Bizi Takip Edin

Görüş

Esad rejimi neden sadece 12 günde çöktü?

Avatar photo

Yayınlanma

8 Aralık’ta, Suriye muhalefet koalisyonu ve “Suriye Milli Ordusu” Şam’ı ele geçirip kontrol altına aldıklarını açıkladı. Aynı gün, Rusya’da sürgünde olan Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad istifa ettiğini ve eski hükümetin barışçıl bir şekilde muhalif güçlere teslim olmasını emrettiğini duyurdu. 10 yıllık iç savaşın zorluklarına dayanmış olan Esad rejiminin yalnızca 12 gün süren bir saldırıyla yıkılacağı kimsenin aklına gelmezdi. Rejim, hayal bile edilemeyecek bir hızla çöktü ve Esad ailesinin Suriye üzerindeki yarım yüzyıllık hâkimiyetine son verdi.

Kasım ayı sonunda patlak veren “Suriye Savaşı 2.0″ın gelişimine baktığımızda, Esad rejiminin yalnızca muhalifler tarafından değil, aynı zamanda İsrail ve Türkiye tarafından mağlup edildiği, Rusya ve İran gibi uzun süre destek veren ülkeler tarafından terk edildiği görülebilir. Ancak nihayetinde Esad rejimi kendi yetersizliği yüzünden yenildi. Özetle, karmaşık ve çok yönlü faktörler Esad rejiminin tarihi bir çöküşe sürüklenmesine neden oldu.

27 Kasım’da, İdlib eyaletinde üslenen muhalif gruplar ani bir saldırı başlattı. Sadece iki gün içinde hükümet güçlerinin savunma hatlarını kırdılar, Halep vilayetine girdiler ve vilayet başkenti Halep’i ele geçirdiler. Sekiz yıl boyunca Şam’ın kontrolünde olan bu kuzeydeki büyük şehir tekrar el değiştirdi. Bir hafta sonra, isyancılar saldırılarını güneye doğru genişletti, birbiri ardına Hama ve Humus’u kolaylıkla ele geçirerek sonunda başkent Şam’ı da aldılar.

Suriye ordusu, 12 gün içinde rejimi savunmaya yönelik hiçbir büyük çaplı veya organize direniş sergileyemedi. Rusya ve İran, oldukça zayıf olan isyancı ittifakını püskürtmek için kayda değer hiçbir destek sağlamadı. Lübnan Hizbullahı, Şam’ın düşmek üzere olduğu sırada sadece 2.000 silahlı kişiyi destek için gönderdi ancak bu güçler kısa sürede geri çekilmek zorunda kaldı. Irak Halk Seferberlik Güçleri ise yardım etmeyeceklerini açıkça belirtti. Kısacası, “Suriye Savaşı 1.0” sırasında Esad rejimini savunmak için her tarafın seferber olduğu durum tamamen ortadan kalkmıştı. “Direniş Ekseni” veya “Şii Hilali,” Doğu Akdeniz’in batı kanadında tamamen çökmüş ve Rusya ile İran, bu bölgedeki stratejik varlıklarını kaybetmişti.

Ülke ve rejimin bir kez daha kaderinin dönüm noktasında olduğu bu süreçte, Halep’ten Hama’ya, Hama’dan Humus’a, oradan da Şam’a kadar, Suriye ordusunun hayatî bir direnişi veya etkili bir savunması görülmedi. Halkın silahlanarak isyancıların ilerleyişini durdurduğu da gözlenmedi. Aksine, askeri moralin dağılması ve halkın desteğini tamamen kaybetmesi, rejimin kendi iç dinamikleriyle çöktüğünü gösterdi. Bu durum, dört yıl önceki rejim savunma savaşlarından tamamen farklı bir manzara sergiliyordu. Üstelik karşılarındaki düşmanlar ne aşılmaz bir güce sahipti ne de uluslararası meşruiyet kazanmıştı.

Muhalif güçlerin çekirdeğini oluşturan koalisyonda, Türkiye destekli “Suriye Milli Ordusu,” Suriye’nin kuzeybatısındaki Afrin’de üslenmiş ve operasyonlara katılmıştı. Koalisyonun ana gücü ise Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) idi. Bu örgüt, El Kaide’nin Suriye kolu olan ve daha sonra bağımsız bir oluşuma dönüşen “El Nusra Cephesi”nden doğmuştu. Örgütün terör geçmişi ve mevcut faaliyetleri nedeniyle, Birleşmiş Milletler, ABD ve Türkiye tarafından terör örgütü olarak tanımlanmıştı. Diğer yandan “Suriye Milli Ordusu,” Türkiye tarafından desteklenen bir vekil güçtü. Bu güç, Afrin bölgesindeki Kürt ayrılıkçı grupları bastırmayı, bu grupların Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt kuvvetleriyle birleşmesini önlemeyi ve Türkiye’nin kuzey Suriye’de oluşturduğu “güvenli bölge”yi sağlamlaştırmayı amaçlıyordu. Ayrıca Türkiye sınırını geçen Kürt ağlarını keserek Türkiye’deki Kürt isyanlarını ve ayrılık hareketlerini bastırıyordu.

