Ortadoğu

HARİCİ TARTIŞMALARI: FİLİSTİN’DE ULUSAL BİRLİK GÜNDEMİ  

Yayınlanma

Harici Yuvarlak Masa Buluşmaları’nın konuğu, Filistin Diyalog Grubu Başkanı Sadeq Abu Amer oldu. Gazze’de doğan Abu Amer, Birinci Filistin İntifadası dönemini bizzat yaşadı; bu dönem, kişisel gelişiminde belirleyici dönüm noktalarından biri oldu. Suriye’de Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi, Lübnan’da ise Siyaset Bilimi eğitimi aldı. Bu süreçte Filistinli gençlik girişimleri ve kuruluşlarında aktif olarak yer aldı.

Yaklaşık on yıldır Türkiye’de yaşayan Abu Amer, kariyeri boyunca Gazze Şeridi’nde çeşitli girişimlerin ve araştırma merkezlerinin kurulmasına katkıda bulundu. Ayrıca Ru’ya Siyasi Kalkınma Merkezi’nde programların geliştirilmesi ve kurumsal kapasitenin güçlendirilmesine katkı sundu; merkezin ilk dönemlerinde çalışmalarına katkı veren isimler arasında yer aldı. Daha sonra, Filistinli siyasi aktörler arasında diyaloğu güçlendirmeyi ve ortak bir ulusal çerçevenin geliştirilmesine katkı sağlamayı amaçlayan Filistin Diyalog Grubu’nu kurdu.

Bu buluşmada Abu Amer, Filistin meselesinde yaşanan güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerini, özellikle ulusal kurumların yeniden inşası ve Filistin ulusal birliğinin güçlendirilmesine dair görüşlerini paylaştı. Ayrıca katılımcıların sorularını yanıtladı. Aşağıda sunum ve tartışmanın tam metni yer almaktadır.

ÜÇÜNCÜ DÖNÜŞÜM

Bugünkü konuşmanın başlığı şudur: Filistin meselesinde üçüncü dönüşüm, ulusal proje krizinden ulusal bütünlük sınavına ve Filistin temsilinin yeniden inşasına geçiş. 

7 Ekim’den ve Gazze’ye karşı yürütülen yıkıcı savaştan sonra Filistin’deki bütün denklem değişti. Bildiğiniz gibi Gazze, Filistin ulusal hareketleri için temel bir dayanak noktasıdır. Gazze aynı zamanda Filistin devletinin inşası için vazgeçilmezdir. Gazze olmadan Filistin devleti mümkün değildir. Bu yüzden bu savaş, demografik denge, jeopolitik yapı ve Filistin siyasi varlığı açısından çok tehlikeli bir savaştır.

Filistin’de Kurumsal Yapı Sorunu

Savaşın önemi yalnızca Gazze’nin yıkımından ibaret değildir. Bu savaş, Filistin topluluğunun niteliği, Filistin ulusal kurumlarının geleceği ve Filistinlilerin birliklerini koruma kapasitesi hakkında da çok ağır sorular doğurdu. Bugün şu soru önümüzde duruyor: Tarihsel kurumların etkinliğinin zayıfladığı, Filistin toplulukları arasındaki bağların gevşediği ve Gazze’nin yıkıcı bir gerçeklikle karşı karşıya kaldığı bu ortamda, Filistinliler ortak bir ulusal çerçeve içinde siyasi birliklerini koruyabilecek mi?

Savaştan önce bizim sıkıntımız esas olarak siyasi projeydi. Yani ulusal programın niteliğini tartışıyorduk. Devlet projesi mi, tam kurtuluş projesi mi, müzakere mi, direniş mi, yoksa bunların bir birleşimi mi? Filistinliler geçmiş yıllarda kendi hedeflerini bu başlıklar üzerinden tartışıyorlardı. Savaştan sonra ise mesele daha temel bir aşamaya geçti. Artık yalnızca siyasi programı değil, ulusal bütünlüğümüzü, bir topluluk olarak ayakta kalma kapasitemizi ve ortak bir temsil merkezi üretip üretemeyeceğimizi tartışıyoruz. Ben buna Filistin meselesindeki üçüncü dönüşüm diyorum.

BİRİNCİ DÖNÜŞÜM:
NAKBA VE ULUSAL VARLIĞIN DAĞILMASI

Birinci dönüşüm 1948 Nakba’sıyla gerçekleşti. Nakba, Filistin ulusal topluluğunun ve Filistin halkının parçalandığı tarihsel andı. Bu yalnızca askeri ya da siyasi bir yenilgi değildi; Filistin’in tarihsel, siyasi ve toplumsal yapısında bir çöküş anıydı. Filistin halkı mültecilere, sürgün topluluklarına, işgal altında kalanlara ve birbirinden kopuk coğrafyalara dağıldı. 

O dönemin merkezi sorusu şuydu: Filistin halkının varlığını nasıl koruyabiliriz ve erimesini nasıl engelleyebiliriz? Bu soru iki düzeyde karşımıza çıkıyordu. Birincisi, diasporadaki Filistinlilerin kimliklerini ve ulusal bağlarını korumasıydı. İkincisi, işgal altında kalan Filistinlilerin İsrailleştirme, asimilasyon ve Yahudileştirme politikaları karşısında varlıklarını sürdürmesiydi. 

Bu ilk dönüşümü ayrıntılı biçimde ayrıca ele almak mümkündür. Fakat burada doğrudan ikinci dönüşüme geçmek istiyorum.

İKİNCİ DÖNÜŞÜM:
FKÖ, ULUSAL HAREKET VE SİYASAL TEMSİL

İkinci dönüşüm, Nakba’nın Filistin halkını ortadan kaldırmaya yaklaşan etkisine karşı Filistin ulusal hareketinin yükselişiydi. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kuruluşu, resmi Arap sisteminin aldığı bölgesel bir kararla gerçekleşti. Bu kararda özellikle Mısır’ın ve dönemin Arap siyasal ortamının rolü vardı. Amaçlardan biri, Filistin meselesinin yükünü Arap ulusal düzeyinden Filistinlilerin üzerine aktarmaktı.

Fakat zamanla Filistinliler bu fırsatı yakaladı ve FKÖ’yü gerçek bir ulusal kazanıma dönüştürdü. FKÖ, Filistinlilerin siyasi hedeflerini ve ulusal arzularını temsil eden siyasi çerçeve haline geldi. Filistinliler bu örgütü, kendilerine dayatılan duruma karşı bir reddiye cephesine ve Filistin meselesini canlı tutan bir kuruma dönüştürdüler.

Bu dönemin merkezi sorusu şuydu: Filistin ulusal projesi nasıl inşa edilecek? Bu proje birkaç aşamadan geçti. Önce silahlı mücadele aşaması vardı. Daha sonra FKÖ’nün Lübnan’dan çıkışı geldi. 1982’de FKÖ’nün Lübnan’dan çıkması büyük bir kırılmaydı. Ardından Madrid süreci ve Oslo’ya uzanan müzakere süreci başladı.

