Dünya Basını
Eski CIA görevlisi McGovern: Hükümet yalan söylediğinde haklı olmak tehlikelidir
Eski CIA görevlisi Ray McGovern, Donald Rumsfeld ile 2006’daki tarihi karşılaşmasının 20. yılında, ABD’nin ilan edilmemiş savaşlar geleneğini, İran’a yönelik olası bir kara harekatının doğuracağı tehlikeleri ve İsrail’in Gazze’ye insani yardım götüren filoya uluslararası sularda düzenlediği müdahaleyi değerlendirdi.
Eski CIA görevlisi Ray McGovern, Yargıç Andrew Napolitano’nun Judging Freedom programında ABD dış politikasının geniş bir yelpazesine yayılan değerlendirmelerde bulundu.
Ssöyleşi, McGovern’ın dönemin Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ile 2006’daki tarihi karşılaşmasının 20. yıldönümüne denk geldi.
“Hükümet yanlış olduğunda haklı olmak tehlikelidir”
Programın başında McGovern, ABD’nin savaş yürütme biçimine ilişkin köklü eleştirilerini sıraladı. McGovern, “İlan edilmemiş savaşlar sıradan hale geldi” ifadesini kullandı ve sözlerini şöyle sürdürdü:
“Trajik biçimde hükümetimiz, Amerikan halkından hiçbir itiraz gelmeksizin önleyici savaşa, diğer adıyla saldırganlığa başvuruyor. Üzücü biçimde hükümetin gayrimeşru güç kullanımıyla yaşamaya alıştık.”
Eski istihbaratçı, Thomas Jefferson’a atıfla yönelttiği sorularla mevcut düzene meydan okudu:
“Ya ülkenizi sevmek için hükümeti değiştirmeniz ya da ortadan kaldırmanız gerekiyorsa? Ya Jefferson haklıysa? Ya en iyi hükümet en az yöneten hükümetse?” McGovern, sözlerini “Ya hükümet yanlış olduğunda haklı olmak tehlikeliyse? Ya köle olarak yaşamaktansa özgürlük için savaşarak ölmek daha iyiyse? Ya özgürlüğün en büyük tehlike saati şu andaysa?” diyerek tamamladı.
“Rumsfeld’in sözleri kendisine okunduğunda konuyu değiştirdi”
McGovern, 2006 yılında Atlanta’da Rumsfeld ile yaşadığı ve CNN ile C-SPAN tarafından canlı yayımlanan dört dakikalık mini tartışmanın perde arkasını anlattı.
O dönem Atlanta’da Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği ödülünü almaya gittiğini belirten McGovern, “Kendimi çok iyi hissediyordum. Önceki yıl ödülü Coretta Scott King kazanmıştı” dedi.
McGovern, Rumsfeld’in aynı şehirde bir düşünce kuruluşunda konuşma yapacağını öğrendiğini ve New York’taki bağlantılarının kendisine 65 dolara bir bilet aldığını aktardı:
“Rumsfeld Irak hakkında konuşuyordu. 2006’daydık, her şey ters gitmişti ve söylediği bazı şeyler sorgulanmaya başlanmıştı. Soru cevap bölümü başladığında saçma şeyler söylemişti. Ben de notlar almıştım ve dört dakikalık küçük bir tartışma yaşadık.”
McGovern, Rumsfeld’e yönelttiği soruyu birebir aktardı:
“Ben Ray McGovern, Merkezi İstihbarat Teşkilatında 27 yıl görev yapmış bir emektar ve Emektar Akıl Sağlığı İçin Uzmanlar grubunun kurucu ortağıyım. Yalanların hükümetin yönetmek için ihtiyaç duyduğu güveni temelden yok ettiğine dair gözleminizi takdir etmek isterim. Meslektaşım Paul Pillar, Orta Doğu ve terörle mücadele konusunda teşkilatın en üst düzey analisti, sizi ve meslektaşlarınızı örgütlü bir manipülasyon kampanyası yürütmekle suçladı. 27 Eylül 2002’de Atlanta’da Donald Rumsfeld aynen şöyle dedi: ‘El Kaide ile Saddam Hüseyin hükümeti arasında zırh delici nitelikte bağlantı kanıtı mevcuttur.’ Bu bir yalan mıydı Sayın Rumsfeld, yoksa başka bir yerde mi üretildi? Bütün CIA meslektaşlarım ve 11 Eylül Komisyonu bunu reddetmişti. Amerikan halkına karşı dürüst olmanızı istiyorum. Bizi gereksiz bir savaşa sokmak ve bu tür kayıplara yol açmak için neden yalan söylediniz?”
