Bizi Takip Edin

Görüş

Çin, Japonya ile yaşanan krize nasıl bakıyor?

Avatar photo

Yayınlanma

Japonya militarizminin yeniden canlanmasına karşı uyanık olun ve II. Dünya Savaşı sonrası oluşan uluslararası düzeni koruyun.

21 Ekim 2025’te Takaichi Sanae, Japonya’nın 104. Başbakanı olarak seçildi ve ülkenin ilk kadın başbakanı oldu. 27–29 Ekim tarihleri arasında Donald Trump, Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya arasındaki “uzun vadeli dostane ilişkileri” geliştirme adına Japonya’yı ziyaret etti. 31 Ekim’de Devlet Başkanı Xi Jinping, Kore Cumhuriyeti’nde düzenlenen 32. APEC Ekonomik Liderler Toplantısı’na katılırken Japonya Başbakanı Takaichi Sanae ile bir araya geldi.

1 Kasım’da Takaichi Sanae, APEC toplantısı sırasında Çin’in Tayvan bölgesi yetkililerinden personelle yaptığı görüşmeye ilişkin mesajları ve ilgili fotoğrafları sosyal medya hesaplarında paylaştı ve söz konusu kişiyi sözde Tayvan’ın “Cumhurbaşkanlığı Ofisi Danışmanı” olarak nitelendirdi. 7 Kasım’da ise Tayvan meselesinden bahsederken Takaichi Sanae, Tayvan Boğazı’nda silahlı bir çatışma çıkması halinde bunun Japonya için bir “ulusal hayatta kalma krizi durumu” olarak değerlendirilebileceğini iddia etti ve bu ifadeyle Japonya’nın Tayvan Boğazı’na askeri müdahale olasılığına işaret etti.

Bu tür açık provokasyonlar, Japon militarizminin kalıntı zehrinin ortadan kaldırılmadığı gerçeğini tümüyle gözler önüne sermektedir. Bu, Çin’in iç işlerine müdahale niteliğinde ağır bir eylemdir. Japonya’nın Tayvan meselesine karışmaya ne yeterliliği ne de hakkı vardır. Çin’in temel çıkarlarını ilgilendiren Tayvan meselesi hakkındaki Takaichi Sanae’nin pervasız açıklamaları, Çin hükümeti ve halkı arasında güçlü bir öfke uyandırmış ve Çin-Japonya ilişkilerinde keskin bir bozulmaya yol açmıştır.

Takaichi Sanae Neden Bu Tür Açıklamalar Yaptı?

Birincisi, Takaichi Sanae’nin seçilmesinin en önemli anlamı, Japonya’daki aşırı sağ güçlerin kapsamlı biçimde yükselişidir. Japonya’nın “Şahinlerin Kraliçesi” olarak bilinen Takaichi Sanae, iki özellikle tanımlanmaktadır: aşırı sağ ideoloji ve aşırı Çin karşıtı duruş. Açıkça ifade etmek gerekirse, Japonya’nın sağcı güçlerinin özü Japon militarizmidir; bu akım Japonya’nın saldırgan tarihindeki iğrenç suçları sürekli inkâr etmiş, Japonya’yı yeniden silahlandırmayı ve yeniden dış genişlemeyi hedeflemiştir. Tarihsel meseleler açısından, uzun yıllar boyunca Yasukuni Tapınağı’nı ziyaret etmiş ve Japon savaş suçlularına açıkça saygı göstermiştir. Askerî alanda ise önerileri neredeyse militarizm dönemine dönüş anlamına gelmektedir—savunma harcamalarının artırılmasını ve Japonya’nın askerî bir güç olarak statüsünün yeniden tesis edilmesini savunmaktadır. Dış politika açısından, Japonya-ABD İttifakı’nın güçlendirilmesinde ve Çin’e karşı sert bir tutum benimsenmesinde ısrar etmektedir. Takaichi Sanae’nin iktidara yükselişi, Japonya’nın kolektif hırsını yansıtmakta ve Japon toplumundaki genel sağa kayışın bir sembolü olarak görülmektedir.

İkincisi, bu açıklamalar iktidar konumunu sağlamlaştırma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Takaichi Sanae her ne kadar Liberal Demokrat Parti’nin (LDP) Genel Başkanı ve Japonya Başbakanı olarak başarılı bir şekilde seçilmiş olsa da, eşi benzeri görülmemiş bir siyasi çıkmazla karşı karşıyadır. LDP, Ulusal Meclis’in ne Temsilciler Meclisi’nde ne de Danışmanlar Meclisi’nde çoğunluğa sahiptir; bu da başbakanlığı üstlendikten sonra bile Takaichi Sanae’nin “azınlık hükümeti” ikilemiyle karşı karşıya kalacağı ve politikalarını ilerletirken ciddi zorluklar yaşayabileceği anlamına gelmektedir. Mizaç özellikleri göz önüne alındığında, kamuoyu desteğini azami ölçüde seferber etmek için aşırı bir yaklaşıma yönelmesi oldukça muhtemeldir. Ayrıca Takaichi Sanae, yüksek enflasyon ve yaşlanan nüfus ile düşen doğum oranı gibi iç yaşam sorunlarıyla da mücadele etmektedir. Japonya’daki siyasi istikrarsızlık nedeniyle, daha fazla destek toplamak için sert bir dış politikaya başvurmuştur; aksi takdirde başbakanlık konumu tehlikeye girecektir.

