Görüş
Çok Kutuplu Düzenin Gerçekleri ve Washington’un Stratejik Açmazı
Soğuk Savaş’ın bitişi, Washington’a tarihte eşi görülmemiş bir özgüven sundu. 1991’den itibaren ABD’nin stratejik kültürü tehditleri yönetme değil, dünyayı dönüştürme fikri üzerine kuruldu.
Sovyetlerin çöküşüyle beraber rakipsiz bir askeri ve ekonomik güç olarak sahneye çıkan Amerika; demokrasiyi yayma, ulus inşa etme ve küresel kurumları kendi imajında şekillendirme hayalleri kurdu. Ancak bugüne gelindiğinde, o tek kutuplu düzen yerini çok kutuplu, rekabetçi ve kırılgan bir sisteme bırakma yolunda.
Bu dönüşümün merkezinde iki kırılma noktası yer alıyor: Rusya’nın yeniden jeopolitik aktör haline gelişi ve Çin’in ekonomik patlamasının askeri güce evrilmesi. Bu gelişmeler, ABD’nin uzun süre kendisine ait sandığı hegemonya alanını daralttı. Bugün Washington, artık yalnızca tehditleri yönetmiyor; aynı zamanda kendi kapasitesini yeniden hesaplamak zorunda kalıyor.
Tek kutupluluk sonrası trilyonlarca dolar, Irak, Afganistan, Libya ve Suriye gibi başarısız müdahalelere aktarıldı. Bu operasyonlar, Amerikan halkına terörle mücadele olarak sunulsa da, gerçekte imparatorluk stratejisinin sınırlarını zorlayan hamlelerdi. Bu maliyet, sadece nakit kaybıyla sınırlı kalmadı, itibar, caydırıcılık ve uzun vadeli planlama kapasitesi de zayıfladı.
Öte yandan, Rusya’nın daha seçici savaşları, Gürcistan, Kırım, Suriye ve Ukrayna müdahaleleri stratejik açıdan nispeten daha düşük maliyetle yüksek politik değer sağladı. Çin ise doğrudan sıcak çatışmaya girmeden, teknoloji, üretim ve altyapı üzerinden güç biriktirdi. Bu iki ülkenin kesişimi, BRICS gibi yeni ittifakların ortaya çıkmasına imkan verdi. BRICS’in yapısal özelliği, sadece ekonomik bir birlik olmanın ötesine geçme potansiyeli taşıması sebebiyle üyeleri nüfus, kaynak ve nükleer kapasite bakımından ABD’ye alternatif bir kutup oluşturuyor.
ABD, aynı anda Rusya’yı Avrupa’dan, Çin’i Pasifik’ten ve İran’ı Orta Doğu’dan sınırlandırabilir mi?
ABD’nin mevcut askeri kaynakları, lojistik imkanları ve toplumsal destek dikkate alındığında yanıtın hayır olduğu net. Bu durum Washington’u istemeden de olsa öncelik belirlemeye zorluyor ve bu öncelik, Soğuk Savaş sonrası dönemin aksine, artık Orta Doğu değil; Hint-Pasifik bölgesi.
Tayvan, bu yeni denklemde belirleyici unsur. Küresel çip üretimi, nadir toprak elementleri ve teknoloji ekosistemi, adayı salt askeri değil ekonomik bir boğaz noktası haline getiriyor.
Çin’in donanma yatırımlarındaki artış, amfibi çıkarma kapasitesi ve yapay zeka alanındaki ilerlemeleri, Pasifik’teki güç dengesini Amerikan lehine olmaktan çıkarıyor.
Bu nedenle Washington’un önceliği Avrupa ve Orta Doğu’da güvenliği müttefiklere devretmek, kendi kaynaklarını Asya’ya yönlendirmek.
Sorun, Amerika’nın bunu yapabileceğini varsaymasıyla başlıyor. Avrupa’da NATO’nun savunma yükünü paylaşması kolay görülebilir; fakat transatlantik ilişkiler son yıllarda siyasi ve ekonomik gerilimler nedeniyle kırılganlaştı.
