Bizi Takip Edin

Görüş

Ortadoğu ve “mukaddes adalet” fikri – 2  

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’daki aktörlerin rasyonel pozisyonları: Hizbullah, İran, Rusya ve milli birliğini tamamen kaybeden Suriye halkı.

Yedi yılda küllerinden doğduktan sonra yedi günde yok olan bir devlet. Bağımsız devletlerin varlığını gizlemek için adına federasyon denilmiş bir tür quasi-devlet.

Her halükârda bunlar gene de teorik tartışmalar sayılabilir. Ancak gelinen noktada tek bir şey, hiçbir analize gerek bırakmayacak kadar aşikârdır: Filistin İhvan’ı Hamas’ın 7 Ekim saldırısı, Gazze’de önüne koyduğu siyasi ve askeri hedeflerin hiçbirisini gerçekleştiremediği gibi bu saldırıyla tetiklediği olaylar serisi (Ceyda Karan’ın deyişiyle) ilk jeopolitik sonucunu Suriye’de doğurmuş, hatta daha da ileri giderek ilk stratejik yenilgiye Suriye’de yol açmıştır. Suriye devletinin bütünüyle dağılmasıyla birlikte stratejik yenilginin tersine çevrilmesinin mümkün olmadığı ortaya çıktı; artık durdurulması da mümkün değildir.

Bugünden bakınca Filistin İhvan’ı Hamas’ın arkasında hizalanarak saldırıyı kayıtsız şartsız meşru kabul edenlerin söyledikleri bütün anlamını kaybetmiş ve sadece siyasi yanılgıların ne tür felaketlere yol açabileceğinin yeni, trajik bir örneği haline gelmiştir.

Böylece, Filistin İhvan’ı Hamas’ın 7 Ekim saldırısının tetiklediği olaylar serisi şu sonuçlara yol açmıştır:

1) Gazze’de mutlak yenilgi.

Saldırı, Gazze’de koyduğu hedeflerin hiçbirine ulaşamamıştır.

Halkların belleği zayıftır, fırtınalar içinde geçen süreçlerde yaşama kaygısı öne çıktıkça bellek daha da zayıflar. Ama bu hedefleri hatırlamalıyız: a) Rehineler yoluyla Filistinli tutsakların kurtarılması. Bu, Filistinli güçlerin rehine siyasetinin temelidir. b) “Mescid-i Aksa oldubuttilerine son vermek”. c) “Gazze ablukasını hafifletmek”. Bu son ikisi, Yahya Sinvar’ın 7 Ekim’in ardından deklare ettiği hedeflerdir. Bunların ilki zaten pratik bir sonuç doğuramazdı, esasen propagandif bir amaçtı; ancak gerçek askeri amaç, ikincisiydi. Peki sonuç nedir? Gazze’nin taş üstünde taş bırakılmamacasına tamamen yıkımı. Kuzeyinin insansızlaştırılması. Büyük bir çoğunluğu sivil, 40 binin üzerinde ölü.

Bu sürecin sonu herhangi bir savaşın “pozitif” sonucuna yol açacaktır: düşmanın (Gazze halkının) tam bir imhası, bölgenin tamamen insansızlaştırılması veya Gazze’deki silahlı güçlerin tamamen yok edilmesi. Bu artık büyük ölçüde tamamlanmış bir süreçtir ve kalanı da mart ayında hiç değilse bazı ülkelerin prensip anlaşmasına vardığı ortaya çıkan, Filistinli mültecilerin ülkelere göre paylaşım planına göre “temizlenecektir”.

2) Hizbullah’ın istemediği, hazır olmadığı ve kendi yenilgisine de yol açabileceğini bildiği bir savaşa çekilmesi.