Suriye hükümet güçlerinin, kuzeybatıdan gelen isyancılar karşısında bu kadar kolay bir şekilde çökmesi şaşırtıcıydı. Ancak bölgenin jeopolitik dengelerini dikkatlice incelediğimizde, bu olayın kaçınılmaz olduğu anlaşılabilir.

İlk olarak, çeşitli muhalif gruplar, uzun bir süre sessiz kalarak kendilerini toparladı ve savaş yeteneklerini önemli ölçüde geliştirdi. Rusya ve Türkiye’nin arabuluculuğuyla Mart 2020’de sağlanan ateşkesten sonra, Suriye’nin kuzeybatısında üslenmiş olan muhalifler dört yıl boyunca pusuya yattı ve tekrar ayağa kalkmak için doğru anı bekledi. Hükümet güçlerinin zayıfladığını veya savunma hatlarının gevşediğini fark eder etmez, ateşkesi bozarak kendi kontrol alanlarını genişletmeleri, savaş yoluyla kaynak elde etmeleri ve güçlerini artırmaları kaçınılmazdı.

İkincisi, dört yıl süren ateşkes, Suriye hükümetinin kuzeybatıdan gelebilecek tehditlere olan stratejik önemini göz ardı etmesine neden oldu. Özellikle Halep gibi en büyük şehir ve stratejik giriş kapısının yeterince savunulmadığı anlaşıldı. Suriye rejimini destekleyen Rusya’nın bölgedeki askeri varlığı ve İranlı danışmanlar, isyancıların toparlanıp karşı saldırıya hazırlandığına dair istihbarat toplamada, tehdit değerlendirmelerinde ve savaş hazırlıklarında ciddi stratejik hatalar yaptı. Çatışmalar başladıktan sonra, Rusya, Suriye’deki askeri komutanı Sergei Kisel’i görevden alarak yerine Alexander Chaiko’yu atadı. Bu, yapılan hatalardan dolayı bir hesap verme hamlesiydi.

Üçüncüsü, bir yılı aşkın süredir devam eden “Altıncı Ortadoğu Savaşı,” bölgedeki karmaşık jeopolitik ilişkileri daha da karmaşıklaştırdı. Özellikle İsrail, “İkinci Lübnan Savaşı” sırasında Hizbullah’ı ağır bir şekilde zayıflatmış ve Suriye’deki İran askeri varlığını daha da azaltmıştı. Bu durum, isyancı grupların kuzeybatıdan yeniden güçlenip ilerlemesi için uygun bir fırsat yarattı. Rus Gazeta’ya göre, Halep’in savunması esasen Suriye Cumhuriyet Muhafızları’nın 32. Tugayı, yerel milisler ve İran Devrim Muhafızları tarafından sağlanıyordu. Ancak bu güçlerin önemli bir kısmı, Suriye çöllerindeki “İslam Devleti”nin yeniden aktifleşen hücrelerini bastırmak için bölgeden çekilmişti. Bu durum, kuzeybatı savunmasını tamamen zayıflatmıştı. Ayrıca İsrail’in Halep’in banliyölerine yönelik sık sık düzenlediği hava saldırıları, kalan savunma güçlerini darmadağın etmiş ve savunma hatlarını daha da kırılgan hale getirmişti.

Dördüncüsü, İsrail, Lübnan ile ateşkes yapmadan hemen önce, Suriye-Lübnan sınırındaki önemli kara geçişlerini bombalayarak, Hizbullah’ın Suriye üzerinden İran ile kara bağlantılarını kesti. Bu durum, “Şii Hilali” ve “Direniş Ekseni”nin batı kanadını yok etmekle kalmadı, aynı zamanda Suriye isyancı gruplarını cesaretlendirerek zayıflıkları fırsata çevirmelerine olanak sağladı.