 Bu ikinci dönüşümün 1964’ten 1993’e kadar sürdüğünü söyleyebiliriz. 1964’te FKÖ kuruldu. 1993’te Oslo süreciyle birlikte yeni bir aşamaya geçildi. Bu dönemde Filistin mücadelesinin ağırlık merkezi diasporadan Filistin içlerine doğru taşındı. Bunun en belirgin ifadesi taş intifadasıydı. İntifada, Filistin meselesine yeniden güç kazandırdı ve FKÖ’nün İsrail ile müzakere masasına oturmasını sağladı.

Birinci İntifada, Filistin halkının geniş katılımıyla gerçekleşen kitlesel bir hareketti. Bu hareket, dünyayı Filistin halkının haklarını tanımaya zorladı. 1988’de Yaser Arafat Cezayir’de Filistin devletini ilan etti. O dönemde seksenden fazla ülke Filistin devletini tanıdı. Dikkat edilmesi gereken nokta şudur: O dönemde verilen şehit sayısı bugünkü rakamlarla kıyaslandığında çok daha düşüktü, fakat siyasi sonuçları çok büyüktü. Bu da Filistin halkının ortak hareket ettiğinde ne kadar etkili olabileceğini gösteriyor.

BÖLÜNME, TIKANMA VE
7 EKİM’E GİDEN SÜREÇ
 

Bu dönemin ardından Filistin siyasal hayatında seçimler yaşandı ve sonrasında Filistin iç bölünmesi meydana geldi. 2007 yılında Hamas’ın Gazze’de yönetimi ele geçirmesi ve Filistin Yönetimi’nin Gazze’den çekilmesiyle birlikte hem siyasi hem de coğrafi bir bölünme ortaya çıktı. Bu, Filistin halkının yaşadığı en tehlikeli aşamalardan biriydi.

Bu bölünme yalnızca iki hareket arasındaki bir ihtilaf değildi. Filistin siyasal sistemi büyük ölçüde felç oldu. Uzlaşma için birçok tur yapıldı, fakat bunların tamamı sonuçsuz kaldı. Bunun temel sebeplerinden biri dış müdahalelerdi. İsrail bu bölünmenin sürmesinden çıkar sağladı. Bazı bölgesel aktörler de ideolojik kamplaşmalar nedeniyle olumsuz roller oynadı. Bir yanda sözde ılımlılık ekseni, diğer yanda direniş ekseni vardı. İsrail bu bölgesel ayrışmaları kullanarak Filistin iç bölünmesini canlı tutmayı başardı. 

2007’den 2023’e kadar süren bu uzun dönemde Filistin siyasal hayatı büyük ölçüde dondu. Müzakere yolu tıkandı. Seçimler yapılamadı. Ulusal kurumlar yenilenemedi. Filistinliler adalet duygusunu, haklarının tanındığına dair inancı ve dünyanın kendilerini gördüğüne dair umudu büyük ölçüde kaybetti. Bu uzun tıkanma, 7 Ekim’e giden koşulları hazırlayan zeminin bir parçasıydı. 

7 Ekim’i geleneksel ve normal bir siyasi olay gibi değerlendirmek mümkün değildir. Onu tek başına bir siyasal tercih gibi de okumamak gerekir. Bu, uzun süren tıkanmanın, görmezden gelinmenin, adaletsizliğin, aşırı sağcı İsrail hükümetinin uygulamalarının ve Filistinlilere yönelik sürekli baskının yarattığı çok karmaşık bir kırılma noktasıydı. Filistinliler bir noktada bu gerçeklik içinde patlama yaşadı. Bunu kaderci bir çizgi olarak anlatmak istemiyorum; fakat Filistinliler büyük ölçüde bu sürece zorlandı.

Aşırı sağcı İsrail hükümeti, Filistinlilere yönelik bütün baskı biçimlerini kullandı. Filistinlileri sürekli kışkırtan, aşağılayan ve sıkıştıran politikalar izledi. Bunun sonucunda alışılmış olmayan, geleneksel siyasi ölçülerle açıklanması güç bir Filistin tepkisi ortaya çıktı. 

SAVAŞIN FİLİSTİN TOPLUMUNA ETKİSİ

Savaşın ardından Filistin coğrafyasındaki bütün bölgeler sürekli bir yıpranma ve tükenme hali içinde yaşamaya başladı. Bu, Filistinlilerin toplam kapasitesini gerileten bir süreçtir. 

Gazze’nin yıpranması doğrudan savaşın sonuçlarıyla, yıkımla, ölümle, açlıkla ve altyapının çökmesiyle ilgilidir. Batı Şeria’nın yıpranması yerleşimlerle, duvarla, ayrıştırılmış kantonlarla ve sürekli askeri baskıyla ilgilidir. Kudüs’teki yıpranma Yahudileştirme politikaları ve Mescid-i Aksa çevresindeki baskılarla ilgilidir. 1948 Filistinlileri ise İsrailleştirme, kimliklerinin eritilmesi ve Filistinli kimliğinin zayıflatılması programlarıyla karşı karşıyadır.

Bunun yanında Lübnan’daki Filistin kampları da son savaşlardan ve bölgesel gerilimlerden etkilendi. Güney Lübnan’daki Filistin kampları baskı, göç ve güvensizlikle karşı karşıya kaldı. Suriye’deki gelişmeler de Filistinliler açısından ağır sonuçlar doğurdu. Eski rejim döneminde de, sonrasında da, Suriye coğrafyasındaki Filistin varlığının zayıflatılması yönünde çeşitli baskılar yaşandı. Ürdün’de de Filistinliler siyasi haklarını tam olarak kullanamıyor.

Bu nedenle artık merkez soru şudur: Filistin ulusal bütünlüğü nasıl korunacak ve herkesi kapsayan ortak bir siyasi merkez nasıl yeniden üretilecek?

ULUSAL BÜTÜNLÜK
VE ORTAK SİYASİ MERKEZ SORUSU

 Bugün Filistinliler açısından en önemli meselelerden biri, ortak bir siyasi merkezin yeniden kurulmasıdır. Bu çerçevede Filistin Ulusal Konseyi’nin seçilmesi ya da yeniden oluşturulması, Filistin siyasi merkezinin yeniden inşası için muhtemel bir yol olarak görülüyor.

Neden Filistin Ulusal Konseyi? Çünkü teorik olarak hem işgal altındaki topraklardaki Filistinlileri hem de diasporadaki Filistinlileri temsil etmesi gereken tek kurum budur. Filistinlilerin yalnızca Gazze’de, Batı Şeria’da ya da herhangi bir ülkede yaşayanlardan ibaret olmadığı biliniyor. Filistin halkı parçalı coğrafyalara dağılmış durumda. Dolayısıyla bütün bu coğrafyaları aynı siyasi çatı altında temsil edecek bir yapıya ihtiyaç var.

Gündemdeki düşünceye göre, yeni bir meclis yapısı kurulması ya da mevcut Filistin Ulusal Konseyi’nin yenilenmesi gerekiyor. Dökümde geçen ifadeye göre bu yapıda toplam 350 üye olması, bunların yaklaşık 200’ünün Filistin içinden, 150’sinin ise dışarıdaki Filistin topluluklarından gelmesi konuşuluyor. İçerideki temsilin Batı Şeria ve Gazze’yi, dışarıdaki temsilin ise diaspora ve mülteci topluluklarını kapsaması bekleniyor. Meclisin nerede toplanacağı, üyelerin hangi şehirlerden ve hangi mekanizmalarla seçileceği gibi konularda ise netlik tam değildir. Bazen Filistin içinde, bazen dışarıda toplanması mümkündür. 

