Bizi Takip Edin

Görüş

AB, Rus Varlıklarını Süresiz Dondurup “Kullanıyor”: Küresel Güven Krizini Tetikliyor

Avatar photo

Yayınlanma

12 Aralık’ta Avrupa Birliği (AB) Konseyi, “ezici çoğunlukla” son derece tartışmalı bir kararı kabul etti: Rusya Merkez Bankası’nın yurtdışındaki yaklaşık 300 milyar avroluk varlıklarının süresiz olarak dondurulduğunu ilan etti ve ilk kez sözde bir “uluslararası hukuk esnetme mekanizması” yoluyla varlıkların bir kısmının Ukrayna’ya kullanım için devredilmesini gündeme getirdi. Rusya Devlet Başkanı Putin, 19’unda Moskova’da düzenlenen “yıllık değerlendirme” etkinliğinde, Rusya’nın Avrupa’daki varlıklarına el koyma girişiminin “hırsızlık bile değil, soygun” olduğunu söyledi.

Bu adım, AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlar tarihinde önemli bir tırmanış olarak görülürken, uluslararası finans ve uluslararası hukukun “kırmızı çizgisinin” aşılması olarak da eleştirildi. Kararın açıklanmasının ardından Rusya hızla güçlü karşı önlemler başlattı; AB’ye doğal gazın transit taşınmasını durdurdu ve 12 AB ülkesini “özel düşmanca ülkeler listesi”ne aldı. Devasa egemen varlıklar etrafındaki bu mücadele, Rusya-Ukrayna çatışmasının askeri cephesinden küresel finans sistemine doğru hızla genişlemekte; sürekli yayılan taşma etkileri uluslararası finans düzenini derinden yeniden şekillendirirken, birçok ülkede “varlık güvenliği egemenliği” meselesine yönelik yüksek düzeyde bir teyakkuz da yaratmaktadır.

Yaptırımlar Yeniden Tırmanıyor: “Dondurma”dan “Kullanım”a, AB Finansal Eşiğe Dokunuyor

AB Konseyi kararındaki temel kırılma, Rusya Merkez Bankası varlıklarının tasarruf biçiminde köklü bir değişikliktir—“dondurma”dan “hedefe dönük kullanıma” yükseltilmesi. Açıklanan karar metnine göre AB, ilgili işlemleri iki adımda ilerletmeyi planlamaktadır. Birinci adımda, AB üye ülkeleri içinde tutulan Rusya Merkez Bankası’na ait yaklaşık 200 milyar avroluk nakit türü varlıklar hedeflenmekte; AB, sözde “emanet hesap yeniden yapılandırması” yöntemiyle bunları Ukrayna’ya sağlanacak “yeniden inşa kredileri”ne dönüştürerek savaş sonrası altyapı onarımı ve mali harcamalarda kullanılmasını öngörmektedir. İkinci adımda ise kalan yaklaşık 100 milyar avroluk varlıkların yatırım getirileri üzerinde “zorunlu aktarım” uygulanacak ve bu getirilerin Ukrayna’nın askeri teçhizat alımı ile cephe sağlık hizmetleri için özel olarak kullanılacağı açıkça hükme bağlanacaktır.

Uluslararası hukuk düzeyindeki tartışmaları mümkün olduğunca sınırlamak için AB, hukuki düzlemde titiz bir tasarım yaptı. Bir yandan AB, Birleşmiş Milletler Şartı’nın “meşru müdafaa hakkı”na ilişkin 51. maddesine atıf yaparak Rus varlıklarının kullanılmasını “Ukrayna’nın meşru müdafaa hakkını kullanmasına destek” olarak tanımladı; öte yandan AB, Kanada ve Japonya gibi müttefiklerle birlikte sözde bir “Uluslararası Varlık Yardım İttifakı” kurulmasını teşvik ederek, “çok taraflı uzlaşı” örtüsü altında tek taraflı yaptırımlar ve varlık tasarrufu konusundaki meşruiyet tartışmalarını yumuşatmaya çalıştı.