Filistin direnişini bütün enerjisini vererek destekleyen ve bu bağlamda Hamas’ın (çok sevdiği için değil; sadece Filistin halkının iradesinin tek temsilcisi haline gelmiş olduğu kabulüyle, yani fiili durumdan yola çıkarak) destekçisi bir dostum, Suriye silahlı kuvvetlerinin tamamen dezorganize olduğunun artık kör gözüm parmağına ortaya çıktığı gün yaptığımız bir konuşmada, Hizbullah önderi Hasan Nasrallah’ın üstelik de Hizbullah’ın zaferiyle biten 2006 savaşından sonra yaptığı bir konuşmayı hatırlattı; Nasrallah o zaman şöyle demişti: “Sonuçlarını öngörmüş olsaydık bu işe girişmeden önce iki defa daha düşünürdük.”

Nasrallah Ortadoğu’nun yakın tarihinin gördüğü göreceği en nitelikli önderdi, ne yazık ki bu toprakların yakın zamanda Nasrallah gibi bir başka önder daha bulması çok güç görünüyor. Hizbullah liderinin 3 Kasım 2023’te yaptığı konuşma, ondan İsrail’e karşı savaş ilanı bekleyenlerde hayal kırıklığı yaratmıştı; Nasrallah bu konuşmada rakamlar vererek İsrail’le zaten sürekli bir çatışma halinde olduklarını vurgulamış, ancak doğrudan savaş ifadesini kullanmaktan kaçınmıştı. Dahası, ölümünden sadece iki hafta önce, çatışmanın geleceğinin Hizbullah kuvvetleri ve Lübnan halkı için yaratacağı tehlikelerin tamamen farkında olarak, faşist Netanyahu hükümetiyle Hizbullah kuvvetlerini sınır hattından uzaklaştırma karşılığında Gazze’ye saldırıların durdurulması anlaşmasını yapmaya hazır olduğunu da biliyoruz.

Başka deyişle Nasrallah, olanca temkinliliğine rağmen; Filistin, kendi kuvetleri ve Lübnan halkı karşısındaki sorumluluklarını dengeleyerek çatışmaya girmekten kaçındığı halde neticede bunu yapmak zorunda bırakıldı ve bu kendi ölümüne yol açtı.

Buna bir de pager patlamalarıyla iki bine yakın savaşçısının parmaklarını veya ellerini kaybetmesi, yani savaş yetilerini kaybetmesi eklenmelidir.

3) İran’ın çatışmaya çekilmesi.

İran’ın bu çatışmanın dışında kalamayacağı zaten  belliydi, zira “direniş ekseni” denen şeyin ideolojik merkezini Filistin meselesi teşkil ediyordu. Dolayısıyla bu mesele İran’ın dış siyasetinin de omurgasıydı. Ancak İran’ın tutumu, askeri bir desteğin çok ötesine geçti ve kayıtsız şartsız ideolojik-siyasi angajman haline geldi. Başka deyişle İran, otuz senedir oluşturmaya çalıştığı ve etkili bir güç haline getirmeyi de başardığı eksenin geleceğini bütünüyle 7 Ekim sonrası ortaya çıkan tabloya bağladı.

Bu, bugünkü bozgunu yaratan bir dizi stratejik hatanın en önemlilerinden biridir; nedeni, İran’ın, Hamas’ı bu eksen içinde kendi amaçları için kullanabileceği, ortak çabaları koordinasyonun çok ötesine geçen bir kaldıraç olarak kullanma hedefidir. İttifaklarınız ancak taraflarının güçleri oranında önem taşır; yıkımın eşiğindeki bir gücü ittifak siyasetinizin temeline oturtursanız bu siyaset kaçınılmaz olarak çöker. Böylece İran’ın İsrail içlerine yaptığı ve askeri açıdan kesinlikle sonuç alıcı olan iki dalga füze saldırısı da siyasi tabloyu değiştiremedi ve zaten değiştiremezdi de; bu sayede faşist Netanyahu yönetimi siyasi inisiyatifini yakın zamanda kaybetmemecesine tahkim etti.

