Dünya Basını
Trumpizmin gerici ideoloğu: Curtis Yarvin

Çevirmenin notu: Aşağıda sunduğumuz çeviri, sabredip sonuna kadar okuyabilirseniz Trumpizmin ve Amerikan Yeni Sağı’nın buralarda pek bilinmeyen bir “düşünürünün” portresini sunuyor: Curtis Yarvin.
Bu acayip, megaloman ve “Amerika’nın tek monarşisti” Yarvin, zannettiğiniz kadar marjinal değil: Başkan Yardımcısı JD Vance onunla tanışıyor, karanlıklar prensi Peter Thiel ile dost, Steve Bannon ondan alıntı yapıyor, ünlü Fransız “Büyük Yerinden Etme” teorisyeni Camus ile kalesinde görüşebiliyor. İnternetin karanlık dehlizlerinde demokrasiye, anayasaya, seçimlere ve Aydınlanma kaynaklı eşitliğe savaş açan bu eksantrik tip, Amerikan teknoloji sağı için bir norm haline gelmiş durumda.
Yarkin, Thiel, Vance ve benzerlerinin Fransız Devrimi’ne karşıtlıkla belirlenen ve oradan Ekim Devrimi’ne düşmanlıkla zirvesine ulaşan “gerici modernizm” akınının günümüzdeki uzantıları olduğunu teşhis etmek de çok zor değil: Eşitliğe, kültürel çeşitliliğe, soyut insan fikrine, bütünlüğe/evrenselliğe karşı sınıf/kast imtiyazlarını, etno-homojenliği, somut deneyselliği ve tikelliği/partikülarizmi savunmak…
Makaleyi okudukça, Trumpizmin Gazze’deki “Riviera” planından “idari devleti yok edecek” DOGE adımına kadar birçok şeyin, öncesinde Yarkin tarafından açıklıkla dile getirildiğini görünce şaşıracaksınız; hem de bunun, “neoliberalizme” veya “elitlere” karşı bir “halk isyanı” olmadığını da büyük bir açıklıkla fark ederek.
Son olarak metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Curtis Yarvin’in Amerika’ya Karşı Komplosu
Ava Kofman
New Yorker
2 Haziran 2025
2008 yılının ilkbahar ve yaz aylarında, Donald Trump’ın hâlâ kayıtlı bir Demokrat olduğu dönemde, Mencius Moldbug adıyla tanınan isimsiz bir blog yazarı, “Açık Fikirli İlericilere Açık Mektup” başlıklı bir dizi manifesto yayınladı. Eski bir müminin alaycı hoşnutsuzluğuyla yazılan 120 bin kelimelik mektup, eşitlikçiliğin dünyayı iyileştirmekten uzak, aslında onun çoğu kötülüğünden sorumlu olduğunu savunuyordu. Moldbug, aklı selim okuyucularının aksini düşünmesinin, medya ve akademinin, farkında olmasa da, sol-liberal konsensüsü sürdürmek için birlikte çalışmasının etkisi olduğunu iddia ediyordu. Bu alçakça ittifaka “Katedral” adını veriyordu. Moldbug, bu ittifakın yok edilmesinden ve toplumsal düzenin tamamen “yeniden yüklenmesinden” [reboot] başka bir şey istemiyordu. “Demokrasinin, Anayasanın ve hukukun üstünlüğünün ortadan kaldırılmasını” ve sonunda iktidarın, hükümeti “ağır silahlı, ultra kârlı bir şirkete” dönüştürecek bir CEO’ya (Steve Jobs veya Marc Andreessen türü biri, önerdiği gibi) devredilmesini öneriyordu. Bu yeni rejim, devlet okullarını satacak, üniversiteleri yok edecek, basını ortadan kaldıracak ve “medeniyetten uzaklaşmış nüfusu” hapse atacaktı. Ayrıca, kamu görevlilerini toplu olarak işten çıkaracak (Moldbug daha sonra bu politikaya RAGE –Retire All Government Employees [Tüm Devlet Çalışanlarını Emekliye Ayırma]–adını verdi) ve “güvenlik garantileri, dış yardım ve kitlesel göç” dahil olmak üzere uluslararası ilişkileri kesintiye uğratacaktı.
Moldbug, vizyonunun baş yöneticisinin akıl sağlığına bağlı olduğunu kabul ediyordu: “Açıkçası, eğer o kişi Hitler veya Stalin gibi çıkarsa, Nazizm veya Stalinizmi yeniden yaratmış oluruz.” Yine de, halk desteğine fazla bağımlı olduğunu düşündüğü yirminci yüzyıl diktatörlerinin başarısızlıklarını ciddiye almıyordu. Moldbug’a göre, kitlelerin tutkularından meşruiyet arayan herhangi bir sistem istikrarsızlığa mahkumdu. Eleştirmenler onu tekno-faşist olarak nitelendirse de, o kendini monarşist veya Jakobit olarak tanımlamayı tercih ediyordu: Jakobit, 17. ve 18. yüzyıllarda Britanya’nın parlamenter sistemine karşı çıkıp kralların ilahi hakkını savunan II. James ve onun soyundan gelenlerin yandaşlarına bir göndermeydi. Gerici düşünürlerin baş düşmanı Fransız Devrimi şöyle dursun: Moldbug, İngiliz ve Amerikan devrimlerinin çok ileri gittiğine inanıyordu.
Moldbug’un “Açık Mektubu” kitlelere pek sevgi göstermiyorsa da, onların hâlâ bir işe yarayabileceğini ima ediyordu. “Komünizm Andrey Saharov, Joseph Brodsky ve Václav Havel tarafından devrilmedi,” diye yazıyordu. “Gerekli olan şey filozoflarla kalabalığın birleşmesiydi.” Bu kitleyi toplamak için en iyi yerin internet olduğunu söylüyordu; bu, zekice bir sezgiydi. Kısa süre içinde, Moldbug’un blogu “Unqualified Reservations”ın bağlantıları, liberteryen teknoloji meraklıları, hoşnutsuz bürokratlar ve kendine özgü rasyonalistler tarafından paylaşılmaya başladı. Bunların çoğu, neo-reaksiyon veya Karanlık Aydınlanma olarak bilinen çevrimiçi entelektüel hareketin şok birliklerini oluşturdu. Çok azı açıkça monarşist olsa da, Obama dönemindeki yükselişe duydukları nefret Moldbug’un zındık fikirlerinde ses bulmuş gibiydi. Yeni ortaya çıkan alternatif sağ arasında hızla yayılan en etkili deyim uydurmasında Moldbug, okuyucularını ideolojik uykularından uyanmaya ve Keanu Reeves’in “Matrix” filmindeki karakteri gibi, tatmin edici cehalet yerine ürkütücü gerçeği seçerek “kırmızı hapı” almaya çağırıyordu.
2013 yılında, haber sitesi TechCrunch’ta yayınlanan “Geeks for Monarchy” [Monarşi için Geekler] başlıklı bir makale, Mencius Moldbug’un San Francisco’da yaşayan kırk yaşındaki programcı Curtis Yarvin’in siber takma adı olduğunu ortaya çıkardı. Yarvin, ABD hükümetini yeniden tasarlamaya çalışırken, aynı zamanda “dijital cumhuriyet” olarak hizmet etmesini umduğu yeni bir bilgisayar işletim sistemi hayal ediyordu. Borges’in “Tlön, Uqbar, Orbis Tertius” adlı öyküsünden esinlenerek Tlon adını verdiği bir şirket kurdu. Bu öyküde, gizli bir topluluk, gerçekliği ele geçirmeye başlayan karmaşık bir paralel dünyayı anlatır. Yarvin, girişimi için para toplarken, büyük teknoloji şirketlerinden destek sağlayan ve onun gibi dünyanın onların yönetiminde daha iyi bir yer olacağına inanan yatırımcıları için bir tür Machiavelli haline geldi. Tlon’un yatırımcıları arasında risk sermayesi şirketleri Andreessen Horowitz ve Founders Fund vardı. Founders Fund, milyarder Peter Thiel tarafından kurulmuştu. Thiel ve Andreessen Horowitz’in genel ortağı Balaji Srinivasan, Yarvin’in blogunu okuduktan sonra onunla arkadaş olduğu halde, bana gönderilen e-postalardan, o dönemde ikisinin de onunla kamuoyunda ilişkilendirilmekten pek hoşnut olmadıkları anlaşılıyordu. Thiel, 2014 yılında Yarvin’e şöyle yazmıştı: “Bağlantılı olmamız ne kadar tehlikeli? Tek teselli edici düşünce, gizli avantajlarımızdan biri, bu insanların” (sosyal adalet savaşçıları) “komplo teorilerine, kafalarına vurulsa bile inanmayacak oluşlarıdır (bu belki de solun çöküşünün en iyi göstergesidir). Bağlantılar onları gerçekten deli gibi gösteriyor ve onlar da bunun farkında.”
On yıl sonra, Trump’ın sağ kanadının güçlü adam idaresini benimsemesiyle, Yarvin’in Silikon Vadisi ve Washington’daki elitlerle olan bağlantıları artık bir sır değil. 2021 yılında aşırı sağcı bir podcast’e konuk olan, Thiel’in risk sermayesi şirketlerinden birinin eski çalışanı Başkan Yardımcısı JD Vance, gelecekteki bir Trump yönetiminin “her bir orta düzey bürokratı, idari devletteki her bir memuru kovup, onların yerine bizim adamlarımızı yerleştirmeli” ve itiraz ederlerse mahkemeleri görmezden gelmeli” önerisinde bulunurken Yarvin’den alıntı yapıyordu. Andreessen Horowitz’in yöneticilerinden biri ve sözümona Devlet Verimliliği Departmanı’nın (DOGE) gayri resmi danışmanı Marc Andreessen, “kontrolümüzden çıkmış” bürokrasiyi yönetmek için kurucu-benzeri bir figürün gerekliliğini vurgulamak için “iyi dostu” Yarvin’den alıntılar yapmaya başladı. Hükümetin Personel Yönetimi Ofisi’nin yeni genel danışmanı Andrew Kloster, memurları sadık kişilere değiştirmenin Trump’ın “Katedral”i yenmesine yardımcı olabileceğini söylüyordu.
“Zeitgeist’ı yansıtan figürler vardır –Nietzsche onlara ‘zamanın adamları’ der– ve Curtis kesinlikle zamanın adamlarından biridir,” diye konuşuyordu, Moldbug döneminden beri Yarvin’i okuyan bir Dışişleri Bakanlığı yetkilisi. 2011 yılında Yarvin, Trump’ın Amerikan monarşisi için “biyolojik olarak uygun” görünen iki figürden biri olduğunu söylemişti (diğeri Chris Christie’ydi). 2022’de, Trump’ın yeniden seçilmesi halinde Elon Musk’ı yürütme organının başına atamasını tavsiye etmişti. Şu anda Dışişleri Bakanlığı politika planlama direktörü olan arkadaşı Michael Anton ile yaptığı bir podcast’te Yarvin, Harvard gibi sivil toplum kurumlarının kapatılması gerektiğini savunmuş, “Başka birinin Hakikat Bakanlığı’nın işleyişi altında bir Sezar olacağınız fikri… açıkça saçmadır,” demişti.
Başka bir zaman diliminde, Yarvin bilinmeyen ve etkisiz bir internet fanatiği, dijital bir [Joseph] de Maistre olarak kalabilirdi. Bunun yerine, Amerika’nın en etkili illiberal düşünürlerinden biri, ikinci Trump yönetiminin entelektüel kaynak kodunun mühendisi haline geldi. New York Üniversitesi tarih profesörü Nikhil Pal Singh, “Yarvin, Overton penceresini itti,” diyor.(1) Singh, Yarvin’in çalışmalarıyla bir zamanlar kibar toplumun sınırları dışında görünen fikirleri yeniden canlandırdığını ve “idari devletin ve küresel savaş sonrası düzenin” yıkılması için bir yol haritası oluşturduğunu söylüyor.