Verilere göre, dondurulan ve kullanılmasının planlandığı 300 milyar avroluk varlıkların içinde Almanya yaklaşık 78 milyar avro, Fransa yaklaşık 52 milyar avro, İtalya ise yaklaşık 43 milyar avro tutmaktadır; bu ülkeler planın başlıca uygulayıcıları haline gelirken, buna bağlı olarak daha yüksek siyasi ve ekonomik risklerle de karşı karşıya kalmaktadır. Sonuçta AB, “özel oylama mekanizması” ile veto yetkisini devre dışı bıraktı ve karar 25 ülkenin desteği, 3 ülkenin karşı oyuyla ve 1 ülkenin çekimser kalmasıyla kabul edildi.

AB İçinde Çatlaklar Belirginleşiyor: Orban Finans ve Hukukta “Çifte Geri Tepme” Uyarısı Yapıyor

13 Aralık’ta Macaristan Başbakanı Orban bu konuda yeniden kamuoyuna açıklama yaptı ve AB’nin Rusya’nın dondurulmuş varlıklarını kullanmakta ısrar etmesi halinde “son derece ciddi sorunlar” doğacağını açıkça söyledi. Orban, bir yandan bu adımın Avrupa’nın finansal saklama sistemine yönelik küresel güveni belirgin biçimde azaltacağını; diğer yandan Rusya Merkez Bankası’nın, büyük miktarda dondurulmuş Rus varlığını elinde bulunduran Avrupa takas kurumu Euroclear’a karşı konuyla ilgili dava açtığını, bunun da Euroclear’ın gelecekte çok büyük geri ödeme baskısıyla karşılaşabileceği anlamına geldiğini belirtti.

Orban özellikle, söz konusu meblağın çok büyük olması nedeniyle, Euroclear’ın bulunduğu Belçika ekonomisinin dahi “çöküş” riskiyle karşı karşıya kalabileceğini vurguladı. Euro Bölgesi finans sisteminin önemli bir halkası olan Euroclear sistemik bir şoka uğrarsa, bunun etkisi hızla tüm Euro Bölgesi finans piyasasına yayılacak ve böylece AB’nin ekonomik istikrarı ile para düzenini tehdit edecektir.

Orban’ın açıklamaları, AB içinde Rusya’nın dondurulmuş varlıklarının nasıl ele alınacağı konusunda derin görüş ayrılıklarını yoğun biçimde yansıtmaktadır. Egemen bir devletin merkez bankası varlıklarını kullanmak, yalnızca karmaşık ve uzun sürecek hukuki ihtilafları tetiklemekle kalmayabilir; aynı zamanda Avrupa’nın varlıklar için güvenli bir saklama yeri olma yönündeki uluslararası imajını da sarsabilir.

Rusya’dan Sert Karşı Hamleler: Enerji “Kesintisi” ile Eş Zamanlı Karşılıklı Varlık Dondurma

AB’nin “varlık kullanımı” planı karşısında Rusya hızla çok katmanlı karşı önlemler başlattı. 13 Aralık’ta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bir başkanlık kararnamesi imzalayarak, “Yamal–Avrupa” doğal gaz boru hattı üzerinden AB’ye doğal gaz sevkiyatının derhal askıya alındığını duyurdu. Bu hat daha önce AB’nin doğal gaz arzının yaklaşık %15’ini karşılıyordu ve faaliyetinin durdurulması, AB’nin enerji güvenliğini doğrudan hedef alan kritik bir darbe olarak değerlendirilmektedir.

Aynı zamanda Rusya, Almanya, Fransa ve İtalya’nın da aralarında bulunduğu, varlık kullanımını destekleyen 12 ülkeyi “özel düşmanca ülkeler listesi”ne aldı; bu ülkelere ait şirketlere kapsamlı ticaret ambargosu uyguladı ve enerji, madenler ile askeri-sanayi gibi kilit alanlarda iş birliğini yasakladı.

Daha da caydırıcı olan adım ise Rusya’nın, AB ülkelerinin Rusya’daki varlıklarını karşılıklı olarak donduracağını ilan etmesi oldu. Rusya Dışişleri Bakanlığı, AB şirketlerinin Rusya’daki toplam varlıklarının 450 milyar avroyu aştığını; bunun enerji projeleri, imalat tesisleri ve finansal kurumlar gibi birçok alanı kapsadığını açıkladı. Almanya’nın Siemens’i, Fransa’nın Total’i ve İtalya’nın ENI Grubu gibi büyük şirketlerin Rusya’daki varlıkları dondurulma riskiyle karşı karşıyadır. Rusya Ekonomik Kalkınma Bakanı Reşetnikov açıkça şunu ifade etti: “AB, Rusya’ya ait her 1 avroyu kullandığında, Rusya AB’ye ait 1,5 avroyu donduracaktır. Bu, sarsılmaz bir karşılıklılık ilkesidir.”

