Ortadoğu
Foreign Policy: Trump Ortadoğu’da mezhep hatlarını yeniden açıyor
Foreign Policy’de yayımlanan analizde, ABD’nin Şii grupları silahsızlandırmaya zorlarken bu yapıların silahlanmasına yol açan korkuları görmezden geldiği belirtildi. Yazıda, Washington’ın tek taraflı silahsızlanma dayatmasının Irak, Suriye ve Lübnan genelinde yeni bir mezhepsel çatışma dalgasına zemin hazırlayabileceği kaydedildi.
Foreign Policy dergisinde Hekmat Aboukhater imzasıyla yayımlanan “Trump Is Reopening the Middle East’s Deadliest Sectarian Fault Lines” (Trump, Ortadoğu’nun En Ölümcül Mezhep Kırılma Hatlarını Yeniden Açıyor) başlıklı makalede, Washington yönetiminin Şii grupları silahsızlandırmaya zorlarken bu yapıların silahlanmasına yol açan gerçek korkuları göz ardı ettiği kaydedildi.
Yale Jackson Küresel İlişkiler Okulu lisansüstü öğrencisi ve Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsü analisti Aboukhater, makalesinde ABD politikalarının bölgede tehlikeli bir kırılmaya kapı araladığını aktardı.
Makalede, ABD’nin Irak’ı işgaliyle başlayan ve on yılı aşkın bir süre önce terör örgütü IŞİD’in yükselişiyle zirveye ulaşan kanlı mezhep döneminin Washington’da uzak bir geçmiş gibi görülebileceği, buna karşın Ortadoğu’da açılan yaraların tazeliğini koruduğu ifade edildi.
Irak adli tıp ekiplerinin geçen ilkbaharda Musul yakınlarındaki bir IŞİD toplu mezarında 30’u aşkın Kürt Peşmerge savaşçısı, Iraklı güvenlik personeli ile Ezidi kadın ve çocukların kalıntılarını çıkardığı hatırlatılan makalede, bu keşiften bir hafta önce Suriye sınırının diğer tarafında, Deyrizor’un doğusunda bir başka toplu mezarın ortaya çıkarıldığı, bu alanın Suriye’de bu yıl belgelenen en az 18 toplu mezardan biri olduğu bildirildi.
Geçen yıl mart ayında 1400’den fazla Suriyeli Alevinin öldürülmesi ve temmuz ayında Süveyda’da Dürzilere yönelik mezhepsel katliamların yeni Suriye devletini dağılma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktığı aktarıldı.
Suriye uzmanı Joshua Landis’in “Büyük Ayıklanma” olarak adlandırdığı sürece atıfta bulunulan metinde, Birinci Dünya Savaşı sonunda Batılı güçlerce kurulan Sykes-Picot sonrası düzenin şiddetli biçimde çöktüğü ve toplulukların katı etnik ve mezhepsel yerleşim alanlarına çekildiği kaydedildi. Makalede, bu çözülmenin en ağır bedelini Irak, Suriye ve Lübnan’ın ödediğine dikkat çekildi.
“Washington anlamadığı güçlerle sorumsuzca oynuyor”
ABD Başkanı Donald Trump dönemindeki gelişmeleri ele alan Aboukhater, yönetiminde İran ve Şii siyasetini yakından tanıyan az sayıdaki yetkiliden biri olan Nate Swanson’ın görevden alınmasının ardından Beyaz Saray’ın yeni bir çözülmeye davetiye çıkaran politikaları devreye soktuğunu yazdı.
Makalede, “Suriye Cumhurbaşkanı ve eski El Kaide komutanı Ahmed eş-Şara’nın güçlerinin ‘Hizbullah’ın icabına bakabileceğini’ öne sürerken eş zamanlı olarak Irak’ta IŞİD’e karşı yürütülen askeri harekata öncülük eden Şii silahlı grupları silahsızlandırmaya çalışan Washington, potansiyel olarak felaket getirecek sonuçlar doğuracak şekilde anlamadığı güçlerle sorumsuzca oynuyor” ifadelerine yer verildi.
Washington’ın 2003 yılında mezhepsel fay hatları hakkında çok az bilgiye sahip olarak Irak’ı işgal ettiği, bazı üst düzey karar vericilerin geçişi kolaylaştırmak amacıyla Sünni bir Haşimi kralı göreve getirmeyi dahi tartıştığı anımsatıldı.
Irak’ın son Haşimi hükümdarının 1958’de vurularak cesedinin sokaklarda sürüklendiği, ABD öncülüğündeki yeni rejimin Saddam Hüseyin döneminde iktidarı elinde tutan silahlı ve kalabalık Sünni azınlığı bir gecede haklarından mahrum bıraktığı belirtildi. Birbiri içine geçen Sünni ve Şii mahallelerinin on yıllık mezhep savaşı sonrasında katı kantonlara dönüştüğü aktarıldı.