McGovern, Rumsfeld’in bu soruya verdiği yanıtı da aktardı:
“Rumsfeld ‘Ben yalan söylemedim, o zaman da söylemedim. Colin Powell da yalan söylemedi. CIA görevlileriyle haftalarca çalışarak bir sunum hazırladı ve bunun doğru olduğuna inanıyordu, Birleşmiş Milletlere sundu. Başkan da CIA görevlileriyle haftalarca çalışarak Amerikan halkına bir sunum yaptı. Ben istihbarat işinde değilim. Onlar dünyaya dürüst görüşlerini sundular. Orada kitle imha silahları olmadığı anlaşıldı’ karşılığını verdi.”
Bunun üzerine McGovern, Rumsfeld’in 30 Mart 2003’te ABC’de George Stephanopoulos’a verdiği mülakatta sarf ettiği sözleri hatırlattığını belirtti:
“Rumsfeld’in kitle imha silahları hakkındaki sözleri aynen şöyleydi: ‘Nerede olduklarını biliyoruz. Tikrit ve Bağdat çevresinde, doğu, batı, güney ve bir ölçüde kuzey bölgelerinde.’ Rumsfeld yine kendi sözlerinin kendisine okunmasıyla yüzleşmek zorunda kaldı. Ne yaptı? Konuyu değiştirdi.”
McGovern, Rumsfeld’in El Kaide bağlantısı iddiasına ilişkin olarak dönemin Irak elçisi Zerkavi’yi gündeme getirdiğini ancak bunun ikna edici olmadığını vurguladı:
“Zerkavi savaş öncesinde Bağdat’taydı. Ancak Irak’ın kuzeyinde, Saddam Hüseyin’in kontrolünün olmadığı bir bölgede bulunuyordu. Evet, hastaneye gitmesi gerektiğinde Bağdat’a da gidiyordu. Bu insanlar aptal değil, hikayeyi biliyorlar.”
“Korktunuz mu?”
McGovern, tartışmanın ardından CNN sunucusu Anderson Cooper’ın kendisini aradığını ve ilk sorusunun “Korkmadınız mı?” olduğunu aktardı. Eski istihbaratçı, Cooper’a verdiği yanıtı şöyle anlattı:
“Kendi kendime düşündüm, bu adam Vanderbilt servetinin varisi, CNN’de yakışıklı bir yüz, Atlanta sokaklarında olmayacak. Ona ‘Anderson, sana karşı dürüst olayım, bu gerçek bir keyif. Bu adamlara iyi sorular hazırlayıp onları zor duruma düşürmelisin, bunu sen de yapabilirsin’ dedim.”
McGovern, ana akım medyanın cesaretsizliğine dikkat çekti:
“Anlamıyorlar. Bir gazetecinin ya da kanal çalışanının görevi nedir? İyi soru sormak değil mi? Bunu yapmaktan çok korkuyorlar. Hâlâ da çok korkuyorlar. Umarım bir gün birileri Hegseth’in karşısına geçip gerçek sorular sorma cesaretini ve bilgisini gösterir.”
