Görüş
Faşizmin nimetleri
Almanya’da şubat ayındaki seçimlerde Wagenknecht hareketi 14 bin oyla Bundestag’ın dışında kaldı. Hareket birçok bölgede seçimlerde usulsüzlük yapıldığını iddia etti ama itirazlar sonuç vermedi. Böylece Almanya’nın geleceği açısından müesses nizamın dışında konuşan tek ciddi güç büyük ölçüde etkisizleştirildi.
Temmuz ayında Hamburg idare mahkemesi Marxistische Abendschule Hamburg adlı bir okuma grubuyla ilgili davaya ilişkin gerekçeli kararında marksizmin “özgür demokratik temel düzenle” “bazı açılardan” “esastan uyumsuz” olduğuna, ancak “yeterince önemli” ve “aktif militan” olmadığı sürece bu tür grupların faaliyetlerine izin verilebileceğine hükmetti. Dava aslında okuma grubu tarafından eyalet anayasayı koruma örgütünün bu grubun kâr amacı gütmeyen kuruluş statüsünü iptal etmesine ve “listeye” almasına karşı açılmıştı; mahkeme nisan ayındaki sözlü kararda grubun başvurusunu yerinde bulmuştu. Gerekçeli karar ise tam tersi yönde çıktı.
Rheinmetall hükümetinin (yani sağcılığından kimsenin kuşkusu olmayan CDU/CSU’dan başka solcu sanılan SPD’nin de hükümetinin) başkanı ağustos ayında Berlin merkezinde “komünizmin kurbanları” anıtı kurulacağını söyledi. Anıt, şansölyeye göre, Demokratik Almanya’da “komünist rejim mağdurlarını” onurlandırmayı, başka bir deyişle (bu da açıkça söyleniyor zaten) komünizmin nazizmle eşitlenerek kriminalize edilmesini amaçlıyor.
* * *
İç siyaset açısından gayet işlevsel bir siyaset bu. “Faşizmin koltuk değneği” SPD koalisyon ortağı olarak destek veriyor; modern faşizmin tetikleyicisi Yeşiller daha uzun vadeli bakıyor: anıt yerine müfredatta Demokratik Almanya tarihinin balçığa bulanmasının yeterli olacağını savunuyor. AfD ise destekliyor elbette, “daha çabuk, daha çok, daha büyük” olsun diye çabalıyor. Rheinmetall böylece CDU/CSU tabanını kenetlemekle kalmıyor, AfD ile arasındaki mesafeyi daraltırken diğerlerini de kendi etrafında konsolide ediyor.
Akla gelebilecek ve gelemeyecek her türlü suçu işlemiş faşist bir rejimi ona son veren devrimci bir hareketle eşitliyor, yani bir nitelik farkını basit bir nicelik farkına dönüştürüyorsanız gerçekte tek amacınız bu rejimi meşrulaştırmaktır. Yalnız bunun için mağduriyet de gerekir — anlatı ancak “tamam biz fazla ileri gittik ama onlar başlattı” üzerine kurgulanırsa karşılık bulur. Bu anlatıyla “onlar başlattı biz karşılık verdik” anlatısı arasında sadece bir tık fark vardır. Rheinmetall hükümeti tam da bunu yapıyor: Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan arşivlerinde Sovyetler Birliği’ndeki Almanların (Volga Almanları) 1930’lu ve 40’lı yıllarda doğrudan hedef alınarak represyona uğradığının “kanıtlanması” ve “soykırım kurbanları listesi” hazırlanması için “bilimsel araştırmalara” finansman ayırıyor.
Sovyet iktidarının Almanlara karşı kriminal faaliyetleri anlatısı, tıpkı Ukraynalılara karşı soykırım amacı güden golodomor anlatısı gibi faşizmi meşrulaştırmaya yöneliktir. Kiev rejimi bu anlatıyla Bandera’yı devlet kahramanına çevirdi; Rheinmetall iktidarı, yani bu sözümona “merkez sağ ve merkez sol koalisyonu” Hitler’i kahramanlaştıramasa bile von der Leyen’in, Baerbock’un, Scholz’un, Merz’in dedelerini, faşist Alman generallerini kahramanlaştırmaya çalışıyor.
