Bizi Takip Edin

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Diplomasi

AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

Yayınlanma

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.

29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.

AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.

Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.

Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.

Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:

“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”

Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.

Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Yayınlanma

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.

Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.

AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.

Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.

İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.

Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.

Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.

Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.

Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.

Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.

Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.

Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.

ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.

Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.

AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.

Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.

Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.

Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.

Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Prof. Zhang Weiwei: Batı kriz üretirken Avrasya barış ve kalkınmayı örüyor

Yayınlanma

Editörün notu: Fudan Üniversitesi Çin Enstitüsü Direktörü ve Deng Şiaoping’in eski tercümanı Prof. Zhang Weiwei, İstanbul’da 25-26 Eylül tarihlerinde düzenlenen East-West Forum‘da çok kutuplu dünyanın gerekliliklerini ve Çin’in bir “uygarlık devleti” olarak üstlendiği küresel rolü değerlendirdi. Çin’in kadim tarih ile modern kapasiteyi bütünleştiren özgün yapısına dikkat çeken Prof. Zhang; liyakat, kamu düzeni ve barış odaklı yaklaşımın küresel istikrara sunduğu somut faydaları vurguladı. Batı’nın askeri müdahaleleri meşrulaştıran ve dünyayı cepheleştiren tavrına karşılık, Şanghay İşbirliği Örgütü ve ASEAN gibi mekanizmaların Avrasya’yı barış ile kalkınma sahasına dönüştürdüğünü belirtti. Çin felsefesinin savaşa başvurma eşiğini en üstte tuttuğunu ve çatışmadan uzlaşma üretmeyi temel aldığını ifade eden Zhang, sınır ihtilaflarında bile azami itidal gösterildiğini kaydetti.


Konferans programında da belirtildiği üzere, dönüşüm geçiren dünya ve bir “uygarlık devleti” olarak Çin başlığına dair görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Hepimizin bildiği gibi dünya artık fiilen çok kutuplu bir yapıya ulaştı.

Yalnızca dört BRICS üyesinin toplam gayrisafi yurt içi hasılasına baktığınızda bile G7’yi geride bıraktığını görüyorsunuz; ne var ki çok kutuplu dünya düzeni henüz tam anlamıyla doğmuş değil.

İşte tam da burada, İstanbul’daki bu East-West Forum da dahil olmak üzere, inşa etmeye ve şekillendirmeye çalıştığımız zemin devreye giriyor.

Tam bu noktada Çin’in üstleneceği rol karşımıza çıkıyor. Çin şüphesiz nev-i şahsına münhasır bir ülke; daha adil ve hakkaniyetli yeni bir küresel düzene çok önemli katkılar sunma potansiyeline sahip, hatta belki de bu katkıyı sunmaya başladı bile.

Peki, bir “uygarlık devleti” nasıl tanımlanır? Uygarlık devleti, kesintisiz biçimde süregelen dünyanın en köklü medeniyeti ile devasa büyüklükteki modern bir devletin harmanıdır. Ben bu yapıyı dört “muazzam” unsurla özetliyorum: Muazzam bir nüfus, muazzam bir coğrafya, muazzam bir tarihsel derinlik ve muazzam bir kültürel zenginlik. Bu dört unsurun her biri, kadim olanla modernin, geçmişle bugünün sentezinden oluşuyor.

Söz gelimi devasa nüfustan bahsedeceksek; evet, Çin antik çağlardan bu yana hep kalabalık bir ülkeydi ancak bugün bu nüfus son derece yüksek bir eğitim düzeyine sahip.

Her yıl Batı ülkelerinin toplamından daha fazla bilim insanı ve mühendis yetiştiriyoruz. Geniş coğrafyamız için de durum aynı: Bu topraklar tarihten devraldığımız bir miras, fakat aynı zamanda birinci sınıf bir altyapıyla tepeden tırnağa modernize edilmiş vaziyette. Dünyanın en iyi demir yolu ve kara yolu ağlarına, en gelişmiş dijital altyapısına sahibiz. İstisnasız her köyümüze 5G ulaşıyor. Köklü tarihimiz de yine eski ile yeninin bileşimidir.