Suriye’deki iç savaşta yeterince denetlenmeyen Sünni aşırılıkçı gruplara yönelik Amerikan ve Körfez desteğinin mezhepsel öfkeyle birleşerek IŞİD’i beslediği belirtilen makalede, örgütün birkaç ay içinde Musul ve Enbar’ı alarak Irak’ın üçte birini ele geçirdiği, ardından Haşdi Şabi ve diğer kara unsurlarının ABD öncülüğündeki koalisyonun hava desteğiyle bu toprakları geri aldığı vurgulandı.
ABD’nin devrim sonrası İran’a karşı yürüttüğü uzun mücadelenin bölgesel mezhepçiliğin motoru olduğu yönündeki algıyı güçlendirdiğine işaret edildi.
Makalede, Washington’ın 1980’lerde İran’a karşı sekiz yıllık savaş boyunca Saddam’ı desteklediği, yıllar sonra Bahreyn’de Suudi güçlerinin Şii ayaklanmasını bastırmasına seyirci kaldığı, 2015’te ise Yemen’deki Zeydi Şii Husi hareketine karşı savaş başlatan Riyad yönetimine bomba, istihbarat ve havada yakıt ikmaliyle destek sağladığı kaydedildi. Washington’ın politikalarının “ABD destekli bir Sünni düzeninin Şii rakiplerle karşı karşıya geldiği” anlatısını pekiştirdiği ifade edildi.
“Silahsızlanma talebi Bağdat’ta farklı yankılanıyor”
Washington’ın son şiddet dalgasından doğan güçleri silahsızlandırması için Irak’ın Trump tarafından desteklenen yeni Başbakanı Ali ez-Zeydi’ye baskı uyguladığı, 30 Eylül olarak belirlenen ilk sürenin milislerin silah bırakmayı reddetmesiyle aşıldığı belirtildi.
Zeydi’nin de Şii olduğu, ancak Irak Şii siyasetinin Tahran yanlısı gruplar ile Washington’la çalışmaya açık milliyetçi akımlar arasında derin bir bölünme yaşadığı bildirildi.
Süreyi Haziran 2027’ye erteleyen Zeydi’nin silahsızlanmanın müzakereye kapalı olduğunu açıkladığı, buna karşılık milislerin Irak devletinden ziyade İran’a bağlı hareket ederek hükümete güvenmediği ve bir kriz ortamına girildiği aktarıldı.
Badr, Ketaib Hizbullah ve Harakat el-Nüceba gibi Tahran’a yakın unsurları barındıran Haşdi Şabi’nin, Büyük Ayetullah Ali es-Sistani’nin 2014 yılında IŞİD’e karşı yayımladığı “müdafaa cihadı” fetvasıyla kurulduğu ve 2016’da resmi güvenlik güçlerine dahil edildiği hatırlatıldı.
Ağustosta 96 yaşına basan Sistani’nin bu fetvayı hiçbir zaman geri çekmediği, vefatından sonra ne olacağı sorusunun silahsızlanma tartışmalarının üzerinde asılı kaldığı ifade edildi.
Haşdi Şabi Sözcüsü Mühenned el-Ukabi’nin, grubun mevzilerini terk etmesi durumunda Irak’ın güvenliğinin “bir anda çökeceğini” söylediği aktarıldı.
Milislerin kuşkularının Trump öncesine dayandığına dikkat çekilen makalede, ABD personelinin askeri danışman ya da sözleşmeli personel adı altında geri döneceği yönündeki beklentiye, Türkiye’nin ülkenin kuzeyindeki askeri varlığına, süregelen IŞİD tehdidine ve Şam’da Ahmed eş-Şara idaresine işaret edildi. Silahların sağladığı kadro, maaş, ihale ağları ve siyasi nüfuzun da silahsızlanmaya karşı maddi bir direnç oluşturduğu belirtildi.
Şii siyasi kültüründeki “mazlumiyet” bilincine değinen Aboukhater, makalesinde şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bu mazlumiyet bilinci, İran ya da Lübnan’da saldırıya uğrayan Şiilerin görüntülerinin Irak’ta neden bu kadar güçlü bir yankı uyandırdığını ve tam da bu dönemde gelen bir silahsızlanma talebinin Bağdat’ta Washington’dakinden neden çok farklı duyulduğunu açıklamaya yardımcı oluyor.”
Temmuz ayında ABD ve Suudi uçaklarının Suudi petrol tesislerine Irak’tan insansız hava araçlarıyla saldırı düzenlendiği iddiasıyla Haşdi Şabi mevzilerini vurduğu, Badr Teşkilatı lideri Hadi el-Amiri’nin araya girmesiyle misilleme saldırılarının engellendiği bildirildi.