Onun fikirleri DOGE’de gerçeküstü bir hal alır ve Trump kendini kral olarak tanımlamaya başlarken, Yarvin’in sevinçli bir ruh hali içinde olmasını bekleyebilirdik. Oysa o, son birkaç ayı bu anın boşa gideceğinden endişe ederek geçirdi. Seçimden iki gün sonra şöyle yazıyordu: “Şu anda Trump’a hayranlık duyuyorsanız, tadını çıkarın. Bundan daha iyisi olmayacak.” Birçok kişinin Amerikan tarihinin en tehlikeli saldırısı olarak gördüğü olayı Yarvin, “vibes darbesi” olarak nitelendirerek yetersiz buluyor. Tam anlamıyla otokratik bir iktidar devrimi olmadan, bir tepki dalgasının kaçınılmaz olacağına inanıyor. Yakın zamanda onunla konuştuğumda, Terör Dönemi’nin savunucusu Fransız filozof Louis de Saint-Just’ün sözlerini aktarıyordu: “Yarım devrim yapan, kendi mezarını kazar.”
Bu yılın başlarında, Yarvin ve ben Washington, D.C.’de öğle yemeği yedik. O, rejim değişikliğini kutlamak için gelmişti. Her zamanki kıyafetleriyle karşıladı: kot pantolon, Chelsea botlar, motosiklet ceketi altında buruşuk bir gömlek. Çıtır soğanlı çizburgerinden birkaç ısırık aldıktan sonra tabağını itti. Geçen yıl, sağcı yorumcu Richard Hanania ile monarşi ve demokrasinin göreceli yararları hakkında tartıştıktan sonra Ozempic benzeri bir ilacı kullanmaya karar verdiğini açıkladı. “Onu neredeyse her yönden mahvettim,” dedi Yarvin, çatalla domatesi dürterek. “Ama onun büyük bir avantajı vardı, o da benim şişman olmam ve onun şişman olmamasıydı.”
Enjeksiyonlar işe yarıyor gibiydi. Ben yemek yerken, Yarvin’in telefonu mesajlarla doldu, bazıları onun güzelliğini övüyordu. O sabah, Times Magazine onunla bir röportaj yayınlamış ve röportaja karamsar bir siyah-beyaz portre eşlik etmişti. Yakın zamana kadar, omuzlarına kadar uzanan dağınık saçları ve üzerine uymayan kıyafetleriyle Yarvin, görünüşüne kayıtsız görünüyordu. Şimdi ise deri ceketini giymiş, şık bir şekilde dağınık saçlarıyla okuyuculara sert bir bakış atıyordu. Beyaz milliyetçi web sitelerinde yazan arkadaşı Steve Sailer, onun “Ramone’ların beşinci üyesi” gibi göründüğünü söylüyordu.
Yarvin, basılı yazılarında olduğu gibi, yüz yüze de kendinden emin bir tavırla konuşur. Onun sözünü kesmek neredeyse imkansızdır. Yarvin’in yakın arkadaşı olan sağcı bilim blog yazarı Razib Khan, “Haham konuşurken, hahamın konuşmasına izin verirsiniz,” diyor. Ne var ki, arkadaşları ve ailesi bile onun iletişim becerilerini geliştirebileceğini kabul ediyor. Konuşması duraksayan ve monoton, sorulara nadiren doğrudan cevap verir ve konuyu saptırmaya meyillidir. Bir şeyi söylerken, her zaman başka bir şey söylemek için dikkatini dağıtır, tıpkı daha hızlı rotalar öneren bir GPS gibi.
Yarvin ise Times ile yapılan röportajın geçtiğine rahatlamıştı. “Ana hedefim, ilişkilerime zarar vermemekti,” dedi. Yarvin, yıllardır, tanındığı ölçüde, Thiel- evreninin saray filozofu olarak biliniyordu. Thiel evreni, teknoloji imparatorunu çevreleyen heterodoks girişimciler, entelektüeller ve yandaşlardan oluşan bir ağ. Yarvin, tanıdığı bir iş adamının bir keresinde bir gazeteciye Thiel’in şirketine yeterince para yatırmadığından şikayet ettiğini söyledi. “Bu bir vuruş ve oyundan çıkarsın, o da oyundan çıktı,” dedi Yarvin, teatral bir şekilde iç çekerek. İkinci hedefinin Times okurlarına ulaşmak olduğunu söyledi. Bu şaşırtıcı görünüyordu: O, hükümetten gazeteyi kapatmasını istemişti. “Kendi kültürel geçmişimi paylaşan insanlara ulaşmakla daha çok ilgileniyorum,” diye açıkladı Yarvin.
Babasının Brooklyn’de yaşayan Yahudi komünist dedesi ve büyükannesinin 1930’larda solcu bir toplantıda tanıştığı hikâyesini anlatmayı sever (Annesinin dedesi ve büyükannesi hakkında ise pek bir şey söylemez; onlar Tarrytown’da yaşayan ve Nantucket’ta yazlığı olan Wasp’lardı). “Amerikan komünizminin havası şöyleydi: ‘Bu insanlardan 30 IQ puanı öndeyiz, kazanacağız,’” diyor. “Sanki tüm yetenekli çocuklar bir siyasi parti kurup dünyayı ele geçirmeye çalışsaydı ne olurdu?” Yarvin’in anne ve babası, baba Herbert’in felsefe doktorası yaptığı Brown Üniversitesi’nde tanışmış. Okulu bitirdikten sonra ve kadroya giremeyince (“çok kibirliydi” diyor Yarvin), Herbert Büyük Amerikan Romanı’nı yazmaya çalışmış, ardından diplomat olarak Dışişleri Bakanlığı’na girmiş. Sonraki yıllarda aile Dominik Cumhuriyeti ve Kıbrıs’ta yaşamış. Herbert, devlet için çalışmaya şüpheyle bakıyordu ve Yarvin de bu küçümsemeyi miras almış görünüyor: Amerika’nın büyükelçiliklerinin kapatılmasını defalarca önerdi ve bu öneri şu anda Dışişleri Bakanlığı tarafından Avrupa ve Afrika’nın bazı bölgelerinde değerlendiriliyor.
Yarvin çocukluğu hakkında konuşmaktan çekinir, ama arkadaşları ve ailesi bana babasının sert, otoriter ve memnun edilmesi imkansız bir adam olabileceğini söyledi. Aileyi yakından tanıyan biri bana, “Hayatlarını demir yumrukla yönetirdi. Her şey tamamen onun kontrolündeydi,” dedi (Yarvin bu görüşü şiddetle reddetti ve kontrolcü insanların genellikle güvensiz olduğunu, “ama babamın hiç de öyle olmadığını” söyledi. Onu tanımlamak için daha uygun kelimelerin, tıpkı “iyi bir yönetici” gibi, “inatçı”, “gergin” ve “saygı uyandıran” olduğunu söyledi).
Yarvin büyürken bazen annesi tarafından evde eğitim gördü ve üç sınıf atladı (Ağabeyi Norman ise dört sınıf atladı). Aile sonunda Maryland eyaletinin Columbia şehrine taşındı ve Yarvin on iki yaşında lise ikinci sınıfa başladı. “Sınıf arkadaşlarından çok daha küçük olduğunda, ya sevimli bir maskot ya da tuhaf, tehditkar, rahatsız edici bir uzaylı olursun,” diyen Yarvin, kendisinin ikincisi olduğunu ekledi. Yarvin, Johns Hopkins Üniversitesi’nin matematik dahileri üzerine yaptığı bir araştırmaya katılmak üzere seçildi. Üniversitenin yetenekli çocuklar için düzenlediği yaz kampı Center for Talented Youth’a katıldı ve Baltimore bölgesinde “It’s Academic” adlı televizyon bilgi yarışmasında şampiyon oldu. Şu anda Yarvin’in evinde boş bir odada yaşayan yazılım mühendisi Andrew Cone, Yarvin’in çocukluğunun onda ömür boyu sürecek bir yetersizlik hissi bıraktığını söylüyor. Cone, “Bence kendini yeterince iyi hissetmiyor, gülünç veya küçük görüldüğünü ve tek çıkış yolunun performans göstermek olduğunu düşünüyor,” diyor.
Yarvin, Brown Üniversitesi’ne gitti, on sekiz yaşında mezun oldu ve ardından Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de bilgisayar bilimi alanında doktora programına başladı. Eski arkadaşları, derslerde bisiklet kaskı taktığını ve bilgisini profesörüne göstermeye hevesli olduğunu söylüyorlar. Yarvin’i sorduğumda biri “Oh, kasklı olan mı?” dedi. Bazı sınıf arkadaşları, kaskın yeni fikirlerin zihnine girmesini engellediğini söyleyerek şaka yapıyordu. Yarvin, bugünün çevrimiçi forumlarının öncüsü olan Usenet’te daha çok kendine ait bir topluluk buldu. Fakat entelektüel gösterişin norm olduğu talk.bizarre [acayip konuşmalar] gibi gruplarda bile, hakimiyet kurma arzusu ile öne çıkıyordu. Şakalar, tavsiyeler, hafif şiirler ve “flames” (diğer kullanıcıları sert bir şekilde eleştirmek) yayınlamanın yanı sıra, ilginç bulmadığı kullanıcıları engellediği bir liste olan “kill file” tutuyordu. “Akıllı biri olarak görülmek istiyordu, bu onun için gerçekten çok önemliydi,” diyor ilk kız arkadaşı Meredith Tanner. Yarvin’in ustaca yazılmış hakaretlerinden birini okuduktan sonra ona ilgi duymuş ve ikili birkaç yıl boyunca birlikte olmuştu. “Sırf insanları yaratıcı bir şekilde aşağılamasından etkilendiğin için biriyle ilişkiye girme,” diye uyarıyor. “Bu yeteneğini sana karşı kullanacaktır.”
Yarvin’in yirmili yaşlarındaki arkadaşları onu provokasyonlardan zevk alan, düşünceli bir muhalif olarak tanımlıyor. “Tatlı bir çocuk değildi ve bazen kötü davranabilirdi, ama Moldbug değildi,” diyor biri. Siyasi ve kültürel açıdan Yarvin liberal biriydi – Tanner’ın deyimiyle “yaşlı bir hippi.” At kuyruğu saçları vardı, gümüş halka küpe takıyor, rave partilerinde LSD kullanıyor ve şiir yazıyordu. Tanner, üniversiteye girişlerde pozitif ayrımcılığın değerini sorguladığında, bunun gerekliliğini ona Yarvin’in ikna ettiğini hatırlıyor.
Bir buçuk yıllık doktora çalışmasının ardından Yarvin, teknoloji sektöründe şansını denemek için akademi dünyasını terk etti. Phone.com olarak bilinen bir şirket için mobil web tarayıcısının ilk versiyonunun tasarımına yardımcı oldu. 2001 yılında Craigslist’te tanıştığı oyun yazarı Jennifer Kollmer ile çıkmaya başladı ve daha sonra evlenerek iki çocukları oldu. Phone.com halka açıldı ve ona bir milyon dolarlık bir servet bıraktı. Paranın bir kısmını San Francisco’nun Haight-Ashbury semtinde bir daire satın almak için kullandı, geri kalanıyla ise bilgisayar bilimi ve siyaset teorisi üzerine kendi kendine bir eğitim programı finanse etti. “Zeki olduğum için başımı okşayanlara alışmıştım,” diyor, yetenekli çocukların izlediği cursus honorum [başarı merdivenleri] yolundan ayrılma kararını anlatırken. “Başımı okşayanlardan uzaklaşmak garip ve korkutucu bir seçimdi.”