Çin’in siyasal sistemine baktığınızda, Batı yalnızca sandıktan ibaret bir seçime odaklanırken; Çin sistemi, kökleri kendi geleneğimize dayanan liyakatle belirleme usulü ile Batı geleneğinden uyarladığımız sandık mekanizmasını bir arada işletir.

Kültürel zenginliğimiz de böyledir. Siyaset kültürü açısından baktığımızda, Çin’deki en mühim öncelik halkın geçimi ve refahıdır. Bu yaklaşım baştan aşağı Konfüçyüsçü bir anlayışa dayanır: Ne yaparsanız yapın, devlet halkın hem maddi hem manevi refahını yükseltmek zorundadır.

Kusurlu bir kıyas olacak, yalnızca zihinde canlandırabilmek adına paylaşıyorum: Bugün onlarca İslam ülkesinin tek bir merkezi hükümet çatısı altında, son derece modern bir ekonomiyle ve ortak bir dili konuşarak tek bir ulus halinde birleştiğini düşünün. Evet, ileri düzeyde gelişmiş bir ekonomi, tek bir devlet çatısı altında… Ya da siyaseten pek doğru kaçmayacak başka bir kusurlu benzetmeyle; Roma İmparatorluğu’nun parçalanmayıp günümüze kadar ulaştığını, tüm bu farklı ülkelerin Latince konuşan tek bir bünyede birleştiğini varsayın.

Fakat Çin söz konusu olduğunda, kökleri son derece derin felsefi bir gelenekten bahsediyoruz; bizler barışı her şeyin üstünde tutarız. En kıymetli değerimiz barıştır; son derece modern ama aynı zamanda kadim Asya geleneğinden beslenen bir anlayış. Size anlatmaya çalıştığım ulus devlet, işte böylesi bir uygarlık devletidir.

Şimdi mevcut tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru, bugünkünden çok daha yetkin yeni bir düzen kurma arayışına uluslararası sistem zaviyesinden bakalım. Öncelikle fikirlere ve felsefelere odaklanalım: Çin, ABD’den hangi noktalarda ayrılıyor? Uçurum denecek kadar derin farklar var. Örneğin Çin siyaset felsefesi hiçbir zaman “böl ve yönet” mantığına dayanmaz; bizim ilkemiz hem içeride hem de dış dünyada daima “birleş ve refaha kavuş” olmuştur.

“Çin’in yaklaşımı muhatabını daima ‘dost ya da potansiyel dost’ olarak görmektir”

Stratejik yaklaşım açısından Batı felsefesi genelde dünyayı “dost ya da düşman” ikiliğiyle okur; ya dostsunuzdur ya da hasım. Oysa Çin’in yaklaşımı “dost ya da potansiyel dost” zeminindedir. Bir başka deyişle, bir uygarlık devleti olarak çok daha uzun erimli bir vizyona sahipsinizdir. Dahası, tetiğe basmaya dünden hevesli bir ABD profilinden çok farklıyız.

Tarihine bakıldığında Çin, büyük güçler arasında kuvvete başvurma eşiği en yüksek ülkedir. Kuşkusuz Çin’in çok net kırmızı çizgileri vardır, bu hayati bir meseledir. Fakat yaklaşımımız, Sun Tzu’nun o meşhur Savaş Sanatı eserinin derin tesirini taşır: Asıl maharet, hasmı fiilen savaşmadan alt etmektir.

Dolayısıyla zihninizde bu öğreti ve muhataplarınızı dost ya da müstakbel dost olarak gören bir felsefe varsa, daha baştan pek çok çatışmanın önüne geçebilir, savaşları gerçekleşmeden engelleyebilirsiniz.

Çin işin felsefi boyutunu bu anlayışla yürütüyor. İşin en can alıcı noktası ise insanlığın menfaatini bir bütün olarak görmektir; Batı’nın “masada değilseniz menüdesinizdir” anlayışını Çin vicdanı kesinlikle reddeder.

