Dünya Basını
Çok kutuplu parti sisteminde doğru
Max Planck Toplum Araştırmaları Enstitüsü’nün fahri direktörü Wolfgang Streeck, Jacobin dergisinin Almanca edisyonu için kaleme aldığı makalede, Federal Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonrasında tesis ettiği kitle partilerine dayalı kurumsal istikrar rejiminin çözülüşünü Doğu eyaletleri seçimleri üzerinden masaya yatırıyor. Streeck, geleneksel merkez partilerin AfD’nin yükselişini iktisadi kriz, barınma yetersizliği ve altyapı çöküşü gibi maddi sebeplerle açıklamak yerine ahlaki bir sağa karşı mücadele söylemine sığınarak perdelediğini anımsatıyor. Bu doğrultuda tecrit siyasetinin ve anayasal yangın duvarlarının çöküşe geçtiği, Alman siyaset mimarisinin Hollanda tipi parçalı ve çok kutuplu bir sisteme evrilmek zorunda kalacağını kaydeden Streeck, çözüm olarak gündeme getirilen parti kapatma davası girişimlerini de yapısal krizi çözmekten aciz siyasi elitlerin yargısal ve istihbari aygıtları araçsallaştırarak iktidarlarını tahkim etme çabası olarak nitelendiriyor.
Çok kutuplu parti sisteminde doğru
Wolfgang Streeck
Jacobin
1 Ekim 2026
Aşırıya kaçmayalım, itidali elden bırakmayalım. AfD’nin iktidarı gasbetmesine [1] daha birkaç yıl var. Artık geride kalmakta olan yılın her beş eyalet meclisi seçiminde de oylarını artıran yegâne parti AfD oldu, fakat hiçbirinde salt çoğunluğa ulaşamadı. En yüksek neticesi olan Saksonya-Anhalt’taki yüzde 43,8’lik oy oranı, en düşük sonucu olan Berlin’deki yüzde 16,3’ü iki buçuk kattan fazla aşıyor. AfD, beş seçimin ortalamasında yüzde 27,3 seviyesindeydi. En büyük kazanımlarını, her ikisi de Almanya genelindeki 60,5 milyon seçmene kıyasla pek az seçmene sahip olan (sırasıyla 1,7 ve 1,3 milyon) ve CDU’nun bilhassa hezimete uğradığı Saksonya-Anhalt ile Mecklenburg-Vorpommern’de elde etti. Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern’deki bunca CDU seçmeninin son beş yıl içinde neo-Naziye dönüştüğü iddiası akla yatkın gelmiyor.
Esasen söz konusu beş eyalet meclisi seçimi için AfD eğiliminden ibaret olmayan başka temayüller de mevcut. Bölgesel hususi şartlar mühim bir rol oynadı; mesela zayıf yahut güçlü görevdeki başbakanlar gibi (bir yanda Saksonya-Anhalt ve Berlin, diğer yanda Mecklenburg-Vorpommern). Yeşiller, beş eyaletin üçündeki kayıplarla birlikte yerinde saydı; CDU, iki Batı Almanya geniş alan eyaletinde, mütevazı da olsa, kazanımlar kaydetti (Mamafih 7,7 milyon seçmenli Baden-Württemberg’de neredeyse kıl payı kazanacaktı; 2,9 milyon seçmenli Rheinland-Pfalz’da ise kazandı); Sol Parti ise beş seçimin üçünde oylarını artırdı: İki batı eyaletinde ve bilhassa AfD’nin neredeyse 10 puan önünde yer aldığı Berlin’de (2,5 milyon seçmen).
Seçim yılı SPD adına tam bir felaketti. Beş seçimin ortalamasında parti ancak yüzde 17,7’ye ulaşabildi; istisnai bir sapma teşkil eden Mecklenburg-Vorpommern dışarıda tutulduğunda bu oran sadece yüzde 13,2’de kaldı; CDU ise ortalamada en azından yüzde 20,3’ü buldu. Yalnızca CDU değil, bilhassa SPD de artık sözde bir “halk partisi” [2] olmaktan çıktığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda; CDU genel başkanı Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin seçimlerinin hemen ertesinde bu meseleyi gündeme taşırken, SPD hâlâ ne diyeceğini bilemez halde kıvranıyor.