Üçüncüsü, Amerika Birleşik Devletleri, Takaichi Sanae’nin bu açıklamalarından belirli ölçüde memnundur; zira bu durum Japonya’yı Çin’i çevrelemek için Amerikan vekili olarak hizmet eden askerîleştirilmiş bir ileri karakola dönüştürmesini mümkün kılmaktadır. ABD, Ishiba Shigeru’yu tercih etmemiştir; çünkü Japon hükümetinin bağımsız bir politika geliştirmesini istememektedir. Arzuladığı şey, Amerika’nın en küçük kışkırtmasında bile öne atılacak aşırı bir Japon başbakandır. ABD’nin ötesinde, Japonya’daki Amerikan yanlısı aşırı sağ güçler de kendi sözcülerinin seçilmesini arzulamakta ve bu nedenle Takaichi Sanae ideal aday haline gelmektedir. Sağcı grupların uzun vadeli propagandası sonucunda, Japonya da dâhil olmak üzere birçok Batı ülkesi, karşı karşıya oldukları tüm sorunlardan Çin’in sorumlu olduğuna inandırılmıştır. Bu nedenle Japonya’nın hayalci gündemi, Amerika’nın Çin’i yenmesine yardımcı olmak, eski küreselleşme sistemini canlandırmak ve bu çerçeve içindeki öne çıkan konumunu geri kazanmaktır.

Dördüncüsü, Takaichi Sanae bu açıklamaları bilinçli olarak yapmış, kendi siyasi çıkarları uğruna Çin-Japonya ilişkilerini feda etmeye istekli olmuştur. Çin tehdidi teorisini abartarak Çin-Japonya gerilimini tırmandırmayı, bunu anayasa değişikliği ve askerî genişleme için bir bahane olarak kullanmayı hedeflemektedir. Bu hamle kaçınılmaz olarak Çin-Japonya ilişkilerini geriye götürecektir; ayrıca ikili ilişkilerdeki bu bozulma yoluyla Japonya’daki aşırı sağ güçleri daha da cesaretlendirecek, Tayvan meselesini kişisel siyasi çıkarları için kullanarak anayasa revizyonu ve askerî yığınağı ilerletecektir.

Beşincisi, Japonya her zaman Çin’in kazan-kazan iş birliği taahhüdündeki boşluklardan yararlanmaya çalışmaktadır. Çin, her zaman karşılıklı faydaya dayalı iş birliğini ve kazan-kazan sonuçlarını savunmuş, anlaşmazlıkların temas ve diyalog yoluyla çözülmesini sürekli vurgulamıştır. Özellikle küresel ilişkilerin karmaşık ve dalgalı olduğu bir ortamda, Çin mümkün olduğunca çatışmadan kaçınacak ve mümkün olan her yerde iş birliğini tercih edecektir. Takaichi Sanae, Çin’in bu yaklaşımından yararlanmayı, Çin’in Japonya’ya karşı sert önlemler almayacağı varsayımıyla hedeflemektedir.

Çin Neden Takaichi Sanae’den Yanlış Açıklamalarını Geri Çekmesini Talep Etmelidir?

Birincisi, Çin Japon saldırganlarının Tayvan meselesinde istediklerini yapmalarına asla izin vermeyecektir. Sert bir karşı karşıya geliş söz konusu olsa bile, Çin Japonya’daki aşırı sağ unsurların pervasız hayallerini tamamen dağıtmalı ve gelecekte bu tür aşırı sağ militarist güçlerle nihai hesaplaşmanın zeminini hazırlamalıdır. Bir ülkenin başbakanı resmi bir ortamda sonuçları olan bir açıklama yaptığında, bu açıklama o ülke tarafından benimsenen siyasi duruş haline gelir. Açıklama geri çekilmezse, bu duruş sonraki hükümetler tarafından sürdürülebilir ya da siyasi bir araç olarak kullanılabilir. Takaichi Sanae bu açıklamaları bilinçli bir hesapla yapmıştır. Çin karşılık vermezse, Japonya daha da ileri gidecektir; Çin sert bir tutum alırsa, Takaichi bunu ABD nezdinde bir başarı olarak sunabilir, Amerikan desteğini güvence altına alabilir ve hatta ABD’yi bu sürece çekmeye çalışabilir. Takaichi Sanae, tek bir hamleyle iki hedefe ulaşmaya çalışırken açıkça yanlış hesap yapmıştır. Çin bu tür eylemleri kararlılıkla önlemeli ve karşı çıkmalıdır.

İkincisi, Japonya Çin’in yükselişinden son derece endişe duymaktadır. Almanya’nın aksine Japonya, Çin’e karşı affedilemez korkunç suçlar işlemiş ve hiçbir zaman samimi bir özür sunma niyeti taşımamıştır. Yükselen bir Çin’in tarihsel vahşetleri nedeniyle kendisini hesap vermeye zorlamasından korkmaktadır—suçluluk duygusu ulusal psikolojisine derinlemesine işlemiştir. Biz 35 milyon yurttaşımıza olan kan borcunu asla unutmadık; oysa Japonya bu tarihle yüzleşememiştir. Peki bunun karşılığında ne yapmaktadır? Şinzo Abe döneminden bu yana Japonya, Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasında bir hesaplaşmayı kışkırtmaya durmaksızın çalışmaktadır. Sonraki yönetimler, Ishiba Shigeru’nun bir yıllık görev süresi gibi geçici sapmalar dışında, büyük ölçüde bu çizgiyi takip etmiştir. Şinzo Abe’nin sadık bir takipçisi olan Takaichi Sanae, göreve gelir gelmez bu politikayı daha da sertleştirmiştir. Özünde Japonya kötü niyet taşımaktadır: Japon halkının ve diğer Asya ülkelerinin çıkarlarını hiçe sayarak, Çin’i çevrelemek için Amerika Birleşik Devletleri’ne dayanmayı amaçlamaktadır. Çin’e yönelik bu tür provokatif eylemler, başkalarına zarar verip kendine fayda sağlamayan davranışlardan başka bir şey değildir.