Vahşi doğada, Yarvin, çoğu Google Books aracılığıyla yeni erişilebilir hale gelen, gizemli tarih ve iktisat metinlerine daldı. Thomas Carlyle, James Burnham ve Albert Jay Nock’un yanı sıra, 2000’lerin başında ortaya çıkan çok sayıda siyasi blogu okudu. Yarvin, kendi kırmızı hap anını 2004 başkanlık seçimlerine dayandırıyor. Birçok akranı Irak’taki kitle imha silahlarıyla ilgili yalanlarla sola kayarken, Yarvin farklı türden uydurmalarla ters yönde çekildi: George W. Bush’un kampanyasına destek veren gaziler tarafından yayılan Swift Boat komplo teorisi, Demokrat aday John Kerry’nin Vietnam’daki hizmetiyle ilgili yalan söylediğini iddia ediyordu. Bu suçlamalara inanan Yarvin için, gerçek ortaya çıktığında Kerry’nin seçimlerden çekilmek zorunda kalacağı açıktı. Bu olmadığında, safça inandığı diğer şeyleri sorgulamaya başladı. Olgular artık istikrarlı gelmiyordu. Joseph McCarthy, İç Savaş veya küresel ısınma hakkında kendisine söylenenlere nasıl güvenebilirdi? Peki ya demokrasinin kendisi? Yıllarca başkalarının bloglarının yorum bölümlerinde hararetli tartışmalar yaptıktan sonra, kendi blogunu açmaya karar verdi. Hırstan azade de değildi. İlk yazısı şöyle başlıyordu: “Geçen gün garajımda uğraşırken yeni bir ideoloji oluşturmaya karar verdim.”
Alman akademisyen Hans-Hermann Hoppe, bazen aşırı sağın entelektüel kapısı olarak tanımlanır. Las Vegas’taki Nevada Üniversitesi’nden emekli iktisat profesörü Hoppe, genel oy hakkının “doğal elit”in yönetimini yerinden ettiğini ileri sürer; ulusların daha küçük, homojen topluluklara bölünmesini savunur; ve bu katı toplumsal düzene karşı çıkan komünistlerin, eşcinsellerin ve diğerlerinin “fiziksel olarak ortadan kaldırılmasını” ister (Bazı beyaz milliyetçiler, Hoppe’nin yüzünü bir helikopterle birleştiren memler oluşturarak, Şili diktatörü Augusto Pinochet’nin muhaliflerini uçaktan atarak infaz etme uygulamasına gönderme yaptılar). Hoppe minimal bir devleti savunsa da, özgürlüğün demokrasiye göre monarşi tarafından daha iyi korunduğuna inanır.
Yarvin neredeyse bir liberter olacaktı. Yirmili yaşlarının sonlarında Bay Area’da bir yazılımcı ve Avusturya okulunun iktisatçılarının hayranı Yarvin, tüm risk faktörlerini taşıyordu. Sonra Hoppe’nin Democracy: The God That Failed [Demokrasi: Mağlup Olan İlah] (2001) kitabını keşfetti ve fikrini değiştirdi. Yarvin kısa sürede Hoppe’nin iyi niyetli diktatör imajını benimsedi: verimli bir şekilde yönetip, anlamsız savaşlardan kaçınan ve halkının refahını önceliklendiren biri. George Washington Üniversitesi’nde otoriterlik uzmanı Julian Waller, “Bu bir kopyalama değil, ama o kadar doğrudan bir etki ki, neredeyse müstehcen,” diyor (Hoppe, e-posta ile, Peter Thiel’in evinde düzenlenen özel bir toplantıda Yarvin ile tanıştığını hatırladı. Hoppe, bu toplantıya konuşmacı olarak davet edilmişti. Yarvin üzerindeki etkisini kabul eden Hoppe, “Benim zevkime göre yazıları her zaman biraz fazla süslü ve dağınıktı,” diye ekliyor). Hoppe, demokratik olarak seçilmiş yetkililerin aksine, bir hükümdarın tebaasını ve devleti korumak için uzun vadeli bir motivasyonu olduğunu, çünkü her ikisinin de kendisine ait olduğunu savunur. Diktatörlüklerin tarihine aşina olanlar bu fikri samimiyetsiz bulabilir. Yarvin ise öyle düşünmüyor.
“Kendi evini yağmalamazsın,” dedi bana bir öğleden sonra, Venice Beach’teki bir açık hava kafede. Ona, CEO-monarşinin kişisel çıkarları için ülkeyi yağmalamasını veya halkını köleleştirmesini neyin engelleyeceğini sormuştum. “XIV. Louis, ‘L’état, c’est moi’ (Devlet benim) dediğinde, devleti yağmalamanın bir anlamı yok çünkü her şey zaten onun.” Hoppe’yi takip eden Yarvin, ulusların sonunda Singapur veya Dubai gibi, her birinin kendi egemen hükümdarı olan küçük devletlerden oluşan bir “mozaik” haline gelmesi gerektiğini savunuyor. Meşruiyet, hesap verebilirlik ve halefiyet gibi ebedi siyasi sorunlar, her bir egemen şirketin (SovCorp) aksi takdirde tüm gücü elinde bulunduran CEO’sunu seçme ve görevden alma yetkisine sahip gizli bir kurul tarafından çözülecek (Kurulun nasıl seçileceği belirsiz, ama Yarvin, havayolları pilotlarının –“zaten düzenli olarak başkalarının hayatlarını emanet edilen, zeki, pratik ve dikkatli insanlardan oluşan bir kardeşlik grubu. Neden olmasın?”– rejimler arasındaki geçişi yönetebileceğini öne sürüyor). CEO’nun askeri darbe yapmasını önlemek için, kurul üyeleri, nükleer füzelerden küçük silahlara kadar tüm hükümet silahlarını bir düğmeye basarak etkisiz hale getirebilecek şifreleme anahtarlarına erişebilecek.
Kitlesel siyasi katılım sona erecek ve insanların oy kullanabilmesinin tek yolu, hizmet şartlarından memnun kalmadıkları takdirde bir SovCorp’tan diğerine geçmek, yani X’ten Bluesky’e geçmek gibi, yürüme yoluyla oy kullanmak olacak. Yarvin gibi muhaliflerin böyle bir durumda muhtemelen baskı göreceği ironisi onu pek ilgilendirmiyor gibi görünüyor. Hayalindeki siyasi sistemde, ifade özgürlüğünün hâlâ var olacağını ısrarla savunuyor. “İstediğinizi düşünebilir, söyleyebilir veya yazabilirsiniz,” diye vaat ediyor. “Çünkü devletin bunu umursaması için hiçbir neden yok.”
Yarvin’in yönetişim konusundaki doğuştan gelen sinizmi, diktatörlük rejimleri hakkında konuşmaya başlar başlamaz ortadan kayboluyor. El Salvador’un güçlü adamı Nayib Bukele’ye övgü dolu sözler sarf eden Yarvin, Trump’ı, Putin’in liberal düzeni “sadece Rusça konuşulan bölgelerde değil, İngiliz Kanalına kadar” sona erdirmesine izin vermeye teşvik ediyor. Kızarmış kalamar tabağından bir parça alırken Yarvin, kamu güvenliğini ve kişisel özgürlüğü sağlayan güçlü hükümetleri nedeniyle Çin ve Ruanda’yı (ikisini de ziyaret etmemiştir) övüyor. Çin’de, “istediğinizi düşünebilir ve neredeyse istediğinizi söyleyebilirsiniz,” diyor. Ülkenin muhalifleri hapse atma ve etnik azınlıkları toplama kamplarında tutma geçmişini göz önünde bulundurarak, benim şüpheciliğimi hissetmiş olabilir. “Hükümete karşı örgütlenmek isterseniz, sorun yaşarsınız,” diye itiraf ediyor. Sonra yine lafını yumuşatıyor: “Stalin’le yaşayacağınız türden sorunlar değil. Sadece, mesela, iptal edilirsiniz [cancelled].”
Yarvin, metamfetamin bağımlıları veya dört yaşındaki çocuklar gibi bazı insanlar için çok fazla özgürlüğün ölümcül olabileceğini söylüyor. Ardından, mahallede kamp kurmuş evsizlere işaret ederek aniden ağlamaya başlıyor. “Bunun başarıyı temsil ettiği ya da ‘diğerleri hariç en kötü sistem’ olduğunu düşünmek” –Churchill’in demokrasi hakkındaki ünlü sözünü kastediyordu, ben de daha önce bu sözü kendi sözlerimle aktarmıştım– “tamamen hayal ürünü,” diyor ve gözyaşlarını siliyor (Birkaç hafta sonra, Londra’ya yaptığım bir seyahatte, Lordlar Kamarası’nın bir üyesine benzer bir konuşma yaparken gözyaşlarına boğulduğunu gördüm. İkinci sefer o kadar etkileyici değildi).
Yarvin’in monarkı, muhtemelen, koruması altındaki kişileri korumak için kararlı bir şekilde hareket ederdi. Venedik’teki kafede Yarvin, sıkı programını “faşist ebeveyn seviyesinde kontrol” olarak nitelendirdiği, kâr amacı gütmeyen bir rehabilitasyon kuruluşu olan Delancey Street Foundation’ı övdü. Kendi önerilerinden bazıları daha da ileri gidiyor. Blogunda bir keresinde, San Francisco’nun alt sınıflarını, kentin otobüslerine yakıt sağlamak için biyodizele dönüştürmeyi şaka olarak önermişti. Ardından başka bir fikir daha ortaya atmıştı: Onları tek kişilik hücrelere kapatıp sanal gerçeklik arayüzüne bağlamak. Kesin çözüm ne olursa olsun, “soykırıma insani bir alternatif” bulmak çok önemli, diye yazıyor. Bu alternatif, “toplumdan istenmeyen unsurları ortadan kaldırmak” gibi kitlesel cinayetle aynı sonucu verecek, fakat ahlaki bir leke bırakmayacak bir çözüm olmalı.
Yarvin’in Amerika’ya güçlü bir lider çağrısı genellikle tuhaf bir provokasyon olarak algılanıyor. Oysa o, çoğu insanın demokrasiye uygun olmadığı bir dünyada bunun tek çözüm olduğunu düşünüyor. Bana verdiği demeçte, “Bugünün Afrika ülkelerinde, ülkeyi yönetebilecek kadar akıllı insan var, sadece herkesin akıllı olduğu demokratik seçimler yapabilecek kadar akıllı insan yok,” diyor. Bu tür açıklamaları nedeniyle Yarvin bazen beyaz milliyetçi olarak tanımlanıyor, ama o bu etikete nazikçe karşı çıkıyor. 2007 yılında “Neden Beyaz Milliyetçi Değilim” başlıklı bir blog yazısında, “bu tür şeylere tam olarak alerjisi olmadığını” fakat beyazlık ve milliyetçiliğin yararsız siyasi kavramlar olduğunu düşündüğünü açıklamıştı. Öğle yemeğinde bana, doğru sezgilere sahip ama uygun bilimsel bilgiden yoksun olan geçmişin bağnazlarına üzücü bir sempati duyduğunu söylüyor. Neo-reaksiyonerler, “insan biyolojik çeşitliliği” olarak adlandırdıkları, diğer şeylerin yanı sıra tüm ırk veya nüfus gruplarının eşit zekaya sahip olmadığını savunan bir dizi marjinal inanca bağlı olma eğilimindedir. Yarvin’in çevrimiçi araştırmalarından anladığı kadarıyla, bu genetik farklılıklar yoksulluk, suç ve eğitim düzeyindeki demografik farklılıklara katkıda bulunmuş (ve uygun bir şekilde, bunları açıklamaya yardımcı olmuş) idi. “Bu hanede biz bilime inanıyoruz – ırk bilimine,” diye yazmıştı geçen yıl.
