Amerika

Fukuyama: Rubio benden alıntı yapmış ama pek anlamamış

Yayınlanma

Francis Fukuyama, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Atina’da yaptığı konuşmayı eleştirerek, bakanın kendisini pek anlamadığını iddia etti.

Atina’da Akropolis yakınlarındaki bir tepe olan Pniks’te 7 Ekim’de bir konuşma yapan Rubio, konuşmasının merkezinde Batı medeniyetinin temel değeri olarak thymos’tan bahsetmiş ve bu medeniyetinin “çöküş riski ile” karşı karşıya olduğunu ileri sürmüştü.

Dünyanın bir “dönüm noktasında” olduğunu söyleyen Rubio, özellikle de Avrupa’daki ülkeleri “antik Yunan değerlerine geri dönmeye” ve “bu tehditlerle birlikte yüzleşmek için kurumlarımızı ve ittifaklarımızı yeniden inşa etmeye” çağırmıştı.

“Avrupa’nın uzun uykusundan uyanabileceğine ve binlerce yıl önce burada yanan ateşi yeniden alevlendirebileceğine inanıyoruz,” deyip işbirliğinden bahseden Rubio, “ülkelerin ortak çıkarlarını tanımak için kendine özgü kimliklerinden vazgeçmelerine gerek olmadığını” da belirtmişti.

Bakan, “Eski Yunanlıların thumos [aslında thymos] olarak adlandırdığı şey –tutkunun ateşi, güç, cesaret, gurur– büyük medeniyetlerin kalbidir. Peki ya bu olmadan? Bu olmadan, uluslar mücadele etme, çabalamaya devam etme ve hayatta kalma iradelerini yitirirler,” demişti.

Fukuyama, 1992 yılında yayımladığı Tarihin Sonu ve Son İnsan adlı kitabında thymos kavramından oldukça ayrıntılı bir şekilde bahsettiğini ve yeni anı kitabı Son İnsanın Diyarında’da bu konuya yeniden değindiğini hatırlattı.

Gurur, azim, tanınma arzusu olarak thymos’un Batı medeniyeti için gerçekten de önemli olduğunu kabul eden Fukuyama, “Fakat Rubio’nun bu kavramla ilgili anlayışı oldukça sınırlı ve bunun nasıl iki ucu keskin bir kılıç olduğunu kavrayamıyor,” diye yazdı.

Thymos’un yalnızca Batı medeniyetinin değil, siyasetin tamamının da özünü oluşturduğunun altını çizen siyaset bilimci şu iddialarda bulundu ve Hegelci efendi-köle diyalektiğini hatırlattı:

“İlk insan toplulukları arasındaki ilk kanlı savaş, egemenlik ve tanınma arzusu ile kişinin hayatını tehlikeye atmaya hazır olmasıyla tetiklenmiştir. Bu egemenlik mücadelesi, hiçbir tarafın tam olarak tatmin olmadığı bir efendiler ve köleler toplumuna yol açar; köle bariz nedenlerden ötürü tatmin olmaz fakat efendi de sadece bir köle tarafından tanındığı için tatmin olmaz. Bu sorunun çözümü, tüm insanların karşılıklı ve eşit bir şekilde tanınmasına dayanan bir toplumun ortaya çıkmasıyla birlikte tarihsel zaman içinde şekillenir. Böyle bir toplum, ilk kez Fransız Devrimi’ndeki İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirgesi’nde ve ABD Anayasası’nın Haklar Bildirgesi’nde dile getirilmiştir. Her ikisi de, Tanrı’nın huzurunda tüm insanların evrensel eşitliği gibi temel bir Hıristiyan fikrine dayanır. Liberal toplumlar, temel insan haklarını tanıyarak ve koruyarak onurun eşitliğini kabul ederler.”

Tarihin Sonu ve Son İnsan adlı kitabımda icat ettiği isothymia ve megalothymia terimlerine işaret eden Fukuyama, isothymia’yı eşit tanınma arzusu olarak tanımladı ve bunun “her türlü modern demokrasinin temelini” oluşturduğunu yazdı.