Üçüncüsü ve en önemlisi, Tayvan Çin’in temel çıkarlarının ayrılmaz bir parçasıdır ve Japonya’nın herhangi bir müdahalesine kesinlikle izin vermez. II. Dünya Savaşı’nın mağlup ülkesi olarak Japonya, tam anlamıyla egemen, normal bir ülke değildir. Almanya’nın aksine Japonya, mağdur ettiği ülkelere hiçbir zaman samimi bir özür sunmamıştır. ABD öncülüğünde şekillenen II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzenin en önemli köşe taşlarının Kahire Bildirisi ve Potsdam Bildirisi olduğu kabul edilmelidir. 1 Aralık 1943’te Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık tarafından ortaklaşa yayımlanan Kahire Bildirisi, esas olarak Asya-Pasifik bölgesine odaklanmıştır. Temel ilkesi, Japonya’nın 1914’ten bu yana Pasifik’te ele geçirdiği tüm topraklardan mahrum bırakılmasıdır ve açıkça “Japonya’nın Çin’den çaldığı Mançurya [Kuzeydoğu Eyaletleri], Formosa [Tayvan] ve Pescadores [Penghu Adaları] gibi tüm topraklar Çin Cumhuriyeti’ne iade edilecektir” hükmünü içermektedir. 26 Temmuz 1945’te Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık tarafından yayımlanan Potsdam Bildirisi (aynı yılın Ağustos ayında Sovyetler Birliği’nin katılımıyla), Japon silahlı kuvvetlerinin koşulsuz teslimini talep etmiş ve “Japonya’nın egemenliğinin Honshu, Hokkaido, Kyushu, Shikoku adaları ve bizim belirleyeceğimiz küçük adalarla sınırlı olacağını” hükme bağlamıştır. Japonya’nın Tayvan’la ilgili meselelere müdahale etmesi için hiçbir gerekçesi yoktur; dahası Ryukyu Adaları bile meşru olarak Japonya topraklarının bir parçası değildir.

Dördüncüsü, son yıllarda Japonya, Münhasır Savunma İlkesi’nin kısıtlamalarını kademeli olarak aşmakta, askerî harcamaları artırmakta, askerî kabiliyetlerine yönelik sınırlamaları kaldırmakta ve hatta nükleer silah edinmeyi dahi hedeflemektedir—tüm bunlar, askerî genişleme yoluna geri dönme hırsını açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum, II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzene doğrudan bir meydan okumadan başka bir şey değildir. Japonya ayrıca Asya-Pasifik bölgesinde orta menzilli füze sistemlerinin konuşlandırılmasında Amerika Birleşik Devletleri ile aktif biçimde iş birliği yapmaya çalışmakta olup, bu hamleler açıkça Çin’i hedef almaktadır. Tarihsel olarak Japonya Çin’i defalarca işgal etmiş ve yayılmacı emellerinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir; II. Dünya Savaşı sırasındaki saldırganlığının tetikleyicisi de tam olarak kendi iç ekonomik kriziydi. Günümüzde Japonya, II. Dünya Savaşı öncesinde bulunduğu duruma tehlikeli biçimde yaklaşmaktadır. Japonya bir kez daha militarizm yoluna girerse, dünya düzeni için ciddi bir tehdit oluşturacaktır.

Çin-Japonya İlişkilerinin Geleceğinde Ne Var?

Her hâlükârda, Takaichi’nin sözde “Tayvan yetkilileri” personeliyle temaslarını açıkça savunması ve Tayvan meselesinde askerî müdahaleye imada bulunması, Çin’in kırmızı çizgilerine yönelik ağır bir provokasyon teşkil etmektedir. Bu, onun kökleşmiş Çin karşıtı duruşunun açık bir göstergesidir. Japon militarizminin yeniden canlanması, Çin’in her zaman teyakkuzla karşı çıktığı bir olgu olmuştur ve Tayvan meselesi, Çin’in temel çıkarlarının tam merkezinde yer almaktadır. Japonya’nın bu konudaki açık hakareti karşısında Çin kesinlikle müsamaha göstermeyecek ve karşı önlemler almak zorunda kalacaktır.

Birincisi, Çin Japon militarizminin yeniden canlanmasını dizginlemelidir. Diplomatik açıdan Çin, Japonya’ya karşı siyasi ve diplomatik tedbirler alacaktır; en azından diplomatik temasları azaltacaktır. Ekonomi ve ticaret ilişkileri bakımından ise iş birliği çerçevesinde ayarlamalar kaçınılmazdır. Doğu Çin Denizi’nde, özellikle Diaoyu Adaları çevresinde, Çin deniz hak ve çıkarlarını korumaya yönelik düzenli devriyeleri daha da yoğunlaştıracak ve Japonya yönünde askerî konuşlanma ve faaliyetleri güçlendirecektir. Japonya ekonomisi hâlihazırda ciddi bir baskı altındadır ve Çin-Japonya ilişkilerinin bozulması, Japonya’nın ekonomik görünümü açısından kuşkusuz yaraya tuz basacaktır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri de Japonya üzerindeki kontrolünü asla gevşetmeyecektir.

İkincisi, Çin Takaichi Sanae’yi Tayvan konusundaki hatalı açıklamalarını geri çekmeye zorlamak için gerekli tedbirleri almak zorundadır. Çin-Japonya arasında Tayvan meselesi etrafında yaşanan bu ihtilaf çözümsüz kalırsa, gelecekteki Japon yönetimleri Tayvan işlerine müdahale etmek için fiilî bir teorik dayanağa sahip olacaktır. Bunun nedeni, söz konusu açıklamaların bir Japon başbakanı tarafından yapılan resmî bir beyan olmasıdır. Açıklamalar hiçbir zaman geri çekilmezse, bu Çin’in asla kabul edemeyeceği bir durumdur. Bu, Japon tarafının uzun süredir başvurduğu küçük bir taktiktir—ve ne Çin hükümeti ne de Çin halkı buna boyun eğecektir. Bugüne kadar ne Takaichi Sanae ne de Japon hükümeti bu hatalı açıklamaları açıkça geri çekmiştir; bu da hatalarını kabul etmedikleri anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Çin-Japonya ilişkilerinin geleceği konusunda aşırı iyimser olunmamalıdır. Geçmişteki Diaoyu Adaları krizine benzer şekilde, Japonya hatalı tutumunu düzeltmeyi reddetmeye devam ederse, sürtüşme büyük olasılıkla daha da tırmanacaktır.