Yarvin, birkaç saat boyunca, bir müzayedecinin satış yapmak için çaresizce çabaladığı gibi, güçlü adam yönetimi için argümanlarını sıralıyor. Onun gerçekleri çarpıtması ve tuhaf yorumları beni sık sık şaşırtsa da sabırla dinliyorum. “Afrikalı Amerikalılar için tamamen sıfırdan kurulmuş bir rejimde doğru politika nedir?” diye soruyor bir ara. İlk başta bu, mantıksız bir soru gibi geliyor: Ben ona, ikinci Trump yönetiminin başarısını nasıl tanımlayacağını soruyordum. Kendine cevap vererek, şehir içi uyuşturucu bağımlılığı ve yoksulluk sorunlarının “bariz çözümü”nün “kiliseye giden siyahları getto siyahlarının başına getirmek” olacağını söylüyor. Ateist Yarvin, teokratik yönetimle pek ilgilenmiyor, ama farklı nüfus gruplarını yönetmek için farklı yasal kurallar oluşturulmasını savunuyor (Dini topluluklara bir ölçüde özerklik tanıyan Osmanlı millet sistemini örnek gösteriyor). “Getto siyahlarını” kontrol altında tutmak için, Ortodoks Yahudiler veya Amişler gibi “geleneksel bir yaşam tarzı” sürmeye zorlanmaları gerektiğini söylüyor. “Yirminci yüzyılın benimsediği yaklaşım, okulları yeterince iyi hale getirebilirsek, hepsinin üniteryenlere dönüşeceği yönündeydi,” diyor. “The Wire dizisini izlediyseniz ve Baltimore’da yaşadıysanız, ki ben ikisini de yaptım, bunun hiç de işe yaramadığı ortada.” On dakika sonra konuşmasının sonuna geldiğinde, kendi tarzında benim ilk soruma cevap verdiğini anlıyorum. “İnsanın doğasını değiştirmek için DNA’yı tamamen yeniden tasarlayamazsak, modern bir yaşam sürmemesi gereken birçok insan var,” sonucuna varıyor. “Ve bu, Trump-Vance rejiminin yaptıklarının çok ötesindeki seviyede bir devrim.”
Yarvin, sağduyulu biri olarak bilinmiyor. Özel yazışmalarını paylaşma alışkanlığı var. Bunu, bana karısı, arkadaşları, Times Magazine’de çalışan bir teyit uzmanı ve yeni yönetime aday gösterilen biriyle yaptığı mesajlaşmaların ekran görüntülerini izinsiz olarak göndermeye başladığında fark ettim. Bu yazışmalardaki zeka ve bilgeliğin gelecek nesillere aktarılamayacağı düşüncesi onu rahatsız ediyor gibiydi. Thiel ile olan arkadaşlığı konusunda daha temkinliydi, fakat geçen yıl birlikte özel olarak çektikleri bir sohbetten bahsediyor ve milyarderden aldığı kırkıncı yaş günü hediyesiyle övünüyordu: Francis Neilson’ın İkinci Dünya Savaşına dair çağdaş bir yorum olan The Tragedy of Europe [Avrupa’nın Trajedisi] kitabı, ama Yarvin’in umduğu gibi ilk baskı değildi.
Thiel her zaman kehanet yeteneğine sahip olmuştur. PayPal’un kurucu ortağı, Facebook’un ilk dış yatırımcısı ve Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza memurlarının sınır dışı işlemlerini yürütmelerine yardımcı olmak üzere yeni bir sözleşme imzalayan veri madenciliği şirketi Palantir’in kurucusu. Thiel, bunu yapmak Silikon Vadisinde hâlâ toplumun dışına itilmek anlamına gelirken, Trump’ı destekledi. 2022’de JD Vance’in Senato kampanyasına 15 milyon dolar bağışladı; bu, kongre tarihindeki tek bir adaya verilen en büyük bağış miktarı. Uzun süredir liberter olan Thiel, 2009 civarında Yarvinci bir dönüş yapmış görünüyor. Cato Enstitüsü tarafından çevrimiçi olarak yayınlanan ve çok alıntılanan bir makalesinde, “Artık özgürlük ve demokrasinin uyumlu olduğuna inanmıyorum,” diye yazmıştı. Yarvin, “Demokrafobi (Biraz) Viral Oluyor” başlıklı bir blog yazısında bu makaleye onaylayarak bağlantı vermişti. Kısa süre sonra San Francisco’da Thiel’in evinde ilk kez tanıştılar ve incelediğim özel mesajlara göre, samimi bir yazışma trafiği başladı. Yarvin’in e-postaları uzun ve vaaz niteliğindeydi, çapkınlık bloglarından derlediği öğütlerle doluydu; Thiel’inkiler ise açık ve özlüydü. Her iki adam da Amerika’nın komünist bir ülke olduğunu, gazetecilerin Stasi gibi davrandığını ve teknoloji CEO’larının onların avı olduğunu kabul ediyor gibiydi.
2014 sonbaharında Thiel, çalışanı ve uzun süredir Moldbug hayranı olan Blake Masters ile birlikte, girişimciler için yazdığı çok satan kitabı Zero to One’ı [Sıfırdan Bire] yayınladı. Kitap turu öncesinde Thiel, daha fazla kadını teknoloji alanına çekmek için alabileceği sorulara nasıl cevap verebileceği konusunda Yarvin’den tavsiye istedi. Bu öncül, ikisine de yanlış geldi, çünkü onların görüşüne göre kadınlar erkekler kadar bilgisayar bilimlerine yatkın değildi. Yarvin bir e-postada şöyle yazdı: “Google, YC (Y Combinator, bir girişim hızlandırıcı) vb. için ‘Amerika gibi görünme’ maskaralığından başka bir yol yok.” Yarvin, Thiel’e ”kabul et ve abart“ adlı bir tavır taktiği uygulamayı önerdi. Bu taktik, muhtemelen bir çözüm düşünmeyen bir gazeteciye, bu sorunu çözmek için ne yapacağını sormaktı. ”Buradaki amaç, muhatabın sizinle yatmasını sağlamak değil, bu konudan korkmasını ve ondan kaçmasını sağlamaktır. Aynı şey gelecekteki röportajcılar için de geçerlidir,” diye yazıyordu. Bir keresinde, bir akşam yemeğinde Thiel, Yarvin’e Gawker’ı nasıl alt edebileceğini sormuştu (Sonradan ortaya çıktı ki, Thiel, Hulk Hogan’ın çevrimiçi yayına karşı açtığı hakaret davasını gizlice finanse etmeye karar vermişti ve bu dava, 2016’da yayının iflasına yol açtı). BuzzFeed’in ele geçirdiği e-postalarda Yarvin, Breitbart editörü Milo Yiannopoulos’a, Trump’ın ilk seçimini Thiel’in evinde izlediğini ve ona “koçluk” yaptığını övünerek anlatıyor. Yiannopoulos, “Peter’ın politikada rehberliğe ihtiyacı var, orası kesin,” diye yanıtlıyordu. Yarvin ise karşılık veriyordu: “Sandığından daha az! . . . O tamamen aydınlanmış biri, sadece çok dikkatli davranıyor.”
Geçenlerde Yarvin’in Berkeley’deki Craftsman evini ziyaret ettiğimde, Thiel’in ona verdiği bir tabloya dikkatimi çekiyor: Yarvin’in rol yapma oyunu karakter kartı tarzında bir portresi ve üzerinde “Filozof” yazısı. Yarvin’in karikatürize edilmiş bir taç takmış resminin bulunduğu ilginç bir kupa ile çayımı yudumlarken, Thiel ile olan ilişkisini, hatta 2015 yılında Thiel aracılığıyla tanıştığı Vance ile olan ilişkisini kamuoyuna açıklamanın onun için “utanç verici” olacağını söylüyor. Vance’in 2021 Milli Muhafazakârlık Konferansı sırasında bir barda, “Normal bir Ohio seçmeni Mencius Moldbug’u okur mu? Hayır,“ dediği söyleniyor. ”Ama Amerikan kamu politikasının gitmesi gereken genel yönüyle aynı fikirde mi? Kesinlikle.“ Yarvin, bu yılın başlarında kendisini X’te takip eden Başkan Yardımcısı hakkında, ”Gerçekten çok havalı bir adam,” diyor (Beyaz Saray yorum taleplerine yanıt vermedi).
Yarvin dikkatli davranmaya çalışsa da, Thiel’in biraz “tuhaf bir tarafı” olduğunu belirtiyor ve risk sermayedarı Andreessen’i “kafasının tuhaf ve hatta insanlık dışı şekli dışında, Peter’dan çok daha normal görünen biri,” olarak tanımlıyor. Andreessen, Yarvin’in girişimi Tlon’a yatırım yaptıktan sonra ikisi tanışmış; Andreessen geçen yıl Trump destekçisi olduğunu açıklamadan çok önce mesajlaşıyor ve brunch’a gidiyorlardı. Andreessen’in iş arkadaşlarına Yarvin’in blogunu okumalarını tavsiye ettiği biliniyor. Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, “Teknoloji insanları, çoğu muhafazakâr gibi erdem, güzellik veya geleneklere ilgi duymazlar,” diyor. “Onlar daha çok sağcı ilericiler gibidir ve uzun süre Moldbug onlara bu şekilde seslenen tek kişiydi.” (Andreessen ve Thiel yorum yapmayı reddetti.) Yarvin, güçlü adamlarla olan ilişkilerine atıfta bulunarak, Lord Chesterfield’ın 18. yüzyılda yazdığı ve yazarın gayri meşru çocuğuna hitaben kaleme aldığı görgü kuralları kitabı “Oğluna Mektuplar”dan alıntı yaparak “saray mensupları için harika bir tavsiye”yi bana aktarıyor: “Onları asla rahatsız etme. Ve varlığını asla unutmalarına izin verme.”
Yarvin, kurucu olarak değil, startup kurucularının danışmanı olarak daha başarılı oldu. 2013 yılında, yirmili yaşlarında eski bir Thiel bursiyeriyle birlikte Tlon’u kurdu. Yarvin, bilgisayar bilimine ABD hükümetine yaklaştığı gibi yaklaştı; kendi deyimiyle “ütopik megalomani” ile. Yarvin’in vizyoner hedefi, kullanıcıların kendi verilerini kontrol edebilecekleri, azarlama, casusluk ve tekellerden uzak bir eşler arası bilgisayar ağı olan Urbit’i kurmaktı. Urbit ağındaki her kullanıcı, dijital pasaport görevi gören bir N.F.T. ile tanımlanır. Urbit, merkeziyetsizliği teşvik etmesine rağmen, sistem hiyerarşik bir sanal emlak modeline göre tasarlanmıştır ve kullanıcılar “gezegenler”, “yıldızlar” veya “galaksiler” sahibi olurlar.
Sistemin ilk taslaklarında Yarvin kendini “prens” olarak adlandırıyordu fakat hayali krallığına tebaasını çekmekte zorlandı. Yarvin’in siyasi teorisi gibi, kendi yazdığı programlama dili de cesur, anlaşılması zor ve bazen bir aldatmaca olarak algılanıyordu. Her zaman aykırı olan Yarvin, sıfır ve birlerin anlamlarını tersine çevirdi. Onlarca yıllık çalışma ve tahmini otuz milyon dolarlık yatırımın ardından, Urbit feodal bir toplumdan çok Yarvin’in gençlik yıllarındaki Usenet forumlarına benziyor (Ticaret yayını CoinDesk, bunu “AOL Instant Messenger’ın daha yavaş bir versiyonu” olarak nitelendiriyor). “Beklenen şekilde çalışmıyor,” diyen eski bir Urbit çalışanı, Yarvin’i “dünyanın ilk bilgisayar bilimi kaçığı” olarak tanımladı. Yarvin, 2019 yılında şirketten ayrıldı.
