Dünya Basını
Trumpizmin gerici ideoloğu: Curtis Yarvin

Çevirmenin notu: Aşağıda sunduğumuz çeviri, sabredip sonuna kadar okuyabilirseniz Trumpizmin ve Amerikan Yeni Sağı’nın buralarda pek bilinmeyen bir “düşünürünün” portresini sunuyor: Curtis Yarvin.
Bu acayip, megaloman ve “Amerika’nın tek monarşisti” Yarvin, zannettiğiniz kadar marjinal değil: Başkan Yardımcısı JD Vance onunla tanışıyor, karanlıklar prensi Peter Thiel ile dost, Steve Bannon ondan alıntı yapıyor, ünlü Fransız “Büyük Yerinden Etme” teorisyeni Camus ile kalesinde görüşebiliyor. İnternetin karanlık dehlizlerinde demokrasiye, anayasaya, seçimlere ve Aydınlanma kaynaklı eşitliğe savaş açan bu eksantrik tip, Amerikan teknoloji sağı için bir norm haline gelmiş durumda.
Yarkin, Thiel, Vance ve benzerlerinin Fransız Devrimi’ne karşıtlıkla belirlenen ve oradan Ekim Devrimi’ne düşmanlıkla zirvesine ulaşan “gerici modernizm” akınının günümüzdeki uzantıları olduğunu teşhis etmek de çok zor değil: Eşitliğe, kültürel çeşitliliğe, soyut insan fikrine, bütünlüğe/evrenselliğe karşı sınıf/kast imtiyazlarını, etno-homojenliği, somut deneyselliği ve tikelliği/partikülarizmi savunmak…
Makaleyi okudukça, Trumpizmin Gazze’deki “Riviera” planından “idari devleti yok edecek” DOGE adımına kadar birçok şeyin, öncesinde Yarkin tarafından açıklıkla dile getirildiğini görünce şaşıracaksınız; hem de bunun, “neoliberalizme” veya “elitlere” karşı bir “halk isyanı” olmadığını da büyük bir açıklıkla fark ederek.
Son olarak metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Curtis Yarvin’in Amerika’ya Karşı Komplosu
Ava Kofman
New Yorker
2 Haziran 2025
2008 yılının ilkbahar ve yaz aylarında, Donald Trump’ın hâlâ kayıtlı bir Demokrat olduğu dönemde, Mencius Moldbug adıyla tanınan isimsiz bir blog yazarı, “Açık Fikirli İlericilere Açık Mektup” başlıklı bir dizi manifesto yayınladı. Eski bir müminin alaycı hoşnutsuzluğuyla yazılan 120 bin kelimelik mektup, eşitlikçiliğin dünyayı iyileştirmekten uzak, aslında onun çoğu kötülüğünden sorumlu olduğunu savunuyordu. Moldbug, aklı selim okuyucularının aksini düşünmesinin, medya ve akademinin, farkında olmasa da, sol-liberal konsensüsü sürdürmek için birlikte çalışmasının etkisi olduğunu iddia ediyordu. Bu alçakça ittifaka “Katedral” adını veriyordu. Moldbug, bu ittifakın yok edilmesinden ve toplumsal düzenin tamamen “yeniden yüklenmesinden” [reboot] başka bir şey istemiyordu. “Demokrasinin, Anayasanın ve hukukun üstünlüğünün ortadan kaldırılmasını” ve sonunda iktidarın, hükümeti “ağır silahlı, ultra kârlı bir şirkete” dönüştürecek bir CEO’ya (Steve Jobs veya Marc Andreessen türü biri, önerdiği gibi) devredilmesini öneriyordu. Bu yeni rejim, devlet okullarını satacak, üniversiteleri yok edecek, basını ortadan kaldıracak ve “medeniyetten uzaklaşmış nüfusu” hapse atacaktı. Ayrıca, kamu görevlilerini toplu olarak işten çıkaracak (Moldbug daha sonra bu politikaya RAGE –Retire All Government Employees [Tüm Devlet Çalışanlarını Emekliye Ayırma]–adını verdi) ve “güvenlik garantileri, dış yardım ve kitlesel göç” dahil olmak üzere uluslararası ilişkileri kesintiye uğratacaktı.
Moldbug, vizyonunun baş yöneticisinin akıl sağlığına bağlı olduğunu kabul ediyordu: “Açıkçası, eğer o kişi Hitler veya Stalin gibi çıkarsa, Nazizm veya Stalinizmi yeniden yaratmış oluruz.” Yine de, halk desteğine fazla bağımlı olduğunu düşündüğü yirminci yüzyıl diktatörlerinin başarısızlıklarını ciddiye almıyordu. Moldbug’a göre, kitlelerin tutkularından meşruiyet arayan herhangi bir sistem istikrarsızlığa mahkumdu. Eleştirmenler onu tekno-faşist olarak nitelendirse de, o kendini monarşist veya Jakobit olarak tanımlamayı tercih ediyordu: Jakobit, 17. ve 18. yüzyıllarda Britanya’nın parlamenter sistemine karşı çıkıp kralların ilahi hakkını savunan II. James ve onun soyundan gelenlerin yandaşlarına bir göndermeydi. Gerici düşünürlerin baş düşmanı Fransız Devrimi şöyle dursun: Moldbug, İngiliz ve Amerikan devrimlerinin çok ileri gittiğine inanıyordu.
Moldbug’un “Açık Mektubu” kitlelere pek sevgi göstermiyorsa da, onların hâlâ bir işe yarayabileceğini ima ediyordu. “Komünizm Andrey Saharov, Joseph Brodsky ve Václav Havel tarafından devrilmedi,” diye yazıyordu. “Gerekli olan şey filozoflarla kalabalığın birleşmesiydi.” Bu kitleyi toplamak için en iyi yerin internet olduğunu söylüyordu; bu, zekice bir sezgiydi. Kısa süre içinde, Moldbug’un blogu “Unqualified Reservations”ın bağlantıları, liberteryen teknoloji meraklıları, hoşnutsuz bürokratlar ve kendine özgü rasyonalistler tarafından paylaşılmaya başladı. Bunların çoğu, neo-reaksiyon veya Karanlık Aydınlanma olarak bilinen çevrimiçi entelektüel hareketin şok birliklerini oluşturdu. Çok azı açıkça monarşist olsa da, Obama dönemindeki yükselişe duydukları nefret Moldbug’un zındık fikirlerinde ses bulmuş gibiydi. Yeni ortaya çıkan alternatif sağ arasında hızla yayılan en etkili deyim uydurmasında Moldbug, okuyucularını ideolojik uykularından uyanmaya ve Keanu Reeves’in “Matrix” filmindeki karakteri gibi, tatmin edici cehalet yerine ürkütücü gerçeği seçerek “kırmızı hapı” almaya çağırıyordu.
2013 yılında, haber sitesi TechCrunch’ta yayınlanan “Geeks for Monarchy” [Monarşi için Geekler] başlıklı bir makale, Mencius Moldbug’un San Francisco’da yaşayan kırk yaşındaki programcı Curtis Yarvin’in siber takma adı olduğunu ortaya çıkardı. Yarvin, ABD hükümetini yeniden tasarlamaya çalışırken, aynı zamanda “dijital cumhuriyet” olarak hizmet etmesini umduğu yeni bir bilgisayar işletim sistemi hayal ediyordu. Borges’in “Tlön, Uqbar, Orbis Tertius” adlı öyküsünden esinlenerek Tlon adını verdiği bir şirket kurdu. Bu öyküde, gizli bir topluluk, gerçekliği ele geçirmeye başlayan karmaşık bir paralel dünyayı anlatır. Yarvin, girişimi için para toplarken, büyük teknoloji şirketlerinden destek sağlayan ve onun gibi dünyanın onların yönetiminde daha iyi bir yer olacağına inanan yatırımcıları için bir tür Machiavelli haline geldi. Tlon’un yatırımcıları arasında risk sermayesi şirketleri Andreessen Horowitz ve Founders Fund vardı. Founders Fund, milyarder Peter Thiel tarafından kurulmuştu. Thiel ve Andreessen Horowitz’in genel ortağı Balaji Srinivasan, Yarvin’in blogunu okuduktan sonra onunla arkadaş olduğu halde, bana gönderilen e-postalardan, o dönemde ikisinin de onunla kamuoyunda ilişkilendirilmekten pek hoşnut olmadıkları anlaşılıyordu. Thiel, 2014 yılında Yarvin’e şöyle yazmıştı: “Bağlantılı olmamız ne kadar tehlikeli? Tek teselli edici düşünce, gizli avantajlarımızdan biri, bu insanların” (sosyal adalet savaşçıları) “komplo teorilerine, kafalarına vurulsa bile inanmayacak oluşlarıdır (bu belki de solun çöküşünün en iyi göstergesidir). Bağlantılar onları gerçekten deli gibi gösteriyor ve onlar da bunun farkında.”
On yıl sonra, Trump’ın sağ kanadının güçlü adam idaresini benimsemesiyle, Yarvin’in Silikon Vadisi ve Washington’daki elitlerle olan bağlantıları artık bir sır değil. 2021 yılında aşırı sağcı bir podcast’e konuk olan, Thiel’in risk sermayesi şirketlerinden birinin eski çalışanı Başkan Yardımcısı JD Vance, gelecekteki bir Trump yönetiminin “her bir orta düzey bürokratı, idari devletteki her bir memuru kovup, onların yerine bizim adamlarımızı yerleştirmeli” ve itiraz ederlerse mahkemeleri görmezden gelmeli” önerisinde bulunurken Yarvin’den alıntı yapıyordu. Andreessen Horowitz’in yöneticilerinden biri ve sözümona Devlet Verimliliği Departmanı’nın (DOGE) gayri resmi danışmanı Marc Andreessen, “kontrolümüzden çıkmış” bürokrasiyi yönetmek için kurucu-benzeri bir figürün gerekliliğini vurgulamak için “iyi dostu” Yarvin’den alıntılar yapmaya başladı. Hükümetin Personel Yönetimi Ofisi’nin yeni genel danışmanı Andrew Kloster, memurları sadık kişilere değiştirmenin Trump’ın “Katedral”i yenmesine yardımcı olabileceğini söylüyordu.
“Zeitgeist’ı yansıtan figürler vardır –Nietzsche onlara ‘zamanın adamları’ der– ve Curtis kesinlikle zamanın adamlarından biridir,” diye konuşuyordu, Moldbug döneminden beri Yarvin’i okuyan bir Dışişleri Bakanlığı yetkilisi. 2011 yılında Yarvin, Trump’ın Amerikan monarşisi için “biyolojik olarak uygun” görünen iki figürden biri olduğunu söylemişti (diğeri Chris Christie’ydi). 2022’de, Trump’ın yeniden seçilmesi halinde Elon Musk’ı yürütme organının başına atamasını tavsiye etmişti. Şu anda Dışişleri Bakanlığı politika planlama direktörü olan arkadaşı Michael Anton ile yaptığı bir podcast’te Yarvin, Harvard gibi sivil toplum kurumlarının kapatılması gerektiğini savunmuş, “Başka birinin Hakikat Bakanlığı’nın işleyişi altında bir Sezar olacağınız fikri… açıkça saçmadır,” demişti.
Başka bir zaman diliminde, Yarvin bilinmeyen ve etkisiz bir internet fanatiği, dijital bir [Joseph] de Maistre olarak kalabilirdi. Bunun yerine, Amerika’nın en etkili illiberal düşünürlerinden biri, ikinci Trump yönetiminin entelektüel kaynak kodunun mühendisi haline geldi. New York Üniversitesi tarih profesörü Nikhil Pal Singh, “Yarvin, Overton penceresini itti,” diyor.(1) Singh, Yarvin’in çalışmalarıyla bir zamanlar kibar toplumun sınırları dışında görünen fikirleri yeniden canlandırdığını ve “idari devletin ve küresel savaş sonrası düzenin” yıkılması için bir yol haritası oluşturduğunu söylüyor.
Onun fikirleri DOGE’de gerçeküstü bir hal alır ve Trump kendini kral olarak tanımlamaya başlarken, Yarvin’in sevinçli bir ruh hali içinde olmasını bekleyebilirdik. Oysa o, son birkaç ayı bu anın boşa gideceğinden endişe ederek geçirdi. Seçimden iki gün sonra şöyle yazıyordu: “Şu anda Trump’a hayranlık duyuyorsanız, tadını çıkarın. Bundan daha iyisi olmayacak.” Birçok kişinin Amerikan tarihinin en tehlikeli saldırısı olarak gördüğü olayı Yarvin, “vibes darbesi” olarak nitelendirerek yetersiz buluyor. Tam anlamıyla otokratik bir iktidar devrimi olmadan, bir tepki dalgasının kaçınılmaz olacağına inanıyor. Yakın zamanda onunla konuştuğumda, Terör Dönemi’nin savunucusu Fransız filozof Louis de Saint-Just’ün sözlerini aktarıyordu: “Yarım devrim yapan, kendi mezarını kazar.”
Bu yılın başlarında, Yarvin ve ben Washington, D.C.’de öğle yemeği yedik. O, rejim değişikliğini kutlamak için gelmişti. Her zamanki kıyafetleriyle karşıladı: kot pantolon, Chelsea botlar, motosiklet ceketi altında buruşuk bir gömlek. Çıtır soğanlı çizburgerinden birkaç ısırık aldıktan sonra tabağını itti. Geçen yıl, sağcı yorumcu Richard Hanania ile monarşi ve demokrasinin göreceli yararları hakkında tartıştıktan sonra Ozempic benzeri bir ilacı kullanmaya karar verdiğini açıkladı. “Onu neredeyse her yönden mahvettim,” dedi Yarvin, çatalla domatesi dürterek. “Ama onun büyük bir avantajı vardı, o da benim şişman olmam ve onun şişman olmamasıydı.”
Enjeksiyonlar işe yarıyor gibiydi. Ben yemek yerken, Yarvin’in telefonu mesajlarla doldu, bazıları onun güzelliğini övüyordu. O sabah, Times Magazine onunla bir röportaj yayınlamış ve röportaja karamsar bir siyah-beyaz portre eşlik etmişti. Yakın zamana kadar, omuzlarına kadar uzanan dağınık saçları ve üzerine uymayan kıyafetleriyle Yarvin, görünüşüne kayıtsız görünüyordu. Şimdi ise deri ceketini giymiş, şık bir şekilde dağınık saçlarıyla okuyuculara sert bir bakış atıyordu. Beyaz milliyetçi web sitelerinde yazan arkadaşı Steve Sailer, onun “Ramone’ların beşinci üyesi” gibi göründüğünü söylüyordu.
Yarvin, basılı yazılarında olduğu gibi, yüz yüze de kendinden emin bir tavırla konuşur. Onun sözünü kesmek neredeyse imkansızdır. Yarvin’in yakın arkadaşı olan sağcı bilim blog yazarı Razib Khan, “Haham konuşurken, hahamın konuşmasına izin verirsiniz,” diyor. Ne var ki, arkadaşları ve ailesi bile onun iletişim becerilerini geliştirebileceğini kabul ediyor. Konuşması duraksayan ve monoton, sorulara nadiren doğrudan cevap verir ve konuyu saptırmaya meyillidir. Bir şeyi söylerken, her zaman başka bir şey söylemek için dikkatini dağıtır, tıpkı daha hızlı rotalar öneren bir GPS gibi.
Yarvin ise Times ile yapılan röportajın geçtiğine rahatlamıştı. “Ana hedefim, ilişkilerime zarar vermemekti,” dedi. Yarvin, yıllardır, tanındığı ölçüde, Thiel- evreninin saray filozofu olarak biliniyordu. Thiel evreni, teknoloji imparatorunu çevreleyen heterodoks girişimciler, entelektüeller ve yandaşlardan oluşan bir ağ. Yarvin, tanıdığı bir iş adamının bir keresinde bir gazeteciye Thiel’in şirketine yeterince para yatırmadığından şikayet ettiğini söyledi. “Bu bir vuruş ve oyundan çıkarsın, o da oyundan çıktı,” dedi Yarvin, teatral bir şekilde iç çekerek. İkinci hedefinin Times okurlarına ulaşmak olduğunu söyledi. Bu şaşırtıcı görünüyordu: O, hükümetten gazeteyi kapatmasını istemişti. “Kendi kültürel geçmişimi paylaşan insanlara ulaşmakla daha çok ilgileniyorum,” diye açıkladı Yarvin.
Babasının Brooklyn’de yaşayan Yahudi komünist dedesi ve büyükannesinin 1930’larda solcu bir toplantıda tanıştığı hikâyesini anlatmayı sever (Annesinin dedesi ve büyükannesi hakkında ise pek bir şey söylemez; onlar Tarrytown’da yaşayan ve Nantucket’ta yazlığı olan Wasp’lardı). “Amerikan komünizminin havası şöyleydi: ‘Bu insanlardan 30 IQ puanı öndeyiz, kazanacağız,’” diyor. “Sanki tüm yetenekli çocuklar bir siyasi parti kurup dünyayı ele geçirmeye çalışsaydı ne olurdu?” Yarvin’in anne ve babası, baba Herbert’in felsefe doktorası yaptığı Brown Üniversitesi’nde tanışmış. Okulu bitirdikten sonra ve kadroya giremeyince (“çok kibirliydi” diyor Yarvin), Herbert Büyük Amerikan Romanı’nı yazmaya çalışmış, ardından diplomat olarak Dışişleri Bakanlığı’na girmiş. Sonraki yıllarda aile Dominik Cumhuriyeti ve Kıbrıs’ta yaşamış. Herbert, devlet için çalışmaya şüpheyle bakıyordu ve Yarvin de bu küçümsemeyi miras almış görünüyor: Amerika’nın büyükelçiliklerinin kapatılmasını defalarca önerdi ve bu öneri şu anda Dışişleri Bakanlığı tarafından Avrupa ve Afrika’nın bazı bölgelerinde değerlendiriliyor.