Üçüncüsü, II. Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın mağdur ettiği ülkeler, Japonya’yı militarist geçmişi nedeniyle kapsamlı biçimde sorumlu tutmak ve Japon militarizminin yeniden canlanmasını birlikte sınırlamak ve karşılamak için daha sıkı biçimde birleşmelidir. Asya ülkeleri merkez olmak üzere, Japonya’nın II. Dünya Savaşı’ndaki mağdur ülkeleri arasında Pasifik bölgesindekiler ile bazı Avrupa ve Amerika ülkeleri de bulunmaktadır. Japonya ile askerî çatışmaya giren ya da onun tarafından işgal edilen hemen hemen tüm ülkeler, farklı derecelerde can kaybı ve mal kaybı yaşamıştır.

Bunlar arasında, Japon saldırganlığının çekirdek bölgelerini oluşturan başlıca Asya mağdur ülkeleri şunlardır: Çin, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Kore Cumhuriyeti, Filipinler, Endonezya, Myanmar, Vietnam, Kamboçya ve Laos. Pasifik bölgesindeki mağdur ülkeler Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı kapsamaktadır. Diğer mağdur ülkeler arasında ise Birleşik Krallık (Singapur ve Malezya gibi sömürgeleri dâhil) ve Hollanda (Endonezya sömürgesi dâhil) yer almaktadır.

Denilebilir ki Japonya’nın II. Dünya Savaşı sırasında izlediği dış saldırganlık ve yayılma politikası Asya ve Pasifik boyunca uzanmış, onlarca ülkeyi mağdur etmiş ve milyarlarca insanı etkilemiştir. Bu ülkelerin halkları yalnızca doğrudan katliam, baskı ve yağmaya maruz kalmamış, aynı zamanda savaşın yol açtığı uzun süreli ekonomik gerileme, toplumsal bölünme ve psikolojik travmayı da yaşamıştır. Bu tarih, insanlığın ortak acı dolu bir hatırası haline gelmiş ve savaş sonrası uluslararası düzenin inşası için de önemli bir arka plan oluşturmuştur.

Dördüncüsü, Japonya’daki sağcı güçlerin aradığı intikam onlarca yıl ile sınırlı değildir; potansiyel olarak yüzyıllara yayılabilir. Amerika Birleşik Devletleri açısından, intikam peşinde nükleer silahlara sahip bir Japonya, geçmişteki Pearl Harbor saldırısıyla kıyaslanamayacak derecede büyük bir tehdit oluşturacaktır. Söylemeye gerek yok ki bu süreç, Japonya’yı kendi yıkımına sürükleyen bir süreç de olacaktır.

Amerikalı bir akademisyen olan Ruth Benedict tarafından yazılan ve Japon ulusunu inceleyen Krizantem ve Kılıç adlı eser, Japon karakter özelliklerine ilişkin klasik bir özet içermektedir: “Japonlar en yüksek derecede hem saldırgan hem saldırgan olmayan, hem militarist hem estetik, hem küstah hem nazik, katı ama uyumlu, itaatkâr ama itilmeye karşı kinli, sadık ama hain, cesur ama ürkek, muhafazakâr ama yeni yollara açık kişilerdir.” Japonların bu psikolojik ve karakter özellikleri aslında tek bir cümlede daha da yoğunlaştırılabilir: güce aşırı saygı ve zayıflığa aşırı küçümseme. Kendilerinden daha zayıf ülkelerle karşılaştıklarında Japonya’nın aşırı sağ militarist güçleri aşırı milliyetçiliği benimser; ancak çok daha güçlü bir güç olan Amerika Birleşik Devletleri karşısında anında aşırı sömürgeci bir boyun eğmeye geri dönerler.

Elbette Japonya’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne duyduğu saygı ve itaat kalıcı olmayacaktır. ABD gücündeki gerileme kritik bir eşiği aşarsa, Japonlar Amerika Birleşik Devletleri’nin artık saygıyı hak etmediğine inanmaya başlayacaktır. O noktada ABD’ye yönelik duyguları küçümseme ve nefrete dönüşecektir. Başka bir deyişle, Japon militarizmi yeniden canlandığında, Amerika Birleşik Devletleri büyük olasılıkla onun ilk hedefi olacaktır.

Dolayısıyla daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Sanae Takaichi’nin açıklamaları yalnızca tek Çin ilkesine meydan okumakla kalmamakta, aynı zamanda Japonya’nın 1945’teki koşulsuz teslimine ilişkin taahhüdünü de reddetmeye teşebbüs etmektedir—bu ise Amerika Birleşik Devletleri dâhil olmak üzere Japon saldırganlığından zarar görmüş hiçbir ülkenin asla tolere edemeyeceği bir kırmızı çizgidir.

Görüş

Mar-A-Lago’da ‘Mavi Dalga’ Korkusu: Ara Seçim ABD’ye Neler Getirecek?

Yayınlanma

ABD, İran Savaşı’nın gölgesinde ara seçimlere gidiyor. Amerikan medyası Trump’ın ara seçim sonrası İran’a nükleer silah kullanıp kullanmayacağını tartışa dursun Mar-A-Lago’da daha gerçekçi bir gerilim var; mavi dalga.

Eğer Trump yönetimi sadece Temsilciler Meclisi’ni kaptırarak geceyi kapatabilirlerse eminim Trump bunu bir galibiyet olarak tanıtacaktır. Kısmen de öyle denebilir… Ekonomik sorunlar, petrol ve elektrik fiyatları, savaşlarla ilgili tutulmayan sözler derken bu kadar şikayetin olduğu bir ortamda muharebeden sırtında senatoyla dönebilirse kimse Trump’a kaybetti demez herhalde. Zaten yönetimdeki partinin ara seçimde kongrenin bir kanadını yitirmesi pek olağandışı bir durum sayılmaz.

Beklentiler uzun bir süre senatonun ya kırmızı kalacağını ya da bıçak sırtı bir sonuç geleceğini gösterse de son bir ayda vaziyet Trump yönetimi için daha da negatife döndü. Anketlere göre Senato yarışındaki başa baş eyaletlerin tamamında Demokratlar önde götürüyor.