Artık yatırımcıları korkutmak konusunda endişelenmesine gerek kalmayan Yarvin, kendi deyimiyle “haydut entelektüel” yaşam tarzına atıldı. Kendi adıyla “Gray Mirror of the Nihilist Prince” [Nihilist Prensin Gri Aynası] adlı bir Substack bülteni yayınladı (Bugün, bu bülten platformun en popüler üçüncü “tarih” yayını). Sağcı podcast çevrelerinde sıkça yer almaya başladı ve parti davetlerini asla geri çevirmiyor gibiydi. Seyahatlerinde sık sık “mesai saatleri” düzenliyordu; çoğu liberal suçluluk duygusu ve grup düşüncesinden uzaklaşmış, düşünceli genç erkeklerden oluşan okuyucularıyla gayri resmi, serbest tartışmalar yapıyordu. Yarvin’in takipçilerini kazanan şey, argümanlarının sağlamlığından çok, yaydıkları sınırları aşan enerji: Dinleyicilerine, ilerici kültürün bastırmaya çalıştığı ırk hiyerarşisi, tarihsel komplolar ve demokratik yönetimin ihaneti gibi yasak bilgilere erişim izni verdiğini hissettiriyor. Yaklaşımı, çoğu Amerikalının demokrasiyi savunmayı hiç öğrenmemiş olduğu gerçeğinden yararlanıyor; onlar sadece demokrasiye inanmak üzere yetiştirilmişlerdir.
Yarvin, takipçilerine DEI ve kürtaj gibi konularda kültür savaşlarına girmemelerini tavsiye ediyor. Demokratik sistemin kendi kendine çökmesine izin vermenin daha akıllıca olduğunu savunuyor. Bu arada muhalifler, gerici bir alt kültür, bir karşı katedral inşa ederek “moda” olmaya odaklanmalı. Yarvin ile tartışmış solcu yazar Sam Kriss, onun çalışmaları hakkında şöyle diyor: “İnternette tuhaf fikirler üretip Manhattan’da dekadan partiler düzenleyerek dünyayı değiştirebileceklerine inanan insanları pohpohluyor.”
Bu tür insanlar, Bay Area, Miami ve Lower East Side’ın mikro mahallesi Dimes Square çevresinde toplanan sanatçılar ve mücadeleci kişilerden oluşan gevşek bir topluluk olan “muhalif sağ” olarak tanınmaya başladı. Bu çevre, seçim siyasetine, Covid kısıtlamalarına ve “wokeçuluğun” kısıtlamalarına duyulan hayal kırıklığıyla bir araya geldi. Alhlaksızlık sinyalleme, bu sahnenin karşı kültür cazibesinin merkezinde yer aldı: üyeler, zamirleri paylaşmak ve onaylanmış terminolojiyi (“evsiz”, “Latinx”, “adaletle ilgili kişi”) kullanmak yerine, “gey” ve “gerizekalı” gibi hakaretleri yeniden canlandırdı. “Red Scare” podcast’inin sunucuları Dasha Nekrasova ve Anna Khachiyan, bu sahnenin en önde gelen temsilcileri arasında yer alıyor. 2021’de Thiel, New York’ta bir anti-woke film festivalinin finansmanına yardımcı olmuş ve Yarvin, festivalin kalabalık etkinliklerinden birinde şiirlerini okumuştu. Urbit, The New York Review of Books dergisine benzeyen bir edebiyat dergisi yayınlıyor. Muhafazakâr yorumcu Sohrab Ahmari geçen yıl yazdığı bir makalede, “Eğer zeki, Yahudi-Amerikalı bir şehirliyseniz ve Nietzscheci ve öjenik temalarla oynamak istiyorsanız, ‘Yahudiler bizim yerimizi almayacak’ diye slogan atan, elinde meşalelerle yürüyenlere katılmayacaksınız. Hayır, muhalif sağa yöneleceksiniz,” diyordu.
Yarvin, bu grubun deneyimli bir lideri olarak belirdi. Bu grubu, yetmişli yılların San Francisco’sundaki eşcinsel alt kültürüne ve edebi modernistlerin Kayıp Kuşağı’na benzetiyor; bu gruplar, dışlanmışlık duygusuyla birbirine bağlanmış sıkı sıkıya bağlı topluluklardı. James Joyce’un “Ulysses” kitabının çok az satıldığını, ancak Ezra Pound ve T. S. Eliot gibi arkadaşlarının “onun yaptığı şeyin iyi olduğunu bildiklerini” söylüyor. Aynı durum, çabaları hoşgörüsüz Katedral tarafından göz ardı edildiğini düşündüğü muhalif sağın yaratıcıları için de geçerliydi. Geçtiğimiz nisan ayında Yarvin, Kamu Diplomasisi Müsteşar Yardımcısı Darren Beattie’ye, Venedik Bienalindeki Amerikan pavyonunu “muhalif sağ sanatçılar”ın ele geçirmesi için bir plan sunuyordu.
Son zamanlarda Yarvin, yeni edindiği kültürel sermayenin bir kısmını gerçek paraya çevirmeye çalışıyor. Geçen yıl, “savaş zamanı CEO’su” olarak Urbit’e geri döndü, ardından birkaç üst düzey çalışan istifa etti ve şubat ayında Andreessen Horowitz’den daha fazla para topladı. Yayınlanmamış bir Substack yazısının taslağına göre, en son planı Urbit’i, üyelerinin “yeni kamusal alanın yıldızları, sonsuza kadar var olacak yeni bir Usenet, yeni bir dijital Atina” olmaya mahkum olduğuna inandığı elit bir özel kulüp olarak tanıtmak.
Trump’ın yemin töreninden önceki gece, Yarvin’i Washington, D.C.’deki Watergate Hotel’de düzenlenen resmi “Taç Giyme Balosu”na götürdüm. Etkinlik, Yarvin’in Gray Mirror, Fascicle I: Disturbance [Gri Ayna, Fascicle I: Rahatsızlık] adlı kitabını kitabını yakın zamanda yayınlayan neo-reaksiyoner yayınevi Passage Press tarafından düzenlenmişti. Kitabın son notları çoğunlukla Wikipedia sayfalarının QR kod bağlantılarından oluşuyor: ‘Denazification’ [Nazilerden arındırma], ”L’État, c’est moi“ [Devlet, benim], ”Presentism (historical analysis)” [şimdicilik (tarihsel analiz)]. Buz tutmuş sokaklarda yolumu bulmaya çalışırken, Yarvin, Elizabeth döneminde sanat ve bilimin en parlak beyinlerinin sarayda bulunduğunu anlatıyordu. Trump’ın yakın çevresiyle bir paralellik görüp görmediğini sorduğumda, kahkahayı bastı. “Oh, hayır,” dedi. “Tanrım.”
Çoğu gazeteci gibi benim de baloya girmeme izin verilmedi, bu yüzden lobideki bir barda bir içki sipariş ettim. Yanımda kovboy şapkası ve bordo kadife takım elbise giymiş bir adam duruyordu. Yarvin hayranı olduğu ortaya çıkan bu adamın adı Alex Maxa’ydı. San Francisco’da bir parti otobüsü şirketi işletiyordu ve boş zamanlarında Yarvin’in benzeri memler yapıyordu. Yarvin’in çalışmalarına ilgi duyduğunu çünkü “Washington’da kendilerini çok zeki sanan insanların karşı çıkamayacakları bir şeye sahip olduğumu hissettirdiğini” söyledi. Baloya gitmek istemişti ama fiyatı yirmi bin dolara çıkan biletler artık tükenmişti. Kısa bir süre sonra, Yarvin’in iki arkadaşıyla tanıştım. Onlar, benimle birlikte olan başka bir gazeteciyi ve beni cesaretlendirerek partiye onlarla birlikte girmemizi söylediler. Maxa da benzer bir yaklaşımla çoktan içeri girmişti: “Lol, vestiyerin nerede olduğunu sorarak içeri girdim,” diye mesaj attı.
Passage Press, etkinliği “MAGA, Teknoloji Sağcılarıyla Buluşuyor” olarak duyurmuştu. Bu yanlış bir tanıtım değildi. Pembe ve mor ışıklarla aydınlatılmış bir ziyafet salonunda, Dışişleri Bakanlığından Anton, Müslüman karşıtı bağnazlığıyla tanınan Trump’ın danışmanı Laura Loomer ve Pizzagate komplo teorisini popülerleştiren Jack Posobiec, risk sermayedarları, kripto para hızlandırıcıları ve Substack’in yıldızlarıyla kaynaştılar. O akşamın erken saatlerinde, konuklar kızarmış deniz tarağı ve fileminyon yerken, balonun ana konuşmacısı Steve Bannon, toplu sınır dışı edilmeyi, idari devletin “Götterdämmerung”unu(2) ve Mark Zuckerberg’in hapse atılmasını istedi.
Sekiz yıl önce, birinci nesil alternatif sağcı influencer Mike Cernovich, Hillary Clinton’ın Trump’ın destekçilerinin yarısının “acınası” [deplorable] bir grup olduğunu söyleyen talihsiz sözlerine atıfta bulunan DeploraBall adlı bir açılış partisine ev sahipliği yapmıştı. Herkesin ifadesine göre, gazeteciler ve protestocuların istilasına uğrayan parti tam bir kaos ortamıydı. Cernovich’in ortak organizatörlerinden biri ve çevrimiçi takma adı Baked Alaska olan Tim Gionet, Twitter’da antisemitik içerik paylaştıktan sonra görevinden alınmıştı. Şimdi, Taç Giyme Balosu’nda, Baked Alaska tatlı olarak servis edildi. Bu, 6 Ocak ayaklanmasına katıldığı için şartlı tahliye olan Gionet’e bir gönderme gibi görünüyordu (Gionet ertesi gün Trump tarafından affedildi). Cernovich, bir bebek arabasında bir bebeği iterek, gururlu bir baba gibi hareketin geldiği noktaya hayranlıkla baktı. Ertesi gün öğleden sonra Twitter’da “Oradaki en yaşlı adamlardan biriydim!” diye yazacaktı. “Gerçek sağcı. Yüksek enerji ve yüksek IQ.” 2008’de Yarvin, “Açık Mektup”unda, gerici bir öncü grubun yeraltı siyasi partisi kurması çağrısında bulunmuştu. Taç Giyme Balosu, bunun artık gerekli olmadığını açıkça gösterdi. İnternet bağımlısı karşı-elitler artık iktidardaydı.
Yarvin, önceki gece Thiel’in Washington’daki evinde düzenlenen partide giydiği aynı smokini ve parlak kırmızı kuşağıyla giyinmişti. Politico’nun haberine göre, Vance onu “Sen gerici faşist!” diyerek dostça selamlamıştı. Yarvin, bu smokini geçen yılki düğününde de giymişti. Yarvin’in ilk eşi, kalıtsal bir kalp hastalığı nedeniyle 2021’de elli yaşında öldü. Baloda, ona ikinci eşi Kristine Militello eşlik etti. Eski bir Bernie Sanders destekçisi ve hevesli bir romancı olan Kristine, pandemi sırasında bir çevrimiçi şarap perakendecisinde müşteri hizmetleri işini kaybettikten sonra “kırmızı hapı yuttuğunu” söylüyordu. Yarvin ile ilk kez YouTube’da, Amerikan Devrimi’nin meşruiyetine karşı argümanlar sunduğu bir videoyu izlerken tanışmıştı ve ardından Yarvin’in yazdığı her şeyi okumuştu. 2022’de ona hayranlık dolu bir e-posta göndererek New York’un muhalif sağcı edebiyat çevresine nasıl girebileceği konusunda tavsiye istedi ve birkaç hafta sonra bir şeyler içmek için buluştular.
Son zamanlarda Yarvin, kendisini “karanlık elf” olarak tanımlamaya başladı. Bu elflerin rolü, “yüksek elfleri” (Demokrat eyalet elitlerini) “yüksek altın zihinlerine karanlık şüphe tohumları ekerek” baştan çıkarmak (Tolkien’den esinlenen bu metaforda, Cumhuriyetçi eyalet muhafazakârları, şaşırtıcı olmayan bir şekilde karanlık elflerden oluşan yeni bir yönetici sınıfın “mutlak gücüne” boyun eğmesi gereken “hobbitler”). Her zaman kendini bu kadar tuhaf ifade etmemişti. 2011’de, aşırı sağcı terörist Anders Behring Breivik’in Norveç’teki bir yaz kampında çoğu genç olan 69 kişiyi öldürdüğü günün ertesi günü, Yarvin şöyle yazıyordu: “Norveç’i yeni bir şeye dönüştürmek istiyorsanız, Norveç’in mevcut yönetici sınıfının size katılması ve sizi takip etmesi gerekir. Ya da en azından onların çocuklarına ihtiyacınız olacak.“ Breivik’i doğru grubu hedef aldığı için (”komünistler, Müslümanlar değil”) övüyor, fakat yöntemlerini kınıyordu: ”Tecavüz beta. Baştan çıkarma alfa. Gençlik kampını katletmeyin, gençlik kampını devşirin.”
