalarının veya erkekler kadar güçlü pozisyonlarda bulunmamalarının, “onların ayrımcılığın kurbanı oldukları anlamına gelmediğini” söyledikten sonra Mises’e dönüyor ve şu uzun satırları alıntılıyor:
“Ama cinsel karakter ile cinsel kader arasındaki fark, [tıpkı] insanlığın diğer eşitsizlikleri gibi ortadan kaldırılabilir bir şey değildir. Kadını içsel olarak özgür olmaktan alıkoyan şey evlilik değil, cinsel karakterinin bir erkeğe teslim olmasını gerektirmesi ve kocasına ve çocuklarına olan sevgisinin en iyi enerjilerini tüketmesidir. Kariyerinde mutluluk arayan bir kadının aşk ve evlilikten vazgeçmesini engelleyen hiçbir insan kanunu yoktur. Ama bunlardan vazgeçmeyenler, bir erkeğin yapabileceği gibi hayatı kontrol edecek yeterli güce sahip olamazlar. Kadını zincirleyen, evlilik ve aile gerçekleri değil, cinselliğin tüm kişiliğini ele geçirmesidir. Evliliği ‘ortadan kaldırmak’ kadınları daha özgür ve mutlu yapmaz; sadece hayatlarının temel içeriğini ellerinden alır ve bunun yerine hiçbir şey sunamaz.
Kadının evlilikte kişiliğini korumak için verdiği mücadele, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan iktisadi düzenin rasyonalist toplumunu karakterize eden kişisel bütünlük mücadelesinin bir parçasıdır. Bu mücadelede başarılı olması sadece kadının çıkarına değildir; aşırı feministlerin yaptığı gibi erkeklerin ve kadınların çıkarlarını karşılaştırmak çok aptalca bir davranıştır. Kadınlar egolarını geliştiremez ve erkeklerle eşit, özgür doğmuş yoldaşlar ve arkadaşlar olarak birleşemezlerse, tüm insanlık bundan zarar görür.”
Rockwell, kapitalizmin gelişen teknoloji sayesinde ev işlerinin yükünü büyük ölçüde hafiflettiğini ve birçok kadın eşin “giderek daha fazla bir tür aylak sınıf” oluşturduğunu ileri sürüyor. Kanıt mı? İyi bir liberal gibi, kendi yaşadığı mahalleyi, orta sınıf Amerikalının hayatını idealize ediyor ve buradaki “ezilen” ve “sert yüzlü” kadınların “kürk şallarını giyip bir sonraki köprüye veya mahjong oyununa doğru caddede yürüyüş yaparken” gördüğünü, bu sırada aynı kadınların kocalarının ise, “eşlerine destek olmak için giyim sektöründe erken yaşta kalp krizi geçirecek kadar çalıştığını” tespit ediyor. Anglo-Sakson liberalizminin iyi kalpli ve çalışkan orta sınıf Robinson Crusoe’ları ezelden ebede bir yolculuğa çıkmış görünüyor.
Beyaz, Hıristiyan, anne
Arkansas’ta, “Toprağa Dönüş” isimli bir grup, kendilerine ait bir arazide evler inşa ediyor, tarımsal faaliyet yürütüyor ve kendileri gibi olanlar haricinde kimseyi aralarına almıyor.
Bu “bantustan”a girmesine müsaade edilmeyenler arasında başta siyahlar var, sonra eşcinseller ve Yahudiler geliyor. Ayrıca “Avrupa dışı dinlerin mensupları” da giremiyor. Sky News muhabiri, Ozark dağlarında yeni bir topluluk kurulduğunu vurgulayarak anons ediyor.
Topluluğun lideri Eric Orwoll, toprağa dönerek kendi komşularını seçebilecekleri bir yer inşa etmeye çalıştıklarını vurguluyor. “Sadece,” diyor, “bunu kendi kültürümüzü korumak için yapıyoruz.” Beyaz, Amerikan kültürü; kulağa “segregasyon” gibi gelip gelmediğini soruyor muhabirimiz. Orwoll, insanların oraya özgürce ve gönüllü olarak geldiği cevabını veriyor ama ekliyor: “Herkesin evinize girmesine izin vermezsiniz.”
Toplulukta yaklaşık 40 kişi yaşıyor. Sky News muhabirinin aktardığına göre, dünya genelinden de yüzlerce kişi üye olmak için ödeme yapmış.
Konumuz açısından önemli kısım daha sonra geliyor. Toplulukta fiziksel işleri erkekler yapıyor, kadınlara ise çocuk doğurmak ve bakmak düşüyor. Aralarına siyahları, geyleri veya Yahudileri neden almadıkları sorulan bir kadın, “Onlar da kendi topluluklarına sahip olabilirler, zaten sahipler,” cevabını veriyor. Sky News, bunun, “ortak atalara sahip güçlü aileleri teşvik etmek” olan Toprağa Dönüş misyonu için hayati önem taşıdığını aktarıyor.
Ayrıca, “nüfus artışını teşvik etmek amacıyla yeni doğan bebeklerin ebeveynlerine nakit ödül vermek” amacıyla çevrimiçi bir bağış kampanyası da düzenleniyor. “Biz oraya varmadan hemen önce,” diyor Sky News muhabiri, “altıncı çocuklarını dünyaya getiren bir aileye 1.000 dolar bağışladılar.”
“Herrenvolk” demokrasisinde eski-yeni hiyerarşiler
Tekrar Thatcher ve Thatcherizme dönüp bitiriyoruz. Her ne hikmetse bazen “feminist ikon” olarak lanse edilen İngiliz lider için kadınların oy hakkının hiçbir önemi yoktu; o, bunun yerine özelleştirme, serbest piyasa ve daha küçük bir devlete odaklanmıştı.
Tıpkı ABD’de gördüğüm tartışma gibi onun politikaları, geleneksel olarak kadınların faydalandığı alanlarda genel olarak harcama kesintilerine yol açtı. Sağlık ve konut alanlarında kesintiler yapıldı. Thatcher, anılarında, çocuk bakımı için vergi indirimi veya sübvansiyon sağlamak için kendisine yapılan “büyük baskı” ile mücadele etmek zorunda kaldığını bile belirtmişti. Zac Denman şöyle yazıyor:
“Thatcher topluma yardımda bulunmak istemiyordu, herkesin kendi başının çaresine bakmasını istiyordu, bireysellik önemliydi. Onun için önemli olan, insanın içindeki azim ve metanetti. Bu inanç, elbette, ayrıcalıklı bir yaşamın getirdiği bir zevktir. Toplumumuz meritokratik değildir, sıkı çalışmak sizi ancak bir yere kadar götürebilir. Ayrıca, kendi aldığı yardımları da görmezden geliyor; milyoner kocası, avukat olması için gerekli ücretlerini ödemiş ve Kent ve Chelsea’deki aile evlerini satın almıştı. Tam zamanlı bir dadı avantajı vardı, bu sayede çocuk bakımı konusunda endişelenmeden dışarı çıkıp çalışabilirdi; bu, çoğu kadının sahip olmadığı bir avantajdı. Kadınların evde kalıp çocuklara bakması gerektiğine inanıyordu; Birleşik Krallık’ın bir ‘kreş toplumu’na dönüşmesini istemiyordu. Bu kurallar elbette ona uygulanmazdı, sadece ondan daha düşük konumdaki kadınlara uygulanırdı. Başbakan için ikiyüzlülük bir politikaydı.
Kadınların anne olması gerektiği ve başka bir şey yapmaması gerektiği inancına uygun olarak, beyni ‘meşgul’ tutmak için biraz part-time çalışmaya izin veriliyordu. Thatcher, çekirdek ailenin büyük bir savunucusuydu. Onun için bu, ‘geleneksel ve ahlaki yaşam tarzına geri dönme çağrısı’ idi. Geleneksel rollerden uzaklaşan kadınlar alay konusu oluyordu. Greenham Common’da Kadınların Nükleer Silahsızlanma Kampanyası’nın düzenlediği protesto, “sol propaganda ve bazı konseylerin eşcinsel ve lezbiyen militanlığı” olarak alay konusu edilmişti. Erkeklerin evin geçimini sağlaması, kadınların ev hanımı olması ve evlilikten doğan çocukların bakılması, toplumun zararına teşvik edildi. Tabii ki, Thatcher için bu önemsizdi, çünkü ‘toplum diye bir şey yoktur. Bireyler ve aileler vardır.’ Kadınlar, bu muhafazakâr vizyonda birey olarak görünmüyorlar. Rolleri kısıtlanmış, hırsları frenlenmiştir. Bu, zengin bir erkeğin desteği olmadıkça, başka hiçbir kadının Thatcher’ın izinden gitmemesini etkili bir şekilde garanti altına almaktadır.”
Rose ve Milton Friedman da, Tyranny of the Status Quo [Statükonun Tiranlığı] kitaında, “kamuoyu büyük devlet inancından ve sosyal sorumluluk doktrininden uzaklaşıyorsa”, bu değişimin “aileyi güçlendirerek ve geleneksel rolünü yeniden tesis ederek bireysel sorumluluk inancını geri getirme eğiliminde olacağına” işaret ediyor. Hıristiyan inancının ve Rerum Novarum’un(6) anti-sosyalist ve devlet karşıtı tutumunun geri dönüşü, aileye kaçış, kadın-erkek hiyerarşisinin tekrar kurulması gerileyen kapitalizmin kendisini kıyametten kurtarma içgüdüsü ile peyda oluyor.
Üstelik bunun Thatcher veya Thatcherizme has olmadığını, bir egemen sınıf konsensüsü olduğunu artık söyleyebilecek durumdayız: Elizabeth Wilson, daha 1987 yılında, Thatcherizme aşırı odaklanan “yumuşak” solun, İşçi Partisi’ndeki “aileci” eğilimleri gözden gizlediğine işaret ediyordu. Wilson’a göre bunun nedeni, kriz zamanlarında güven verici olması ve suç, kanun ve düzenin bozulması, cinsel ahlaksızlık ve sapkınlık ve en önemlisi ama en az açık olanı da, “erkeklerin cinsiyetlerinin ayrıcalıklarına tutunmak istemesi gibi farklı ve bazen birbirinden çok uzak umut ve korkuları ifade etmesi” olabilirdi.
Dolayısıyla kadının ev içindeki yerinin ve ailenin yeniden kurgulanması, tek başına kadını eve hapsetmekle ilgili değil, sınıfsal hiyerarşilerin cinsiyet hiyerarşilerini de kapsayacak şekilde yeniden inşa edilmesidir; aile işleri ile de ilgilenen kadının işgücüne katılımını sağlayacak yollar bulmaktır.(7)
İşte Silikon Vadisi sermayesi ve onun “bilimsel” müttefiklerinin kıyamet buhranından çıkış için önerdikleri çözümler bunlar. Kendilerini garanti altına almak için biyolojilerini, mekanlarını, dinlerini, uluslarını, kültürlerini ve cinsiyetlerini kastlaştırmak için hamle yapıyorlar. Kendi marjinalliklerini, meritokrasi ambalajı ile kitlelere servis ediyorlar. Herkes herkese kurtluk ederken, ayaktakımı ile aralarındaki farkları ebedileştirerek sonsuz bir varoluş kazanmak istiyorlar.
(*) Başlıktaki gönderme Yeşaya 62:5’ten: “Bir delikanlı bir kızla nasıl evlenirse, Oğulların da seninle öyle evlenecek. Güvey gelinle nasıl sevinirse, Tanrın da seninle öyle sevinecek.”
(1) Thiel 1987 yılında, sağcı-liberteryen öğrenci dergisi Stanford Review’u kuruyor. Dergi, pozitif ayrımcılık gibi “çeşitlilik politikalarına” karşı çıkıyor, ifade özgürlüğünü ve “Batı kanonunu” savunuyor, akademide “idari şişkinliğe” ve sol eğilimlere karşı çıkıyordu. Burada kendine Keith Rabois, David Sacks ve Joe Lonsdale gibi müttefikler bulmuştu ve bu kişiler daha sonra da Thiel ile çalışmaya devam ettiler. Öğrenciliği sırasında Thiel, Opus Dei’nin Stanford yöneticisi rahip Arne Panula ile de arkadaş oldu. Opus Dei, malum, dünyanın dört bir yanındaki üniversitelerde erkek üyeleri toplayan, zengin olduklarında onlardan büyük miktarda para toplayan ve bunu dünyanın dört bir yanındaki aşırı sağcı siyasi amaçları desteklemek için kullanan İspanyol Katolik sağcı bir tarikat.
(2) Melinda Cooper, 30’lu yıllarda ilk başladığında Güneyli Afro-Amerikan kadınlardan çok beyaz kadınlara yönelik bir program olarak görülen AFDC’nin, yıllar içinde yoksul Afro-Amerikalı kadınların çoğunlukla elde ettiği bir federal uygulamaya dönüştüğüne dikkat çekiyor. Dolayısıyla bu refah devleti uygulaması, karşıtları bakımından, hem cinsiyete hem de ırka dayalı bir heyula haline geliyordu.
(3) Demokrat senatör Daniel Patrick Moynihan, savaş sonrası siyahların aile yapısına ilişkin 1960’larda yazdığı bir raporda, “geleneksel” siyah aile yapısının dağılmasının olumsuz sonuçları üzerinde duruyor ve bu dağılmayı şöyle ayrıntılandırıyordu: Ayrılık, boşanma, evlilik dışı çocuk doğurma ve kadınların doğal olmayan bir şekilde baskın ve otoriter bir rol üstlendiği kadınların başı olduğu ailelerin oranlarının artması. AFDC programı da bu dağılmaya kendince bir unsur olarak dahil olmuştu.
(4) Dirlik, Singapur’un “ahlaki değerler” ve Konfüçyüsçülük temelinde yeni bir müfredat oluşturma çabalarında ülkeye davet ettiği sekiz eğitim uzmanının biri haricinde hepsinin ABD’li olduğunu yazıyor.
(5) Etnik olarak Çinli Lee’nin genetik, öjeni ve Singapur’daki Malay azınlık hakkındaki pek “Batılı” fikirlerini Michael D. Barr şu makalesinde etraflıca inceliyor.
(6) Papa XIII. Leo tarafından 1891’de yayınlanan bu ünlü papalık genelgesinin bugünün tekno-liberteryen dünyasında hangi işe yarayabileceğini ayrıca tartışacağım ama şimdilik geçerken şunu söylemek istiyorum: Katolik sosyal politikasının kurucu metni olarak Rerum Novarum, teknoloji sermayesinin dini-ulusa-aileye dönüş miti için bulunmaz bir nimettir.
(7) Wilson bunu, özellikle ABD’de, “yoksulluğun feminenleşmesi” olarak nitelendiriyor: “İmalat sektörünün gerilemesi, hizmet sektöründe yarı zamanlı çalışmanın artması, teknoloji ve tüketim alışkanlıklarında meydana gelen değişiklikler (örneğin, hızlı yemek servisi yapan restoranların yaygınlaşması) ile birlikte, aile yapısındaki değişiklikler ve özellikle boşanma oranlarındaki artış, giderek daha fazla kadının ücretli işçi haline geldiği, ancak işgücünün giderek daha savunmasız bir parçası haline geldiği bir durum yaratmıştır.” Hizmet sektöründe yarı zamanlı çalışmak, kadınların bu (1980’ler için) yeni yoksulluğunun oluşmasında önemli bir rol oynuyor. Wilson’un aktardığı kadarıyla Joan Smith, büyük bir öngörüyle, “Kısacası, çağdaş ekonomi, sürekli olarak marjinal özelliklerle donatılması gereken bir işgücünü merkez sahneye taşımıştır,” diye yazıyor.
Amerika
SpaceX hisseleri bir günde yüzde 10 değer kaybetti

Elon Musk’ın uzay şirketi SpaceX’in hisseleri, şirketin tarihindeki ilk yatırım yapılabilir tahvil ihracını duyurmasının ardından bir günde yüzde 10 değer kaybetti. Şirketin piyasa değeri yaklaşık 225 milyar dolar gerilerken, en az 20 milyar dolarlık tahvil ihracıyla köprü kredinin kapatılması hedefleniyor.
Elon Musk’ın uzay şirketi SpaceX’in hisseleri bir günde yüzde 10 değer kaybederek 166,17 dolara geriledi.
The Wall Street Journal gazetesinin aktardığı gelişmeyle birlikte, şirketin piyasa kapitalizasyonu yaklaşık 225 milyar dolar azaldı.
Bloomberg’in haberine göre SpaceX, 22 Haziran’da tarihindeki ilk yatırım yapılabilir tahvil ihracını duyurdu. Şirketin, mevcut bir köprü krediyi kapatmak amacıyla en az 20 milyar dolar değerinde borç senedi ihraç etmesi bekleniyor.
Sürece yakın bir kaynağın aktardığı bilgilere göre, aralarında Goldman Sachs Group Inc. şirketinin de bulunduğu aracı bankalar, pazartesi günü yatırımcılarla telefon konferansları düzenleyecek. Bu görüşmelerin ardından, vadeleri 5 ila 30 yıl arasında değişen tahvillerin satışının gerçekleştirilmesi öngörülüyor.
SpaceX’in tahvil ihracına ilişkin hazırladığı ve Bloomberg tarafından incelenen memorandumda şirketin hedefleri şu ifadelerle yer aldı:
“Misyonumuz, evrenin gerçek doğasını anlamak, bilincin ışığını yıldızlara yaymak ve yaşamın birden fazla gezegende var olması için gerekli sistem ve teknolojileri yaratmaktır.”
Haziran ayında gerçekleştirdiği halka arz sürecinde 85 milyar dolardan fazla kaynak yaratan SpaceX’in piyasa değeri, halka arzın ardından 2,9 trilyon doları aşmıştı.
Bu yükselişle bir süreliğine Microsoft ve Amazon’u geride bırakarak dünyanın en değerli ilk dört halka açık şirketi arasına giren SpaceX’in piyasa değeri, o dönem ulaştığı haftalık zirve noktasına göre yaklaşık 550 milyar dolar gerilemiş oldu.
İngiliz iktisatçı Pettifor: Yapay zeka çöküşü kaçınılmaz bir krize yol açacak
Amerika
Kolombiya Devlet Başkanı: İsrail seçimlere müdahale etti

Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, İsrail’in ulusal seçim kayıt sisteminin yazılımını ele geçirerek seçimlere müdahale ettiğini öne sürdü. Sunucuların IP adreslerinin değiştirildiğine dair kanıt bulunduğunu savunan Petro, oyların tüm sandıklarda yeniden sayılmasını talep etti.
Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, İsrail’in ulusal seçim kayıt sisteminin yazılımını ele geçirerek seçimlere müdahale ettiğini öne sürdü. Petro, X sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, sunucuların IP adreslerinin değiştirildiğine dair kanıt bulunduğunu ve bunun sisteme dışarıdan müdahale edildiğini gösterdiğini savundu.
Petro, yazılımın güvenlik açığına ilişkin ilk uyarıyı 2018 yılında yaptığını belirtti. Danıştay’ın o dönem aldığı karar uyarınca yazılımın kamuya açık bir sistemle değiştirilmesi gerektiğini hatırlatan Petro, uzman denetimi talep ettiğini ancak seçim kayıt yetkilisinin buna izin vermediğini söyledi.
Kolombiya Devlet Başkanı, “Bugün Ulusal Seçik Kaydı’na ait birkaç sunucunun IP adreslerinin değiştiğine dair kanıtımız var. Bu, yazılımın ele geçirildiği ve sandık verilerini başka birinin kaydettiği anlamına geliyor. Dünyada bunu yapabilecek tek ülke İsrail devletidir” ifadelerini kullandı.
Petro, seçim yazılımına yönelik uzman incelemesi yapılmasını ve tüm sandıklardaki oyların yeniden sayılmasını talep etti.
Halka sükunet ve soğukkanlılık çağrısında bulunan Petro, vatandaşların gerçek iradesini yansıtan titiz ve doğru bir sayım yapılmasını sağlamak gerektiğini vurguladı.
İlk sonuçlara göre Kolombiya’da sağcı aday De la Espriella başkan seçildi
BlackCore soruşturmaları
Seçimlere müdahale iddiaları daha önce İsrailli BlackCore şirketine yöneltilmişti. Reuters’ın Mayıs ayı sonunda bildirdiğine göre Paris Savcılığı, mart ayında yapılan yerel seçimlerde Boyun Eğmeyen Fransa partisinden üç adayın mağdur olduğu müdahale vakasına ilişkin soruşturma başlatmıştı.
Fransa’nın yabancı müdahaleyle mücadele birimi Viginum, söz konusu operasyonun arkasında kendisini “etki, siber teknoloji ve teknoloji alanında elit şirket” olarak tanımlayan İsrailli BlackCore’un bulunduğu sonucuna varmıştı.
Viginum, 12 Haziran’da yaptığı açıklamada BlackCore’un başka ülkelerdeki benzer operasyonlarla da bağlantılı olduğunu bildirdi. Birim, şirketin 2025 yılında İskoçya seçimleri ve New York belediye seçimleri sırasında da faaliyet gösterdiğini, ayrıca Angola ve Togo’da “dijital müdahale” operasyonları yürüttüğünü belirtti.
Amerika
Küresel tahmin piyasaları devasa boyutlar kazandı

İnsanların gerçek dünyadaki olayların sonuçları üzerine bahis yapmalarına olanak tanıyan tahmin piyasaları, son birkaç yılda popülaritesinde patlama yaşadı.
Görünüşe göre pek çok kişi, seçimler, Kuala Lumpur’daki hava sıcaklığı ve Elon Musk’ın bir hafta içinde ne sıklıkla tweet atacağı gibi konularda bahis yapmak için can atıyor.
Kalshi, ABD tahmin piyasasının %90’ından fazlasını kontrol ediyor ve yıllık geliri 1,5 milyar doları aşıyor.
Pew Araştırma Merkezi’nin dijital varlık şirketi The Block’tan elde ettiği verileri analizine göre, Kalshi ve diğer büyük oyuncu Polymarket’e bakıldığında, bu iki şirketin toplam küresel işlem hacmi şu şekildeydi: Eylül 2025’te 4,5 milyar dolar; Nisan 2026’da 24 milyar dolar civarında.
Kalshi ve Polymarket’in milyonlarca kullanıcısı var fakat sadece çok küçük bir yüzde büyük kazanç elde ediyor.
Örneğin Wall Street Journal’ın yaptığı bir analizde şunlar ortaya çıktı:
- Polymarket’in kârının yüzde 67’si, hesapların sadece %0,1’ine gidiyor.
- Ortalama bir Polymarket kullanıcısı 1 ile 100 dolar arasında para kaybetmiş. En alt %10’luk dilimdeki kullanıcılar ise kişi başına yaklaşık 4.000 dolar zarar etmiş.
- Şirketin açıklamasına göre, para kazanan her bir Kalshi kullanıcısına karşılık 2,9 kâr etmeyen kullanıcı düşüyor.
Bu kadar yüksek bir hacmi görmezden gelmek zor. Wall Street Journal’a göre, yatırımcıların ilgisi Kalshi’nin değerlemesini aralık ayındaki 11 milyar dolardan yaklaşık altı ay sonra 22 milyar dolara çıkardı.
The Information’a göre ise, 2024 yılında 350 milyon dolar değerinde olduğu bildirilen Polymarket, son zamanlarda 15 milyar dolarlık bir değerlemeyle fon toplamak üzere görüşmeler yapıyordu.
Morning Consult’un bir araştırmasına göre, ortalama tahmin piyasası kullanıcısı genç kesime ağırlık veriyor ve kullanıcıların %71’i erkek. Pew’e göre spor, kripto para ve siyaset en popüler konular.
Yatırım şirketi Bernstein, tahmin piyasasındaki işlem hacminin 2030 yılına kadar yıllık 1 trilyon dolar seviyesine ulaşacağını öngörüyor
Öte yandan tahmin piyasalarında hâlâ “içeriden bilgi ticareti” (inside trading) en önemli kapı olarak görülüyor.
Örneğin bir ABD Ordusu Özel Kuvvetler askeri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu yakalama planlarına ilişkin gizli bilgilerini kullanarak Polymarket işlemlerinden 400 bin dolar kazandığı iddiasıyla yargılanacak.
Bir Google çalışanı ise, şirketin iç verilerine erişim hakkını kullanarak Google’da en çok aranan terimlere bahis oynadığı iddiasıyla yakın zamanda dolandırıcılık suçlamasıyla karşı karşıya kaldı.
Kalshi, işverenin videolarıyla ilgili bahisler yaptığı gerekçesiyle bir MrBeast editörüne 20 bin dolar para cezası kesti.
Ne var ki uzmanları ve kamuoyunu şüpheye düşüren şüpheli işlemler her zaman soruşturmaya yol açmıyor.
Örneğin Bloomberg, birbiriyle bağlantılı gibi görünen yeni açılmış birçok Polymarket hesabından yapılan ve zamanlaması dikkat çeken birkaç İran savaşı bahsinin 1 milyon dolar kâr sağladığını bildirdi.
Hem Kalshi hem de Polymarket, içeriden bilgi ticareti yaptıkları gerekçesiyle kullanıcılara para cezası verdi ve hesaplarını dondurdu.
Kalshi ise yakında hassas işlemler yapabilmek için kullanıcıların işveren bilgilerini paylaşmalarını zorunlu kılacak.
Gelgelelim eleştirmenler bunun yeterli olmadığını söylüyor. Bir grup Demokrat senatör, tahmin piyasalarını düzenlemekten sorumlu federal kurum olan Emtia Vadeli İşlemler Komisyonunu (CFTC), izin verilen bahis türlerini sınırlayarak içeriden bilgi ticaretiyle mücadele etmeye çağırdı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya7 gün önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4