Bu yapı, Filistinliler açısından en yüksek yasama ve temsil organı işlevi görebilir. Buradaki mesele yalnızca teknik bir seçim meselesi değildir. Esas mesele, Filistinlilerin yeniden ortak bir siyasi irade üretebilmesidir.

BÖLGESEL BOYUTUN GERİ DÖNÜŞÜ

Filistin meselesinde bugün dikkat edilmesi gereken bir başka gelişme, bölgesel boyutun yeniden derinleşmesidir. Artık çatışma sadece Filistinliler ile İsrail arasında bir çatışma olarak görülemez. İsrail, bölgede güç dengesini değiştirmeye çalışıyor. Bu da Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan ve diğer bölgesel aktörler açısından doğrudan bir meydan okuma haline geliyor. 

Filistin meselesi artık yalnızca Filistinlilerin sorunu ya da İsrail’in güvenlik sorunu olarak tanımlanmıyor. Bölgesel güçler, bu meseleye yalnızca Filistinliler üzerinden yaklaşmanın yeterli olmadığını görüyor. İsrail’in hegemonya politikalarıyla, bölgede yeni bir güvenlik mimarisi kurma girişimiyle ve güç dengesini tek taraflı biçimde değiştirme çabasıyla doğrudan yüzleşilmesi gerektiği düşünülüyor.

Bu nedenle iki paralel yol üzerinde duruyoruz. Birinci yol, Filistin kurumlarının yeniden inşasıdır. İkinci yol, İsrail ile çatışmada bölgesel faktörün yeniden devreye girmesidir. Bu iki yol birbirini tamamlar. Filistin kurumları yeniden kurulmazsa bölgesel destek dağınık kalır. Bölgesel denge kurulmazsa da Filistin kurumları İsrail’in baskısı karşısında yeterince korunamaz. 

Bu yaklaşım, Filistinlilere İsrail’in tasfiye ve yok sayma politikaları karşısında yeni bir koruma alanı sağlayabilir.

OLASI GELECEK SENARYOLARI 

Önümüzde birkaç senaryo var.

Birinci senaryo, Filistin toplulukları arasındaki dağılmanın ve uzaklaşmanın devam etmesidir. İsrail’in istediği senaryo budur. Bazı Amerikan yazılarında ve tartışmalarında da buna benzer bir yaklaşım görülüyor. Örneğin “son Filistinli” ya da “son Filistin başkanı” fikriyle, Mahmud Abbas’ın bile zayıf bir başkan olarak son temsil figürü olduğu, ondan sonra Filistinlilerin kendilerini temsil edecek hiçbir başlıklarının kalmayacağı ima ediliyor. İsrail’in hedefi, Filistinlilerin dünyayla konuşabilecekleri herhangi bir siyasi varlığa sahip olmamasıdır.

İkinci senaryo, krizi çözmeden yönetmektir. Yani mevcut durumun sürdürülmesi, bölünmenin devam etmesi, kurumların yenilenmemesi ve Filistin meselesinin köklü bir çözüme taşınmadan idare edilmesidir. Bu, Filistinliler açısından çok ağır ve yıpratıcı bir senaryodur. 

Üçüncü senaryo, ulusal kurumların yeniden inşa edilmesi ve siyasi meşruiyetin yenilenmesidir. Bugün hâlâ böyle bir fırsat var. Fakat bu fırsat ağır şartlara bağlıdır. Önümüzdeki Kasım ayı için kapsamlı bir ulusal meclis oluşturulması ya da bu konuda somut adımlar atılması konuşuluyor. Bu meclisin hem içeriği hem dışarıyı kapsaması bekleniyor.

Dördüncü senaryo, Filistin ulusal birliğini koruyacak destekleyici bir bölgesel yaklaşımın geliştirilmesidir. Bölgesel aktörlerin, yalnızca açıklama yapmakla kalmayıp Filistin siyasi merkezinin yeniden inşasını koruyan ve destekleyen bir rol üstlenmesi gerekir.

Filistinliler bu fırsatı değerlendirebilirlerse yeni bir siyasal sayfa açılabilir. Bu fırsat kaçırılırsa sonuçlar Filistin davasının geleceği açısından çok tehlikeli olabilir.

HAMAS, ŞARTLAR VE SİYASİ SİSTEME KATILIM

Bu süreçte en önemli sorulardan biri Hamas’ın konumudur. Hamas bu yeni yapıya katılacak mı, katılmayacak mı? Şu ana kadar Hamas’ın nihai tavrı netleşmiş değildir. Bunun temel sebebi, katılım için öne sürülen şartların Hamas açısından çok ağır olmasıdır. Bu şartlar arasında FKÖ’nün yükümlülüklerini kabul etmek, önceki anlaşmaları ve İsrail ile yapılmış taahhütleri kabul etmek gibi maddeler vardır. Bu nedenle Hamas doğrudan reddetmese bile, mevcut şartlar altında katılımı zor görünmektedir.

Bu çizgi Avrupa tarafından desteklenen bir çizgidir. Fransa ve Suudi Arabistan öncülüğünde New York’ta yürütülen diplomatik süreç de bu çerçeveyle bağlantılı görülüyor. Suudi Arabistan’ın arkasında bölgesel bir zemin, Fransa’nın arkasında ise Avrupa desteği var. Türkiye, Mısır ve başka bölgesel aktörlerin de bu tartışmada yer aldığı anlaşılıyor.

Buradaki sorun şudur: Bu proje Hamas’ı dışarıda bırakmak için mi tasarlanıyor, yoksa Hamas’a değişerek sistem içinde kalabileceği bir alan mı açıyor? Cevap hem evet hem hayırdır. Eğer Hamas bu süreci akıllı biçimde yönetirse, bu onun siyasi olarak varlığını sürdürmesi, yeniden konumlanması ve Filistin siyasal sistemine katılması için bir fırsat olabilir. Ama bunu yapamazsa kendini tamamen dışarıda bırakmış olur. Bu da onun tasfiyesini kolaylaştırabilir. 

Çünkü savaş öncesindeki Hamas ile bugünkü Hamas aynı değildir. Hamas savaştan önce Gazze’de yönetim gücüne, askeri kapasiteye ve ciddi bir toplumsal desteğe sahipti. Bugün ise Gazze çok ağır bir yıkımdan geçti. Hamas askeri açıdan zayıfladı. Gazze’de ve Batı Şeria’da halk desteği savaşın ağır maliyeti nedeniyle eskisi gibi değildir. Bu, bütün halkın Hamas’a karşı olduğu anlamına gelmez; fakat duygularda ve siyasi eğilimlerde bir değişim olduğu açıktır.

 Eskiden Hamas böyle bir şartı kabul etmese halkın önemli bir kısmını arkasında tutabilirdi. Bugün aynı ölçüde rahat hareket edemez. Sürece girmezse yalnızlaşma ve dışarıda kalma ihtimali çok daha yüksek olur.

DİRENİŞ SEÇENEĞİ
DIŞARIDA MI KALACAK?
 