ABD başkanı Trump hem narsist hem de cahil olmasına rağmen sezgileri son derece güçlü, kurnaz ve ortaklarının açıklarını yakalayıp kendi menfaatleri için kullanmakta son derece yetenekli. Trump’ın bu yılın başında Rheinmetall şansöliyesini Beyaz Saray’da kabulü sırasında “biz nazileri yendik” hatırlatması, şansöliyenin ortak zafer diye yumuşatmaya çalışmasına rağmen, dedelere açık bir göndermeydi.
* * *
Klasik ayrımlar artık hiçbir önem taşımadığı gibi sadece hakikati karartmak amacı güdüyor. De Gaulle hiç kuşkusuz merkez sağdı, Chirac öyleydi, Sarkozy bile bir ölçüde merkez sağdı. Almanya’da Brandt’ı takip eden bütün şansölyeler, bir önceki dönem SPD-Yeşiller koalisyonuna kadar merkez sağdı; Kohl öyleydi, hatta SPD’li olsa bile Schröder ve bir ölçüde Merkel bile öyleydi.
Kendilerine öyle dedikleri için değil, gerçekten öyle oldukları için; çünkü bunlar mevcut düzenin sosyal, iktisadi, ideolojik ve siyasi sürdürülebilirliğinin teminatıdırlar. Bu nedenle merkez sağın ve merkez solun iktidarı boyunca normlar pek az değişiklik gösterir. Normlardaki köklü değişiklikler ise siyasi aktörlerin rollerinde de köklü değişikliklere işaret eder.
Gerçekte merkez sağ ve merkez sol az çok istikrarlı siyasi sistemlere özgüdür; bu sistemlerde siyasi istikrarın görüngülerinden biri de hâkim ideolojinin istikrarı ve bütünlüğüdür. Sistemde yapısal bir siyasi kriz ortaya çıktığında buna kaçınılmaz bir şekilde ideolojik kriz de eşlik eder. Bir ideolojik kriz o ana kadar yerleşik bütün davranış normlarında köklü değişiklikle karakterize olur. Kriz öncesi mevcut normlar kaybolur, onların yerine ilkin normatif bir anarşi, ardından karşıtları geçer.
Başka türlü davranmanın önünde engel olan kurallar, sadece kural olarak genel kabul gördüğü için kuraldır — tıpkı paranın evrensel eşdeğer olarak kabul gördüğü için para olması gibi. Ama paranın evrensel eşdeğer niteliği bir defa sarsılmaya görsün, artık kâğıt parçası veya istiflenmiş maden yığınından ibarettir. Moda deyimle “değerler” de böyledir: ideolojik krizle birlikte bunlar yerle bir olur, iflas eder. Bu iflası önce her tür rezillik ve anarşik bir kaos takip eder. Eski değerlere bağlılık şimdi sadece hayat tarzında değil siyasi ve ideolojik bir muhafazakarlık da sayılır, aşağılanır, hor görülür, böylece kaos ilerleme diye rahatlıkla yutturulur. Onun ardından yeni bir “düzen” gelir; ama bu defa daha önceki bütün “değerler” tersine çevrilmiştir.
Eğer faşizm tiranın döktüğü kan miktarıyla ölçülen bir şey değil de bütünüyle modern bir görüngü, mali sermayenin (yani hâkim sınıf kompozisyonunun) “en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının” başka halklara “hayvani nefret” besleyen terörist diktatörlüğü ise, bu adamların ve kadınların kendilerine kondurdukları etiketlerin veya davranışlarındaki zarafetin hiçbir önemi yoktur. Faşizm ideolojik planda hiç de bir serseri hareketi değildir; tersine, altüst olmuş ideolojik ve siyasi bir ortamda düzeni temsil eden faşist şefler ve hatta ortalama faşist kitleler bile “düşmanları” dışında kendi aralarındaki ilişkilerinde nezih, zarif, nazik ve kibardır, çünkü faşizm krizle birlikte kaosa dönüşmüş olan ideolojik ve davranış normlarına yeni kurallar getirir, bunlara “düzen” verir.
Pek meşhur bir gazeteci Ukrayna savaşının ilk aylarında katıldığı bir televizyon programında, kendisinin Lvov’a gittiğini, oradaki insanların “biraz milliyetçi” ama çok kibar ve nazik olduğunu, Ukrayna’da faşizm olmadığını, dolayısıyla Rusya’nın banderacılık iddialarının demagojik olduğunu ileri sürmüştü. Lvov’da ne işi olduğu başka bir meseledir, ama faşizmle ilgili fikir yürüten bu cahil cesaretinin altında bütün faşistleri serseri sanmak yatar.
