Görüş
AB, Rus Varlıklarını Süresiz Dondurup “Kullanıyor”: Küresel Güven Krizini Tetikliyor

12 Aralık’ta Avrupa Birliği (AB) Konseyi, “ezici çoğunlukla” son derece tartışmalı bir kararı kabul etti: Rusya Merkez Bankası’nın yurtdışındaki yaklaşık 300 milyar avroluk varlıklarının süresiz olarak dondurulduğunu ilan etti ve ilk kez sözde bir “uluslararası hukuk esnetme mekanizması” yoluyla varlıkların bir kısmının Ukrayna’ya kullanım için devredilmesini gündeme getirdi. Rusya Devlet Başkanı Putin, 19’unda Moskova’da düzenlenen “yıllık değerlendirme” etkinliğinde, Rusya’nın Avrupa’daki varlıklarına el koyma girişiminin “hırsızlık bile değil, soygun” olduğunu söyledi.
Bu adım, AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlar tarihinde önemli bir tırmanış olarak görülürken, uluslararası finans ve uluslararası hukukun “kırmızı çizgisinin” aşılması olarak da eleştirildi. Kararın açıklanmasının ardından Rusya hızla güçlü karşı önlemler başlattı; AB’ye doğal gazın transit taşınmasını durdurdu ve 12 AB ülkesini “özel düşmanca ülkeler listesi”ne aldı. Devasa egemen varlıklar etrafındaki bu mücadele, Rusya-Ukrayna çatışmasının askeri cephesinden küresel finans sistemine doğru hızla genişlemekte; sürekli yayılan taşma etkileri uluslararası finans düzenini derinden yeniden şekillendirirken, birçok ülkede “varlık güvenliği egemenliği” meselesine yönelik yüksek düzeyde bir teyakkuz da yaratmaktadır.
Yaptırımlar Yeniden Tırmanıyor: “Dondurma”dan “Kullanım”a, AB Finansal Eşiğe Dokunuyor
AB Konseyi kararındaki temel kırılma, Rusya Merkez Bankası varlıklarının tasarruf biçiminde köklü bir değişikliktir—“dondurma”dan “hedefe dönük kullanıma” yükseltilmesi. Açıklanan karar metnine göre AB, ilgili işlemleri iki adımda ilerletmeyi planlamaktadır. Birinci adımda, AB üye ülkeleri içinde tutulan Rusya Merkez Bankası’na ait yaklaşık 200 milyar avroluk nakit türü varlıklar hedeflenmekte; AB, sözde “emanet hesap yeniden yapılandırması” yöntemiyle bunları Ukrayna’ya sağlanacak “yeniden inşa kredileri”ne dönüştürerek savaş sonrası altyapı onarımı ve mali harcamalarda kullanılmasını öngörmektedir. İkinci adımda ise kalan yaklaşık 100 milyar avroluk varlıkların yatırım getirileri üzerinde “zorunlu aktarım” uygulanacak ve bu getirilerin Ukrayna’nın askeri teçhizat alımı ile cephe sağlık hizmetleri için özel olarak kullanılacağı açıkça hükme bağlanacaktır.
Uluslararası hukuk düzeyindeki tartışmaları mümkün olduğunca sınırlamak için AB, hukuki düzlemde titiz bir tasarım yaptı. Bir yandan AB, Birleşmiş Milletler Şartı’nın “meşru müdafaa hakkı”na ilişkin 51. maddesine atıf yaparak Rus varlıklarının kullanılmasını “Ukrayna’nın meşru müdafaa hakkını kullanmasına destek” olarak tanımladı; öte yandan AB, Kanada ve Japonya gibi müttefiklerle birlikte sözde bir “Uluslararası Varlık Yardım İttifakı” kurulmasını teşvik ederek, “çok taraflı uzlaşı” örtüsü altında tek taraflı yaptırımlar ve varlık tasarrufu konusundaki meşruiyet tartışmalarını yumuşatmaya çalıştı.