Yarvin çocukluğu hakkında konuşmaktan çekinir, ama arkadaşları ve ailesi bana babasının sert, otoriter ve memnun edilmesi imkansız bir adam olabileceğini söyledi. Aileyi yakından tanıyan biri bana, “Hayatlarını demir yumrukla yönetirdi. Her şey tamamen onun kontrolündeydi,” dedi (Yarvin bu görüşü şiddetle reddetti ve kontrolcü insanların genellikle güvensiz olduğunu, “ama babamın hiç de öyle olmadığını” söyledi. Onu tanımlamak için daha uygun kelimelerin, tıpkı “iyi bir yönetici” gibi, “inatçı”, “gergin” ve “saygı uyandıran” olduğunu söyledi).
Yarvin büyürken bazen annesi tarafından evde eğitim gördü ve üç sınıf atladı (Ağabeyi Norman ise dört sınıf atladı). Aile sonunda Maryland eyaletinin Columbia şehrine taşındı ve Yarvin on iki yaşında lise ikinci sınıfa başladı. “Sınıf arkadaşlarından çok daha küçük olduğunda, ya sevimli bir maskot ya da tuhaf, tehditkar, rahatsız edici bir uzaylı olursun,” diyen Yarvin, kendisinin ikincisi olduğunu ekledi. Yarvin, Johns Hopkins Üniversitesi’nin matematik dahileri üzerine yaptığı bir araştırmaya katılmak üzere seçildi. Üniversitenin yetenekli çocuklar için düzenlediği yaz kampı Center for Talented Youth’a katıldı ve Baltimore bölgesinde “It’s Academic” adlı televizyon bilgi yarışmasında şampiyon oldu. Şu anda Yarvin’in evinde boş bir odada yaşayan yazılım mühendisi Andrew Cone, Yarvin’in çocukluğunun onda ömür boyu sürecek bir yetersizlik hissi bıraktığını söylüyor. Cone, “Bence kendini yeterince iyi hissetmiyor, gülünç veya küçük görüldüğünü ve tek çıkış yolunun performans göstermek olduğunu düşünüyor,” diyor.
Yarvin, Brown Üniversitesi’ne gitti, on sekiz yaşında mezun oldu ve ardından Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de bilgisayar bilimi alanında doktora programına başladı. Eski arkadaşları, derslerde bisiklet kaskı taktığını ve bilgisini profesörüne göstermeye hevesli olduğunu söylüyorlar. Yarvin’i sorduğumda biri “Oh, kasklı olan mı?” dedi. Bazı sınıf arkadaşları, kaskın yeni fikirlerin zihnine girmesini engellediğini söyleyerek şaka yapıyordu. Yarvin, bugünün çevrimiçi forumlarının öncüsü olan Usenet’te daha çok kendine ait bir topluluk buldu. Fakat entelektüel gösterişin norm olduğu talk.bizarre [acayip konuşmalar] gibi gruplarda bile, hakimiyet kurma arzusu ile öne çıkıyordu. Şakalar, tavsiyeler, hafif şiirler ve “flames” (diğer kullanıcıları sert bir şekilde eleştirmek) yayınlamanın yanı sıra, ilginç bulmadığı kullanıcıları engellediği bir liste olan “kill file” tutuyordu. “Akıllı biri olarak görülmek istiyordu, bu onun için gerçekten çok önemliydi,” diyor ilk kız arkadaşı Meredith Tanner. Yarvin’in ustaca yazılmış hakaretlerinden birini okuduktan sonra ona ilgi duymuş ve ikili birkaç yıl boyunca birlikte olmuştu. “Sırf insanları yaratıcı bir şekilde aşağılamasından etkilendiğin için biriyle ilişkiye girme,” diye uyarıyor. “Bu yeteneğini sana karşı kullanacaktır.”
Yarvin’in yirmili yaşlarındaki arkadaşları onu provokasyonlardan zevk alan, düşünceli bir muhalif olarak tanımlıyor. “Tatlı bir çocuk değildi ve bazen kötü davranabilirdi, ama Moldbug değildi,” diyor biri. Siyasi ve kültürel açıdan Yarvin liberal biriydi – Tanner’ın deyimiyle “yaşlı bir hippi.” At kuyruğu saçları vardı, gümüş halka küpe takıyor, rave partilerinde LSD kullanıyor ve şiir yazıyordu. Tanner, üniversiteye girişlerde pozitif ayrımcılığın değerini sorguladığında, bunun gerekliliğini ona Yarvin’in ikna ettiğini hatırlıyor.
Bir buçuk yıllık doktora çalışmasının ardından Yarvin, teknoloji sektöründe şansını denemek için akademi dünyasını terk etti. Phone.com olarak bilinen bir şirket için mobil web tarayıcısının ilk versiyonunun tasarımına yardımcı oldu. 2001 yılında Craigslist’te tanıştığı oyun yazarı Jennifer Kollmer ile çıkmaya başladı ve daha sonra evlenerek iki çocukları oldu. Phone.com halka açıldı ve ona bir milyon dolarlık bir servet bıraktı. Paranın bir kısmını San Francisco’nun Haight-Ashbury semtinde bir daire satın almak için kullandı, geri kalanıyla ise bilgisayar bilimi ve siyaset teorisi üzerine kendi kendine bir eğitim programı finanse etti. “Zeki olduğum için başımı okşayanlara alışmıştım,” diyor, yetenekli çocukların izlediği cursus honorum [başarı merdivenleri] yolundan ayrılma kararını anlatırken. “Başımı okşayanlardan uzaklaşmak garip ve korkutucu bir seçimdi.”
Vahşi doğada, Yarvin, çoğu Google Books aracılığıyla yeni erişilebilir hale gelen, gizemli tarih ve iktisat metinlerine daldı. Thomas Carlyle, James Burnham ve Albert Jay Nock’un yanı sıra, 2000’lerin başında ortaya çıkan çok sayıda siyasi blogu okudu. Yarvin, kendi kırmızı hap anını 2004 başkanlık seçimlerine dayandırıyor. Birçok akranı Irak’taki kitle imha silahlarıyla ilgili yalanlarla sola kayarken, Yarvin farklı türden uydurmalarla ters yönde çekildi: George W. Bush’un kampanyasına destek veren gaziler tarafından yayılan Swift Boat komplo teorisi, Demokrat aday John Kerry’nin Vietnam’daki hizmetiyle ilgili yalan söylediğini iddia ediyordu. Bu suçlamalara inanan Yarvin için, gerçek ortaya çıktığında Kerry’nin seçimlerden çekilmek zorunda kalacağı açıktı. Bu olmadığında, safça inandığı diğer şeyleri sorgulamaya başladı. Olgular artık istikrarlı gelmiyordu. Joseph McCarthy, İç Savaş veya küresel ısınma hakkında kendisine söylenenlere nasıl güvenebilirdi? Peki ya demokrasinin kendisi? Yıllarca başkalarının bloglarının yorum bölümlerinde hararetli tartışmalar yaptıktan sonra, kendi blogunu açmaya karar verdi. Hırstan azade de değildi. İlk yazısı şöyle başlıyordu: “Geçen gün garajımda uğraşırken yeni bir ideoloji oluşturmaya karar verdim.”
Alman akademisyen Hans-Hermann Hoppe, bazen aşırı sağın entelektüel kapısı olarak tanımlanır. Las Vegas’taki Nevada Üniversitesi’nden emekli iktisat profesörü Hoppe, genel oy hakkının “doğal elit”in yönetimini yerinden ettiğini ileri sürer; ulusların daha küçük, homojen topluluklara bölünmesini savunur; ve bu katı toplumsal düzene karşı çıkan komünistlerin, eşcinsellerin ve diğerlerinin “fiziksel olarak ortadan kaldırılmasını” ister (Bazı beyaz milliyetçiler, Hoppe’nin yüzünü bir helikopterle birleştiren memler oluşturarak, Şili diktatörü Augusto Pinochet’nin muhaliflerini uçaktan atarak infaz etme uygulamasına gönderme yaptılar). Hoppe minimal bir devleti savunsa da, özgürlüğün demokrasiye göre monarşi tarafından daha iyi korunduğuna inanır.
Yarvin neredeyse bir liberter olacaktı. Yirmili yaşlarının sonlarında Bay Area’da bir yazılımcı ve Avusturya okulunun iktisatçılarının hayranı Yarvin, tüm risk faktörlerini taşıyordu. Sonra Hoppe’nin Democracy: The God That Failed [Demokrasi: Mağlup Olan İlah] (2001) kitabını keşfetti ve fikrini değiştirdi. Yarvin kısa sürede Hoppe’nin iyi niyetli diktatör imajını benimsedi: verimli bir şekilde yönetip, anlamsız savaşlardan kaçınan ve halkının refahını önceliklendiren biri. George Washington Üniversitesi’nde otoriterlik uzmanı Julian Waller, “Bu bir kopyalama değil, ama o kadar doğrudan bir etki ki, neredeyse müstehcen,” diyor (Hoppe, e-posta ile, Peter Thiel’in evinde düzenlenen özel bir toplantıda Yarvin ile tanıştığını hatırladı. Hoppe, bu toplantıya konuşmacı olarak davet edilmişti. Yarvin üzerindeki etkisini kabul eden Hoppe, “Benim zevkime göre yazıları her zaman biraz fazla süslü ve dağınıktı,” diye ekliyor). Hoppe, demokratik olarak seçilmiş yetkililerin aksine, bir hükümdarın tebaasını ve devleti korumak için uzun vadeli bir motivasyonu olduğunu, çünkü her ikisinin de kendisine ait olduğunu savunur. Diktatörlüklerin tarihine aşina olanlar bu fikri samimiyetsiz bulabilir. Yarvin ise öyle düşünmüyor.
“Kendi evini yağmalamazsın,” dedi bana bir öğleden sonra, Venice Beach’teki bir açık hava kafede. Ona, CEO-monarşinin kişisel çıkarları için ülkeyi yağmalamasını veya halkını köleleştirmesini neyin engelleyeceğini sormuştum. “XIV. Louis, ‘L’état, c’est moi’ (Devlet benim) dediğinde, devleti yağmalamanın bir anlamı yok çünkü her şey zaten onun.” Hoppe’yi takip eden Yarvin, ulusların sonunda Singapur veya Dubai gibi, her birinin kendi egemen hükümdarı olan küçük devletlerden oluşan bir “mozaik” haline gelmesi gerektiğini savunuyor. Meşruiyet, hesap verebilirlik ve halefiyet gibi ebedi siyasi sorunlar, her bir egemen şirketin (SovCorp) aksi takdirde tüm gücü elinde bulunduran CEO’sunu seçme ve görevden alma yetkisine sahip gizli bir kurul tarafından çözülecek (Kurulun nasıl seçileceği belirsiz, ama Yarvin, havayolları pilotlarının –“zaten düzenli olarak başkalarının hayatlarını emanet edilen, zeki, pratik ve dikkatli insanlardan oluşan bir kardeşlik grubu. Neden olmasın?”– rejimler arasındaki geçişi yönetebileceğini öne sürüyor). CEO’nun askeri darbe yapmasını önlemek için, kurul üyeleri, nükleer füzelerden küçük silahlara kadar tüm hükümet silahlarını bir düğmeye basarak etkisiz hale getirebilecek şifreleme anahtarlarına erişebilecek.
Kitlesel siyasi katılım sona erecek ve insanların oy kullanabilmesinin tek yolu, hizmet şartlarından memnun kalmadıkları takdirde bir SovCorp’tan diğerine geçmek, yani X’ten Bluesky’e geçmek gibi, yürüme yoluyla oy kullanmak olacak. Yarvin gibi muhaliflerin böyle bir durumda muhtemelen baskı göreceği ironisi onu pek ilgilendirmiyor gibi görünüyor. Hayalindeki siyasi sistemde, ifade özgürlüğünün hâlâ var olacağını ısrarla savunuyor. “İstediğinizi düşünebilir, söyleyebilir veya yazabilirsiniz,” diye vaat ediyor. “Çünkü devletin bunu umursaması için hiçbir neden yok.”
Yarvin’in yönetişim konusundaki doğuştan gelen sinizmi, diktatörlük rejimleri hakkında konuşmaya başlar başlamaz ortadan kayboluyor. El Salvador’un güçlü adamı Nayib Bukele’ye övgü dolu sözler sarf eden Yarvin, Trump’ı, Putin’in liberal düzeni “sadece Rusça konuşulan bölgelerde değil, İngiliz Kanalına kadar” sona erdirmesine izin vermeye teşvik ediyor. Kızarmış kalamar tabağından bir parça alırken Yarvin, kamu güvenliğini ve kişisel özgürlüğü sağlayan güçlü hükümetleri nedeniyle Çin ve Ruanda’yı (ikisini de ziyaret etmemiştir) övüyor. Çin’de, “istediğinizi düşünebilir ve neredeyse istediğinizi söyleyebilirsiniz,” diyor. Ülkenin muhalifleri hapse atma ve etnik azınlıkları toplama kamplarında tutma geçmişini göz önünde bulundurarak, benim şüpheciliğimi hissetmiş olabilir. “Hükümete karşı örgütlenmek isterseniz, sorun yaşarsınız,” diye itiraf ediyor. Sonra yine lafını yumuşatıyor: “Stalin’le yaşayacağınız türden sorunlar değil. Sadece, mesela, iptal edilirsiniz [cancelled].”
Yarvin, metamfetamin bağımlıları veya dört yaşındaki çocuklar gibi bazı insanlar için çok fazla özgürlüğün ölümcül olabileceğini söylüyor. Ardından, mahallede kamp kurmuş evsizlere işaret ederek aniden ağlamaya başlıyor. “Bunun başarıyı temsil ettiği ya da ‘diğerleri hariç en kötü sistem’ olduğunu düşünmek” –Churchill’in demokrasi hakkındaki ünlü sözünü kastediyordu, ben de daha önce bu sözü kendi sözlerimle aktarmıştım– “tamamen hayal ürünü,” diyor ve gözyaşlarını siliyor (Birkaç hafta sonra, Londra’ya yaptığım bir seyahatte, Lordlar Kamarası’nın bir üyesine benzer bir konuşma yaparken gözyaşlarına boğulduğunu gördüm. İkinci sefer o kadar etkileyici değildi).
Yarvin’in monarkı, muhtemelen, koruması altındaki kişileri korumak için kararlı bir şekilde hareket ederdi. Venedik’teki kafede Yarvin, sıkı programını “faşist ebeveyn seviyesinde kontrol” olarak nitelendirdiği, kâr amacı gütmeyen bir rehabilitasyon kuruluşu olan Delancey Street Foundation’ı övdü. Kendi önerilerinden bazıları daha da ileri gidiyor. Blogunda bir keresinde, San Francisco’nun alt sınıflarını, kentin otobüslerine yakıt sağlamak için biyodizele dönüştürmeyi şaka olarak önermişti. Ardından başka bir fikir daha ortaya atmıştı: Onları tek kişilik hücrelere kapatıp sanal gerçeklik arayüzüne bağlamak. Kesin çözüm ne olursa olsun, “soykırıma insani bir alternatif” bulmak çok önemli, diye yazıyor. Bu alternatif, “toplumdan istenmeyen unsurları ortadan kaldırmak” gibi kitlesel cinayetle aynı sonucu verecek, fakat ahlaki bir leke bırakmayacak bir çözüm olmalı.
Yarvin’in Amerika’ya güçlü bir lider çağrısı genellikle tuhaf bir provokasyon olarak algılanıyor. Oysa o, çoğu insanın demokrasiye uygun olmadığı bir dünyada bunun tek çözüm olduğunu düşünüyor. Bana verdiği demeçte, “Bugünün Afrika ülkelerinde, ülkeyi yönetebilecek kadar akıllı insan var, sadece herkesin akıllı olduğu demokratik seçimler yapabilecek kadar akıllı insan yok,” diyor. Bu tür açıklamaları nedeniyle Yarvin bazen beyaz milliyetçi olarak tanımlanıyor, ama o bu etikete nazikçe karşı çıkıyor. 2007 yılında “Neden Beyaz Milliyetçi Değilim” başlıklı bir blog yazısında, “bu tür şeylere tam olarak alerjisi olmadığını” fakat beyazlık ve milliyetçiliğin yararsız siyasi kavramlar olduğunu düşündüğünü açıklamıştı. Öğle yemeğinde bana, doğru sezgilere sahip ama uygun bilimsel bilgiden yoksun olan geçmişin bağnazlarına üzücü bir sempati duyduğunu söylüyor. Neo-reaksiyonerler, “insan biyolojik çeşitliliği” olarak adlandırdıkları, diğer şeylerin yanı sıra tüm ırk veya nüfus gruplarının eşit zekaya sahip olmadığını savunan bir dizi marjinal inanca bağlı olma eğilimindedir. Yarvin’in çevrimiçi araştırmalarından anladığı kadarıyla, bu genetik farklılıklar yoksulluk, suç ve eğitim düzeyindeki demografik farklılıklara katkıda bulunmuş (ve uygun bir şekilde, bunları açıklamaya yardımcı olmuş) idi. “Bu hanede biz bilime inanıyoruz – ırk bilimine,” diye yazmıştı geçen yıl.