Tuhaf bir şekilde bu anlayış özellikle düzeniçi solda çok yaygındır; Avrupa gezilerinde Yeşillerin sloganlarından veya sosyal-demokratların (kendilerine öyle diyenlerin) laf kalabalığından yağları eriyip medeniyet hülyaları görürler. Görüngü hakikatin yerini alır, nezahat ve zarafet medeniyetle eş sayılır.
* * *
Rus halkının ve Rusya devletinin tuhaf bir kaderi var. Sosyalizm döneminin siyasi ve sosyal düzeni yapısal olarak hiçbir karşılığı olmasa bile kültür (en önemlisi yönetme kültürü) ve milli bilinç seviyesinde korunuyor. Sovyet geçmişi, Rus halkının, Rusya milletinin ve “devletliliğinin”, milli kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Siyasi seviyede bu geçmişe geri dönmek sözkonusu değildir, ancak bu geçmiş olmadan Rusya milleti var olamaz.
Tarihin cilvesi saymalı: Sovyetler Birliği’nin yıkıntıları üzerinde kurulmuş bir devlet ve o yıkıntıların içinden yeni bir millet teşkil etmeyi başarmış halk, siyasi inancı, amacı ve hedefi hiç de bu istikamette olmadığı halde ortak geçmişi savunduğu için milli bir devlet ve millettir.
Bunun tersi de doğrudur. Avrupa’da antikomünizm Ekim devriminden bu yana aynı zamanda rusofobik bir anlam da taşımıştır (Rus eşittir komünist eşittir kötü adam). Bu nedenle dekomünizasyon ister istemez derusifikasyon anlamına gelir.
* * *
Tarih spiral yükselen bir döngüye benzer ve tekerrür izlenimi de bundan doğar. Bugünün olayları, aktörleri, söylemleri, spiralin alt döngülerindeki olaylar, aktörler ve söylemlerle benzeşir. Benzerlik aynı tarihi çağdaki kriz dönemlerinde daha da belirgin hale gelir; çünkü dünya eni sonu bir küredir, kaynaklar sınırlıdır, savaş kombinasyonları da sonsuz değildir.
Tarihin spiralinde bugüne çok benzeyen iki dönem var. İlki 1930’lardır — hikâyenin bu kesitini herkes bilir. Diğeri de 1951’de yaşanmıştı.
Adenauer hükümeti 1951’de Almanya KP hakkında kapatma davası açtı. Dava anayasanın 21’inci maddesi kapsamında açılmıştı ve bu madde, sadece Parti’nin değil, taraftarlarının da “hür demokratik hukuk devletine zarar vermeye veya ortadan kaldırmaya veya federatif cumhuriyetin varlığını tehdit etmeye yönelik” eylemlerinin anayasa dışı olduğu maddesine dayandırılıyordu. Alabildiğine lastikli bir ifadedir bu, zira 1) sadece partinin değil taraftarlarının da eyleminden söz eder, böylelikle bütün partilerin kapatılması mümkündür; 2) zaten bu formülasyon da anayasayı yazan Amerikalılar tarafından daha en baştan müesses nizama karşı çıkacak bütün partilerin (iktidar partileri dahil) kapatılmasının önünü açmak için üretilmiştir.
Doğal ki bu durumda önem taşıyan tek şey anayasa mahkemesinin bileşimiydi (ve her yerde her zaman öyledir), bu bileşimi de iktidar tayin etmişti (hemen her yerde ve hemen her zaman öyledir).
Kapatma davası sadece KP’nin mücadelesi ve güç kazanmasıyla ilgili değildi; aynı zamanda Almanya’nın savaş sonrası elitinin büyük çoğunluğunun (başta yüksek bürokrasinin ve büyük burjuvazinin) nazilerle ilişkiliydi — veya, daha doğru bir ifadeyle, bunların büyük çoğunluğunun geçmiş dönemin azılı nazileri olmasıyla. Başka deyişle mesele hukuk değildi (ve hukukun tanımı gereği hiçbir zaman öyle olmamıştır), nitekim mahkeme; Almanya’nın ordu kurmasını yasaklayan açık anayasa hükmüne rağmen 1951’de Avrupa Savunma Topluluğuna girme kararını görüşmeyi bile reddetmişti.
KP anayasa mahkemesi önünde şunlardan sorumlu tutuldu: Marx, Engels, Lenin ve Stalin’in proletarya diktatörlüğü üzerine yazı ve konuşmalarından, SSCB 1936 anayasasından, SBKP tüzüğünden, Komintern faaliyetlerinden, komünist basında eski Reich komiserlerine emekli aylığı bağlanmasına karşı yazılardan, vb.
Parti 17 Ağustos 1956’da yasaklandı. Bu sırada 85 bin üyesi vardı. Onlara da toplam 200 bine yakın ceza davası açıldı. Bütün parlamenterlerinin vekilliği düşürüldü. Bütün parti yayınları yasaklandı. 1966’ya kadar KP’ye yakın olduğu gerekçesiyle 200’ün üzerinde yerel örgüt de yasaklılar arasına katıldı.
Yasak ancak 1968’de “neue Ostpolitik” ile kaldırıldı. Ancak o yıl kurulan Alman Komünist Partisi de aynı yıl Anayasayı Koruma Örgütü (iç istihbarat) tarafından “dogmatik aşırı solcu” ve şüpheli kabul edildi. DKP’ye yönelik bu yaklaşım o tarihten bu yana hiç değişmedi.
Bu terörün nedeni Almanya’nın tarafsızlıktan çıkıp NATO üyesi olmasıydı.
* * *
Bugün neden yeni bir konsolidasyona ihtiyaç var?
Alman çelik üretimi bu yılın mart ayı itibariyle geçen yıla göre yüzde 12 azaldı. 2017’de fabrikalardan 6,2 milyon otomobil çıkmıştı, 2024’te bu sayı 2,85 milyondu. 2020’de Çin ile imzalanan kapsamlı yatırım anlaşması Konsey ve Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanmadığı için yürürlüğe girmemişti; Yeşiller vb. sonunda Çin’le ilişkileri Almanya ekonomisini teknolojik olarak da sarsan bir noktaya getirmeyi başardılar. Üretkenlik endeksi sürekli düşüyor; regresyon ortalamasına göre en azından 2015’ten beri sıfırın altında ve bu negatif eğilim devam ediyor. (Benim hesaplarım. Yapay zekaya rağmen Avrupa’da üretkenlik endeksinin düşüş eğilimi üzerine ileride yazacağım.) Emperyalist sermaye ihracı yerini giderek üretken sermayenin ABD’ye kaçışına, yani Almanya’nın sömürgeleştirilmesine bırakıyor.
Bütün bunlara eşlik eden ideolojik kriz çağdaş faşizmin tetikçisi Yeşiller iktidarında başarılı bir kaos doğurmuştu, ama artık ikinci aşamaya geçildi: kaosun yerini faşist düzen alıyor. Bu durumda konsolidasyon hayati bir önem kazanır; ama dikkatleri başka yöne çekmek için demagoji cephaneliğinde pek az malzeme vardır: milliyetçilik, dincilik, mağduriyet, hamaset. Geçmiş dönemde düşünülemeyecek her şey artık düşünülebilir olmakla kalmayıp rutine dönüşür: utanç verici geçmişte bereketli kahramanlık tohumları bulunup çıkartılır, doğudan gelen tehdit söylemi vites yükseltir, sosyal devlet gereksizleşir, burjuva hukukunun yerine Karl Schmidt alır.
Bütün bunlar emperyalist kapitalizmin hayvani içgüdüleri besler.
Bugün Zimbabve olan Rodezya’ya adını veren Cecil Rhodes, klasik sömürgeciliğin bu personifekasyonu geçtiğimiz yüzyılın başında şöyle demişti:
“Dünya neredeyse tamamen bölünmüş durumda, kalanı da bölünüyor, fethediliyor, sömürgeleştiriliyor. Geceleri başınızın üzerinde gördüğünüz şu yıldızları, asla erişemeyeceğimiz uçsuz bucaksız dünyaları düşünün. Elimden gelse bütün gezegenleri ilhak ederdim; sık sık düşünürüm bunu. Onları böylesine berrak ve bu kadar uzak görmek beni kahrediyor.”
Bu hayvani içgüdü emperyalist güçlerin davranışına yön vermeye devam eder. Hiç değilse şimdilik başka gezegenlere ulaşamayacağına göre ve ulaşsa bile bunu zenginliğe çeviremeyeceğine göre kıt kaynaklarımızı paylaşmaktan ve yeniden paylaşmaktan başka bir yol yoktur.
İlk Lebensraum macerasının nasıl bittiğini unutmuş olabilirler, ama hatırlayacaklardır.