İlerleyen haftalarda Haşdi Şabi istihbaratında görevli üst düzey komutan Abbas el-Yakubi’nin tutuklanmasının ardından eski Başbakan Nuri el-Maliki dahil birçok liderin, zorlamanın komşu ülkelere taşacak bir iç çatışmayı tetikleyebileceği uyarısını yaptığı kaydedildi.
Lübnan’da siyasi gücün 18 resmi dini cemaat arasında paylaşıldığı anımsatılan metinde, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’ın örgütün silahlarının geleceğinin Washington veya İsrail tarafından belirlenemeyeceğini vurguladığı belirtildi.
Kasım’ın mayıs ayındaki konuşmasında silahları “Lübnan’ın iç meselesi” olarak nitelendirip “Lübnan dışındaki hiç kimsenin silahlarla bir ilgisi yoktur” dediği aktarıldı.
Kasım’ın, güney toprakları İsrail saldırılarından fiilen korunana kadar silahların ulusal savunmaya devredilmesini müzakere etmeyeceklerini bildirdiği, Cumhurbaşkanı Joseph Avn hükümetini “Lübnan egemenliği yerine İsrail’e hizmet etmekle” suçladığı ve ABD arabuluculuğundaki silahsızlanma çerçevesini “diplomasi kılıfına sokulmuş bir teslimiyet” olarak gördüğü paylaşıldı. Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Nevvaf Selam’ın ise savaş ve barış kararlarını bağımsız biçimde veren silahlı bir hareket karşısında gerçek bir egemenliğin kurulamayacağını savunduğu ifade edildi.
Washington’ın Şam’daki Sünni İslamcı yönetimi Lübnan’da “Hizbullah’ın icabına bakmaya” teşvik ettiği, Suriyeli yetkililerin ise bu adımın iki ülkede mezhep gerilimini alevlendirmesinden çekindiği kaydedildi.
Lübnan’ın Trablusşam kentindeki Sünnilerin Şam yönetimini bir denge unsuru olarak coşkuyla karşıladığı, Irak’taki Şii grupların ise Şara’yı Hizbullah’a yönelik bir hamlenin savaş ilanı sayılacağı ve askeri karşılık göreceği yönünde uyardığı belirtildi.
Körfez genelinde de gerilimin tırmandığına işaret edilen makalede, Şii nüfusa sahip Bahreyn’de dini törenlere kısıtlamalar getirildiği, din adamlarının tutuklandığı ve İran’ın dini lideri için kamusal yas tutulmasının yasaklandığı bildirildi.
Kuveyt’in de Şii dini toplantılarına yönelik tedbirleri sıkılaştırdığı, binlerce kişinin vatandaşlığını iptal ettiği ve mezhepsel kışkırtma suçlamasıyla yargılamalar yürüttüğü aktarıldı.
Dört yıllık ateşkesin bozulduğu Yemen’de Husilerin batı kıyısının büyük bölümünü ve Babülmendep Boğazı’nı tamamen ele geçirdiği, Suudi destekli Devler Tugayları savaşçılarının Husi militanlarını zırhlı araçlarla ezip mezhepçi hakaretler savurduğu teyitli görüntülerin yayımlandığı kaydedildi.
“Bu ateş çoktan yakıldı”
Bölgesel bir mezhep çatışmasının ilk kurbanlarının siviller olacağını vurgulayan Aboukhater, makalesinde, “Bu ateş çoktan yakıldı. Son bölgesel savaşın ilk haftalarında Lübnan’da yaklaşık bir milyon insan evlerini terk etmek zorunda kaldı; Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre yalnızca mart ayında 200 binden fazla kişi Suriye’ye geçti” ifadelerine yer verdi.
Çatışmaların büyümesinin yeni toplu mezarlar, IŞİD’in toparlanması için elverişli alanlar ve Ürdün ile Türkiye üzerinden Avrupa’ya yönelecek yeni bir göç dalgası yaratacağı uyarısı yapıldı.
Makalenin sonuç bölümünde Washington’a politika değişikliği çağrısında bulunuldu. ABD yönetiminin bölge uzmanlığını yeniden inşa etmesi gerektiğini savunan Aboukhater, “Bu uzmanlık daha ölçülü bir politikaya zemin hazırlamalıdır: Silahsızlanmayı Washington’dan belirlenen bir takvimle dayatmaktan vazgeçilmeli, bölgesel bir aktörün diğeri üzerinde bir tehdit unsuru olarak kullanılması terk edilmeli; Irak ve Lübnan kurumlarına kendi toplumlarının sürdürebileceği tutarlı ve kalıcı düzenlemeleri müzakere edebilecekleri alan tanınmalıdır” değerlendirmesinde bulundu.