Bizi Takip Edin

Görüş

Çin, Japonya ile yaşanan krize nasıl bakıyor?

Avatar photo

Yayınlanma

Japonya militarizminin yeniden canlanmasına karşı uyanık olun ve II. Dünya Savaşı sonrası oluşan uluslararası düzeni koruyun.

21 Ekim 2025’te Takaichi Sanae, Japonya’nın 104. Başbakanı olarak seçildi ve ülkenin ilk kadın başbakanı oldu. 27–29 Ekim tarihleri arasında Donald Trump, Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya arasındaki “uzun vadeli dostane ilişkileri” geliştirme adına Japonya’yı ziyaret etti. 31 Ekim’de Devlet Başkanı Xi Jinping, Kore Cumhuriyeti’nde düzenlenen 32. APEC Ekonomik Liderler Toplantısı’na katılırken Japonya Başbakanı Takaichi Sanae ile bir araya geldi.

1 Kasım’da Takaichi Sanae, APEC toplantısı sırasında Çin’in Tayvan bölgesi yetkililerinden personelle yaptığı görüşmeye ilişkin mesajları ve ilgili fotoğrafları sosyal medya hesaplarında paylaştı ve söz konusu kişiyi sözde Tayvan’ın “Cumhurbaşkanlığı Ofisi Danışmanı” olarak nitelendirdi. 7 Kasım’da ise Tayvan meselesinden bahsederken Takaichi Sanae, Tayvan Boğazı’nda silahlı bir çatışma çıkması halinde bunun Japonya için bir “ulusal hayatta kalma krizi durumu” olarak değerlendirilebileceğini iddia etti ve bu ifadeyle Japonya’nın Tayvan Boğazı’na askeri müdahale olasılığına işaret etti.

Bu tür açık provokasyonlar, Japon militarizminin kalıntı zehrinin ortadan kaldırılmadığı gerçeğini tümüyle gözler önüne sermektedir. Bu, Çin’in iç işlerine müdahale niteliğinde ağır bir eylemdir. Japonya’nın Tayvan meselesine karışmaya ne yeterliliği ne de hakkı vardır. Çin’in temel çıkarlarını ilgilendiren Tayvan meselesi hakkındaki Takaichi Sanae’nin pervasız açıklamaları, Çin hükümeti ve halkı arasında güçlü bir öfke uyandırmış ve Çin-Japonya ilişkilerinde keskin bir bozulmaya yol açmıştır.

Takaichi Sanae Neden Bu Tür Açıklamalar Yaptı?

Birincisi, Takaichi Sanae’nin seçilmesinin en önemli anlamı, Japonya’daki aşırı sağ güçlerin kapsamlı biçimde yükselişidir. Japonya’nın “Şahinlerin Kraliçesi” olarak bilinen Takaichi Sanae, iki özellikle tanımlanmaktadır: aşırı sağ ideoloji ve aşırı Çin karşıtı duruş. Açıkça ifade etmek gerekirse, Japonya’nın sağcı güçlerinin özü Japon militarizmidir; bu akım Japonya’nın saldırgan tarihindeki iğrenç suçları sürekli inkâr etmiş, Japonya’yı yeniden silahlandırmayı ve yeniden dış genişlemeyi hedeflemiştir. Tarihsel meseleler açısından, uzun yıllar boyunca Yasukuni Tapınağı’nı ziyaret etmiş ve Japon savaş suçlularına açıkça saygı göstermiştir. Askerî alanda ise önerileri neredeyse militarizm dönemine dönüş anlamına gelmektedir—savunma harcamalarının artırılmasını ve Japonya’nın askerî bir güç olarak statüsünün yeniden tesis edilmesini savunmaktadır. Dış politika açısından, Japonya-ABD İttifakı’nın güçlendirilmesinde ve Çin’e karşı sert bir tutum benimsenmesinde ısrar etmektedir. Takaichi Sanae’nin iktidara yükselişi, Japonya’nın kolektif hırsını yansıtmakta ve Japon toplumundaki genel sağa kayışın bir sembolü olarak görülmektedir.

İkincisi, bu açıklamalar iktidar konumunu sağlamlaştırma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Takaichi Sanae her ne kadar Liberal Demokrat Parti’nin (LDP) Genel Başkanı ve Japonya Başbakanı olarak başarılı bir şekilde seçilmiş olsa da, eşi benzeri görülmemiş bir siyasi çıkmazla karşı karşıyadır. LDP, Ulusal Meclis’in ne Temsilciler Meclisi’nde ne de Danışmanlar Meclisi’nde çoğunluğa sahiptir; bu da başbakanlığı üstlendikten sonra bile Takaichi Sanae’nin “azınlık hükümeti” ikilemiyle karşı karşıya kalacağı ve politikalarını ilerletirken ciddi zorluklar yaşayabileceği anlamına gelmektedir. Mizaç özellikleri göz önüne alındığında, kamuoyu desteğini azami ölçüde seferber etmek için aşırı bir yaklaşıma yönelmesi oldukça muhtemeldir. Ayrıca Takaichi Sanae, yüksek enflasyon ve yaşlanan nüfus ile düşen doğum oranı gibi iç yaşam sorunlarıyla da mücadele etmektedir. Japonya’daki siyasi istikrarsızlık nedeniyle, daha fazla destek toplamak için sert bir dış politikaya başvurmuştur; aksi takdirde başbakanlık konumu tehlikeye girecektir.

Üçüncüsü, Amerika Birleşik Devletleri, Takaichi Sanae’nin bu açıklamalarından belirli ölçüde memnundur; zira bu durum Japonya’yı Çin’i çevrelemek için Amerikan vekili olarak hizmet eden askerîleştirilmiş bir ileri karakola dönüştürmesini mümkün kılmaktadır. ABD, Ishiba Shigeru’yu tercih etmemiştir; çünkü Japon hükümetinin bağımsız bir politika geliştirmesini istememektedir. Arzuladığı şey, Amerika’nın en küçük kışkırtmasında bile öne atılacak aşırı bir Japon başbakandır. ABD’nin ötesinde, Japonya’daki Amerikan yanlısı aşırı sağ güçler de kendi sözcülerinin seçilmesini arzulamakta ve bu nedenle Takaichi Sanae ideal aday haline gelmektedir. Sağcı grupların uzun vadeli propagandası sonucunda, Japonya da dâhil olmak üzere birçok Batı ülkesi, karşı karşıya oldukları tüm sorunlardan Çin’in sorumlu olduğuna inandırılmıştır. Bu nedenle Japonya’nın hayalci gündemi, Amerika’nın Çin’i yenmesine yardımcı olmak, eski küreselleşme sistemini canlandırmak ve bu çerçeve içindeki öne çıkan konumunu geri kazanmaktır.