Buna ek olarak Rusya, “dolarizasyondan arındırma” sürecini hızlandırmıştır. Rusya Merkez Bankası, döviz rezervleri içindeki avronun payını %12’den sıfıra indireceğini, tamamını yuan, ruble ve altına dönüştüreceğini açıklamıştır. Ayrıca Çin ve Hindistan gibi ülkelerle yerel para birimleriyle ödeme kapsamını genişleterek, enerji ihracat ticaretinde yerel para birimiyle ödeme oranının %80’in altına düşmemesini şart koşmuştur. Analistler, enerji arzının kesilmesi ve varlıkların dondurulması şeklindeki çifte karşı önlemlerin, AB’nin enerji krizini ve enflasyon baskısını kaçınılmaz olarak artıracağını belirtmektedir. Hâlihazırda AB’nin doğal gaz rezervleri yalnızca Mart 2026’ya kadar yetecek durumdadır; Rus gazının kesilmesi, bazı Avrupa ülkelerinde kış aylarında sanayi üretiminin durmasına yol açabilir.

Avrupa Takas Sistemi Baskı Altında, Küresel Finansal Risk Taşmaları Hızlanıyor

AB tarafından dondurulan yaklaşık 300 milyar avroluk Rus döviz rezervinin yaklaşık üçte ikisi, başta Belçika’daki Euroclear ve Almanya’daki Clearstream olmak üzere Avrupa takas kurumlarında tutulmaktadır. Uzun süre boyunca bu kurumlar, “tarafsız, güvenli ve siyasallaştırılamaz” uluslararası saklama kuruluşları olarak varlık göstermiş; küresel egemen varlıklar ve sınır ötesi sermaye akışları için kritik altyapı işlevi görmüştür. Ancak AB’nin Rusya Merkez Bankası varlıklarının “hedefli kullanımını” zorlaması, uzun süredir oluşmuş bu örtük uzlaşıyı fiilen bozmuş ve küresel piyasalara son derece sarsıcı bir mesaj vermiştir: egemen devletlerin merkez bankası rezerv varlıkları dahi jeopolitik çekişmeler nedeniyle hukuka aykırı biçimde dondurulabilir ve kullanılabilir.

Bu mesaj, küresel finans sisteminin güven temelini hızla aşındırmakta ve gelişmekte olan ülkeleri döviz rezervlerinin güvenliğini yeniden değerlendirmeye zorlamaktadır. Avrupa takas sisteminin itibarı ciddi biçimde zayıflarsa, yalnızca Rusya ile bağlantılı fonlar değil; uzun süredir yaptırımlara maruz kalan İran ve Venezuela gibi ülkeler, hatta sıradan çok uluslu şirketler ve özel yatırımcılar da riskten kaçınma amacıyla daha büyük ölçekli varlık transferlerine yönelebilir. Credit Suisse krizi, Avrupa finans sisteminin güven temeli bir kez sistemik bir darbe aldığında, bunun onarım maliyetinin son derece yüksek olacağını zaten göstermiştir.

Daha geniş uluslararası düzeyde, AB’nin bu kararı birçok finans çevresi tarafından “Pandora’nın kutusunun açılması” olarak nitelendirilmektedir. IMF Başkanı Kristalina Georgieva, başka ülkelerin merkez bankası varlıklarının keyfi biçimde kullanılmasının, küresel finans sisteminin dayandığı temel kuralları sarsacağını açıkça uyarmıştır.