Yarvin’in kendi üye kazanma çabaları işe yarıyor gibi görünüyordu. En yakın açık barda, yedinci sınıftan beri Yarvin’i okuyan, Carnegie Mellon’da okuyan neşeli bir ikinci sınıf öğrencisi olan Stevie Miller ile konuştum (Yarvin bana, “yüksek IQ’su”nun “yüksek IQ’su olanları çeken bir mıknatıs” gibi işlev gördüğü için, onu çocukken okuyan birkaç yetenekli Zoomers ile tanıştığını söylemişti). İki yıl önce Miller, Maryland’ın kırsal kesiminde nerdler ve teknoloji meraklılarının bir araya geldiği Vibecamp’ta [Vibe kampı] Yarvin ile takılmıştı. Erken ayrılan Yarvin, Miller’dan Washington’da kendi partisini düzenlemesine yardım etmesini istemişti. Bu parti, Vibekampf [Vibe kavgası] olarak bilinmeye başladı. Daha sonra Miller, Yarvin’in ilk kişisel stajyeri oldu. “Sevdiğim New Yorklu Yahudi liberaller olan ailem tamamen şaşkına dönmüştü,” diyordu.
Yarım saat sonra, diğer muhabirler gibi ben de partiden dışarı çıkarıldım. Güvenlik, lobide tanıştığım arkadaşım Maxa’yı bizimkilerden biri sanıp onu da dışarı attı, ama Maxa kalabalığı yararak karanlık elfle fotoğraf çektirmek için onu yakalamayı başardı.
Trump’ın en karamsar eleştirmenleri bile, başkanın ikinci döneminde Amerika’ya otokrasi dayatmak için harekete geçme hızına şaşırdı. Başkan, gücü yürütme organında ve çoğu zaman dünyanın en zengin adamlarının elinde topladı. Seçilmemiş yurttaş Elon Musk, yirmili yaşlarındaki bir grup genci federal hükümette bir çılgınlığa sürükledi, on binlerce memuru işten çıkardı, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansını kapattı ve Hazine Bakanlığının ödeme sisteminin kontrolünü ele geçirdi. Bu arada, yönetim sivil topluma saldırı başlattı, ideolojik beyin yıkama kalesi olduğunu iddia ettiği Harvard ve diğer üniversitelerin fonlarını iptal etti ve Trump’ın muhaliflerini temsil eden hukuk firmalarını cezalandırdı. Göçmenlik uygulamalarını genişleterek, ABD’de doğmuş üç çocuğu Honduras’a, bir grup Asyalı ve Latin Amerikalı göçmeni Afrika’ya ve iki yüzden fazla Venezuelalı göçmeni El Salvador’daki maksimum güvenlikli bir hapishaneye sınır dışı etti. ABD vatandaşları artık, kendilerini yargı süreci olmaksızın ortadan kaldırma hakkını iddia eden bir hükümetle karşı karşıya. Trump, Oval Ofis’te El Salvador Cumhurbaşkanı Bukele ile yaptığı görüşmede, “Sırada içimizden çıkanlar var,” demişti. Güçlü bir denetim ve denge sistemi olmadan, küresel ekonomiyi altüst eden tutarsız bir ticaret savaşı başlatmak gibi bir adamın saçma fikirleri filtrelenemez. Bu fikirler, onun ailesini ve müttefiklerini zenginleştiren politikalara dönüşür.
Ocak ayından bu yana, hükümetin kaotik eylemleri ile Yarvin’in yazıları arasındaki bağlantıları izlemek için çevrimiçi bir endüstri ortaya çıktı. Yarvin, bazı Bluesky kullanıcılarının hayal ettiği gibi Oval Ofis’e erişimi olan Rasputin benzeri bir figür değil ama bazı insanların neden bu görüşe vardığını anlamak zor değil. Geçen ay, isimsiz bir DOGE danışmanı Washington Post gazetesine, “politika yapımında rol oynayan herkesin Yarvin’i okuduğunun herkesin bildiği bir sır” olduğunu söyledi. Başkanın genel sekreter yardımcısı Stephen Miller, yakın zamanda Yarvin’in bir tweetini alıntıladı. Vance, Yarvin’in uzun süredir istediği gibi ABD’nin Avrupa’dan çekilmesini istedi. Geçen bahar, Yarvin tüm Filistinlilerin Gazze Şeridinden çıkarılmasını ve burayı lüks bir tatil beldesine dönüştürülmesini önermişti. Substack’te “Biri ‘sahil’ mi dedi?” diye yazıyordu, “Jared Kushner tarafından geliştirilecek yeni Gazze, Akdeniz’in Los Angeles’ı, insanlığın en eski okyanusu üzerinde kurulacak yepyeni bir şehir, Apple kalitesinde bir hükümetin yöneteceği muhteşem bir gayrimenkul.” Bu şubat ayında, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ortak bir basın toplantısında Trump, danışmanlarını şaşırtarak neredeyse aynı öneriyi yaptı ve yeniden geliştirilen Gazze’yi “Orta Doğu’nun Rivierası” olarak tanımladı.
Yarvin’e yazıları ile gerçek dünyadaki olaylar arasındaki paralellikleri sorduğumda, yanıtı kayıtsızdı. Kendisini saf aklın bir aracı olarak görüyor gibiydi; ona göre tek gizem, diğerlerinin bunu anlamasının neden bu kadar uzun sürdüğüydü. “Yalan uydurmak mümkün, ama gerçeği ancak keşfedebilirsin,” diyordu bana. Londra’daydık, psikolog Jordan Peterson’ın kurucularından olduğu muhafazakâr konferans Alliance for Responsible Citizenship’e katılıyordu (Yarvin, Peterson’ı bana “tuhaf bir narsist enerji yayan bir züppe” olarak tanımladı)ç Yarvin’e seyahatlerinde, hayatı hakkında bir belgesel çeken iki milenyum kuşağı film yapımcısı, Eduardo Giralt Brun ve Alonso Esquinca Díaz eşlik ediyordu. Amaçları, Brun’un deyimiyle “kamera tesadüfen orada” olan “Grey Gardens” tarzında doğal bir karakter çalışması yapmaktı. İşler planlandığı gibi gitmedi. Yarvin aynı monologları tekrar edip duruyordu, bu da çekimlerin çoğunun aynı olması anlamına geliyordu. Film yapımcıları, Yarvin’in ırkçı sözlerinin izleyicileri rahatsız edeceğini düşünüyordu. Bir öğleden sonra Londra’da Díaz, Yarvin’in, Brexit’i desteklemesi ve Steve Bannon gibi isimlerle sürdürdüğü diyalog nedeniyle “İşçi Partisi’nin MAGA Lordu” olarak adlandırılan post-liberal siyaset teorisyeni Lord Maurice Glasman ile portresinin çizilmesini filme almıştı. Tartışmanın bir noktasında Yarvin, iPhone’unu çıkarıp Glasman’a, sohbet robotu Claude’u hackleyerek kendisine Z [Nigger] kelimesiyle hitap etmesini sağladığını gösterdi.
Bazı düşünürler Yarvin’in gördüğü ilgiyi kıskanabilir. Ama o, hayl ettiği devrimde henüz nakde çeviremediği için etkisini “sahte para” olarak nitelendirdi. DOGE’ye (“çok fazla liberteryen DNA”) ve Trump’ın gümrük vergisi planına (yeterince merkantilist değil) alaycı bir tavırla yaklaştı. Substack’te yayınlanan son makalesinde, siyasi görüşleri nedeniyle üniversite öğrencileri ve profesörleri tutuklamak için sivil ICE [Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza] memurlarının görevlendirilmesini eleştirdi. Eleştirisinin nedeni ahlaki değil, bu tür şiddet içeren görüntünün direnişi kışkırtabileceği idi. Yarvin’in kehanetvari açıklamaları ve mevcut siyasete duyduğu sonsuz küçümseme, viral olan bir paylaşıma ilham verdi: “Rejim karşıtı eylemleriniz pratikte işe yarıyor. Ama teoride işe yarıyor mu?” Muhafazak’ar aktivist Christopher Rufo, Yarvin’i ”her şeyin anlamsız olduğunu ısrarla savunan somurtkan bir ergen”e benzetmişti. Ben onu, zihninde kurduğu milimetrik otokrasi dışında hiçbir şeyle yetinmeyecek gerici bir Goldilocks(3) olarak görmeye başladım.
Bu kontrol arzusunun bir yansıması, bazı ilişkilerinde de görülüyor. Kısa bir süre önce, Yarvin’in eski nişanlısı Lydia Laurenson’u Berkeley’de ziyaret ettim. İkili, Yarvin’in Substack’te “dul bakirliğinden kurtulduğunu” ve “çocuk sahibi olabilecek yaşta” birini aradığını belirten bir ilan yayınladıktan sonra, Eylül 2021’de çıkmaya başlamıştı. Serbest yazar ve editör Laurenson aynı gün şu yanıtı vermişti: “Tarihsel olarak liberal biriyim ama IQ’m çok yüksek, çocuk istiyorum ve seninle konuşmak için inanılmaz meraklıyım.” Yarvin, ilana yanıt veren diğer kadınlarla Zoom randevularına çıktı. Bunlar arasında, şu anda hapiste olan kripto girişimcisi Sam Bankman-Fried’in eski kız arkadaşı Caroline Ellison da vardı. Fakat Yarvin ve Laurenson kısa sürede kendilerini her şeyi tüketen bir aşkın içinde buldular. Laurenson, Yarvin ile olan ilişkisinin felsefesinin, “Birlikte dahiler olacağız ve dahi bebeklerimiz olacak,” olduğunu söyledi. “Biraz dalga geçiyorum ama gerçekten öyleydi.”
Yarvin gibi Laurenson da erken yaşta üniversiteye giden erken gelişmiş bir çocuktu. Ayrıca, Clarisse Thorn takma adıyla, seks pozitif feminizm, BDSM ve kadınları tavlama sanatı hakkında yazdığı, kült bir takipçi kitlesi olan bir blogu vardı. Yarvin ile sık sık kavga ederlerdi, bazen politik konular hakkında. Laurenson sol görüşten uzaklaşmıştı, ama neo-reaksiyonizmi tam olarak benimsememişti. Yarvin’in fikrini herhangi bir konuda değiştirip değiştirmediğini sorduğumda, en azından onun yanında Z kelimesini kullanmamasını sağladığını söyledi (Yarvin daha sonra bu dergiye, bu kelimeyi “Güneyli bir plantasyon sahibi” ruhuyla kullanmadığını söyleyecekti).
Laurenson’a göre gerginliğin daha büyük kaynağı Yarvin’in otokratik bağlanma tarzıydı. Kavga ettiklerinde, düşmanlıkları sona erdirmek için mantıklı bir gerekçe sunmasını ısrarla istiyordu, diyor Laurenson. Yarvin’in kurnaz kişisel saldırılarının, kamuoyundaki tartışmalardaki tavrına benzediğini düşünüyordu. “Mantıklı görünen ama aslında yanlış açıklamalar uyduruyor; yaptıklarını işaret etmeye çalışan kişinin karakterine saldırıyor; bu, ruha yönelik bir DDOS saldırısı gibi,” diye yazdığı e-postada, birden fazla kaynaktan gelen trafikle sunucuyu çökertme stratejisine atıfta bulunuyordu. Laurenson’un arkadaşı ve Yarvin ile kendi aralarında da anlaşmazlıkları olan James Dama, “Lydia’nın kilosu veya görünüşü hakkında kaba şakalar yapar, kimse gülmez, sonra da Lydia’ya kendini beğenmiş olduğu için kızardı,” diye hatırlıyor (Yarvin’in ilk kız arkadaşı Tanner da benzer bir hakaret ve talep döngüsünden bahsetti).