Yarvin, birkaç saat boyunca, bir müzayedecinin satış yapmak için çaresizce çabaladığı gibi, güçlü adam yönetimi için argümanlarını sıralıyor. Onun gerçekleri çarpıtması ve tuhaf yorumları beni sık sık şaşırtsa da sabırla dinliyorum. “Afrikalı Amerikalılar için tamamen sıfırdan kurulmuş bir rejimde doğru politika nedir?” diye soruyor bir ara. İlk başta bu, mantıksız bir soru gibi geliyor: Ben ona, ikinci Trump yönetiminin başarısını nasıl tanımlayacağını soruyordum. Kendine cevap vererek, şehir içi uyuşturucu bağımlılığı ve yoksulluk sorunlarının “bariz çözümü”nün “kiliseye giden siyahları getto siyahlarının başına getirmek” olacağını söylüyor. Ateist Yarvin, teokratik yönetimle pek ilgilenmiyor, ama farklı nüfus gruplarını yönetmek için farklı yasal kurallar oluşturulmasını savunuyor (Dini topluluklara bir ölçüde özerklik tanıyan Osmanlı millet sistemini örnek gösteriyor). “Getto siyahlarını” kontrol altında tutmak için, Ortodoks Yahudiler veya Amişler gibi “geleneksel bir yaşam tarzı” sürmeye zorlanmaları gerektiğini söylüyor. “Yirminci yüzyılın benimsediği yaklaşım, okulları yeterince iyi hale getirebilirsek, hepsinin üniteryenlere dönüşeceği yönündeydi,” diyor. “The Wire dizisini izlediyseniz ve Baltimore’da yaşadıysanız, ki ben ikisini de yaptım, bunun hiç de işe yaramadığı ortada.” On dakika sonra konuşmasının sonuna geldiğinde, kendi tarzında benim ilk soruma cevap verdiğini anlıyorum. “İnsanın doğasını değiştirmek için DNA’yı tamamen yeniden tasarlayamazsak, modern bir yaşam sürmemesi gereken birçok insan var,” sonucuna varıyor. “Ve bu, Trump-Vance rejiminin yaptıklarının çok ötesindeki seviyede bir devrim.”
Yarvin, sağduyulu biri olarak bilinmiyor. Özel yazışmalarını paylaşma alışkanlığı var. Bunu, bana karısı, arkadaşları, Times Magazine’de çalışan bir teyit uzmanı ve yeni yönetime aday gösterilen biriyle yaptığı mesajlaşmaların ekran görüntülerini izinsiz olarak göndermeye başladığında fark ettim. Bu yazışmalardaki zeka ve bilgeliğin gelecek nesillere aktarılamayacağı düşüncesi onu rahatsız ediyor gibiydi. Thiel ile olan arkadaşlığı konusunda daha temkinliydi, fakat geçen yıl birlikte özel olarak çektikleri bir sohbetten bahsediyor ve milyarderden aldığı kırkıncı yaş günü hediyesiyle övünüyordu: Francis Neilson’ın İkinci Dünya Savaşına dair çağdaş bir yorum olan The Tragedy of Europe [Avrupa’nın Trajedisi] kitabı, ama Yarvin’in umduğu gibi ilk baskı değildi.
Thiel her zaman kehanet yeteneğine sahip olmuştur. PayPal’un kurucu ortağı, Facebook’un ilk dış yatırımcısı ve Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza memurlarının sınır dışı işlemlerini yürütmelerine yardımcı olmak üzere yeni bir sözleşme imzalayan veri madenciliği şirketi Palantir’in kurucusu. Thiel, bunu yapmak Silikon Vadisinde hâlâ toplumun dışına itilmek anlamına gelirken, Trump’ı destekledi. 2022’de JD Vance’in Senato kampanyasına 15 milyon dolar bağışladı; bu, kongre tarihindeki tek bir adaya verilen en büyük bağış miktarı. Uzun süredir liberter olan Thiel, 2009 civarında Yarvinci bir dönüş yapmış görünüyor. Cato Enstitüsü tarafından çevrimiçi olarak yayınlanan ve çok alıntılanan bir makalesinde, “Artık özgürlük ve demokrasinin uyumlu olduğuna inanmıyorum,” diye yazmıştı. Yarvin, “Demokrafobi (Biraz) Viral Oluyor” başlıklı bir blog yazısında bu makaleye onaylayarak bağlantı vermişti. Kısa süre sonra San Francisco’da Thiel’in evinde ilk kez tanıştılar ve incelediğim özel mesajlara göre, samimi bir yazışma trafiği başladı. Yarvin’in e-postaları uzun ve vaaz niteliğindeydi, çapkınlık bloglarından derlediği öğütlerle doluydu; Thiel’inkiler ise açık ve özlüydü. Her iki adam da Amerika’nın komünist bir ülke olduğunu, gazetecilerin Stasi gibi davrandığını ve teknoloji CEO’larının onların avı olduğunu kabul ediyor gibiydi.
2014 sonbaharında Thiel, çalışanı ve uzun süredir Moldbug hayranı olan Blake Masters ile birlikte, girişimciler için yazdığı çok satan kitabı Zero to One’ı [Sıfırdan Bire] yayınladı. Kitap turu öncesinde Thiel, daha fazla kadını teknoloji alanına çekmek için alabileceği sorulara nasıl cevap verebileceği konusunda Yarvin’den tavsiye istedi. Bu öncül, ikisine de yanlış geldi, çünkü onların görüşüne göre kadınlar erkekler kadar bilgisayar bilimlerine yatkın değildi. Yarvin bir e-postada şöyle yazdı: “Google, YC (Y Combinator, bir girişim hızlandırıcı) vb. için ‘Amerika gibi görünme’ maskaralığından başka bir yol yok.” Yarvin, Thiel’e ”kabul et ve abart“ adlı bir tavır taktiği uygulamayı önerdi. Bu taktik, muhtemelen bir çözüm düşünmeyen bir gazeteciye, bu sorunu çözmek için ne yapacağını sormaktı. ”Buradaki amaç, muhatabın sizinle yatmasını sağlamak değil, bu konudan korkmasını ve ondan kaçmasını sağlamaktır. Aynı şey gelecekteki röportajcılar için de geçerlidir,” diye yazıyordu. Bir keresinde, bir akşam yemeğinde Thiel, Yarvin’e Gawker’ı nasıl alt edebileceğini sormuştu (Sonradan ortaya çıktı ki, Thiel, Hulk Hogan’ın çevrimiçi yayına karşı açtığı hakaret davasını gizlice finanse etmeye karar vermişti ve bu dava, 2016’da yayının iflasına yol açtı). BuzzFeed’in ele geçirdiği e-postalarda Yarvin, Breitbart editörü Milo Yiannopoulos’a, Trump’ın ilk seçimini Thiel’in evinde izlediğini ve ona “koçluk” yaptığını övünerek anlatıyor. Yiannopoulos, “Peter’ın politikada rehberliğe ihtiyacı var, orası kesin,” diye yanıtlıyordu. Yarvin ise karşılık veriyordu: “Sandığından daha az! . . . O tamamen aydınlanmış biri, sadece çok dikkatli davranıyor.”
Geçenlerde Yarvin’in Berkeley’deki Craftsman evini ziyaret ettiğimde, Thiel’in ona verdiği bir tabloya dikkatimi çekiyor: Yarvin’in rol yapma oyunu karakter kartı tarzında bir portresi ve üzerinde “Filozof” yazısı. Yarvin’in karikatürize edilmiş bir taç takmış resminin bulunduğu ilginç bir kupa ile çayımı yudumlarken, Thiel ile olan ilişkisini, hatta 2015 yılında Thiel aracılığıyla tanıştığı Vance ile olan ilişkisini kamuoyuna açıklamanın onun için “utanç verici” olacağını söylüyor. Vance’in 2021 Milli Muhafazakârlık Konferansı sırasında bir barda, “Normal bir Ohio seçmeni Mencius Moldbug’u okur mu? Hayır,“ dediği söyleniyor. ”Ama Amerikan kamu politikasının gitmesi gereken genel yönüyle aynı fikirde mi? Kesinlikle.“ Yarvin, bu yılın başlarında kendisini X’te takip eden Başkan Yardımcısı hakkında, ”Gerçekten çok havalı bir adam,” diyor (Beyaz Saray yorum taleplerine yanıt vermedi).
Yarvin dikkatli davranmaya çalışsa da, Thiel’in biraz “tuhaf bir tarafı” olduğunu belirtiyor ve risk sermayedarı Andreessen’i “kafasının tuhaf ve hatta insanlık dışı şekli dışında, Peter’dan çok daha normal görünen biri,” olarak tanımlıyor. Andreessen, Yarvin’in girişimi Tlon’a yatırım yaptıktan sonra ikisi tanışmış; Andreessen geçen yıl Trump destekçisi olduğunu açıklamadan çok önce mesajlaşıyor ve brunch’a gidiyorlardı. Andreessen’in iş arkadaşlarına Yarvin’in blogunu okumalarını tavsiye ettiği biliniyor. Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, “Teknoloji insanları, çoğu muhafazakâr gibi erdem, güzellik veya geleneklere ilgi duymazlar,” diyor. “Onlar daha çok sağcı ilericiler gibidir ve uzun süre Moldbug onlara bu şekilde seslenen tek kişiydi.” (Andreessen ve Thiel yorum yapmayı reddetti.) Yarvin, güçlü adamlarla olan ilişkilerine atıfta bulunarak, Lord Chesterfield’ın 18. yüzyılda yazdığı ve yazarın gayri meşru çocuğuna hitaben kaleme aldığı görgü kuralları kitabı “Oğluna Mektuplar”dan alıntı yaparak “saray mensupları için harika bir tavsiye”yi bana aktarıyor: “Onları asla rahatsız etme. Ve varlığını asla unutmalarına izin verme.”
Yarvin, kurucu olarak değil, startup kurucularının danışmanı olarak daha başarılı oldu. 2013 yılında, yirmili yaşlarında eski bir Thiel bursiyeriyle birlikte Tlon’u kurdu. Yarvin, bilgisayar bilimine ABD hükümetine yaklaştığı gibi yaklaştı; kendi deyimiyle “ütopik megalomani” ile. Yarvin’in vizyoner hedefi, kullanıcıların kendi verilerini kontrol edebilecekleri, azarlama, casusluk ve tekellerden uzak bir eşler arası bilgisayar ağı olan Urbit’i kurmaktı. Urbit ağındaki her kullanıcı, dijital pasaport görevi gören bir N.F.T. ile tanımlanır. Urbit, merkeziyetsizliği teşvik etmesine rağmen, sistem hiyerarşik bir sanal emlak modeline göre tasarlanmıştır ve kullanıcılar “gezegenler”, “yıldızlar” veya “galaksiler” sahibi olurlar.
Sistemin ilk taslaklarında Yarvin kendini “prens” olarak adlandırıyordu fakat hayali krallığına tebaasını çekmekte zorlandı. Yarvin’in siyasi teorisi gibi, kendi yazdığı programlama dili de cesur, anlaşılması zor ve bazen bir aldatmaca olarak algılanıyordu. Her zaman aykırı olan Yarvin, sıfır ve birlerin anlamlarını tersine çevirdi. Onlarca yıllık çalışma ve tahmini otuz milyon dolarlık yatırımın ardından, Urbit feodal bir toplumdan çok Yarvin’in gençlik yıllarındaki Usenet forumlarına benziyor (Ticaret yayını CoinDesk, bunu “AOL Instant Messenger’ın daha yavaş bir versiyonu” olarak nitelendiriyor). “Beklenen şekilde çalışmıyor,” diyen eski bir Urbit çalışanı, Yarvin’i “dünyanın ilk bilgisayar bilimi kaçığı” olarak tanımladı. Yarvin, 2019 yılında şirketten ayrıldı.
Artık yatırımcıları korkutmak konusunda endişelenmesine gerek kalmayan Yarvin, kendi deyimiyle “haydut entelektüel” yaşam tarzına atıldı. Kendi adıyla “Gray Mirror of the Nihilist Prince” [Nihilist Prensin Gri Aynası] adlı bir Substack bülteni yayınladı (Bugün, bu bülten platformun en popüler üçüncü “tarih” yayını). Sağcı podcast çevrelerinde sıkça yer almaya başladı ve parti davetlerini asla geri çevirmiyor gibiydi. Seyahatlerinde sık sık “mesai saatleri” düzenliyordu; çoğu liberal suçluluk duygusu ve grup düşüncesinden uzaklaşmış, düşünceli genç erkeklerden oluşan okuyucularıyla gayri resmi, serbest tartışmalar yapıyordu. Yarvin’in takipçilerini kazanan şey, argümanlarının sağlamlığından çok, yaydıkları sınırları aşan enerji: Dinleyicilerine, ilerici kültürün bastırmaya çalıştığı ırk hiyerarşisi, tarihsel komplolar ve demokratik yönetimin ihaneti gibi yasak bilgilere erişim izni verdiğini hissettiriyor. Yaklaşımı, çoğu Amerikalının demokrasiyi savunmayı hiç öğrenmemiş olduğu gerçeğinden yararlanıyor; onlar sadece demokrasiye inanmak üzere yetiştirilmişlerdir.
Yarvin, takipçilerine DEI ve kürtaj gibi konularda kültür savaşlarına girmemelerini tavsiye ediyor. Demokratik sistemin kendi kendine çökmesine izin vermenin daha akıllıca olduğunu savunuyor. Bu arada muhalifler, gerici bir alt kültür, bir karşı katedral inşa ederek “moda” olmaya odaklanmalı. Yarvin ile tartışmış solcu yazar Sam Kriss, onun çalışmaları hakkında şöyle diyor: “İnternette tuhaf fikirler üretip Manhattan’da dekadan partiler düzenleyerek dünyayı değiştirebileceklerine inanan insanları pohpohluyor.”
Bu tür insanlar, Bay Area, Miami ve Lower East Side’ın mikro mahallesi Dimes Square çevresinde toplanan sanatçılar ve mücadeleci kişilerden oluşan gevşek bir topluluk olan “muhalif sağ” olarak tanınmaya başladı. Bu çevre, seçim siyasetine, Covid kısıtlamalarına ve “wokeçuluğun” kısıtlamalarına duyulan hayal kırıklığıyla bir araya geldi. Alhlaksızlık sinyalleme, bu sahnenin karşı kültür cazibesinin merkezinde yer aldı: üyeler, zamirleri paylaşmak ve onaylanmış terminolojiyi (“evsiz”, “Latinx”, “adaletle ilgili kişi”) kullanmak yerine, “gey” ve “gerizekalı” gibi hakaretleri yeniden canlandırdı. “Red Scare” podcast’inin sunucuları Dasha Nekrasova ve Anna Khachiyan, bu sahnenin en önde gelen temsilcileri arasında yer alıyor. 2021’de Thiel, New York’ta bir anti-woke film festivalinin finansmanına yardımcı olmuş ve Yarvin, festivalin kalabalık etkinliklerinden birinde şiirlerini okumuştu. Urbit, The New York Review of Books dergisine benzeyen bir edebiyat dergisi yayınlıyor. Muhafazakâr yorumcu Sohrab Ahmari geçen yıl yazdığı bir makalede, “Eğer zeki, Yahudi-Amerikalı bir şehirliyseniz ve Nietzscheci ve öjenik temalarla oynamak istiyorsanız, ‘Yahudiler bizim yerimizi almayacak’ diye slogan atan, elinde meşalelerle yürüyenlere katılmayacaksınız. Hayır, muhalif sağa yöneleceksiniz,” diyordu.
Yarvin, bu grubun deneyimli bir lideri olarak belirdi. Bu grubu, yetmişli yılların San Francisco’sundaki eşcinsel alt kültürüne ve edebi modernistlerin Kayıp Kuşağı’na benzetiyor; bu gruplar, dışlanmışlık duygusuyla birbirine bağlanmış sıkı sıkıya bağlı topluluklardı. James Joyce’un “Ulysses” kitabının çok az satıldığını, ancak Ezra Pound ve T. S. Eliot gibi arkadaşlarının “onun yaptığı şeyin iyi olduğunu bildiklerini” söylüyor. Aynı durum, çabaları hoşgörüsüz Katedral tarafından göz ardı edildiğini düşündüğü muhalif sağın yaratıcıları için de geçerliydi. Geçtiğimiz nisan ayında Yarvin, Kamu Diplomasisi Müsteşar Yardımcısı Darren Beattie’ye, Venedik Bienalindeki Amerikan pavyonunu “muhalif sağ sanatçılar”ın ele geçirmesi için bir plan sunuyordu.
Son zamanlarda Yarvin, yeni edindiği kültürel sermayenin bir kısmını gerçek paraya çevirmeye çalışıyor. Geçen yıl, “savaş zamanı CEO’su” olarak Urbit’e geri döndü, ardından birkaç üst düzey çalışan istifa etti ve şubat ayında Andreessen Horowitz’den daha fazla para topladı. Yayınlanmamış bir Substack yazısının taslağına göre, en son planı Urbit’i, üyelerinin “yeni kamusal alanın yıldızları, sonsuza kadar var olacak yeni bir Usenet, yeni bir dijital Atina” olmaya mahkum olduğuna inandığı elit bir özel kulüp olarak tanıtmak.
Trump’ın yemin töreninden önceki gece, Yarvin’i Washington, D.C.’deki Watergate Hotel’de düzenlenen resmi “Taç Giyme Balosu”na götürdüm. Etkinlik, Yarvin’in Gray Mirror, Fascicle I: Disturbance [Gri Ayna, Fascicle I: Rahatsızlık] adlı kitabını kitabını yakın zamanda yayınlayan neo-reaksiyoner yayınevi Passage Press tarafından düzenlenmişti. Kitabın son notları çoğunlukla Wikipedia sayfalarının QR kod bağlantılarından oluşuyor: ‘Denazification’ [Nazilerden arındırma], ”L’État, c’est moi“ [Devlet, benim], ”Presentism (historical analysis)” [şimdicilik (tarihsel analiz)]. Buz tutmuş sokaklarda yolumu bulmaya çalışırken, Yarvin, Elizabeth döneminde sanat ve bilimin en parlak beyinlerinin sarayda bulunduğunu anlatıyordu. Trump’ın yakın çevresiyle bir paralellik görüp görmediğini sorduğumda, kahkahayı bastı. “Oh, hayır,” dedi. “Tanrım.”