İşin matematiğini biraz anlatayım;

Mevcut durumda Cumhuriyetçilerin Senato’da 53’e 47’lik bir üstünlüğü var. Demokratlar bu akşam hiç eyalet kaybetmeden 3 eyaleti kazanmaları durumunda 50-50 bir eşitlik oluyor ve bu başkan yardımcısının oyuyla bozulabiliyor. Yani Demokratlar 4 eyaleti maviye çevirmek zorundalar. Bu seçim için Alaska, Kansas, Iowa, Maine, Ohio, Texas, Michigan ve North Carolina savaş alanı eyaletler olarak gösterilebilir. Özellikle Iowa ve Kansas’da yarışın çetin geçmesi muhtemel. Teksas’ta 1988’den bu yana, Kansas’ta ise 1932’den bu yana Demokrat bir senatör seçilmediğini belirtmekte fayda var.

Anketler yanılacak mı?

Anketlerin başarısı ABD’de seçimden seçime çok fark ediyor. Mesela 2024 seçimlerinde tahminler aşağı yukarı doğru çıkmıştı. Yine de 2024’te bile Cumhuriyetçilerin oyları sonuçtan biraz eksik gösterildi. Bunu illa ki art niyet olarak da görmemek lazım. Cumhuriyetçiler genelde kırsalda güçlüyken kentli olanları liberal ortamlarda kendilerini gizlemeyi tercih ediyor. Bu da anketçilerin işlerini zorlaştırıyor.

Anketlerin her şeye rağmen Demokratlar adına biraz iyimser olması söz konusu. Ancak yine de ara seçimlerde pusulada Trump’ın adının olmaması cumhuriyetçi kitleleri hareketsiz bırakıyor. Kırmızı dalganın beklendiği 2022 ara seçimlerinde bu gerçekleşmeyince Trump’ın havasının söndüğü iddia edilmiş, yeni bir lider arayışına bile girilmişti. Bu akşam da Cumhuriyetçilerin katılımı tahminlerin altında kalabilir.

2028’e giden yol

Bu arada seçimlerin kongreyi belirlemenin ötesinde önemli bir görevi daha var; iki parti için de 2028’e giden yolu belirleyecek. Demokrat Parti, her ne kadar Trump’ın hatalarından ötürü ilgi çekmeye başlamış olsa da büyük sorunlarla uğraşıyor. Partide hem bir liderlik hem de ideolojik bir boşluk söz konusu.

2024 hezimeti sonrası Chuck Schumer, Kamala Harris ya da Clintonlar gibi merkez Demokratlara tepki büyürken ilerici solda yeni bir damar ortaya çıktı. Başını önce New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin, sonraysa Michigan’daki Senato adayı Abdul El Sayed’in çektiği 2026 model sol hareket, öncekine nazaran kimlik siyasetini daha az konuşuyor ve Cumhuriyetçileri zayıf noktalarından vuruyor; ekonomi ve İsrail.

2026 ara seçimlerinin en belirleyici faktörleri de bu iki tartışma konusu. İran Savaşı’na bağlı petrol fiyatları, Rusya – Ukrayna Savaşı’na bağlı Diesel fiyatları ve yapay zeka patlaması sonrası giderek büyüyen data centerların aşırı elektrik tüketimine bağlı olarak bir elektrik faturası krizi sandık başına gidecek Amerikalıların canını sıkıyor.

Birinci Trump döneminde ilk yıllarda iyi giden ekonomi pandemi sonrası tepe taklak olmuş ve bu Trump’a seçime mal olmuştu. Şimdi ise Trump, kendinden bağımsız gelişen krizlerden değil, kendi başarısızlığından ötürü sorumlu tutuluyor. İran Savaşı’nı kendi başlattı. Ukrayna konusunda verdiği barış sözünü tutamadı.

El Sayed ve ilerici solcular, kamuoyu önüne yaşam pahalılığıyla mücadele ve İsrail’e desteğin kesilmesi sözüyle çıktılar. Bu da genel toplumda karşılık buldu. Ancak her seçimde olduğu gibi önemli olan savaş alanı eyaletlerindeki bağımsızlar.

İsrail meselesi

Demokrat Parti’nin ana aksı, partinin İsrail’den uzaklaşmasından rahatsız. Partinin lideri olarak adlandırabileceğimiz Chuck Schumer, “benim görevim solcuları İsrail’in yanında tutmak” bile demişti.

Ancak merkez Demokratlar, son dönemki başarısızlıklarından ötürü ilerici solculara savaş açmaktan şimdilik imtina ediyorlar. Eski zamanlarda Bernie Sanders’a uyguladıkları baskı ve umursamaz tavırlar artık tabanda tolere edilebilecek gibi gözükmüyor.

Tabii arada aykırı sesler yok değil. Mesela Michigan’ın Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Haley Stevens, seçime yalnızca günler kala dayanamadı ve Sayed’den desteği çekmesi yetmezmiş gibi Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’a destek açıkladı!

Stevens, partisinde ciddi şekilde kınanırken kararını “Sayed’in onu kampanyaya dahil etmemesine” bağlamıştı. Stevens’a yakın olanlar kendisi Yahudi olmasa da öyle olan nişanlısı tarafından baskı altına alındığını bile iddia ettiler.

O ve Pensilvanya senatörü John Fetterman gibi radikal siyonistler parti içi değişime direnmeye çalışıyorlar.

Bu seçimin önemli bir sonucu da “Woke 2.0” olarak da tanımlanan bu yeni ilerici sol akımın kaderi olacak. El Sayed, zaten Demokratlardaki bir koltuğu savunmaya çalışıyor. Anketlerde durumu iyi gözüküyor. Ancak bir sürpriz olur ve kaybederse Demokratların Senato hayali mucizelere kalır ve ötesinde ilerici solcuların parti içindeki momentumu bir anda yok olabilir. Neticede El Sayed’le birlikte büyük kentler dışında bu yeni ilerici sol ilk kez bir imtihan görmüş olacak.