Verilere göre, dondurulan ve kullanılmasının planlandığı 300 milyar avroluk varlıkların içinde Almanya yaklaşık 78 milyar avro, Fransa yaklaşık 52 milyar avro, İtalya ise yaklaşık 43 milyar avro tutmaktadır; bu ülkeler planın başlıca uygulayıcıları haline gelirken, buna bağlı olarak daha yüksek siyasi ve ekonomik risklerle de karşı karşıya kalmaktadır. Sonuçta AB, “özel oylama mekanizması” ile veto yetkisini devre dışı bıraktı ve karar 25 ülkenin desteği, 3 ülkenin karşı oyuyla ve 1 ülkenin çekimser kalmasıyla kabul edildi.
AB İçinde Çatlaklar Belirginleşiyor: Orban Finans ve Hukukta “Çifte Geri Tepme” Uyarısı Yapıyor
13 Aralık’ta Macaristan Başbakanı Orban bu konuda yeniden kamuoyuna açıklama yaptı ve AB’nin Rusya’nın dondurulmuş varlıklarını kullanmakta ısrar etmesi halinde “son derece ciddi sorunlar” doğacağını açıkça söyledi. Orban, bir yandan bu adımın Avrupa’nın finansal saklama sistemine yönelik küresel güveni belirgin biçimde azaltacağını; diğer yandan Rusya Merkez Bankası’nın, büyük miktarda dondurulmuş Rus varlığını elinde bulunduran Avrupa takas kurumu Euroclear’a karşı konuyla ilgili dava açtığını, bunun da Euroclear’ın gelecekte çok büyük geri ödeme baskısıyla karşılaşabileceği anlamına geldiğini belirtti.
Orban özellikle, söz konusu meblağın çok büyük olması nedeniyle, Euroclear’ın bulunduğu Belçika ekonomisinin dahi “çöküş” riskiyle karşı karşıya kalabileceğini vurguladı. Euro Bölgesi finans sisteminin önemli bir halkası olan Euroclear sistemik bir şoka uğrarsa, bunun etkisi hızla tüm Euro Bölgesi finans piyasasına yayılacak ve böylece AB’nin ekonomik istikrarı ile para düzenini tehdit edecektir.
Orban’ın açıklamaları, AB içinde Rusya’nın dondurulmuş varlıklarının nasıl ele alınacağı konusunda derin görüş ayrılıklarını yoğun biçimde yansıtmaktadır. Egemen bir devletin merkez bankası varlıklarını kullanmak, yalnızca karmaşık ve uzun sürecek hukuki ihtilafları tetiklemekle kalmayabilir; aynı zamanda Avrupa’nın varlıklar için güvenli bir saklama yeri olma yönündeki uluslararası imajını da sarsabilir.
Rusya’dan Sert Karşı Hamleler: Enerji “Kesintisi” ile Eş Zamanlı Karşılıklı Varlık Dondurma
AB’nin “varlık kullanımı” planı karşısında Rusya hızla çok katmanlı karşı önlemler başlattı. 13 Aralık’ta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bir başkanlık kararnamesi imzalayarak, “Yamal–Avrupa” doğal gaz boru hattı üzerinden AB’ye doğal gaz sevkiyatının derhal askıya alındığını duyurdu. Bu hat daha önce AB’nin doğal gaz arzının yaklaşık %15’ini karşılıyordu ve faaliyetinin durdurulması, AB’nin enerji güvenliğini doğrudan hedef alan kritik bir darbe olarak değerlendirilmektedir.
Aynı zamanda Rusya, Almanya, Fransa ve İtalya’nın da aralarında bulunduğu, varlık kullanımını destekleyen 12 ülkeyi “özel düşmanca ülkeler listesi”ne aldı; bu ülkelere ait şirketlere kapsamlı ticaret ambargosu uyguladı ve enerji, madenler ile askeri-sanayi gibi kilit alanlarda iş birliğini yasakladı.