Bu noktada önemli bir soru doğuyor: Eğer Hamas bu yeni yapıya girebilmek için değişmek zorunda kalırsa, direniş seçeneği ne olacak? Bu konsey ya da meclis, direniş fikrini fiilen dışarıda bırakmış mı olacak? Hamas dışarıda kalırsa, ciddi bir toplumsal tabanı olan bu hareketi ve silahlı direniş anlayışını dışlayarak ulusal birlik kurulabilir mi?

Bu soru geçmişte de benzer biçimlerde soruldu. Filistin ulusal hareketinin tarihinde silahlı mücadele seçeneği önemli bir yer tuttu. Rogers Planı döneminden Oslo’ya kadar Filistinli hareketlerin büyük kısmı silahlı mücadele fikrine bağlıydı. 1967 savaşından sonra Arap dünyasında İsrail’i tanımama, müzakere etmeme ve barış yapmama yönünde meşhur Hartum kararları vardı. O dönemde bütün Arap liderliği ve Filistin liderliği İsrail’i tanımama pozisyonundaydı.

Oslo ile birlikte yeni bir aşamaya geçildi. Oslo sonrasında Filistin tarafı İsrail’i tanımaya, siyasi çözüm ve müzakere yolunu benimsemeye başladı. Ramallah merkezli bir Filistin Yönetimi ortaya çıktı. O dönemde Oslo’ya Filistin halkı içinde çok geniş bir destek vardı. Arafat’a da büyük destek veriliyordu. Birçok kişi Oslo’yu kurtuluş yolu olarak görüyordu.

Ancak Aksa İntifadası’nın başlamasından, Arafat’ın kuşatılmasından ve ölümünden sonra Filistinliler arasında silahlı direniş seçeneği yeniden güç kazandı. Oslo’ya duyulan güven zayıfladı. Hamas’ın seçim zaferi de yalnızca ideolojik bir dönüşümün sonucu değildi; aynı zamanda Oslo sürecine duyulan güvenin gerilemesinin sonucuydu. Herkes Hamasçı ya da İhvancı olduğu için değil, direniş seçeneği güçlendiği için Hamas güç kazandı.

Bugün benzer bir tartışma yeniden karşımızda duruyor. Geçmişte Oslo seçeneğine duyulan güven nasıl yıprandıysa, bugün de Hamas’ın ve silahlı direniş yolunun sonuçları tartışılıyor. Gazze’deki yıkım ve soykırım tablosu, halkta büyük bir umutsuzluk yaratmış olabilir. Fakat bu durum, direniş fikrinin tamamen dışarı atılması gerektiği anlamına mı gelir, yoksa daha geniş bir ulusal uzlaşma içinde yeniden tanımlanması mı gerekir? Bu açık bir sorudur. 

OSLO, SİLAH VE
BUGÜNKÜ MECBURİYET TARTIŞMASI

Oslo sonrasında yaklaşık 60 bin silahlı Fetih mensubu işgal altındaki topraklara girdi. İsrail bunu engelleyemedi. Bu kişiler silahlarıyla içeri girdiler, fakat Filistin liderliğinin siyasi kararına bağlıydılar. O dönemin mantığı şuydu: Batı Şeria ve Gazze’de güvenlik sağlanacak, buna karşılık devlet elde edilecekti. Bu yaklaşımı doğru ya da yanlış bulabiliriz; fakat o dönemin siyasi mantığı buydu.

1996 yılında Batı Duvarı tüneli meselesi nedeniyle Filistin güvenlik güçleri ile İsrail arasında çatışmalar yaşandı ve İsrail kayıplar verdi. Bu da gösteriyor ki Oslo sonrası ortaya çıkan silahlı varlık tamamen etkisiz ya da anlamsız değildi. Fakat nihayetinde bu silahlar siyasi bir kararın denetimi altındaydı.

Ben Oslo’ya karşıyım. Ancak Oslo’ya karşı olmak, o dönemde yaşanan gerçekleri yok saymayı gerektirmez. Bugün ise durum daha farklıdır. Oslo bir anlaşma sonucunda, belirli şartlar kabul edilerek ortaya çıkmıştı. Bugün Gazze’de ise bir savaş, yıkım, soykırım ve bölgesel yalnızlık tablosu var. Eğer Hamas bugün Oslo’dan daha ağır şartları kabul etmeye zorlanıyorsa, bu bir tercih olmaktan çok mecburiyet tartışmasıdır.

Gazze’deki şartlar o kadar ağırlaştı ki, bazı müzakere turlarında Hamas’ın talepleri Gazze’ye tüp sokulması, fare zehri gibi temel insani ihtiyaçlara izin verilmesi seviyesine kadar düşebildi. Bu, savaş koşullarının ne kadar ağır olduğunu gösteriyor. Filistin devleti, mülteciler, sınırlar ve ulusal haklar gibi büyük siyasi meseleler bir tarafta dururken, sahadaki insani gerçeklik bazen çok sınırlı taleplerin pazarlığına kadar inebiliyor.

Bu nedenle Oslo ile bugünkü savaş koşullarını bire bir aynılaştırmak doğru değildir. Oslo’ya karşı olmak mümkündür; fakat savaş ortamında ortaya çıkan tabloyu da romantize etmemek gerekir.

BİRİNCİ İNTİFADA
VE SİYASİ SONUÇ MESELESİ

Birinci İntifada döneminde verilen şehit sayısı bugünkü rakamlarla karşılaştırıldığında çok daha düşüktü. Fakat siyasi sonuçları çok daha büyüktü. Filistin devleti ilan edildi. Dünyanın önemli bir kısmı Filistin’i tanıdı. FKÖ uluslararası muhataplık kazandı. Filistin halkının ortak hareket etmesi, silahın gücünden daha geniş bir siyasi sonuç üretebildi.

Bugünkü Gazze savaşında ise bedel çok daha büyük. Fakat elde edilen siyasi sonuç, çoğu zaman silahların teslimi, insani geçişler ve acil ihtiyaçların pazarlığı düzeyinde kalıyor. Bu, Filistinliler için çok ağır bir sorudur. Büyük fedakarlıklar yapılıyor, ama bu fedakarlıkların stratejik ve siyasi sonucunun ne olduğu tartışılmalıdır. 

7 EKİM: ZORUNLULUK MU, TERCİH Mİ?

Burada bir soru soruluyor: Anlattığınız bütün bu tarihsel koşullar 7 Ekim’i mi hazırladı? 7 Ekim bir zorunluluk muydu, yoksa kötü bir tercih miydi? Eğer bugünkü üçüncü dönüşüm koşullarını 7 Ekim ve savaş ortaya çıkardıysa, bu stratejik olarak hatalı bir tercih miydi?

Bu soruya cevap verirken iki şeyi ayırmak gerekir. Birincisi, işgale karşı direnme hakkının meşruiyetidir. Bu hak tartışmalı değildir. Hiç kimse Filistinlilerin işgale direnme hakkını sorgulamıyor. Şehitlerin ve savaşanların niyetleri de sorgulanmıyor. Onların fedakarlığı çok yücedir. Özgürlük için canlarını veren insanların niyeti hakkında konuşmak doğru değildir.

İkincisi ise zamanlama, taktik, planlama ve sonuç meselesidir. Bunlar tartışmaya açıktır. Stratejik ve siyasi değerlendirme açısından sonuçlara bakmak zorundayız. Gazze’de sonuçlar çok ağırdır. Gazze’nin çok büyük kısmı yıkıldı. Şehitler, yaralılar, kayıplar ve tutuklular birlikte düşünüldüğünde yüz binlerle ifade edilen bir insani kayıptan söz ediliyor. Bazı değerlendirmelerde bu sayı 400 bin ile 500 bin aralığında anılıyor. Bu, Gazze nüfusunun çok büyük bir kısmını etkileyen bir yıkımdır.

Kadınlar ve çocuklar bu tablonun içindedir. Gazze halkının maruz kaldığı yıkım benzersiz ölçüdedir. Konuşmada Gazze’ye düşen bombaların Hiroşima ve Nagazaki ile kıyaslandığı, yıkımın olağanüstü büyüklükte olduğu vurgulanıyor. Bu, şehitlerin kahramanlığını ve direnişçilerin cesaretini ortadan kaldırmaz. Fakat siyasi ve stratejik hesapta ayrıca değerlendirilmesi gereken çok şey olduğunu gösterir. 

MAHMUD ABBAS, FKÖ
VE TEMSİL MESELESİ

Eskiden Mahmud Abbas’ın sözleriyle alay ederdik. Toplantılarda onu eleştirirdik. Çünkü kendisi Oslo’nun mimarlarından biri olarak görülüyordu. Politikalarının çoğuna karşıydık ve hâlâ birçok politikasına katılmıyoruz. Fakat bugün Filistinliler adına dünya ile konuşan ve muhatap alınan kişi yine odur. İsrail’i rahatsız eden şey de yalnızca onun şahsı değildir. İsrail’i asıl rahatsız eden, onun temsil ettiği Filistin siyasi varlığıdır.

İsrail, Hamas’ı Gazze’de bir güvenlik tehdidi olarak gördü. Buna karşılık FKÖ projesini ve Filistin siyasi temsilini stratejik bir tehdit olarak gördü. Çünkü İsrail herhangi bir Filistin devlet çekirdeğini, hatta devletin en küçük nüvesini bile istemiyor. İsrail’in temel stratejisi, Filistin halkını siyasi ve coğrafi olarak bölünmüş halde tutmak ve devlet kurma hayalini bitirmektir.

İsrail uzun süre Hamas ile Filistin Yönetimi arasındaki gerilimi kullanmaya çalıştı. Güvenlik tehdidini Filistin Yönetimi ile çatışmaya dönüştürmek, Filistin toplumunu bölünmüş tutmak ve ulusal temsil projesini zayıflatmak istedi. Bu nedenle Hamas’ın güvenlik tehdidi ile FKÖ’nün siyasi temsil tehdidi İsrail açısından farklı kategorilere aittir. 

Bu noktada şunu da söylemek gerekir: Filistin halkının acılarını dışarıdan izleyen hiç kimse Filistinlilere “mutlaka şu yolu izlemelisiniz” deme hakkına sahip değildir. Direnişin mi, siyasi çözümün mü, yoksa başka bir yöntemin mi tercih edileceğine karar verecek olan Filistin halkı ve onun liderliğidir. Fakat şu soru yine de meşrudur: Direniş seçeneğini tamamen dışlayan bir ulusal birlik projesi başarılı olabilir mi? Bir ulusal hareketin geniş kesimlerini dışarıda bırakan bir temsil merkezi gerçekten kapsayıcı olabilir mi? 

BÖLGESEL AKTÖRLERİN ROLÜ
VE YENİ PROJENİN SAHİPLİĞİ

Konuşmada ortaya çıkan önemli noktalardan biri şudur: Bu proje yalnızca Filistinlilerin kendi başına geliştirdiği bir proje değildir. Bölgesel ülkeler de bu sürecin içindedir. Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Katar ve başka aktörlerin bu konuda rol aldığı görülüyor. Avrupa aktörleri, özellikle Fransa, bu süreci destekliyor. Suudi Arabistan’ın da diplomatik zeminde önemli rol üstlendiği anlaşılıyor.

Mahmud Abbas da bu yönde adım atmak zorunda kalmıştır. Çünkü hem bölgesel hem uluslararası düzeyde, bütün Filistinlileri temsil edebilecek bir Filistin yapısına ihtiyaç duyuluyor. Abbas yaş, meşruiyet ve etki bakımından zayıflamış olabilir. Fakat onun temsil ettiği kurumsal çizgi, yeni aktörlerle yeniden kurulmaya çalışılıyor. 

Burada başarı kesin değildir. Bölgesel aktörlerin bu projeyi ne kadar taşıyabileceği, Filistinlilerin kendi iç uzlaşısının ne kadar sağlanabileceği ve İsrail ile ABD’nin buna ne ölçüde engel olacağı hâlâ belirsizdir. Fakat bölgesel ülkeler açısından Filistin meselesi artık yalnızca bir dayanışma konusu değil, bölge güvenliği meselesidir. İsrail’in savaştan mutlak kazançla çıkması, bölgesel dengeyi bütün aktörler açısından tehdit edebilir.

HAMAS ZAYIFLARSA
ÖNCÜLÜĞÜ KİM ÜSTLENECEK?
 

Bir soru şu şekilde geliyor: Hamas da zayıfladığına göre, Filistin’de bu bahsedilen projeye kim öncülük edecek? Bölgesel dengeyi de dikkate alan bu yeni süreci Hamas mı taşıyacak, yoksa Filistin içinde yeni bir örnek mi doğacak?

Cevap şudur: Bu, Hamas’ın yeniden güçlendirilmesi anlamına gelmez. Bazı bölgesel ülkeler Hamas’ın güçlenmesini zaten istemiyor. Mısır gibi bazı aktörler Hamas’a mesafeli. Fakat Hamas’ın tamamen dışarıda bırakılması da büyük bir boşluk doğurabilir. Bu boşluğu başka örgütler doldurabilir ve bu da yeni sorunlar yaratabilir. Bu nedenle Hamas ile çalışmak, Hamas’ı bütünüyle dışarıda bırakmaktan daha gerçekçi görülebilir. Hamas büyük bir hareket olarak daha önce de çeşitli anlaşmalara dahil oldu. Şimdi de onunla bir şekilde çalışmak daha az maliyetli olabilir.

Bir başka soru Lübnan’daki Filistin kampları ve silahsızlandırma meselesidir. Hamas’ın, Hizbullah’ın ve Lübnan’daki Filistin kamplarının silahsızlandırılması yönünde büyük baskı olduğu söyleniyor. Böyle bir durumda Lübnan’daki bir Filistin kampından bir temsilci dış kontenjanla Ulusal Meclis’e gelebilir mi?

Cevap: Evet, bu mümkündür. Yurt dışındaki Filistin topluluklarının temsil edilmesi düşünülüyorsa, Lübnan kampları, Türkiye’deki Filistinliler, Mısır’daki, Suriye’deki ve başka ülkelerdeki Filistin toplulukları bu temsilin parçası olabilir. Fakat seçim yöntemi, kontenjanlar ve pratik mekanizmalar henüz net değildir.