“İsrail’in yardım filosuna müdahalesi düpedüz korsanlıktır”
Programın devamında Napolitano, İsrail’in Gazze’ye insani yardım götüren filoya müdahalesini gündeme getirdi. İspanya Başbakanı’nın konuyla ilgili açıklamasının gösterildiği bölümde İspanyol lider şu ifadeleri kullandı:
“Netanyahu hükümetinin İsrailli yetkililerinin, Filistin’e insani yardım ulaştırmak ve Gazze’de, Batı Şeria’da, tüm Filistin’de acı çeken insanlar olduğunu dünyaya hatırlatmak için yola çıkan filodaki birkaç vatandaşı kaçırdığına tanık olduk. Netanyahu bunu yaparak yabancı vatandaşları kaçırdı. İspanya vatandaşlarını her zaman koruyacaktır. Uluslararası hukuku her zaman savunacağız ve bu uluslararası hukukun yeni bir ihlalidir. Netanyahu hükümeti tarafından yasadışı biçimde kaçırılan İspanyol vatandaşının serbest bırakılmasını istiyoruz.”
McGovern filonun durumuna ilişkin ayrıntılı bilgi verdi:
“50’den fazla tekne vardı. Bunlar insan ve erzak dışında bir şey taşıyamayacak teknelerdi. Yaklaşık yarısına çıkıldı. İspanyol ve Brezilyalı vatandaşların bulunduğu teknelerdekiler şu an esaret altında ve en azından salı gününe kadar orada kalacaklar, işkence gördüler. Bu insanları dövülmekten korumaya çalışanların çok ciddi biçimde dayak yediğine dair görgü tanığı anlatımları var.”
Eski CIA görevlisi, söz konusu teknelerin Gazze’nin yakınında dahi olmadığını vurguladı:
“Bu tekneler Gazze’nin yakınında bile değildi. Yunanistan’ın bir parçası olan Girit açıklarındaydılar. Burası Gazze’den yüzlerce mil uzakta. Sanırım İsrail, tekneler dağılıp ele geçirilmeleri zorlaşmadan önce hepsini bir arada sıkıştırmak istedi. Ama bu düpedüz korsanlık. Korsanlık şu sıralar moda olmuş görünüyor.”
McGovern, 2011 yılında ABD bandıralı “Umudun Cesareti” adlı tekneyle yaşadıkları benzer deneyimi de paylaştı:
“Obama dönemindeydik. Tekneyi ABD’de donatmış ve tescil ettirmiştik. Atina’nın dışındaki Pire limanından yelken açmaya hazırdık. Yunan yetkililer son dakikada havalandırma sisteminde arıza olduğu gerekçesiyle çıkamayacağımızı söylese de biz yine de açıldık. Pire limanından dokuz deniz mili uzaklaştığımızda Yunan devriye botu etrafımızı sardı. Bir saat direndik. Çok özür diliyorlardı, ‘sadece emirleri uyguluyoruz ama geri dönmek zorundasınız’ dediler. Sonunda kaptan ‘çıkmak üzereler’ deyince geri döndük. Tekneye el koydular. Sonraki iki haftayı kaptanı hapisten çıkarmaya çalışarak geçirdik. Obama Netanyahu’yu ikna etmekten umudu kesmişti. Nihai kararı, Yunanlara IMF kredisi için baskı yapıp bu insanların Pire limanından çıkmasına izin verirlerse kredi alamayacaklarını söylemek oldu.”
McGovern, mevcut duruma ilişkin son bilgilerini de paylaştı:
“Son aldığım bilgiye göre teknelerin yalnızca yarısına çıkılıp karantinaya alındı, yarısından azına. Diğerleri şu anda dahi Gazze’ye erzak ve doktorlarla ulaşma girişimlerini yenileyip yenilemeyeceklerini değerlendiriyor. O teknelerde bine yakın doktor var. Göreceğiz ne olacağını. Ama Trump’ın Obama’dan daha cesur olmasını bekleyemezsiniz, orası kesin.”