Dördüncüsü, Takaichi Sanae bu açıklamaları bilinçli olarak yapmış, kendi siyasi çıkarları uğruna Çin-Japonya ilişkilerini feda etmeye istekli olmuştur. Çin tehdidi teorisini abartarak Çin-Japonya gerilimini tırmandırmayı, bunu anayasa değişikliği ve askerî genişleme için bir bahane olarak kullanmayı hedeflemektedir. Bu hamle kaçınılmaz olarak Çin-Japonya ilişkilerini geriye götürecektir; ayrıca ikili ilişkilerdeki bu bozulma yoluyla Japonya’daki aşırı sağ güçleri daha da cesaretlendirecek, Tayvan meselesini kişisel siyasi çıkarları için kullanarak anayasa revizyonu ve askerî yığınağı ilerletecektir.

Beşincisi, Japonya her zaman Çin’in kazan-kazan iş birliği taahhüdündeki boşluklardan yararlanmaya çalışmaktadır. Çin, her zaman karşılıklı faydaya dayalı iş birliğini ve kazan-kazan sonuçlarını savunmuş, anlaşmazlıkların temas ve diyalog yoluyla çözülmesini sürekli vurgulamıştır. Özellikle küresel ilişkilerin karmaşık ve dalgalı olduğu bir ortamda, Çin mümkün olduğunca çatışmadan kaçınacak ve mümkün olan her yerde iş birliğini tercih edecektir. Takaichi Sanae, Çin’in bu yaklaşımından yararlanmayı, Çin’in Japonya’ya karşı sert önlemler almayacağı varsayımıyla hedeflemektedir.

Çin Neden Takaichi Sanae’den Yanlış Açıklamalarını Geri Çekmesini Talep Etmelidir?

Birincisi, Çin Japon saldırganlarının Tayvan meselesinde istediklerini yapmalarına asla izin vermeyecektir. Sert bir karşı karşıya geliş söz konusu olsa bile, Çin Japonya’daki aşırı sağ unsurların pervasız hayallerini tamamen dağıtmalı ve gelecekte bu tür aşırı sağ militarist güçlerle nihai hesaplaşmanın zeminini hazırlamalıdır. Bir ülkenin başbakanı resmi bir ortamda sonuçları olan bir açıklama yaptığında, bu açıklama o ülke tarafından benimsenen siyasi duruş haline gelir. Açıklama geri çekilmezse, bu duruş sonraki hükümetler tarafından sürdürülebilir ya da siyasi bir araç olarak kullanılabilir. Takaichi Sanae bu açıklamaları bilinçli bir hesapla yapmıştır. Çin karşılık vermezse, Japonya daha da ileri gidecektir; Çin sert bir tutum alırsa, Takaichi bunu ABD nezdinde bir başarı olarak sunabilir, Amerikan desteğini güvence altına alabilir ve hatta ABD’yi bu sürece çekmeye çalışabilir. Takaichi Sanae, tek bir hamleyle iki hedefe ulaşmaya çalışırken açıkça yanlış hesap yapmıştır. Çin bu tür eylemleri kararlılıkla önlemeli ve karşı çıkmalıdır.

İkincisi, Japonya Çin’in yükselişinden son derece endişe duymaktadır. Almanya’nın aksine Japonya, Çin’e karşı affedilemez korkunç suçlar işlemiş ve hiçbir zaman samimi bir özür sunma niyeti taşımamıştır. Yükselen bir Çin’in tarihsel vahşetleri nedeniyle kendisini hesap vermeye zorlamasından korkmaktadır—suçluluk duygusu ulusal psikolojisine derinlemesine işlemiştir. Biz 35 milyon yurttaşımıza olan kan borcunu asla unutmadık; oysa Japonya bu tarihle yüzleşememiştir. Peki bunun karşılığında ne yapmaktadır? Şinzo Abe döneminden bu yana Japonya, Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasında bir hesaplaşmayı kışkırtmaya durmaksızın çalışmaktadır. Sonraki yönetimler, Ishiba Shigeru’nun bir yıllık görev süresi gibi geçici sapmalar dışında, büyük ölçüde bu çizgiyi takip etmiştir. Şinzo Abe’nin sadık bir takipçisi olan Takaichi Sanae, göreve gelir gelmez bu politikayı daha da sertleştirmiştir. Özünde Japonya kötü niyet taşımaktadır: Japon halkının ve diğer Asya ülkelerinin çıkarlarını hiçe sayarak, Çin’i çevrelemek için Amerika Birleşik Devletleri’ne dayanmayı amaçlamaktadır. Çin’e yönelik bu tür provokatif eylemler, başkalarına zarar verip kendine fayda sağlamayan davranışlardan başka bir şey değildir.

Üçüncüsü ve en önemlisi, Tayvan Çin’in temel çıkarlarının ayrılmaz bir parçasıdır ve Japonya’nın herhangi bir müdahalesine kesinlikle izin vermez. II. Dünya Savaşı’nın mağlup ülkesi olarak Japonya, tam anlamıyla egemen, normal bir ülke değildir. Almanya’nın aksine Japonya, mağdur ettiği ülkelere hiçbir zaman samimi bir özür sunmamıştır. ABD öncülüğünde şekillenen II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzenin en önemli köşe taşlarının Kahire Bildirisi ve Potsdam Bildirisi olduğu kabul edilmelidir. 1 Aralık 1943’te Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık tarafından ortaklaşa yayımlanan Kahire Bildirisi, esas olarak Asya-Pasifik bölgesine odaklanmıştır. Temel ilkesi, Japonya’nın 1914’ten bu yana Pasifik’te ele geçirdiği tüm topraklardan mahrum bırakılmasıdır ve açıkça “Japonya’nın Çin’den çaldığı Mançurya [Kuzeydoğu Eyaletleri], Formosa [Tayvan] ve Pescadores [Penghu Adaları] gibi tüm topraklar Çin Cumhuriyeti’ne iade edilecektir” hükmünü içermektedir. 26 Temmuz 1945’te Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık tarafından yayımlanan Potsdam Bildirisi (aynı yılın Ağustos ayında Sovyetler Birliği’nin katılımıyla), Japon silahlı kuvvetlerinin koşulsuz teslimini talep etmiş ve “Japonya’nın egemenliğinin Honshu, Hokkaido, Kyushu, Shikoku adaları ve bizim belirleyeceğimiz küçük adalarla sınırlı olacağını” hükme bağlamıştır. Japonya’nın Tayvan’la ilgili meselelere müdahale etmesi için hiçbir gerekçesi yoktur; dahası Ryukyu Adaları bile meşru olarak Japonya topraklarının bir parçası değildir.

Dördüncüsü, son yıllarda Japonya, Münhasır Savunma İlkesi’nin kısıtlamalarını kademeli olarak aşmakta, askerî harcamaları artırmakta, askerî kabiliyetlerine yönelik sınırlamaları kaldırmakta ve hatta nükleer silah edinmeyi dahi hedeflemektedir—tüm bunlar, askerî genişleme yoluna geri dönme hırsını açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum, II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzene doğrudan bir meydan okumadan başka bir şey değildir. Japonya ayrıca Asya-Pasifik bölgesinde orta menzilli füze sistemlerinin konuşlandırılmasında Amerika Birleşik Devletleri ile aktif biçimde iş birliği yapmaya çalışmakta olup, bu hamleler açıkça Çin’i hedef almaktadır. Tarihsel olarak Japonya Çin’i defalarca işgal etmiş ve yayılmacı emellerinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir; II. Dünya Savaşı sırasındaki saldırganlığının tetikleyicisi de tam olarak kendi iç ekonomik kriziydi. Günümüzde Japonya, II. Dünya Savaşı öncesinde bulunduğu duruma tehlikeli biçimde yaklaşmaktadır. Japonya bir kez daha militarizm yoluna girerse, dünya düzeni için ciddi bir tehdit oluşturacaktır.

Çin-Japonya İlişkilerinin Geleceğinde Ne Var?

Her hâlükârda, Takaichi’nin sözde “Tayvan yetkilileri” personeliyle temaslarını açıkça savunması ve Tayvan meselesinde askerî müdahaleye imada bulunması, Çin’in kırmızı çizgilerine yönelik ağır bir provokasyon teşkil etmektedir. Bu, onun kökleşmiş Çin karşıtı duruşunun açık bir göstergesidir. Japon militarizminin yeniden canlanması, Çin’in her zaman teyakkuzla karşı çıktığı bir olgu olmuştur ve Tayvan meselesi, Çin’in temel çıkarlarının tam merkezinde yer almaktadır. Japonya’nın bu konudaki açık hakareti karşısında Çin kesinlikle müsamaha göstermeyecek ve karşı önlemler almak zorunda kalacaktır.

Birincisi, Çin Japon militarizminin yeniden canlanmasını dizginlemelidir. Diplomatik açıdan Çin, Japonya’ya karşı siyasi ve diplomatik tedbirler alacaktır; en azından diplomatik temasları azaltacaktır. Ekonomi ve ticaret ilişkileri bakımından ise iş birliği çerçevesinde ayarlamalar kaçınılmazdır. Doğu Çin Denizi’nde, özellikle Diaoyu Adaları çevresinde, Çin deniz hak ve çıkarlarını korumaya yönelik düzenli devriyeleri daha da yoğunlaştıracak ve Japonya yönünde askerî konuşlanma ve faaliyetleri güçlendirecektir. Japonya ekonomisi hâlihazırda ciddi bir baskı altındadır ve Çin-Japonya ilişkilerinin bozulması, Japonya’nın ekonomik görünümü açısından kuşkusuz yaraya tuz basacaktır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri de Japonya üzerindeki kontrolünü asla gevşetmeyecektir.

İkincisi, Çin Takaichi Sanae’yi Tayvan konusundaki hatalı açıklamalarını geri çekmeye zorlamak için gerekli tedbirleri almak zorundadır. Çin-Japonya arasında Tayvan meselesi etrafında yaşanan bu ihtilaf çözümsüz kalırsa, gelecekteki Japon yönetimleri Tayvan işlerine müdahale etmek için fiilî bir teorik dayanağa sahip olacaktır. Bunun nedeni, söz konusu açıklamaların bir Japon başbakanı tarafından yapılan resmî bir beyan olmasıdır. Açıklamalar hiçbir zaman geri çekilmezse, bu Çin’in asla kabul edemeyeceği bir durumdur. Bu, Japon tarafının uzun süredir başvurduğu küçük bir taktiktir—ve ne Çin hükümeti ne de Çin halkı buna boyun eğecektir. Bugüne kadar ne Takaichi Sanae ne de Japon hükümeti bu hatalı açıklamaları açıkça geri çekmiştir; bu da hatalarını kabul etmedikleri anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Çin-Japonya ilişkilerinin geleceği konusunda aşırı iyimser olunmamalıdır. Geçmişteki Diaoyu Adaları krizine benzer şekilde, Japonya hatalı tutumunu düzeltmeyi reddetmeye devam ederse, sürtüşme büyük olasılıkla daha da tırmanacaktır.

Üçüncüsü, II. Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın mağdur ettiği ülkeler, Japonya’yı militarist geçmişi nedeniyle kapsamlı biçimde sorumlu tutmak ve Japon militarizminin yeniden canlanmasını birlikte sınırlamak ve karşılamak için daha sıkı biçimde birleşmelidir. Asya ülkeleri merkez olmak üzere, Japonya’nın II. Dünya Savaşı’ndaki mağdur ülkeleri arasında Pasifik bölgesindekiler ile bazı Avrupa ve Amerika ülkeleri de bulunmaktadır. Japonya ile askerî çatışmaya giren ya da onun tarafından işgal edilen hemen hemen tüm ülkeler, farklı derecelerde can kaybı ve mal kaybı yaşamıştır.

Bunlar arasında, Japon saldırganlığının çekirdek bölgelerini oluşturan başlıca Asya mağdur ülkeleri şunlardır: Çin, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Kore Cumhuriyeti, Filipinler, Endonezya, Myanmar, Vietnam, Kamboçya ve Laos. Pasifik bölgesindeki mağdur ülkeler Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı kapsamaktadır. Diğer mağdur ülkeler arasında ise Birleşik Krallık (Singapur ve Malezya gibi sömürgeleri dâhil) ve Hollanda (Endonezya sömürgesi dâhil) yer almaktadır.

Denilebilir ki Japonya’nın II. Dünya Savaşı sırasında izlediği dış saldırganlık ve yayılma politikası Asya ve Pasifik boyunca uzanmış, onlarca ülkeyi mağdur etmiş ve milyarlarca insanı etkilemiştir. Bu ülkelerin halkları yalnızca doğrudan katliam, baskı ve yağmaya maruz kalmamış, aynı zamanda savaşın yol açtığı uzun süreli ekonomik gerileme, toplumsal bölünme ve psikolojik travmayı da yaşamıştır. Bu tarih, insanlığın ortak acı dolu bir hatırası haline gelmiş ve savaş sonrası uluslararası düzenin inşası için de önemli bir arka plan oluşturmuştur.

Dördüncüsü, Japonya’daki sağcı güçlerin aradığı intikam onlarca yıl ile sınırlı değildir; potansiyel olarak yüzyıllara yayılabilir. Amerika Birleşik Devletleri açısından, intikam peşinde nükleer silahlara sahip bir Japonya, geçmişteki Pearl Harbor saldırısıyla kıyaslanamayacak derecede büyük bir tehdit oluşturacaktır. Söylemeye gerek yok ki bu süreç, Japonya’yı kendi yıkımına sürükleyen bir süreç de olacaktır.

Amerikalı bir akademisyen olan Ruth Benedict tarafından yazılan ve Japon ulusunu inceleyen Krizantem ve Kılıç adlı eser, Japon karakter özelliklerine ilişkin klasik bir özet içermektedir: “Japonlar en yüksek derecede hem saldırgan hem saldırgan olmayan, hem militarist hem estetik, hem küstah hem nazik, katı ama uyumlu, itaatkâr ama itilmeye karşı kinli, sadık ama hain, cesur ama ürkek, muhafazakâr ama yeni yollara açık kişilerdir.” Japonların bu psikolojik ve karakter özellikleri aslında tek bir cümlede daha da yoğunlaştırılabilir: güce aşırı saygı ve zayıflığa aşırı küçümseme. Kendilerinden daha zayıf ülkelerle karşılaştıklarında Japonya’nın aşırı sağ militarist güçleri aşırı milliyetçiliği benimser; ancak çok daha güçlü bir güç olan Amerika Birleşik Devletleri karşısında anında aşırı sömürgeci bir boyun eğmeye geri dönerler.

Elbette Japonya’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne duyduğu saygı ve itaat kalıcı olmayacaktır. ABD gücündeki gerileme kritik bir eşiği aşarsa, Japonlar Amerika Birleşik Devletleri’nin artık saygıyı hak etmediğine inanmaya başlayacaktır. O noktada ABD’ye yönelik duyguları küçümseme ve nefrete dönüşecektir. Başka bir deyişle, Japon militarizmi yeniden canlandığında, Amerika Birleşik Devletleri büyük olasılıkla onun ilk hedefi olacaktır.

Dolayısıyla daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Sanae Takaichi’nin açıklamaları yalnızca tek Çin ilkesine meydan okumakla kalmamakta, aynı zamanda Japonya’nın 1945’teki koşulsuz teslimine ilişkin taahhüdünü de reddetmeye teşebbüs etmektedir—bu ise Amerika Birleşik Devletleri dâhil olmak üzere Japon saldırganlığından zarar görmüş hiçbir ülkenin asla tolere edemeyeceği bir kırmızı çizgidir.

Görüş

Endüstriyel futbolun kıskacında bir dev: 2026 Dünya Kupası ve küresel ticaretin gölgesi

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

Lionel Messi, Arjantin’i Mısır karşısında zorlu geçen son 16 turunda öne geçiren o rekor kırıcı dokuzuncu ardışık Dünya Kupası golünü attığında, Houston’daki 80 bin kişilik NRG Stadyumu’nu sarsan o muazzam uğultu, yalnızca FIFA’nın Zürih’teki merkezinde duyulan derin ve sessiz bir nefesle yarışabilirdi. 39 yaşındaki Arjantinli, sahada sadece koşan ve çalım atan bir oyuncudan ibaret değil; kendisi adeta iki ayaklı, canlı bir bilanço tablosudur. Onun turnuvadaki varlığının devam etmesi, futbolun küresel yönetim organı ve ticari ortakları için 800 milyon dolar kadar büyük bir finansal değer anlamına gelebilir.

Ancak 48 takım ve 104 maçla tarihin en pervasızca ticarileşmiş Dünya Kupası olmaya aday bu devasa şovun hemen altında; yönetim boşlukları, gölgeler arasından işleyen bahis ekonomileri ve futbolu yöneten bu kurumun spora gerçekten mihmandarlık mı yaptığı yoksa onu yalnızca bir gelir kapısına mı dönüştürdüğü sorusuyla örülü paralel bir anlatı sessizce akıyor.

Messi primi

FIFA’nın 2023–2026 ticari döngüsünde, 8,9 milyar doları doğrudan Dünya Kupası’ndan gelmek üzere toplam 13 milyar dolarlık rekor bir gelir hedefleniyor. Bu bütçede yayın hakları 3,9 milyar doları, pazarlama hakları 1,8 milyar doları, biletleme ve ağırlama hizmetleri ise Katar 2022 rakamını üçe katlayarak tam 3,0 milyar dolarlık akılalmaz bir payı temsil ediyor.

Gelgelelim, tüm bu projeksiyonlar pamuk ipliğine bağlı bir varsayıma dayanıyor: Turnuvanın en parlak yıldızlarının, küresel izleyici kitlesini ekranda tutacak kadar uzun süre sahada kalması. Messi ve Cristiano Ronaldo yalnızca birer sporcu değil; FIFA ile sponsorları Adidas, Coca-Cola, Visa ve Aramco gibi devlerin üzerlerine büyük bahisler oynadığı küresel markalardır. Sektör analistleri, sadece Adidas ile FIFA arasındaki ortaklığın 2030 yılına kadar 800 milyon dolar değerinde olduğunu ve bu sözleşmenin değerinin, markanın en gözde elçisi olan Messi’nin varlığıyla kopmaz bağlarla örüldüğünü tahmin ediyor.

Şayet Arjantin son 16 turunda Mısır’a boyun eğmiş olsaydı, bu kaybın yaratacağı finansal sarsıntı bilet gişelerinin çok ötesine uzanırdı. FIFA’nın devreye soktuğu yeni dinamik fiyatlandırma modeli, bazı bilet fiyatlarını Katar 2022’deki karşılıklarının on katına fırlatmış durumda ve yeniden satış platformlarındaki yüzde 15’lik komisyonlar doğrudan federasyonun kasasına akıyor. Arjantin’in erken vedası, Messi’nin Inter Miami’yle sadık bir taraftar kitlesi edindiği ABD pazarındaki çeyrek final ve yarı final biletlerine olan talebi yerle bir edebilirdi. Haliyle, 2022’ye kıyasla gösterim sayısında yüzde 130, video izlenmelerinde ise yüzde 485 oranında artış kaydeden dijital etkileşim grafiklerinin de hızla inişe geçmesi kaçınılmaz olurdu.

Liverpool Üniversitesi’nden futbol finansı uzmanı Profesör Kieran Maguire, FIFA’nın “futbolun küresel markalarını en büyük organizasyonlarında sahada tutabilmek için her yola başvuracağını” belirtiyor. Federasyonun, Cristiano Ronaldo’nun kırmızı kart cezasını erteleme kararı ve ABD’deki son 16 maçı öncesinde Folarin Balogun’un cezasını -başkanlık makamından gelen baskıların ardından olduğu iddia edilen bir adımla- iptal etmesi, eleştirmenlere göre turnuvanın dürüstlüğünü çoktan zedeledi. Mısır Teknik Direktörü Hossam Hassan daha da ileri giderek Arjantin-Mısır karşılaşmasını “tamamen şaibeli” olarak nitelendirirken, FIFA Hakem Kurulu Başkanı Pierluigi Collina bu iddiaları kesin bir dille reddetti.

Doping denetimleri, şeffaflık ve ticari çıkar çatışması

Böyle bir atmosferde, FIFA’nın anti-doping sisteminin ne denli adil ve tek tip uygulandığına dair soru işaretleri belirmeye başladı. FIFA, 2026 turnuvası için ABD Anti-Doping Ajansı (USADA) ile olan ortaklığını genişleterek “oyuncuların ve taraftarların güvenebileceği güçlü ve şeffaf bir anti-doping programı” sözü verdi. Alınan tüm örneklerin, yalnızca ISO/IEC 17025 ve Uluslararası Laboratuvar Standartları gerekliliklerine uyan, WADA onaylı laboratuvarlarda incelendiği ifade ediliyor.

Ne var ki bu yöntemsel titizlik, şüpheleri gidermeye yetmiyor. Gözlemciler, FIFA kurallarının Dünya Anti-Doping Kuralları ile uyumlu görünmesine rağmen, testlerin fiili uygulamasında -özellikle yüksek ticari değere sahip yıldız isimler söz konusu olduğunda- ciddi yönetim zafiyetleri yaşandığına dikkat çekiyor. Kurumun finansal refahı, yıldızların pazarlanabilir kalmasına doğrudan bağlıdır. Messi’nin yeşil sahalardan yılda yaklaşık 70 milyon dolar kazandığı, sponsorluk anlaşmalarından da bir o kadarını cebine koyduğu düşünüldüğünde, bu vitrin oyuncularını sahada tutmaya yönelik ticari motivasyonun, arkasında bir komplo teorisi aranmasa dahi yapısal bir gerçeklik olduğu görülür.

Eleştirmenler; test takvimleri, numune seçim metodolojileri ve yıldız sporculara yönelik sonuç yönetim süreçleri kamuoyuna tamamen açıklanmadığı müddetçe, anti-doping programının seçici davrandığı algısından kurtulamayacağını savunuyor. Milyarlarca dolarlık sponsorluk sözleşmeleri ile sporcuların sahada kalma zorunluluğunun kesiştiği bu nokta, FIFA’nın henüz tatmin edici bir çözüm üretemediği devasa bir çıkar çatışması yaratıyor.

Bahis çılgınlığının gölge ekonomisi

FIFA’nın resmi gelir kaynakları muhasebe kayıtlarında ne denli şeffaf görünüyorsa, turnuvanın etrafında dönen gayriresmi ekonomi bir o kadar karanlıktır. 2026 Dünya Kupası, yalnızca ABD’deki yasal bahis pazarında 2,8 milyar ila 4,3 milyar dolar arasında bir hacmin döneceği tahmin edilen devasa bir sektörün merkezinde yer alıyor. Bu pazardaki yüzde 7-9 bandındaki kasa payı, lisanslı operatörler için 197 ila 387 milyon dolarlık brüt oyun geliri anlamına geliyor.

Fakat bu rakamlar, işin sadece yasal ve görünür kısmını oluşturuyor. Gaming Compliance International, turnuva genelinde dünya çapında yarım trilyon dolardan fazla bahis oynanacağını ve bu miktarın çok büyük bir kısmının lisanssız kripto siteleri ile yasa dışı tahmin pazarları üzerinden akacağını öngörüyor. Kara para aklamayı önleme denetimlerinden, tüketici korumasından ve yasal gözetimden yoksun çalışan bu gölge platformlar, Dünya Kupası’nın küresel izleyici gücünü suistimal ederek taraftarları sahte siteler ve denetimsiz bahis tuzaklarıyla hedef alıyor.

Şüphesiz FIFA, bu ekonomiyi uzaktan izlemekle yetinmiyor. Federasyon, Ocak 2026’da Stats Perform firmasını resmi küresel bahis verisi ve yayın hakları distribütörü olarak atadı; böylece 104 maçın canlı yayınlarını ve anlık verilerini lisanslı bahis bürolarına sunma hakkını tek eline aldı. Mayıs ayında ise Kaizen Gaming bünyesindeki Betano’yu, Avrupa ve Güney Amerika için Resmi Turnuva Destekçisi ilan ederek bu bahis operatörüyle üst üste üçüncü kez ortaklığa imza attı.

Buradaki asıl mesele FIFA’nın bahisten kazanç sağlayıp sağlamadığı değil -zira veri hakları, sponsorluklar ve bahsin körüklediği izleyici ilgisi sayesinde bunu fazlasıyla yapıyor-; asıl mesele, paraya dönüştürdüğü bu ekosistemi ne derece denetleyebildiğidir. FIFA mevzuatı şikeye karşı katı hükümler barındırsa da, yasal boşluklar ve çevrimiçi bahsin kontrolsüz büyümesi, düşük ücret alan sporcuların suistimal edilmesi ve zayıf uygulama mekanizmaları nedeniyle suistimallere kapı aralıyor. Nitekim yetkililerin yayın ve ticari haklar karşılığında 150 milyon dolardan fazla rüşvet aldığı iddia edilen 2015 yolsuzluk skandalı, FIFA’nın gelir akışlarının kişisel servet edinme amacıyla nasıl sistemli bir biçimde hortumlanabildiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermişti.

Yayın haklarında adalet uçurumu

Tüm bu ticari zaferlere karşın, 2026 turnuvası maksimum gelir elde etme hırsı ile halkın bilgiye erişim hakkı arasındaki derin çelişkiyi daha da belirginleştirdi. FIFA, yayın hakları gelirlerini 2022’ye göre yüzde 22 artırarak 3,8 milyar dolara ulaştırmayı öngören ve 175’ten fazla bölgeyi kapsayan yayın anlaşmalarına imza attı.

Ancak takım sayısının 48’e, maç sayısının ise 104’e çıkarılması FIFA’yı zenginleştirirken, maç başına düşen yayın değerini yüzde 19 oranında eritti ve küresel yayın paketlerinin toplam hacmi 2022’deki 495 seviyesinden 2026’da 443’e gerileyerek yüzde 11 düştü. Asya pazarındaki bölgesel ortaklık anlaşmaları 60’tan 24’e kadar çakılınca, FIFA ekranların tamamen kararmasını önlemek adına daha düşük teklifleri kabul etmek zorunda kaldı; nitekim Çin devlet kanalı CCTV ile yapılan anlaşma 250 milyon dolardan 60 milyon dolara kadar geriledi.

Futbolun küresel ve demokratik ruhu adına daha endişe verici olan durum ise, şifresiz yayın haklarının her geçen gün tırpanlanmasıdır. Avrupa’daki yasal düzenlemeler devlet televizyonlarının belirli maçları yayınlamasını güvence altına alsa da, turnuvaya katılmaya hak kazanan birçok ülke -özellikle de Küresel Güney’dekiler- maçların ücretli kanalların arkasına kilitlenmesine ya da hiç yayınlanamamasına seyirci kalıyor. FIFA’nın TikTok ve YouTube ile yaptığı “öncelikli platform” anlaşmaları bazı içeriklerin izlenmesine olanak tanısa da, bunlar kamusal erişimi garantilemek için değil, etkileşimi ve reklam gelirlerini artırmak için tasarlanmış ticari hamlelerden ibarettir.

Yıllarını eleme turlarında harcayan ülkeler için maçların kendi evlerinde şifresiz yayınlanmaması, kırılmış bir toplumsal sözleşmedir. Turnuvanın yaratacağı öngörülen 80,1 milyar dolarlık devasa ekonomik çıktının -ki bunun 30,5 milyar doları yalnızca ABD’ye kalacak- kendi takımlarının mücadelesini dahi izleyemeyen halklar için hiçbir anlamı yoktur.

Gelişim bütçesindeki açık

FIFA, İsviçre yasalarına göre kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur ve bütçesinde ciddi bir yeniden yatırım taahhüdünde bulunur: 2023–2026 döngüsü boyunca FIFA Forward programına 2,25 milyar dolar, Futbol Gelişim Fonu’na 660 million dolar ve Gelişim ve Eğitim faaliyetlerine toplamda 3,86 milyar dolar ayrılmıştır. Resmi belgelerde Ruanda’daki 4,7 milyon dolarlık milli takım konaklama tesisinden, Concacaf genelindeki kadın futbolu girişimlerine kadar uzanan projeler öne çıkarılıyor.

Gelgelelim, bu yatırımların boyutu, turnuvadan çekilen ticari kârın yanında son derece cüce kalıyor. 2026 Dünya Kupası, yalnızca bilet ve ağırlama hizmetlerinden yaklaşık 3,0 milyar dolar gelir elde edecek; bu miktar, dört yıllık tüm gelişim bütçesinin neredeyse üç katına denk geliyor. Eleştirmenler, FIFA’nın altyapıya harcadığı her bir dolara karşılık, spora en çok ihtiyaç duyan yoksul toplulukların cebinden yayın ve bahis marjları üzerinden on dolar geri topladığını savunuyor.

Sonuçta ortaya iki vitesli bir küresel futbol ekonomisi çıkıyor: Seçkin oyuncular ve zengin federasyonlar ticari ganimeti paylaşırken, kaynak yetersizliği çeken ülkelerdeki genç yetenekler sahadan, antrenörden ve profesyonelleşme imkanlarından mahrum kalıyor. FIFA’nın, gelirleri Zürih’te toplayıp gelişim fonlarını şeffaflığı şüpheli üye federasyonlar aracılığıyla dağıtan yönetim modeli, verimsizlik ve kapalılık gerekçesiyle öteden beri eleştiriliyor. 2015 yolsuzluk skandalı, sadece şahsi ahlaksızlıkları değil, ticari hakları sportif gelişimin önünde tutan yapısal bir zihniyeti de ifşa etmişti.

Siyasetin yeşil sahadaki gölgesi

FIFA’nın İsrail’e yönelik tavrı, dünya futbolunun politize olmasında adeta bir paratoner işlevi görüyor. 2023-2026 dönemi boyunca otuzdan fazla hukuk uzmanı ile aralarında Türkiye ve on iki Orta Doğu federasyonunun da bulunduğu çok sayıda kuruluş, Gazze’deki faaliyetleri gerekçe göstererek İsrail’in FIFA ve UEFA müsabakalarından men edilmesini talep etti. İspanya, İsrail’in katılım hakkı kazanması durumunda kupayı boykot etmeyi açıkça tartışırken, Trump yönetimi ise herhangi bir men kararına direnmesi için FIFA’ya baskı uyguladı. Infantino’nun, İsrail ve Filistin federasyon başkanları arasında bir el sıkışma organize etme girişimi ve Trump ile bağlantılı bir Gazze yeniden imar kuruluna 75 milyon dolar bağışlama vaadi gibi hamleleri, tarafsızlıktan ziyade işgali meşrulaştırma çabası olarak yorumlanarak tepki topladı.

Ne İsrail ne de Filistin 2026 turnuvasına katılma hakkı elde edebildi; bu durum, acil bir askıya alma tartışmasını şimdilik rafa kaldırdı. Messi cephesinde ise Arjantinli kaptan jeopolitik tartışmalardan genel olarak uzak durmayı tercih etti; nitekim kendisinin 2019’daki İsrail ziyareti de siyasi değil, ticari gerekçelerle yapıldığı savunulsa da tartışmalara yol açmıştı. İsrail devletinin Arjantin takımına veya stratejik bir unsur olarak Messi’ye doğrudan destek verdiğine dair doğrulanmış bir kanıt bulunmuyor. Değişmeyen tek gerçek; FIFA’nın, 2022 sonrasında Rusya’ya uyguladığı yaptırım standardını İsrail’e uygulamaktaki isteksizliğinin, kurumu çifte standart suçlamalarına açık hale getirmesidir. Bu durum, kimin sahaya çıkacağına sportif dürüstlüğün değil, jeopolitik ittifakların karar verdiğini gösteriyor.

Geleceğe bakış

2026 Dünya Kupası son düzlüğe girerken, ticaret ile oyun dürüstlüğü arasındaki gerilim daha da tırmanacak. FIFA, 13 milyar dolarlık bütçe döngüleri, milyar dolarlık bahis ortaklıkları, fahiş bilet fiyatları ve sosyal medya yayın anlaşmalarıyla benzeri görülmemiş büyüklükte bir finansal mimari inşa etti. Ancak bu devasa yapıyı ayakta tutacak ve denetleyecek bir yönetim mimarisi kurmayı başaramadı.

Yıldız oyunculara yönelik esnek kurallar, denetimsiz bahsin gölge ekonomisi, bu şovu ekran başında veya tribünde finanse eden taraftarların bilgiye erişim hakkı ve rekor gelirlerin gerçek anlamda küresel kalkınmaya dönüp dönmediği gibi sorular, final düdüğünün çalınmasından çok sonra bile FIFA’nın inandırıcılığını sorgulatmaya devam edecek.

Şimdilik şov devam ediyor. Messi sahada kalmayı sürdürüyor. Bahis gişeleri açık. Para ise Zürih’e, Adidas ve Betano’nun yönetim kurullarına ve FIFA’nın kontrol edemediği ancak yarattığı büyük şovla beslediği gayriresmi kripto borsalarına akmaya devam ediyor.

Futbolun yönetim organının bu küresel oyunu geleceğe mi taşıdığı, yoksa onu en yüksek teklifi verene bir açık artırmada satıp satmadığı sorusu, turnuvanın kendisi gibi dünya kamuoyunun önünde duruyor. Ve bu, FIFA’nın henüz tatmin edici bir yanıt veremediği en büyük sorudur.

Okumaya Devam Et

Görüş

NATO 2.9: Atlantik cephesinin çok kutuplu paradoksu

Yayınlanma

Bilgisayar mühendisleri bilecektir, bir yazılımın 1.0, 2.0,3.0 gibi anılması yeni bir sürümü çıktığını ifade eder. Öncekine kıyasla doyurucu boyutta değişimler ve geliştirmeler içermelidir ki .0 takısını hak etsin. Eğer değişimler kullanıcı tarafından yeterli bulunmazsa genelde şu yorum yapılır; “Buna keşke 2.9 deseydiniz!”

İşte NATO’nun Ankara zirvesinde kurmaya çalıştığı NATO 3.0 düzeni de bu şekilde hissettirdi. Artık 2.0’dan aşina olduğumuz ABD merkezli dünya yok ancak bu yeni denklemin altı 3.0 diyecek kadar da dolu değil. NATO 3.0, ABD Savaş Bakanlığı Politikalardan Sorumlu Başkan Yardımcısı Elbridge Colby tarafından ortaya atılan, Avrupa’nın daha fazla sorumluluk aldığı bir NATO güvenlik mimarisi ön gören bir tanımlamaydı. Bu düzenin temelleri de Ankara’daki zirvede atılacaktı. Bu net tanımlama, ittifakın sadece ufak “yamalarla” yoluna devam etmeye çalışmadığı, tamamen yenilenerek üzerindeki “ölü toprağını” atmaya hazırlandığı anlamına geliyordu.  Ancak bu yeni düzenin bir paradoksu vardı; Evin oğlu kendi geçimini sağlıyorsa baba sözü neden dinleyecekti? Avrupa ülkeleri savunma harcamaları arttırınca neden ABD’nin istediğiyle düşman olup istemediğiyle barış yapacaktı? İttifakı 77 yıl ayakta tutan Amerikan hegemonyası olmazsa bunun yerini ne alacaktı?

Dağılmakta olan bir aile

Zirveyi ben ve Harici Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç, yerinde takip ettik. İlk gün başta Genel Sekreter Mark Rutte olmak üzere “sevimli” ve “sıcak” mesajlar dinledik. Herkes aile olmaktan, bütün olmaktan bahsediyordu. İyi dilek ve temennilerin dışında NATO, ilk kez nitelik yerine niceliğe odaklanmıştı. Onlarca askeri endüstri anlaşması, artık sadece sofistike teknolojiler değil, sayısal olarak fark yaratacak üretim hatları oluşturmayı hedefliyordu. Ucuz ve yenilenebilir savaş araçları ilgi odağıydı.

Verilen mesajlar ve panellerdeki ortam NATO’nun geleceği açısından pozitif bir görüntü çiziyor denebilirdi, tabii sonra Trump gelmeseydi…

ABD Başkanı ayağının tozuyla önce Grönland arzusunu yineledi sonraysa İspanya’ya sataştı. Onları “anlaşması imkansız, konuşmaya değer olmayan bir ülke” olarak nitelendirdi ve İspanya ile ticareti askıya alabileceğini söyledi. Trump saldırgan bir şeyler söyledikçe hemen yanında oturan Rutte, dağılmakta olan bir ailenin “yeterince neşe saçarsam belki herkesi bir arada tutabilirim” diye düşünen çocuğu gibi hasar kontrolü yapmaya çalışıyordu. Basın toplantısında Rutte’ye sordum;

“İran’a operasyonlar konusunda Trump haklı buluyorsunuz, eğer çatışma ortamı tekrar başlar ve başkan Trump Avrupalılara destek için çağrı yaparsa bunu onaylayacak mısınız?”

Rutte, epey uzun ama tatmin etmeyecek bir cevap verdi. Enteresan noktası, Avrupa’nın hareketsizliği konusunda Trump’a kısmen hak veriyor oluşuydu. Bu, Rutte’ye özgü bir davranış değildi. Alman Şansölyesi Frederik Merz de benzer bir yol almıştı. “Trump’ın bize silah üretimini arttırmayı sert bir şekilde söylemesi gerekiyormuş, Trump bu konuda haklıydı” ifadesini kullandı. Trump’ı özellikle İran konusunda eleştiren çıkışları beklenen sonucu vermemiş olacak ki Merz çalıştığı ispatlı huyuna gitme stratejisine başvurmuş.

Yine de bu huyuna gitme işi yeterli olmadı. Zirvenin sonunda paylaşılan metin bir gerçeği ortaya koyuyordu; NATO eskisi gibi düşman belirleyemiyordu. Rusya konusundaki cümleler geçen yıllara nazaran daha hafifken İran için boyutu belirsiz bir “nükleer silah sahibi olamaz” tanımı kullanılmış, Çin’in adı bile geçmemişti. Metinde ne ABD Rusya’ya karşı bir taahhütte bulunuyor, ne de AB İran veya Çin konusunda Trump’a bir söz veriyordu. Ukrayna’ya destek meselesi, 70 milyar dolarlık bir yıllık destek ile belirtilmiş ancak ABD’nin bunda bir rol oynayıp oynamayacağı ortada bırakılmıştı.

Dürüst olalım, yakın zamanda ne Trump’ın Ukrayna’ya destek paketlerini kongreye getirme ne de Avrupa’nın İran konusunda ciddi bir askeri destek sağlama planı var. İki taraf da birbirine “hadi aslanım, sen halledersin” demeyi tercih ediyor. Peki neden? Avrupa daha önceden düşman olarak gördüğü İran’a neden saldırmıyor? Daha önce tehdit kabul ettiği Çin’e karşı neden tavır almıyor? ABD, neden yıllarca STK’larla ve askeri destekle dahil olduğu Ukrayna meselesine karışmak istemiyor?

NATO’nun çok kutuplu paradoksu

NATO doğası gereği büyük jeopolitik gerilimlerde tek yürek olmak zorunda olan bir yapı. Bu Soğuk Savaş ve sonrası dönemde nispeten kolaydı. Güç merkezi bir taneydi. Alternatifler imkansızdı. İdeolojik hesaplaşmalar sınırları keskin bir biçimde belirliyordu. Bugün ise ABD’nin ortak hedefler ve ortak düşmanlar belirlemesi mümkün değil. Ülkeler, ideolojik bağlardan yoksun bir şekilde birbiriyle iletişim kuruyor. Küreselleşmenin de yardımıyla endüstrilerini desentralize hale getiriyor, vazgeçmesi güç ticaret hatları oluşturuyor.

Trump’ın eleştirilerine karşı Afganistan ve Irak’ta ne kadar istekli bir şekilde çarpıştıklarını anlatan Avrupa ülkeleri, petrol piyasalarını derinden sarsma korkusuyla Hürmüz civarında savaşı uzatacak operasyonlardan kaçınıyor. (Avrupa ordularının ABD’nin yapamadığı neyi başaracağı da tartışılır tabii) Bunun yanında Trump’ın Grönland inadı Avrupalıların soluğu Pekin’de almasına yol açmıştı. Bugün nasıl olacaktı da Avrupalılar Çin’i bir tehdit olarak nitelendirecekti?

Benzer bir fikir ayrılığı ABD için de geçerli. Ukrayna’da Rusya’nın askeri kabiliyetlerinin yeterince hasar aldığını düşünen Amerikan devleti, hem nükleer savaş ihtimalini düşürmek hem de Çin’e değerli bir enerji kaynağı sunmamak adına Rusya’nın huyuna gitmeyi umuyor. Böyle bir durumda ABD, neden birkaç paragrafla zirvede Rusya’yı hedef alsın ki?

Bunun yanında Avrupa içinde bile tam bir fikirsel ortaklık yok. Son dönemde Polonya ile Ukrayna arasında patlak veren gerilimden Orban sonrası Rusya konusunda radikal bir değişim getirmeyen Magyar’a kadar Avrupa içinde de aykırı görüşler varlığını sürdürüyor. Bunlara yükselişi süren Almanya’nın AfD’sini, İngiltere’nin Reform Partisi’ni ve Fransa’da seçime girip girmeyeceği belirsiz Le Pen’i eklediğimizde bugünkü Avrupa’yı bile mumla arayabilirler.

Sonuç olarak, dünyayla ABD’den bağımsız bir şekilde (ABD’nin isteği böyle olsa bile) hareket etmeye başlayacak bir Avrupa, doğal olarak kendi çıkarlarını önceleyecek. Kaçınılmaz çıkar çatışmaları, NATO içinde bağımsız ittifaklara yol açacak. 100 yıldır gömülü baltalar parça parça yerinden çıkmaya başlayacak. Yani NATO’nun hayatta kalabilmesi için sorumluluk alan bir Avrupa’ya ihtiyacı var, ancak bu sorumluluk NATO’nun sonunu getirebilecek çıkar çatışmalarına yol açabilir. İşte NATO 3.0’ın içinden çıkamadığı paradoks budur. NATO gibi bir ittifakta “eş başkanlık” yürümez.

Neden 2.9?

İşte böylesi bir paradoksta Avrupa ülkeleri kendi yollarını belirgin bir biçimde çizmiş değiller. Daha fazla üretim yaptıkları, daha fazla sorumluluk aldıkları bir NATO öngörüyorlar ama bunun yanında kendilerine bir yol çizemiyorlar. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen de Ankara’ya gelmişti. Önceden “Türkiye, Rusya, Çin nüfuzundan kaçınmalı” diyen Von Der Leyen, Türkiye’yle yapılan savunma anlaşmalarıyla ilgili sorulara kaçamak yanıtlar verdi. Çünkü o da Avrupa’nın stratejik yolunu henüz tanımlayamıyor. Ukrayna Savaşı’nın gölgesinde askeri talebe yetişemeyen Avrupa endüstrilerinin Türk şirketlerle iş yapmasını önleyemiyor. ABD’den fırça yedikçe Çin’le iletişime geçen ülkelere dur diyemiyor. Böylesi bir durumda hangi 3.0’dan söz edeceğiz? Yeni düzende Avrupa ABD’nin yanında mı olacak? Çin’e mi yakınlaşacak? Kendi başına mı duracak?

Ankara zirvesinde güçlü hissedilen tek bir kavram vardı; panik. Hızlıca bitmesi gereken İran savaşı uzadıkça Pasifik’e açılamayan ABD’nin paniği ve ABD’nin etkisinden çıkınca ortada kalmaktan korkan Avrupa’nın paniği…

Bu sırada Türkiye, bu kriz ortamında hem YPG meselesini çözdü hem de F-35 krizinde büyük ilerleme kaydetti. Yeni savunma sanayii anlaşmaları ve insiyatifler, bu kriz azalma eğilimi gösterdiğinde Türkiye’nin avantajlı bir konumda olmasını sağlayacak. Zira Avrupa, yolunu çizdiğinde tehdit algısı içine Türkiye’yi alıp almayacağını bilmiyoruz. Bugün alacağımız önlemler ve yapacağımız bağlayıcı anlaşmalar yarını daha net görmemizi sağlayacak. Bu sırada NATO, varlığını sürdürmek için ufak yamalar çıkarmaya devam edecek. 3.0 için henüz erken, daha yolda 2.9.1 ve 2.9.2 var.

Okumaya Devam Et

Görüş

Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.

Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.

Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.

Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası

Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.

Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.

Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.

Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?

ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.

Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.

Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.

Savaşın Maliyeti

Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.

Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:

  • Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
  • Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
  • Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
  • Ticari yatırımların gerilemesi.
  • Enflasyonist baskıların artması.
  • Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.

Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.

Amerika’nın İç Siyaset Hesabı

Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.

Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.

Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.

Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.

NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya

NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.

Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.

Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.

Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi

Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.

Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.

Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.

Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği

Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.

Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.

Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.

Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı

Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.

Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.

ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.

Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?

Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.

Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.

Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.

Sonuç

Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.

Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.

Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.

Kaynaklar:

  • ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
  • Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
  • Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
  • Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
  • Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
  • Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
  • Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
  • NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
  • Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
  • OECD – Ekonomik Görünüm.
Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English