Günümüzün kutuplaşmış siyasetinin isothymia tarafından yönlendirildiğini vurgulayan yazar, “marjinalleştirilmiş grupların eşit tanınma talebine dayanan sol kimlik siyaseti ve beyazların ya da Hıristiyanların mağduriyetine dayanan bir sağ versiyonuna” işaret etti.

Buna karşılık, megalothymia’yı “iki yüzlü” (Janus-faced) olarak tanımlayan Fukuyama şöyle dedi:

“Hem insanlığın ilerlemesinin kaynağı olabilir, hem de insan toplumlarının katlanmak zorunda kaldığı en büyük suçların ve zulümlerin kaynağı olabilir. Bakan Rubio’nun, diğer insanlardan daha iyi olma çabasının sanat, spor, ekonomi veya siyasetteki tüm insani mükemmelliklerin kaynağı olduğu yönündeki görüşü doğru. Fakat diğer insanlardan daha iyi olma arzusu, egemenliğe, zulme ve tarif edilemez suçlara yol açabilir. George Washington, Abraham Lincoln ve Winston Churchill açıkça megalothymia tarafından yönlendirilmişlerdi ama Hitler, Stalin ve Pol Pot da öyle.”

ABD’li yazar, 1992 yılında Tarihin Sonu ve Son İnsan kitabında Donald Trump hakkında yazdığını belirtti:

“O zamanlar megalothymia için olumlu çıkış yolları arıyordum ve kapitalist bir ekonominin hakimiyet arzusunu hafifletip bunu iş dünyasına yönlendireceğini savunmuştum. On yıllar sonra Donald Trump’ın sadece zengin olmakla yetinmeyeceğini, aynı zamanda siyasi iktidarı da isteyeceğini hiç tahmin etmemiştim.”

Trump’ı “sınır tanımayan megalothymia’nın mükemmel bir örneği” olarak nitelendiren Fukuyama, Rubio’nun “patronunun gözüne girmek istemesi”nin, onu gerçeği “bir simit gibi bükmeye ittiğini” savundu:

“Ortak değerlere dayalı bir ABD-Avrupa ittifakından bahsediyor; fakat Vladimir Putin ve Xi Jinping’i diğer demokratik ülkelerin liderlerinden açıkça çok daha fazla takdir eden bir başkanın varlığını görmezden geliyor. Batı medeniyetinin yarattığı bilim ve teknolojinin harikalarından söz ediyor; oysa kendi yönetimi, bilimsel araştırmalara ayrılan fonları her alanda kesiyor. Grönland konusunda varılan anlaşmayı övüyor, ancak burayı Danimarka’dan elinden almak istediğinden hiç bahsetmiyor.”

Bakan Rubio’nun thymos’u, bunun hangi amaçlara yöneltildiğine bakmaksızın övdüğüne işaret eden Fukuyama, “Alcibiades’i ve Atinalıları felaketle sonuçlanan Sicilya Seferi’ne sürükleyen şeyin, megalothymia’nın aşırıya kaçması olduğunu hatırlaması yerinde olur; Thukydides’in de açıkladığı üzere, bu sefer Peloponnesos Savaşı’ndaki yenilgilerinin başlangıcı olmuştu,” dedi.

Bakanı ayrıca Bağımsızlık Bildirgesi’ndeki “Bütün insanlar eşit yaratılmıştır,” sözünü hatırlamaya davet eden Fukuyama, “On yıllardır Amerikan dış politikasının temelini oluşturan, büyük şahsiyetlerin yüceltilmesi değil, işte bu insan eşitliği ilkesidir. Kurucu Babalar ve onlardan sonraki pek çok nesil Amerikalı, hayatlarını, servetlerini ve kutsal onurlarını feda etmeye yemin ettikleri ilke işte budur,” diyerek yorumunu bitirdi.

Çok Okunanlar

Mobil sürümden çık