Laurenson ve Yarvin, Laurenson hamileyken 2022 yazında ayrıldı. Yarvin, yakınlık arzusunun Laurenson’a “baskıcı ve boğucu” gelmiş olabileceğini ve “iğneleyici şakalar” yapma gibi kötü bir alışkanlığı olduğunu söylüyor ama ilişkisi boyunca kasıtlı olarak acımasız davrandığını kabul etmiyor (İlişki bittikten sonra, “doğal içgüdüm, her fırsatta onu küçük düşürmekti” diye ekliyor ve bunun “çok iyi yaptığı bir şey” olduğunu belirtiyor). Oğullarının doğduğu aralık ayından birkaç hafta sonra, Yarvin kısmi velayet davası açtı ve velayeti aldı. Aile mahkemesinde devam eden dava hâlâ sert geçiyor. Arabulucu, geçen yıl “Ebeveynler neredeyse hiçbir konuda anlaşamıyor,” diyordu.
Artık bir çocukları olduğu için Laurenson, Yarvin’in kendi çocukluğunu düşünerek çok zaman geçiriyor. “Sınıfın palyaçosu gibi, çok ilgi bekliyor,” diyor. Ona göre, Yarvin’in kışkırtıcı bir ideolojiyi benimsemesi, bir tür “yineleme kompulsifliği” gibi görünüyordu; bu, büyürken maruz kaldığı dışlanmayı yeniden çerçevelendirmesine olanak tanıyan bir psikolojik savunma mekanizmasıydı. Amerika’nın yaşayan en ünlü monarşisti olarak, insanların onu kişiliği için değil, aşırı fikirleri için reddettiğini kendine söyleyebiliyordu. Onun “monarşistlik” fikrini önce bir tür entelektüel spor olarak, biraz da Usenet’ten esinlenerek benimsediğini, sonra da Borges’in öyküsündeki paralel dünya gibi, yavaş yavaş kendi gerçekliğini kazanıp kazanmadığını merak ediyordu. “Sanki insanların seni hayranlıkla izlediği ve istediğin kadar trolleme yapmana izin verdiği bir yer buldun ve sonra da o dünyada yaşamaya başladın, öyle mi?” diye soruyordu.
Son on yılda liberalizm, siyasi yelpazenin her iki kanadından da darbe aldı. Soldaki eleştirmenleri, liberalizmin ölçülü ve kademeli yaklaşımını, iklim değişikliği, eşitsizlik, etnik milliyetçi sağın yükselişi gibi günümüzün çok sayıda acil sorunu ile bağdaşmaz buluyor. Buna karşılık muhafazakârlar, liberalizmi geleneksel değerleri ayaklar altına alan kültürel bir canavar olarak resmediyor. Notre Dame Üniversitesi’nden siyaset bilimci Patrick Deneen, Why Liberalism Failed [Liberalizm Neden Başarısız Oldu?] (2018) adlı kitabında, günümüz Amerika’sının bireysel özgürlüğe verdiği önemin aile, inanç ve toplumu feda ettiğini ve bizi “haklarla donatılmış, özgürlüğümüzle tanımlanan, fakat güvensiz, güçsüz, korkak ve yalnız, giderek daha ayrı, özerk ve ilişkiden yoksun bireyler” haline getirdiğini savunuyor. Adrian Vermeule dahil olmak üzere diğer post-liberal teorisyenler, devletin açıkça Katolik bir “ortak iyilik” adına belirli hakları kısıtlamasını öneriyorlar.
Yarvin ise daha basit ve libidinal olarak daha tatmin edici bir şey talep ediyor: her şeyi yakıp yeniden baştan başlamak. Yetmişli yılların sonlarında neoliberalizmin ortaya çıkmasından bu yana, siyasi liderler yönetişimi giderek kurumsal yönetim gibi ele almaya başladı, vatandaşları müşterilere dönüştürdü ve hizmetleri özelleştirdi. Sonuç, daha büyük eşitsizlik, zayıflamış bir sosyal güvenlik ağı ve bu sorunların sorumlusunun demokrasinin kendisi olduğu yönünde yaygın bir algı oldu. Bu da, Yarvin’in şu anda övdüğü otokratik verimliliğe olan iştahı artırdı. Tarihçi Suzanne Schneider, “Yarvin’in programı, küresel ısınma ya da savaş makinesi gibi şeyleri değiştirmek için yapılan çabaların boşuna olduğu hissedilen neoliberal bir dönemde cazip görünebilir,” diyor. “Arkanıza yaslanıp, hiçbir şey umursamadan, başkalarına işleri yönetmesine izin verebilirsiniz.” Yarvin, insanlığın gelişmesi veya genel olarak insanlar hakkında pek bir şey söylemiyor. Eserlerinde insanlar, sürüye katılacak koyunlar, düzeltilmesi gereken aptallar veya solcu kuklacılar tarafından kontrol edilen kuklalar olarak görünüyor.
Yarvin dikkat çekme konusunda ne kadar yetenekli olursa olsun, eserleri dikkatli bir incelemeye dayanamıyor. Çalışmaları, onun karamsar sezgilerine uydurmak için uydurulmuş sahte üçlü mantık ve argümanlarla dolu. Çok okumuş, ama bilgisini aynı gerici masal için malzeme olarak kullanıyor: Bir zamanlar insanlar yerlerini bilirlerdi ve uyum içinde yaşarlardı; sonra Aydınlanma geldi ve eşitlikçiliğin “soylu yalanı” ile dünyayı kargaşaya sürükledi. Yarvin, akademisyenleri tarihi Marvel filmleri gibi, aşırı basitleştirilmiş kahramanlar ve kötü adamlarla ele aldıkları için sık sık eleştirir, ama Napolyon’u “girişimci” olarak nitelendirerek bu resme ne kattığı belirsiz (Shakespeare’in oyunlarının aslında on yedinci Oxford Kontu tarafından yazıldığı ve Amerikan İç Savaşı’nın, onun deyimiyle “Ayrılma Savaşı”nın, siyahi Amerikalıların yaşam koşullarını kötüleştirdiği şeklindeki revizyonist teorileri destekler). “Birincil kaynakların güzel yanı, genellikle tek bir kaynakla argümanınızı kanıtlayabilmeniz,” diye ilan ediyor ki bu tarihçiler için epey yeni bir bilgi olacaktır.
En sert eleştirmenleri sağdan geliyor. Muhafazakâr aktivist Rufo, Yarvin’in “çocukça hakaretler, paranoya nöbetleri, kalın italik yazılar, anlamsız konudan sapmalar, rekabetçi bibliyografya ve karikatürlere atıflar”dan oluşan bir tartışma tarzına sahip bir “sofist” olduğunu yazıyor. Rufo, “Birisi senin gerçekte ne düşündüğünü anlamaya çalıştığında, orada pek bir şey olmadığını fark etmekten kendini alamaz,” diye ekliyor. Yarvin’in fikirlerine en cömert yaklaşım, görünüşte uzak iddiaları bile kanıtlarla değerlendirmeyi övünen rasyonalist hareketle bağlantılı blog yazarlarından geliyor. Ne var ki, onların olağanüstü sabrı da tükenmeye başladı. Ünlü bilgisayar bilimci Scott Aaronson, aralarındaki konuşmalar hakkında, “Bana asla eşit olarak hitap etmedi, sadece beyni yıkanmış bir kişi olarak gördü” diyor. “Sanki bana mutlu kölelerin şarkı söylediği bir kitap daha okutursa ya da F.D.R. hakkında bir monolog daha yaparsa, sonunda gerçeği göreceğimi düşünüyor gibiydi.”
Mesele entelektüel ciddiyet olmayabilir. Yarvin’in polemikleri, nerd hıncı ve plütokratik iktidar iradesine bir gerekçe arayan sağcılar için yararlı oldu. Connecticut’tan Demokrat senatör Chris Murphy, “Bu adamın konuyla ilgili tutarlı bir teorisi yok” diyor. “Sadece birçok Cumhuriyetçinin duymak istediği şeyleri yüksek sesle söylüyor.”
Güç tapıncını insan onuruna saygısızlıkla birleştiren bir dünya görüşünün totaliter sonunu tahmin etmek zor değil; bazılarının deyimiyle faşizm. İdeolojik düşmanı Bolşevikler gibi, Yarvin de Ütopya’nın önündeki tek engelin onu gerçekleştirmek için her yolu kullanmaya isteksizlik olduğuna inanıyor gibi görünüyor. Rejimine geçişin barışçıl, hatta neşeli olacağını iddia ediyor, fakat eserlerinde şiddet fantezileri alazlanıyor. Mart ayında Substack’te yayınladığı bir yazıda, “Monark, soyluları veya kitleleri gerçekten soykırıma uğratmaya hazır değilse, onların sadakatini kazanmak zorundadır,” diyordu. “Bu insanları kuş gribi olan hindiler gibi köpükleyecek değilsiniz, değil mi?”(4)
Yarvin’in dünyanın nasıl işleyişi gerektiğine dair güçlü görüşleri bu profile de yansıdı. Önerilerinden bazıları ilgi çekiciydi: Eski kız arkadaşlarından biriyle bir tartışma programı düzenleme fikrini ortaya attı ve beni, Usame’nin oğullarından biri olan Ömer bin Ladin ile bir toplantı için Doha’ya davet etti. Diğerleri ise yılışıktı. Bir keresinde, “aşırı” kelimesini kullanmamı eleştiren dokuz mesaj gönderdi. Bu kelimenin “düşmanca ve aşağılayıcı” olduğunu ve makalemde kullanılmaması gerektiğini söyledi (Daha önce, kayıtlı konuşmalarımızda, mevcut yönetimdeki herkesten daha “aşırı” olduğu konusunda defalarca övünmüştü). Watergate Oteli’ndeki Taç Giyme Balosu’ndan birkaç gün sonra, New Yorker dergisine mektup yazarak, yayıncısının izni olmadan içeri girdiğim için şikayet etti; bu olayın “Watergate 2”ye dönüşmemesini umduğunu söyledi ve kendini “kesinlikle bu ortamdaki en medya dostu kişi” olarak nitelendirdi! (Passage Press’teki yayıncısı ve balonun sunucusu Jonathan Keeperman, bir keresinde Cumhuriyetçi Parti’nin “gazetecileri lamba direğine asması”, yani linç etmesi gerektiğini önermişti, bu yüzden bu pek de zor bir şey değil).
Bu kış bir sabah, Yarvin’den habercilik tekniğimle ilgili endişelerini dile getiren yirmi sekiz mesajla uyandım. “Sorun, senin işleyişinin gevşek olması ve bunun düşük kaliteli içerik ürettiğini hissetmem,” diye yazıyordu. “İşleyiş çatışmacı olmadığında, neyle mücadele ettiğimi bilemiyorum.” Kısaca, benim “fikirleri anlamak için çok aptal” olup olmadığımı ya da Orwell’in ‘crimestop’ olarak adlandırdığı zihinsel oto-sansüre boyun eğip eğmediğimi düşünüyordu. Bana, Doğu Alman bir oyun yazarı ile onu gözetlemekle görevli bir Stasi ajanı arasındaki ilişkiyi anlatan Oscar ödüllü film “The Lives of Others”ı [Başkalarının Hayatı] izlememi tavsiye ediyordu. Stasi ajanı, diye yazıyordu, “oyun yazarının fikirlerini *düşünmeye gerek duymadan* yazabiliyor. Muhalif fikirlere ‘karşı’ olduğu için değil, bu fikirlerin beynine girmesine bile izin vermiyor.” Filmde, Stasi ajanı sonunda oyun yazarının görüşlerine sempati duymaya başlayınca “kırılıyor”. Yarvin, herhalde oyun yazarıydı.