Almanya’nın savunma doktrinini yeniden tanımlaması uzun vadeli bir süreç. Fransa ile ABD arasında zaman zaman ortaya çıkan stratejik görüş ayrılıkları da göz ardı edilemez. Orta Doğu ise daha kaotik: İsrail’in bölgesel müttefikleriyle olan ilişkileri gerilimli; İran’ın nüfuzu hala güçlü; Suudi Arabistan’ın Washington’la ilişkileri pragmatik ancak dalgalı.
Washington’un İsrail’e güvenlik sorumluluğu devretme çabası, kağıt üzerinde mantıklı ancak sahada çelişkiler içeriyor. İsrail, bölgesel askeri kapasitelerini geliştirdi; fakat İran, Hizbullah ve bölgedeki müttefik ağları hala caydırıcılık sağlıyor. Ayrıca, Tel Aviv’in bölgesel hegemonya arayışı, Arap başkentlerinde güven üretmek yerine kuşku yaratıyor. Washington, uzun vadeli bir güvenlik mimarisinden bahsederken, bölgenin siyasi psikolojisi kısa vadeli çıkarlarla hareket ediyor.
Bu açmaz, neo-muhafazakar stratejinin temel tutarsızlığını yansıtıyor: askeri güç, rejim değişikliği ve zorlayıcı diplomasi, kalıcı düzen kuramıyor. Wesley Clark’ın meşhur “beş yılda yedi ülke” planı tam da bu zihniyetin ürünüydü; ancak sonuç bölgede değişen rejimler değil, derinleşen yıkımlar oldu. Bu noktada, Washington’un imparatorluk stratejisi ile sürdürülebilir etki arasında tercih yapması gerekiyor.
Güvenlik devri retoriği gerçekçi mi, yoksa yalnızca stratejik bir erteleme mi?
Trump’ın yaklaşımı bu tablonun farklı bir yorumunu sunuyor. Onun vizyonu, mali yükü müttefiklere devretme ve ABD’nin kaynaklarını merkezi bir tehdide odaklama düşüncesine dayanıyor. Ancak retoriği ile gerçekçi stratejik planlama arasındaki mesafe hala geniş.
Aynı anda Rusya, İran ve Çin ile üç büyük cephede mücadele sözü Amerikan ordusunun kapasitesiyle bağdaşmıyor. Üstelik mali yük, toplumsal destek ve kongre dinamikleri hesaba katıldığında, geniş çaplı angajmanlar daha da zorlaşıyor.
Gerçekçi analiz, ABD’nin artık dünya jandarması rolünü sürdüremeyeceğini ortaya koyuyor. Bu yalnızca kapasite kaybı değil aynı zamanda sistemsel bir dönüşüm. Teknoloji, eğitim ve kapitalizm artık tek taraflı güç biriktirme aracı değil, hızla yükselen devletlere alan açan bir mekanizma. ABD nüfusu küresel nüfusun yalnızca yüzde dördünü oluşturuyor. Yirmi birinci yüzyılın üretim ve inovasyon tabanlı gücü, Batı hegemonyasının doğal sınırlarına işaret ediyor.
Washington gerçeği kabullenip çok kutuplu düzenle uyum mu sağlayacak, yoksa geride kalan kapasitesini eski tek kutuplu hayalin peşinde mi tüketecek? Bu karar, yalnızca Amerikan seçimlerini değil; NATO’nun geleceğini, Orta Doğu’nun güvenlik mimarisini, Pasifik’teki güç dengelerini ve küresel ticaretin yönünü belirleyecek. Belki de tarihte ilk kez, ABD yalnızca ne yapacağını değil, ne yapamayacağını da düşünmek zorunda.
Bugünün dünyası post-hegemonik bir düzen. Washington artık sahneyi tek başına yönetemiyor. Kibir yerine strateji, gösteri yerine gerçekçilik, ideoloji yerine diplomasi gerekiyor. Çünkü küresel güç, artık tek bir başkentte değil; birçok merkezde yeniden tanımlanıyor.
Orta Doğu’da planlanan güvenlik mimarisi, Türkiye açısından hem fırsat hem sınav. Eğer yeni bir bölgesel düzen ortaya çıkacaksa, Ankara bunu yalnızca ABD-İsrail ekseninin belirlediği bir çerçevede izlemek yerine şekillendirici rol talep edebilir. Fakat bunun yolu, yalnız kurt stratejisinden değil, akıllı bölgesel koalisyonlar ve kontrollü rekabetten geçiyor.