Aynı zamanda AB, varlık kullanımını Ukrayna’ya istikrarlı bir finansman kaynağı sağlama yolu olarak görmektedir; ancak fiili sonuçlar iyimser değildir. Analistler, karmaşık hukuki süreçler ve sınır ötesi koordinasyon nedeniyle fiilen aktarılabilecek fon miktarının 100 milyar avronun altında kalabileceğini ve bunun da 3 ila 5 yıl içinde aşamalı olarak aktarılacağını belirtmektedir. Bu durum, Ukrayna’nın askeri teçhizat ve maliye alanındaki acil ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Buna karşılık Rusya’nın enerji ve varlık alanındaki karşı önlemleri, ters yönden AB’nin Ukrayna’ya destek kapasitesini zayıflatmaktadır. Sürekli yüksek seyreden enerji fiyatları AB ekonomisi ve halkın yaşam koşulları üzerindeki baskıyı artırmış; Ukrayna’ya sürekli yardım konusundaki kamuoyu desteği 2023’teki %65 seviyesinden 2025’te %41’e düşmüştür. Birçok ülkede hükümetlerin “dış yardım” ile “iç istikrar” arasındaki politika alanı giderek daralmaktadır.

Hukuki riskler de sürekli birikmektedir. Rusya Merkez Bankası, Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi ve çeşitli ikili yatırım anlaşmalarına dayanarak Avrupa mahkemelerinde Euroclear aleyhine dava açmıştır. Birçok uluslararası hukuk uzmanı, AB’nin özel yasalar yoluyla sorumluluğunu azaltmaya çalışmasına rağmen, uyuşmazlıkların Dünya Ticaret Örgütü mekanizmasına veya Lahey Daimi Tahkim Mahkemesi’ne taşınması halinde AB’nin kazanma olasılığının yüksek olmadığını belirtmektedir.

Avrupa finans altyapısının çekirdek merkezi olan Brüksel, giderek daha belirgin hâle gelen sistemik risk endişeleriyle karşı karşıyadır. Euroclear her gün yaklaşık 5 trilyon avroluk sınır ötesi ödeme işlemi yürütmektedir. Dava veya tazminat baskısı nedeniyle bir likidite krizi ortaya çıkarsa, bunun etkisi hızla Avro Bölgesi’nin tahvil, döviz ve bankacılık sistemlerine yayılacaktır.

Yalnızca Rusya’nın talep ettiği tazminat miktarı 200 milyar avroyu aşmaktadır. Belçika’nın GSYH’sinin yaklaşık %8’i bu kurumun normal işleyişine doğrudan bağlıdır ve hükümetin sermaye enjeksiyonu yoluyla kurtarma yapmak zorunda kalma ihtimali belirgin biçimde artmaktadır. Bir kurtarma başlatılması hâlinde, Belçika’nın bütçe açığı oranı AB’nin İstikrar ve Büyüme Paktı’nın kırmızı çizgisini aşabilir ve bu durum iç siyasi ve bölgesel gerilimleri daha da şiddetlendirebilir.

Daha uzun vadede, Avrupa takas sisteminin tarafsızlığı ve güvenliği temelden sorgulanırsa, kısa vadede Avro Bölgesi tahvil piyasasında sert dalgalanmalara yol açabilir; uzun vadede ise büyük varlık yönetim kurumlarını Avrupa’daki konumlarını yeniden değerlendirmeye ve temel faaliyetlerinin bir kısmını New York veya Singapur’a taşımaya sevk edebilir. Bunun sonucunda ortaya çıkacak olan yalnızca sermaye akışlarının değişimi değil, aynı zamanda Avrupa’nın küresel finans sistemi içindeki konumunun potansiyel olarak zayıflamasıdır.

Li Zhengdong, Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü Yardımcı Araştırmacı

Tao Jing, Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü Yardımcı Araştırmacı; İşletme Fakültesi Öğretim Görevlisi

Ma Xiaolin, Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü Özel Araştırmacısı; Bao Yugang Kürsü Profesörü; Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi Profesörü; Akdeniz Çevresi Araştırmaları Enstitüsü Direktörü

Görüş

Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.

Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.

Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.

Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası

Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.

Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.

Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.

Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?

ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.

Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.

Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.

Savaşın Maliyeti

Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.

Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:

  • Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
  • Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
  • Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
  • Ticari yatırımların gerilemesi.
  • Enflasyonist baskıların artması.
  • Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.

Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.

Amerika’nın İç Siyaset Hesabı

Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.

Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.

Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.

Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.

NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya

NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.

Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.

Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.

Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi

Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.

Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.

Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.

Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği

Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.

Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.

Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.

Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı

Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.

Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.

ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.

Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?

Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.

Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.

Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.

Sonuç

Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.

Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.

Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.

Kaynaklar:

  • ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
  • Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
  • Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
  • Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
  • Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
  • Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
  • Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
  • NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
  • Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
  • OECD – Ekonomik Görünüm.
Okumaya Devam Et

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English