Öte yandan, beni bir “NPC” ya da oyuncu olmayan karakter olarak görmeye başladığını söyledi. Bana “Blade Runner” filminde androidleri insanlardan ayırmak için kullanılan hayali sınav olan Voight-Kampff testini yapmayı öneriyordu. Onun versiyonunda ikimiz “boş levha teorisi” ile “ırkçılık” hakkında tartışacak ve konuşmamızı kaydedecektik (“Irkçılık” derken elbette insan biyolojik çeşitliliğini kastediyorum, diye açıklıyordu). Habercilik sürecimin talep üzerine testlere tabi tutulmayı içermediğini açıkladığımda, bana W. H. Auden’ın Prag Baharı’nı bastırmak için Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’yı işgalini anlatan “August 1968” [Ağustos 1968] adlı şiirinin ekran görüntüsünü gönderdi:
Ogre, ogrelerin yapabileceği şeyleri yapar
İnsanların yapamayacağı şeyler
Ama bir ödül onun ulaşamayacağı bir yerde
Ogre konuşmayı öğrenemez
Devamında, “reklamın iyisi kötüsü olmaz” diye bu habere katılmayı kabul ettiğini, ama şimdi mümkünse bunu engellemeye çalışacağını söylüyordu.
Mesajları ile Thiel ve diğer arkadaşlarına medyayla ilişkilerinde sergilemelerini tavsiye ettiği soğukkanlı tavrı arasındaki tezat beni çok etkiledi. Yarvin’in kimliğini ortaya çıkaran 2013 tarihli TechCrunch makalesinin yayınlanmasının ardından, girişimci Balaji Srinivasan bir e-postada, “Karanlık Aydınlanma takipçilerini tek bir savunmasız ve düşmanca muhabirin üzerine salarak kimliklerini ifşa etmelerini” önermiş, Yarvin onu vazgeçirmişti. “Heartiste ne derdi?” diye sormuştu Yarvin, beyaz milliyetçi çöpçatan blogu “Chateau Heartiste”ye atıfta bulunarak. “Neredeyse her zaman, doğru alfa cevabı ‘hiçbir şey’dir. Hiçbir şey söyleme. Hiçbir şey yapma.”
Şubat sonlarında ılık bir öğleden sonra, Yarvin ve eşi Kristine, Güney Fransa’da bir köy yolunda arabayla gidiyorlardı. Onlara belgeselciler Brun ve Díaz eşlik ediyordu. “Nereye gidiyoruz, Kristine?” diye sordu Brun, yolcu koltuğundan, kamerayı arkaya çevirerek yanımdaki onu çekmeye başladı.
Kristine, sadece çok belirsiz bir fikri olduğunu söyledi. “Açıkçası, her şeyi son dakikada söylüyor,” diye açıklıyordu. “Köpek olmak gibi bir şey. Arabaya bindiğini biliyorsun, ama köpek parkına mı gideceksin, veterinere mi gideceksin, oraya varana kadar bilmiyorsun.”
“Spontaneite,” diye araya girdi Yarvin.
“Bu kelime tam da bunu ifade ediyor,” diye alay etti Kristine.
78 yaşındaki romancı ve broşür yazarı Renaud Camus ile buluşmak üzereydik. Camus, 2011 yılında, liberal elitlerin beyaz Avrupalıları Afrika ve Orta Doğu’dan gelen göçmenlerle değiştirmek için bir komplo kurduklarını iddia eden kışkırtıcı bir manifesto olan “Büyük Yerinden Etme” [The Great Replacement] adlı kitabını yayınlamıştı. Kitabın başlığı, o günden bu yana dünyanın dört bir yanındaki beyaz milliyetçilerin sloganı haline geldi. 2017’de Virginia’nın Charlottesville kentinde yürüyüşçüler “Bizi yerimizden edemezsiniz” sloganını atarken, iki yıl sonra Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde Camus’nun kitabıyla aynı başlıklı bir manifesto yayınlayan bir adam 51 Müslümanı öldürmüştü.
Bir tepenin zirvesine ulaştığımızda, Camus’nun kalesi Château de Plieux’nun duvarları göründü. “Albert Camus ile akrabalığı var mı, bilen var mı?” diye sordu Yarvin. “Albert ile akrabalığı yok ama sevimli, yaşlı, eşcinsel, edebiyatçı bir Fransız.”
Venezuelalı Brun, Camus’nun “Yabancılar giremez” yazan bir tabela asmış olsaydı ne yapacağını merak etti.
“Peki, bizim yerimizi almaya mı geldin?” diye şaka yaptı Kristine. Kimse tepki vermedi.
Yarvin kapının yanındaki etkileyici metal zili çaldı ve kısa süre sonra Camus’nun partneri Pierre Jolibert bizi içeriye davet etti. Yukarıda Camus bir şişe şampanya ile bizi bekliyordu. Manikürlü beyaz sakalı, kahverengi kadife ceketi, papyonu ve altın cep saati zinciri ile 19. yüzyıldan kalma bir edebiyatçıya benziyordu. Mükemmel İngilizce ve İngiliz aksanıyla konuşan Camus, Paris’teki küçük dairesine kitapları sığmaz hale gelince, 1300’lü yıllardan kalma bu şatoyu satın almaktan başka seçeneği olmadığını söylüyordu. Bu olay 35 yıl önceydi. Şimdi, devasa çalışma odasını kaplayan kitap yığınlarına bakarak, burada da aynı sorunla karşılaştığını söylüyor.
Birkaç kadeh şampanya içtikten sonra Yarvin, Camus’ye bir dizi soru sorsa da, ev sahibinin tam bir cevap vermesini nadiren bekledi. Camus, Philippe Pétain hakkında ne düşünüyordu? Charles de Gaulle? III. Napolyon? I. Napolyon? Ernst Jünger? Ernst von Salomon? Ezra Pound? Basil Bunting? Eski tırı vırı şampiyonu Yarvin, bir etkileşimden çok, bilgisini sergilediği için başını okşatmak istiyor gibi görünüyordu.
Aşağıya öğle yemeği –kızarmış ördek dilimleri, Lorraine usulü kiş, kırmızı şarap– için indikten sonra Yarvin çapraz sorgusuna devam etti. Camus, Thomas Carlyle’ı nasıl değerlendiriyordu? Michel Houellebecq? XIV. Louis? Charles Maurras bugün hayatta olsaydı ona ne derdi? Dostoyevski, Covid laboratuvar sızıntısı teorisi hakkında ne düşünürdü?
Camus, Yarvin özellikle tuhaf bir soru sorduğunda tiz bir kahkaha atıyordu, fakat konuğunun, Yarvin’in aslında erkek olduğunu düşündüğü Fransa First Lady’si Brigitte Macron hakkında tekrar tekrar sorduğu sorular karşısında şaşkına dönmüştü. Camus, Avrupa’ya beyaz olmayan göçün artmasına atıfta bulunarak, “Kıtanın tarihindeki en önemli meseleyle uğraşıyoruz” diye haykırıyordu, “Bayan Macron’un erkek ya da kadın olması ne önemi var?”
Brun, dışarıdan çekim yapabilmek için adamlara pencereye geçmelerini istedi. Yarvin, aşağıda düzgünce işlenmiş tarlaların oluşturduğu mozaik manzaraya bakarken, Büyük Yerinden Etme’den tarihin “en büyük suçlarından biri” olarak bahsetti. “Holokost’tan daha mı büyük? Bilmiyorum… Henüz sonuçlarını görmedik.” Geldiğinden beri içki içiyordu ve duygusal bir durumda görünüyordu. “Üç çocuğum var,” diyordu Camus’ya. “Onlar da sıraya dizilip toplu mezarlara götürülecek mi?” Jean Raspail’in, Hintli göçmenlerin Avrupa ülkelerini yok ettiği kıyamet romanı “Azizlerin Kampı” (1973) hakkında konuşuyorlardı. Hıçkırarak devam etti: “Çocuklarımın yirmi ikinci yüzyılda ölmesini istiyorum. Onların çılgın bir postkolonyal Holokost yaşamalarını istemiyorum.”
Tatlı, kahve ve Guadeloupe romundan sonra akşam yürüyüşü zamanı gelmişti. Camus, tahta bastonuyla Yarvin’i Plieux’nun küçük kasabasında gezdirdi. Bahar erken gelmişti: bir kiraz ağacı küçük çiçeklerle açmıştı. Yerel kilisenin önünden geçerken Yarvin, Laurenson’la birlikte büyüttüğü çocuğun fotoğrafını Camus’ya göstermek için telefonunu çıkardı. “O çocuğun annesi karım değildi,” dedi güvenle. Bir an sonra, C. P. Cavafy’nin bir şiirini okurken yine gözyaşlarına boğuldu.
Yarvin ve Camus önden giderken, film ekibi günün çekimlerini değerlendirmek için durdu. Brun, Yarvin’in “Airplane!” filmindeki, çok konuşan ve yanındaki yolcuları intihara sürükleyen çenesi düşük karakteri hatırlattığını söyledi. Camus’nun bu öğleden sonra ne düşündüğünü merak ettik. Çok geçmeden öğrendik. Camus günlüğüne, “Entelektüel alışverişler ticari alışverişler olsaydı –ki bir dereceye kadar öyleler– benim ihracatım ithalatımın yüzde birini bile karşılamazdı,” diye yazdı ve ertesi gün internette yayınladı. “Ziyaretçi geldiğinden gittiğine kadar beş saat boyunca hiç durmadan konuştu, çok hızlı ve çok yüksek sesle, sadece ölen karısı hakkında konuşurken ve daha da garip bir şekilde bazı siyasi durumlar hakkında konuşurken meraktan gözyaşlarına boğuldu.”
Hepimiz şatoya döndüğümüzde hava kararmıştı. “Misafirperverliğiniz, ördeğiniz ve şatonuz için çok teşekkür ederim,” dedi Yarvin, etrafına bakarak. “Buna ne kadar para harcadınız?”
Kristine, Yarvin’in kolunu sevgiyle sıkarak, “İnsanlara böyle bir şeyi soramazsın!” dedi.
Camus, Yarvin’e hatıra olarak bazı kitaplarını verdi, ama Yarvin’in zihni çoktan başka yerlerdeydi. Yarın Paris’e uçacak ve bir grup kırmızı haplı Zoomers ve bir zamanlar Fransa cumhurbaşkanlığına aday olan aşırı sağcı polemikçi Éric Zemmour ile buluşacaktı.
Arabaya doğru yürürken, Yarvin performansıyla ilgili çocuksu bir heyecanla konuşup duruyordu. Bana ve film ekibine döndü. “İyi miydi?” diye sordu. “İyi miydi?”
Dipnotlar:
(1) Overton penceresi, belirli bir zamanda ana akım nüfus tarafından politik olarak kabul edilebilir konu ve argüman aralığına verilen ad; “söylem penceresi” olarak da bilinir. (ç.n.)
(2) Götterdämmerung, Almanca “Tanrıların Şafağı.” Felaketle sonuçlanan şiddet ve kargaşayla karakterize edilen bir toplumun veya rejimin çöküşü. Ayrıca Richard Wagner’in Nibelungen Yüzüğü (Der Ring des Nibelungen) adlı opera dörtlemesinin sonuncusu. (ç.n.)
(3) İngiliz masal kahramanı. Başka versiyonları olmakla birlikte, evlerinden bir nedenle ayrılan üç ayının mekanına giren genç bir kızın burayı dilediği gibi kullanıp sonra evin sahipleri gelince sırra kadem basmasını anlatır. (ç.n.)
(4) İngilizce metindeki orijinal sözcük “foam.” Foaming veya köpükle öldürme/köpükleme, geniş bir alana köpük püskürterek nefes almayı engellemek ve sonunda boğulmaya neden olmak suretiyle çiftlik hayvanlarını toplu olarak öldürme yöntemi. (ç.n.)
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4