4) İsrail toplumunun Filistinlilerle birlikte yaşamaya açık kesiminin marjinalize edilmesi.

Elbette, İsrail toplumuyla bir arada yaşamanın ilanihaye mümkün olmadığını, çünkü bu toplumun bütünüyle hırsız, bütünüyle çapulcu, bütünüyle militarize edildiği düşüncelerinin yaygın olduğunu biliyorum. Oysa ne İsrail toplumu mutlak kötülüktür, ne Filistin toplumu mutlak iyiliktir. Temel ilke: mutlak diye bir şey yoktur.

Yukarıda yazdığım gibi, solda da yaygın bu düşünceler, o yüzden hepsi de kendi dönemine bugünkünden daha uygun olsa bile aslında o zamandan yanlışlanmış olan 1924 model Sultan-Galiyev veya 1950 model Çu Enlay tezlerini yeni baştan ısıtıyorlar ve dahası, bunun da farkında değiller ve yeni bir şey keşfettiklerini sanıyorlar. Bunlar doğru değildir. Bir toplumun olduğu her yerde sınıflar vardır, sınıfların olduğu her yerde mücadeleler vardır, mücadelenin olduğu her yerde ittifak olanakları vardır. Toplumlara toptancı yaklaşılamaz.

Ama toptancı yaklaşıldı: 7 Ekim saldırısının yapıldığı bölgelerin İsrail’in geleneksel olarak “solcu” (bu kavramı şartlı kullanıyorum) bölgeleri olması, saldırının yıkıcı etkisini pekiştirdi. Yakın zamanlı kamuoyu araştırmaları genç nüfusun Netanyahu’nun arkasında durduğunu, yani faşist yönetimin toplumun sadece hep olduğu gibi dinci-gerici kesimlerini değil en dinamik kesimlerini de konsolide etmeyi başardığını gösteriyor. Bu, Filistin halkı lehine bir umut varsa bile onu karartan faktörlerden biridir.

5) Hizbullah’ın siyasi yenilgisi.

İsrail’in Lübnan’ın güneyinde giriştiği işgal hareketinin başarısızlığı genellikle Hizbullah’ın zaferi olarak sunuluyor. Bu yanlıştır. Birincisi, gerçekte uygulanmayan, ancak tarafların kâğıt üstünde uygulanabilirmiş gibi yaptığı anlaşma zaten Netanyahu yönetiyle Nasrallah arasında varılmış, ne var ki Tel Aviv’de iktidar kavgalarıyla paçavraya çevilmiş olan anlaşmaydı. Oysa o kabulün arkasından paçavraya çevirenler hiçbir bedel ödemedikleri gibi Lübnan’ın güneyinin altyapısı yerle bir edildi, Nasrallah öldürüldü ve Hizbullah kuzeye çekilmek zorunda bırakıldı. Bu şartlarda Hizbullah için zafer şöyle dursun pat durumundan bile söz edilemez. Nasrallah önderliğinde 2006 savaşının muzaffer gücü, milli birliği daha 1984’te parçalanmış olan Lübnan’ı az çok bir millet olarak tutan Hizbullah, tam da bu nedenlerle, herhangi bir silahlı çatışmada pat durumunu kabul etse bile bu onun için siyasi yenilgi sayılırdı; oysa şimdi sözümona Amerikan garantörlüğünde, yani hiç şüphesiz Amerikan yönetimi İsrail’in ihlallerine göz yumsun ve imkân sağlasın diye yapılmış bir anlaşma, düpedüz yenilgidir.

Öte yandan, İsrail’in askeri bir zafer kazanamadığı da doğrudur — ama siyasi zafer veya hiç değilse siyasi inisiyatifini pekiştiren bir kazanım elde ettiği yerde askeri zafere kimin, neden ihtiyacı olsun?

6) Suriye’ye saldırıda sahadaki geleneksel (ve yegâne) müttefiklerinin (İran ve Hizbullah’ın) müdahale gücünü kaybetmesi.