Çoğu gazeteci gibi benim de baloya girmeme izin verilmedi, bu yüzden lobideki bir barda bir içki sipariş ettim. Yanımda kovboy şapkası ve bordo kadife takım elbise giymiş bir adam duruyordu. Yarvin hayranı olduğu ortaya çıkan bu adamın adı Alex Maxa’ydı. San Francisco’da bir parti otobüsü şirketi işletiyordu ve boş zamanlarında Yarvin’in benzeri memler yapıyordu. Yarvin’in çalışmalarına ilgi duyduğunu çünkü “Washington’da kendilerini çok zeki sanan insanların karşı çıkamayacakları bir şeye sahip olduğumu hissettirdiğini” söyledi. Baloya gitmek istemişti ama fiyatı yirmi bin dolara çıkan biletler artık tükenmişti. Kısa bir süre sonra, Yarvin’in iki arkadaşıyla tanıştım. Onlar, benimle birlikte olan başka bir gazeteciyi ve beni cesaretlendirerek partiye onlarla birlikte girmemizi söylediler. Maxa da benzer bir yaklaşımla çoktan içeri girmişti: “Lol, vestiyerin nerede olduğunu sorarak içeri girdim,” diye mesaj attı.
Passage Press, etkinliği “MAGA, Teknoloji Sağcılarıyla Buluşuyor” olarak duyurmuştu. Bu yanlış bir tanıtım değildi. Pembe ve mor ışıklarla aydınlatılmış bir ziyafet salonunda, Dışişleri Bakanlığından Anton, Müslüman karşıtı bağnazlığıyla tanınan Trump’ın danışmanı Laura Loomer ve Pizzagate komplo teorisini popülerleştiren Jack Posobiec, risk sermayedarları, kripto para hızlandırıcıları ve Substack’in yıldızlarıyla kaynaştılar. O akşamın erken saatlerinde, konuklar kızarmış deniz tarağı ve fileminyon yerken, balonun ana konuşmacısı Steve Bannon, toplu sınır dışı edilmeyi, idari devletin “Götterdämmerung”unu(2) ve Mark Zuckerberg’in hapse atılmasını istedi.
Sekiz yıl önce, birinci nesil alternatif sağcı influencer Mike Cernovich, Hillary Clinton’ın Trump’ın destekçilerinin yarısının “acınası” [deplorable] bir grup olduğunu söyleyen talihsiz sözlerine atıfta bulunan DeploraBall adlı bir açılış partisine ev sahipliği yapmıştı. Herkesin ifadesine göre, gazeteciler ve protestocuların istilasına uğrayan parti tam bir kaos ortamıydı. Cernovich’in ortak organizatörlerinden biri ve çevrimiçi takma adı Baked Alaska olan Tim Gionet, Twitter’da antisemitik içerik paylaştıktan sonra görevinden alınmıştı. Şimdi, Taç Giyme Balosu’nda, Baked Alaska tatlı olarak servis edildi. Bu, 6 Ocak ayaklanmasına katıldığı için şartlı tahliye olan Gionet’e bir gönderme gibi görünüyordu (Gionet ertesi gün Trump tarafından affedildi). Cernovich, bir bebek arabasında bir bebeği iterek, gururlu bir baba gibi hareketin geldiği noktaya hayranlıkla baktı. Ertesi gün öğleden sonra Twitter’da “Oradaki en yaşlı adamlardan biriydim!” diye yazacaktı. “Gerçek sağcı. Yüksek enerji ve yüksek IQ.” 2008’de Yarvin, “Açık Mektup”unda, gerici bir öncü grubun yeraltı siyasi partisi kurması çağrısında bulunmuştu. Taç Giyme Balosu, bunun artık gerekli olmadığını açıkça gösterdi. İnternet bağımlısı karşı-elitler artık iktidardaydı.
Yarvin, önceki gece Thiel’in Washington’daki evinde düzenlenen partide giydiği aynı smokini ve parlak kırmızı kuşağıyla giyinmişti. Politico’nun haberine göre, Vance onu “Sen gerici faşist!” diyerek dostça selamlamıştı. Yarvin, bu smokini geçen yılki düğününde de giymişti. Yarvin’in ilk eşi, kalıtsal bir kalp hastalığı nedeniyle 2021’de elli yaşında öldü. Baloda, ona ikinci eşi Kristine Militello eşlik etti. Eski bir Bernie Sanders destekçisi ve hevesli bir romancı olan Kristine, pandemi sırasında bir çevrimiçi şarap perakendecisinde müşteri hizmetleri işini kaybettikten sonra “kırmızı hapı yuttuğunu” söylüyordu. Yarvin ile ilk kez YouTube’da, Amerikan Devrimi’nin meşruiyetine karşı argümanlar sunduğu bir videoyu izlerken tanışmıştı ve ardından Yarvin’in yazdığı her şeyi okumuştu. 2022’de ona hayranlık dolu bir e-posta göndererek New York’un muhalif sağcı edebiyat çevresine nasıl girebileceği konusunda tavsiye istedi ve birkaç hafta sonra bir şeyler içmek için buluştular.
Son zamanlarda Yarvin, kendisini “karanlık elf” olarak tanımlamaya başladı. Bu elflerin rolü, “yüksek elfleri” (Demokrat eyalet elitlerini) “yüksek altın zihinlerine karanlık şüphe tohumları ekerek” baştan çıkarmak (Tolkien’den esinlenen bu metaforda, Cumhuriyetçi eyalet muhafazakârları, şaşırtıcı olmayan bir şekilde karanlık elflerden oluşan yeni bir yönetici sınıfın “mutlak gücüne” boyun eğmesi gereken “hobbitler”). Her zaman kendini bu kadar tuhaf ifade etmemişti. 2011’de, aşırı sağcı terörist Anders Behring Breivik’in Norveç’teki bir yaz kampında çoğu genç olan 69 kişiyi öldürdüğü günün ertesi günü, Yarvin şöyle yazıyordu: “Norveç’i yeni bir şeye dönüştürmek istiyorsanız, Norveç’in mevcut yönetici sınıfının size katılması ve sizi takip etmesi gerekir. Ya da en azından onların çocuklarına ihtiyacınız olacak.“ Breivik’i doğru grubu hedef aldığı için (”komünistler, Müslümanlar değil”) övüyor, fakat yöntemlerini kınıyordu: ”Tecavüz beta. Baştan çıkarma alfa. Gençlik kampını katletmeyin, gençlik kampını devşirin.”
Yarvin’in kendi üye kazanma çabaları işe yarıyor gibi görünüyordu. En yakın açık barda, yedinci sınıftan beri Yarvin’i okuyan, Carnegie Mellon’da okuyan neşeli bir ikinci sınıf öğrencisi olan Stevie Miller ile konuştum (Yarvin bana, “yüksek IQ’su”nun “yüksek IQ’su olanları çeken bir mıknatıs” gibi işlev gördüğü için, onu çocukken okuyan birkaç yetenekli Zoomers ile tanıştığını söylemişti). İki yıl önce Miller, Maryland’ın kırsal kesiminde nerdler ve teknoloji meraklılarının bir araya geldiği Vibecamp’ta [Vibe kampı] Yarvin ile takılmıştı. Erken ayrılan Yarvin, Miller’dan Washington’da kendi partisini düzenlemesine yardım etmesini istemişti. Bu parti, Vibekampf [Vibe kavgası] olarak bilinmeye başladı. Daha sonra Miller, Yarvin’in ilk kişisel stajyeri oldu. “Sevdiğim New Yorklu Yahudi liberaller olan ailem tamamen şaşkına dönmüştü,” diyordu.
Yarım saat sonra, diğer muhabirler gibi ben de partiden dışarı çıkarıldım. Güvenlik, lobide tanıştığım arkadaşım Maxa’yı bizimkilerden biri sanıp onu da dışarı attı, ama Maxa kalabalığı yararak karanlık elfle fotoğraf çektirmek için onu yakalamayı başardı.
Trump’ın en karamsar eleştirmenleri bile, başkanın ikinci döneminde Amerika’ya otokrasi dayatmak için harekete geçme hızına şaşırdı. Başkan, gücü yürütme organında ve çoğu zaman dünyanın en zengin adamlarının elinde topladı. Seçilmemiş yurttaş Elon Musk, yirmili yaşlarındaki bir grup genci federal hükümette bir çılgınlığa sürükledi, on binlerce memuru işten çıkardı, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansını kapattı ve Hazine Bakanlığının ödeme sisteminin kontrolünü ele geçirdi. Bu arada, yönetim sivil topluma saldırı başlattı, ideolojik beyin yıkama kalesi olduğunu iddia ettiği Harvard ve diğer üniversitelerin fonlarını iptal etti ve Trump’ın muhaliflerini temsil eden hukuk firmalarını cezalandırdı. Göçmenlik uygulamalarını genişleterek, ABD’de doğmuş üç çocuğu Honduras’a, bir grup Asyalı ve Latin Amerikalı göçmeni Afrika’ya ve iki yüzden fazla Venezuelalı göçmeni El Salvador’daki maksimum güvenlikli bir hapishaneye sınır dışı etti. ABD vatandaşları artık, kendilerini yargı süreci olmaksızın ortadan kaldırma hakkını iddia eden bir hükümetle karşı karşıya. Trump, Oval Ofis’te El Salvador Cumhurbaşkanı Bukele ile yaptığı görüşmede, “Sırada içimizden çıkanlar var,” demişti. Güçlü bir denetim ve denge sistemi olmadan, küresel ekonomiyi altüst eden tutarsız bir ticaret savaşı başlatmak gibi bir adamın saçma fikirleri filtrelenemez. Bu fikirler, onun ailesini ve müttefiklerini zenginleştiren politikalara dönüşür.
Ocak ayından bu yana, hükümetin kaotik eylemleri ile Yarvin’in yazıları arasındaki bağlantıları izlemek için çevrimiçi bir endüstri ortaya çıktı. Yarvin, bazı Bluesky kullanıcılarının hayal ettiği gibi Oval Ofis’e erişimi olan Rasputin benzeri bir figür değil ama bazı insanların neden bu görüşe vardığını anlamak zor değil. Geçen ay, isimsiz bir DOGE danışmanı Washington Post gazetesine, “politika yapımında rol oynayan herkesin Yarvin’i okuduğunun herkesin bildiği bir sır” olduğunu söyledi. Başkanın genel sekreter yardımcısı Stephen Miller, yakın zamanda Yarvin’in bir tweetini alıntıladı. Vance, Yarvin’in uzun süredir istediği gibi ABD’nin Avrupa’dan çekilmesini istedi. Geçen bahar, Yarvin tüm Filistinlilerin Gazze Şeridinden çıkarılmasını ve burayı lüks bir tatil beldesine dönüştürülmesini önermişti. Substack’te “Biri ‘sahil’ mi dedi?” diye yazıyordu, “Jared Kushner tarafından geliştirilecek yeni Gazze, Akdeniz’in Los Angeles’ı, insanlığın en eski okyanusu üzerinde kurulacak yepyeni bir şehir, Apple kalitesinde bir hükümetin yöneteceği muhteşem bir gayrimenkul.” Bu şubat ayında, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ortak bir basın toplantısında Trump, danışmanlarını şaşırtarak neredeyse aynı öneriyi yaptı ve yeniden geliştirilen Gazze’yi “Orta Doğu’nun Rivierası” olarak tanımladı.
Yarvin’e yazıları ile gerçek dünyadaki olaylar arasındaki paralellikleri sorduğumda, yanıtı kayıtsızdı. Kendisini saf aklın bir aracı olarak görüyor gibiydi; ona göre tek gizem, diğerlerinin bunu anlamasının neden bu kadar uzun sürdüğüydü. “Yalan uydurmak mümkün, ama gerçeği ancak keşfedebilirsin,” diyordu bana. Londra’daydık, psikolog Jordan Peterson’ın kurucularından olduğu muhafazakâr konferans Alliance for Responsible Citizenship’e katılıyordu (Yarvin, Peterson’ı bana “tuhaf bir narsist enerji yayan bir züppe” olarak tanımladı)ç Yarvin’e seyahatlerinde, hayatı hakkında bir belgesel çeken iki milenyum kuşağı film yapımcısı, Eduardo Giralt Brun ve Alonso Esquinca Díaz eşlik ediyordu. Amaçları, Brun’un deyimiyle “kamera tesadüfen orada” olan “Grey Gardens” tarzında doğal bir karakter çalışması yapmaktı. İşler planlandığı gibi gitmedi. Yarvin aynı monologları tekrar edip duruyordu, bu da çekimlerin çoğunun aynı olması anlamına geliyordu. Film yapımcıları, Yarvin’in ırkçı sözlerinin izleyicileri rahatsız edeceğini düşünüyordu. Bir öğleden sonra Londra’da Díaz, Yarvin’in, Brexit’i desteklemesi ve Steve Bannon gibi isimlerle sürdürdüğü diyalog nedeniyle “İşçi Partisi’nin MAGA Lordu” olarak adlandırılan post-liberal siyaset teorisyeni Lord Maurice Glasman ile portresinin çizilmesini filme almıştı. Tartışmanın bir noktasında Yarvin, iPhone’unu çıkarıp Glasman’a, sohbet robotu Claude’u hackleyerek kendisine Z [Nigger] kelimesiyle hitap etmesini sağladığını gösterdi.
Bazı düşünürler Yarvin’in gördüğü ilgiyi kıskanabilir. Ama o, hayl ettiği devrimde henüz nakde çeviremediği için etkisini “sahte para” olarak nitelendirdi. DOGE’ye (“çok fazla liberteryen DNA”) ve Trump’ın gümrük vergisi planına (yeterince merkantilist değil) alaycı bir tavırla yaklaştı. Substack’te yayınlanan son makalesinde, siyasi görüşleri nedeniyle üniversite öğrencileri ve profesörleri tutuklamak için sivil ICE [Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza] memurlarının görevlendirilmesini eleştirdi. Eleştirisinin nedeni ahlaki değil, bu tür şiddet içeren görüntünün direnişi kışkırtabileceği idi. Yarvin’in kehanetvari açıklamaları ve mevcut siyasete duyduğu sonsuz küçümseme, viral olan bir paylaşıma ilham verdi: “Rejim karşıtı eylemleriniz pratikte işe yarıyor. Ama teoride işe yarıyor mu?” Muhafazak’ar aktivist Christopher Rufo, Yarvin’i ”her şeyin anlamsız olduğunu ısrarla savunan somurtkan bir ergen”e benzetmişti. Ben onu, zihninde kurduğu milimetrik otokrasi dışında hiçbir şeyle yetinmeyecek gerici bir Goldilocks(3) olarak görmeye başladım.
Bu kontrol arzusunun bir yansıması, bazı ilişkilerinde de görülüyor. Kısa bir süre önce, Yarvin’in eski nişanlısı Lydia Laurenson’u Berkeley’de ziyaret ettim. İkili, Yarvin’in Substack’te “dul bakirliğinden kurtulduğunu” ve “çocuk sahibi olabilecek yaşta” birini aradığını belirten bir ilan yayınladıktan sonra, Eylül 2021’de çıkmaya başlamıştı. Serbest yazar ve editör Laurenson aynı gün şu yanıtı vermişti: “Tarihsel olarak liberal biriyim ama IQ’m çok yüksek, çocuk istiyorum ve seninle konuşmak için inanılmaz meraklıyım.” Yarvin, ilana yanıt veren diğer kadınlarla Zoom randevularına çıktı. Bunlar arasında, şu anda hapiste olan kripto girişimcisi Sam Bankman-Fried’in eski kız arkadaşı Caroline Ellison da vardı. Fakat Yarvin ve Laurenson kısa sürede kendilerini her şeyi tüketen bir aşkın içinde buldular. Laurenson, Yarvin ile olan ilişkisinin felsefesinin, “Birlikte dahiler olacağız ve dahi bebeklerimiz olacak,” olduğunu söyledi. “Biraz dalga geçiyorum ama gerçekten öyleydi.”
Yarvin gibi Laurenson da erken yaşta üniversiteye giden erken gelişmiş bir çocuktu. Ayrıca, Clarisse Thorn takma adıyla, seks pozitif feminizm, BDSM ve kadınları tavlama sanatı hakkında yazdığı, kült bir takipçi kitlesi olan bir blogu vardı. Yarvin ile sık sık kavga ederlerdi, bazen politik konular hakkında. Laurenson sol görüşten uzaklaşmıştı, ama neo-reaksiyonizmi tam olarak benimsememişti. Yarvin’in fikrini herhangi bir konuda değiştirip değiştirmediğini sorduğumda, en azından onun yanında Z kelimesini kullanmamasını sağladığını söyledi (Yarvin daha sonra bu dergiye, bu kelimeyi “Güneyli bir plantasyon sahibi” ruhuyla kullanmadığını söyleyecekti).
Laurenson’a göre gerginliğin daha büyük kaynağı Yarvin’in otokratik bağlanma tarzıydı. Kavga ettiklerinde, düşmanlıkları sona erdirmek için mantıklı bir gerekçe sunmasını ısrarla istiyordu, diyor Laurenson. Yarvin’in kurnaz kişisel saldırılarının, kamuoyundaki tartışmalardaki tavrına benzediğini düşünüyordu. “Mantıklı görünen ama aslında yanlış açıklamalar uyduruyor; yaptıklarını işaret etmeye çalışan kişinin karakterine saldırıyor; bu, ruha yönelik bir DDOS saldırısı gibi,” diye yazdığı e-postada, birden fazla kaynaktan gelen trafikle sunucuyu çökertme stratejisine atıfta bulunuyordu. Laurenson’un arkadaşı ve Yarvin ile kendi aralarında da anlaşmazlıkları olan James Dama, “Lydia’nın kilosu veya görünüşü hakkında kaba şakalar yapar, kimse gülmez, sonra da Lydia’ya kendini beğenmiş olduğu için kızardı,” diye hatırlıyor (Yarvin’in ilk kız arkadaşı Tanner da benzer bir hakaret ve talep döngüsünden bahsetti).