Rubio bekliyor

Bu seçim Trump kabinesinde devam eden sessiz yarış içinde önemli bir anlam taşıyor. Eğer Cumhuriyetçiler bir hezimet yaşarsa 2028 adaylığı için mücadele eden Rubio ve J.D Vance eskisi kadar istekli olmayabilir. Toplumda başarısız kabul edilecek bir Trump döneminin sorumluluğuyla seçime girmek büyük risk olacaktır. Bu durum Biden’ın hatalarını üstlenmiş Kamala Harris’e yenilgi getirdi. Rubio ise kaybedeceği yarışlardan kaçınan bir siyasetçi. Müesses nizamda pek sevilmesinden kaynaklı doğru zamanı bekleyebilir.

Ancak J.D Vance, kariyer basamaklarını Başkan Yardımcısı olarak birden atlamış oldu. Peter Thiel ve çevresinde sevilse de partinin üst kademelerinde o kadar karşılığı yok. Başkan Yardımcısı olduğu için teamül gereği adaylığı parti genelinde tolere edilecektir. Bu yüzden Vance’in her şeye rağmen en büyük şansı 2028.

Topal Ördek

Özetle; ara seçimlerde durum Cumhuriyetçiler için kötü olsa da Demokratlar için de pek iyi değil. 2024’ten beri üzerlerinde bir ölü toprağı var. Pek bir argüman üretmiyorlar. Eskisi gibi Trump’a ses bile çıkarmıyorlar. Parti içindeki merkezci / ilerici solcu bölünmesi belki Cumhuriyetçiler içindeki gürültüden bile fazla olabilir. Trump da kampanyası boyunca bunun üzerine oynadı. Muhafazakar medya ve siyasetçilerin tamamı El Sayed’i Müslümanlığı ve tartışmalı Türk yayıncı Hasan Piker’le yakınlığından dolayı hedef almaktan sakınmadılar.

Eğer Trump bu gece gerçekten bir hezimet yaşarsa Ocak’tan sonra kurulacak yeni kongreyle birlikte uluslararası kararlarda hareket kabiliyeti kısıtlanmış olacak. İran Savaşı’yla ilgili yorum yapmak için ise hala erken. Hem İsrail’de hem de ABD’de ortaya çıkacak politik görüntü savaşın gidişatını da doğrudan etkiler.

Yani sonuç olarak; savaşın kaderi de bu akşam Florida’ya vurabilecek mavi dalgaya bağlı…

Okumaya Devam Et

Görüş

Gagavuzya’da enerji ve seçim siyaseti: Türkiye’nin imajı üzerinden Rus gazı vaadi

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmış, öğretim görevlisi

Gagavuzya’da 15 Kasım 2026’da yapılması planlanan başkanlık seçimlerine birkaç hafta kala, ucuz doğalgaz vaadi bölgedeki siyasi söyleme yeniden dönüyor. Bu kez söz konusu mesaj, Türkiye, TürkAkım doğalgaz boru hattı ve daha avantajlı koşullarda gaz tedarik etme olasılığıyla ilişkilendiriliyor. Ekonomik vaadin ötesinde bu girişim, jeopolitik bir soruyu gündeme getiriyor: Türkiye’nin imajı, Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki çıkarlarını desteklemek amacıyla nasıl kullanılabilir?

Jeopolitik boyutları olan bir seçim vaadi

Sosyalist Parti’nin desteklediği Gagavuzya başkan adayı Fiodor Gagauz, 21 Ekim’de yaptığı açıklamada, 22–23 Ekim 2026 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Verona Avrasya Ekonomik Forumu’na (Verona Eurasian Economic Forum) davet edildiğini duyurdu. Açıklamasına göre oğlu Dmitri Gagauz, etkinliğe katılacaktı ve Türk ortaklarla, TürkAkım boru hattı üzerinden Gagavuzya’ya daha avantajlı koşullarda doğalgaz tedariki için bir kota ayrılması olasılığını görüşecekti.

Bu girişim, Sosyalist Parti Genel Başkanı ve Moldova Cumhuriyeti’nin eski Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un, sosyalistlerin daha ucuz doğalgaz konusunda Rusya ile anlaşmaya vardıklarını ve gazın Moldova Cumhuriyeti sınırına kadar taşınmasını sağlayacak bir şirket arandığını açıkladığı bir dönemde gündeme geliyor. Ancak şu ana kadar kamuoyuna yapılan açıklamalarda somut bir sözleşme, gazın nihai fiyatı, taşıma maliyetleri veya fiili tedarik koşulları hakkında yeterli ayrıntı bulunmuyor.

Türkiye: Rus gazına inandırıcılık kazandırabilecek bir imaj

Türkiye, önemli bir bölgesel aktör ve Moldova Cumhuriyeti de dâhil olmak üzere birçok ülkenin ekonomik ortağıdır. Aynı zamanda TürkAkım boru hattı aracılığıyla Rus gazının Karadeniz üzerinden taşınmasında stratejik bir rol oynamaktadır. Bu konum, enerji güzergâhlarına ilişkin görüşmeler için somut ve inandırıcı bir zemin oluşturmaktadır. Ancak siyasi iletişimde Türkiye’nin imajı, yalnızca bir taşıma güzergâhının tanıtılmasının ötesinde bir işlev görebilir.

Ucuz Rus gazı vaadinin Türkiye ile ilişkilendirilmesi, girişimi kamuoyu nezdinde daha ikna edici hâle getirebilir: Rusya uygun fiyatlı bir kaynağın tedarikçisi, Türkiye ise bu kaynağa erişimi kolaylaştırabilecek bölgesel ortak olarak sunulur. Böylece, çok yönlü ekonomik ve diplomatik ilişkilere sahip bir devletin imajı, nihayetinde Rus gazının tercih edilmesini destekleyen siyasi bir mesajın meşrulaştırılmasına katkıda bulunabilir.

Jeopolitik açıdan Rusya, Moldova Cumhuriyeti’ndeki nüfuzunu korumak ve Rus enerji kaynaklarına bağımlılığın ekonomik faydalar sağlayabileceği düşüncesini cazip tutmak istemektedir. Özellikle hayat pahalılığının ve enerji maliyetlerinin önemli kaygılar oluşturduğu bir bölgede, daha düşük fiyat vaatleri bu anlatıyı besleyebilir. Burada, Moldova Cumhuriyeti vatandaşlarının bir metreküp doğalgaz için 26 Moldova leyi, yani yaklaşık 1,30 avro ödediğini belirtmek gerekir.

