Dünya Basını
Emperyalizmin açmazları: Savaşlar, yalanlar ve çöken refah devleti

Manitoba Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Radhika Desai, Doç. Pascal Lottaz’ın yayınına konuk olarak Brezilya seçimlerinden Ortadoğu’daki savaşlara, yapay zeka spekülasyonundan Avrupa’daki sokak hareketlerine kadar küresel sistemin tıkanıklıklarını değerlendirdi.
Kanada’daki Manitoba Üniversitesi Siyaset Çalışmaları Bölümü Öğretim Üyesi ve Jeopolitik Ekonomi Araştırma Grubu Direktörü Prof. Radhika Desai, İsviçreli uluslararası ilişkiler uzmanı ve Kyoto’daki Waseda Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Pascal Lottaz’ın Tarafsızlık Çalışmaları başlıklı programına konuk oldu.
Programda Brezilya seçimlerinden Ortadoğu’daki çatışmalara, ABD’nin iç siyasi krizinden Avrupa’daki sokak hareketlerine ve kapitalizmin yapısal tıkanıklıklarına kadar geniş bir değerlendirme yapıldı.
Prof. Desai, söyleşinin başında Latin Amerika’daki dengeleri değiştiren Brezilya seçimlerini ele aldı. Luiz Inacio Lula da Silva’nın zaferinin kendisi için beklenmedik olmadığını belirten Desai, ikinci tur öncesinde tabanın harekete geçirildiğini söyledi. Lula yönetiminin ilk turdaki rehaveti hızla fark ettiğini belirten Desai, üç haftalık arada sergilenen çabanın sonucu belirlediğini aktardı.
Yerleşik medya organlarının ve sermaye çevrelerinin Lula’nın zaferine mesafeli yaklaştığını hatırlatan Desai, piyasa çevrelerinin oluşturduğu baskıya dikkat çekti. Brezilya para birimi realin 1998 yılından bu yana en düşük seviyesine gerilemesinin bu kesimlerin hoşnutsuzluğunu yansıttığını dile getiren Desai, toplumsal dinamiklerin solun lehine işlediğini kaydetti.
Brezilya’da 1988 anayasasından bu yana halkın ağırlıklı olarak sola yöneldiğine işaret eden Desai, sağ kanadın yalnızca bir dönem iktidarda kalabildiğini anımsattı. Jair Bolsonaro kazansaydı bile istikrarlı bir yönetim kuramayacağını vurgulayan Desai, halkın sosyal harcamalara bağımlı olduğunu ve bu kesintilerin kolayca yapılamayacağını söyledi.
Lula’nın elde ettiği sonucun bölgesel bir dalgayı temsil ettiğini vurgulayan Desai, “Lula’nın zaferi, Latin Amerika genelinde solun kaybettiği yaklaşık altı seçimin ardından kıtadaki solu yeniden güçlendirdi. Bir yükselip bir alçalan pembe dalga şimdi yeniden yükselecek” dedi. Kurumsal sermaye güçlerinin ve Kongre’deki sağ çoğunluğun baskılarına rağmen Lula’nın daha kararlı bir yönetim sergileyeceğini ekledi.
Seçim sürecinde Brezilya Yüksek Mahkemesinin oynadığı role de değinen Desai, otobüs seferlerinin aksaması nedeniyle oy verme saatlerinin uzatılması gibi adımların sürecin meşruiyetini koruduğunu belirtti. Aşırı sağın sonuçları tartışmaya açma girişimlerinin yargı organları tarafından engellendiğini ve demokratik mekanizmanın işlediğini kaydetti.
“İsrail’deki seçim, iki farklı formatta soykırım ile soykırım arasındaki bir yarıştan ibarettir”
Söyleşinin ikinci ana gündem maddesini İsrail’deki seçimler ve hükümetin izlediği çatışma siyaseti oluşturdu. Doç. Pascal Lottaz’ın sahadaki siyasi seçeneklerin şiddetin dozunu belirleme yarışına dönüştüğü yönündeki tespitine katılan Prof. Desai, tablonun son derece kaygı verici olduğunu dile getirdi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun iktidarını korumak için her yola başvurduğunu söyleyen Desai, yaklaşan seçimlerin bıçak sırtında olduğunu ifade etti. Netanyahu’nun kaybetmesi durumunda hakkındaki yolsuzluk davaları ve güvenlik zaafları nedeniyle hapis tehdidiyle karşılaşacağını belirten Desai, bu paniğin toplumu zehirlediğini dile getirdi.
Netanyahu’nun Arap seçmenlerin sandığa gitmesini tehdit gibi sunan ve Kudüs üzerinde nükleer mantar bulutu gösteren propaganda afişlerine değinen Desai, toplumdaki dönüşüme işaret etti. Bir dönem Filistinlilerin haklarını cesurca savunan bir İsrail solunun var olduğunu ancak bu kesimin tamamen silindiğini söyledi.
İsrail toplumunun ezici bir çoğunluğunun savaşı destekler hale geldiğini vurgulayan Desai, muhalefetin eleştirilerinin sadece yönteme odaklandığını belirtti. Muhalif seslerin hükümete sadece işi neden bitirmediğini sorduğunu aktaran Desai, eskinin bir deyişini hatırlatarak tanrıların yok etmek istedikleri kişilerin önce akıllarını başlarından aldığını, İsrail’in de benzer bir akıl tutulmasına sürüklendiğini aktardı.
İsrail’in İran karşısında mutlak bir zafer elde etmesinin imkansız olduğunu savunan Desai, Netanyahu yönetiminin kendisini aşırılıkçı bir köşeye hapsettiğini bildirdi. Bu durumun sadece bir liderin tercihi olmadığını, bütün bir devlet aygıtının içine girdiği ve küçülerek çıkabileceği bir tuzak haline geldiğini anlattı.
Doç. Lottaz’ın ABD’deki İsrail lobisinin rolüne dair sorusu üzerine Desai, uluslararası ilişkiler kuramcısı John Mearsheimer’ın tezlerine mesafeli yaklaştığını belirtti. Mearsheimer’ın Ukrayna krizinde Batı’nın sorumluluğunu açıkça ortaya koyan yaklaşımını takdir ettiğini ifade eden Desai, lobi açıklamasının yetersiz bir soyutlama olduğunu dile getirdi.
Gerçekçilik kuramının devleti tek parça bir aktör saydığı için sermaye sınıflarının çıkarlarını açıklamakta zorlandığını anlatan Desai, “Gerçekçilik paradigması, ABD’nin kendi ulusal çıkarlarına göre hareket etmediği olgusunu açıklayabilmek için adeta şapkadan İsrail lobisi tavşanını çıkarmak zorunda kalıyor. Oysa ABD, halkın çıkarlarını değil, kendi dev şirketler sınıfının emperyalist projesini takip ediyor” dedi.
Emperyalizmin tarih boyunca vekil güçler üzerinden iş gördüğünü ve İsrail’in bölgede batmayan bir uçak gemisi gibi konumlandırıldığını belirten Desai, bu vekil gücün bazen merkezden özerk hareket edebildiğini söyledi. Şair William Butler Yeats’in doğanın dengesini anlatan dizelerine atıfla bazen doğanın terbiyecisini dinlemediğini ve İsrail’in de kendi inisiyatifini dayatmaya çalıştığını ifade etti.
Seçim öncesinde Netanyahu’nun İran’a kapsamlı saldırılar düzenlenmesi için Washington’a yoğun baskı yaptığını ancak beklediği onayı alamadığını hatırlatan Desai, çıkarların her zaman örtüşmediğini kaydetti. ABD’de Donald Trump ve mevcut siyasi karar vericilerin petrol fiyatlarını ve enflasyonu artıracak yeni bir savaştan iç politika kaygılarıyla kaçındığını belirtti.
“Trump, neoliberallerin elli yıldır halka vurduğu darbenin yarattığı büyük öfkeyi sömürerek iktidara geldi”
Söyleşide Doç. Pascal Lottaz, jeopolitik ekonomi yaklaşımının sınıf ile devleti nasıl birleştirdiğini gündeme getirdi. Prof. Desai, geliştirdiği jeopolitik ekonomi çerçevesinin Marksistlerin ulus devleti ihmal etme eğilimine bir yanıt niteliğinde olduğunu, sınıf ile devleti aynı analiz dairesine yerleştirdiğini açıkladı.
Brezilya örneğinde olduğu gibi sınıfsal mücadelelerin çok kutupluluğu ve BRICS gibi yapıları doğrudan desteklediğini anlatan Desai, iç politikanın dış politikanın seyrini tayin ettiğini söyledi. ABD’nin Ortadoğu ve Latin Amerika’daki saldırgan hamlelerinin arkasında da derin bir iç meşruiyet krizi yattığını dile getirdi.
Donald Trump’ın iktidara gelişini ve izlediği politikaları bu mercekle değerlendiren Desai, anketlerdeki düşüşe dikkat çekti. Trump’ın göreve geldikten birkaç ay sonra halk desteğini kesintisiz biçimde kaybetmeye başladığını belirten Desai, verilen sözler ile sergilenen pratik arasındaki uçuruma işaret etti.
İşçi sınıfına istihdam, sanayileşme ve enflasyonun düşürülmesi vaatleriyle gelen bir liderin koltuğa oturur oturmaz şirketler sınıfına hizmet etmeye başladığını kaydeden Desai, neoliberal modelin sınırlarına gelindiğini söyledi. ABD halkının elli yıldır uygulanan piyasa politikalarıyla ezildiğini ve artık köklü çözümler talep ettiğini ifade etti.
Halk desteğini toparlayamayan Trump yönetiminin dikkatleri dağıtmak için zafer ilan edebileceği bir dış düşman arayışına girdiğini belirten Desai, önce Venezuela kıyılarına donanma yığıldığını hatırlattı. Aylarca balıkçı teknelerinin vurulduğunu ve uyuşturucu taşındığı iddiasıyla masum insanların hayatına kastedildiğini söyleyen Desai, sonunda dağ fare doğurdu diyerek operasyonun Nicolas Maduro’nun kaçırılması girişimine kadar vardığını anlattı.
Venezuela Devlet Başkanı Yardımcısı Delcy Rodriguez ile yürütülen temaslara değinen Desai, emperyalist planların başarısız olduğunu bildirdi. Karakas’ta Maria Corina Machado gibi bir kuklanın iktidara getirilemeyeceğinin anlaşıldığını çünkü Bolivarcı devrim dışında hiçbir gücün ülkeyi yönetemeyeceğinin görüldüğünü dile getirdi.
Latin Amerika’daki başarısızlığın ardından Washington’ın Netanyahu’nun uzun süredir dile getirdiği İran’ı vurma çağrılarına daha açık hale geldiğini aktaran Desai, Trump’ın bu vaatlere aldandığını söyledi. Netanyahu’nun harekatın sadece bir hafta sonu süreceği, bombalamalar başlayınca İran halkının ayaklanıp hükümeti devireceği yönündeki telkinlerine inanıldığını belirtti.
ABD toplumunun içinde bulunduğu bunalımın en somut belirtisinin Trump gibi bir figürün seçilmesi olduğunu vurgulayan Desai, siyasetçilerin bu kadar büyük vaatlerde bulunmak zorunda kalmasının elli yıllık neoliberal yıkımın doğrudan sonucu olduğunu kaydetti.
“İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen refah çağı, sermayenin işçi sınıfına vermek zorunda kaldığı tavizlerin sonucuydu”
Tarihsel süreci ayrıntılandıran Doç. Lottaz, Roosevelt dönemindeki Yeni Düzen politikalarının ve savaş sonrası uzlaşmanın nasıl tasfiye edildiğini sordu. Prof. Desai, 1945 sonrasındaki Keynesyen refah devletinin sermayenin gönüllü bir tercihi olmadığını, iki dünya savaşı ve Büyük Buhran’ın kapitalizmin saygınlığını yerle bir etmesi nedeniyle zorunlu hale geldiğini hatırlattı.
Büyük Buhran’dan en ağır yarayı ABD’nin aldığını belirten Desai, savaş sonrası dönemde kapitalistlerin işçi sınıfının taleplerini kısmen de olsa tanımak zorunda kaldığını kaydetti. Bu tavizlerin 1950 ve 1960’larda muazzam bir iç talep ve büyüme dalgası yarattığını, eşitsizlikleri gerilettiğini anlattı.
Bu dengenin 1970’lerde krize girmesiyle birlikte şirketler sınıfının sözcüsü olan neoliberal kadroların sahneye çıktığını söyleyen Desai, sermayenin işçilere verdiği bütün hakları tek tek geri almaya başladığını aktardı. Bu tasfiyenin halkın sisteme olan bağlılığını tamamen zayıflattığına işaret etti.
Sistemin elinde rıza üretecek maddi araçlar kalmadığında iki yönteme sarıldığını vurgulayan Desai, “Sermaye halka hiçbir maddi taviz vermediğinde iktidarını sürdürebilmek için iki araca muhtaç kalır: Ya insanları kandıracaksınız ya da onları zorla bastıracaksınız. ABD seçimlerine akıtılan milyarlarca dolar dolandırıcılık tarafına yapılan yatırımı, artan polis baskısı ve sansür ise zorbalık tarafını gösteriyor” dedi.