Laurenson ve Yarvin, Laurenson hamileyken 2022 yazında ayrıldı. Yarvin, yakınlık arzusunun Laurenson’a “baskıcı ve boğucu” gelmiş olabileceğini ve “iğneleyici şakalar” yapma gibi kötü bir alışkanlığı olduğunu söylüyor ama ilişkisi boyunca kasıtlı olarak acımasız davrandığını kabul etmiyor (İlişki bittikten sonra, “doğal içgüdüm, her fırsatta onu küçük düşürmekti” diye ekliyor ve bunun “çok iyi yaptığı bir şey” olduğunu belirtiyor). Oğullarının doğduğu aralık ayından birkaç hafta sonra, Yarvin kısmi velayet davası açtı ve velayeti aldı. Aile mahkemesinde devam eden dava hâlâ sert geçiyor. Arabulucu, geçen yıl “Ebeveynler neredeyse hiçbir konuda anlaşamıyor,” diyordu.
Artık bir çocukları olduğu için Laurenson, Yarvin’in kendi çocukluğunu düşünerek çok zaman geçiriyor. “Sınıfın palyaçosu gibi, çok ilgi bekliyor,” diyor. Ona göre, Yarvin’in kışkırtıcı bir ideolojiyi benimsemesi, bir tür “yineleme kompulsifliği” gibi görünüyordu; bu, büyürken maruz kaldığı dışlanmayı yeniden çerçevelendirmesine olanak tanıyan bir psikolojik savunma mekanizmasıydı. Amerika’nın yaşayan en ünlü monarşisti olarak, insanların onu kişiliği için değil, aşırı fikirleri için reddettiğini kendine söyleyebiliyordu. Onun “monarşistlik” fikrini önce bir tür entelektüel spor olarak, biraz da Usenet’ten esinlenerek benimsediğini, sonra da Borges’in öyküsündeki paralel dünya gibi, yavaş yavaş kendi gerçekliğini kazanıp kazanmadığını merak ediyordu. “Sanki insanların seni hayranlıkla izlediği ve istediğin kadar trolleme yapmana izin verdiği bir yer buldun ve sonra da o dünyada yaşamaya başladın, öyle mi?” diye soruyordu.
Son on yılda liberalizm, siyasi yelpazenin her iki kanadından da darbe aldı. Soldaki eleştirmenleri, liberalizmin ölçülü ve kademeli yaklaşımını, iklim değişikliği, eşitsizlik, etnik milliyetçi sağın yükselişi gibi günümüzün çok sayıda acil sorunu ile bağdaşmaz buluyor. Buna karşılık muhafazakârlar, liberalizmi geleneksel değerleri ayaklar altına alan kültürel bir canavar olarak resmediyor. Notre Dame Üniversitesi’nden siyaset bilimci Patrick Deneen, Why Liberalism Failed [Liberalizm Neden Başarısız Oldu?] (2018) adlı kitabında, günümüz Amerika’sının bireysel özgürlüğe verdiği önemin aile, inanç ve toplumu feda ettiğini ve bizi “haklarla donatılmış, özgürlüğümüzle tanımlanan, fakat güvensiz, güçsüz, korkak ve yalnız, giderek daha ayrı, özerk ve ilişkiden yoksun bireyler” haline getirdiğini savunuyor. Adrian Vermeule dahil olmak üzere diğer post-liberal teorisyenler, devletin açıkça Katolik bir “ortak iyilik” adına belirli hakları kısıtlamasını öneriyorlar.
Yarvin ise daha basit ve libidinal olarak daha tatmin edici bir şey talep ediyor: her şeyi yakıp yeniden baştan başlamak. Yetmişli yılların sonlarında neoliberalizmin ortaya çıkmasından bu yana, siyasi liderler yönetişimi giderek kurumsal yönetim gibi ele almaya başladı, vatandaşları müşterilere dönüştürdü ve hizmetleri özelleştirdi. Sonuç, daha büyük eşitsizlik, zayıflamış bir sosyal güvenlik ağı ve bu sorunların sorumlusunun demokrasinin kendisi olduğu yönünde yaygın bir algı oldu. Bu da, Yarvin’in şu anda övdüğü otokratik verimliliğe olan iştahı artırdı. Tarihçi Suzanne Schneider, “Yarvin’in programı, küresel ısınma ya da savaş makinesi gibi şeyleri değiştirmek için yapılan çabaların boşuna olduğu hissedilen neoliberal bir dönemde cazip görünebilir,” diyor. “Arkanıza yaslanıp, hiçbir şey umursamadan, başkalarına işleri yönetmesine izin verebilirsiniz.” Yarvin, insanlığın gelişmesi veya genel olarak insanlar hakkında pek bir şey söylemiyor. Eserlerinde insanlar, sürüye katılacak koyunlar, düzeltilmesi gereken aptallar veya solcu kuklacılar tarafından kontrol edilen kuklalar olarak görünüyor.
Yarvin dikkat çekme konusunda ne kadar yetenekli olursa olsun, eserleri dikkatli bir incelemeye dayanamıyor. Çalışmaları, onun karamsar sezgilerine uydurmak için uydurulmuş sahte üçlü mantık ve argümanlarla dolu. Çok okumuş, ama bilgisini aynı gerici masal için malzeme olarak kullanıyor: Bir zamanlar insanlar yerlerini bilirlerdi ve uyum içinde yaşarlardı; sonra Aydınlanma geldi ve eşitlikçiliğin “soylu yalanı” ile dünyayı kargaşaya sürükledi. Yarvin, akademisyenleri tarihi Marvel filmleri gibi, aşırı basitleştirilmiş kahramanlar ve kötü adamlarla ele aldıkları için sık sık eleştirir, ama Napolyon’u “girişimci” olarak nitelendirerek bu resme ne kattığı belirsiz (Shakespeare’in oyunlarının aslında on yedinci Oxford Kontu tarafından yazıldığı ve Amerikan İç Savaşı’nın, onun deyimiyle “Ayrılma Savaşı”nın, siyahi Amerikalıların yaşam koşullarını kötüleştirdiği şeklindeki revizyonist teorileri destekler). “Birincil kaynakların güzel yanı, genellikle tek bir kaynakla argümanınızı kanıtlayabilmeniz,” diye ilan ediyor ki bu tarihçiler için epey yeni bir bilgi olacaktır.
En sert eleştirmenleri sağdan geliyor. Muhafazakâr aktivist Rufo, Yarvin’in “çocukça hakaretler, paranoya nöbetleri, kalın italik yazılar, anlamsız konudan sapmalar, rekabetçi bibliyografya ve karikatürlere atıflar”dan oluşan bir tartışma tarzına sahip bir “sofist” olduğunu yazıyor. Rufo, “Birisi senin gerçekte ne düşündüğünü anlamaya çalıştığında, orada pek bir şey olmadığını fark etmekten kendini alamaz,” diye ekliyor. Yarvin’in fikirlerine en cömert yaklaşım, görünüşte uzak iddiaları bile kanıtlarla değerlendirmeyi övünen rasyonalist hareketle bağlantılı blog yazarlarından geliyor. Ne var ki, onların olağanüstü sabrı da tükenmeye başladı. Ünlü bilgisayar bilimci Scott Aaronson, aralarındaki konuşmalar hakkında, “Bana asla eşit olarak hitap etmedi, sadece beyni yıkanmış bir kişi olarak gördü” diyor. “Sanki bana mutlu kölelerin şarkı söylediği bir kitap daha okutursa ya da F.D.R. hakkında bir monolog daha yaparsa, sonunda gerçeği göreceğimi düşünüyor gibiydi.”
Mesele entelektüel ciddiyet olmayabilir. Yarvin’in polemikleri, nerd hıncı ve plütokratik iktidar iradesine bir gerekçe arayan sağcılar için yararlı oldu. Connecticut’tan Demokrat senatör Chris Murphy, “Bu adamın konuyla ilgili tutarlı bir teorisi yok” diyor. “Sadece birçok Cumhuriyetçinin duymak istediği şeyleri yüksek sesle söylüyor.”
Güç tapıncını insan onuruna saygısızlıkla birleştiren bir dünya görüşünün totaliter sonunu tahmin etmek zor değil; bazılarının deyimiyle faşizm. İdeolojik düşmanı Bolşevikler gibi, Yarvin de Ütopya’nın önündeki tek engelin onu gerçekleştirmek için her yolu kullanmaya isteksizlik olduğuna inanıyor gibi görünüyor. Rejimine geçişin barışçıl, hatta neşeli olacağını iddia ediyor, fakat eserlerinde şiddet fantezileri alazlanıyor. Mart ayında Substack’te yayınladığı bir yazıda, “Monark, soyluları veya kitleleri gerçekten soykırıma uğratmaya hazır değilse, onların sadakatini kazanmak zorundadır,” diyordu. “Bu insanları kuş gribi olan hindiler gibi köpükleyecek değilsiniz, değil mi?”(4)
Yarvin’in dünyanın nasıl işleyişi gerektiğine dair güçlü görüşleri bu profile de yansıdı. Önerilerinden bazıları ilgi çekiciydi: Eski kız arkadaşlarından biriyle bir tartışma programı düzenleme fikrini ortaya attı ve beni, Usame’nin oğullarından biri olan Ömer bin Ladin ile bir toplantı için Doha’ya davet etti. Diğerleri ise yılışıktı. Bir keresinde, “aşırı” kelimesini kullanmamı eleştiren dokuz mesaj gönderdi. Bu kelimenin “düşmanca ve aşağılayıcı” olduğunu ve makalemde kullanılmaması gerektiğini söyledi (Daha önce, kayıtlı konuşmalarımızda, mevcut yönetimdeki herkesten daha “aşırı” olduğu konusunda defalarca övünmüştü). Watergate Oteli’ndeki Taç Giyme Balosu’ndan birkaç gün sonra, New Yorker dergisine mektup yazarak, yayıncısının izni olmadan içeri girdiğim için şikayet etti; bu olayın “Watergate 2”ye dönüşmemesini umduğunu söyledi ve kendini “kesinlikle bu ortamdaki en medya dostu kişi” olarak nitelendirdi! (Passage Press’teki yayıncısı ve balonun sunucusu Jonathan Keeperman, bir keresinde Cumhuriyetçi Parti’nin “gazetecileri lamba direğine asması”, yani linç etmesi gerektiğini önermişti, bu yüzden bu pek de zor bir şey değil).
Bu kış bir sabah, Yarvin’den habercilik tekniğimle ilgili endişelerini dile getiren yirmi sekiz mesajla uyandım. “Sorun, senin işleyişinin gevşek olması ve bunun düşük kaliteli içerik ürettiğini hissetmem,” diye yazıyordu. “İşleyiş çatışmacı olmadığında, neyle mücadele ettiğimi bilemiyorum.” Kısaca, benim “fikirleri anlamak için çok aptal” olup olmadığımı ya da Orwell’in ‘crimestop’ olarak adlandırdığı zihinsel oto-sansüre boyun eğip eğmediğimi düşünüyordu. Bana, Doğu Alman bir oyun yazarı ile onu gözetlemekle görevli bir Stasi ajanı arasındaki ilişkiyi anlatan Oscar ödüllü film “The Lives of Others”ı [Başkalarının Hayatı] izlememi tavsiye ediyordu. Stasi ajanı, diye yazıyordu, “oyun yazarının fikirlerini *düşünmeye gerek duymadan* yazabiliyor. Muhalif fikirlere ‘karşı’ olduğu için değil, bu fikirlerin beynine girmesine bile izin vermiyor.” Filmde, Stasi ajanı sonunda oyun yazarının görüşlerine sempati duymaya başlayınca “kırılıyor”. Yarvin, herhalde oyun yazarıydı.
Öte yandan, beni bir “NPC” ya da oyuncu olmayan karakter olarak görmeye başladığını söyledi. Bana “Blade Runner” filminde androidleri insanlardan ayırmak için kullanılan hayali sınav olan Voight-Kampff testini yapmayı öneriyordu. Onun versiyonunda ikimiz “boş levha teorisi” ile “ırkçılık” hakkında tartışacak ve konuşmamızı kaydedecektik (“Irkçılık” derken elbette insan biyolojik çeşitliliğini kastediyorum, diye açıklıyordu). Habercilik sürecimin talep üzerine testlere tabi tutulmayı içermediğini açıkladığımda, bana W. H. Auden’ın Prag Baharı’nı bastırmak için Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’yı işgalini anlatan “August 1968” [Ağustos 1968] adlı şiirinin ekran görüntüsünü gönderdi:
Ogre, ogrelerin yapabileceği şeyleri yapar
İnsanların yapamayacağı şeyler
Ama bir ödül onun ulaşamayacağı bir yerde
Ogre konuşmayı öğrenemez
Devamında, “reklamın iyisi kötüsü olmaz” diye bu habere katılmayı kabul ettiğini, ama şimdi mümkünse bunu engellemeye çalışacağını söylüyordu.
Mesajları ile Thiel ve diğer arkadaşlarına medyayla ilişkilerinde sergilemelerini tavsiye ettiği soğukkanlı tavrı arasındaki tezat beni çok etkiledi. Yarvin’in kimliğini ortaya çıkaran 2013 tarihli TechCrunch makalesinin yayınlanmasının ardından, girişimci Balaji Srinivasan bir e-postada, “Karanlık Aydınlanma takipçilerini tek bir savunmasız ve düşmanca muhabirin üzerine salarak kimliklerini ifşa etmelerini” önermiş, Yarvin onu vazgeçirmişti. “Heartiste ne derdi?” diye sormuştu Yarvin, beyaz milliyetçi çöpçatan blogu “Chateau Heartiste”ye atıfta bulunarak. “Neredeyse her zaman, doğru alfa cevabı ‘hiçbir şey’dir. Hiçbir şey söyleme. Hiçbir şey yapma.”
Şubat sonlarında ılık bir öğleden sonra, Yarvin ve eşi Kristine, Güney Fransa’da bir köy yolunda arabayla gidiyorlardı. Onlara belgeselciler Brun ve Díaz eşlik ediyordu. “Nereye gidiyoruz, Kristine?” diye sordu Brun, yolcu koltuğundan, kamerayı arkaya çevirerek yanımdaki onu çekmeye başladı.
Kristine, sadece çok belirsiz bir fikri olduğunu söyledi. “Açıkçası, her şeyi son dakikada söylüyor,” diye açıklıyordu. “Köpek olmak gibi bir şey. Arabaya bindiğini biliyorsun, ama köpek parkına mı gideceksin, veterinere mi gideceksin, oraya varana kadar bilmiyorsun.”
“Spontaneite,” diye araya girdi Yarvin.
“Bu kelime tam da bunu ifade ediyor,” diye alay etti Kristine.
78 yaşındaki romancı ve broşür yazarı Renaud Camus ile buluşmak üzereydik. Camus, 2011 yılında, liberal elitlerin beyaz Avrupalıları Afrika ve Orta Doğu’dan gelen göçmenlerle değiştirmek için bir komplo kurduklarını iddia eden kışkırtıcı bir manifesto olan “Büyük Yerinden Etme” [The Great Replacement] adlı kitabını yayınlamıştı. Kitabın başlığı, o günden bu yana dünyanın dört bir yanındaki beyaz milliyetçilerin sloganı haline geldi. 2017’de Virginia’nın Charlottesville kentinde yürüyüşçüler “Bizi yerimizden edemezsiniz” sloganını atarken, iki yıl sonra Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde Camus’nun kitabıyla aynı başlıklı bir manifesto yayınlayan bir adam 51 Müslümanı öldürmüştü.
Bir tepenin zirvesine ulaştığımızda, Camus’nun kalesi Château de Plieux’nun duvarları göründü. “Albert Camus ile akrabalığı var mı, bilen var mı?” diye sordu Yarvin. “Albert ile akrabalığı yok ama sevimli, yaşlı, eşcinsel, edebiyatçı bir Fransız.”
Venezuelalı Brun, Camus’nun “Yabancılar giremez” yazan bir tabela asmış olsaydı ne yapacağını merak etti.
“Peki, bizim yerimizi almaya mı geldin?” diye şaka yaptı Kristine. Kimse tepki vermedi.
Yarvin kapının yanındaki etkileyici metal zili çaldı ve kısa süre sonra Camus’nun partneri Pierre Jolibert bizi içeriye davet etti. Yukarıda Camus bir şişe şampanya ile bizi bekliyordu. Manikürlü beyaz sakalı, kahverengi kadife ceketi, papyonu ve altın cep saati zinciri ile 19. yüzyıldan kalma bir edebiyatçıya benziyordu. Mükemmel İngilizce ve İngiliz aksanıyla konuşan Camus, Paris’teki küçük dairesine kitapları sığmaz hale gelince, 1300’lü yıllardan kalma bu şatoyu satın almaktan başka seçeneği olmadığını söylüyordu. Bu olay 35 yıl önceydi. Şimdi, devasa çalışma odasını kaplayan kitap yığınlarına bakarak, burada da aynı sorunla karşılaştığını söylüyor.
Birkaç kadeh şampanya içtikten sonra Yarvin, Camus’ye bir dizi soru sorsa da, ev sahibinin tam bir cevap vermesini nadiren bekledi. Camus, Philippe Pétain hakkında ne düşünüyordu? Charles de Gaulle? III. Napolyon? I. Napolyon? Ernst Jünger? Ernst von Salomon? Ezra Pound? Basil Bunting? Eski tırı vırı şampiyonu Yarvin, bir etkileşimden çok, bilgisini sergilediği için başını okşatmak istiyor gibi görünüyordu.
Aşağıya öğle yemeği –kızarmış ördek dilimleri, Lorraine usulü kiş, kırmızı şarap– için indikten sonra Yarvin çapraz sorgusuna devam etti. Camus, Thomas Carlyle’ı nasıl değerlendiriyordu? Michel Houellebecq? XIV. Louis? Charles Maurras bugün hayatta olsaydı ona ne derdi? Dostoyevski, Covid laboratuvar sızıntısı teorisi hakkında ne düşünürdü?
Camus, Yarvin özellikle tuhaf bir soru sorduğunda tiz bir kahkaha atıyordu, fakat konuğunun, Yarvin’in aslında erkek olduğunu düşündüğü Fransa First Lady’si Brigitte Macron hakkında tekrar tekrar sorduğu sorular karşısında şaşkına dönmüştü. Camus, Avrupa’ya beyaz olmayan göçün artmasına atıfta bulunarak, “Kıtanın tarihindeki en önemli meseleyle uğraşıyoruz” diye haykırıyordu, “Bayan Macron’un erkek ya da kadın olması ne önemi var?”