İRAN, TÜRKİYE
VE BÖLGESEL SAVAŞ İHTİMALİ
 

Bir başka tartışma, İran ile İsrail ya da İran ile ABD arasındaki savaş ihtimalinin bu projeyi nasıl etkileyeceğidir. Konuşmada, bunun projeyi tamamen durduracak bir etki yapmasının beklenmediği ifade ediliyor. Hatta bölgesel savaş tehlikesi, Filistin devletinin ve Filistin kurumlarının kurulması gerektiği fikrini bazı aktörler açısından daha da güçlendirebilir.

Çünkü bölge ülkeleri artık şunu daha açık görüyor: Filistin devleti kurulmadan bölgenin güvenliği sağlanamaz. Bu yalnızca Filistinliler için değil, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve diğer bölge ülkeleri için de geçerlidir. Filistin meselesi çözümsüz kaldıkça bölgesel krizler, savaş ihtimalleri ve güvenlik tehditleri büyümeye devam eder. 

Avrupa’nın son açıklamalarında da Filistin karar mekanizmalarının ve kurumlarının kurulması gerektiğine güçlü bir vurgu yapıldığı söyleniyor. Bu, Avrupa’nın Filistin meselesine ilişkin en önemli açıklamalarından biri olarak görülebilir. İsrail ve ABD bu çizgiye sıcak bakmayabilir. Fakat bölgesel ve uluslararası ortamda Filistin kurumlarının yeniden inşası fikri güç kazanmaktadır.

YENİ MECLİSİN PROGRAMI
VE KATILIM ŞARTLARI

Yeni meclise katılacak gruplar ve kişiler açısından temel soru şudur: Hangi siyasi program kabul edilecek? Konuşmada, Ulusal Meclis’e katılmak isteyenlerin Filistin Kurtuluş Örgütü’nün siyasi programını kabul etmesi gerektiği belirtiliyor.

Bu programın özeti şudur: 1967 sınırları temelinde bir Filistin devleti kurulması, diplomatik ve siyasi yolların kullanılması, halk direnişinin meşru görülmesi, ancak silahlı mücadeleyi merkez alan bir programın benimsenmemesi. Yani burada intifada türü halk direnişi ile silahlı mücadele arasında ayrım yapılıyor. FKÖ’nün programı daha çok siyasi, diplomatik ve kurumsal bir çizgiye dayanıyor.

Bu noktada tekrar şu soru geliyor: Bundan sonra silahlı mücadele kesinlikle kapanmış mı oluyor? Böyle bir garanti mi veriliyor, yoksa mevcut koşullar mı bunu dayatıyor? 

Cevap net ve basit değildir. Meclisin siyasi yapısı, katılacak grupların eğilimleri ve halkın sahadaki tepkisi bu konuda belirleyici olacaktır. Teorik olarak bu programa katılmayanlar olabilir. Yeni küçük silahlı gruplar da ortaya çıkabilir. Fakat halkın geniş desteğini almayan, ulusal yapının parçası olamayan bir hareketin büyük etki üretmesi zor olur. Filistin zaten yıllardır parçalanma, farklı fikirler ve örgütler sorununu yaşıyor. Bu nedenle tek bir ulusal karar merkezinin kurulması çok önemlidir.

LÜBNAN, HİZBULLAH
VE SİLAHSIZLANDIRMA TARTIŞMASI

Soru cevap bölümünde, Hamas’ın zayıflamasıyla birlikte Hizbullah’ın ve Lübnan’daki Filistin kamplarının silahsızlandırılması ihtimali de gündeme geliyor. Bu başlık Filistin meselesinin artık yalnızca Gazze ya da Batı Şeria ile sınırlı olmadığını gösteriyor. Lübnan kampları, Hizbullah, Suriye sahası ve İran ile İsrail arasındaki gerilim aynı bölgesel tablonun parçaları olarak ele alınıyor.

Sorulardan biri şu yöndedir: Hamas’ın silahsızlandırılması konuşulurken, Hizbullah’ın silahsızlandırılması da mümkün mü? Lübnan’daki Filistin kamplarındaki silahlı varlık da aynı baskının parçası haline gelebilir mi? Konuşmada, Hizbullah meselesinin Hamas meselesinden farklı olduğu vurgulanıyor. Hizbullah’ın silahı yalnızca Filistin meselesine bağlı değildir; Lübnan’ın iç dengeleri, İran ekseni, İsrail ile çatışma hattı ve bölgesel güç mücadelesiyle ilgilidir. Bu yüzden Hamas’a uygulanan yöntemlerin aynı biçimde Hizbullah’a uygulanması kolay değildir.

Bu bölümde Türkiye’nin, Katar’ın, Suudi Arabistan’ın ve başka aktörlerin Hamas üzerindeki etkisiyle Hizbullah üzerindeki etkisinin aynı olmadığı da ima ediliyor. Hamas ile iyi ilişkiler kuran bazı ülkeler, geçmişte Hamas’ı silahlı mücadele hattından siyasi bir hatta çekmeye çalıştı. Türkiye’den bazı yetkililerin de Hamas’ın silahlı mücadeleden uzaklaşması gerektiğine ilişkin açıklamalar yaptığı hatırlatılıyor. Fakat Hizbullah çok daha farklı bir güç yapısına sahiptir ve Lübnan sahasında başka dengelere dayanır.

Suriye sahası da bu tartışmanın içinde yer alıyor. Suriye’de yeni güç dengelerinin, İsrail’in ve ABD’nin hesaplarıyla birlikte, Hizbullah üzerinde baskı yaratabilecek biçimde kullanılabileceği ihtimali soruluyor. Soru şu anlama geliyor: Suriye’deki yeni yönetim ya da askeri güçler, İsrail’in tercih edeceği şekilde Hizbullah ile çatışmaya sokulabilir mi? Konuşmada bu senaryonun bölgede yeni bir çatışma dalgası yaratabileceği belirtiliyor. Lübnan, Suriye ve Irak hatları birbirine bağlanırsa, Sünni ve Şii gerilimleri, İran ekseni, İsrail’in saldırıları ve ABD’nin bölgesel planları aynı anda devreye girebilir. Bu da çok karmaşık ve tehlikeli bir tablo doğurur.

 Bu tür senaryoların gündemde olduğu, fakat gerçekleşmesinin kesin olmadığı söyleniyor. Hizbullah’ın da bu planların farkında olduğu, doğrudan askeri çatışmaya sürüklenmemeye çalıştığı ifade ediliyor. Hizbullah’ın son dönemde daha çok siyasi ve ekonomik çözüm vurgusu yapması, bu tuzağa düşmek istemediği şeklinde yorumlanıyor. Konuşmacı, bu senaryonun gerçekleşmemesini temenni ediyor.

HAMAS BU PROJEYE NE KADAR İKNA? 

Bir başka soru, Hamas’ın anlatılan ulusal meclis projesine ne ölçüde ikna olduğu üzerinedir. Soru şu şekilde formüle ediliyor: Hamas’ın ikna süreci bitti mi, yoksa hâlâ belirsiz mi? Yüzde olarak bakıldığında Hamas’ın katılma ihtimali nedir?

 Konuşmada bu konuda kesin bir sonuç olmadığı belirtiliyor. Hamas içinde bu projeye olumlu bakanlar da olabilir, mesafeli duranlar da olabilir. Katılım ihtimali tamamen kapanmış değildir. Dökümde, olumlu ihtimalin belli bir seviyede olduğu, ancak bunun kesin bir taahhüt anlamına gelmediği izlenimi oluşuyor. Hamas’ın katılımı, şartların nasıl tanımlanacağına, hareketin kendi iç kararına, bölgesel aktörlerin baskısına ve sahadaki gelişmelere bağlıdır. 

