Görüş

Gazze’den Venezuela’ya: Uluslararası Kuralların Aşınması ve Yeni Bir Bölgesel Düzen İhtimali

Yayınlanma

Gazze savaşı, yalnızca insani felaketin boyutlarını ve uluslararası toplumun soykırım niteliğindeki eylemleri ve sivillere yönelik ağır suçları durdurmadaki başarısızlığını ortaya koymakla kalmadı; aynı zamanda uluslararası sistemin yapısal bir zaafını da gözler önüne serdi. Bu zaaf, uluslararası alanda tanınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılmasıyla daha da belirgin hâle geldi. Bu olay, uluslararası kuralların hâkim gücün çıkarlarına göre seçici biçimde uygulandığı ya da görmezden gelindiği daha geniş bir bağlamdan ayrı düşünülemez.

Bu gelişmeler, uluslararası sistemin lider aktörü olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin, “kurallara dayalı uluslararası düzeni” artık herkes için bağlayıcı bir çerçeve olarak değil, çıkarlarına hizmet ettiği sürece kullanılan araçsal bir mekanizma olarak gördüğünü göstermektedir. Söz konusu kurallar, ABD’nin siyasi, ekonomik ve askerî üstünlüğüne meydan okuyan yükselen güçlerle karşı karşıya gelindiğinde ise kolaylıkla devre dışı bırakılmaktadır.

Bu bağlamda Gazze istisnai bir örnek değil, daha geniş bir eğilimin parçasıdır. Birleşmiş Milletler kararları ve devletlerin toprak bütünlüğü ilkesiyle çelişmesine rağmen Somaliland’ın İsrail tarafından tanınmasına yönelik girişimler de, jeopolitik ve güvenlik hesaplarıyla örtüştüğü durumlarda yerleşik uluslararası hukuk normlarının aşılmasına yönelik artan bir istekliliği yansıtmaktadır. Bu durum özellikle stratejik deniz yollarını kontrol eden ya da bölgesel ve küresel güç mücadelelerinde kilit konumda bulunan bölgelerde daha belirgin hâle gelmektedir.

Benzer bir dinamik Yemen’in güneyinde de gözlemlenmektedir. Güney Geçiş Konseyi, bir yandan fiilî kontrol ve bölgesel destek, diğer yandan uluslararası meşruiyet arasında gri bir alanda hareket etmektedir. Bu tablo yalnızca Yemen krizinin karmaşıklığını değil, aynı zamanda kırılgan devletleri korumaya ya da kapsamlı siyasi çözümler dayatmaya yönelik gerçek bir uluslararası iradenin yokluğunda, siyasi yapıların ve sınırların fiilî durumlar üzerinden yeniden tanımlandığını göstermektedir.

Öte yandan bu uluslararası tutum, büyük ve yükselen güçler arasında daha fazla eşgüdümü teşvik etmekte ve tek taraflı hâkimiyete daha az bağımlı, değişen güç dengelerini daha fazla yansıtan alternatif bir uluslararası düzen arayışlarını hızlandırmaktadır. Böyle bir düzen mutlaka daha adil olmayabilir; ancak tek kutuplu dönemin sınırlarına yaklaşıldığına dair artan bir farkındalığı yansıtmaktadır.

Gelecekte nükleer silah kullanım ihtimalinin azalacağına dair değerlendirmeler doğru çıkarsa—bu tehdit ortadan kalktığı için değil, büyük güçler açısından bile siyasi ve insani maliyetleri son derece yüksek hâle geldiği için—uluslararası rekabetin daha çok konvansiyonel askerî araçlara, ekonomik baskıya, teknolojik üstünlük mücadelesine ve nüfuz alanlarının yönetimine kayması muhtemeldir. Bu çerçevede bölge, bu rekabetten en fazla etkilenecek alanlardan biri olmakla birlikte, tamamen seçeneksiz de değildir.

Bölgenin yalnızca bir çatışma sahası olmaktan çıkıp etkili bir aktöre dönüşebilmesi, öncelikle kilit bölgesel devletlerin kriz yönetimi anlayışından daha sürdürülebilir ortaklık biçimlerine geçebilmesine bağlıdır. Burada kastedilen büyük ittifaklar ya da ideolojik bloklar değil; özellikle güvenlik, savunma ve ekonomi alanlarında asgari düzeyde kurumsallaşmış iş birliğidir. Böyle bir yaklaşım, dışa bağımlılığı azaltabilir ve uluslararası müdahalelerin maliyetini yükseltebilir. Ancak bu yol otomatik ya da teknik bir süreç değildir; çıkarların kesiştiği, vizyonların ayrıştığı ve bölge devletleri arasında uzun süredir var olan güvensizlik mirasıyla şekillenen karmaşık bir siyasi süreçtir.

Anlamlı bir bölgesel rolün ortaya çıkabilmesi için ulus-devletin istikrarı temel bir ön koşul olmaya devam etmektedir. Filistin, Yemen ve Afrika Boynuzu’ndaki deneyimler, devlet kırılganlığının parçalanma ve siyasi yeniden mühendislik projelerine kapı araladığını göstermektedir. Bu projeler çoğu zaman güvenlik, insani yardım ya da kalkınma gerekçeleriyle meşrulaştırılmaktadır. Bu nedenle iç bölünmelerin, marjinalleştirilmiş kesimlerin ekonomik ve sosyal taleplerini dikkate alan gerçek siyasi ve toplumsal uzlaşılarla ele alınması, ahlaki bir tercihten ziyade stratejik bir zorunluluktur. Bu da dar güvenlik merkezli yaklaşımların aşılmasını ve devlet-toplum ilişkisini yeniden inşa eden daha kapsayıcı çerçevelerin benimsenmesini gerektirir.

Bölgedeki bazı devletler bu asgari düzeyde iç istikrarı ve bölgesel eşgüdümü sağlayabilirse, uluslararası sistem içinde kendisini dayatabilen bir bölgesel bloğun kademeli olarak ortaya çıkmasından söz etmek mümkün hâle gelir. Bu blok hegemonik bir güç olmayacak, ancak istikrar, enerji, ticaret ve stratejik deniz yollarının güvenliği gibi alanlarda göz ardı edilemeyecek bir aktör olacaktır. Bununla birlikte, bu süreç mevcut düzenden fayda sağlayan iç elitlerin direnciyle ve bölgesel bütünleşmeyi kendi çıkarlarına tehdit olarak gören uluslararası aktörlerin çevreleme girişimleriyle karşılaşacaktır.

Son tahlilde, bölgenin gelecekteki rolü yalnızca sahip olduğu potansiyel kapasitelere değil, uluslararası sistemdeki dönüşümlerle gerçekçi bir biçimde yüzleşme ve bu dönüşümleri dikkatle hesaplanmış fırsatlara dönüştürme yeteneğine bağlıdır. Güç yanılsamalarına kapılmadan ve yalnızca mağduriyet söylemine yaslanmadan izlenecek bu yol uzun ve kademelidir; ancak hızla değişen ve kuralları giderek daha sert ve öngörülemez hâle gelen bir uluslararası düzende kırılganlık ve bağımlılık içinde kalmaktan çok daha az maliyetlidir.

Sembolik kazanımlar ve acı gerçekler arasında: Filistin ve bölgesel manzara

Çok Okunanlar

Exit mobile version