Bugün insanlığın ortak geleceğinden yahut tek bir insanlık ailesinden söz ettiğimizde, bazıları bunu fazlasıyla idealist bulup somut olarak nasıl hayata geçirileceğini soruyor. Xiangshan Forumu’nda Amerikalı bir akademisyen bana, Çin lideri Xi Jinping’in küresel yönetişim inisiyatifini Birleşmiş Milletler gibi daha köklü bir uluslararası platform yerine neden Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinde açıkladığını sordu.

Yanıtım son derece basitti: Çünkü Şanghay İşbirliği Örgütü; Xi Jinping’in kalkınma, güvenlik, medeniyet ve yönetişim alanlarında ortaya koyduğu dört inisiyatifin ete kemiğe bürünmüş halidir. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün başarısının ardında tam olarak bu dört sütun yer alıyor. Gelinen noktada örgüt; nüfus, coğrafi alan ve somut neticeler bakımından dünyanın en büyük bölgesel işbirliği mekanizmasına dönüştü.

Toplam gayrisafi yurt içi hasılası G7’yi şimdiden aştı. Benzer bir tablo ASEAN ile olan ortaklığımızda da geçerli; zemin yine bu dört temel ilkeye dayanıyor. Neticede Çin bugün küresel ekonomik büyümenin tek başına yüzde 30’unu karşılıyor; ASEAN ise yaklaşık yüzde 7 ila 8’lik bir pay üretiyor. Çin-ASEAN işbirliği sayesinde dünya ekonomik büyümesinin neredeyse yüzde 40’ını bu coğrafya sırtlıyor. Rusya’dan Orta Asya’ya, Çin’den Güneydoğu Asya’ya kadar uzanan bu muazzam Avrasya kara parçası, geride kalan elli yıl boyunca bir barış ve kalkınma sahası işlevi gördü. Bu muazzam bir kazanımdır.

Çoğu zaman ifade ettiğim gibi: Çin şayet Batı’nın o sözde liberal demokrasi modelini benimsemiş olsaydı, çoktan içinden bir Donald Trump çıkarır ve muhtemelen Üçüncü Dünya Savaşı’na yol açardı. Profesör Jeffrey Sachs’ın da altını çizdiği üzere, Çin siyasal sistemi sayesinde küresel meselelerde rasyonel kararlar alabilen yegâne aklıselim aktör sahada kalabildi.

Son olarak bu tecrübeye dair küçük bir not düşeyim: Bölgesel örgütlerin ortaya koyduğu sonuçlara baktığınızda, hem Orta Asya hem de Güneydoğu Asya karmaşık coğrafyaları, inanç yapıları ve farklı siyasi rejimleri sebebiyle on yıllar boyunca bir “jeopolitik lanet” olarak nitelendirildi.

Bugün ise iftiharla görüyoruz ki bu bölgeler jeopolitik birer nimete dönüştü. Eskiden denize çıkışı olmayan Orta Asya ülkeleri, bugün kıtaları birbirine bağlayan merkezler haline geldi. Çin’in uygarlık devleti kimliği, daha yaşanabilir bir dünya için hem fikirsel hem de pratik çözümleri işte bu yapıcı yaklaşımla üretiyor.

Güvenilir kamuoyu araştırma kuruluşlarının çalışmalarını incelerseniz, Çin halkının en çok kıymet verdiği değerin kamu düzeni ve toplumsal istikrar olduğunu görürsünüz. Yüz Avrupa ülkesinin toplamına denk genişlikte devasa bir ülkeden söz ediyoruz; bu yüzden Çin, kargaşa ve anarşi kelimesinden nefret eder. Çok kutuplu dünya düzeninden söz ederken benimsediğimiz resmi dilin “daha adil, kurallı ve düzenli bir işleyişi” vurgulaması bundandır. Çin, ASEAN ve Şanghay İşbirliği Örgütü ekseninde şekillenen bu yapı sayesinde, gelecekte çok daha mutedil, adil ve dengeli bir uluslararası düzenin doğacağını bugünden öngörebiliriz.