Mesajın etkisi, ilgili aktörlerin niyetlerinden bağımsız olarak incelenebilir: Türkiye’nin imajı, Rus gazına ilişkin bir teklifi daha inandırıcı kılmak ve Moskova’nın jeopolitik çıkarlarını desteklemek üzere siyasi amaçlarla kullanılabilir.

İlgili bir örnek: 10 leyden doğalgaz vaadi

Ucuz doğalgaz konusu, Gagavuzya’daki siyasi rekabette ilk kez kullanılmıyor. Moldova Cumhuriyeti’ndeki bankacılık dolandırıcılığı davasında 15 yıl hapis cezasına çarptırılan ve hakkındaki hüküm kesinleşen, firari siyasetçi Ilan Șor’un desteklediği Evghenia Guțul, 2023 yılında metreküp başına 10 ley fiyatla doğalgaz sağlama sözü vermişti. Teklif, yerel “NordGaz-Furnizare” şirketi ve aralarında Türkiye merkezli Zen Solar Enerji şirketinin de bulunduğu bir aracılar zinciriyle bağlantılıydı. O dönemde yayımlanan araştırmacı gazetecilik çalışmaları, tedarik modelinin yapısı ve uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri ortaya koymuştu. Sonuçta vaat, tüketiciler açısından açıklanan koşullarda ve belirtilen süre içinde hayata geçmedi.

Bu örnek, ucuz doğalgaz konusunun bir seçim aracı olarak ne kadar etkili olabileceğini ve yabancı şirket ya da ortakların isimlerinin bir teklifin etrafında güvenilirlik algısı oluşturulmasına nasıl katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Ancak önceki bir tedarik modelinde Türk bir şirketin yer alması, tek başına Türkiye devletinin sürece dâhil olduğunu veya Rusya tarafından yürütülen bir koordinasyon bulunduğunu kanıtlamaz.

Fiyatın ötesinde: Siyasi kazanç kimin?

15 Kasım seçimleri yaklaşırken ucuz doğalgaz vaadi, aynı anda iki düzlemde işlev görebilir. Ekonomik düzlemde seçmenlere daha düşük faturalar beklentisi sunar. Siyasi düzlemde ise bölgenin sorunlarına çözümün, Rusya ile enerji ilişkilerinde ve bu seçeneği uygulanabilir gösteren ortaklıklarda aranması gerektiği düşüncesini güçlendirebilir.

Türkiye’nin adının anılması, bu mesaja önemli bir boyut katmaktadır. Teklif, yalnızca Rus gazıyla bağlantılı bir girişim olarak sunulmak yerine, etkili bir bölgesel devlet ve mevcut bir enerji güzergâhıyla ilişkilendirilmektedir. Böylece Türkiye’nin imajı, Moskova ile enerji bağlarının sürdürülmesini destekleyen söyleme hizmet eden bir vaadin meşrulaştırılmasında rol oynayabilir.

Bununla birlikte TürkAkım boru hattının varlığı, Gagavuzya’nın otomatik olarak ayrıcalıklı bir fiyatla doğalgaza erişebileceği anlamına gelmez. Böyle bir teklif: sözleşmeleri, tedarikçileri, taşıma kapasitesini, düzenleyici çerçeveye uyumu ve nihai maliyet konusunda şeffaflığı gerektirir. Doğrulanabilir belgeler ve açık tedarik koşulları ortaya konulana kadar bu vaat, siyasi bir vaat olarak kalmaktadır.

Asıl mesele, yalnızca Gagavuzya’nın daha ucuz doğalgaz alıp almayacağı değil, bu vaadin nasıl kurgulandığıdır. Bir seçim teklifinin inandırıcılığını artırmak amacıyla Türkiye’nin imajı Rus gazıyla ilişkilendirildiğinde, sağlanabilecek kazanım ekonomik alanı aşabilir ve Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki jeopolitik çıkarlarının desteklenmesine katkıda bulunabilir.

Okumaya Devam Et

Görüş

İsrail seçimleri: Direksiyondaki değişebilir ama istikamet aynı

Yayınlanma

Haider Al-Aila, Abu Al-Amir

İsrail seçimlerini sağ ile sol arasında bir mücadele olarak görenler yanılıyor. Alışılageldik siyasi anlamıyla İsrail solu, sandıkta ağırlığı olan bir güç olmaktan çıkalı çok oldu. Asıl yaşanan, bizzat Siyonist blokun kendi içindeki bir hesaplaşma: Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin temsil ettiği katı dinci ve milliyetçi sağ ile onu tasfiye ederek siyaset sahnesini yeniden kurmak isteyen seküler ve merkez sağ karşı karşıya geliyor.

İsrail sağını yönetme zanaatında yıllar içinde ustalaşan Netanyahu, asıl zaafının yalnızca Likud’un olası yenilgisinde değil, sağ blokun dağılmasında yattığını gayet iyi biliyor. Knesset’e girmek için yüzde 3,25’lik seçim barajının aşılmasını ve hükümet kurmak için 61 sandalyelik çoğunluğu zorunlu kılan İsrail seçim sisteminde, barajın altında kalacak küçük sağ hizipler, blokun iktidar için ihtiyaç duyduğu sandalye sayısını elinden alabilir. Tam da bu nedenle Netanyahu, son haftalarını uç partileri bir araya getirmeye ve sağ oyların bölünmesini önlemeye adadı.

Seçimlerin temel çelişkisi de burada düğümleniyor: Netanyahu’nun cephesi rakiplerine kıyasla ideolojik açıdan çok daha belirgin hatlara sahip olsa da belirgin biçimde daha kırılgan. Milliyetçi, dinci ve Haredi hizipleri aynı çatı altında toplasa da bu gruplar zorunlu askerlik, din-devlet dengesi, yargı yönetimi ve hatta Netanyahu’nun şahsi siyasi istikbali gibi meselelerde derin görüş ayrılıkları yaşıyor.