Beşincisi, daha geniş bir stratejik bağlamda, Ukrayna’daki savaşın uzaması ve Rusya ile NATO arasındaki gerilimin savaşın eşiğine gelmesi, Moskova’nın Suriye gibi nispeten daha az önemli bir alanda dikkatini dağıttı. Aynı şekilde, İran da bir yılı aşkın süredir İsrail’le karşı karşıya gelmiş ve “direniş ekseni”ni sürdürmek için “yedi cephede” mücadele etmekteydi. Bu nedenle Suriye’ye odaklanmakta ve isyancı grupların yeniden harekete geçme riskini öngörmekte başarısız oldu.

Altıncı olarak, “Astana Süreci” ülkeleri (Rusya, İran ve Türkiye) yaptıkları müzakereler sonucunda Esad rejimini terk ederek “Esad sonrası Suriye” için bir çıkar değişimi yapma kararı aldılar. Bu çatışma patlak verdikten sonra, Rusya ve İran, Esad rejiminin yeniden çöküşün eşiğine gelmesine rağmen yardım eli uzatmadılar. Bunun yerine eski müttefiklerini terk ederek, Türkiye ile “Astana Süreci”ni yeniden canlandırdılar ve Esad rejiminin tabutuna son çiviyi çaktılar.

Düşmanlıkların yeniden başlamasının ardından, Suriye, Rusya ve İran, isyancıların karşı saldırısını İsrail ve ABD’nin organize ettiği suçlamasında bulundular. Suriye iç savaşına derinden müdahil olan Türkiye, birkaç gün sessiz kaldıktan sonra Esad rejiminin devrilmesini desteklediğini resmen açıkladı. Aslında, “Suriye Savaşı 2.0″ın hızlı ilerleyişi ve isyancıları destekleyen farklı aktörlerin rolleri, karmaşık bir çıkarlar ve hesaplamalar ağına işaret ediyor.

Birincisi, ABD isyancıların arkasındaki kışkırtıcı veya itici güç değildi. Çatışmanın başından itibaren ABD, saldırılarla hiçbir ilgisinin olmadığını vurguladı ve kamuoyu önünde Türkiye’ye baskı yaptı. İsrail’in Jerusalem Post gazetesine göre, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı arayarak, “Suriye Milli Ordusu”nun saldırılarını sınırlamasını ve Suriye’deki istikrarı sağlamasını istedi. ABD, Rusya’ya yakın duran ve İran’la “Direniş Ekseni”nin bir parçası olan Esad rejiminden hoşlanmasa da, Suriye’nin yeni bir kaosa sürüklenmesini istemiyor. Böyle bir durum, radikal ve terörist güçlerin yeniden büyümesine olanak tanıyabilir ve ABD’yi Ortadoğu’da başka bir terörle mücadele savaşına zorlayabilir. 2 Aralık’ta AFP, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün, ABD’nin hiçbir koşulda HTŞ gibi bir terör örgütünü desteklemeyeceğini söylediğini aktardı. Reuters, ABD’nin Suriye’deki durumu istikrara kavuşturmak için taraflara çağrıda bulunduğunu ve aynı zamanda Suriye ile İran arasındaki ilişkileri zayıflatmak amacıyla Suriye’ye uygulanan yaptırımları kaldırmayı düşündüğünü bildirdi.

İkincisi, Türkiye, isyancıların büyük çaplı saldırılarında ana itici güçlerden biriydi. Türkiye’nin desteği veya sessiz onayı olmadan, “Suriye Milli Ordusu”nun “Suriye’nin Kurtuluşu” koalisyonu gibi güçlerle koordinasyon sağlaması mümkün olmazdı. Türkiye uzun zamandır, Suriye hükümetinin muhalefetle diyalog kurması ve kapsayıcı bir hükümet oluşturması gerektiğini savunuyor ve aynı zamanda Şam ile ilişkilerin normalleşmesi için diyalog çağrısında bulunuyordu. Ancak Suriye hükümeti, kuzeybatıdaki silahlı grupların tamamını terör örgütü olarak sınıflandırıyor ve Türkiye’nin Suriye’nin kuzey topraklarını işgal etmeye devam ettiği gerekçesiyle diyalogu reddediyordu. Analistler, Türkiye’nin bu yeni çatışma dalgasını, Şam hükümetine boyun eğdirme veya hatta devirmeye yönelik bir fırsat olarak gördüğünü ve böylece Esad sonrası dönemde daha fazla söz sahibi olmak ve yeni Ortadoğu jeopolitik haritasını şekillendirmek istediğini belirtiyor.