Brun, dışarıdan çekim yapabilmek için adamlara pencereye geçmelerini istedi. Yarvin, aşağıda düzgünce işlenmiş tarlaların oluşturduğu mozaik manzaraya bakarken, Büyük Yerinden Etme’den tarihin “en büyük suçlarından biri” olarak bahsetti. “Holokost’tan daha mı büyük? Bilmiyorum… Henüz sonuçlarını görmedik.” Geldiğinden beri içki içiyordu ve duygusal bir durumda görünüyordu. “Üç çocuğum var,” diyordu Camus’ya. “Onlar da sıraya dizilip toplu mezarlara götürülecek mi?” Jean Raspail’in, Hintli göçmenlerin Avrupa ülkelerini yok ettiği kıyamet romanı “Azizlerin Kampı” (1973) hakkında konuşuyorlardı. Hıçkırarak devam etti: “Çocuklarımın yirmi ikinci yüzyılda ölmesini istiyorum. Onların çılgın bir postkolonyal Holokost yaşamalarını istemiyorum.”
Tatlı, kahve ve Guadeloupe romundan sonra akşam yürüyüşü zamanı gelmişti. Camus, tahta bastonuyla Yarvin’i Plieux’nun küçük kasabasında gezdirdi. Bahar erken gelmişti: bir kiraz ağacı küçük çiçeklerle açmıştı. Yerel kilisenin önünden geçerken Yarvin, Laurenson’la birlikte büyüttüğü çocuğun fotoğrafını Camus’ya göstermek için telefonunu çıkardı. “O çocuğun annesi karım değildi,” dedi güvenle. Bir an sonra, C. P. Cavafy’nin bir şiirini okurken yine gözyaşlarına boğuldu.
Yarvin ve Camus önden giderken, film ekibi günün çekimlerini değerlendirmek için durdu. Brun, Yarvin’in “Airplane!” filmindeki, çok konuşan ve yanındaki yolcuları intihara sürükleyen çenesi düşük karakteri hatırlattığını söyledi. Camus’nun bu öğleden sonra ne düşündüğünü merak ettik. Çok geçmeden öğrendik. Camus günlüğüne, “Entelektüel alışverişler ticari alışverişler olsaydı –ki bir dereceye kadar öyleler– benim ihracatım ithalatımın yüzde birini bile karşılamazdı,” diye yazdı ve ertesi gün internette yayınladı. “Ziyaretçi geldiğinden gittiğine kadar beş saat boyunca hiç durmadan konuştu, çok hızlı ve çok yüksek sesle, sadece ölen karısı hakkında konuşurken ve daha da garip bir şekilde bazı siyasi durumlar hakkında konuşurken meraktan gözyaşlarına boğuldu.”
Hepimiz şatoya döndüğümüzde hava kararmıştı. “Misafirperverliğiniz, ördeğiniz ve şatonuz için çok teşekkür ederim,” dedi Yarvin, etrafına bakarak. “Buna ne kadar para harcadınız?”
Kristine, Yarvin’in kolunu sevgiyle sıkarak, “İnsanlara böyle bir şeyi soramazsın!” dedi.
Camus, Yarvin’e hatıra olarak bazı kitaplarını verdi, ama Yarvin’in zihni çoktan başka yerlerdeydi. Yarın Paris’e uçacak ve bir grup kırmızı haplı Zoomers ve bir zamanlar Fransa cumhurbaşkanlığına aday olan aşırı sağcı polemikçi Éric Zemmour ile buluşacaktı.
Arabaya doğru yürürken, Yarvin performansıyla ilgili çocuksu bir heyecanla konuşup duruyordu. Bana ve film ekibine döndü. “İyi miydi?” diye sordu. “İyi miydi?”
Dipnotlar:
(1) Overton penceresi, belirli bir zamanda ana akım nüfus tarafından politik olarak kabul edilebilir konu ve argüman aralığına verilen ad; “söylem penceresi” olarak da bilinir. (ç.n.)
(2) Götterdämmerung, Almanca “Tanrıların Şafağı.” Felaketle sonuçlanan şiddet ve kargaşayla karakterize edilen bir toplumun veya rejimin çöküşü. Ayrıca Richard Wagner’in Nibelungen Yüzüğü (Der Ring des Nibelungen) adlı opera dörtlemesinin sonuncusu. (ç.n.)
(3) İngiliz masal kahramanı. Başka versiyonları olmakla birlikte, evlerinden bir nedenle ayrılan üç ayının mekanına giren genç bir kızın burayı dilediği gibi kullanıp sonra evin sahipleri gelince sırra kadem basmasını anlatır. (ç.n.)
(4) İngilizce metindeki orijinal sözcük “foam.” Foaming veya köpükle öldürme/köpükleme, geniş bir alana köpük püskürterek nefes almayı engellemek ve sonunda boğulmaya neden olmak suretiyle çiftlik hayvanlarını toplu olarak öldürme yöntemi. (ç.n.)
Dünya Basını
Amerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar

Ekonomist Richard Wolff, akademisyen Cornel West ve siyaset bilimci Norman Finkelstein, katıldıkları ortak yayında Amerikan imparatorluğunun gerilemesini ve solun yapısal krizini değerlendirdi. Düşünürler, refah modelinin çöküşünden üniversitelerdeki sansüre ve Gazze soykırımına kadar uzanan başlıklarda toplumun içine sürüklendiği kurumsal inkâr ortamını eleştirdi.
ABD’li yayıncı Robinson Erhardt’ın YouTube şovunda bir araya gelen üç kıdemli düşünür, Amerikan siyasetindeki yapısal tıkanmayı, sol hareketin krizini ve ülkenin içine sürüklendiği derin inkâr ortamını ele aldı.
Yayına Massachusetts Amherst Üniversitesi Emekli Ekonomi Profesörü ve İşyerinde Demokrasi adlı sivil girişimin kurucusu Richard Wolff, Union İlahiyat Fakültesi Dietrich Bonhoeffer Kürsüsü Başkanı Cornel West ve Princeton Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü mezunu yazar Norman Finkelstein katıldı.
Toplantıda Amerikan imparatorluğunun gerileme süreci, işçi sınıfının dağılması, New York yerel siyasetindeki uzlaşmalar, aşırı sağın yükselişi ve üniversitelerdeki akademik baskılar ayrıntılı bir biçimde irdelendi. Katılımcılar, toplumun geniş kesimlerinin gerçeklerden kopmasına yol açan kurumsal mekanizmaları ve örgütlü halk gücünün yokluğunda siyasetçilerin hesap vermekten nasıl kaçındığını tartıştı.
“Hiçbir bireyin tek başına kurumsal bir etki yaratması mümkün değildir”
Program yöneticisi Robinson’ın seçimleri kazanan herhangi bir liderin ülkeyi gerçekten değiştirip değiştiremeyeceğine yönelik sorusunu yanıtlayan akademisyen Cornel West, sistemin sınırlarına dikkat çekti. West, bireysel zaferlerin tek başına yapısal dönüşüm yaratamayacağını vurguladı.
West, “Yozlaşmanın, bürokratik ataletin ve Amerikan imparatorluğunun hem iç hem dış politikadaki kaldıraçlarını ellerinde tutan tekeller ile oligarşilerin ulaştığı seviye nedeniyle, zamana yayılan güçlü toplumsal hareketlere sahip olmak zorundasınız. Bu durum mücadeleyi bırakacağımız anlamına gelmez; yalnızca karşımızda ne olduğunu dürüstçe kavramamız gerektiğini gösterir” sözlerini kullandı.
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecini hatırlatan West, Amerikan imparatorluğu akıl almaz bir çürüme ve çöküş yaşarken ülkenin en köklü direniş geleneklerini canlı tutmaya çalıştıklarını belirtti. West, emperyalizme, kapitalizme ve beyaz üstünlükçülüğe karşı sahada somut birliktelikler kuran Paul Robeson, William Edward Burghardt Du Bois ve Harry Magdoff gibi figürlerin temsil ettiği ahlaki mirasa işaret etti.
“Ortada çalışan insanlar var ancak artık bir işçi sınıfı kalmadı”
Sözü devralan Norman Finkelstein, günümüz toplumunda radikal bir dönüşümü tetikleyecek nesnel bir siyasi gücün mevcut olmadığını dile getirdi. Karl Marx’ın kapitalizmin üretim birimlerini merkezileştirerek kitleleri kaynaştıracağı yönündeki öngörüsünü hatırlatan Finkelstein, bu yapının tamamen tasfiye edildiğini aktardı.
Finkelstein, “Marx kapitalizmin devasa üretim birimleri yaratacağını, kitleleri sosyalleştirip derin dayanışma bağları kuracağını ve sistemin merkezindeki bu gücün örgütlendiğinde çarkları durdurabileceğini söyledi. Fakat bu zemin artık yok; evet çalışan insanlar var ama klasik anlamda bir işçi sınıfı kalmadı çünkü herkes bütünüyle atomize edilmiş vaziyette” ifadelerini kullandı.
İnsanların parça başı ve güvencesiz işlere mahkûm edildiğini belirten Finkelstein, bu çalışma modelinde dayanışma duygusunun yeşeremeyeceğini söyledi. Finkelstein, “İnsanlar iş arkadaşlarını neredeyse hiç tanımıyor ve artık ekonominin merkezinde yer almıyorlar; en büyük dağıtım ağında bütün işçiler greve gitse bile alışveriş hemen geleneksel mağazalara kayar ve sistem işlemeyi sürdürür” diye ekledi.

“Seçmenlerinize yaptıklarınız için bir açıklama borçlu değil misiniz?”
Kurumsal yapıların ve sendikal tabanın gerilemesinin siyasetçiler üzerindeki denetimi bütünüyle ortadan kaldırdığına değinen Finkelstein, eleştirilerini New York Eyalet Meclisi Üyesi Zohran Mamdani üzerinden somutlaştırdı. Mamdani’nin belediye başkanlığı hedefine giden yolda temel ilkelerinden vazgeçtiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Mamdani göreve geldiğinde New York’un en zengin ailelerinden birine mensup olan Jessica Tisch’i emniyet müdürü olarak tutacağını söylüyor. Ardından Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesinin finanse ettiği Hakeem Jeffries’e destek vereceğini ilan ediyor ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna geldiğinde düzenlenen protestoya katılmayacağını belirtiyor” dedi.
Siyasetçinin bu kararları alırken halka tek bir tatmin edici gerekçe sunmadığını aktaran Finkelstein, sert tepki gösterdi. Finkelstein, “Senin için kapı kapı dolaşan doksan bin insan vardı; onlara yaptıkların için bir açıklama borçlu değil misin, neden on dördüncü Louis gibi davranıyorsun?” sözleriyle tepkisini paylaştı.
Mamdani’nin Netanyahu’yu New York’a geldiğinde tutuklayacağını vadedip ardından yasal olarak bunu yapamayacağını söylediğini hatırlatan Finkelstein, protestolara da katılmamasını eleştirdi. Finkelstein, geçmişte Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı rejimine karşı konsolosluk önünde yapılan eylemlerde belediye başkanlarının ve milletvekillerinin bizzat gözaltına alındığını hatırlattı.
Finkelstein, bir yöneticinin profesyonel hayatı dışında bir yurttaş olarak eylemlere katılabileceğini belirterek, “Seçmen tabanının kurumsal bir gücü olmadığı için hesap sorulamıyor; onu seçen insanlar sendikalarda örgütlü değil ve ‘Bir dakika dostum, senin seçim vaadin bu değildi’ diyemiyorlar” şeklinde konuştu.
“Karşımdaki inkâr dalgasının ulaştığı devasa boyut beni afallatıyor”
Ekonomist Richard Wolff, Finkelstein’ın tespitlerine katılarak Amerikan toplumunun her kademesine sinmiş olan inkâr psikolojisini değerlendirdi. Bir psikoterapistle evli olduğunu ve inkâr mekanizmasını gündelik hayatta yakından gözlemlediğini aktaran Wolff, rahatlatıcı hayallerin hakikatlerin üzerini örttüğünü söyledi.
Wolff, “Etrafımda gördüğüm inkâr seviyesi beni dehşete düşürüyor; insanlar rahatlatıcı mecazlara odaklanarak kendi uyuşukluklarında kalmayı seçiyorlar. Cornell Üniversitesinde bir öğrenci yurdunda genç bir kadının başına gelen korkunç olayları ve üniversitenin bunu gizlemek için nasıl bir inkâr kozası ördüğünü okuduğumda bunun hiç de istisnai olmadığını bir kez daha gördüm” dedi.
Görev yaptığı altı üniversitede ve büyük hastanelerde benzer skandalların kurum itibarını korumak adına örtbas edildiğini aktaran Wolff, aynı mantığın dış politikada da devrede olduğunu belirtti. Wolff, Birleşik Devletler ve İsrail’in düzenli olarak İran’ı hedef almasına rağmen basında daima karşı tarafın saldırgan olarak resmedildiğini dile getirdi.
Aynı çarpıtmanın Ukrayna savaşında da yaşandığına işaret eden Wolff, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünün yirmi yıl boyunca Rusya sınırına doğru genişlemesinin görmezden gelindiğini aktardı. Wolff, ana akım medyanın bu kuşatmayı hesaba katmadan saldırıları sebepsiz gibi sunmasının arkasındaki psikolojik körlüğü sorguladı.
“Amerika küresel sömürgecilik mirasını devraldığı gerçeğini gizledi”
Finkelstein’ın 1960’lı yıllarda halkın yüzde sekseninin refah içinde yaşadığı düzenin bugün tükenip tükenmediği sorusunu yanıtlayan Richard Wolff, meselenin köklerinin sömürgecilik tarihine uzandığını belirtti. Avrupa’nın üç asır boyunca dünyayı yağmaladığını ve bunun 1884 Berlin Konferansı ile zirveye ulaştığını hatırlattı.
Wolff, “Kapitalizm küresel bir pazar yarattı ancak bu süreç Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da muazzam bir zenginlik biriktirirken dünyanın geri kalanının kaynaklarını kuruttu. Sömürgeci güçler arasındaki bu büyüme yarışı nihayetinde insanlık tarihinin en yıkıcı iki dünya savaşıyla kendi kendini yok etti” ifadelerini kullandı.
Birleşik Devletler’in coğrafi konumu ve yıkımdan uzak kalması sayesinde bu savaşlardan kazançlı çıkan tek güç olduğuna değinen Wolff, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği yirmi yedi milyon yurttaşını kaybederken Amerikan kaybının dört yüz bin civarında kaldığına işaret etti. Wolff, bu tarihsel farkın ekonomik sonuçlarını açıkladı.
Wolff, “aBD bombalanmadığı ve sömürgelerini kaybetmediği için Avrupalıların boşalttığı bütün sömürge alanlarını devraldı. İngilizler Hindistan’dan, Fransızlar Afrika’dan çekildiğinde yerlerine Amerikan ordusu ve şirketleri girdi; ardından ‘Biz sömürgeci değiliz, demokrasi taşıyoruz’ diyerek bu mirası inkâr ettiler” dedi.
Avrupa’nın artık kıtaya yönelen küresel tepkiler karşısında önemsizleştiğini ve adeta turistik bir alana dönüştüğünü kaydeden Wolff, Almanya’da Friedrich Merz ve Fransa’da Emmanuel Macron gibi liderlerin meşruiyet kaybı yaşadığını vurguladı.
“Sistem artık nüfusun yüzde sekseninin aleyhine işleyecek biçimde çöktü”
Finkelstein, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ekonomik denklemde toplumun yüzde sekseninin kazandığı, yüzde yirmisinin ise sistemin dışında kaldığı günlerin tersine döndüğünü ifade etti. Bugün ise tablonun tamamen tersine döndüğünü ve sistemin yalnızca yüzde yirmilik bir azınlığa hizmet ettiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Bugün Amerika’da sistem nüfusun yüzde sekseni için iflas etmiş durumda; en iyi örgütlenmiş radikal hareket bile iktidara gelse mevcut yapının sınırları içinde bu dengenin yeniden halkın lehine çevrilmesi mümkün mü, yoksa sistem tüm potansiyelini tüketmiş mi bulunuyor?” sorusunu yöneltti.
Wolff bu tespiti onaylayarak, Amerikan imparatorluğunun tıpkı bitmiş bir evliliği kabullenemeyen çiftler gibi derin bir inkâr içinde bocaladığını söyledi. Sağcı seçmenlerin “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganına sarılmasının da aslında ülkenin artık harika olmadığının üstü kapalı bir itirafı olduğunu vurguladı.
Wolff, “Yetmiş yıllık antikomünist propagandanın ardından Amerikan işçi sınıfı sağa yöneldi çünkü Donald Trump her şeyi sihirli bir biçimde geri getireceğini vadetti. Fabrikaların geri döneceğini söyledi ancak hiçbir şey geri gelmedi; sağın bu vaatleri yerine getiremediği anlaşıldığında halk tıpkı 1930’larda olduğu gibi yeniden sola yönelecektir” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise bu iyimser yaklaşıma karşı çıkarak sendikalı işçi oranının yüzde sekize kadar gerilediğini ve üretim merkezlerinin tasfiye edildiği bir yapıda klasik manada bir işçi sınıfının kalmadığını tekrarladı. Bernie Sanders’ın servetin ve gücün bir avuç azınlığın elinde toplandığı yönündeki tespitinin doğruluğunu hatırlatarak, bu güce meydan okuyacak örgütlü bir odağın eksikliğini vurguladı.
“Bu koşullar altında ortaya yalnızca sol bir popülizm çıkabiliyor”
Tartışmaya dahil olan Cornel West, güçlü bir sınıf bilincinin ve örgütlenmesinin bulunmadığı Amerikan imparatorluğunda varılabilecek en ileri noktanın sol popülizm olduğunu aktardı. West, Birleşik Devletler’de sermayenin işçi sınıfı hareketlerini tarih boyunca acımasızca ezdiğine işaret etti.