Daha da caydırıcı olan adım ise Rusya’nın, AB ülkelerinin Rusya’daki varlıklarını karşılıklı olarak donduracağını ilan etmesi oldu. Rusya Dışişleri Bakanlığı, AB şirketlerinin Rusya’daki toplam varlıklarının 450 milyar avroyu aştığını; bunun enerji projeleri, imalat tesisleri ve finansal kurumlar gibi birçok alanı kapsadığını açıkladı. Almanya’nın Siemens’i, Fransa’nın Total’i ve İtalya’nın ENI Grubu gibi büyük şirketlerin Rusya’daki varlıkları dondurulma riskiyle karşı karşıyadır. Rusya Ekonomik Kalkınma Bakanı Reşetnikov açıkça şunu ifade etti: “AB, Rusya’ya ait her 1 avroyu kullandığında, Rusya AB’ye ait 1,5 avroyu donduracaktır. Bu, sarsılmaz bir karşılıklılık ilkesidir.”
Buna ek olarak Rusya, “dolarizasyondan arındırma” sürecini hızlandırmıştır. Rusya Merkez Bankası, döviz rezervleri içindeki avronun payını %12’den sıfıra indireceğini, tamamını yuan, ruble ve altına dönüştüreceğini açıklamıştır. Ayrıca Çin ve Hindistan gibi ülkelerle yerel para birimleriyle ödeme kapsamını genişleterek, enerji ihracat ticaretinde yerel para birimiyle ödeme oranının %80’in altına düşmemesini şart koşmuştur. Analistler, enerji arzının kesilmesi ve varlıkların dondurulması şeklindeki çifte karşı önlemlerin, AB’nin enerji krizini ve enflasyon baskısını kaçınılmaz olarak artıracağını belirtmektedir. Hâlihazırda AB’nin doğal gaz rezervleri yalnızca Mart 2026’ya kadar yetecek durumdadır; Rus gazının kesilmesi, bazı Avrupa ülkelerinde kış aylarında sanayi üretiminin durmasına yol açabilir.
Avrupa Takas Sistemi Baskı Altında, Küresel Finansal Risk Taşmaları Hızlanıyor
AB tarafından dondurulan yaklaşık 300 milyar avroluk Rus döviz rezervinin yaklaşık üçte ikisi, başta Belçika’daki Euroclear ve Almanya’daki Clearstream olmak üzere Avrupa takas kurumlarında tutulmaktadır. Uzun süre boyunca bu kurumlar, “tarafsız, güvenli ve siyasallaştırılamaz” uluslararası saklama kuruluşları olarak varlık göstermiş; küresel egemen varlıklar ve sınır ötesi sermaye akışları için kritik altyapı işlevi görmüştür. Ancak AB’nin Rusya Merkez Bankası varlıklarının “hedefli kullanımını” zorlaması, uzun süredir oluşmuş bu örtük uzlaşıyı fiilen bozmuş ve küresel piyasalara son derece sarsıcı bir mesaj vermiştir: egemen devletlerin merkez bankası rezerv varlıkları dahi jeopolitik çekişmeler nedeniyle hukuka aykırı biçimde dondurulabilir ve kullanılabilir.
Bu mesaj, küresel finans sisteminin güven temelini hızla aşındırmakta ve gelişmekte olan ülkeleri döviz rezervlerinin güvenliğini yeniden değerlendirmeye zorlamaktadır. Avrupa takas sisteminin itibarı ciddi biçimde zayıflarsa, yalnızca Rusya ile bağlantılı fonlar değil; uzun süredir yaptırımlara maruz kalan İran ve Venezuela gibi ülkeler, hatta sıradan çok uluslu şirketler ve özel yatırımcılar da riskten kaçınma amacıyla daha büyük ölçekli varlık transferlerine yönelebilir. Credit Suisse krizi, Avrupa finans sisteminin güven temeli bir kez sistemik bir darbe aldığında, bunun onarım maliyetinin son derece yüksek olacağını zaten göstermiştir.
Daha geniş uluslararası düzeyde, AB’nin bu kararı birçok finans çevresi tarafından “Pandora’nın kutusunun açılması” olarak nitelendirilmektedir. IMF Başkanı Kristalina Georgieva, başka ülkelerin merkez bankası varlıklarının keyfi biçimde kullanılmasının, küresel finans sisteminin dayandığı temel kuralları sarsacağını açıkça uyarmıştır.