Çin ile Filipinler arasındaki meseleye değinmek isterim: Şayet Çin, ABD’nin refleksiyle hareket etseydi, elindeki mevcut askeri güçle Filipin ordusunu 24 saat içinde darmadağın edebilirdi. Fakat biz bunu yapmadık; yaşanan tüm gerilimlerde en fazla tazyikli su kullanmakla yetindik. Keza Hindistan sınırındaki gerilimde dahi diğer büyük güçlerin yapacağı türden askeri yıkımlara başvurmadık; askerler arasında yaşanan arbedelerin ötesine geçilmedi ve sorunlar adım adım suhuletle çözülüyor. Nitekim iki ülkenin liderleri bir araya gelerek ilişkileri yeniden rayına oturtma yolunda irade gösterdi. Dünyanın da bu sağduyuyu örnek almasını temenni ederim.

“Batı’nın o sözde evrensel değerler söyleminde barışın adı dahi anılmaz”

Son olarak bir iki hususa daha dikkat çekmek istiyorum. İlki, Batı’nın dilinden düşürmediği liberal değerler meselesidir. Xi Jinping’in Küresel Yönetişim İnisiyatifi’ne baktığınızda altı ortak değer görürsünüz: Barış, kalkınma, hakkaniyet, adalet, demokrasi ve özgürlük. En can alıcı nokta ise listenin ilk sırasına barışın yerleşmiş olmasıdır. Batı’nın o sözde evrensel değerler söyleminde insan hakları ve demokrasi sürekli öne çıkarılır ama barışın adı dahi anılmaz.

Zira Batı, Küresel Güney ülkelerine karşı askeri güç kullanma hakkını kendinde saklı tutar. Bu kabul edilemez bir tutumdur, baştan aşağı yanlıştır; biz bunu asla onaylamıyoruz. İnsanlığın büyük bir çoğunluğunun da barışı en başa koyan bu yaklaşımı takdir ettiğine inanıyorum.

İkincisi; her medeniyetin kendine has değerleri mevcuttur ancak elimizde ortak asgari müşterek olarak Birleşmiş Milletler Şartı duruyor. Çin uluslararası düzenin ıslah edilmesini savunduğunda, kastettiği şey İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen ve ülkelerin ezici çoğunluğu tarafından onaylanan Birleşmiş Milletler Şartı ilkelerine geri dönmektir. Batı’nın “kurallara dayalı düzen” diyerek dayattığı sistem ise BM Şartı değil; bizzat ABD’nin ve onun güdümündeki Avrupalı ortaklarının dünyaya cebren kabul ettirmeye çalıştığı liberal değerler manzumesidir.

Arap Baharı sürecine bakın: Milyonlarca insan yaşamını yitirdi, yüz milyonlarcası evinden barkından oldu; üstelik bunu yapanlar en ufak bir suçluluk dahi hissetmiyor. “Nasılsa liberal düzeni yayıyoruz, her istediğimizi yaparız” kibrindeler. Biz bu anlayışı bütünüyle reddediyoruz.

Geçtiğimiz günlerde Rus dostlarımızla Ukrayna krizinin kökenleri üzerine konuşuyorduk; elbette NATO’nun doğuya doğru genişleme politikasında çok ciddi bir sorun var. Tam beş dalga halinde genişlediler.

Kendilerine şunu söyledim: Şayet bu süreç dördüncü dalgada dursaydı, bu kriz hiç yaşanmayabilirdi. Şahsen Rusya’nın art arda beş genişleme dalgasına neden sabır gösterdiğini anlamakta güçlük çekiyorum; zira Çin, kendi arka bahçesi sayılan Asya coğrafyasında böylesi bir askeri genişlemeye tek bir kez dahi müsaade etmezdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English