Burada önemli olan nokta, Hamas’ın artık tek başına şart dayatabilecek konumda olmamasıdır. Savaşın ardından Hamas’ın askeri kapasitesi, yönetim kapasitesi ve toplumsal meşruiyeti ağır bir baskı altındadır. Bu nedenle hareketin önünde üç yol vardır. Birincisi, şartları reddedip sistem dışında kalmak. İkincisi, büyük bir dönüşüm geçirerek siyasi sisteme katılmak. Üçüncüsü ise belirsiz bir ara formül aramak. Fakat üçüncü yolun sürdürülebilir olup olmayacağı belirsizdir. 

İSRAİL SİYASETİ, NETANYAHU
VE ÇÖZÜM İHTİMALİ
 

Soru cevap bölümünde, yeni bir Filistin ulusal meclisi kurulsa bile İsrail siyasetinde bunu kabul edebilecek bir aktör kalıp kalmadığı da soruluyor. 7 Ekim’den sonra İsrail siyaseti daha da sağa kaymış görünüyor. Netanyahu’nun gidebileceği, fakat yerine gelecek gücün daha ılımlı olmayabileceği belirtiliyor. Hatta Netanyahu sonrası oluşacak siyasi alternatifin Filistinliler açısından daha kötü olabileceği ihtimali de konuşuluyor. 

Konuşmada buna karşılık, İsrail’in geleceğinin de artık ciddi tehdit altında olduğu vurgulanıyor. İsrail yalnızca askeri güçle kalıcı güvenlik sağlayamayacağını giderek daha fazla görmek zorunda kalıyor. İsrail içinde bazı çevreler siyasi bir çözüm bulunması gerektiğini düşünebilir. Fakat bu siyasi değişimin Filistinlilerin umut ettiği şekilde, bağımsız ve egemen bir Filistin devletini kendiliğinden kabul eden bir değişim olacağı düşünülmemelidir.

İsrail siyasetindeki mevcut eğilimler Filistin devletini tam anlamıyla kabul etmeye hazır görünmüyor. Bazı İsrailli aktörler en fazla eksik, sınırlı, egemenliği kısıtlanmış bir Filistin yapısından söz edebilir. Hatta bazıları bunu bile kabul etmeyebilir. Dolayısıyla Filistinlilerin yalnızca İsrail iç siyasetindeki değişimi beklemesi yeterli değildir. Filistinliler kendi kurumlarını, meşruiyetlerini ve bölgesel dayanaklarını güçlendirmek zorundadır. 

Konuşmacıya göre bugünkü çözüm arayışı yalnızca Filistinliler için değil, bölgedeki ülkeler için de gereklidir. Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve diğer aktörler açısından da Filistin meselesinin çözümü bölgesel güvenlik meselesidir. Filistin devleti kurulmadan bölgenin güvenliği sağlanamaz. İran ile ABD arasındaki savaş ihtimalinin durdurulması ya da kontrol edilmesi bile, bölgesel güçlerin belirli noktalarda inisiyatif alabileceğini göstermiştir. Bu nedenle Filistinliler bu fırsatı kaçırmamalıdır. Yıllardır Filistinlilerin yanında bu ölçekte bir bölgesel destek zemini oluşmamıştı.

ULUSAL MECLİS’E
KİMLER KATILACAK?
 

Soru cevap bölümünde katılımın hareketler üzerinden mi, şahıslar üzerinden mi olacağı da soruluyor. Anlaşıldığı kadarıyla mecliste hareketler temsil edilecek. FKÖ içindeki hareketler, kendi temsilcileriyle bu yapıda yer alabilecek. Her hareketin belirli bir temsil hakkı olması bekleniyor. Ancak Hamas’ın konumu farklıdır. Hamas, FKÖ içinde yer almadığı ve FKÖ’nün siyasi programını kabul etmediği sürece doğrudan hareket olarak katılamayabilir. 

Hamas’ın katılımı için FKÖ’nün şartlarını kabul etmesi gerekir. Bu şartlar arasında 1967 sınırlarında Filistin devleti fikri, diplomatik ve siyasi mücadele yöntemleri, önceki yükümlülüklerin tanınması ve silahlı mücadeleden farklı bir çizginin benimsenmesi bulunmaktadır. Bu şartlar Hamas açısından kolay değildir. Fakat katılımın önündeki ana kapı da buradan geçmektedir. 

Diğer Filistinli hareketler açısından durum daha kolaydır. FKÖ çatısı içinde yer alan ya da bu programa itirazı daha sınırlı olan gruplar, temsilci olarak meclise katılabilir. Meclisin yalnızca siyasi hareketlerden oluşmaması, meslek örgütleri, sendikalar, akademisyenler, doktorlar, öğretmenler, kadın ve gençlik temsilcileri gibi toplumsal kesimleri de kapsaması gerektiği vurgulanıyor. Böylece meclis yalnızca fraksiyonlar arası bir pazarlık organı değil, daha geniş bir ulusal temsil zemini haline gelebilir.

SİLAHIN GELECEĞİ
VE SAHADA YENİ DİRENİŞ İHTİMALİ

Sorulardan biri de doğrudan şudur: Bu strateji bundan sonra silah yok anlamına mı geliyor? Silahlı mücadele kesinlikle kapanıyor mu? Yoksa şu anki koşullar bunu mu dayatıyor?

Cevap, silah meselesinin yalnızca teorik bir ilke olarak değil, siyasi program ve meşruiyet meselesi olarak ele alınması gerektiğidir. Yeni meclise katılacakların FKÖ’nün programını kabul etmesi bekleniyorsa, bu program silahlı mücadeleyi merkez alan bir program değildir. Diplomasi, siyaset ve halk direnişi öne çıkar. Bu da sahadaki silahlı grupların meşruiyetini doğrudan etkileyebilir.

Buna rağmen, sahada bu çizgiye katılmayan grupların çıkması ihtimali tamamen yok sayılamaz. Filistin tarihinde ve mevcut gerçeklikte, ulusal karar merkezinin dışında hareket etmek isteyen örgütler ya da küçük gruplar her zaman ortaya çıkabilir. Fakat böyle grupların kalıcı ve etkili olabilmesi için halk desteği, bölgesel destek, mali kaynak, askeri kapasite ve siyasi anlatı gerekir. Bunlardan yoksun bir silahlı hareketin etkisi sınırlı kalır.

Konuşmada temel vurgu, silahlı mücadelenin tek başına ulusal proje yerine geçemeyeceğidir. Silah, siyasi karar merkezine bağlı değilse, büyük bedeller doğurup sınırlı sonuçlar üretebilir. Buna karşılık tek bir ulusal siyasi karar merkezi kurulabilirse, halk direnişi, diplomasi, bölgesel destek ve uluslararası meşruiyet daha etkili bir bütün haline gelebilir. 