Buna karşılık, Naftali Bennett ve Yair Lapid’in zayıflayan etkisiyle liderliğin giderek Gadi Eisenkot’a kaydığı muhalif cephe ise yekpare bir ideolojik hareket niteliği taşımıyor. Aksine, öncelikli olarak tek bir amaç etrafında kenetlenen geniş bir koalisyondan ibaret: Netanyahu’yu iktidardan indirmek.

Eisenkot; siyasi merkeze, seküler sağa ve güvenlik meseleleri ile siyasi uzlaşılara dair hâkim Siyonist mutabakattan kopmadan Netanyahu’yu değiştirmek isteyen seçmene hitap etmeye çalışıyor. Nitekim Eisenkot’un kendisi de öngörülebilir gelecekte bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemiyor.

Günümüz İsrail siyasetinin çıplak gerçeği burada yatıyor: Sandığa giden seçmenler Filistin meselesine dair taban tabana zıt iki vizyon arasında değil, 7 Ekim’in ardından İsrail’i yönetmeye dönük birbiriyle yarışan yaklaşımlar arasında bir tercih yapıyor.

Netanyahu’nun seçmene verdiği mesaj net: Güvenlik, tavizsiz ve özür dilemeyen bir sağ duruş gerektirir. Eisenkot ise farklı bir eleştiri yöneltiyor: Sorun İsrail’in askeri kabiliyetinde değil, bu gücü kötü yöneten ve 7 Ekim saldırılarını engelleyemeyen liderliktedir. Ona göre kurumlara duyulan güveni ve devlet ciddiyetini yeniden tesis etmek için liderliğin değişmesi şart. Böylece 7 Ekim zafiyetlerinin hesabı, Netanyahu’ya karşı yürütülen kampanyanın ana muharebe alanına dönüşüyor.

Ne var ki Eisenkot’un bloku da kendi iç çelişkilerini barındırıyor. Birleşik bir siyasi hareket olmaktan uzak olan bu yapı, uzun vadeli ortak bir gündemden yoksun aktörlerin kurduğu gevşek ve pragmatik bir ittifak görünümünde. Rakamları azami düzeye çıkarmak isteyen bazı muhalefet partileri, boşa gidecek oyları en aza indirmek amacıyla artık oy paylaşımı anlaşmalarını koordine etmeye başladı bile.

Bu dinamik, “Arap ikilemini” de doğrudan öne çıkarıyor.

Yahudi partilerin oluşturduğu iki bloktan biri 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamazsa, Knesset’in Arap üyeleri ya bir hükümet koalisyonuna katılarak ya da dışarıdan destek sunarak dengeleri belirleyecek güce erişebilir. Bu, hafife alınacak bir değişken değil; özellikle önceki seçimlerde genel ortalamanın bir hayli altında kalan Arap yurttaşların katılım oranının yükselmesi, sandalye dağılımını kökten değiştirebilir.

Ancak buradaki derin çelişki şu: Netanyahu karşıtı güçler Arap seçmeni sandığa gidip “demokrasiyi kurtarmaya” çağırırken, Siyonist müesses nizamın geniş kesimleri onları hâlâ meşru bir hükümet ortağı olarak görmeyi reddediyor. Nitekim Netanyahu’yla kıyasıya rekabet eden Bennett, 2021’de bizzat bir Arap partisinin desteğine dayanan hükümetin başında yer almasına rağmen, yalnızca Siyonist partilerden oluşan bir koalisyon şartını açıkça dile getirdi.

Dolayısıyla Eisenkot cephesi hükümet kurabilmek için Arap desteğine muhtaç kalırsa, elde edeceği seçim zaferi siyasi bir riyakârlıkla gölgelenebilir: Netanyahu devrilir, fakat Arap vekiller (örneğin Mansur Abbas’ın bloku) devlet politikalarını şekillendiren gerçek ortaklar olmak yerine yeniden salt aritmetik bir kaldıraca indirgenir.

Filistinliler açısından, Netanyahu’nun devrilmesinin İsrail sağının sonu veya İsrail barış cephesinin yeniden dirilişi anlamına geldiği yanılgısına kapılmamak hayati önem taşıyor. Filistin meselesi, İsrail başbakanının adından çok daha derinde duruyor.

Netanyahu koltuğunu kaybedebilir, Eisenkot yükselebilir, Bennett dönebilir ve farklı yüzlerden müteşekkil yeni bir kabine kurulabilir. Ancak İsrail toplumundaki hâkim eğilim, özellikle 7 Ekim’den sonra, başkenti Kudüs olan bağımsız bir devlete dair Filistin hakkını tanıyan her türlü siyasi çözümden tümüyle kopmuş durumda.

Yaklaşan İsrail seçimleri, özünde sağ ile solun bir mücadelesi değil. Bir yanda mevcut güzergâhta Netanyahu ile yola devam etmek isteyen bir sağ hizip, diğer yanda ise aracı aynı yolda tutarak yalnızca hızını ve sürüş tarzını değiştirmeyi, ama şoförü değiştirmeyi hedefleyen bir başka sağ hizip yarışıyor.

Filistinlilerin çıkarması gereken asıl ders burada: İsrail’in sandığından bir mucize beklememek. Gerçek bir dönüşüm, Başbakanlık koltuğunda kimin oturduğuyla değil; İsrail toplumunun 7 Ekim’e ve sonrasına yol açan derin seyirle yüzleşmeye hazır olup olmadığıyla ölçülebilir.

Direksiyondaki değişebilir, sürüş tarzı farklılaşabilir; fakat Filistinliler için can alıcı soru bakidir: İstikamet hiç değişecek mi?

Filistinlilerin açıkça kavraması gereken gerçek budur: Netanyahu sorunun ne bütünüdür ne de gidişi nihai çözümdür. Değişim bayrağı altında yürüyen rakipleri bile, Filistin haklarına karşı her geçen gün daha da sağcılaşan, katılaşan ve husumet besleyen bir toplumsal ve siyasi paradigma dahilinde hareket ediyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English