28 Kasım’da birleşik tekfirci saldırısıyla başlayan süreç Suriye ordusunun yozlaşmasını ve derin demoralizasyonu göz önüne serdi. Bu süreçte irili ufaklı yerleşim yerlerinin arka arkaya, neredeyse hiç çatışmasız teslim edilmesi devlet yapısının halihazırda ortadan kalktığını gösteriyordu. Ne var ki unutmamak gerek: Sezar yaptırımlarıyla Suriye halkının umutsuzluğa mahkûm edilmesi ve savaş yorgunluğu herhangi bir güçlü saldırı karşısında direnme gücünü zaten neredeyse sıfırlamıştı; sahada (karada) destek askeri güçler de olmayınca tablo gerçek bir bozguna dönüştü.

29 Kasım günü, Filistin direnişini kayıtsız şartsız destekleyen bir dostumla konuşmamda, herhalde herkesin hemfikir olacağı ama o sırada pek az insanın üzerinde düşündüğü şu ifadeleri kullanmıştım: a) (Yukarıda saydığım nedenlerle) Hizbullah’ın destek vermesi mümkün değildir. b) Bunu gerçekten isteyip istememeleri bir tarafa, İranlı milislerin destek vermesi pek mümkün değildir, zira geçiş yerleri Irak güçlerinin kontrolündedir ve bunların izin vermesi beklenemez. c) İran ordusunun destek vermesi mümkün değildir, çünkü (yeni yönetimin bütünüyle pragmatist ve ilkesiz yaklaşımından başka) tehdidin ucu doğrudan İran’a dokunduğunda eksen anlamını yitirir. d) Rusya’nın destek vermesi mümkün değildir, çünkü (i) sunabileceği temel destek hava kuvvetleridir ve bunlar sahadaki istihbaratı Suriye ordusundan alıyor, dolayısıyla ordunun dağıldığı yerde bu destek de anlamını kaybetmiş demektir; ve (ii) sahada Suriye ordusunun direniş odakları bulunmadığında (Prigojin’in darbe girişiminden sonra zaten büyük ölçüde tasfiye etmek zorunda kaldığı) Vagner tipi oluşumların çatışma bölgesine gönderilmesi de anlamsızdır; fiilen dağılmış bir çark taşıma suyla çevrilemez.

7) Yok olan bir devlet, bağımsız devletlerin varlığını gizlemek için adına federasyon denilmiş bir tür quasi-konfederasyon.

Yedi yılda küllerinden yeniden doğmayı başarmış bir devletin bir haftada yok olduğuna tanık olduk. Bunun ilk siyasi sonucu, öyle görünüyor ki, bir dizi bağımsız devletin ortaya çıkması olacaktır, ancak şimdilik hepsi bir tür quasi-federasyon çatısı altına toplanacaktır. Ne var ki bu quasi-devlet sürdürülebilir değildir, devleti yıkan güçlerin ganimetten azami pay alma mücadelesinden başka tarafların ideolojik formasyonları da yıkıcı etkide bulunmaya devam edecektir. Bu quasi-devlette ilk aşamada güneyde Durzilerin İsrail’e iltihakı hiç şaşırtıcı olmaz, böylece İsrail, 1967’den beri uluslararası hukukla yaşanan bütün sorunlara kalıcı bir çözüm bulmuş olacaktır.

Bizim açımızdansa son on güne sığan bütün bu gelişmelerin yeni “açılımla” (veya adına her ne deniyorsa) ilişkili olduğu açık görünüyor; bundan başka fatihin etrafında yeni bir konsolidasyon, derin ekonomik krize karşı yıkılmış topraklarda yeni yatırım imkanları ve paralize olmuş bir muhalefet karşısında yeni bir “milli mutabakat” vaat ediyor her şey.

Ortadoğu ve “mukaddes adalet” fikri – 1  

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English