SURİYE, IRAK VE FİLİSTİN KARŞILAŞTIRMASI

Konuşmada Suriye ve Irak örneklerine de değiniliyor. Bu örnekler bire bir Filistin ile aynı değildir. Filistin’deki işgalin niteliği, Suriye ve Irak’taki siyasi durumdan farklıdır. Fakat orada da çok sayıda farklı grup, farklı fikir ve silahlı yapı olmasına rağmen belirli dönemlerde ortak bir siyasi karar ya da ulusal çerçeve oluşturma arayışları görüldü.

Filistin açısından asıl mesele, çok parçalı yapının tek bir ulusal karar merkezine bağlanıp bağlanamayacağıdır. Filistinliler tarihsel olarak devlet kurmaya birçok bölgeden önce daha yakındı. 1922 döneminde Filistin’in tanımlı bir coğrafyası, kimliği ve siyasal imkanı vardı. Ancak İngiliz Mandası, ardından Batı Şeria’nın Ürdün yönetimine, Gazze’nin Mısır yönetimine girmesi ve sonraki bütün tarihsel kırılmalar, Filistinlileri devlet kurmaktan daha da uzaklaştırdı. Her dönemde yeni bir olay, Filistinlilerin ortak siyasi varlığını biraz daha zayıflattı.

Bu yüzden bugün hükümet, temsil ve karar merkezi meselesi çok hayatidir. Gazze’de ayrı bir fiili yapı, Ramallah’ta ayrı bir yönetim, diasporada farklı topluluklar olduğu sürece Filistinlilerin tek bir ulusal irade üretmesi zorlaşır. Tek bir karar merkezinin oluşması, dış aktörlerin de Filistinlilerle daha net ilişki kurmasını sağlar.

YENİ MECLİS, ESKİ MECLİS
VE MEŞRUİYET TARTIŞMASI

Yeni meclis tamamen yeni bir fikir midir? Hayır, Filistin Ulusal Konseyi zaten geçmişte vardı. Filistin Yasama Konseyi de ayrı bir yapıydı. Burada iki yapıyı karıştırmamak gerekir. Filistin Ulusal Konseyi bütün Filistinlileri, yani içeri ve dışarıdaki Filistinlileri temsil etmesi gereken daha geniş bir çerçevedir. Filistin Yasama Konseyi ise Filistin Yönetimi’nin daha dar ve iç siyasi yapısıyla ilgilidir.

Sorun şu ki Filistin siyasal sistemi 2007’den beri büyük ölçüde donmuş durumda. Seçimler yenilenmedi. Meclisler işlemedi. Meşruiyet tartışmalı hale geldi. Mahmud Abbas’a yönelik itirazların temelinde de bu var. Birçok kişi onun başkanlık süresinin bittiğini ve artık Filistinlileri temsil etmediğini söylüyor. Fakat Hamas’ın Gazze’deki fiili yönetimi de başka bir meşruiyet sorununu beraberinde getirdi. Dolayısıyla herkesin meşruiyeti tartışmalı hale geldi. 

Bu nedenle yeni bir meclis ya da yenilenmiş bir ulusal konsey oluşturulması gündeme geliyor. Eski Ulusal Konsey daha genişti ve yüzlerce üyeden oluşuyordu. Dökümde 700 kişilik eski yapıdan söz ediliyor. Yeni tartışılan model daha küçük ve daha işlevsel bir yapı olarak düşünülüyor. Bu yapıda yalnızca siyasi hareketlerin değil, sendikaların, meslek örgütlerinin, doktorların, öğretmenlerin ve farklı toplumsal kesimlerin de temsil edilmesi önemlidir.

Bu mecliste hangi hareketin daha ağırlıklı olacağı ayrı bir tartışmadır. Fetih’in doğal olarak önemli bir ağırlığı olacaktır. Hamas’ın katılımı ise şartlara bağlıdır. Diğer Filistinli hareketler de temsil edilebilir. Geçmişte Hamas, Filistin Yasama Konseyi’nde yer almıştı. Aziz Duveyk gibi isimler o dönemde Yasama Konseyi başkanlığı yapmıştı. Fakat bugün o eski meclis fiilen işler durumda değildir. 

TRUMP, İSRAİL, AVRUPA
VE BÖLGESEL DESTEK

Bu meclis projesine kim destek veriyor, kim karşı çıkıyor? Konuşmada Trump çizgisi, İsrail ve ABD’nin bazı yaklaşımlarının bu tür bir Filistin siyasi merkezinin kurulmasına mesafeli olduğu belirtiliyor. Çünkü eğer Filistinliler yeniden birleşik ve tanınan bir kurum oluşturabilirlerse, bu İsrail açısından stratejik bir tehdit olarak görülecektir.

Buna karşılık Avrupa’dan, özellikle Fransa’dan, ayrıca Suudi Arabistan, Mısır, Türkiye ve bazı bölgesel aktörlerden destek geldiği ifade ediliyor. Bu desteklerin niteliği ve ne kadar etkili olacağı ayrı bir konudur. Fakat Filistinlilerin kurumsal bir varlık olarak yeniden toparlanması fikrinin bölgesel ve uluslararası zeminde belirli bir karşılığı vardır.

FİLİSTİN BİRLEŞİK İRADESİNİN GÜCÜ

Konuşmanın sonunda vurgulanan en önemli fikirlerden biri şudur: Filistinlilerin birleşik iradesi ortaya çıkarsa, bu bütün silahlardan daha güçlü olabilir. Birinci İntifada’da ağır silahlar yoktu. Fakat milyonlarca Filistinlinin katıldığı toplumsal hareket, İsrail açısından bin silahlı kişiyle çatışmaktan çok daha zor bir tablo yarattı. Çünkü İsrail bir silahlı grupla çatıştığında bunu güvenlik meselesi olarak yönetebilir. Fakat milyonlarca Filistinli aynı siyasi irade etrafında hareket ettiğinde, bu çok daha güçlü bir ulusal ve siyasi baskı doğurur.

Birinci İntifada’nın gücü buradan geliyordu. O hareket bütün Filistin coğrafyasında geniş bir toplumsal katılım yarattı. İsrail bazı şartları kabul etmek zorunda kaldı. Dünya Filistinlilerin haklarını daha fazla görmeye başladı. Bu nedenle bugün de temel mesele, yalnızca silahın varlığı ya da yokluğu değildir. Asıl mesele, Filistin halkının ortak bir irade ve temsil merkezi üretip üretemeyeceğidir.

KAPANIŞ

Bugün Filistin meselesi yeni bir dönüşüm noktasındadır. Önce Nakba ile ulusal varlık parçalandı. Sonra FKÖ ve ulusal hareketle temsil ve proje kuruldu. Bugün ise 7 Ekim’den ve Gazze savaşından sonra üçüncü bir dönüşüm yaşanıyor. Bu dönüşüm, ulusal proje krizinden ulusal bütünlük ve temsil krizine geçiştir.

Filistinliler ya bu fırsatı değerlendirerek kurumlarını yenileyecek, ortak siyasi merkezlerini yeniden kuracak ve bölgesel desteği arkasına alacak ya da bu fırsatı kaçırarak daha ağır bir dağılma riskiyle karşı karşıya kalacak. Sonuçların ne olacağı kesin değildir. Fakat bugün Filistin siyasetinin merkezinde artık yalnızca hangi programın seçileceği değil, Filistin halkının ortak bir halk olarak kalıp kalamayacağı sorusu vardır. 

Teşekkür ederiz.

Çok Okunanlar

Exit mobile version