Toplum üzerindeki denetimin her geçen gün sertleştiğini belirten Desai; muhalif seslerin bastırılması, üniversitelerdeki sansür, göçmenlere yönelik baskınlar ve kolluk güçlerinin yetkilerinin genişletilmesinin bu sıkışmışlığın ürünleri olduğunu bildirdi.
Doç. Lottaz, Kyoto’daki konferansta ele alınan konulardan birinin de Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu düzeni yöneten ulusötesi elitler olduğunu hatırlattı. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen gibi aktörlerin sürekli uluslararası kurumların üstünlüğünü savunarak ulus devletleri işlevsizleştirdiğini ve gücü hesap vermeyen teknokratlara devrettiğini ekledi.
Prof. Desai, İtalyan düşünür Antonio Gramsci’nin kriz dönemlerinde ortaya çıkan canavarlar olarak nitelediği marazi belirtilerin bugün Batı sistemini tamamen kuşattığını belirtti. Sözde demokratik olan devletlerin artık küçücük bir finansal oligarşinin çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini kaydetti.
Vergi yükünün zenginlerden yoksullara kaydırıldığını, kuralların gevşetilerek tekellerin toplumsal sorumluluklardan muaf tutulduğunu anlatan Desai, kamu varlıklarının özelleştirme adı altında yok pahasına sermayedarlara devredildiğini aktardı. Bu mekanizmanın rantiyeci asalak bir sınıf yarattığını dile getirdi.
Finansallaşmanın yarattığı yıkımı 1999 yılında yürürlükten kaldırılan mevzuat üzerinden örneklendiren Desai, mevduat bankaları ile yatırım bankaları arasındaki ayrımın silindiğini hatırlattı. Ticari bankaların spekülasyon yapmasına izin verilmesiyle birlikte piyasaların devasa bir kumarhaneye dönüştüğünü, Goldman Sachs gibi devlerin bu süreçten güçlenerek çıktığını belirtti.
“Yapay zeka çılgınlığı, hiçbir zaman ulaşılamayacak bir hayalin peşinde kamu kaynaklarını yutan dev bir aldatmacadır”
Bugün finansallaşma, sanayisizleşme ve borç krizinin üzerine binen en tehlikeli marazi belirtinin teknoloji sektöründeki yapay zeka balonu olduğunu söyleyen Prof. Desai, meselenin teknik bir devrimden ziyade sermaye transferi niteliği taşıdığını dile getirdi. Şirketlerin genel yapay zeka veya süper yapay zeka adını verdikleri hedeflerin bilimsel bir gerçekliği bulunmadığını bildirdi.
Teknoloji şirketlerinin elinde veri merkezleri inşa etmekten başka gerçek bir strateji olmadığını savunan Desai, niceliğin bir noktada kendiliğinden niteliğe dönüşeceği ve yapay zeka cennetine varılacağı fikrinin temelsiz bir yanılsamadan ibaret olduğunu anlattı. Piyasadaki aktörlerin de bu çıkmazı yavaş yavaş fark etmeye başladığını söyledi.
Büyük teknoloji şirketlerinin hisselerinde duraksama yaşanırken donanım üreticisi Nvidia’nın hisselerinin hızla yükseldiğine dikkat çeken Desai, yatırımların karlı olup olmamasından bağımsız olarak bu şirketin çılgınca yapılan harcamalar sayesinde para kazandığını kaydetti.
Bu kontrolsüz sürecin yarattığı toplumsal maliyeti eleştiren Desai, “Trilyonlarca dolar kamu yararına kullanılabilecekken hiçbir garantisi olmayan enerji canavarı bir yapay zeka arayışına gömülüyor. Bu balon patladığında devletlerin kurtarma paketleri bile yetersiz kalacak ve faturayı yine halk ödeyecek” dedi. Elektrik fiyatlarının artırıldığını ve kaynakların heba edildiğini sözlerine ekledi.
Avrupa’da, özellikle Fransa’da sokaklara taşan gençlik protestolarını da bu tablonun bir parçası olarak değerlendiren Desai, yeni neslin çok yönlü bir kuşatma altında olduğunu belirtti. Konut krizinin gençlerin aile evinden ayrılmasını imkansız kıldığını ve bunun ciddi demografik sonuçlar doğurarak doğum oranlarını düşürdüğünü bildirdi.
Üniversite mezuniyetinin iyi bir iş getireceği vaadinin çöktüğünü vurgulayan Desai, teknoloji politikalarının yol açtığı zihinsel tahribata da işaret etti. Toplumun en tehlikeli aşamaya sürüklendiğini söyleyerek, genç kuşaklara makinelerin onların yerine öğreneceği yalanının söylendiğini ve bunun toplumsal bir ölüme yol açacağını kaydetti.
Denetlenmeyen dijital platformların gençlerde ağır ruh sağlığı sorunlarına ve intihar vakalarına zemin hazırladığını belirten Desai, büyük şirketlerin insanların ihtiyaç duyduğu şeyleri değil ellerinde kalan şeyleri pazarlamak için muazzam kaynaklar harcadığını aktardı.
Doç. Lottaz’ın Fransa’daki polis şiddetine ve devletin olağanüstü hal uygulamalarını kalıcı yasalar haline getirmesine dair sorusu üzerine Desai, liberalizmin özüne dair temel bir çözümleme yaptı. Kapitalist sistemlerde korunan tek temel özgürlüğün mülkiyet hakkı olduğunu, diğer bütün hakların buna tabi kılındığını söyledi.
Parası olanın daha büyük bir megafona sahip olduğunu ve Elon Musk gibi figürlerin ifade özgürlüğünün sıradan yurttaşlardan katbekat fazla olduğunu belirten Desai, hukukun da sermayeyi korumak üzere dizayn edildiğini dile getirdi.
Avrupa egemen sınıflarının Ukrayna’daki savaşa bağımlı hale gelmesini bu sınıfsal sıkışmışlıkla açıklayan Desai, “Avrupalı elitler savaşa bağımlı çünkü neoliberal düzeni sürdürmenin başka yolu kalmadı. Yeniden silahlanmaya dayalı bir büyüme modeli sayesinde işçilere ücret artışı vermeden, talebi genişletmeden devlet bütçesini doğrudan silah tekellerine aktarabiliyorlar” dedi.
Savaş ortamının içerideki muhalefeti bastırmak için bir kalkan olarak kullanıldığını vurgulayan Desai, Ukrayna savaşını gösteriş amaçlı bir çatışma olarak tanımladı. Bedeli Ukrayna halkının ödediğini, üretilen silahların ise eninde sonunda hayat koşullarını protesto eden sıradan Avrupalı işçilere doğrultulduğunu anlattı.
Yüz yıllık döngüler halinde Avrupa yönetici sınıflarının halktan tamamen koptuğunu ve balkondan el salladıklarında insanların neden alkışlamadığını anlayamayacak kadar yozlaştığını söyleyen Desai, sarı yelekliler ve çiftçi eylemlerinin bu öfkenin öncü işaretleri olduğunu belirtti.
“Kapitalizm yüz yıl önce son kullanma tarihini doldurdu ve artık insanlığın temel ihtiyaçlarına hizmet etmiyor”
Mevcut dünya sisteminin yüz yıldır can çekiştiğini ve son kullanma tarihinin yirminci yüzyılın başlarında dolduğunu savunan Prof. Desai, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki otuz yıllık dönemin istisnai bir parantez olduğunu ifade etti. Bu dönemin sistemin kendi maharetinden değil, tavizler vermek zorunda kalan sınıf uzlaşmasından kaynaklandığını dile getirdi.
Söz konusu altın çağda sadece Batı’nın değil, sosyalist ülkelerin ve bağımsızlığını yeni kazanan kalkınmakta olan devletlerin de hızlı bir büyüme yakaladığını anımsatan Desai, uzlaşmanın bozulmasıyla birlikte son kırk elli yılın kesintisiz bir gerilemeye dönüştüğünü aktardı.
Eşitsizliğin zirveye çıktığını ve yönetici elitlerin kibrinin sistemi taşınamaz hale getirdiğini bildiren Desai, kapitalizmin insanlığın esenliğine hizmet etme kabiliyetini çoktan yitirdiğini vurguladı.
Doç. Lottaz’ın Çin modelinin aynı dönemde sekiz yüz milyon insanı yoksulluktan kurtararak orta sınıfa taşıdığı ve Batı’ya somut bir alternatif oluşturduğu yönündeki yorumunu destekleyen Desai, kamu denetiminin hayati önemine değindi.
Çin’de çok sayıda özel şirketin ve milyonlarca küçük işletmenin faaliyet gösterdiğini belirten Desai, farkı yaratan unsurun ekonominin genel yönünü halkın refahına göre belirleyen sorumlu bir devlet aygıtı olduğunu kaydetti.
Her ülkenin kendi sosyalizm modelini inşa edeceğini belirten Desai, “Sosyalizm her toplumun kendi koşullarında yeşerecektir. Önemli olan büyümenin amacının sıradan insanların refahı olmasıdır; tıpkı Deng Şiaoping’in farenin rengine bakılmaksızın fareyi tutan kediyi makbul sayması gibi, bizim de insanlığa bolluk getirecek fareyi yakalamamız gerekir” dedi.
Piyasayı kendi haline bırakmanın kendiliğinden refah ve büyüme üreteceği inancını büyüsel düşünme olarak niteleyen Desai, bu safsatadan derhal vazgeçilmesi gerektiğini ve elli yıldır süren bu yanılsamaya karşı artık uyanma vaktinin geldiğini söyleyerek konuşmasını tamamladı.
Dünya Basını
Prof. Dr. Hudson: Trump aynı anda iki petrol cephesinde savaşamaz

Ekonomist Prof. Dr. Michael Hudson, Washington’ın Ukrayna, Çin ve İran hattındaki stratejisinin küresel enerji arzını sarsacak bir bunalıma yol açabileceğini belirtti. Avrupa’nın sanayi temelini yitirerek ABD’nin mali hakimiyetine bağlandığını vurgulayan Hudson, Batı merkezli küresel hegemonyanın sona erdiğini kaydetti.
Missouri-Kansas City Üniversitesi İktisat Bölümü Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Michael Hudson, Güneydoğu Norveç Üniversitesi İktisat, Felsefe ve Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Siyaset Bilimci Prof. Dr. Glenn Diesen’ın çevrim içi yayın programına konuk oldu.
Hudson, ABD Başkanı Donald Trump’ın Rusya, Çin ve ABD arasında tasarladığı ileri sürülen üçlü zirve girişimini, Washington’ın küresel enerji ve etki alanı hedeflerini ve Avrupa Birliği’nin içine sürüklendiği sanayisizleşme sürecini ayrıntılı biçimde değerlendirdi.
Diesen’ın küresel diplomasi eksenindeki kaymaları ve büyük güçlerin olası uzlaşma arayışlarını sorması üzerine Prof. Dr. Michael Hudson, Washington yönetiminin hamlelerinin arkasındaki temel itici gücün Basra Körfezi ve enerji piyasaları olduğunu belirtti. Hudson, meselenin Ukrayna’da bir anlaşma arayışıyla başladığına dikkat çekti.
Prof. Dr. Michael Hudson, sürecin başlangıç noktasını şu sözlerle aktardı:
“Her şey Trump’ın Ukrayna konusunda Rusya ile bir anlaşma yapmak istemesiyle başladı. Bunun arkasındaki temel saik, Trump’ın Basra Körfezi’nde İran ile bir savaşa girmeyi öngörmesidir. Trump şunun farkında: Bir yandan ABD ve Avrupa Birliği’nin Rusya’nın petrol, doğalgaz ve dizel ihracatını tecrit etme mücadelesini sürdürür, diğer yandan da Basra Körfezi ülkeleriyle, petrol ihracatını kapatarak yanıt verecek olan İran ile savaşa girerse, bu durum birkaç yıl sürecek bir dünya ekonomik bunalımına yol açacaktır.”
Hudson, küresel petrol arzındaki dengelerin bu türden bir çifte çatışmayı kaldıramayacağını vurguladı. OPEC ülkelerinden gelen küresel petrol arzının yüzde 20’sini kesip aynı anda Rusya’yı tecrit etmenin mümkün olmadığını kaydetti.
Bu senaryonun tüm dünyayı iktisadi ve mali bir kargaşaya sürükleyeceğini söyleyen Hudson, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bütün dünya; Asya ekonomilerini, küresel çoğunluğu, küresel güneyi bir ekonomik krize, ödemeler dengesi krizine ve bunun sonucunda bir borç krizine sürüklediği için ABD ve Avrupa’ya sırtını döner. Bu yüzden Trump, aynı anda iki petrol cephesinde birden savaşı göze alamayacağının farkında. Buradaki asıl hedefi Rusya değil, İran. İşte bu sebeple bu planı Çin’i de kapsayacak biçimde genişletmeye ve Amerikan basınında Yalta 2.0 olarak adlandırılan üçlü bir düzenlemeye dönüştürmeye çalıştı.”
Hudson, tasarlanan bu planın yalnızca NATO’nun Ukrayna’daki savaşına yönelik ABD müdahalesini sona erdirip faturayı Avrupa Birliği’ne kesmekle kalmadığını ifade etti. Trump’ın şahsi mali çıkarlarını da gözettiğini dile getiren Hudson, “Trump, Rusya ile yapılacak bir anlaşmadan fazladan bir milyar dolar kazanmaya çalışıyor. Özel anlaşmaları sayesinde başkanlığı döneminde şahsen iki buçuk milyar dolar kazandı. Eğer Ukrayna’daki ya da daha önce Ukrayna’nın doğusu olan Rusya topraklarındaki maden hakları veya hammadde ve nadir toprak elementleri konusunda Rusya ile anlaşma yapabilirse, Beyaz Saray’da bir araya getirdiği çevreyle ve mali destekçileriyle birlikte şahsi çıkar sağlayabileceğini düşünüyor” diye konuştu.