“Sağa karşı mücadele” kaybedildi
Bütün o antifaşist yürüyüşler, öğretmenlerin öğrencileri kortejlere sevk etmesi, gazetecilerin dik duruş sergilemesi, dünyevileşmiş bir engizisyon gibi çalışan hükümet dairesi Anayasayı Koruma Teşkilatı [3] (tutanaklara geçen ifadesiyle “kısmen kesinleşmiş aşırı sağcı”), Federal Cumhurbaşkanı ile diğer tüm cumhurbaşkanlarının ardı arkası kesilmeyen ikazları hiçbir işe yaramadı; neticede AfD bunlara minnettar kalmış olsa gerektir. “Müstakim insanların kıyamı”, “gayridemokratlara” karşı “bizim demokrasimiz” adına “bütün demokratların başkaldırısı”, bunların AfD’nin başarısındaki payının ne denli büyük olduğunu ve herkesin, devlet eliyle alternatifsiz biçimde tanzim edilmiş bir toplumda “toplumsal dayanışma” uğruna mücadele edip enflasyonu, konut krizini, yoksulluğu, eşitsizliği, güvensizliği, işlemeyen trenleri, harabeye dönen okulları unutması beklendiği müddetçe bu payın gelecekte de ne kadar büyüyeceğini kestirmek zor değil.
Şimdi ne olacak? Bir müddet boyunca ön sahnede sergilenen “sağa karşı mücadele”, iktisadi ve toplumsal buhrana karşı yürütülmesi gereken kavgayı, yürütülmediğinin fark edilemeyeceği arka sahneye sürgün etmişti. Bu da artık son bulabilir. “Sağa karşı mücadele” toplumsal dayanışma vaat etmişti, fakat yalnızca “biz demokratlar” arasında, yani siyasi sınıf ile onun seçmenleri nezdinde; AfD ise eski partilerin av sahasında pervasızca avlanarak soğukkanlılıkla büyümeyi sürdürdü.
Kohl döneminin sona ermesinden bu yana geçen 28 yılın 24’ünde (SPD) yahut 17’sinde (CDU/CSU) federal hükümette yer alan, yani bugünün krizlerinin bugünkü halini aldığı senelerde iktidarda bulunan partilerin “anlatıları” için şimdi hakikat saati mi çalıyor? Küresel durumdan istifadeyle iç düşmanı dış düşmanla bir tutan köhnemiş metotlara müracaat etme ve demokratların demokratlar eliyle cehennem zebanilerine karşı müdafaasını beynelmilel kılma ayartısı muhakkak ki muazzamdır: Sağa karşı mücadelenin aynı zamanda vatanperver kuvvetlerin toplanma mahali kılınması, muhalefetin ise düşmanın beşinci kolu, “vatansız serseriler” [4] ve hainler, yani basbayağı “Putin’in dostları” olarak yaftalanması. Yeni anlatının neyi başarmaya muktedir olacağını bekleyip görmek gerekecek.
Dağılan merkez, çatırdayan güvenlik duvarları
Fakat öncelikle AfD’nin kaydettiği büyüme, CDU ile SPD koalisyonunu birbirinden uzaklaştırmaya ve son yılların muhtelif güvenlik duvarlarını [5] (herkesin AfD’ye karşı kurduğu, CDU’nun ise Sol Parti’ye karşı da ördüğü tecrit hatlarını) alttan alta oymaya başladı. CDU ve SPD, birer halk partisi olarak seçim siyaseti zaviyesinden bir hiçliğin eşiğinde duruyor. Neticede CDU’nun “rekabet gücüne”, SPD’nin ise “adalete” bir katkı kisvesi altında pazarladığı “mecburi reformlara” dair o sahte uzlaşı da buharlaşmaya yüz tutuyor.
En geç Federal Meclis’teki müzakereler esnasında, koalisyon ortaklarının seçim yenilgileriyle bilenmiş zihinleri, SPD usulü adaletin CDU usulü rekabet gücünün ayağına bağ olduğunu idrak edecektir. Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin sonrasında Merz tarafından krizi yeni ve iyimser “anlatılarla” unutturmak maksadıyla ilan edilen hamleler bu tablonun önüne uzun boylu geçemez. En mühimi de bu hamleler, ilgili parti üyelerini, yeniden seçilmelerini tehlikeye sokacak kanunları kabul etmeye ikna edemeyecektir: CDU cenahında metinlerin içinde fazla SPD bulunduğu için, SPD cephesinde ise fazla CDU yer aldığı için. İsyanların patlak vermesi, daha fazla Brosius-Gersdorf vakasının ve şu ya da bu Spahn figürünün zuhur etmesi kuvvetle muhtemeldir.
Bu da güvenlik duvarına hiç iyi gelmeyecektir. CDU’nun kimi unsurları AfD ile aralarındaki tecrit sınırını aşmak isteyecek ve bunu yerel yahut eyalet düzeyinde muhtelif yollarla tatbik sahasına sokabilecektir. Buna muvazi biçimde SPD’nin kimi kısımları da Sol Parti ile irtibat arayışına girecektir; mesela Berlin’de onun riyasetindeki üçlü bir koalisyona, yani Kırmızı-Yeşil-Kırmızı ortaklığına dahil olarak. Bu gelişme Federal Şansölye’ye, 2025 başlarında genel seçimlerin hemen arifesinde daha sert bir göç siyasetine dair meclis kararını hiçbir bedel ödemeksizin AfD ile müştereken nasıl geçirdiğini hatırlatacaktır. Eğer CDU/CSU, sözde reformların “CDU’nun dişlerini” sökmeye SPD tarafından mecbur bırakılırsa, ki bu gayet muhtemel görünmektedir, arka plandaki Hristiyan asiler çok daha Hristiyan reformları AfD ile el ele yasalaştırma ihtimalinin hayalini kuracaktır.
Bu istikametteki her hamlenin, diğer tarafa, yani yeşil istikamete doğru bir karşı hamleyi tetiklemesi beklenmelidir. Eşzamanlı olarak SPD içindeki sol kanat mensupları, partilerini mutlak bir sondan kurtarma ümidiyle, federal düzeyde olmasa bile eyalet ve belediye düzeyinde Sol Parti’ye yanaşacaktır. Ve bu böylece, biteviye yeni tertiplerin sınandığı yeni tecrübelerle sürüp gidecektir.
İkinci güvenlik duvar mı?
Kuşkusuz güvenlik duvarının muhafızları henüz teslim bayrağını çekmiş değil ve yakın gelecekte bu tahkimatın yenilenmiş bir surette tahkim edilmesi için geniş çaplı bir girişime şahit olunabilir. Böylesi bir hamlenin nihai durağı ise Federal Anayasa Mahkemesi olacaktır. Bütün alametler, Merz’in rakibi olan Kuzey Ren-Vestfalya Başbakanı Hendrik Wüst riyasetindeki Merkelci CDU kanadının, Federal Şansölye’nin iradesine hilafen fakat SPD ile Yeşiller’in kesin mutabakatıyla, AfD’ye karşı bir parti kapatma davası [6] hazırlığı içinde olduğunu gösteriyor. Wüst Yeşiller’le birlikte gürültüsüzce ve ahenk içinde hükmediyor; Merz ise malum olduğu üzere SPD ile, çöküş içindeki bir SPD’ye nazaran AfD ile çok daha rahat hayata geçirilebilecek olan gönlündeki iktisat programı yüzünden giderek hırçınlaşan bir ahenksizlikle yol alıyor.
Bir siyasi partinin kapatılması talebi Federal Hükümet, Federal Meclis yahut Federal Konsey tarafından salt çoğunlukla karara bağlanabilir; Kuzey Ren-Vestfalya eyaleti tarafından gündeme getirilip Wüst kanadına mensup eyalet milletvekillerince desteklendiği takdirde, icap ederse Merz bertaraf edilerek her an Karlsruhe’ye ulaştırılabilir. Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin seçimlerinden az önce Wüst, kapatma başvurusunun hukuki muvaffakiyet şansını tetkik edecek bir komisyon tayin etme niyetinde olduğunu duyurmuştu. Federal Anayasa Mahkemesi’nin eski bir başkanı ile görevdeki başkanının (her ikisi de CDU menşelidir) kamuoyuna yansıyan beyanatları, mahkemenin böylesi bir müracaattan hiç mi hiç hazzetmeyeceğine delalet ediyordu. Ne var ki kapatma taraftarları açısından bu hoşnutsuzluk, hatta davanın nihai neticesi dahi ikincil plandadır.
Siyasi etkiler her halükarda sarsıcı olacaktır. Bir kapatma davası en az iki yıl sürer. Bu zaman zarfında kamuoyu, istihbarat örgütlerinin ve sair mercilerin AfD’nin vahametine dair sunduğu mütalaalar hakkında medya vasıtasıyla muntazaman ve etraflıca bildilendirilecektir. AfD’nin muhtemel bir feshinin ardından parti azalarının medeni varlıklarını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı, meselenin memuriyetten ihraç edilmeye yahut bir zanaatkar olarak artık kamudan ve hatta muhite göre hususi sektörden sipariş alamamaya kadar varacağı kulaktan kulağa süratle yayılacaktır.
Daha şimdiden yerel seçim kadroları için aday bulmakta mükerreren zorlanan ve bu sebeple seçimlerde kazandığı sandalyeleri dahi dolduramayan AfD, dava sürecinde bu tıkanmayı katmerli biçimde yaşayacaktır. Güvenlik duvarı eliyle SPD’ye prangalanmış bir Merz CDU’sunda kendisini AfD’dekinden daha yabancı hisseden CDU üyeleri ve idarecileri, AfD temize çıkana değin saf değiştirmeyi iki kere düşünecektir. Federal veya eyalet düzeyinde güvenlik duvarını çiğneyerek AfD ile müştereken siyasi kararlar alma yönündeki her cüret ise, Karlsruhe’den naklen aktarılan manzaralar karşısında siyasi bir intihar seferine dönüşecektir.
Kapatma asla tek başına gelmez
Kaldı ki bir kapatma davasının yaratacağı serpintiden ilk nemalanacak kişi Hendrik Wüst olacaktır. Kendisinin yeniden seçilme sınavı Mayıs 2027’dedir. Federal Cumhuriyet’in 13 milyon seçmenle en büyük eyaleti olan bu coğrafyada AfD kendi içinde devasız biçimde bölünmüştür; Ren havzasının ve Vestfalya’nın kimi kısımlarının liberal-Katolik muhiti ise hâlâ bir ölçüde sıhhatini muhafaza etmektedir. Kamuoyu yoklamaları CDU’yu, arayı yavaş yavaş kapatmaya başlayan AfD’nin önünde nispeten rahat bir üstünlükle göstermektedir. İcap ederse SPD’nin de eklemlenebileceği bir CDU-Yeşiller koalisyonunun tazelenmesi kuvvetle muhtemeldir. Buna rağmen derdest bir kapatma davasına dair haber akışının doğuracağı AfD kayıpları, Wüst ile Merz arasında vuku bulacak müstakbel parti içi iktidar mücadelesi açısından da epey makbule geçecektir.
Anayasa Mahkemesi’nin şahsına gelince; bir AfD kapatma başvurusu mahkemeyi kendisi adına son derece sıkıntı verici bir siyasi tazyik altına sokacaktır. Mahkeme müracaatı reddettiği takdirde bu hüküm AfD tarafından bir aklama belgesi [7] gibi kutlanacak ve kamuoyunun geniş kesimlerince de bu şekilde telakki edilecektir. Şayet mahkeme aksine hükmedip AfD’yi kapatacak olursa, devletin her üç kademesindeki binlerce seçilmiş meclis üyesi ve parlamentolarda görev yapan binlerce yardımcı personel bir çırpıda makamlarını yahut işlerini kaybedecektir.
Akabinde siyasi polis, devam ettirilmesi muhtemel herhangi bir siyasi faaliyetin Ceza Kanunu’nun 84. maddesi uyarınca gizli tertipçiler veya elebaşılar için beş yıla kadar hapis cezası öngören bir “ikame örgüt” faaliyeti sayılıp sayılamayacağını kesintisiz tarassut ile tespit etmek zorunda kalacaktır. Alman basını olmasa bile yabancı basın tarafından eleştirel gözlerle takip edilecek yüzlerce ceza davası bu tablonun tabii neticesi olabilir. Federal Cumhuriyet tarihinde bugüne dek kapatılan yegâne siyasi teşekküller olan Sosyalist İmparatorluk Partisi (1952) ile Almanya Komünist Partisi (1956), kapatıldıkları tarihte parlamentolarda artık hiçbir temsilciye sahip değildi.
Sol kesimin gözlüğünden bakıldığında ise mahkemenin bir AfD davasında tesis edeceği fesih gerekçelerinin Sol Parti için de carilik kazanabileceği endişesi mevcuttur. Hatta CDU’nun Merz kanadının, AfD’ye yönelik bir kapatma müracaatına onay vermenin diyeti olarak yalnızca AfD’nin değil, Sol Parti’nin de tahkikata tabi tutulmasında ısrar etmesi pekala tasavvur edilebilir; belki de “antisemitizm” ithamıyla. Bu istikametteki ilk emareler Berlin hükümetinin kurulması arifesinde göz önünde bulundurulmaktadır.
Yeni bir parti sistemi
AfD’nin kapatılmaması durumunda Alman parti sisteminin diğer Avrupa memleketlerindekine, mesela Hollanda modeline yakınsaması beklenmelidir. Tıpkı oradaki gibi merkezin iki kadim büyük ve kitle partisi, yani biri Hristiyan demokrat ve burjuva-muhafazakar, diğeri sosyal demokrat ve ilerici olan iki kutup, daha ufak ardıl fraksiyonlara bölünecektir. AfD’nin tam karşısındaki kutupta sol bir parti kök salacak, bunun yanına belki bir de sol-marjinal parti eklenecektir. Üç ya da dört parti yerine, sık doğumların ve ölümlerin yaşandığı altı veya yedi partili bir yapı ortaya çıkacaktır. Büyük siyasi mesafelerin varlığına rağmen koalisyonlar hem elzem hem de kabil hale gelecektir ama bunlar, geçici hükümetlerin idaresi altındaki uzun fetret dönemleriyle ve yıpratıcı müzakerelerle malul olacaktır. Parti mimarisindeki ufalanma sebebiyle koalisyonlar kural olarak en az üç partiden oluşur hale gelecektir.
Böylesi bir parti sisteminde bugünkünden çok şey farklı işleyecektir. Sadece merkezin eski partileri bölünme eğilimlerine maruz kalmayacak, hükümete iştirak imkanlarının belirmesi neticesinde en uç kanatlardaki yeni partiler de bu akıbete uğrayacaktır. Yerleşiklik kazanan bir AfD’nin sağında diriltilmiş bir NPD kendine yer açabilecektir; nitekim pek çok Avrupa ülkesinde -Fransa, İtalya, Büyük Britanya, Hollanda, İsveç ve sairede görüldüğü üzere- Yeni Sağın sağında yeni sağ partiler pıtır pıtır türemiştir.
AfD, Merz idaresindeki bir CDU için muhtemel bir ortak hüviyeti kazanabilir; Wüst idaresindeki bir CDU ise Yeşiller, bakiye SPD ve ileride belki de bölünerek mutedil hale gelmiş bir Sol Parti ile hükümetler kurabilir. Sol Parti’nin solunda, adı her ne olursa olsun bir Sosyalist İşçi Partisi neşet edebilir; sağında ise sol bir SPD’ye yakın duran bir Toplumsal Akıl Partisi belirecektir. Federal Cumhuriyet’in federalist mekanizması dahilinde bütün bu partiler ve parti kombinasyonları, eyaletler düzeyinde yan yana denenerek ulusal plandaki kabiliyetleri bakımından sınanabilecektir.
Böylesine başkalaşmış bir parti sistemi, Almanya’da anayasa hukuku da dahil olmak üzere köklü kurumsal dönüşümleri iktiza edebilir. Bu doğrultuda İskandinav yahut Hollanda numunesine uygun istikrarlı azınlık hükümetlerine imkan tanıyacak usullere ihtiyaç doğacaktır. Keza eski büyük partilerin Ebert ve Adenauer vakıfları örneğinde olduğu gibi, yeni küçük fırkaların kendilerine ait parti vakıfları kurma hakkına yahut Federal Meclis Araştırma Hizmetleri birimine erişim salahiyetine ne zaman ve hangi şartlarda nail olacağı da açıklığa kavuşturulmalıdır.
BSW’nin akıbetinin ne olacağı ise meçhuldür. 2026 yılındaki beş seçimin tamamında parti yüzde 5 civarında oy aldı, fakat yalnızca bir defasında, Saksonya-Anhalt’ta meclise girmeye kifayet edecek bir eşiğe erişebildi. BSW, AfD’yi kuşatan güvenlik duvarında gedikler açarak bu partiyi garanti altına alınmış bir sorumsuzluk zırhından tecrit etmeye diğer partilerden daha erken yeltendi, ancak bu hamlesiyle “sağa karşı mücadelenin” doğrudan hedef tahtasına oturdu. BSW’nin son genel seçimler için talep ettiği yeniden sayım henüz neticelenmiş değildir. Neticede BSW’ye tam yüzde beşlik bir oy oranının teslim edilmesi gerektiğini düşündüren pek çok karine mevcuttur; bu takdirde diğer partiler sandalye kaybedecektir. Bu ise Merz hükümetinin göreve başladığı andan itibaren Federal Meclis’in sakat bir teşekkülle teşri faaliyeti yürüttüğü ve mevcut hükümetin bir sonraki genel seçime dek iki partili bir koalisyon olarak artık çoğunluğa malik olmadığı manasına gelecektir.
Yüzde beş seçim barajı
Çok kutuplu bir parti sisteminin teşekkülünde karşılaşılacak başlıca müşkülatlardan biri yüzde beşlik seçim barajı olacaktır. Mecklenburg-Vorpommern’de daha büyük partilerden üçü, yani CDU, FDP ve BSW, seçmenlerin toplamda yüzde 10,7’sini teşkil etmelerine rağmen yüzde beşin altında kaldı; buna “Diğerleri” hanesindeki muhtelif mikroskobik partilerin yüzde 3,3’ü de eklendi. Böylece oy kullanan yurttaşların toplamda yüzde 14,0’ı beş yıl boyunca parlamentoda temsil edilmekten mahrum kalacaktır. Bu oran Berlin için yüzde 12,9, Saksonya-Anhalt için yüzde 6,9 seviyesindedir; Baden-Württemberg ve Rheinland-Pfalz’da ise sırasıyla yüzde 15,8 ve yüzde 15,9 olarak gerçekleşmiştir.
Buna ilaveten Mecklenburg-Vorpommern’de seçmenlerin yüzde 21,1’i, Berlin’de yüzde 25,0’ı, Saksonya-Anhalt’ta ise yüzde 22,2’si sandığa gitmemiştir; bu oran Baden-Württemberg’de yüzde 30,4, Rheinland-Pfalz’da ise yüzde 31,6’dır. Çekimser oyların en azından kısmen “Hiçbiri” yönünde verilmiş bir irade beyanı olarak kabul edilmesini haklı kılan mühim sebepler göz önüne alındığında, bu tablo büsbütün önem kazanmaktadır. Bu hesapla her beş eyaletin tamamında seçmen kitlesi içindeki temsil edilmeyenlerin nispeti üçte birden fazladır. Üstelik Almanya genelinde mukim nüfusun yaklaşık yüzde onunun Alman pasaportuna sahip olmadığı ve bu sebeple oy hakkından mahrum olduğu dikkate alınırsa, temsil açığının boyutları daha da derinleşmektedir.
Uzun vadede, siyaset arz eden partilerin giderek ufalanması karşısında, seçmen iradesinin parlamentoya daha sıhhatli yansımasını temin etmek gayesiyle seçim barajının yüzde iki yahut üçe indirilmesini savunan görüşler ağırlık kazanabilir; muhtemelen böylesi bir indirim anayasa hukuku yoluyla dahi zorlanabilecektir. Yüzde beşlik seçim barajının geleneksel gerekçesi olan, temsil kabiliyetindeki kaybın hükümet teşkilini kolaylaştırmak suretiyle telafi edildiği tezi, üçlü koalisyon kurma mecburiyetinin zaten süratli bir hükümet tesisini imkansız kıldığı parçalanmış bir parti mimarisinde geçerliliğini tamamen yitirmiştir.
[1] Almanca siyasi terminolojide sıradan bir iktidar devrini (Machtübernahme) değil; meşruiyeti şaibeli, anayasal mekanizmaları içeriden felç ederek yürütmeyi bütünüyle tekeline alan zorba bir el koyma sürecini ifade eder. Yazıda Streeck, güncel Alman siyasetindeki liberal-sol histerinin AfD’ye atfettiği kıyamet senaryosunu teşhir etmek maksadıyla bu kelimeyi bilinçli bir provokasyon ve ironi unsuru olarak kullanmaktadır. Kelime 1933 öncesinde muhtelif siyasi hareketlerce darbe yahut ihtilal bağlamında tarafsızca kullanılmış olsa da, 30 Ocak 1933’te Adolf Hitler’in şansölye tayin edilmesinin ardından Nasyonal Sosyalist propaganda aygıtı (özellikle Joseph Goebbels) tarafından devrimci bir zafer retoriğiyle sahiplenilmiştir. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında Alman tarih yazımında kelimenin semantiği tersine dönmüş; nasyonal sosyalistlerin Weimar Anayasası’nı hile, tedhiş ve fiili tasfiyelerle ilga edişini niteleyen menfi ve kriminal bir kavrama dönüşmüştür. Alman Federal Cumhuriyeti’nin siyaset dilinde Machtergreifung tabirinin güncel bir parti için sarf edilmesi, o partinin demokratik rejimi bütünüyle lağvedeceğine dair doğrudan bir Weimar analojisine işaret eder. Yazar, bu ifadeyi metnin hemen girişinde kullanarak yerleşik siyasi elitin AfD karşısında ürettiği orantısız alarmizmi ve Weimar travmasının çağdaş siyasette araçsallaştırılmasını eleştirel bir mesafeyle resmetmektedir. (ç.n.)
[2] Kavram, Otto Kirchheimer’ın meşhur “herkesi yakalayan parti” (catch-all party) teorisiyle yakından irtibatlıdır. Federal Almanya Cumhuriyeti’nin kurucu omurgasını teşkil eden iki ana parti, yani Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ile Sosyal Demokrat Parti (SPD), İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendilerini birer Volkspartei olarak tanımlamıştır. Bilhassa SPD’nin Marksist sınıf partisi kimliğini terk ettiği 1959 Bad Godesberg Programı, partinin kendisini resmen bir “halk partisi” ilan etmesinin kurucu vesikasıdır. CDU ise savaş öncesi Katolik Zentrum partisinin mezhepçi sınırlarını aşarak Katolik ve Protestan muhafazakarları tek çatı altında birleştiren partilerüstü bir halk partisi iddiasıyla kurulmuştur. Streeck’in partilerin Volkspartei hüviyetini kaybettiğini tespiti, Federal Almanya’nın Bonn Cumhuriyeti’nden bu yana devam eden toplumsal mutabakat mimarisinin ve istikrarlı iki buçuklu parti sisteminin (CDU, SPD ve FDP) ontolojik çöküşünü ilan etmektedir. Seçmen tabanı yüzde 15-20 bandına gerileyen bir partinin tüm toplumu temsil eden bir merkez gücü olduğunu iddia etmesi fiilen imkansızlaşmaktadır. (ç.n.)
[3] Tam adı Bundesamt für Verfassungsschutz (Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı) olan kurum, Federal Almanya’nın fişleme kurumu ve iç istihbarat servisidir. Federal Almanya Anayasası’nın (Grundgesetz) temel felsefesi olan “militan demokrasi” (streitbare / wehrhafte Demokratie) prensibine dayanır. Weimar Cumhuriyeti’nin nasyonal sosyalistlerce meşru demokratik araçlar kullanılarak içeriden yıkıldığı tezini benimseyen Federal Cumhuriyet, kendi varlığına kasteden hareketlere karşı anayasal müsamaha göstermeyeceğini bu teşkilat vasıtasıyla kurumsallaştırmıştır. Teşkilat bir siyasi oluşumu kademeli olarak “şüpheli vaka” (Prüffall / Verdachtsfall) ve nihayetinde “kesinleşmiş aşırı sağcı teşekkül” (gesichert rechtsextreme Bestrebung) ilan edebilmektedir. Streeck, bu istihbarat aygıtını “dünyevileşmiş bir engizisyon” olarak tasvir ederken, anayasal güvenliği sağlamakla mükellef bir bürokratik mekanizmanın, iktidardaki partilerin siyasi rakiplerini tasfiye etmek ve meşruiyet sahasının dışına itmek maksadıyla işlettiği teolojik ve ideolojik bir aforoz mekanizmasına dönüştüğünü hatırlatır. (ç.n.)
[4] Milli aidiyeti, vatan sevgisi ve sadakati bulunmayan, köksüz, enternasyonalist ve güvenilmez kimseleri aşağılamak maksadıyla kullanılan, Alman siyasi lügatının en ağır tarihsel hakaret kalıplarından biridir. Kavram, İmparatorluk Almanyası Şansölyesi Otto von Bismarck’ın Sosyal Demokratları kriminalize etmek ve Alman milletinin bünyesinden ayıklamak maksadıyla çıkardığı Anti-Sosyalist Yasalar (Sozialistengesetz, 1878-1890) dönemine dayanır. İmparator II. Wilhelm de 1890’larda Sosyal Demokratları açıkça “vatanı olmayan serseriler” (vaterlandslose Gesellen) olarak lanetlemiştir. Buradaki Geselle kelimesi, lonca teşkilatındaki kalfalık rütbesine işaret etmekle birlikte, tarihsel süreçte başıboş gezen, bir yere bağlanamayan mülksüz ve tekinsiz kişileri niteleyen pejoratif bir anlam kazanmıştır. Streeck bu tabiri bilinçli bir tarihsel ironiyle kullanmaktadır. Zira geçmişte bizzat sağ ve muhafazakar elitler tarafından vatan haini ilan edilen sosyal demokrat ve sol gelenek, bugün Rusya-Ukrayna savaşı ve enerji krizi bağlamında yerleşik dış politika dogmalarına itiraz eden herkesi aynı Bismarckçı üslupla “düşmanın beşinci kolu” ve “Putin dostu vatansızlar” ilan ederek kriminalize etmektedir. (ç.n.)