Üçüncüsü, İsrail, “Direniş Ekseni”ni zayıflatmada ve çatışmaları tırmandırmada önemli bir rol oynadı. “Suriye Savaşı 1.0” sırasında, aşırılıkçı ve terörist örgütler, Suriye ve İsrail arasındaki düşmanlığı ve Suriye ordusunun İsrail ateşkes hattı yakınında ağır silah kullanmama eğilimini kendi lehlerine kullanmışlardı. Analistler, bu çatışmada isyancıların ağır silahlar, insansız hava araçları ve gelişmiş elektronik harp tekniklerini kullanmasının İsrail’in istihbarat teşkilatlarının müdahalesini gösterdiğini düşünüyor. Her iki tarafın da ortak bir düşmanı vardı: Suriye hükümeti ve onun müttefiki olan “Direniş Cephesi.” İsrail, saldırılarla resmi bir ilgisinin olduğunu reddetse de, iki taraf arasındaki örtük bir anlayış açıkça görülüyor. Suriye’deki çatışmaların yeniden başlaması, İsrail’in “Direniş Ekseni”nin dikkatini ve kaynaklarını başka yönlere dağıtmasına olanak tanıyarak İsrail’e kuzeydoğu ve İran’dan gelen baskıları azaltma imkânı tanıdı. 8 Aralık’ta İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Esad rejiminin çöküşünü “İsrail’in İran ve Hizbullah’a karşı yürüttüğü operasyonların doğrudan bir sonucu” olarak nitelendirdi ve “Bu durum, tüm Ortadoğu’da bir zincirleme reaksiyon başlattı” dedi.

Dördüncüsü, Ukrayna da bu çatışmaya müdahil olmakla suçlandı. 3 Aralık’ta Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi, Ukrayna istihbarat teşkilatlarını Suriye isyancılarına silah sağlamak, eğitim vermek ve Suriye’deki Rus hedeflerine yönelik operasyonlar düzenlemekle suçladı. 4 Aralık’ta Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova, Ukrayna hükümetinin doğrudan Suriye isyancılarının saldırısına müdahil olduğunu öne sürdü. Ukrayna bu suçlamalara karşı sessiz kaldı ve üçüncü taraflarca Ukrayna istihbaratının bu çatışmaya müdahil olduğuna dair hiçbir kanıt sunulmadı. Ancak teorik olarak, Rusya’yı Ortadoğu’da ikinci bir cephe açmaya zorlamak, Ukrayna’nın doğudaki askeri baskısını hafifletebilirdi.

“Şii Hilali” ve “Direniş Ekseni”nin kilit bir devleti olan Suriye’deki çatışmanın evrimi, büyük sonuçlar doğurabilir. Daha önce Şam hükümetine yardım için asker gönderen Hizbullah ve Irak Halk Seferberlik Güçleri, bu kez sınır ötesine asker göndermeyeceklerini açıkladılar. İran, Suriye hükümetinin talep etmesi halinde asker göndermeye hazır olduğunu defalarca ifade etse de, somut bir adım atılmadı. Rusya da Suriye hükümetine desteğini sürdüreceğini açıkladı. Ancak, mevcut güçlerini ve ekipmanını isyancı saldırılarını püskürtmek için kullanmak dışında, Doğu Akdeniz’de füze tatbikatları düzenleyerek caydırıcılık sağlamak dışında, Rusya’nın “Suriye Savaşı 1.0” sırasında olduğu gibi büyük çaplı bir askeri müdahale yapacak ne isteği ne de kapasitesi kaldı.

Esad rejiminin çöküşü, Suriye halkı için bir zafer değil, daha çok hükümetin beceriksizliğinin ve dış müdahalenin birleşik bir sonucudur. Şam’da rejim değişikliği, Suriye’de uzun vadeli barış ve istikrarın başlangıcı anlamına gelmeyebilir; aksine, yeni bir güç mücadelesinin başlangıcı olabilir. Suriye’nin batısı, merkezi ve güneyi artık HTŞ ve “Suriye Milli Ordusu”nun kontrolü altında; kuzeyi Türkiye’nin “güvenli bölgesi” tarafından yönetiliyor; doğu ve kuzeydoğu ABD destekli Kürt güçlerinin elinde; güneybatıdaki Golan Tepeleri ise uzun süredir İsrail işgali altında. Geçen hafta boyunca İsrail, Suriye tarafındaki birkaç stratejik noktayı ele geçirerek savunma çevresini daha da genişletti… Bu “parçalanmış” Suriye, dış müdahalelere karşı savunmasız kalmaya ve daha belirsiz bir gelecekle yüzleşmeye devam edecek.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English