“Trump nüfuz alanı derken, Avrupa üzerindeki hakimiyetini sağlama almayı kastediyor”
Prof. Dr. Michael Hudson, Çin’in bu plana dahil edilmek istenmesinin arkasında Avrupa Birliği’nin tutumunun yattığını belirtti. Avrupa’nın Rusya’ya karşı yürüttüğü mücadelenin Çin’e doğru genişlediğini ifade eden Hudson, Washington’ın Avrupa pazarını tamamen Amerikan tekellerine bağlamak istediğini aktardı.
Hudson, ABD’nin Avrupa politikasındaki teknolojik ve iktisadi baskıları şu sözlerle özetledi:
“Trump, Rusya’dan petrol, doğalgaz ve diğer malzemelerin ithalatını durdurmuş olan Avrupa Birliği’nin bu tutumu Çin’e de teşmil etmesinde ısrar ediyor. Avrupa’nın Çin menşeli bilgi teknolojilerini, yapay zekayı veya internet altyapısını ithal etmemesini, başta internet ve yapay zeka olmak üzere her alanda Amerikan tekellerine bağımlı kalmayı kabul etmesini istiyor. Avrupa’nın, hiçbir vergi ödememek üzere düzen kurmuş olan Meta, Google ve diğer ABD şirketlerine vergi koymasını engellemeye çalışıyor. Avrupa’nın kendi kendine yetebilen, bağımsız bir internet, yapay zeka ya da bilgi teknolojisi geliştirmesinin önüne geçmek istiyor.”
Tarihsel örneklere değinen Hudson, Trump’ın 19. yüzyılda Britanya ve diğer Avrupa ülkelerinin Napolyon Savaşları’nın bittiği 1815’ten Birinci Dünya Savaşı’na kadar büyük bir savaşı engelleyen nüfuz alanları paylaşımını model aldığını söyledi.
Buna karşın planın özündeki niyeti şu ifadelerle açıkladı:
“Trump nüfuz alanı derken, aslında Amerika’nın Avrupa, Japonya ve Güney Kore üzerindeki nüfuz alanını sağlama almayı ve buraları kilitlemeyi kastediyor. Rusya ve Çin tarafında ise doğal olarak bir çekince var; nüfuz alanları paylaşımıyla ilgilenmediklerini söylüyorlar. Rusya, Avrupa’yı zerre kadar umursamıyor. Rusya, Birleşik Devletler’e ‘Hepsi sizin olsun’ diyerek anlaşmaya varmaktan gayet memnun. Artık Avrupa’ya petrol ve doğalgaz ihraç edemeyecekleri gerçeğini kabullendiler; çünkü Basra Körfezi’ndeki petrol kriziyle birlikte önümüzdeki birkaç yıl boyunca tüm dünyada petrol, doğalgaz, dizel ve gübre kıtlığı yaşanacak. Dolayısıyla Rusya’nın çok sayıda müşterisi var, yönünü doğuya dönüyor. Rusya’nın tek istediği kendi haline bırakılmak.”
Hudson, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un konuşmalarının bu tabloyu doğruladığını kaydetti. Ukrayna’da barış istemenin Rus yanlısı olmak şeklinde yaftalanmasının Rusya’nın çıkarlarını zedelemediğini, zira Moskova’nın Avrupa’ya ilgisini bütünüyle kaybettiğini belirtti.
Trump’ın ticari planlarının Kuzey Akım boru hatlarına uzandığını ifade eden Hudson, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Trump, Rusya ile konuşurken Gazprom ve Lukoil yatırımlarına işaret ediyor. Eğer Avrupa’dan gerçekten çekilmek istiyorsanız, şu anda atıl duran Kuzey Akım haklarını bize satın diyor. Kimse bu hatları kullanmıyor, çünkü Avrupa liderlerine kendi kıtaları için ekonomik intihar anlamına gelen kararları aldırdık. Macron, Merz ve Britanya İşçi Partisi kendi şahsi çıkarları için bunu yapmaya dünden razı oldu. Trump, ‘Bu hakları bize satın ki biz de Avrupa’ya artık Rusya ile savaşmanıza gerek kalmadı diyebilelim’ düşüncesinde.”
Avrupa’daki mevcut iktidarların taban kaybettiğini vurgulayan Hudson, iki yıl içinde savaş yanlısı partilerin yerini Avrupa’nın kendi çıkarlarını gözeten ve Rus gazı almak isteyen partilere bırakacağını dile getirdi.
Bu noktada Amerikan sermayesinin devreye sokulmak istendiğini belirten Hudson, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Eğer Donald Trump’ın ailesi ve siyasi destekçileri Kuzey Akım boru hattını ve oradaki bağlı varlıkları satın alabilirse, o zaman Avrupa’ya Rusya ile ticaret yapabileceklerini söyleyebilirler. Ancak Rusya artık Avrupa’ya indirimli fiyat uygulamayacaktır, çünkü buna mecbur değil. Tıpkı Hindistan’a artık indirimli fiyat vermeyeceği gibi dünya genelinde petrol, doğalgaz, dizel ve gübre fiyatları yükselecektir. Amerikalı yatırımcıların Kuzey Akım’ı devralması, Avrupa’nın ödemek zorunda kalacağı faturaya tekel taşıma maliyetlerini ekleyerek devasa bir kâr elde etmeleri anlamına gelecektir. Rusya’nın dikkatle kaçındığı bu tekel fiyatlandırmasını ABD uygulayabilecektir. Üstelik ABD’nin elinde siyasi bir boğma noktası bulunacaktır; Rus petrolü ve gazı alan herhangi bir Avrupa ülkesine giden vanayı kapatıp onlara Almanya ekonomisine yaşatılanın aynısını yapabilirler.”
Hudson, Washington’ın Rusya ve Çin ile nüfuz alanları belirleme arayışının, Avrupa’nın kendi çıkarlarını fark edip büyümenin merkezine yönelmesini önleme amacı taşıdığını söyledi.
“Yatırım demek denetim demektir; bu denetim hem iktisadi hem de siyasidir”
Siyaset Bilimci Prof. Dr. Glenn Diesen, İtalya’nın eski başbakanı ve Avrupa Komisyonu eski başkanı Romano Prodi’nin de benzer bir öngörüde bulunduğunu hatırlattı. Prodi’nin, Kuzey Akım yeniden faaliyete geçmeden önce Amerikalıların boru hattına yatırımcı olarak girmek isteyeceğini söylediğini aktaran Diesen, Rusya’nın geçmişte Avrupa ile bütünleşmeyi Avrasya güvenlik mimarisine giden bir adım olarak gördüğü için indirim uyguladığını, ancak artık bu yaklaşımdan vazgeçtiğini dile getirdi.
Diesen, yakın zamanda Moskova’da düzenlenen Valday toplantısında Putin’in Avrupalıların artık Çin ve Hindistan ile rekabet etmek zorunda kalacağını söylediğini belirtti. Avrupa’nın kendi geleceğini yönetme ve özerklik kazanma ihtimaline değinen Diesen, Amerikan nüfuz alanına girmenin Avrupa ekonomilerine etkisini sordu.
Prof. Dr. Michael Hudson, mülkiyet ve denetim ilişkisine vurgu yaparak yanıt verdi:
“Avrupa, Amerikalıların Kuzey Akım’ı satın almasını basit bir yatırım olarak görüyor. Yatırım demek denetim demektir; bu denetim hem iktisadi hem de siyasidir. Asıl soru şu: Avrupa, Rusya’nın kıtayı işgal edebileceği ve bu yüzden Ukrayna üzerinden Rus ordusuna karşı savunma savaşı verilmesi gerektiği yönündeki bu hayali paralel evrende daha ne kadar yaşayabilir? Hiçbir ülke artık başka bir ülkeyi işgal etmeyi göze alamaz. Rus birlikleri Polonya üzerinden geçerken parçalanır; Rusya’nın Avrupa’dan kazanacağı hiçbir şey olmadığını düşünmek mantık dışıdır. Rusya’nın tek istediği askeri bütçesini azaltabilmek için yalnız bırakılmaktır.”
Avrupa ülkelerinin de kendi askeri harcamalarını düşürmesi gerektiğini kaydeden Hudson, kıtadaki ekonomik sıkıntılara dikkat çekti. Paris başta olmak üzere Fransa’da ve İtalya’da grev ve gösterilerin sürdüğünü ifade etti.
Hudson, halk tepkisinin nedenlerini şu cümlelerle açıkladı:
“Bütün bunlar, Avrupa Birliği’nin kendi kendisine dayattığı tuhaf parasal ve mali kısıtlamalar yüzünden hükümetlerin harcamaları kısmasından kaynaklanıyor. Avrupa, sosyal harcamalarını tam da enflasyonun yükseldiği bir dönemde kesti. Bu enflasyon para politikasından değil, Trump’ın dünya petrol ticaretinin denetimini elinde tutmak için Rusya ve İran’a karşı yürüttüğü savaştan kaynaklanıyor. Savaş karşıtı kesimler, evlerini aydınlatmak ve ısıtmak için daha fazla para ödemek zorunda kalan hanelerin ve sanayinin desteklenmesini talep ediyor.”
Hudson, Basra Körfezi’ndeki petrol ticaretinin kesintiye uğramasının, ABD ve Avrupa Birliği’nin Rusya’ya karşı Ukrayna üzerinden rafinerileri hedef alarak yarattığı kesintiden çok daha ağır sonuçlar doğuracağını ifade etti. Faturanın ABD’ye değil Avrupa’ya çıktığını belirten Hudson, kıtadaki siyasi propagandanın sınırlarına işaret etti.
Avrupa medyasının her olumsuzluğu Moskova’ya bağlama çabasını eleştiren Hudson, şöyle devam etti:
“Fransa’da halkın okullara ayrılan bütçenin kısılmasına ya da artan hayat pahalılığına karşı emeklilik gelirlerinin dondurulmasına gösterdiği tepkinin Rus kışkırtması olduğu söyleniyor. İnsanların kendi çıkarlarını savunması için Rus kışkırtmasına ihtiyacı yoktur. Göstericilerin Rusya’nın ya da Çin’in jeopolitik bir kazanım elde edip etmeyeceğini umursadığını sanmıyorum. Onların istediği, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yürürlükte olan sosyal demokrat kazanımların korunmasıdır. Yaşam standartlarını koruma, artan ücretler, iş gücü verimliliği ve istihdam gibi yükümlülüklerin tamamı bir kenara atılıyor; bunun yerine hayali Rus savaşına karşı askeri şirketleri zenginleştirmek için gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 5’inin savunmaya harcanması dayatılıyor.”
Uluslararası borsalarda Avrupa savunma sanayisi hisselerinde satış dalgası yaşandığına değinen Hudson, yatırımcıların bu askeri planların hayata geçmeyeceğini kavradığını belirtti.
Mevcut iktidarların iki yıl içinde görevden uzaklaşacağını öngören Hudson, savaş yanlısı grupların tehlikeli adımlar atabileceğini ifade etti:
“Görevdeki savaş yanlısı yönetimler, ‘İki yıl sonra seçimi kaybedeceğiz, bu bizim savaş için son şansımız, tüm Avrupa’nın atom bombalarıyla yok olması için son fırsatımız’ deme noktasına geliyor. Akıl dışı görünse de Rusya ile savaşa girmek için son çarelerini zorlayabilirler. Fransa, Almanya ve Britanya’yı yöneten partiler koltuklarını kaybedecek. Asıl büyük tehlike, bu partilerin Rus deniz taşımacılığına yönelik saldırılarını hızlandırma ihtimalidir. Finlandiya, İsveç, Baltık ve İskandinav ülkelerinin Baltık Denizi’ni bir NATO gölüne dönüştürme ve Rus gemiciliğini engelleme hazırlıklarını görüyoruz.”
Kaliningrad limanının Rusya için hayati önemde olduğunu hatırlatan Hudson, Rusya’nın petrol tankerlerini Avrupa dışındaki ülkelere sevk etme hakkını korumak için askeri tedbirler aldığını vurguladı. Tankerlerin yanına uçak konuşlandırıldığını, bir Estonya gemisinin Rus tankerini ele geçirme girişiminin durdurulduğunu kaydetti.
Bu tür hamlelerin açık bir savaş ilanı niteliği taşıdığını dile getiren Hudson, sözlerini şöyle tamamladı:
“Böyle bir savaş çok kısa sürer ve son derece kanlı olur. Rusya elinden gelen her şeyi yaparak ‘Biz sizinle ilgilenmiyoruz, sizden bir şey istemiyoruz, sizinle hiçbir işimiz yok’ mesajı veriyor. Kendimizi Avrupa kültürünün bir parçası haline getirebileceğimizi düşündüğümüz için kendi kendimize kızıyoruz diyorlar. Avrupa kültürünün neye dönüştüğünü gördüler: Amerikanlaşmış, maliyet odaklı, emek karşıtı, küçülen ve aydınlanma çağındaki demokratik niteliklerini yitirmiş bir yapı. Rusya yalnızca rahat bırakılmak istiyor. Eğer bizi tehdit eder ve zarar verirseniz, bağımsızlığımızı korumak için karşılık vermek zorunda kalırız diyorlar.”
“Avrupa liderleri yeni Ukrayna olmak istiyor”
Prof. Dr. Glenn Diesen, Avrupa’daki karar alıcıların Rusya ile ABD arasında Ukrayna üzerinden varılabilecek bir uzlaşmayı baltalama ihtimalini sordu. Rus varlıklarına el konulması veya gemilere müdahale edilmesi gibi adımların savaşa yol açıp açmayacağını gündeme getirdi.
Prof. Dr. Michael Hudson, Avrupa yönetimlerinin tutumunu sert bir dille eleştirdi:
“Avrupa liderleri yeni Ukrayna olmak istiyor. Amerika’da bu durum şöyle ifade ediliyor: Amerika, Rusya’ya karşı son avroya kadar savaşmaya hazır. Tıpkı Ukrayna’da ne Avrupa’nın ne de Amerikalıların umursadığı halkın son ferdine kadar savaşması için Zelenskiy yönetimini başa getirdikleri gibi, şimdi de Amerikan yönetimi Rusya ve Çin’e karşı mücadelede Avrupa sanayisinin ve ekonomik fazlasının son avrosuna kadar savaşmaya niyetli.”
Hudson, son dönemde Avrupa Birliği ile Çin arasında hibrit ve elektrikli araç ticaretine dair yapılan müzakerelere işaret etti. Basra Körfezi’ndeki gerilim ve Rusya’nın tecrit edilmesi sebebiyle dizel, petrol ve gaz fiyatlarının artmasının elektrikli araçlara yönelimi hızlandıracağını vurguladı.
Elektrikli araç üretiminde Çin’in belirleyici konumda olduğunu söyleyen Hudson, yaptırımların ülkeler üzerindeki etkisini şöyle açıkladı:
“Yaptırımın etkisi nedir? Yaptırımlar ülkeleri kendi kendilerine yetmeye zorlar. Avrupa’nın yaptırımları, Rusya’nın kendi bağımsız sanayisini kurmak için uygulayabileceği korumacı gümrük tarifelerinin gördüğü işlevi gördü. Ancak Çin aynı durumda değil; Avrupa’yı hâlâ otomotiv, sanayi ve hammadde ihracatı için önemli bir pazar olarak görüyor. Çin, Avrupa’ya ‘Bizimle kavganız aslında Amerika’nın kavgasıdır; onlar dünyanın tek hakimi olmak istiyor’ mesajını veriyor.”
Çin’in otomobil ihracatını sınırlamayı kabul ettiğini, ancak karşılığında Avrupa’nın uygulayabileceği yasa dışı tarifelere karşı Dünya Ticaret Örgütü’ne başvurma hakkını koruduğunu belirtti.
Avrupa kimya sektörünün benzer anlaşmalar talep etmesine rağmen bunun gerçekleşemeyeceğini vurgulayan Hudson, şu ifadeleri kullandı:
“Avrupalılar kendi kimya sanayilerini bizzat kendileri yok etti. Çünkü kimyasallar büyük ölçüde petrol ve doğalgazdan üretilir. Hatta petrol ürünü olmayan maddeler için bile sülfürik asit gerekir ve bu da petrol rafinerisinin yan ürünüdür. Dolayısıyla Çin karşısındaki rekabet gücü kaybınızın suçunu bize atamazsınız; üretim maliyetlerinizi kendi politikalarınız yüzünden artırdınız. Avrupa liderleri serbest ticaret teorisini çöpe atıp ucuz pazardan mal alma ilkesini reddetti. İthalatı aşırı üretimin sonucu, aşırı üretimi de devlet desteğinin sonucu olarak tanımladılar. Oysa Avrupa tarımını, Amerika ise sanayisini sübvanse ediyor.”
Hudson, Pekin yönetiminin bu mantığa karşılık Avrupa’ya hammadde tedarikini kesme hakkını saklı tuttuğunu belirtti. Eğer Avrupa kendi içine kapanmak istiyorsa nadir toprak elementlerini, galyumu, tungsteni ve ilaç hammaddelerini kendisinin üretmesi gerekeceğini hatırlattı.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in ABD ile yaptığı anlaşmaları eleştiren Hudson, şunları kaydetti:
“Avrupalı şirketler Çin’e yatırım yaptı, çünkü pazar oradaydı. Şimdi ise Amerika’ya yatırım yapmaları söyleniyor. Von der Leyen’in Trump’ın tarife tehditlerine boyun eğerek verdiği yatırım sözlerinin hayata geçirilmesi imkansız. Çünkü ABD sanayi açısından rekabetçi değil; ekonomisini aşırı maliyetli bir rant yapısına dönüştürdü. Yüksek konut kiraları, ipotek faizleri, fahiş sağlık sigortası ve eğitim masrafları yüzünden Avrupa şirketlerinin ABD’de karlı üretim yapması mümkün değildir. Ne Avrupa ne de Japonya ve Güney Kore ABD’ye vadettikleri devasa yatırımları gerçekleştirebilir.”
Hudson, dünyanın en büyük resmi borçlusu haline gelen ABD’nin piyasa verimliliğiyle gelir elde etme kabiliyetini yitirdiğini, geriye yalnızca kaos çıkarma ve diğer ülkelerin kalkınmasını engelleme gücünün kaldığını ifade etti.
“Amerika’nın Ortadoğu’dan kovulduğu görülüyor”
Siyaset Bilimci Glenn Diesen, ABD’nin iktisadi rekabet yeteneğini kaybettikçe askeri gücüne sarılarak ayrıcalıklı nüfuz alanları yaratmaya yöneldiğini belirtti ve Washington’ın Ortadoğu’daki geleceğini sordu.
Prof. Dr. Michael Hudson, bölgedeki dengelerin kökten değiştiğini ifade ederek şu tespitlerde bulundu:
“Amerika’nın Ortadoğu’dan kovulduğu görülüyor. Batı Asya’da Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve temelleri 19. yüzyılın sonunda atılan Avrupa sömürgecilik mirası sona eriyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin geçmişte kaldığı görülüyor. İran bölgede yükselen güç konumunda. Britanya ve Fransa’nın bölgeye askeri unsurlar göndermesi, Ortadoğu’nun ABD’den koparken Avrupa’nın sömürgeci mirasından da ayrıldığını gösteriyor.”
Batı Asya’nın yanı sıra Afrika’nın da Fransa’nın parasal etki alanından çıktığına işaret eden Hudson, Rusya ve Çin’in desteğini alan bölge ülkelerinin enerji kaynaklarını küresel çoğunluğa yönlendireceğini belirtti.
Hudson, Ortadoğu’daki savaşın küresel bölünmenin bir parçası olduğunu vurguladı:
“Basra Körfezi’ndeki bu savaş, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan emperyalizmine devredilen Avrupa sömürgeciliği mirasından kopuşun bir parçasıdır. Avrupa, Rusya ile ilişkilerinde olduğu gibi bu süreçte de tamamen dışarıda kalacaktır. Avrupa; Batı Asya, Afrika ve diğer ülkeler olmadan Birleşik Devletler dışında kiminle ticaret yapabilir? Kendisini Trump’ın Rusya’ya, İran’a ve nihayetinde Çin’e karşı yürüttüğü savaşlara hapsediyor. Ukrayna’nın Rusya’yı askeri olarak yenme ihtimali bulunmadığı gibi, Batı’nın dünya ekonomisindeki mutlak hakimiyetini sürdürme şansı da kalmadı.”
Hudson, dünyanın geri kalanının yeni bir uluslararası ekonomik düzen kurmak için kurumlar geliştirdiğini, ABD ve Avrupa’nın ise bu tartışmaların dışında kalarak kendilerini tecrit ettiğini sözlerine ekledi.
Programın kapanış bölümünde Diesen, Batı dünyasının çok kutuplu düzene intibak edemediğini ve askeri reflekslere sığındığını ifade ederek nihai değerlendirmesini sordu.
Prof. Dr. Michael Hudson, krizin temelinde iktisadi modelin çöküşünün yattığını vurguladı:
“Avrupa’nın yaşadığı siyasi kriz temelde mali bir nitelik taşıyor. Avrupa ve Amerikan sanayi kapitalizmi maliye kapitalizmine dönüştü; ekonomiler sanayisizleşti. Yeniden sanayileşmenin tek yolu finansallaşmayı geriye sarmaktır. Ancak bu da birikmiş devasa borç yükünü silmeden yapılamaz. 1980’lerden bu yana kamu hizmetlerinin, ulaşımın ve iletişimin özelleştirilerek yüksek maliyetli tekellere dönüştürüldüğü bir yapıda dünya ile nasıl rekabet edebilirsiniz? Sanayi kapitalizminin karma ekonomi mantığına, kamunun temel altyapıları ve kredi sistemini yatırımı, büyümeyi ve yaşam standartlarını destekleyecek şekilde yönettiği anlayışa dönülmelidir. 19. yüzyıl klasik iktisadının temelinde yer alan rant kuramı ve değer teorisi müfredattan silindi. Bu bilinç değişimi sağlanmadan çıkış yolu bulunamaz.”
Dünya Basını
Prof. Hudson: ABD’nin Körfez’deki seksen yıllık himaye devri resmen bitti

Prof. Dr. Leila Hudson, Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın yayınında Batı Asya’daki son askeri ve siyasi gelişmeleri kapsamlı biçimde değerlendirdi. Hudson, ABD’nin Körfez’deki tahliyeleri ile İsrail’in hava sahası ihlallerinin yaklaşan seçimler öncesinde İran’a yönelik yeni bir saldırı ihtimalini kuvvetlendirdiğini belirtti.
Batı Asya genelinde askeri hareketlilik tırmanırken, bölge ülkeleri arasındaki diplomatik temaslar ve sahadaki çatışmalar yeni bir evreye işaret ediyor.
Arizona Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Leila Hudson, Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Tarafsızlık Çalışmaları adlı yayınına katılarak Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Filistin kökenli bir tarihçi ve antropolog olan, Doğu Akdeniz ile Suriye üzerine kapsamlı araştırmalar yürüten Prof. Dr. Hudson, bölgenin fiili çatışmaların her an yeniden patlak verebileceği bir eşikte durduğunu belirtti. Bölgedeki mevcut askeri hareketliliği ele alan Hudson, “Şu dakika itibarıyla doğrudan ve yoğun bir çatışma yaşanmıyor olabilir ancak bugünkü olayları takip eden çok sayıda analist, yeniden başlayacak askeri eylemlerin eşiğinde olduğumuzu düşünüyor” dedi.
Sahadaki askeri faaliyetlerin endişe verici bir tablo çizdiğini kaydeden Hudson, farklı cephelerde eşzamanlı hareketlilik gözlendiğini aktardı. Hudson, “İsrail uçaklarının Suriye ve Irak hava sahasını ihlal ettiğini, hatta İran’a yönelik olası bir hava saldırısının parçası olarak gerekli görülen havada yakıt ikmali adımlarını attığını gördük; gerçi bu uçaklar daha sonra geri dönerek operasyonu tamamlamadı. Aynı zamanda son saatlerde, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz araçlarına dönük saldırıların çıkış noktalarından biri sayılabilecek, yoğun Beluç nüfusunun yaşadığı İran’ın kıyı kenti Sirik’e yönelik bir saldırı haberi aldık” değerlendirmesini yaptı.
Yemen ve Suudi Arabistan hattındaki gerilimin sürdüğünü belirten Hudson, Ensarullah hareketinin Suudi Arabistan’daki sivil hedeflere yöneldiğini ve son saatlerde Dammam’daki bir sivil havalimanına saldırı gerçekleştirildiğini ifade etti. Bölgenin bütününe bakıldığında Filistin’deki insani krizin derinleştiğine dikkat çeken tarihçi, Gazze Şeridi’nde ticari ve tarımsal ürünlerin raflara ulaşmasını engelleyen kuşatma taktiklerinin yeniden devreye sokulduğunu aktardı.
Gazze’de yaşanan son açlık safhasından sonra kısmi bir rahatlama sağlansa da sınırların gıda ve diğer temel insani mallara kapatılmasının bölge halkında büyük bir endişe yarattığını vurgulayan Hudson, bu durumun çarşı ve pazarlara doğrudan yansıdığını ifade etti. Hudson, aynı süreçte güney Lübnan ve Batı Şeria’daki saldırıların hız kazandığını, son saatlerde aralarında gazetecilerin de yer aldığı çok sayıda sivil unsurun hedef alındığını söyledi.
“Hem Netanyahu hem de Trump seçimleri kaybederlerse yalnızca makamlarını değil özgürlüklerini de yitirebilir”
Bölgedeki askeri tırmanışın siyasi takvimle doğrudan kesiştiğini vurgulayan Prof. Dr. Leila Hudson, hem İsrail’de hem de ABD’de yaklaşan seçimlerin karar vericiler üzerindeki baskıyı artırdığını belirtti. Lottaz’ın ABD’deki Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasındaki dış politika sürekliliğine dair sorusunu yanıtlayan Hudson, meseleye yalnızca kurumsal gelenekler zaviyesinden bakmanın eksik kalacağını kaydetti.
Seçim süreçlerinde bireysel aktörlerin kendi kaderlerini kurtarma telaşına kapılabileceğini ifade eden Hudson, “Kuşbakışı veya son derece soyut bir düzlemden baktığınızda politikaların değişmeyeceği tespiti doğru gelebilir. Ancak karşınızda yalnızca kendi siyasi sistemlerindeki politikaların devamlılığını düşünen değil, kendi şahsi ikballerini gözeten Netanyahu ve Trump gibi gerçek aktörler ile onların yakın çevreleri var” diye konuştu.
Liderlerin şahsi gelecek kaygılarının bölgesel hesapları karmaşıklaştırdığını söyleyen Hudson, “Yaklaşan seçimlerde bir yenilgiye uğramaları halinde her iki aktörün de kaybedeceği çok şey bulunuyor. Yalnızca siyasi makamlarını değil, belki de özgürlüklerini ve bölgesel ile küresel meseleleri sevk ve idare ettikleri konumlarını kaybetme ihtimaliyle karşı karşıyalar. Bu vaziyet, bahsi geçen siyasi aktörleri çok daha öngörülemez kılıyor” dedi.
Siyaset bilimindeki klasik kavramlara atıfta bulunan Hudson, “Tel Aviv veya Washington’daki yerleşik siyasi kültürde hiçbir şeyin değişmeyeceği yönündeki o soyut bakış açısına karşın, Reagan dönemine kadar uzanan ‘ekim sürprizi’ klişesine kapımız hâlâ açık. ABD seçimlerinden önceki son haftalarda ve hemen öncesine denk gelen İsrail seçimleriyle birleştiğinde, son derece sorumsuz, gerilimi tırmandırıcı ve başka şartlar altında öngörülebilir olan durağan bir yapıda belirli etkileri tetiklemek üzere tasarlanmış tertipler görebilirsiniz” uyarısında bulundu.
Askeri uzmanların gün boyu sahadaki gelişmeleri tartıştığını hatırlatan Hudson, İsrail’in Suriye hava sahası üzerindeki manevralarının ve blöflerinin, yaklaşan sandık süreci öncesinde İran’a yönelik bir saldırı işareti taşıyabileceğini dile getirdi. Böyle bir askeri hamlenin, ABD yönetimini seçim öncesinde veya ara seçimlerin hemen ardından İran’a karşı saldırıya dahil etmeyi hedefleyebileceğini sözlerine ekledi.
Bölgeden gelen bir diğer önemli işaretin diplomatik tahliyeler olduğunu bildiren Hudson, “Şu anda gördüğümüz çok önemli bir başka gelişme daha var, o da ABD’nin Körfez ülkelerindeki diplomatik personelini tahliye etmesi kararıdır. Bu emir son birkaç saat içinde geldi. Aileleri bölgeden çıkardıklarında ve kalan Körfez üslerindeki hava unsurlarının bir kısmını tahliye ettiklerinde, bu durum çok daha sıcak ve doğrudan bir askeri harekatın yolda olduğuna işaret sayılabilir” dedi.
“İranlılar tüm dünyaya son derece stratejik, rasyonel, doğrudan ve ölçülü olduklarını gösterdi”
Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Tahran yönetiminin geçmişteki çatışmalarda sergilediği tutuma ve doğrudan çatışmadan kaçınma eğilimine ilişkin sorusunu yanıtlayan Hudson, İran’ın askeri ve kurumsal yapısının dışarıdan görünenin aksine yüksek bir disipline dayandığını belirtti. Tahran’ın stratejik reflekslerini değerlendiren Hudson, “Bu talihsiz ve son derece tehlikeli gelişmeleri izleyen bütün ciddi gözlemciler, İran’ın son derece stratejik, taktiksel ve büyük bir stratejik dönüşümde asla ilk hamleyi yapan taraf olmamayı içeren teşkilatlanma ve disiplininden önemli dersler çıkardı” ifadelerini kullandı.
Bu yaklaşımın olası bir saldırıya karşı sessiz kalınacağı anlamına gelmediğini kaydeden Hudson, “Bu ölçülü tutum, bundan sonraki süreçte çok ciddi ve kitlesel bir yanıt verilmeyeceği anlamına gelmiyor. Hatta bazı uzmanlar, gelişen bir ABD veya İsrail saldırısı bağlamında Tahran’ın önleyici bir saldırı gerçekleştirmesinin dahi ihtimal dışı olmadığını söylüyor” dedi.
Hudson, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü: “İranlılar eylemlerinin sırası ve zamanlaması bakımından öngörülebilir, stratejik, rasyonel, doğrudan ve ölçülü olduklarını bütün dünyaya fiilen gösterdi. Bölgedeki diğer aktörlerin de aynı stratejik disiplini korumaya çalıştığını düşünüyorum. ABD ve İsrail tarafında aktörlerin tamamen öngörülemez olduğu, yaklaşan seçimlerin çözüp çözemeyeceği belirsiz olan parçalanmış siyasi sistemlerin içinde yer aldığı böylesine istikrarsız bir ortamda, bölgesel güçler erken bir askeri angajmana girmemeye gayret ediyor.”
Washington’daki karar alma mekanizmasındaki çözülmelere işaret eden Hudson, dönemin yönetim kadrosundaki zafiyetlerin altını çizdi. Hudson, “Başkomutan sıfatını taşıyan bir başkanın etrafında, tamamen yozlaşmış dalkavuklardan oluşan bir güruh yer alıyor; aynı zamanda kendi hükümetinin sonuyla karşı karşıya kalan çaresiz Netanyahu tarafından yönlendirilme ihtimali bulunuyor” eleştirisini getirdi.
Bu süreçte Moskova hattındaki diplomasinin de canlandığını belirten Hudson, Rusya ve Ukrayna geriliminin son günlerdeki seyrine bağlı olarak baş döndürücü bir diplomasi trafiği yaşandığını söyledi. Donald Trump’ın yakın çevresinde yer alan emlak yatırımcısı Steven Witkoff’un Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir araya geldiğini, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un ise Tahran’da İran Cumhurbaşkanı ile temaslarda bulunduğunu aktardı.
Trump’ın danışman kadrosu içinde farklı bir kanadı temsil eden Tom Barrack’ın temaslarına da değinen Hudson, “Tom Barrack, Katar ve Suriye hattında temaslar yürüten, farklı bir anlayışı temsil eden bir isim. Kendisi Lübnan kökenli, fazlasıyla Amerikalılaşmış bir milyarder. Kendisinin Osmanlı İmparatorluğu’na karşı nostaljik bir sempatisi olduğu aktarılıyor ve Witkoff ile Kushner tarafından yürütülen çizgiye kıyasla biraz daha incelikli bir diplomasiyi temsil ediyor. Mevcut dönem, yönetimin farklı parçalarının birbiriyle yarışan gündemlerini açığa vurabilir” dedi.
“Yemen’deki terlikli askerlerin hafif donanımı geniş bir yerel direniş kapasitesini yansıtıyor”
Savaşın askeri örgütlenme biçimlerine odaklanan Prof. Dr. Leila Hudson, ABD ile müttefiklerinin merkezi ve son derece maliyetli komuta yapılarıyla bölgedeki asimetrik güçlerin esnek modellerini karşılaştırdı. İsrail’in hedef gözeterek üst düzey komuta kademesini ortadan kaldırma taktiğine değinen Hudson, bu yöntemin tabandaki askeri işleyişi durduramadığını savundu.
İran’ın savaşa hazırlık safhasında karar alma yetkilerini yerel birimlere dağıttığını ifade eden Hudson, “Savaşın ilk günlerinde ve sonrasında gördüğümüz o acımasız lider kadrosunu yok etme stratejisinin ardından, İran’daki yönetim yapılarının nasıl evrildiğini anlamaya çalışıyoruz. İran, karar alma gücünü farklı kurumlara, ordunun çeşitli kollarına ve vilayetlere dağıtarak yetkiyi yerel düzeye devretti” açıklamasında bulundu.
Sosyal medyada yayılan spekülasyonlara da değinen Hudson, “Sosyal medyada, yaklaşan seçimler öncesinde İran’a bir saldırı yapılabileceği beklentisiyle ‘ölü el’ adı verilen stratejinin yürürlüğe girdiğine dair bazı iddialar gördüm. Sovyetler Birliği ve Rusya kökenli bu doktrin, tepe kademedeki kayıplara karşı karar alma mekanizmasının doğrudan en alt operasyonel birimlere bırakılmasını öngörür. Bu paylaşımların gerçeği yansıtmadığını veya asılsız olduğunu düşünsem de bölgedeki gerilimin boyutunu göstermesi açısından çarpıcıdır” dedi.
Benzer bir yapının Yemen’deki Ensarullah hareketinde de gözlemlendiğini ifade eden Hudson, askeri piramidin basıklaştırılmasının çatışma dinamiğini kökten değiştirdiğini söyledi. Hudson, “Yemen’deki askeri manzaraya baktığınızda pikap sürüleri, hafif piyade silahları, ucuz insansız hava araçları ve füzeler görüyorsunuz. Amerikan standartlarına göre son derece yetersiz teçhizata sahip yerel güçlerin geniş tecrübesi ve kabiliyeti dikkat çekiyor. Hiçbir pahalı kişisel donanıma sahip olmayan Ensarullah’ın terlikli askerleri, geniş bir direniş ve taarruz kapasitesini temsil ediyor” dedi.
Maliyet farklarının küresel güçler aleyhine işlediğini belirten Hudson, “ABD’nin ve küresel aktörlerin yatırım yaptığı aşırı pahalı, üretimi yavaş ve sınırlı askeri kapasitenin tam zıddı bir durumla karşı karşıyayız. Değeri 20 bin ila 50 bin dolar olan insansız hava araçlarını düşürmek için her geçen gün azalan milyonlarca dolarlık önleme füzelerini harcamak zorunda kaldığınızda ve karşınızda araziyi çok iyi bilen sınırsız bir insan kaynağı yer aldığında, askeri uzmanlığı parayla satın alamazsınız” şeklinde konuştu.
Hudson, ABD Savunma Bakanlığı yönetiminin liyakatten uzaklaştığını belirterek, “Deneyimli askeri kadroların dışlanarak yerlerine itaatkar personelin getirilmesi, Amerikan ordusunun gücüne telafisi güç zararlar veriyor” eleştirisini yöneltti.
“Tom Barrack Körfez’de seksen yıllık petrol karşılığı güvenlik çağının kapandığını duyurdu”
Yemen’deki çatışma alanında Ensarullah güçlerinin teslim olan savaşçılara af tanımasını ve Aden limanına doğru ilerlemesini değerlendiren Hudson, gerilla savaşının doğasının süper güçlerin ağır ve hantal askeri yapısıyla bastırılamayacağını belirtti. Vekalet savaşlarının ve paralı askerlerin sahada uzun süre varlık gösteremeyeceğini dile getiren Hudson, genel güvenlik şemsiyesinin artık çöktüğünü ifade etti.
ABD’nin bölgedeki himaye döneminin sona erdiğini kaydeden Hudson, “Tom Barrack geçtiğimiz günlerde Katar’da çok çarpıcı bir açıklamada bulundu ve ABD’nin artık Ortadoğu’daki nüfuz alanını bu stratejik felakete yol açan savaş öncesindeki güvenlik şemsiyesiyle koruyamayacağını açıkça söyledi. Barrack, seksen yıllık Amerikan petrol karşılığı güvenlik himayesi çağının resmen kapandığını ilan etti” dedi.
Bu açıklamanın Körfez başkentlerinde derin sarsıntılar yarattığını bildiren Hudson, “Bu ilan, Suud Hanedanı’nda, Suudi Arabistan’da ve diğer Körfez emirliklerinde güçlü yankılar uyandırdı. Batı Asya’daki yerel aktörler sahadaki dengeleri dışarıdan bakan analistlerden çok daha net seziyor. Savaş alanında rasyonel davranan, stratejik zekaya sahip ve kademeli kazanımlar elde eden kazananların safında yer almak istiyorlar” değerlendirmesini yaptı.
Bölge ülkelerinin güvenebilecekleri ortaklar aradığını ifade eden Hudson, “Kültüre ve sahaya daha yakın, yerel himaye ve ittifak ilişkileri kurabilen unsurlara yöneliyorlar. ABD’nin seksen yıllık hegemonyasını arkasında potansiyel bir kaos bırakarak geri çekmesiyle birlikte oyunun kuralı artık tamamen değişti” dedi.
Körfez ülkeleri ile İran arasındaki yakınlaşma emarelerine değinen Hudson, ABD’nin bölgeden çekildiği bir tabloda komşuluk gerçeğinin belirleyici olacağını söyledi. Tarihçi, “Körfez ülkeleri her zaman İran’ın hemen yanı başında kalacak. İster gerçek bir yakınlık olsun ister coğrafi zorunluluk, oyunun adı artık geri çekilen güvenilmez bir süper güce tamamen bağımlı kalmamak ve ittifakları çeşitlendirmektir” tespitinde bulundu.
Neomuhafazakar çevrelerin ve İsrail’in Sünni-Şii kutuplaşmasını körüklemek istediğini aktaran Hudson, bölgenin ihtiyacının sükunet olduğunu kaydetti. Hudson, “İsrail ve neomuhafazakarlar kavraması kolay olan mezhep ayrılığını öne çıkarmayı amaçlıyor. Oysa Katar ile İran arasında veya Suriye ile Tahran arasında sahne arkasında yürütülecek sessiz ekonomik ve diplomatik ortaklıklar, gösterişten uzak ama bölgenin yeni güvenlik mimarisi için hayati önemdedir” görüşünü dile getirdi.
“Tahran’daki kitlesel cenaze töreni coğrafya ve ortak İslam mirasının gerektirdiği bir diplomasiydi”
İran’da yaşanan lider kayıplarının ardından düzenlenen kitlesel törenlerin sembolik ve siyasi anlamına dikkat çeken Prof. Dr. Leila Hudson, Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın sorusu üzerine Şii kültüründeki matem ve adalet arayışının diplomasiye nasıl yansıdığını anlattı.
Şii geleneğinde haksızlığa karşı direniş ve şehadet algısının köklü bir geçmişe dayandığını belirten Hudson, “Tahran’daki o muazzam cenaze töreni son derece sembolik ve derin anlamlar taşıyordu. Şii kültüründe adaletsiz bir saldırının kurbanları için tutulan toplumsal yas ve şehadet anlayışı oldukça gelişmiştir. Minab’daki ilkokulun vurulması ve lider kadroya yönelik suikastlar, İran halkında derin bir manevi acı ve adalet hissi uyandırdı” dedi.
Tahran yönetiminin bu atmosferi bölgesel bir diplomatik kabul platformuna dönüştürdüğünü vurgulayan Hudson, “İran liderliği geniş katılımlı bölgesel bir cenaze kabulü organize etti. Bölge ülkeleri, ilişkilerinin yakınlık derecesine göre farklı düzeylerde heyetler gönderdi. Taziye için yaklaşan çoğunluğu Müslüman her ülke temsilcisine, o ülkeyle olan ilişkiyi niteleyen özel Kuran ayetleri eşlik etti. Kimi ayetler gerçek ittifakları överken, kimileri ikiyüzlülüğe dair örtülü mesajlar veriyordu” bilgisini paylaştı.
Törenin son derece incelikli bir siyasi mesaj barındırdığını kaydeden Hudson, “Muazzam şekilde kurgulanmış, örtülü ve derin anlamlara sahip bir ritüel izledik. Coğrafyanın ve müşterek İslami mirasın, şu ya da bu düzeyde ilişki kurmayı zorunlu kıldığını gösterdi. Bu ilişkiler büyük askeri ortaklıklar şeklinde olmak zorunda değil; sahne arkasında filizlenen çok katmanlı temaslar şeklinde ilerliyor” dedi.
Suriye’deki yeni yönetimin de benzer bir denge arayışında olduğunu belirten Hudson, Şam’daki Ahmet eş-Şara yönetiminin karşı karşıya olduğu zorluklara değindi. Esad yönetiminin çöküşünün üzerinden yaklaşık iki yıl geçtiğini hatırlatan Hudson, ülkede büyük bir yoksulluk yaşandığını, beklenen yabancı yatırımların gelmediğini ve akaryakıt fiyatları ile tedarik sorunlarının toplumsal gerilimi artırdığını bildirdi.
Suriye yönetiminin bölgesel çatışmalara dahil olmaktan kaçındığını söyleyen Hudson, “Ahmet eş-Şara güçlerinin Hizbullah’a karşı yönlendirilmesi veya Suudi Arabistan’a Ensarullah ile savaşması için askeri destek göndermesi yönünde teoriler üretilmişti. Neyse ki Suriye ordusunun tükenmişliği ve mali yetersizliklerin yanı sıra stratejik bir basiretle bu maceralara girişilmedi. Şam yönetimi, İran ile olan iletişim kanallarını gelecekteki stratejik ekonomik ortaklıklar için açık tutmayı sürdürüyor” değerlendirmesini yaptı.
Irak ve Afganistan sınırlarında da hareketlilik yaşandığını belirten Hudson, son saatlerde her iki ülkenin de İran sınırlarını kapattığına dair haberlerin geldiğini hatırlatarak, bu adımların bölgesel tansiyonu yükselttiğini ve dış müdahalelerin yerel dengeleri sarsabileceğini ifade etti.
“Netanyahu’nun çizdiği mavi altıgen haritası Amerikan üsler zincirini taklit eden bir zihniyettir”
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun kamuoyuna sunduğu renkli Ortadoğu haritasını eleştiren Prof. Dr. Leila Hudson, bu tasarımın işgal ve nüfuz hedeflerini yansıttığını dile getirdi.
Haritanın ayrıntılarını aktaran Hudson, “Netanyahu’nun panik ve suçluluk psikolojisi içinde sunduğu haritada maviye boyanan alanlar, İsrail eksenli bir altıgeni temsil ediyor. Bu alanlar Birleşik Arap Emirlikleri’ni, Yemen’in güneyindeki ayrılıkçı bölgeyi, Somaliland’i, Etiyopya ve Eritre’yi, Libya’daki BAE yanlısı güçleri ve Sudan’da katliamlar yapan Hızlı Destek Kuvvetleri’ni kapsıyor. Netanyahu bu küçük, zengin ve askeri olarak donatılmış cepleri ‘küçük Isparta’ mantığıyla bir araya getirmeye çalışıyor” dedi.
Bu yaklaşımın çekilmekte olan Amerikan askeri modeline benzediğini vurgulayan Hudson, “Geniş bir toprak hakimiyeti kurmak yerine, büyük sermaye akışlarıyla beslenen küçük, kontrol edilebilir ve ileri derecede askerileştirilmiş alanlardan oluşan bir takımada zihniyeti bu. ABD’nin bugün tahliye edilmekte olan binlerce üssünün oluşturduğu sistemin bir kopyasıdır ve nihayetinde ‘Büyük İsrail’ projesinin zeminini oluşturmayı hedeflemektedir” diye konuştu.
Netanyahu’nun haritasındaki yeşil alanların ise Pakistan’dan Türkiye’ye, Suudi Arabistan’dan Mısır’a uzanan “Sünni elması” olarak tanımlandığını aktaran Hudson, bu kurgunun mezhep çatışmalarını yeniden alevlendirmeyi amaçladığını söyledi.
İsrail’in sadece Gazze’de değil, işgal altındaki Batı Şeria, güney Lübnan ve Suriye’de de sistematik bir yıkım yürüttüğünü belirten Hudson, “Güney Lübnan’da annemin babasının doğduğu köy de dahil olmak üzere yerleşim yerlerini haritadan siliyorlar. Batı Şeria’da tarım alanlarını, zeytinlikleri ve doğayı katlediyorlar. Gerçeklerin duyulmasını engellemek için Batılı gazetecileri hedef alıyorlar” ifadelerini kullandı.
İsrail’in Suriye sınırında yüksek teknolojiye dayalı yeni bir işgal düzeni kurmaya çalıştığını dile getiren Hudson, “Suriye’nin güneyinde sensörler, gözetleme sistemleri, robotlar ve insansız hava araçlarıyla donatılmış yüksek teknolojili bir ‘akıllı sınır’ inşa etmeyi planlıyorlar. Eski beton duvarların ötesinde, gelişmiş teknolojileri sahada kalıcı hale getirmeye çalışıyorlar” dedi.
Bölgenin geleceğinin aktörlerin sergileyeceği sağduyuya bağlı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Leila Hudson, “Amerikan imparatorluğunun bölgeden düzenli bir şekilde çekilmesini sağlayacak en istikrarlı şart, Batı Asya, Kuzey Afrika ve Doğu Afrika’daki mümkün olduğunca çok aktörün stratejik disiplin göstermesidir. İsrailliler ve Amerikalılar gerilimi tırmandırma yolunu seçebilir; ancak diğer tüm bölgesel güçlerin itidal içinde kalarak Tahran’ın vereceği yanıtı beklemesi ve mezhep tuzaklarına düşmemesi hayati önem taşıyor” sözleriyle konuşmasını tamamladı.
Dünya Basını
Amerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar

Ekonomist Richard Wolff, akademisyen Cornel West ve siyaset bilimci Norman Finkelstein, katıldıkları ortak yayında Amerikan imparatorluğunun gerilemesini ve solun yapısal krizini değerlendirdi. Düşünürler, refah modelinin çöküşünden üniversitelerdeki sansüre ve Gazze soykırımına kadar uzanan başlıklarda toplumun içine sürüklendiği kurumsal inkâr ortamını eleştirdi.
ABD’li yayıncı Robinson Erhardt’ın YouTube şovunda bir araya gelen üç kıdemli düşünür, Amerikan siyasetindeki yapısal tıkanmayı, sol hareketin krizini ve ülkenin içine sürüklendiği derin inkâr ortamını ele aldı.
Yayına Massachusetts Amherst Üniversitesi Emekli Ekonomi Profesörü ve İşyerinde Demokrasi adlı sivil girişimin kurucusu Richard Wolff, Union İlahiyat Fakültesi Dietrich Bonhoeffer Kürsüsü Başkanı Cornel West ve Princeton Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü mezunu yazar Norman Finkelstein katıldı.
Toplantıda Amerikan imparatorluğunun gerileme süreci, işçi sınıfının dağılması, New York yerel siyasetindeki uzlaşmalar, aşırı sağın yükselişi ve üniversitelerdeki akademik baskılar ayrıntılı bir biçimde irdelendi. Katılımcılar, toplumun geniş kesimlerinin gerçeklerden kopmasına yol açan kurumsal mekanizmaları ve örgütlü halk gücünün yokluğunda siyasetçilerin hesap vermekten nasıl kaçındığını tartıştı.
“Hiçbir bireyin tek başına kurumsal bir etki yaratması mümkün değildir”
Program yöneticisi Robinson’ın seçimleri kazanan herhangi bir liderin ülkeyi gerçekten değiştirip değiştiremeyeceğine yönelik sorusunu yanıtlayan akademisyen Cornel West, sistemin sınırlarına dikkat çekti. West, bireysel zaferlerin tek başına yapısal dönüşüm yaratamayacağını vurguladı.
West, “Yozlaşmanın, bürokratik ataletin ve Amerikan imparatorluğunun hem iç hem dış politikadaki kaldıraçlarını ellerinde tutan tekeller ile oligarşilerin ulaştığı seviye nedeniyle, zamana yayılan güçlü toplumsal hareketlere sahip olmak zorundasınız. Bu durum mücadeleyi bırakacağımız anlamına gelmez; yalnızca karşımızda ne olduğunu dürüstçe kavramamız gerektiğini gösterir” sözlerini kullandı.
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecini hatırlatan West, Amerikan imparatorluğu akıl almaz bir çürüme ve çöküş yaşarken ülkenin en köklü direniş geleneklerini canlı tutmaya çalıştıklarını belirtti. West, emperyalizme, kapitalizme ve beyaz üstünlükçülüğe karşı sahada somut birliktelikler kuran Paul Robeson, William Edward Burghardt Du Bois ve Harry Magdoff gibi figürlerin temsil ettiği ahlaki mirasa işaret etti.
“Ortada çalışan insanlar var ancak artık bir işçi sınıfı kalmadı”
Sözü devralan Norman Finkelstein, günümüz toplumunda radikal bir dönüşümü tetikleyecek nesnel bir siyasi gücün mevcut olmadığını dile getirdi. Karl Marx’ın kapitalizmin üretim birimlerini merkezileştirerek kitleleri kaynaştıracağı yönündeki öngörüsünü hatırlatan Finkelstein, bu yapının tamamen tasfiye edildiğini aktardı.
Finkelstein, “Marx kapitalizmin devasa üretim birimleri yaratacağını, kitleleri sosyalleştirip derin dayanışma bağları kuracağını ve sistemin merkezindeki bu gücün örgütlendiğinde çarkları durdurabileceğini söyledi. Fakat bu zemin artık yok; evet çalışan insanlar var ama klasik anlamda bir işçi sınıfı kalmadı çünkü herkes bütünüyle atomize edilmiş vaziyette” ifadelerini kullandı.
İnsanların parça başı ve güvencesiz işlere mahkûm edildiğini belirten Finkelstein, bu çalışma modelinde dayanışma duygusunun yeşeremeyeceğini söyledi. Finkelstein, “İnsanlar iş arkadaşlarını neredeyse hiç tanımıyor ve artık ekonominin merkezinde yer almıyorlar; en büyük dağıtım ağında bütün işçiler greve gitse bile alışveriş hemen geleneksel mağazalara kayar ve sistem işlemeyi sürdürür” diye ekledi.

“Seçmenlerinize yaptıklarınız için bir açıklama borçlu değil misiniz?”
Kurumsal yapıların ve sendikal tabanın gerilemesinin siyasetçiler üzerindeki denetimi bütünüyle ortadan kaldırdığına değinen Finkelstein, eleştirilerini New York Eyalet Meclisi Üyesi Zohran Mamdani üzerinden somutlaştırdı. Mamdani’nin belediye başkanlığı hedefine giden yolda temel ilkelerinden vazgeçtiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Mamdani göreve geldiğinde New York’un en zengin ailelerinden birine mensup olan Jessica Tisch’i emniyet müdürü olarak tutacağını söylüyor. Ardından Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesinin finanse ettiği Hakeem Jeffries’e destek vereceğini ilan ediyor ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna geldiğinde düzenlenen protestoya katılmayacağını belirtiyor” dedi.
Siyasetçinin bu kararları alırken halka tek bir tatmin edici gerekçe sunmadığını aktaran Finkelstein, sert tepki gösterdi. Finkelstein, “Senin için kapı kapı dolaşan doksan bin insan vardı; onlara yaptıkların için bir açıklama borçlu değil misin, neden on dördüncü Louis gibi davranıyorsun?” sözleriyle tepkisini paylaştı.
Mamdani’nin Netanyahu’yu New York’a geldiğinde tutuklayacağını vadedip ardından yasal olarak bunu yapamayacağını söylediğini hatırlatan Finkelstein, protestolara da katılmamasını eleştirdi. Finkelstein, geçmişte Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı rejimine karşı konsolosluk önünde yapılan eylemlerde belediye başkanlarının ve milletvekillerinin bizzat gözaltına alındığını hatırlattı.
Finkelstein, bir yöneticinin profesyonel hayatı dışında bir yurttaş olarak eylemlere katılabileceğini belirterek, “Seçmen tabanının kurumsal bir gücü olmadığı için hesap sorulamıyor; onu seçen insanlar sendikalarda örgütlü değil ve ‘Bir dakika dostum, senin seçim vaadin bu değildi’ diyemiyorlar” şeklinde konuştu.
“Karşımdaki inkâr dalgasının ulaştığı devasa boyut beni afallatıyor”
Ekonomist Richard Wolff, Finkelstein’ın tespitlerine katılarak Amerikan toplumunun her kademesine sinmiş olan inkâr psikolojisini değerlendirdi. Bir psikoterapistle evli olduğunu ve inkâr mekanizmasını gündelik hayatta yakından gözlemlediğini aktaran Wolff, rahatlatıcı hayallerin hakikatlerin üzerini örttüğünü söyledi.
Wolff, “Etrafımda gördüğüm inkâr seviyesi beni dehşete düşürüyor; insanlar rahatlatıcı mecazlara odaklanarak kendi uyuşukluklarında kalmayı seçiyorlar. Cornell Üniversitesinde bir öğrenci yurdunda genç bir kadının başına gelen korkunç olayları ve üniversitenin bunu gizlemek için nasıl bir inkâr kozası ördüğünü okuduğumda bunun hiç de istisnai olmadığını bir kez daha gördüm” dedi.
Görev yaptığı altı üniversitede ve büyük hastanelerde benzer skandalların kurum itibarını korumak adına örtbas edildiğini aktaran Wolff, aynı mantığın dış politikada da devrede olduğunu belirtti. Wolff, Birleşik Devletler ve İsrail’in düzenli olarak İran’ı hedef almasına rağmen basında daima karşı tarafın saldırgan olarak resmedildiğini dile getirdi.
Aynı çarpıtmanın Ukrayna savaşında da yaşandığına işaret eden Wolff, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünün yirmi yıl boyunca Rusya sınırına doğru genişlemesinin görmezden gelindiğini aktardı. Wolff, ana akım medyanın bu kuşatmayı hesaba katmadan saldırıları sebepsiz gibi sunmasının arkasındaki psikolojik körlüğü sorguladı.
“Amerika küresel sömürgecilik mirasını devraldığı gerçeğini gizledi”
Finkelstein’ın 1960’lı yıllarda halkın yüzde sekseninin refah içinde yaşadığı düzenin bugün tükenip tükenmediği sorusunu yanıtlayan Richard Wolff, meselenin köklerinin sömürgecilik tarihine uzandığını belirtti. Avrupa’nın üç asır boyunca dünyayı yağmaladığını ve bunun 1884 Berlin Konferansı ile zirveye ulaştığını hatırlattı.
Wolff, “Kapitalizm küresel bir pazar yarattı ancak bu süreç Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da muazzam bir zenginlik biriktirirken dünyanın geri kalanının kaynaklarını kuruttu. Sömürgeci güçler arasındaki bu büyüme yarışı nihayetinde insanlık tarihinin en yıkıcı iki dünya savaşıyla kendi kendini yok etti” ifadelerini kullandı.
Birleşik Devletler’in coğrafi konumu ve yıkımdan uzak kalması sayesinde bu savaşlardan kazançlı çıkan tek güç olduğuna değinen Wolff, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği yirmi yedi milyon yurttaşını kaybederken Amerikan kaybının dört yüz bin civarında kaldığına işaret etti. Wolff, bu tarihsel farkın ekonomik sonuçlarını açıkladı.
Wolff, “aBD bombalanmadığı ve sömürgelerini kaybetmediği için Avrupalıların boşalttığı bütün sömürge alanlarını devraldı. İngilizler Hindistan’dan, Fransızlar Afrika’dan çekildiğinde yerlerine Amerikan ordusu ve şirketleri girdi; ardından ‘Biz sömürgeci değiliz, demokrasi taşıyoruz’ diyerek bu mirası inkâr ettiler” dedi.
Avrupa’nın artık kıtaya yönelen küresel tepkiler karşısında önemsizleştiğini ve adeta turistik bir alana dönüştüğünü kaydeden Wolff, Almanya’da Friedrich Merz ve Fransa’da Emmanuel Macron gibi liderlerin meşruiyet kaybı yaşadığını vurguladı.
“Sistem artık nüfusun yüzde sekseninin aleyhine işleyecek biçimde çöktü”
Finkelstein, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ekonomik denklemde toplumun yüzde sekseninin kazandığı, yüzde yirmisinin ise sistemin dışında kaldığı günlerin tersine döndüğünü ifade etti. Bugün ise tablonun tamamen tersine döndüğünü ve sistemin yalnızca yüzde yirmilik bir azınlığa hizmet ettiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Bugün Amerika’da sistem nüfusun yüzde sekseni için iflas etmiş durumda; en iyi örgütlenmiş radikal hareket bile iktidara gelse mevcut yapının sınırları içinde bu dengenin yeniden halkın lehine çevrilmesi mümkün mü, yoksa sistem tüm potansiyelini tüketmiş mi bulunuyor?” sorusunu yöneltti.
Wolff bu tespiti onaylayarak, Amerikan imparatorluğunun tıpkı bitmiş bir evliliği kabullenemeyen çiftler gibi derin bir inkâr içinde bocaladığını söyledi. Sağcı seçmenlerin “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganına sarılmasının da aslında ülkenin artık harika olmadığının üstü kapalı bir itirafı olduğunu vurguladı.
Wolff, “Yetmiş yıllık antikomünist propagandanın ardından Amerikan işçi sınıfı sağa yöneldi çünkü Donald Trump her şeyi sihirli bir biçimde geri getireceğini vadetti. Fabrikaların geri döneceğini söyledi ancak hiçbir şey geri gelmedi; sağın bu vaatleri yerine getiremediği anlaşıldığında halk tıpkı 1930’larda olduğu gibi yeniden sola yönelecektir” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise bu iyimser yaklaşıma karşı çıkarak sendikalı işçi oranının yüzde sekize kadar gerilediğini ve üretim merkezlerinin tasfiye edildiği bir yapıda klasik manada bir işçi sınıfının kalmadığını tekrarladı. Bernie Sanders’ın servetin ve gücün bir avuç azınlığın elinde toplandığı yönündeki tespitinin doğruluğunu hatırlatarak, bu güce meydan okuyacak örgütlü bir odağın eksikliğini vurguladı.
“Bu koşullar altında ortaya yalnızca sol bir popülizm çıkabiliyor”
Tartışmaya dahil olan Cornel West, güçlü bir sınıf bilincinin ve örgütlenmesinin bulunmadığı Amerikan imparatorluğunda varılabilecek en ileri noktanın sol popülizm olduğunu aktardı. West, Birleşik Devletler’de sermayenin işçi sınıfı hareketlerini tarih boyunca acımasızca ezdiğine işaret etti.
West, “Lenin Amerika’yı sermaye diktatörlüğü olarak tanımlarken işçilerin 1935 yılına kadar toplu sözleşme hakkına dahi sahip olamadığını kastediyordu; Arjantin bu hakka Birleşik Devletler’den tam yüz yıl önce, 1836’da kavuşmuştu. Amerika’da özel şirketler eyalet ordularından daha büyük özel dedektif orduları besliyordu; böylesi bir baskı altında sınıf bilinci nasıl kök salabilir?” diye sordu.
Sınıf bilincinin bastırıldığı bu atmosferde ortaya çıkan sol popülizmin ırkçılık ve sömürgecilik geçmişiyle yüzleşmekte zorlandığını belirten West, yerli halkların yok sayıldığını ve köleleştirilen siyah işçilerin geleneksel ücretli emek kalıplarına sığdırılamadığını aktardı. Bernie Sanders’ın kampanyalarında da bu sınırlarla karşılaştıklarını dile getirdi.
West, “Bernie ile yüzlerce miting yaptık ancak siyah toplumun tarihsel deneyimine ve maruz kaldığı beyaz üstünlükçü mirasa tam anlamıyla hitap edemedik. Siyah özgürlük mücadelesinden gelen pek çok insan neoliberal Demokrat Parti tarafından esir alınmıştı ve onların gözünde bizler organik bağı olmayan yabancılar gibi kaldık” ifadelerini kullandı.
Demokratik Sosyalistlerin tabanının da sanayi işçilerinden ziyade soylulaştırma mağduru eğitimli orta sınıflara kaydığını kaydeden West, bu dönüşümün hareketin dinamiklerini değiştirdiğini açıkladı.
“Sıradan insanların tükenen umutları beni tarifsiz bir öfkeye boğuyor”
Genç kuşakların her siyasi atılımın ardından uğradığı hayal kırıklığına değinen Norman Finkelstein, Mamdani’nin sergilediği uzlaşmacı tavrın kitlelerde yarattığı duygusal yıkımı anlattı. Finkelstein, Bernie Sanders’ın 2016 ve 2020 hezimetlerinin ardından gençlerin yeniden harekete geçtiğini ancak hızla moralsizliğe itildiğini aktardı.
Finkelstein, “Mamdani ne yapıyor; gençlerin umutlarını örgütledi, insanlar sokaklara döküldü ama sen gidip yıllardır kafamıza cop indiren polis teşkilatının müdürünü yerinde tutuyorsun. Netanyahu’yu tutuklayacağını söyledikten sonra New York sokaklarındaki kitlesel gösteriye bile gitmiyorsun; bir insan kaç kez hayal kırıklığına uğradıktan sonra tamamen pes eder?” diye sordu.
Gençlerin bu tür tavizler karşısında çaresizliğe sürüklendiğini belirten Finkelstein, halkın oyunu sadece sempatik bir tebessüm görmek için vermediğini dile getirdi. Finkelstein, siyasi hesap verebilirlik mekanizmaları kurulmadığı sürece bu döngünün kırılamayacağını ifade etti.
Cornel West ise gençlerin bu süreçte tarihten ders çıkarması gerektiğini söyleyerek, Mamdani’nin Demokrat Parti içindeki konumuna işaret etti. West, genç aktivistlerin bu figürlerin hızla sistem içine çekilebileceğini önceden görmeleri gerektiğini aktardı.
West, “Gençlerin büyümesi ve tarihi anlaması şart; Demokrat Parti geleneğinden gelen Mamdani’nin kolaylıkla Barack Obama’nın zeki, yaratıcı ve Müslüman bir versiyonuna dönüşebileceğini kavramak zorundalar. Biz bunu en başından beri söylüyorduk; partiye ve yeni göçmen elitlerine olan bağlarını yakından izlemek gerekiyordu” uyarısında bulundu.
Mamdani’nin New York’u yalnızca yeni göçmenlerin kenti olarak tanımlamasını da eleştiren West, bu söylemin kentin yüzyıllardır yerleşik olan siyah nüfusunu ve geçmişteki köle emeğini görünmez kıldığını söyledi.
“Demokrat Parti bizi pusuladan silmek için yirmi milyon dolar harcadı”
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecinde Yeşil Parti ile yaşadığı ayrışmayı anlatan Cornel West, üçüncü partilerin de benzer zaaflar taşıdığını dile getirdi. Parti yönetimiyle yaşanan yaklaşım farkları ve kaynak dağılımındaki uyuşmazlıklar nedeniyle bağımsız hareket etme kararı aldığını açıkladı.
West, “Yeşil Parti çatısı altına girdiğimde siyah özgürlük mücadelesinden, Martin Luther King’den ve Kara Panterler hareketinden bahsettiğimde rahatsız oldular; bana ‘Bizim partimiz bunlarla ilgili değil’ dediler. Oysa ben hem inancımı hem sosyalist ilkelerimi bu mücadelelerden alıyorum; sonunda kendi yoluma gitmek zorunda kaldım” dedi.
Yirmi altı eyalette seçmenlerin adını pusulaya doğrudan yazabildiği, on altı eyalette ise resmi olarak pusulaya girmeyi başardıkları tarihi bir kampanya yürüttüklerini belirten West, Demokrat Parti’nin baskılarına maruz kaldıklarını söyledi.
West, “Demokrat Parti sırf bizim adımızı oy pusulalarından kazımak için yirmi milyon dolar harcadı, sonra da utanmadan serbest seçimlere bağlı olduklarını iddia ettiler. Kuzey Karolina ve Pensilvanya yüksek mahkemelerine kadar taşınan davalarla boğuştuk; egemen partiler bağımsız sesleri boğmak için ellerindeki her aracı kullanıyor” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise Bernie Sanders’ın kimliğini geri plana itip bütünüyle sağlık şirketlerine, Wall Street tekellerine ve milyarderlere odaklanan saf bir sınıf siyaseti izlediğini hatırlatarak, West’in kişisel ve ırksal vurguları öne çıkarmasının benzer bir kitle bağı kurmayı zorlaştırıp zorlaştırmadığını sordu. West ise siyahların tarihsel acılarını ve katliamları dışarıda bırakan hiçbir siyasi hareketin içinde yer almayacağını ifade etti.
“Toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür”
Eski televizyon sunucusu Tucker Carlson’ın İsrail’in Gazze saldırılarına yönelik eleştirileri ve Donald Trump ile yollarını ayırması üzerinden sağ figürlerle taktiksel işbirlikleri kurulup kurulamayacağı tartışıldı. Richard Wolff, aşırı sağdaki bu çözülmelerin sola alan açabileceğini belirterek ilkeli temasların mümkün olduğunu kaydetti.
Finkelstein ise Carlson’ın göçmen karşıtı pozisyonunu hatırlatarak çok daha temkinli bir hat çizdi. Carlson’ın Gazze konusunda sokakta yürümesine karşı çıkmayacağını ancak milyonlarca insanın kitlesel olarak sınır dışı edilmesini savunan bir anlayışla siyasi ortaklık kurulamayacağını açıkladı.
Finkelstein, “Duygusal bir dil kullanmak istemem ama toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür; hiçbir hukuki denetim, mahkeme kararı veya idari kısıtlama tanımadan insanları apar topar toplamak anlamına gelir. İnsanları terörize eden, aileleri ve çocukları birbirinden ayıran bir anlayışı bir kenara koyup diğer başlıklarda anlaşıyoruz diyemezsiniz” vurgusunu yaptı.
Wolff ise göçmen emeğinin Amerikan kapitalizmini ayakta tutan asıl unsur olduğunu belirtti. Ülkedeki nüfus artışının durma noktasına geldiğini aktaran Wolff, sınır dışı politikalarının ekonomik açıdan da sistemi felce uğratacak bir intihar niteliğinde olduğunu ifade etti.
“Her göçmene ve yurttaşa koşulsuz bir iş garantisi sağlanabilir”
Finkelstein, New York’taki inşaat sektöründe Meksikalı göçmenlerin düşük ücretlerle ve güvencesiz biçimde çalıştırılmasının yerel azınlıklar ve çalışanlar arasında yarattığı gerilimleri gündeme getirdi. Finkelstein, bu rekabet ortamında adil bir göçmenlik politikasının nasıl kurgulanması gerektiğini sordu.
Richard Wolff, çözümün piyasa mantığının tamamen dışına çıkılarak üretilebileceğini söyledi. Sorunun ekonomik değil siyasi bir irade eksikliği olduğunu dile getirdi.
Wolff, “Çözüm son derece basittir; ülkedeki tüm göçmenlere ve yerleşik yurttaşlara devlet tarafından koşulsuz iş garantisi sağlanmalıdır. Eğer on iki milyon insanı istihdam ederseniz, kapitalist sistemde her çalışan kendine ödenenden daha fazla değer üretir; dolayısıyla yaratılan bu artı değer programın maliyetini fazlasıyla karşılar ve hiçbir hayırseverliğe ihtiyaç kalmaz” dedi.
Geçmişte işsizliğin yüzde üçe kadar gerilediği dönemleri hatırlatan Wolff, tam istihdamın hayal olmadığını ve çeşitli ülkelerde uygulandığını belirtti. Finkelstein ise sanayi üretiminin Çin’e kaydığı bir dönemde bu modelin uygulanabilirliği konusundaki kuşkularını koruduğunu aktardı.
“Almanya ucuz Rus enerjisini keserek kendi sanayisini yok etti”
Avrupa’da sağ partilerin yükselişinin arkasında yatan ekonomik çöküşü analiz eden Richard Wolff, Almanya örneğine odaklandı. Alman sermayesinin Birleşik Devletler’e olan mutlak sadakati yüzünden kendi sanayi altyapısını tahrip ettiğini dile getirdi.
Wolff, “Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik mucizesi gökten zembille inmedi; Sovyetler Birliği’nden ve ardından Rusya’dan aldıkları kıtanın en ucuz petrol ve doğalgazı sayesinde bu başarıyı yakaladılar. Ancak Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’dan enerji alımını durdurdular ve Amerikan sıvılaştırılmış gazına üç dört katı fiyat ödemeye başladılar” ifadelerini kullandı.
Bu tercihin Alman sanayisini yüksek maliyetli ve rekabetsiz bir konuma ittiğini kaydeden Wolff, Çin’in ucuz ve kaliteli sanayi ürünlerinin pazarı domine ettiği bir dönemde bunun intihar anlamına geldiğini belirtti. Almanya İçin Alternatif partisinin yükselişinin tam da bu noktadan beslendiğini söyledi.
Wolff, “Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif partisinin ilk vaadi Ukrayna desteğini kesmek, ikincisi ise Rusya ile ilişkileri sıfırlayarak ucuz enerji musluklarını yeniden açmaktır. Eğer bunu yaparlarsa Rusya kamuoyunun gözünde tehdit olmaktan çıkıp kurtarıcıya dönüşecek ve Avrupa’nın jeopolitik dengesi tamamen sarsılacaktır” öngörüsünde bulundu.
“Gazze soykırımı benim açımdan asla aşılamaz bir kırmızı çizgidir”
Siyasette pragmatizm ve ahlaki ilkeler arasındaki dengeye değinen konuşmacılar, ittifakların sınırlarını masaya yatırdı. Finkelstein, siyasette uzlaşmaların kaçınılmaz olduğunu ancak bazı olayların her türlü pragmatik hesabı geçersiz kıldığını ifade etti.
Finkelstein, “Geçtiğimiz başkanlık seçiminde Joe Biden’a oy vermeyi kesinlikle reddettim çünkü Gazze’de yaşananlar benim için aşılamaz bir kırmızı çizgidir. Donald Trump’ın daha kötü olabileceğini bilmeme rağmen devam eden bir soykırıma onay veremezdim; bazı suçlar vardır ki orada pragmatizm biter” dedi.
Cornel West bu duruşu destekleyerek, geçmişte Amerika’daki kölelik ve ırk ayrımcılığı düzenlerine karşı tavizsiz bir tutum takınmayan hiçbir siyasetçinin meşru görülemeyeceğini hatırlattı. Barack Obama’ya yönelik eleştirilerini de tazeleyen West, cezaevi sisteminde ezilen milyonlarca siyah gencin görmezden gelinmesini affedilemez bir pragmatizm olarak niteledi.
West, kölelik karşıtı mücadelenin öncülerinden Frederick Douglass’ın siyahların haklarını savunurken yerli halkların sürülmesine sessiz kaldığını ve hatta Kanada ile Dominik Cumhuriyeti’nin işgalini desteklediğini anımsatarak, tarihsel figürlerin de ahlaki zaaflarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini aktardı.
“Geçmişin sendikal dayanışma bağları artık bu çağda geri getirilemez”
Söyleşinin son bölümünde emek hareketinin yeniden örgütlenmesi olasılığı tartışıldı. Wolff, 1929 Büyük Buhranı sonrasında John Lewis öncülüğünde kurulan Sanayi Kuruluşları Kongresinin vasıflı ve vasıfsız tüm işçileri bir araya getirerek devrim yarattığını ve parça başı çalışan milyonlarca modern emekçinin de yeni bir dayanışma modeli kurabileceğini dile getirdi.
Finkelstein ise bu görüşe mesafeli durduğunu ve fabrikalardaki fiziksel birlikteliğin ürettiği organik kültürün yerinin doldurulamayacağını ifade etti. Finkelstein, geçmişte sendika liderlerinin tüm toplum tarafından tanındığını ve grevlerin şehir hayatını durdurma gücü olduğunu hatırlattı.
Finkelstein, “Eskiden New York’ta Mike Quill grev ilan ettiğinde bütün metro ve otobüs hatlarının duracağını bilirdik, her ev bu gücü hissederdi. İşçiler yirmi otuz yıl aynı fabrikada omuz omuza çalışır, ‘Birimize yapılan haksızlık hepimize yapılmıştır’ şiarını yaşardı; güvencesiz ve dağınık serbest çalışanların arasından böyle bir sınıf bilinci ve dayanışma kültürü çıkamaz” dedi.
West ise tarihin öngörülemez olduğunu belirterek, eski modeller geri gelmese bile insanların yeni direniş ve örgütlenme biçimleri yaratacağını dile getirdi.
“Amerikan imparatorluğu çocuksu bir masumiyet zırhının arkasına sığınıyor”
Program yöneticisi Robinson’ın Amerikan toplumunu saran inkâr perdesinin arkasında kimlerin olduğu sorusunu yanıtlayan Cornel West, yazar Du Bois’nın tespitlerine gönderme yaptı. Amerika’nın hakikatten korkan ve yalanların etkinliğine sığınan bir kültüre sahip olduğunu ifade etti.
West, “Amerika tarih boyunca var olmuş yetmiş imparatorluk arasında imparatorluk olduğunu inkâr eden tek devlettir; Avusturya-Macaristan ya da Rusya imparatorluk olduğunu kabul ederken, Amerika özgürlük imparatorluğu olduğunu iddia eder. Yerli soykırımı, köleleştirilen siyahlar ve oy hakkı olmayan işçiler üzerinde yükselen bu yapı kendisini masum bir adem gibi görür” şeklinde konuştu.
Herman Melville’in ünlü romanındaki Pequod gemisinin beyaz balinanın peşinde kendi yıkımına sürüklenmesini hatırlatan West, Amerikan sisteminin de dizginlenemeyen bir açgözlülükle kendi çöküşünü hazırladığını vurguladı. West, Gazze’deki vahşeti kırk yıldır haykıran Finkelstein gibi isimlerin dışlanmaya çalışılmasının da bu inkâr refleksiyle bağlantılı olduğunu belirtti.
“Üniversite yönetimlerinin boyun eğmesi beni kesinlikle şaşırtmadı”
2024 baharında Amerikan üniversitelerinde Filistin’e destek amacıyla kurulan öğrenci kamplarının polis zoruyla dağıtılması ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması konusu da ele alındı. Finkelstein ve Wolff, üniversite yönetimlerinin sermaye ve iktidar baskısı karşısında anında geri adım atmasına hiç şaşırmadıklarını aktardı.
Richard Wolff, Paul Sweezy ve Paul Baran gibi marksist akademisyenlerin Soğuk Savaş döneminde üniversitelerden nasıl tasfiye edildiğini bizzat yaşadıklarını hatırlattı. Wolff, Amerikan akademisinin kurumsal itibar ve bağış gelirlerini her türlü akademik özgürlüğün üzerinde tuttuğunu vurguladı.
Wolff, “Harvard, Stanford ya da Yale gibi kurumların temel önceliği daima kendi kurumsal şöhretlerini korumak ve Silikon Vadisi sermayesiyle aralarını iyi tutmak olmuştur; sınıflarda ne anlatıldığı yöneticilerin umurunda değildir. Bu nedenle öğrencilerin hak arayışlarını bir çırpıda ezmelerine en ufak bir şaşkınlık duymadım” dedi.
Cornel West de Harvard’daki görevinden ayrılış sürecini ve Filistin haklarını savunduğu için nasıl hedef tahtasına konduğunu aktararak, neo-faşist baskılar karşısında üniversite yönetimlerinin derhal teslim olduğunu kaydetti.
“Chomsky olmasaydı adım hiçbir zaman duyulmamış sıradan bir sayıdan ibaretti”
Yayın, katılımcıların kişisel muhasebeleri ve akademik geçmişlerine dair anlatılarıyla tamamlandı. Norman Finkelstein, dönemin tanınmış siyaset teorisyeni Sheldon Wolin ve tarihçi Arno Mayer ile yaşadığı zorluklara değinirken, düşünce hayatındaki en belirleyici desteği dilbilimci Noam Chomsky’den gördüğünü dile getirdi.
Finkelstein, “Eğer Noam Chomsky yanımda durmasaydı bugün hiç kimse benim adımı duymamış olurdu, sistemin içinde kaybolmuş sıradan bir sayıdan ibaret kalırdım. Bugün onu küçümsemek moda haline gelmiş olsa da benim de aralarında yer aldığım pek çok insanın entelektüel varlığını borçlu olduğu kişi odur” sözleriyle konuşmasını sonlandırdı.
Üç düşünür, Amerikan siyasetinin içine düştüğü derin krizden çıkışın ancak hakikatle yüzleşmek ve halkın temel ihtiyaçlarına dayanan sahici bir mücadele hattı örmekle mümkün olabileceğini belirterek yayını noktaladı.
Amerika1 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Diplomasi3 gün önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Dünya Basını6 gün önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Ortadoğu2 hafta önceIsrael Hayom yazdı: İsrailli istihbaratçılar yıllardır Riyad’da
Ortadoğu2 hafta önceINSS: ABD gerileyen bir güç; artık etnik Yahudi kimliği demokratik normları önceliyor
Ortadoğu1 hafta önceMısır parlamentosu, Suudi Arabistan’a asker gönderme oylamasını erteledi
Ortadoğu2 hafta önceForeign Policy: Trump Ortadoğu’da mezhep hatlarını yeniden açıyor