[5] Alman siyasetinde yerleşik merkez partilerin aşırı sağ ile (ve kimi bağlamlarda sol radikallerle) her türlü koalisyon, işbirliği veya örtük parlamento uzlaşısını kategorik olarak reddetmesini tanımlayan bir cordon sanitaire metaforudur. Kavram bilhassa CDU’nun 2018 yılındaki Hamburg Parti Kongresi’nde kabul edilen “Uyuşmazlık Kararı” (Unvereinbarkeitsbeschluss) ile ete kemiğe bürünmüştür. Bu kararla CDU, hem Sol Parti ile hem de AfD ile her türlü koalisyonu ve işbirliğini resmen yasaklamıştır. Friedrich Merz genel başkanlığı devraldıktan sonra bu ilkeyi “CDU ile AfD arasında aşılmaz bir yangın duvarı vardır” tekerlemesiyle defalarca teyit etmiştir. Streeck, yangın duvarını mutlak bir ahlaki ilke değil, aksine merkez partilerin iktisadi ve sınıfsal çelişkilerini gizlemeye yarayan işlevsel bir bariyer olarak ele alır. Doğu eyaletlerinde AfD’nin yüzde 30-40 bandına oturmasıyla birlikte bu duvar, geleneksel partileri matematiksel olarak felç eden ve onları istemedikleri koalisyonlara mahkum kılan bir açmaza dönüşmüştür. (ç.n.)
[6] Federal Almanya Anayasası’nın 21. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, amaçları yahut taraftarlarının tutumu itibarıyla özgürlükçü demokratik temel düzeni zedelemeyi veya ortadan kaldırmayı ya da Federal Cumhuriyet’in varlığını tehlikeye düşürmeyi hedefleyen partiler anayasaya aykırıdır. Bir siyasi partinin anayasaya aykırılığına ve feshine karar verme tekeli münhasıran Federal Anayasa Mahkemesi’ne (Bundesverfassungsgericht, Karlsruhe) aittir (Parteienprivileg). Dava açma salahiyeti ise yalnızca üç anayasal organa tanınmıştır: Federal Hükümet, Federal Meclis yahut Federal Konsey. Federal Almanya tarihinde bugüne kadar yalnızca iki parti kapatılmıştır: 1952’de nasyonal sosyalizmin devamı niteliğindeki Sosyalist İmparatorluk Partisi (SRP) ve Soğuk Savaş konjonktüründe 1956’da Almanya Komünist Partisi (KPD). Anayasa Mahkemesi, aşırı sağcı Milliyetçi Demokratik Parti’ye (NPD) karşı açılan 2017 tarihli son davada hayati bir içtihat tesis etmiştir: Mahkeme, partinin hedeflerinin anayasaya aykırı olduğunu teslim etmiş, ancak siyasi arenada bu hedefleri fiilen hayata geçirebilecek “ağırlıktan ve potansiyelden yoksun” (fehlende Potenzialität) olması sebebiyle kapatma talebini reddetmiştir. AfD vakasında NPD içtihadının tam tersi bir durum geçerlidir; AfD Doğu Almanya’da birinci parti konumundadır ve iktidar potansiyeli somuttur. Streeck, Hendrik Wüst öncülüğündeki kapatma girişiminin hukuki bir zorunluluktan ziyade, Merz’in sağ-muhafazakar iktisadi ajandasını kilitlemek ve AfD seçmenini cezai mekanizmalarla yıldırıp kamusal alandan tasfiye etmek maksadını güden araçsal bir hamle olduğunu savunmaktadır. (ç.n.)
[7] Alman gündelik ve siyasi dilinde, geçmişteki karanlık, şaibeli veya kanunsuz eylemlerden hiçbir sorumluluk veya ceza almaksızın bütünüyle muaf tutulmayı, adeta resmi bir makam eliyle “tertemiz” ilan edilmeyi niteleyen alaycı bir deyimdir. Deyim adını Henkel firmasının 1907 yılında piyasaya sürdüğü meşhur çamaşır deterjanı markası “Persil”den alır. Kökeni İkinci Dünya Savaşı sonrasında Müttefik Devletler tarafından yürütülen Nazilerden Arındırma (Entnazifizierung) sürecine dayanır. Milyonlarca Alman vatandaşının nasyonal sosyalist rejimle ilişkisini sorgulamak üzere kurulan tahkikat komisyonlarında (Spruchkammern), şüpheliler rejim muhaliflerinden, kilise adamlarından veya mağdur edilmiş Yahudi komşularından nasyonal sosyalist olmadıklarına dair aklayıcı tanıklık mektupları toplamıştır. Halk arasında bu lekesiz temizlik vesikalarına deterjan markasına atıfla alaycı biçimde Persilschein (Persil Raporu) adı takılmıştır. Streeck, şayet Karlsruhe’deki Anayasa Mahkemesi AfD hakkında açılacak muhtemel bir kapatma davasını reddederse, bunun parti propagandası tarafından anayasal düzenle tam bir uyum içinde olduklarını kanıtlayan modern bir Persilschein olarak kullanılacağını ve yerleşik partilerin kurduğu bütün ahlaki tecrit argümanlarını çökerteceğini ifade etmektedir. (ç.n.)