Aynı zamanda AB, varlık kullanımını Ukrayna’ya istikrarlı bir finansman kaynağı sağlama yolu olarak görmektedir; ancak fiili sonuçlar iyimser değildir. Analistler, karmaşık hukuki süreçler ve sınır ötesi koordinasyon nedeniyle fiilen aktarılabilecek fon miktarının 100 milyar avronun altında kalabileceğini ve bunun da 3 ila 5 yıl içinde aşamalı olarak aktarılacağını belirtmektedir. Bu durum, Ukrayna’nın askeri teçhizat ve maliye alanındaki acil ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Buna karşılık Rusya’nın enerji ve varlık alanındaki karşı önlemleri, ters yönden AB’nin Ukrayna’ya destek kapasitesini zayıflatmaktadır. Sürekli yüksek seyreden enerji fiyatları AB ekonomisi ve halkın yaşam koşulları üzerindeki baskıyı artırmış; Ukrayna’ya sürekli yardım konusundaki kamuoyu desteği 2023’teki %65 seviyesinden 2025’te %41’e düşmüştür. Birçok ülkede hükümetlerin “dış yardım” ile “iç istikrar” arasındaki politika alanı giderek daralmaktadır.
Hukuki riskler de sürekli birikmektedir. Rusya Merkez Bankası, Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi ve çeşitli ikili yatırım anlaşmalarına dayanarak Avrupa mahkemelerinde Euroclear aleyhine dava açmıştır. Birçok uluslararası hukuk uzmanı, AB’nin özel yasalar yoluyla sorumluluğunu azaltmaya çalışmasına rağmen, uyuşmazlıkların Dünya Ticaret Örgütü mekanizmasına veya Lahey Daimi Tahkim Mahkemesi’ne taşınması halinde AB’nin kazanma olasılığının yüksek olmadığını belirtmektedir.
Avrupa finans altyapısının çekirdek merkezi olan Brüksel, giderek daha belirgin hâle gelen sistemik risk endişeleriyle karşı karşıyadır. Euroclear her gün yaklaşık 5 trilyon avroluk sınır ötesi ödeme işlemi yürütmektedir. Dava veya tazminat baskısı nedeniyle bir likidite krizi ortaya çıkarsa, bunun etkisi hızla Avro Bölgesi’nin tahvil, döviz ve bankacılık sistemlerine yayılacaktır.
Yalnızca Rusya’nın talep ettiği tazminat miktarı 200 milyar avroyu aşmaktadır. Belçika’nın GSYH’sinin yaklaşık %8’i bu kurumun normal işleyişine doğrudan bağlıdır ve hükümetin sermaye enjeksiyonu yoluyla kurtarma yapmak zorunda kalma ihtimali belirgin biçimde artmaktadır. Bir kurtarma başlatılması hâlinde, Belçika’nın bütçe açığı oranı AB’nin İstikrar ve Büyüme Paktı’nın kırmızı çizgisini aşabilir ve bu durum iç siyasi ve bölgesel gerilimleri daha da şiddetlendirebilir.
Daha uzun vadede, Avrupa takas sisteminin tarafsızlığı ve güvenliği temelden sorgulanırsa, kısa vadede Avro Bölgesi tahvil piyasasında sert dalgalanmalara yol açabilir; uzun vadede ise büyük varlık yönetim kurumlarını Avrupa’daki konumlarını yeniden değerlendirmeye ve temel faaliyetlerinin bir kısmını New York veya Singapur’a taşımaya sevk edebilir. Bunun sonucunda ortaya çıkacak olan yalnızca sermaye akışlarının değişimi değil, aynı zamanda Avrupa’nın küresel finans sistemi içindeki konumunun potansiyel olarak zayıflamasıdır.
Li Zhengdong, Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü Yardımcı Araştırmacı
Tao Jing, Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü Yardımcı Araştırmacı; İşletme Fakültesi Öğretim Görevlisi
Ma Xiaolin, Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü Özel Araştırmacısı; Bao Yugang Kürsü Profesörü; Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi Profesörü; Akdeniz Çevresi Araştırmaları Enstitüsü Direktörü
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum










