Bizi Takip Edin

Görüş

Çin, Japonya ile yaşanan krize nasıl bakıyor?

Avatar photo

Yayınlanma

Japonya militarizminin yeniden canlanmasına karşı uyanık olun ve II. Dünya Savaşı sonrası oluşan uluslararası düzeni koruyun.

21 Ekim 2025’te Takaichi Sanae, Japonya’nın 104. Başbakanı olarak seçildi ve ülkenin ilk kadın başbakanı oldu. 27–29 Ekim tarihleri arasında Donald Trump, Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya arasındaki “uzun vadeli dostane ilişkileri” geliştirme adına Japonya’yı ziyaret etti. 31 Ekim’de Devlet Başkanı Xi Jinping, Kore Cumhuriyeti’nde düzenlenen 32. APEC Ekonomik Liderler Toplantısı’na katılırken Japonya Başbakanı Takaichi Sanae ile bir araya geldi.

1 Kasım’da Takaichi Sanae, APEC toplantısı sırasında Çin’in Tayvan bölgesi yetkililerinden personelle yaptığı görüşmeye ilişkin mesajları ve ilgili fotoğrafları sosyal medya hesaplarında paylaştı ve söz konusu kişiyi sözde Tayvan’ın “Cumhurbaşkanlığı Ofisi Danışmanı” olarak nitelendirdi. 7 Kasım’da ise Tayvan meselesinden bahsederken Takaichi Sanae, Tayvan Boğazı’nda silahlı bir çatışma çıkması halinde bunun Japonya için bir “ulusal hayatta kalma krizi durumu” olarak değerlendirilebileceğini iddia etti ve bu ifadeyle Japonya’nın Tayvan Boğazı’na askeri müdahale olasılığına işaret etti.

Bu tür açık provokasyonlar, Japon militarizminin kalıntı zehrinin ortadan kaldırılmadığı gerçeğini tümüyle gözler önüne sermektedir. Bu, Çin’in iç işlerine müdahale niteliğinde ağır bir eylemdir. Japonya’nın Tayvan meselesine karışmaya ne yeterliliği ne de hakkı vardır. Çin’in temel çıkarlarını ilgilendiren Tayvan meselesi hakkındaki Takaichi Sanae’nin pervasız açıklamaları, Çin hükümeti ve halkı arasında güçlü bir öfke uyandırmış ve Çin-Japonya ilişkilerinde keskin bir bozulmaya yol açmıştır.

Takaichi Sanae Neden Bu Tür Açıklamalar Yaptı?

Birincisi, Takaichi Sanae’nin seçilmesinin en önemli anlamı, Japonya’daki aşırı sağ güçlerin kapsamlı biçimde yükselişidir. Japonya’nın “Şahinlerin Kraliçesi” olarak bilinen Takaichi Sanae, iki özellikle tanımlanmaktadır: aşırı sağ ideoloji ve aşırı Çin karşıtı duruş. Açıkça ifade etmek gerekirse, Japonya’nın sağcı güçlerinin özü Japon militarizmidir; bu akım Japonya’nın saldırgan tarihindeki iğrenç suçları sürekli inkâr etmiş, Japonya’yı yeniden silahlandırmayı ve yeniden dış genişlemeyi hedeflemiştir. Tarihsel meseleler açısından, uzun yıllar boyunca Yasukuni Tapınağı’nı ziyaret etmiş ve Japon savaş suçlularına açıkça saygı göstermiştir. Askerî alanda ise önerileri neredeyse militarizm dönemine dönüş anlamına gelmektedir—savunma harcamalarının artırılmasını ve Japonya’nın askerî bir güç olarak statüsünün yeniden tesis edilmesini savunmaktadır. Dış politika açısından, Japonya-ABD İttifakı’nın güçlendirilmesinde ve Çin’e karşı sert bir tutum benimsenmesinde ısrar etmektedir. Takaichi Sanae’nin iktidara yükselişi, Japonya’nın kolektif hırsını yansıtmakta ve Japon toplumundaki genel sağa kayışın bir sembolü olarak görülmektedir.

İkincisi, bu açıklamalar iktidar konumunu sağlamlaştırma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Takaichi Sanae her ne kadar Liberal Demokrat Parti’nin (LDP) Genel Başkanı ve Japonya Başbakanı olarak başarılı bir şekilde seçilmiş olsa da, eşi benzeri görülmemiş bir siyasi çıkmazla karşı karşıyadır. LDP, Ulusal Meclis’in ne Temsilciler Meclisi’nde ne de Danışmanlar Meclisi’nde çoğunluğa sahiptir; bu da başbakanlığı üstlendikten sonra bile Takaichi Sanae’nin “azınlık hükümeti” ikilemiyle karşı karşıya kalacağı ve politikalarını ilerletirken ciddi zorluklar yaşayabileceği anlamına gelmektedir. Mizaç özellikleri göz önüne alındığında, kamuoyu desteğini azami ölçüde seferber etmek için aşırı bir yaklaşıma yönelmesi oldukça muhtemeldir. Ayrıca Takaichi Sanae, yüksek enflasyon ve yaşlanan nüfus ile düşen doğum oranı gibi iç yaşam sorunlarıyla da mücadele etmektedir. Japonya’daki siyasi istikrarsızlık nedeniyle, daha fazla destek toplamak için sert bir dış politikaya başvurmuştur; aksi takdirde başbakanlık konumu tehlikeye girecektir.

Üçüncüsü, Amerika Birleşik Devletleri, Takaichi Sanae’nin bu açıklamalarından belirli ölçüde memnundur; zira bu durum Japonya’yı Çin’i çevrelemek için Amerikan vekili olarak hizmet eden askerîleştirilmiş bir ileri karakola dönüştürmesini mümkün kılmaktadır. ABD, Ishiba Shigeru’yu tercih etmemiştir; çünkü Japon hükümetinin bağımsız bir politika geliştirmesini istememektedir. Arzuladığı şey, Amerika’nın en küçük kışkırtmasında bile öne atılacak aşırı bir Japon başbakandır. ABD’nin ötesinde, Japonya’daki Amerikan yanlısı aşırı sağ güçler de kendi sözcülerinin seçilmesini arzulamakta ve bu nedenle Takaichi Sanae ideal aday haline gelmektedir. Sağcı grupların uzun vadeli propagandası sonucunda, Japonya da dâhil olmak üzere birçok Batı ülkesi, karşı karşıya oldukları tüm sorunlardan Çin’in sorumlu olduğuna inandırılmıştır. Bu nedenle Japonya’nın hayalci gündemi, Amerika’nın Çin’i yenmesine yardımcı olmak, eski küreselleşme sistemini canlandırmak ve bu çerçeve içindeki öne çıkan konumunu geri kazanmaktır.

Dördüncüsü, Takaichi Sanae bu açıklamaları bilinçli olarak yapmış, kendi siyasi çıkarları uğruna Çin-Japonya ilişkilerini feda etmeye istekli olmuştur. Çin tehdidi teorisini abartarak Çin-Japonya gerilimini tırmandırmayı, bunu anayasa değişikliği ve askerî genişleme için bir bahane olarak kullanmayı hedeflemektedir. Bu hamle kaçınılmaz olarak Çin-Japonya ilişkilerini geriye götürecektir; ayrıca ikili ilişkilerdeki bu bozulma yoluyla Japonya’daki aşırı sağ güçleri daha da cesaretlendirecek, Tayvan meselesini kişisel siyasi çıkarları için kullanarak anayasa revizyonu ve askerî yığınağı ilerletecektir.

Beşincisi, Japonya her zaman Çin’in kazan-kazan iş birliği taahhüdündeki boşluklardan yararlanmaya çalışmaktadır. Çin, her zaman karşılıklı faydaya dayalı iş birliğini ve kazan-kazan sonuçlarını savunmuş, anlaşmazlıkların temas ve diyalog yoluyla çözülmesini sürekli vurgulamıştır. Özellikle küresel ilişkilerin karmaşık ve dalgalı olduğu bir ortamda, Çin mümkün olduğunca çatışmadan kaçınacak ve mümkün olan her yerde iş birliğini tercih edecektir. Takaichi Sanae, Çin’in bu yaklaşımından yararlanmayı, Çin’in Japonya’ya karşı sert önlemler almayacağı varsayımıyla hedeflemektedir.

Çin Neden Takaichi Sanae’den Yanlış Açıklamalarını Geri Çekmesini Talep Etmelidir?

Birincisi, Çin Japon saldırganlarının Tayvan meselesinde istediklerini yapmalarına asla izin vermeyecektir. Sert bir karşı karşıya geliş söz konusu olsa bile, Çin Japonya’daki aşırı sağ unsurların pervasız hayallerini tamamen dağıtmalı ve gelecekte bu tür aşırı sağ militarist güçlerle nihai hesaplaşmanın zeminini hazırlamalıdır. Bir ülkenin başbakanı resmi bir ortamda sonuçları olan bir açıklama yaptığında, bu açıklama o ülke tarafından benimsenen siyasi duruş haline gelir. Açıklama geri çekilmezse, bu duruş sonraki hükümetler tarafından sürdürülebilir ya da siyasi bir araç olarak kullanılabilir. Takaichi Sanae bu açıklamaları bilinçli bir hesapla yapmıştır. Çin karşılık vermezse, Japonya daha da ileri gidecektir; Çin sert bir tutum alırsa, Takaichi bunu ABD nezdinde bir başarı olarak sunabilir, Amerikan desteğini güvence altına alabilir ve hatta ABD’yi bu sürece çekmeye çalışabilir. Takaichi Sanae, tek bir hamleyle iki hedefe ulaşmaya çalışırken açıkça yanlış hesap yapmıştır. Çin bu tür eylemleri kararlılıkla önlemeli ve karşı çıkmalıdır.

İkincisi, Japonya Çin’in yükselişinden son derece endişe duymaktadır. Almanya’nın aksine Japonya, Çin’e karşı affedilemez korkunç suçlar işlemiş ve hiçbir zaman samimi bir özür sunma niyeti taşımamıştır. Yükselen bir Çin’in tarihsel vahşetleri nedeniyle kendisini hesap vermeye zorlamasından korkmaktadır—suçluluk duygusu ulusal psikolojisine derinlemesine işlemiştir. Biz 35 milyon yurttaşımıza olan kan borcunu asla unutmadık; oysa Japonya bu tarihle yüzleşememiştir. Peki bunun karşılığında ne yapmaktadır? Şinzo Abe döneminden bu yana Japonya, Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasında bir hesaplaşmayı kışkırtmaya durmaksızın çalışmaktadır. Sonraki yönetimler, Ishiba Shigeru’nun bir yıllık görev süresi gibi geçici sapmalar dışında, büyük ölçüde bu çizgiyi takip etmiştir. Şinzo Abe’nin sadık bir takipçisi olan Takaichi Sanae, göreve gelir gelmez bu politikayı daha da sertleştirmiştir. Özünde Japonya kötü niyet taşımaktadır: Japon halkının ve diğer Asya ülkelerinin çıkarlarını hiçe sayarak, Çin’i çevrelemek için Amerika Birleşik Devletleri’ne dayanmayı amaçlamaktadır. Çin’e yönelik bu tür provokatif eylemler, başkalarına zarar verip kendine fayda sağlamayan davranışlardan başka bir şey değildir.

Üçüncüsü ve en önemlisi, Tayvan Çin’in temel çıkarlarının ayrılmaz bir parçasıdır ve Japonya’nın herhangi bir müdahalesine kesinlikle izin vermez. II. Dünya Savaşı’nın mağlup ülkesi olarak Japonya, tam anlamıyla egemen, normal bir ülke değildir. Almanya’nın aksine Japonya, mağdur ettiği ülkelere hiçbir zaman samimi bir özür sunmamıştır. ABD öncülüğünde şekillenen II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzenin en önemli köşe taşlarının Kahire Bildirisi ve Potsdam Bildirisi olduğu kabul edilmelidir. 1 Aralık 1943’te Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık tarafından ortaklaşa yayımlanan Kahire Bildirisi, esas olarak Asya-Pasifik bölgesine odaklanmıştır. Temel ilkesi, Japonya’nın 1914’ten bu yana Pasifik’te ele geçirdiği tüm topraklardan mahrum bırakılmasıdır ve açıkça “Japonya’nın Çin’den çaldığı Mançurya [Kuzeydoğu Eyaletleri], Formosa [Tayvan] ve Pescadores [Penghu Adaları] gibi tüm topraklar Çin Cumhuriyeti’ne iade edilecektir” hükmünü içermektedir. 26 Temmuz 1945’te Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık tarafından yayımlanan Potsdam Bildirisi (aynı yılın Ağustos ayında Sovyetler Birliği’nin katılımıyla), Japon silahlı kuvvetlerinin koşulsuz teslimini talep etmiş ve “Japonya’nın egemenliğinin Honshu, Hokkaido, Kyushu, Shikoku adaları ve bizim belirleyeceğimiz küçük adalarla sınırlı olacağını” hükme bağlamıştır. Japonya’nın Tayvan’la ilgili meselelere müdahale etmesi için hiçbir gerekçesi yoktur; dahası Ryukyu Adaları bile meşru olarak Japonya topraklarının bir parçası değildir.

Dördüncüsü, son yıllarda Japonya, Münhasır Savunma İlkesi’nin kısıtlamalarını kademeli olarak aşmakta, askerî harcamaları artırmakta, askerî kabiliyetlerine yönelik sınırlamaları kaldırmakta ve hatta nükleer silah edinmeyi dahi hedeflemektedir—tüm bunlar, askerî genişleme yoluna geri dönme hırsını açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum, II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzene doğrudan bir meydan okumadan başka bir şey değildir. Japonya ayrıca Asya-Pasifik bölgesinde orta menzilli füze sistemlerinin konuşlandırılmasında Amerika Birleşik Devletleri ile aktif biçimde iş birliği yapmaya çalışmakta olup, bu hamleler açıkça Çin’i hedef almaktadır. Tarihsel olarak Japonya Çin’i defalarca işgal etmiş ve yayılmacı emellerinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir; II. Dünya Savaşı sırasındaki saldırganlığının tetikleyicisi de tam olarak kendi iç ekonomik kriziydi. Günümüzde Japonya, II. Dünya Savaşı öncesinde bulunduğu duruma tehlikeli biçimde yaklaşmaktadır. Japonya bir kez daha militarizm yoluna girerse, dünya düzeni için ciddi bir tehdit oluşturacaktır.

Çin-Japonya İlişkilerinin Geleceğinde Ne Var?

Her hâlükârda, Takaichi’nin sözde “Tayvan yetkilileri” personeliyle temaslarını açıkça savunması ve Tayvan meselesinde askerî müdahaleye imada bulunması, Çin’in kırmızı çizgilerine yönelik ağır bir provokasyon teşkil etmektedir. Bu, onun kökleşmiş Çin karşıtı duruşunun açık bir göstergesidir. Japon militarizminin yeniden canlanması, Çin’in her zaman teyakkuzla karşı çıktığı bir olgu olmuştur ve Tayvan meselesi, Çin’in temel çıkarlarının tam merkezinde yer almaktadır. Japonya’nın bu konudaki açık hakareti karşısında Çin kesinlikle müsamaha göstermeyecek ve karşı önlemler almak zorunda kalacaktır.

Birincisi, Çin Japon militarizminin yeniden canlanmasını dizginlemelidir. Diplomatik açıdan Çin, Japonya’ya karşı siyasi ve diplomatik tedbirler alacaktır; en azından diplomatik temasları azaltacaktır. Ekonomi ve ticaret ilişkileri bakımından ise iş birliği çerçevesinde ayarlamalar kaçınılmazdır. Doğu Çin Denizi’nde, özellikle Diaoyu Adaları çevresinde, Çin deniz hak ve çıkarlarını korumaya yönelik düzenli devriyeleri daha da yoğunlaştıracak ve Japonya yönünde askerî konuşlanma ve faaliyetleri güçlendirecektir. Japonya ekonomisi hâlihazırda ciddi bir baskı altındadır ve Çin-Japonya ilişkilerinin bozulması, Japonya’nın ekonomik görünümü açısından kuşkusuz yaraya tuz basacaktır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri de Japonya üzerindeki kontrolünü asla gevşetmeyecektir.

İkincisi, Çin Takaichi Sanae’yi Tayvan konusundaki hatalı açıklamalarını geri çekmeye zorlamak için gerekli tedbirleri almak zorundadır. Çin-Japonya arasında Tayvan meselesi etrafında yaşanan bu ihtilaf çözümsüz kalırsa, gelecekteki Japon yönetimleri Tayvan işlerine müdahale etmek için fiilî bir teorik dayanağa sahip olacaktır. Bunun nedeni, söz konusu açıklamaların bir Japon başbakanı tarafından yapılan resmî bir beyan olmasıdır. Açıklamalar hiçbir zaman geri çekilmezse, bu Çin’in asla kabul edemeyeceği bir durumdur. Bu, Japon tarafının uzun süredir başvurduğu küçük bir taktiktir—ve ne Çin hükümeti ne de Çin halkı buna boyun eğecektir. Bugüne kadar ne Takaichi Sanae ne de Japon hükümeti bu hatalı açıklamaları açıkça geri çekmiştir; bu da hatalarını kabul etmedikleri anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Çin-Japonya ilişkilerinin geleceği konusunda aşırı iyimser olunmamalıdır. Geçmişteki Diaoyu Adaları krizine benzer şekilde, Japonya hatalı tutumunu düzeltmeyi reddetmeye devam ederse, sürtüşme büyük olasılıkla daha da tırmanacaktır.

Üçüncüsü, II. Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın mağdur ettiği ülkeler, Japonya’yı militarist geçmişi nedeniyle kapsamlı biçimde sorumlu tutmak ve Japon militarizminin yeniden canlanmasını birlikte sınırlamak ve karşılamak için daha sıkı biçimde birleşmelidir. Asya ülkeleri merkez olmak üzere, Japonya’nın II. Dünya Savaşı’ndaki mağdur ülkeleri arasında Pasifik bölgesindekiler ile bazı Avrupa ve Amerika ülkeleri de bulunmaktadır. Japonya ile askerî çatışmaya giren ya da onun tarafından işgal edilen hemen hemen tüm ülkeler, farklı derecelerde can kaybı ve mal kaybı yaşamıştır.

Bunlar arasında, Japon saldırganlığının çekirdek bölgelerini oluşturan başlıca Asya mağdur ülkeleri şunlardır: Çin, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Kore Cumhuriyeti, Filipinler, Endonezya, Myanmar, Vietnam, Kamboçya ve Laos. Pasifik bölgesindeki mağdur ülkeler Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı kapsamaktadır. Diğer mağdur ülkeler arasında ise Birleşik Krallık (Singapur ve Malezya gibi sömürgeleri dâhil) ve Hollanda (Endonezya sömürgesi dâhil) yer almaktadır.

Denilebilir ki Japonya’nın II. Dünya Savaşı sırasında izlediği dış saldırganlık ve yayılma politikası Asya ve Pasifik boyunca uzanmış, onlarca ülkeyi mağdur etmiş ve milyarlarca insanı etkilemiştir. Bu ülkelerin halkları yalnızca doğrudan katliam, baskı ve yağmaya maruz kalmamış, aynı zamanda savaşın yol açtığı uzun süreli ekonomik gerileme, toplumsal bölünme ve psikolojik travmayı da yaşamıştır. Bu tarih, insanlığın ortak acı dolu bir hatırası haline gelmiş ve savaş sonrası uluslararası düzenin inşası için de önemli bir arka plan oluşturmuştur.

Dördüncüsü, Japonya’daki sağcı güçlerin aradığı intikam onlarca yıl ile sınırlı değildir; potansiyel olarak yüzyıllara yayılabilir. Amerika Birleşik Devletleri açısından, intikam peşinde nükleer silahlara sahip bir Japonya, geçmişteki Pearl Harbor saldırısıyla kıyaslanamayacak derecede büyük bir tehdit oluşturacaktır. Söylemeye gerek yok ki bu süreç, Japonya’yı kendi yıkımına sürükleyen bir süreç de olacaktır.

Amerikalı bir akademisyen olan Ruth Benedict tarafından yazılan ve Japon ulusunu inceleyen Krizantem ve Kılıç adlı eser, Japon karakter özelliklerine ilişkin klasik bir özet içermektedir: “Japonlar en yüksek derecede hem saldırgan hem saldırgan olmayan, hem militarist hem estetik, hem küstah hem nazik, katı ama uyumlu, itaatkâr ama itilmeye karşı kinli, sadık ama hain, cesur ama ürkek, muhafazakâr ama yeni yollara açık kişilerdir.” Japonların bu psikolojik ve karakter özellikleri aslında tek bir cümlede daha da yoğunlaştırılabilir: güce aşırı saygı ve zayıflığa aşırı küçümseme. Kendilerinden daha zayıf ülkelerle karşılaştıklarında Japonya’nın aşırı sağ militarist güçleri aşırı milliyetçiliği benimser; ancak çok daha güçlü bir güç olan Amerika Birleşik Devletleri karşısında anında aşırı sömürgeci bir boyun eğmeye geri dönerler.

Elbette Japonya’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne duyduğu saygı ve itaat kalıcı olmayacaktır. ABD gücündeki gerileme kritik bir eşiği aşarsa, Japonlar Amerika Birleşik Devletleri’nin artık saygıyı hak etmediğine inanmaya başlayacaktır. O noktada ABD’ye yönelik duyguları küçümseme ve nefrete dönüşecektir. Başka bir deyişle, Japon militarizmi yeniden canlandığında, Amerika Birleşik Devletleri büyük olasılıkla onun ilk hedefi olacaktır.

Dolayısıyla daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Sanae Takaichi’nin açıklamaları yalnızca tek Çin ilkesine meydan okumakla kalmamakta, aynı zamanda Japonya’nın 1945’teki koşulsuz teslimine ilişkin taahhüdünü de reddetmeye teşebbüs etmektedir—bu ise Amerika Birleşik Devletleri dâhil olmak üzere Japon saldırganlığından zarar görmüş hiçbir ülkenin asla tolere edemeyeceği bir kırmızı çizgidir.

Görüş

Gagavuz özerkliğini korumak: Özerklik nerede sona erer, devletin sorumluluğu nerede başlar?

Yayınlanma

Violeta Stratan İlbasmış, Dr. öğretim görevlisi, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi

Moldova Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, bazı çevrelerde Gagavuz özerkliğine indirilmiş yeni bir darbe, hatta Kişinev yönetiminin Gagavuzya’nın özel statüsünü aşındırma girişimi olarak sunulmuştur. Ancak bu yorum,  hukuki ve kurumsal bir meseleyi kimlik eksenli siyasi bir tartışmaya dönüştürme riski taşımaktadır.

Karar, Moldova Cumhuriyeti Anayasası  ve alındığı koşullar çerçevesinde incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Söz konusu karar, Gagavuz özerkliğini ortadan kaldırmamış, bölge halkın kültürel, dilsel veya kimlik temelli haklarına da müdahale etmemiştir. Yalnızca özerk yönetimin yetkileri ile Moldova Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına giren yetkiler arasındaki sınırı belirlemiştir.

Mahkeme, Gagavuzya’nın özel hukuki statüsüne, Polis Teşkilatının faaliyetlerine ve polislerin statüsüne ilişkin mevzuat ile Seçim Kanunu’ndaki bazı hükümleri incelemiştir. Temel mesele, özerk yönetim makamlarının merkezi devlet kurumlarının bölgesel yöneticilerinin atanmasını onaylama veya engelleme yetkisine sahip olup olamayacağı ve seçim organlarının oluşturulması üzerinde siyasi denetim kurup kuramayacağıydı.

Mahkemenin bu sorulara verdiği yanıt olumsuz olmuştur. Bunun nedeni özerkliğin meşru olmaması değil, önceki mevzuatta öngörülen bazı yetkilerin üniter bir devlet içindeki bölgesel özerkliğin sınırlarını aşmasıdır.

Bu ayrım son derece önemlidir ve abartıya kaçılmadan açıklanmalıdır. Moldova Cumhuriyeti Anayasası, bir yandan ülkenin egemen, bağımsız, üniter ve bölünmez bir devlet olduğunu hükme bağlarken, diğer yandan Gagavuzya’nın özel statüsünü açıkça güvence altına almaktadır. Bu iki ilke birbiriyle çelişmemektedir. Aksine, Gagavuzya’nın özerkliği Moldova Cumhuriyeti devleti çerçevesinde var olmakta ve yetkilerini Anayasa ile yasaların belirlediği sınırlar içinde kullanmaktadır. Özerklik; kültür, eğitim, ekonomik kalkınma, kültürel miras ve bölgesel yönetim gibi alanlarda topluluğun kendi çıkarlarını yönetebilmesi anlamına gelir. Ancak ülke içinde ikinci bir egemenlik merkezinin bulunması anlamına gelmez.

Aslında Anayasa Mahkemesi kararının özü tam da burada yatmaktadır.

Devlet kurumları devlete bağlı kalmalıdır

İncelenen en önemli konulardan biri, Gagavuz yönetiminin, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve İstihbarat ve Güvenlik Servisinin bazı bölgesel birimlerinin yöneticilerinin atanmasına katılımı olmuştur.

İlk bakışta böyle bir katılım, özerkliğin doğal bir yansıması olarak görülebilir. Ancak bölgesel yönetime danışılması, merkezi bir kurumun temsilcisinin atanmasını veya görevini sürdürmesini engelleyebilecek bir veto hakkına ya da zorunlu bir koşula dönüştüğünde sorun ortaya çıkmaktadır.

Polis, özerk yönetime bağlı bir kurum değildir. Moldova Cumhuriyeti’nin bir kurumu olarak yasaları ülkenin tamamında uygular. İstihbarat ve Güvenlik Servisi yalnızca belirli bir bölgenin değil, ülkenin ulusal güvenliğini korur. Aynı ilke, seçim sürecini yöneten kurumlar için de geçerlidir.

Polisin bölgesel biriminin veya bir güvenlik teşkilatının yöneticisinin hem merkezi kuruma hem de bölgesel bir siyasi otoriteye karşı aynı anda sorumlu olmak zorunda kaldığı koşullarda, devletin normal işleyişini tahayyül etmek güçtür.

Seçim özerkliği de paralel bir sistemi dönüşümez

Gagavuzya’nın kendi özerk makamları için bölgenin özelliklerine uyarlanmış seçim mekanizmalarına sahip olması doğaldır. Ancak bölgesel seçim sistemi, Moldova Cumhuriyeti’nin genel seçim mevzuatından kopamaz veya tek bir siyasi makamın denetimindeki bir araca dönüşemez.

Seçimler, temel bir anayasal hakkın kullanılmasıdır. Bu nedenle seçim sürecinin dürüstlüğü ve tarafsızlığı, seçimlerin Kişinev’de ya da ülkenin başka bir bölgesinde yapılmasına bakılmaksızın korunmalıdır.

Bölgesel bir siyasi makamın seçim organlarının oluşumunu belirleyici biçimde kontrol etme imkânının kaldırılması, mutlaka özerkliğin sınırlandırılması anlamına gelmez. Aksine bu, seçim kurumlarının siyasi denetim altına alınmasını önleyen bir güvence olabilir.

Bu ayrım, Moldova Cumhuriyeti’nin seçim ve siyasi süreçlerine yönelik dış müdahalelerle karşı karşıya bulunduğu günümüz koşullarında özellikle önemlidir.

“Özerkliğin zayıflatılmasından” söz etmek, Gagavuz dili ve kültürü alanındaki gelişmeleri görmezden gelmek demektir

Eğer Kişinev yönetiminin amacı gerçekten özerkliği ortadan kaldırmak ve Gagavuz kimliğini aşındırmak olsaydı, devletin Gagavuz dilinin kullanımını azaltmaya, kültür kurumlarını ortadan kaldırmaya veya Gagavuz toplumunun haklarını sınırlandırmaya çalıştığını gösteren kanıtların bulunması gerekirdi.

Ancak son yıllardaki gelişmeler çok daha farklı ve daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır.

Merkezi makamlar 2026 yılında, 2026–2027 dönemini kapsayan,  Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi’nde Gagavuz dilinin öğrenilmesi ile yaygınlaştırılmasını amaçlayan Ulusal Eylem Planı’nı onaylamıştır. Bu belge, Gagavuzca eğitimin desteklenmesini, öğretim materyallerinin hazırlanmasını ve güncellenmesini, öğretmenlerin mesleki gelişimini, dijital kaynakların geliştirilmesini ve Gagavuzcanın toplum içinde yaygınlaştırılmasını öngören tedbirler içermektedir.

Nisan 2026’da merkezi makamlar, uluslararası ortaklarıyla birlikte Gagavuz dilinin korunması ve geliştirilmesine adanmış bir konferans düzenlemiştir. Temmuz ayında ise onlarca Gagavuzca öğretmeni, Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından finanse edilen mesleki gelişim programlarını tamamlamışlardır. Bu eylemler bir asimilasyon politikasına ters düşmektedir. Aksine devletin, Gagavuz dilinin korunmaya ve bu alanda yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğunu kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Maia Sandu, kamuoyuna yönelik konuşmalarında Gagavuz dili ve kültürünün korunması gerektiğini defalarca vurgulamış ve 1994 yılında kurulan özerkliğin korunması gerektiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla mevcut gerilim, “Kişinev Gagavuzya’ya karşı” şeklindeki basit bir formüle indirgenemez. Buradaki mesele çok daha somuttur: Bir özerk yönetimin yetkileri nerede sona ermekte ve devletin münhasır yetkileri nerede başlamaktadır?

Dış etki meselesi göz ardı edilemez

Ancak meselenin göz ardı edilemeyecek başka bir boyutu,  özerk yönetim kurumlarının dış siyasi etkilere karşı savunmasızlığıdır. Rusya Federasyonu’nun Moldova Cumhuriyeti siyasetini ve özellikle Gagavuzya’daki siyasi ortamı etkilemeye çalıştığını belirtmek, özerk bölgede yaşayanların Moldova Cumhuriyeti’ne olan bağlılığını sorgulamak anlamına gelmediği gibi, Gagavuzların kültürel beklenti ve taleplerini Moskova’nın ürünü olarak değerlendirmek anlamına da gelmez.

Gagavuz halkı ile, onların kimliğini siyasi amaçlarla istismar etmeye çalışan siyasetçiler özdeşleştirilmemelidir. Bununla birlikte, Moskova’da bulunan firari oligark İlan Şor’la bağlantılı ağların, Moldova Cumhuriyeti’ndeki siyasi süreçleri, Gagavuzya da dâhil olmak üzere, etkilemek amacıyla kullanıldığını gösteren çok sayıda kamuya açık bilgi ve Avrupa Birliği belgesi bulunmaktadır. Avrupa Birliği, Rusya kaynaklı finansman ile Şor ağına bağlı bazı kuruluşların faaliyetlerinin Moldova Cumhuriyeti’ndeki demokratik süreçleri etkilemek amacıyla kullanıldığı mekanizmaları ortaya koymuştur.

Gagavuzya örneğinde mesele daha da hassastır, çünkü özerk bölge kendi siyasi kurumlarına sahiptir ve bu kurumların belirli siyasi güçlerin kontrolü altına girmesi, özerk yönetim kurumlarının yerel toplumun çıkarlarını korumanın ötesindeki amaçlar doğrultusunda kullanılmasına yol açabilir.

Burada temel bir ayrım yapılmalıdır: Sorun özerkliğin kendisi değil, özerkliğin dış çıkarlara hizmet eden siyasi güçler tarafından ele geçirilmeye açık olmasıdır.

Güçlü bir özerk yönetim Moskova’ya, Bükreş’e, Ankara’ya veya başka herhangi bir başkente bağımlı olmamalıdır. Kendi çıkarlarını demokratik kurumlar aracılığıyla ve Moldova Cumhuriyeti’nin merkezi makamlarıyla doğrudan diyalog kurarak savunabilecek kapasiteye sahip olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, hukuk devleti kurumlarının güçlendirilmesi otomatik olarak Gagavuzya’ya yönelik bir saldırı şeklinde değerlendirilmemelidir. Aksine bu, özerkliğin dış etkilerden korunmasının bir koşulu olabilir.

Kişinev’in de Sorumluluğu Vardır

Anayasa Mahkemesi kararının hukuki açıdan gerekçelendirilebilir olması, merkezi makamları Gagavuzya ile sağlıklı ve işlevsel ilişkiler kurma yönündeki siyasi sorumluluklarından muaf tutmaz. Aksine Kişinev, özerkliğin kurumsal yapısını etkileyen her kararın halkın bir kesimi tarafından merkezileşme girişimi olarak algılanabileceğinin bilincinde olmalıdır.

Bu nedenle diyalog kesintisiz biçimde sürdürülmelidir. Merkezi makamlar, özerk bölge halkıyla daha etkili iletişim kurmalı, alınan kararların gerekçelerini açıklamalı ve dışlanmışlık duygusunu güçlendirebilecek bir söylemden kaçınmalıdır.

Aynı zamanda Gagavuz makamları da her kurumsal anlaşmazlığı “Gagavuzya” ile “Kişinev” arasında kimlik temelli bir çatışmaya dönüştürmekten kaçınmalıdır. Özellikle Moldova Cumhuriyeti’nin dezenformasyon kampanyalarının ve dış müdahalelerin baskısı altında bulunduğu bir dönemde, bu kutuplaşma öncelikle vatandaşların devlet kurumlarına duyduğu güveni zayıflatmak isteyenlerin işine yaramaktadır.

Gerçekte Gagavuzya’da yaşayanların büyük çoğunluğu, Moldova Cumhuriyeti’nin diğer vatandaşlarıyla aynı kaygıları taşımaktadır: daha yüksek gelir, gelişmiş altyapı, istihdam olanakları, eğitim, sağlık hizmetleri, güvenlik ve çocukları için daha iyi bir gelecek.

Tüm bu sorunların Komrat ile Kişinev arasında süregelen bir çatışmaya dönüştürülmesi, her iki bölge halkı içinde bir yarar sağlamamaktadır.

1994 uzlaşmasının ruhu korunmalıdır

Belki de 1994 yılından çıkarılması gereken en önemli ders, Gagavuzya meselesinin bir tarafın diğerine karşı kazandığı zaferle değil, uzlaşma yoluyla çözüme kavuşturulmuş olmasıdır. Moldova Cumhuriyeti, Gagavuzya’ya özel bir statü tanımış, Gagavuz toplumu ise özerkliğin Moldova devleti sınırları içinde kullanılmasını kabul etmiştir.

Bu uzlaşma korunmalıdır. Ancak uzlaşmayı korumak, anayasal sistemin geçirdiği dönüşüm ve ortaya çıkan yeni güvenlik sorunları göz ardı edilerek otuz yılı aşkın süre önce oluşturulan bütün kurumsal mekanizmaların değişmeden muhafaza edilmesi anlamına gelmez.

Devlet işleyebilmelidir. Güvenlik kurumları bağımsız olmalıdır. Polis yalnızca tek bir anayasal makama karşı sorumlu olmalıdır. Seçimler tarafsız biçimde yönetilmelidir.

Özerk yönetim ise kendi kimliğini, kültürünü, dilini ve ekonomik çıkarlarını koruyabilmesi için yeterli hareket alanına sahip olmalıdır. Bu hedefler birbirini dışlamamaktadır. Aksine birbirini tamamlamaktadır.

Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, Gagavuz özerkliğine karşı bir savaş ilanı olarak yorumlanmamalıdır. Mahkeme Gagavuzya’yı ortadan kaldırmamış, anayasal statüsünü iptal etmemiş ve toplumun siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamına ilişkin alanlardaki yetkilerini elinden almamıştır.

Bunun yerine kurumsal  bir sınır çizilmiştir: Özerk yönetim kendi çıkarlarını yönetebilir, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliğini kullanan paralel bir merkeze dönüşemez. Bu ayrım, özerk yönetimin kurumlarının belirli siyasi güçler tarafından ele geçirilme girişimlerine ve dış etkilere maruz kalabileceği günümüzde çok daha büyük önem taşımaktadır.

Güçlü bir Gagavuzya, zayıf bir Kişinev anlamına gelmez

Sonuç olarak Moldova Cumhuriyeti’nin ne zayıflatılmış bir Gagavuzya’ya ne de bölgesel özgünlüğü ortadan kaldıracak ölçüde merkezileşmiş bir devlete ihtiyacı vardır. Moldova Cumhuriyeti’nin, güçlü bir devletin bünyesinde güçlü bir Gagavuzya’ya ihtiyacı vardır. Gagavuzcanın çocuklara öğretildiği, kültürün korunduğu, özerk kurumların işlediği, bölgesel yönetimin kendi yetkilerini etkili biçimde kullanabildiği ve bölge halkının kendi ülkesinde bir geleceği olduğunu hissettiği bir Gagavuzya’ya. Ancak bu modelin işleyebilmesi için özerk yönetimin demokratik ve şeffaf  olması, siyasi gruplar ya da dış çıkar çevreleri tarafından ele geçirilmeye karşı dirençli olması gerekir.

Bu bakımdan bugün asıl mesele, “Kişinev” ile “Gagavuzya” arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, Moldova Cumhuriyeti’nin bölgesel özerklik ile devletin birliğinin birbirini güçlendirdiği bir model kurmayı başarıp başaramayacağıdır. Bu sorunun yanıtı ne çatışmada ne dış baskılarda ne de kültürel farklılıkların siyasi bir silaha dönüştürülmesinde bulunabilir.

Yanıt ancak işleyen kurumlarda, diyalogda ve Anayasa’ya saygıda bulunabilir.

Gagavuzya’nın özerkliği ortadan kaldırılmamalı, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliği de bölünmemelidir.

Bu iki ilke arasında herhangi bir çelişki yoktur. Aksine bu ilkeler arasındaki denge, Gagavuz özerkliğinin 1994 yılında üzerine inşa edildiği ve gelecekte de varlığını sürdürmesini sağlayabilecek temel dayanağı oluşturmaktadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Boğaz el değiştirdi: Kızıldeniz nasıl çöktü de İran’ın lehine döndü?

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Abu Dabi ile Tel Aviv, Babülmendep’i ve Afrika Boynuzu’nu denetim altına almak için yıllarca tahkimat yaptı. Bu stratejik geçit şimdiyse planın tam da dışarıda bırakmayı hedeflediği aktörün eline geçti; baskı altında tuttuğu devletlerse bu kurguya karşı birbiriyle kenetlendi.

On yıl boyunca Kızıldeniz’in güney girişleri tek bir varsayım etrafında şekillendi: Bu sularda söz sahibi olan devletlerin, hazinesi en derin ve Washington’la bağları en sıkı aktörler olduğu kabulü. Geçtiğimiz eylül ayında bu varsayım çöktü. Husi hareketine bağlı savaşçılar, İran’ın sevk ve idaresinde, Babülmendep’in tam ortasındaki Mayun Adası’nı ele geçirdi; böylece dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sinin aktığı boğazın fiili denetimine ulaştı. Bu geçidi elde tutmak için gereken mimariyi kurmaya sekiz yılını harcayan güç, yani Birleşik Arap Emirlikleri, sahilde artık direnecek durumda değildi.

Körfez basını bu gelişmeyi, İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı açtığı yeni bir cephe olarak okuyor. Gerçekten de öyle. Ancak bu tablo aynı zamanda, Abu Dabi ile Tel Aviv’in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu boyunca güttüğü kurgunun vaat ettiğinin tam aksine sonuçlandığını gösteren bugüne kadarki en somut işaret; zira artık bölgede şartları belirleyenler, vadesi dolan bir düzenin güvencelerine değil, kendi ulusal çıkarlarına göre hareket eden aktörler.

BAE doktrini

Yaşanan çöküşü yalnızca bir Körfez çekişmesi olarak görmek, arkasındaki yöntemi gözden kaçırmak demektir. Arap ayaklanmalarının ardından gelen karşı devrimci dalgadan bu yana Abu Dabi, üç ayrı sahada tutarlı bir strateji izledi. Libya’da, Trablus’taki uluslararası alanda tanınan hükümete karşı Halife Hafter’i destekledi; Türkiye ise karşı tarafın başlıca dış hamisi konumuna gelerek iki proje arasındaki en sert ilk çatışmayı burada yaşadı. Yemen’de, sözde meşruiyetini yeniden kurmak için savaşa dahil olduğu hükümete karşı Güney Geçiş Konseyi’ni inşa edip silahlandırdı; lider kadrosu Türkiye’ye sığınan, Müslüman Kardeşler bağlantılı Yemenli Islah Partisi’nin kökünü kazımaya çalıştı. Afrika Boynuzu’nda ise Mogadişu’daki federal merkez yerine Somaliland’ı ve diğer yerel yönetimleri palazlandırdı. İtalyan kaynaklı bir analizin de ortaya koyduğu üzere, bu siyasetin ortak paydası şuydu: BAE, hem rakiplerini zayıflatmasına hem de deniz gücüne dayanak noktaları devşirmesine imkân tanıdığı için ulus-altı vekilleri yeğliyordu. Bu iki hedef birbirini besledi. Merkezi hükümetin altını oyan her vekil yapı; beraberinde bir liman, bir iniş pisti ya da bir ada getirdi; böylelikle BAE’nin vekiller haritası zamanla BAE üslerinin haritasına dönüştü.

Bahsi geçen rakipler kayıtlarda açıkça yer alıyor. 2011 sonrasında kurulan Suudi-BAE ekseni kendini İran, Katar, Müslüman Kardeşler ve Türkiye karşıtlığı üzerinden tanımladı; Riyad ile Abu Dabi yıllarca bu dört unsura karşı ortak hareket etti. Türkiye ise bu doktrini doğrudan hedef tahtasında kalarak tecrübe etti. Ankara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik 2016 darbe girişimini BAE’nin finanse ettiğini öne sürdü; ancak daha sonra, Körfez’le ilişkileri onarma yoluna gittiğinde kendi topraklarındaki Islah mensuplarının faaliyetlerini sınırlandırdı. Ankara ile Riyad’ı Abu Dabi’den ayıran şey yalnızca taktiksel tercihler değil. Türkiye de Suudi Arabistan da, aralarındaki diğer görüş ayrılıkları ne olursa olsun, istikrarlı bir düzenin temelini güçlü merkezi devletlerde görürken; Emirlik yaklaşımı ısrarla bu devletlerin içini boşaltan aktörleri kayırdı. İşte Kızıldeniz, bu ayrışmanın derin bir fay hattına dönüştüğü yer oldu.

Denizdeki kurgu

Projenin deniz ayağı hiçbir zaman gizlenmedi. Abu Dabi, 2018’den itibaren Aden Körfezi çevresinde bir analizin ifadesiyle üsler çemberi kurdu: Kimi değerlendirmelere göre neredeyse denizaşırı bir vilayet gibi yönetilen Sokotra; daha küçük Abdülkuri ve Samhah adalarındaki iniş pistleri; bizzat Mayun Adası’ndaki bir üs; Afrika kıyısında ise Somaliland’daki Berbera ve Puntland’daki Bosaso. İlan edilen amaç suları gözetlemek ve Husilere giden İran silahlarını engellemekti. İsrail’in stratejisi de aynı haritada kesişti. Middle East Monitor’a dayandırılan haberlere göre İsrail, Yemen’i ve Babülmendep’i gözetlemek amacıyla Somaliland’da bir üs kurmayı uzun süredir hesaba katıyordu; 26 Aralık’ta ise başbakanının İbrahimi Anlaşmalarına bağladığı bir söylemle, bu ayrılıkçı cumhuriyeti resmen tanıyan ilk devlet oldu.

Afrika Boynuzu bölünüyor

Ankara açısından bu tanıma kararı doğrudan bir meydan okumaydı. Türkiye, 2011’den bu yana Somali’yi Afrika politikasının temel direklerinden biri olarak gördü. Mogadişu’da en büyük denizaşırı askeri tesisi olan TURKSOM üssünü işletiyor, Somali güçlerini eğitiyor ve Somaliland’ın ayrılmasına karşı Somali’nin birliğinin garantörü olarak konumlanıyor. Bölge analistlerine göre İsrail’in bu hamlesi, ülkeyi Türkiye ile doğrudan bir çatışma rotasına soktu. Cumhurbaşkanı Erdoğan tanıma kararını gayrimeşru ve kabul edilemez olarak niteledi; Arap ve İslam ülkelerini bu adıma karşı harekete geçirmek üzere inisiyatif alarak şubat ayı başlarında Suudi Veliaht Prensi ile ortak bir bildiri yayımladı.

Mısır ise farklı bir yoldan geçerek aynı noktaya vardı. Kahire, Babülmendep’i Süveyş Kanalı’nın stratejik bir uzantısı sayıyor; nitekim kanal gelirleri buradan geçen trafiğe bağlı olduğu için üst düzey bir Mısırlı stratejist, boğazın güvenliğini bir ulusal güvenlik önceliği olarak nitelemişti. Etiyopya, Ocak 2024’te deniz üssü kurmak amacıyla Somaliland ile bir kıyı şeridi kiralama mutabakatı imzaladığında Mısır bunu, Afrika Boynuzu’nun kendi aleyhine yeniden kurgulanması girişimi olarak değerlendirdi. Ardından Ağustos 2024’te Mogadişu ile bir savunma paktı imzalayıp asker ve mühimmat sevkine başladı; hazırlanan planlar Somali’ye on bin kadar askeri personelin gönderilmesini öngörüyordu. Kahire’nin menfaati kanalla da sınırlı değil. Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Etiyopya ile yaşadığı uzun süreli ihtilaf, Kahire’ye Afrika Boynuzu’nu kendi su güvenliğinin bir parçası olarak görmeyi öğretti; Somaliland meselesi de doğrudan bu köklü tedirginliğin içine oturdu.

Başkentlerdeki tutum baştan sona tutarlıydı. BAE, Somaliland’ı ve devlet-altı yönetimleri beslerken; Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan tüm ağırlığını Somali’nin federal hükümetinin arkasına koydu. İsrail’in kendi topraklarında üs kurma niyetinde olduğu uyarısını yapan Mogadişu; Katar’la ve Suudi Arabistan’la savunma anlaşmaları imzaladı, cumhurbaşkanı da bir İsrail üssüne asla izin verilmeyeceğini söyledi. Elliden fazla devlet tanıma kararını kınarken Afrika Birliği ile Avrupa Birliği Somali’nin toprak bütünlüğünü yeniden teyit etti. Düşük maliyetli bir tutunma noktası diye pazarlanan hamle; Kahire’den başlayıp Riyad ve Doha üzerinden Ankara’ya uzanan ve tam da tasarımın aşındırmayı hedeflediği merkezi devletin arkasında duran bir karşı cepheyi pekiştirdi.

Yemen’deki çöküş

Yemen kıyısında ise kurgu çok daha hızlı dağıldı. Aralık ayında, BAE destekli Güney Geçiş Konseyi, Suudi Arabistan’ın güney sınırı boyunca uzanan Hadramut ve El-Mehra vilayetlerine doğru ilerledi. Riyad bu hamleyi, sınırında ayrılıkçı bir devleti tamamlama girişimi olarak gördü ve 30 Aralık’ta Mukelle Limanı’nı bombalayarak koalisyonun ifadesiyle Fuceyre’den getirilen BAE menşeli bir silah sevkiyatını vurdu. Uluslararası alanda tanınan hükümet, BAE’ye çekilmesi için 24 saat süre tanıdı; Abu Dabi de bu çağrıya uydu. Yaklaşık sekiz gün içinde, inşası sekiz yıl süren Sokotra, Mayun ve kıyı karakollarını kaybetti; çekilirken adalardaki kendi altyapısını da söktü. Koalisyon sözcüsü daha sonra Abu Dabi’yi, GGK liderini deniz yoluyla Berbera’ya, oradan da Emirlikler’e kaçırmak üzere gizli bir operasyon yürütmekle suçladı; BAE bu iddiaya yanıt vermedi. 9 Ocak’a gelindiğinde konsey kendini feshetmişti.

İki Körfez başkenti arasındaki kopuş, kişisel olmaktan ziyade stratejik bir nitelik taşıyordu; Husi karşıtı cepheyi hem asli finansöründen hem de sırtını dayadığı kıyı mevzilerinden yoksun bıraktı. Bu boşluğun doğurduğu sonuçların sahaya yansıması ise birkaç ay sürdü.

Boğaz el değiştiriyor

Zamanlama belirleyiciydi. İran, şubat sonundan beri Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’le savaş halindeydi ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği zaten aksamıştı. Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan, ham petrolünün önemli bir kısmını Kızıldeniz’e yönlendirmişti; bu durum, Yemen sahilinin savunmasız kaldığı tam o anda, güzergâhın uç noktasının değerini daha da artırdı. Husiler yaz boyunca ilerleyip eylül ayında sahili bütünüyle kontrol altına aldı. BAE’nin aylar önce terk ettiği topraklarda; ayın onunda Muha’yı, ertesi gün Perim’i, on ikisinde boğazı, bir hafta içinde de Haniş adalarını ele geçirdiler. Geri çekilmek zorunda kalan kıyı güçleri, Körfez’deki kopuşun sahipsiz bıraktığı parçalanmış cephenin unsuru olan Ulusal Direniş Cephesi’ne bağlı birliklerdi.

Harekâtın Husilere olduğu kadar İran’a da hizmet ettiği ciddi bir tartışma konusu değil. Savaş Çalışmaları Enstitüsü (ISW), sahadaki Devrim Muhafızları unsurlarından bahseden ABD’li yetkililere dayanarak bu ilerleyişin İran’ın hedeflerine alan açtığını değerlendirdi. Abu Dabi sermayeli The National gazetesi, Kudüs Gücü komutanı Abdurrıza Şehlai’nin operasyonları bizzat yönettiğini ve Tahran’dan kalkan bir uçakla savaşçıların bölgeye ulaştığını yazdı. Enstitünün değerlendirmesine göre İran’ın amacı, Hürmüz’de takındığı tutuma benzer şekilde Husileri Babülmendep’ten geçişin garantörü konumuna yerleştirmek. Ancak BAE basınının, Abu Dabi’nin geri çekilmesiyle oluşan boşluğu örtbas edip İran’ın rolünü öne çıkarmakta bariz bir çıkarı bulunduğundan, bu haberlerin kaynağını ayrı bir ihtiyat payıyla ele almak gerekiyor.

Coğrafi tablo bu durumu daha da pekiştiriyor. Husilerin ilerleyişi, hareketi Kızıldeniz’deki en yoğun yabancı askeri varlığa ev sahipliği yapan ve karşı kıyıda Amerikan, Fransız, Çin ve diğer üsleri barındıran Cibuti’nin yirmi mil yakınına kadar taşıdı. Bu askeri gücün hiçbiri boğazın ortasındaki adayı tutmak için harekete geçmedi. Riyad açısından sonuçlar somut verilerle ölçülebiliyor: Husiler diğer gemilerin geçişine izin verirken Suudi deniz taşımacılığına ambargo uyguladığını duyurdu ve boğazdan yapılan Suudi ham petrol sevkiyatı iki hafta içinde üçte birden fazla düştü. Analistler, dünya konteyner trafiğinin yaklaşık dörtte birini taşıyan bir su yolunun tamamen kapanmasının, küresel petrol ve gaz arzının da benzer bir oranını riske atacağını hesaplıyor. İran’ın müttefikleri artık Babülmendep’in Yemen kıyısını tutuyor; BAE ve ortakları ise Berbera ve Bosaso ile Afrika kıyısını elinde bulunduruyor. Bu dar boğaz, fiiliyatta iki rakip kamp arasında bölünmüş durumda.

Ankara tablodan ne okuyor?

Bölgede çıkarılan ders gayet açık: Devletlerin parçalanması ve kıyı şeritlerinin satın alınması üzerine kurulu, Amerikan güvencelerinin süreceği varsayımına dayanan bir düzenin arka çıktığı strateji; baş mimarını hedeflediği kazanımlardan mahrum bıraktığı gibi, baskı altına aldığı devletleri de ortak bir cephede birleştirdi. Bu durumun Ankara’dan nasıl göründüğüne dair en net tespit Harici’nin kendi sayfalarında yer aldı; eski İsrailli müzakereci Daniel Levy, İsrail’in bölgesel üstünlük vizyonunun çevre devletlerin zayıflatılıp çökertilmesine dayandığını belirtti ve İsrailli yetkililerin vaktiyle İran için kullandığı kavramlarla bugün Türkiye’yi andığını ifade etti. Levy, devletlerin çöküşünde İsrail’in ne tek ne de her zaman başlıca fail olduğunu özenle eklemişti; bu şerhi akılda tutmakta fayda var. Türkiye’nin doğrudan hedef seçildiği iddiası, ilgili bir tarafça öne sürülen ve Ankara’nın kendi amaçlarına hizmet eden bir niteleme niteliği taşıyor; dolayısıyla bu çerçevede tartılması gerekir.

Nitelemelerden bağımsız olan yalın gerçek ise geride kalan yılın bilançosu. Devlet-altı vekilleri merkezi otoritelere karşı destekleme doktrini Yemen’de ve Afrika Boynuzu’nda en uç sınırına ulaştı ve ardından kırıldı. Parçalanması öngörülen devletler Kahire’den Ankara’ya birbirine daha da yakınlaştı. Üsler çemberini kuran güç, bir hafta içinde bunun yarısını kaybetti. Ve tüm bu girişimin merkezindeki geçit, kurgunun tam da dışarıda bırakmak için inşa edildiği aktörün eline geçti. Güvenliğin Washington ve ortaklarıyla aynı hizada durmaktan geçtiği telkiniyle uzun yıllar yaşayan bir coğrafyaya bu yıl bambaşka bir ders verdi: Sahada durma iradesinden yoksun bir askeri varlık hiçbir şeyi tayin edemez; boğazı açık tutmayı vadeden düzen ise artık kıyılara hükmedemiyor. Kazançlı çıkanlar, güvenliklerini hiçbir zaman bu vaade bağlamayan güçler oldu; onların bugün yeniden çizdiği harita ise dışarıdan gelecek bir teminata bel bağlamadan Süveyş Kanalı’ndan Aden Körfezi’ne kadar uzanıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English