“Putin ‘yapma’ dediğinde, dinlenme ihtimali var”
Söyleşinin İran gerilimine ayrılan bölümünde McGovern, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ABD Başkanı Donald Trump arasındaki telefon görüşmesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Napolitano’nun İran’a yönelik olası bir Amerikan saldırısına dair sorusu üzerine McGovern, Rus tarafının tutumunu diplomatik terminolojinin en üst perdesinden tanımladı:
“Putin bunu yapmanın aşırı derecede ahmakça olacağını söyledi. İran’ın bütün komşularını ve İran’ın kendisini tehlikeye atacağını belirtti. Biz de İran’ın komşularından biriyiz. Bir kara harekatı düzenlemenin tamamen kabul edilemez olacağını ifade etti. Diplomaside kullanabileceğiniz en sert ifadeler.”
McGovern, Putin’in aramasının taşıdığı stratejik anlamı şöyle açıkladı:
“Trump göreve geldiğinden beri dokuz ya da on görüşme yapıldı, bunların neredeyse tamamı Trump tarafından başlatıldı. Bu seferki bir buçuk saati aşkın görüşme ise Ruslara göre Putin tarafından başlatıldı. Ruslar böyle bir aramayı başlattıklarında Donald Trump’a çok kesin ve çok önemli bir şey söylemek istiyorlar demektir.”
Eski istihbaratçı, geçen yıl ekim ayında yaşanan benzer bir olayı hatırlatarak bu savını destekledi. Trump’ın Ukrayna’ya Tomahawk füzeleri vermeyi düşündüğünü açıkladığı sırada Putin’in Trump’ı aradığını aktaran McGovern, “Putin Trump’ı o zaman aradı. İki buçuk saat sürdü. ‘Yapma, yapma’ dedi. Ertesi gün Zelenskiy Washington’a geldi ve Trump ‘Tomahawk alamayacaksın’ dedi” ifadelerini kullandı.
McGovern, Trump’ın o dönem gazetecilere yaptığı açıklamayı da aktardı: “Sayın Putin, muhalefetinize birkaç bin Tomahawk vermemin sakıncası olur mu, diye sordum. Bay Putin bu fikri beğenmedi.”
McGovern, Biden döneminde de benzer bir Rus müdahalesinin yaşandığını hatırlattı:
“Nisan 2021’de ABD, Karadeniz’e ağır silahlarla donatılmış güdümlü füze kruvazörleri ya da destroyerleri gönderiyordu. Putin Biden’ı aradı, ‘yapma’ dedi. Biden da donanmaya o denizcileri Atina sahillerine dinlenmeye göndermelerini söyledi, Karadeniz’e girmedik. Dolayısıyla burada bir tarih var.”
McGovern, Trump’ın Çin ziyaretinin de savaş kararında etkili olabileceğini belirtti:
“Trump gerçekten Çin’e gitmek istiyor. Savaşı yeniden başlatırsa Çin’e gidemeyebilir. On gün kaldı. Savaşı yeniden başlattıktan sonra Çin’e gider mi? Tanrı bilir. Trump’ı tahmin edemem ama bir tür mantık uygulayacak olursanız birkaç hafta daha güvende olduğumuzu düşünüyorum. Olaylar beni haksız çıkarabilir, bu ilk kez olmazdı.”
Napolitano’nun, ortak dostları Larry Johnson’ın Trump’ın savaşı yeniden başlatmaya çoktan karar verdiği ve bunun bu hafta içinde olacağı yönündeki görüşünü sorması üzerine McGovern, “Hayır, katılmıyorum” yanıtını verdi.
Gerekçelerini sıralayan eski CIA görevlisi, “Sadece Çin ziyareti değil, Trump ve Putin arasındaki görüşmenin resmi açıklamasında kullanılan çok sert, alışılmadık derecede sert ifadeler de etkili. ‘Samimi’ denildi. ‘Samimi’ anlaşmazlığın çok net bir göstergesidir. Görüşme Rusya’nın girişimiyle gerçekleşti ve ekim ayındaki Tomahawk emsali Ruslar aradığında çok kararlı olduklarını ve sonuç istediklerini gösteriyor. Geçen sefer işe yaramıştı. Bu sefer de işe yaramasını umalım ve dua edelim” diye konuştu.