West, “Lenin Amerika’yı sermaye diktatörlüğü olarak tanımlarken işçilerin 1935 yılına kadar toplu sözleşme hakkına dahi sahip olamadığını kastediyordu; Arjantin bu hakka Birleşik Devletler’den tam yüz yıl önce, 1836’da kavuşmuştu. Amerika’da özel şirketler eyalet ordularından daha büyük özel dedektif orduları besliyordu; böylesi bir baskı altında sınıf bilinci nasıl kök salabilir?” diye sordu.
Sınıf bilincinin bastırıldığı bu atmosferde ortaya çıkan sol popülizmin ırkçılık ve sömürgecilik geçmişiyle yüzleşmekte zorlandığını belirten West, yerli halkların yok sayıldığını ve köleleştirilen siyah işçilerin geleneksel ücretli emek kalıplarına sığdırılamadığını aktardı. Bernie Sanders’ın kampanyalarında da bu sınırlarla karşılaştıklarını dile getirdi.
West, “Bernie ile yüzlerce miting yaptık ancak siyah toplumun tarihsel deneyimine ve maruz kaldığı beyaz üstünlükçü mirasa tam anlamıyla hitap edemedik. Siyah özgürlük mücadelesinden gelen pek çok insan neoliberal Demokrat Parti tarafından esir alınmıştı ve onların gözünde bizler organik bağı olmayan yabancılar gibi kaldık” ifadelerini kullandı.
Demokratik Sosyalistlerin tabanının da sanayi işçilerinden ziyade soylulaştırma mağduru eğitimli orta sınıflara kaydığını kaydeden West, bu dönüşümün hareketin dinamiklerini değiştirdiğini açıkladı.
“Sıradan insanların tükenen umutları beni tarifsiz bir öfkeye boğuyor”
Genç kuşakların her siyasi atılımın ardından uğradığı hayal kırıklığına değinen Norman Finkelstein, Mamdani’nin sergilediği uzlaşmacı tavrın kitlelerde yarattığı duygusal yıkımı anlattı. Finkelstein, Bernie Sanders’ın 2016 ve 2020 hezimetlerinin ardından gençlerin yeniden harekete geçtiğini ancak hızla moralsizliğe itildiğini aktardı.
Finkelstein, “Mamdani ne yapıyor; gençlerin umutlarını örgütledi, insanlar sokaklara döküldü ama sen gidip yıllardır kafamıza cop indiren polis teşkilatının müdürünü yerinde tutuyorsun. Netanyahu’yu tutuklayacağını söyledikten sonra New York sokaklarındaki kitlesel gösteriye bile gitmiyorsun; bir insan kaç kez hayal kırıklığına uğradıktan sonra tamamen pes eder?” diye sordu.
Gençlerin bu tür tavizler karşısında çaresizliğe sürüklendiğini belirten Finkelstein, halkın oyunu sadece sempatik bir tebessüm görmek için vermediğini dile getirdi. Finkelstein, siyasi hesap verebilirlik mekanizmaları kurulmadığı sürece bu döngünün kırılamayacağını ifade etti.
Cornel West ise gençlerin bu süreçte tarihten ders çıkarması gerektiğini söyleyerek, Mamdani’nin Demokrat Parti içindeki konumuna işaret etti. West, genç aktivistlerin bu figürlerin hızla sistem içine çekilebileceğini önceden görmeleri gerektiğini aktardı.
West, “Gençlerin büyümesi ve tarihi anlaması şart; Demokrat Parti geleneğinden gelen Mamdani’nin kolaylıkla Barack Obama’nın zeki, yaratıcı ve Müslüman bir versiyonuna dönüşebileceğini kavramak zorundalar. Biz bunu en başından beri söylüyorduk; partiye ve yeni göçmen elitlerine olan bağlarını yakından izlemek gerekiyordu” uyarısında bulundu.
Mamdani’nin New York’u yalnızca yeni göçmenlerin kenti olarak tanımlamasını da eleştiren West, bu söylemin kentin yüzyıllardır yerleşik olan siyah nüfusunu ve geçmişteki köle emeğini görünmez kıldığını söyledi.
“Demokrat Parti bizi pusuladan silmek için yirmi milyon dolar harcadı”
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecinde Yeşil Parti ile yaşadığı ayrışmayı anlatan Cornel West, üçüncü partilerin de benzer zaaflar taşıdığını dile getirdi. Parti yönetimiyle yaşanan yaklaşım farkları ve kaynak dağılımındaki uyuşmazlıklar nedeniyle bağımsız hareket etme kararı aldığını açıkladı.
West, “Yeşil Parti çatısı altına girdiğimde siyah özgürlük mücadelesinden, Martin Luther King’den ve Kara Panterler hareketinden bahsettiğimde rahatsız oldular; bana ‘Bizim partimiz bunlarla ilgili değil’ dediler. Oysa ben hem inancımı hem sosyalist ilkelerimi bu mücadelelerden alıyorum; sonunda kendi yoluma gitmek zorunda kaldım” dedi.
Yirmi altı eyalette seçmenlerin adını pusulaya doğrudan yazabildiği, on altı eyalette ise resmi olarak pusulaya girmeyi başardıkları tarihi bir kampanya yürüttüklerini belirten West, Demokrat Parti’nin baskılarına maruz kaldıklarını söyledi.
West, “Demokrat Parti sırf bizim adımızı oy pusulalarından kazımak için yirmi milyon dolar harcadı, sonra da utanmadan serbest seçimlere bağlı olduklarını iddia ettiler. Kuzey Karolina ve Pensilvanya yüksek mahkemelerine kadar taşınan davalarla boğuştuk; egemen partiler bağımsız sesleri boğmak için ellerindeki her aracı kullanıyor” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise Bernie Sanders’ın kimliğini geri plana itip bütünüyle sağlık şirketlerine, Wall Street tekellerine ve milyarderlere odaklanan saf bir sınıf siyaseti izlediğini hatırlatarak, West’in kişisel ve ırksal vurguları öne çıkarmasının benzer bir kitle bağı kurmayı zorlaştırıp zorlaştırmadığını sordu. West ise siyahların tarihsel acılarını ve katliamları dışarıda bırakan hiçbir siyasi hareketin içinde yer almayacağını ifade etti.
“Toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür”
Eski televizyon sunucusu Tucker Carlson’ın İsrail’in Gazze saldırılarına yönelik eleştirileri ve Donald Trump ile yollarını ayırması üzerinden sağ figürlerle taktiksel işbirlikleri kurulup kurulamayacağı tartışıldı. Richard Wolff, aşırı sağdaki bu çözülmelerin sola alan açabileceğini belirterek ilkeli temasların mümkün olduğunu kaydetti.
Finkelstein ise Carlson’ın göçmen karşıtı pozisyonunu hatırlatarak çok daha temkinli bir hat çizdi. Carlson’ın Gazze konusunda sokakta yürümesine karşı çıkmayacağını ancak milyonlarca insanın kitlesel olarak sınır dışı edilmesini savunan bir anlayışla siyasi ortaklık kurulamayacağını açıkladı.
Finkelstein, “Duygusal bir dil kullanmak istemem ama toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür; hiçbir hukuki denetim, mahkeme kararı veya idari kısıtlama tanımadan insanları apar topar toplamak anlamına gelir. İnsanları terörize eden, aileleri ve çocukları birbirinden ayıran bir anlayışı bir kenara koyup diğer başlıklarda anlaşıyoruz diyemezsiniz” vurgusunu yaptı.
Wolff ise göçmen emeğinin Amerikan kapitalizmini ayakta tutan asıl unsur olduğunu belirtti. Ülkedeki nüfus artışının durma noktasına geldiğini aktaran Wolff, sınır dışı politikalarının ekonomik açıdan da sistemi felce uğratacak bir intihar niteliğinde olduğunu ifade etti.
“Her göçmene ve yurttaşa koşulsuz bir iş garantisi sağlanabilir”
Finkelstein, New York’taki inşaat sektöründe Meksikalı göçmenlerin düşük ücretlerle ve güvencesiz biçimde çalıştırılmasının yerel azınlıklar ve çalışanlar arasında yarattığı gerilimleri gündeme getirdi. Finkelstein, bu rekabet ortamında adil bir göçmenlik politikasının nasıl kurgulanması gerektiğini sordu.
Richard Wolff, çözümün piyasa mantığının tamamen dışına çıkılarak üretilebileceğini söyledi. Sorunun ekonomik değil siyasi bir irade eksikliği olduğunu dile getirdi.
Wolff, “Çözüm son derece basittir; ülkedeki tüm göçmenlere ve yerleşik yurttaşlara devlet tarafından koşulsuz iş garantisi sağlanmalıdır. Eğer on iki milyon insanı istihdam ederseniz, kapitalist sistemde her çalışan kendine ödenenden daha fazla değer üretir; dolayısıyla yaratılan bu artı değer programın maliyetini fazlasıyla karşılar ve hiçbir hayırseverliğe ihtiyaç kalmaz” dedi.
Geçmişte işsizliğin yüzde üçe kadar gerilediği dönemleri hatırlatan Wolff, tam istihdamın hayal olmadığını ve çeşitli ülkelerde uygulandığını belirtti. Finkelstein ise sanayi üretiminin Çin’e kaydığı bir dönemde bu modelin uygulanabilirliği konusundaki kuşkularını koruduğunu aktardı.
“Almanya ucuz Rus enerjisini keserek kendi sanayisini yok etti”
Avrupa’da sağ partilerin yükselişinin arkasında yatan ekonomik çöküşü analiz eden Richard Wolff, Almanya örneğine odaklandı. Alman sermayesinin Birleşik Devletler’e olan mutlak sadakati yüzünden kendi sanayi altyapısını tahrip ettiğini dile getirdi.
Wolff, “Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik mucizesi gökten zembille inmedi; Sovyetler Birliği’nden ve ardından Rusya’dan aldıkları kıtanın en ucuz petrol ve doğalgazı sayesinde bu başarıyı yakaladılar. Ancak Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’dan enerji alımını durdurdular ve Amerikan sıvılaştırılmış gazına üç dört katı fiyat ödemeye başladılar” ifadelerini kullandı.
Bu tercihin Alman sanayisini yüksek maliyetli ve rekabetsiz bir konuma ittiğini kaydeden Wolff, Çin’in ucuz ve kaliteli sanayi ürünlerinin pazarı domine ettiği bir dönemde bunun intihar anlamına geldiğini belirtti. Almanya İçin Alternatif partisinin yükselişinin tam da bu noktadan beslendiğini söyledi.
Wolff, “Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif partisinin ilk vaadi Ukrayna desteğini kesmek, ikincisi ise Rusya ile ilişkileri sıfırlayarak ucuz enerji musluklarını yeniden açmaktır. Eğer bunu yaparlarsa Rusya kamuoyunun gözünde tehdit olmaktan çıkıp kurtarıcıya dönüşecek ve Avrupa’nın jeopolitik dengesi tamamen sarsılacaktır” öngörüsünde bulundu.
“Gazze soykırımı benim açımdan asla aşılamaz bir kırmızı çizgidir”
Siyasette pragmatizm ve ahlaki ilkeler arasındaki dengeye değinen konuşmacılar, ittifakların sınırlarını masaya yatırdı. Finkelstein, siyasette uzlaşmaların kaçınılmaz olduğunu ancak bazı olayların her türlü pragmatik hesabı geçersiz kıldığını ifade etti.
Finkelstein, “Geçtiğimiz başkanlık seçiminde Joe Biden’a oy vermeyi kesinlikle reddettim çünkü Gazze’de yaşananlar benim için aşılamaz bir kırmızı çizgidir. Donald Trump’ın daha kötü olabileceğini bilmeme rağmen devam eden bir soykırıma onay veremezdim; bazı suçlar vardır ki orada pragmatizm biter” dedi.
Cornel West bu duruşu destekleyerek, geçmişte Amerika’daki kölelik ve ırk ayrımcılığı düzenlerine karşı tavizsiz bir tutum takınmayan hiçbir siyasetçinin meşru görülemeyeceğini hatırlattı. Barack Obama’ya yönelik eleştirilerini de tazeleyen West, cezaevi sisteminde ezilen milyonlarca siyah gencin görmezden gelinmesini affedilemez bir pragmatizm olarak niteledi.
West, kölelik karşıtı mücadelenin öncülerinden Frederick Douglass’ın siyahların haklarını savunurken yerli halkların sürülmesine sessiz kaldığını ve hatta Kanada ile Dominik Cumhuriyeti’nin işgalini desteklediğini anımsatarak, tarihsel figürlerin de ahlaki zaaflarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini aktardı.
“Geçmişin sendikal dayanışma bağları artık bu çağda geri getirilemez”
Söyleşinin son bölümünde emek hareketinin yeniden örgütlenmesi olasılığı tartışıldı. Wolff, 1929 Büyük Buhranı sonrasında John Lewis öncülüğünde kurulan Sanayi Kuruluşları Kongresinin vasıflı ve vasıfsız tüm işçileri bir araya getirerek devrim yarattığını ve parça başı çalışan milyonlarca modern emekçinin de yeni bir dayanışma modeli kurabileceğini dile getirdi.
Finkelstein ise bu görüşe mesafeli durduğunu ve fabrikalardaki fiziksel birlikteliğin ürettiği organik kültürün yerinin doldurulamayacağını ifade etti. Finkelstein, geçmişte sendika liderlerinin tüm toplum tarafından tanındığını ve grevlerin şehir hayatını durdurma gücü olduğunu hatırlattı.
Finkelstein, “Eskiden New York’ta Mike Quill grev ilan ettiğinde bütün metro ve otobüs hatlarının duracağını bilirdik, her ev bu gücü hissederdi. İşçiler yirmi otuz yıl aynı fabrikada omuz omuza çalışır, ‘Birimize yapılan haksızlık hepimize yapılmıştır’ şiarını yaşardı; güvencesiz ve dağınık serbest çalışanların arasından böyle bir sınıf bilinci ve dayanışma kültürü çıkamaz” dedi.
West ise tarihin öngörülemez olduğunu belirterek, eski modeller geri gelmese bile insanların yeni direniş ve örgütlenme biçimleri yaratacağını dile getirdi.
“Amerikan imparatorluğu çocuksu bir masumiyet zırhının arkasına sığınıyor”
Program yöneticisi Robinson’ın Amerikan toplumunu saran inkâr perdesinin arkasında kimlerin olduğu sorusunu yanıtlayan Cornel West, yazar Du Bois’nın tespitlerine gönderme yaptı. Amerika’nın hakikatten korkan ve yalanların etkinliğine sığınan bir kültüre sahip olduğunu ifade etti.
West, “Amerika tarih boyunca var olmuş yetmiş imparatorluk arasında imparatorluk olduğunu inkâr eden tek devlettir; Avusturya-Macaristan ya da Rusya imparatorluk olduğunu kabul ederken, Amerika özgürlük imparatorluğu olduğunu iddia eder. Yerli soykırımı, köleleştirilen siyahlar ve oy hakkı olmayan işçiler üzerinde yükselen bu yapı kendisini masum bir adem gibi görür” şeklinde konuştu.
Herman Melville’in ünlü romanındaki Pequod gemisinin beyaz balinanın peşinde kendi yıkımına sürüklenmesini hatırlatan West, Amerikan sisteminin de dizginlenemeyen bir açgözlülükle kendi çöküşünü hazırladığını vurguladı. West, Gazze’deki vahşeti kırk yıldır haykıran Finkelstein gibi isimlerin dışlanmaya çalışılmasının da bu inkâr refleksiyle bağlantılı olduğunu belirtti.
“Üniversite yönetimlerinin boyun eğmesi beni kesinlikle şaşırtmadı”
2024 baharında Amerikan üniversitelerinde Filistin’e destek amacıyla kurulan öğrenci kamplarının polis zoruyla dağıtılması ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması konusu da ele alındı. Finkelstein ve Wolff, üniversite yönetimlerinin sermaye ve iktidar baskısı karşısında anında geri adım atmasına hiç şaşırmadıklarını aktardı.
Richard Wolff, Paul Sweezy ve Paul Baran gibi marksist akademisyenlerin Soğuk Savaş döneminde üniversitelerden nasıl tasfiye edildiğini bizzat yaşadıklarını hatırlattı. Wolff, Amerikan akademisinin kurumsal itibar ve bağış gelirlerini her türlü akademik özgürlüğün üzerinde tuttuğunu vurguladı.
Wolff, “Harvard, Stanford ya da Yale gibi kurumların temel önceliği daima kendi kurumsal şöhretlerini korumak ve Silikon Vadisi sermayesiyle aralarını iyi tutmak olmuştur; sınıflarda ne anlatıldığı yöneticilerin umurunda değildir. Bu nedenle öğrencilerin hak arayışlarını bir çırpıda ezmelerine en ufak bir şaşkınlık duymadım” dedi.
Cornel West de Harvard’daki görevinden ayrılış sürecini ve Filistin haklarını savunduğu için nasıl hedef tahtasına konduğunu aktararak, neo-faşist baskılar karşısında üniversite yönetimlerinin derhal teslim olduğunu kaydetti.
“Chomsky olmasaydı adım hiçbir zaman duyulmamış sıradan bir sayıdan ibaretti”
Yayın, katılımcıların kişisel muhasebeleri ve akademik geçmişlerine dair anlatılarıyla tamamlandı. Norman Finkelstein, dönemin tanınmış siyaset teorisyeni Sheldon Wolin ve tarihçi Arno Mayer ile yaşadığı zorluklara değinirken, düşünce hayatındaki en belirleyici desteği dilbilimci Noam Chomsky’den gördüğünü dile getirdi.
Finkelstein, “Eğer Noam Chomsky yanımda durmasaydı bugün hiç kimse benim adımı duymamış olurdu, sistemin içinde kaybolmuş sıradan bir sayıdan ibaret kalırdım. Bugün onu küçümsemek moda haline gelmiş olsa da benim de aralarında yer aldığım pek çok insanın entelektüel varlığını borçlu olduğu kişi odur” sözleriyle konuşmasını sonlandırdı.
Üç düşünür, Amerikan siyasetinin içine düştüğü derin krizden çıkışın ancak hakikatle yüzleşmek ve halkın temel ihtiyaçlarına dayanan sahici bir mücadele hattı örmekle mümkün olabileceğini belirterek yayını noktaladı.
Dünya Basını
Prof. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor

Ekonomist Prof. Richard Wolff, Batı dünyasının üç asırlık küresel sömürgeci hakimiyetinin sonuna geldiğini ve egemen sınıfların bu gerçeği inkar ederek iç baskıyı artırdığını belirtti. ABD’nin aynı anda üç savaş cephesine sürüklendiğini kaydeden Wolff, nükleer kıyamet göze alınmadıkça Rusya ve Çin destekli İran ittifakının askeri yollarla mağlup edilemeyeceğini vurguladı.
Batı dünyasında derinleşen ekonomik daralma, sokaklara taşan toplumsal öfke ve uluslararası arenadaki hegemonya kaybı, sistemik bir krizin göstergeleri olarak değerlendiriliyor.
Massachusetts Amherst Üniversitesi Ekonomi Emekli Profesörü ve New York New School Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi Prof. Richard Wolff, Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi siyaset bilimci Prof. Glenn Diesen’ın çevrim içi yayın programında konuya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Wolff, ABD ve Avrupa’nın içinde bulunduğu çalkantıyı yalnızca kısa vadeli siyasi dalgalanmalarla açıklamanın yetersiz kalacağını belirtti. Yaşananların, Batı merkezli üç yüz yıllık sömürgecilik ve kapitalist dünya pazarı hakimiyetinin nihai tükeniş aşaması olduğunu vurgulayan ekonomist, egemen sınıfların gerçekliği inkar ederek hem içeride baskıyı artırdığını hem de dışarıda kaybedilmiş savaşlara sarıldığını dile getirdi.
Programın açılışında Prof. Glenn Diesen, küresel tahakkümü sürdürmenin maliyetinin içerideki refah, güvenlik ve demokratik denetim talepleriyle çatıştığını belirtti.
Diesen, “İmparatorluk gücü zayıfladığında geçmişte yönetilebilen tüm bu ekonomik, siyasi ve toplumsal çelişkiler yüzeye çıkıyor; hem ABD’de hem de Avrupa’da siyasi meşruiyet krizine, artan eşitsizliğe ve huzursuzluğa tanık oluyoruz” sözleriyle tartışmanın çerçevesini çizdi.
Diesen’ın bu tespitlerine katılan Prof. Richard Wolff, tablonun büyüklüğünü üç asırlık tarihsel bir kesitle özetledi. Wolff, 17’nci, 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda inşa edilen ve bizzat Karl Marx’ın kapitalizmin feodalizm karşısındaki ilerici kazanımı olarak nitelediği birleşik dünya pazarının sonuna gelindiğini söyledi.
Avrupalı güçlerin kurdukları bu küresel ekonominin zengin merkezine kendilerini yerleştirdiklerini hatırlatan Wolff, dünyanın geri kalanının yalnızca hammadde, gıda ve ucuz iş gücü kaynağı olarak görüldüğünü vurguladı. Bugün Avrupa’da yükselen krizin faturasının göçmenlere kesilmesini sert bir dille eleştiren Wolff, bu yaklaşımı iktidarların sorumluluktan kaçma refleksi şeklinde değerlendirdi.
Sömürgeci geçmişin yarattığı tarihsel adaletsizliğe dikkat çeken Wolff, “Avrupa ve ABD’nin uyguladığı sömürgecilik, dünyanın geri kalanını sorunlarını çözmek için zenginliğin götürüldüğü yere taşınmayı düşünmeye sevk etti. Şimdi bu, bizim zenginliğimizden pay almak istemeleri gerekçesiyle onlara karşı çirkin bir davranış olarak görülüyor; tarihçiler gelecekte bu kibirli tutuma ve en sıradan gerekçelerle kendilerini aklamaya çalışan liderlere hayretle bakacak” ifadelerini kullandı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında küresel hakimiyetin el değiştirdiğini kaydeden Wolff, iki büyük savaşın Avrupalı güçleri tükettiğini ifade etti. Bu süreçte sömürge imparatorluklarının mirasçısı haline gelen ABD’nin tek kutuplu bir dünya imparatorluğu kurduğunu hatırlatan Wolff, Washington’ın yüzyıllar boyunca biriken Avrupa merkezli mirası devraldığını ve bunun rantını yediğini belirtti.
Daha önce krizlerin imparatorluk zenginliğini ilk kaybeden Avrupa’da çok daha sert ve hızlı patlak vereceğini düşündüğünü söyleyen Wolff, bu öngörüsünü gözden geçirmek zorunda kaldığını anlattı. Küresel sömürgecilik karşıtı dalganın nihai hedefinde tek kutuplu simge olan ABD’nin yer aldığını belirten Wolff, buna karşın Avrupa’daki çözülmenin beklenenden çok daha dramatik ilerlediğini aktardı.
“Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor”
Avrupa sokaklarındaki huzursuzluğun temel nedenlerine değinen Wolff; Fransa, Belçika, İspanya ve İtalya’da yükselen eylemlerin ekonomik kökenlerine işaret etti. İspanya’da meselenin yüksek kiralar ve barınma krizi etrafında şekillendiğini, benzer sıkıntıların tüm kıtaya yayıldığını bildiren ekonomist, eylemcilerin şiddet yanlısı olarak yaftalanmasını reddetti.
Asıl şiddet kaynağının yönetimler olduğunu söyleyen Wolff, “Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor. Ukrayna’da Rusya ile çatışmaya giriyorlar ve Rusya’ya karşı sergilenen bu saldırgan tutumla meşrulaştırılan yeniden silahlanmayı finanse etmek için iç harcamaları acımasızca kesiyorlar” şeklinde konuştu.
Rusya tehdidinin Batı televizyonları için kurgulanmış bir histeri olduğunu kaydeden Wolff, halkın bu çelişkiyi net biçimde gördüğünü anlattı. Fransa’da greve giden öğretmenlerin sınıflardaki fareleri protesto ettiğini, emekli olan veya ayrılan öğretmenlerin yerine yenilerinin atanmadığını ve öğrenci-öğretmen oranının feci düzeylere gerilediğini hatırlattı.
Eğitimdeki yetersiz fonlama sorununun İngiltere başta olmak üzere bütün kıtada yaşandığını bildiren Wolff, patlamanın ilk olarak Fransa’da yaşanmasının bir gelenek olduğunu söyledi. Fransız halkının devrimci geçmişine değinen Wolff, “Onları bekletirseniz delirtici bir sabırla beklerler, ama bekleyiş bittiğinde doğrudan sokağa çıkarlar” dedi.
Tarihsel dönüşümlerin aniden hızlandığını vurgulayan Wolff, Vladimir Lenin’e atfedilen ünlü söze atıfta bulundu. Yıllarca hiçbir şeyin değişmediği dönemlerin ardından onlarca yılın birkaç haftaya sığdığı anların yaşandığını belirten Wolff, Fransa’daki öfkenin uzun süredir biriktiğini ve geri adım atmayacağını söyledi.
Fransız polisinin sokaktaki sert tutumunu ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza dairesinin yabancılara yönelik operasyonlarına benzeten Wolff, erken aşamada aşırı güç kullanarak toplumu sindirme taktiğinin her zaman işe yaramayacağını bildirdi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un halkın taleplerine karşı yalnızca boş söylemler ürettiğini aktardı.
Macron yönetiminin eğitim harcamaları ve bütçe konusundaki somut önerilere sokağa çıkma yasaklarıyla yanıt verdiğini belirten Wolff, “Gözaltına alınanların büyük kısmı reşit bile değil, fiilen çocuk yaştalar. Çocukları dövüyor, göçmenleri suçluyor ve taleplere yanıt vermeyi reddediyorlar; bu, iflas etmiş bir hükümetin tanımıdır” değerlendirmesinde bulundu.
ABD ile Fransa arasındaki sınıf mücadelesi reflekslerini de kıyaslayan Wolff, Birleşik Otomotiv İşçileri sendikası lideri Shawn Fain’in genel grev çağrısı yaptığını ancak bu grev için 1 Mayıs 2028 tarihini hedeflediğini belirtti. Fransa’da ise genel grev kararının birkaç hafta içinde uygulamaya konulduğuna işaret eden ekonomist, iki ülke arasındaki örgütlenme ve siyasi eylem bilinci farkının altını çizdi.
“Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir”
Prof. Glenn Diesen’ın Batılı liderlerin bu istisnacılık çağının sona erdiğini anlayıp anlamadıkları yönündeki sorusunu yanıtlayan Wolff, egemen sınıfların tam bir bilişsel inkar içinde yüzdüğünü belirtti. Günümüz siyasetinin geçmişe sığınan tuhaf bir nostaljiye teslim olduğunu kaydetti.
Batı’da Rusya’ya karşı akıl dışı bir histeri yaşandığını ifade eden Wolff, “Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir. Rusya’da 1989’dan beri yaşanan her şeye rağmen, Vladimir Putin sanki reenkarne olmuş Jozef Stalin’miş ve Rusya Sovyetler Birliği’nden bile daha saldırganca Avrupa’yı tehdit ediyormuş gibi tuhaf bir mantık yürütüyorlar” dedi.
Bu nostaljik yanılsamanın yalnızca Avrupa ile sınırlı olmadığını, ABD’de Donald Trump’ın ülkenin mutlak küresel hakimiyete sahip olduğu 1980’lerin karikatüründe yaşadığını aktardı. Demokrat Parti’nin de farksız bir çizgide yer aldığını belirten Wolff, tanınmış bir Demokrat siyasetçinin ara seçimleri kazanmaları halinde Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganını sahiplenmeleri gerektiğini savunduğunu anlattı.
Demokrat Parti yönetiminin Rusya konusunda en az Avrupalı liderler kadar şahinleştiğini belirten Wolff, Joe Biden’ın Putin karşıtlığı üzerinden itibar devşirmeye çalıştığını söyledi. Hillary Clinton’ın yakın zamanda Trump’ı İran’a askeri müdahalede bulunup işi bitirmemekle eleştirdiğini hatırlatan Wolff, partinin asıl önceliğinin Cumhuriyetçilerle mücadele etmek değil, parti içindeki sol kanadı bastırmak olduğunu dile getirdi.
Soğuk Savaş dönemine ilişkin yerleşik kabulleri de sorgulayan Wolff, o dönemin yalnızca Washington ile Moskova arasındaki bir dış rekabet olmadığını ifade etti. Soğuk Savaş’ın asıl olarak ABD içinde iş dünyası ve Cumhuriyetçi Parti tarafından Franklin D. Roosevelt’in Yeni Düzen programını ortadan kaldırmak için yürütülen bir iç savaş olduğunu anlattı.
Büyük Buhran döneminde iki sosyalist ve bir komünist partinin desteklediği güçlü sendikal hareket sayesinde iş dünyasının ağır şekilde vergilendirildiğini belirten Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sermayenin intikam aldığını kaydetti. Sovyetler Birliği’ni nihai kötülük ilan eden iş çevrelerinin, ülkedeki tüm sosyal reform savunucularını ajan, vatan haini ve Sovyet yanlısı olarak yaftaladığını bildirdi.
Julius ve Ethel Rosenberg’in idam edilmesinin bu iç tasfiyeyi dini bir haçlı seferine dönüştürmek için kullanıldığını hatırlatan Wolff, Amerikan toplumunun zihninde sol kavramların kasıtlı biçimde çarpıtıldığını söyledi. Üniversitede ders verirken öğrencilerinin komünist, sosyalist, Marksist, anarşist ve terörist kelimelerini eşanlamlı gördüklerine tanık olduğunu ifade etti.
Eğitim müfredatına yedirilen yoğun antikomünist propagandaya rağmen genç kuşaklarda muazzam bir zihniyet kırılması yaşandığını belirten Wolff, kamuoyu araştırmalarına dikkat çekti. Gallup tarafından yapılan anketlerde 34 yaş ve altı nüfusun çoğunluğunun kapitalizm yerine sosyalizmi tercih ettiğini beyan etmesinin olağanüstü bir gelişme olduğunu aktardı.
Gençlerin sosyalizmin kuramsal ayrıntılarını bilmediğini kabul eden Wolff, “Mevcut durumdan duyulan derin hoşnutsuzluk, kapitalizmin berbat olduğu söylemiyle ifade ediliyor. Beş on yıl öncesine kadar solcular dışında kimsenin ağzına almadığı kapitalizm sözcüğü, artık her çevre tarafından açıktan ve olumsuz bir tonda rahatça telaffuz ediliyor” dedi.
“Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama gürültüden kimse sizi duymuyor”
Küresel krizlerin dış siyasete yansımalarını değerlendiren Wolff, ABD ve İsrail’in tutumunu uçuruma sürüklenen bir trene benzetti. Batı’nın çöküş sürecindeki sömürgeci reflekslerinin dünyayı büyük bir yıkıma doğru ittiğini vurguladı.
İçerideki tıkanıklık büyüdükçe liderlerin gözlerini dışarıdaki düşmanlara çevirdiğini belirten Wolff, “Bir çayırda oturmuşsunuz ve karşınızdaki raylarda taş bir duvara doğru hızla ilerleyen bir lokomotif görüyorsunuz. Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama lokomotifin gürültüsünden kimse sesinizi duymuyor; insanların taş duvara çarpışını çaresizce izlemek gibi bir durum bu” ifadelerini kullandı.
İsrail ve ABD’nin sömürgeciliğin yaşayan son iki fiili aktörü ve simgesi olduğunu kaydeden Wolff, İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Güney Lübnan’ı içine alan bir “Büyük İsrail” projesi peşinde koşmasını akıl dışı bulduğunu belirtti. Yedi milyonluk bir nüfusun kendisini tüm Arap ve İslam coğrafyasının askeri öncüsü sanmasının imkansız bir senaryo olduğunu ekledi.
Washington’ın ise aynı anda üç farklı savaşın içine çekildiğini vurgulayan Wolff; Ukrayna, İran ve İsrail’e verilen sınırsız desteğin Amerikan kaynaklarını tükettiğini aktardı. İngiltere’nin Suudi Arabistan’ı Husilere karşı desteklemek için savaş uçaklarını devreye soktuğu yönündeki haberleri hatırlatarak, eski ve yeni imparatorlukların artık oynayamayacakları rollere soyunduklarını kaydetti.
İran’ın tarihsel olarak sömürgecilik karşıtı direnişin en somut örneği olduğunu savunan Wolff, İngiliz emperyalizminin bölgede bıraktığı mezhepsel ve dinsel bölünmelerin bugün BRICS gibi yapılar içinde aşıldığını anlattı. Farklı inanç ve kültürlerden gelen halkların bir araya geldiği bu yeni birliğin Batılı liderlerin kabusu olduğunu belirtti.
Avrupa’nın Rusya’ya dönük öfkesinin arkasında da bu dönüşümün yattığını söyleyen Wolff, Vladimir Putin’in artık kendisini Avrupalı saymadığını ve yönünü Doğu’ya çevirdiğini ilan etmesiyle Batı tarafından bir dönek olarak görüldüğünü dile getirdi. Çin’in yıllar önce Yunanistan’ın Pire Limanı’nı devralmasını örnek göstererek, Batı’nın yasaklama ve kısıtlama çabalarına karşın Çin’in dünya çoğunluğunun desteğini arkasına alıp yoluna devam ettiğini ifade etti.
Batı’nın karşı karşıya olduğu cephenin büyüklüğünü kavrayamadığını belirten Wolff, “Yalnızca İran’la değil, arkasındaki Rusya ve Çin ittifakıyla savaşıyorsunuz. İran’ı askeri yoldan mağlup etmeniz imkansız, çünkü bunu başarmak için Rusya ve Çin’i yenmeniz gerekir; bu da ya nükleer kıyametle sonuçlanır ya da asla gerçekleşmez” değerlendirmesini yaptı.
Avrupalı liderlerin tarihsel kibir içinde yaşadıklarını belirten Wolff, Karl Marx’ın Hegelci diyalektiğine işaret etti. Her tezin kendi antitezini doğurduğunu ve yeni bir sentezin ortaya çıktığını hatırlatan ekonomist, Batı hegemonyasının ürettiği antitezin son üç yüz yıl boyunca olgunlaştığını ve artık olayları bizzat yönettiğini vurguladı.
Çin’in hiçbir savaşa doğrudan dahil olmadan, Afrika’daki Cibuti üssü dışında askeri yayılmacılığa girişmeden küresel krizin tüm getirilerini topladığını söyleyen Wolff, bölgedeki çatışmalarda her iki tarafın da Çin üretimi insansız hava araçlarını kullandığını hatırlattı. Pekin yönetiminin hiçbir maliyet ödemeden teknolojisini savaş ortamında test etme fırsatı bulduğunu ekledi.
Eski Batı dünyasının gerçeklikle olan bağını tamamen kopardığını belirten Wolff, geçmiş askeri başarısızlıklara rağmen aynı hedeflere yönelmenin anlamsızlığını vurguladı. Yeterli mühimmatı dahi kalmayan yönetimlerin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu memnun etmek uğruna savaşı tırmandırdığını belirten ekonomist, tükenmiş atlara bahis oynamanın hiçbir mantığı olmadığını dile getirdi.
Wolff, Batı yönetici sınıfı içinden bu gidişata açıkça dur diyecek aklı başında liderlerin çıkmamasını büyük bir trajedi olarak niteleyerek konuşmasını tamamladı.
Dünya Basını
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?
Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026
Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?
NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:
“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali
Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.
Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).
Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.
Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.
Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.
Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…
İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri
Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:
“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”
Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:
“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”
Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:
“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”
“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.
Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.
Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.
Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:
“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.
Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.
(…)
NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”
Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.
Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.
Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.
Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.
Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi
Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum









