Avrupa
Hollanda’da sandıktan Geert Wilders çıktı

Çarşamba günü yapılan Hollanda parlamento seçimleri, 150 sandalyeden 37’sini alan sağcı Özgürlük Partisi’nin (PVV) büyük zaferiyle sonuçlanırken, onu 25 sandalye kazanan eski Avrupa Komisyonu Üyesi Frans Timmermans’ın sosyalist ve yeşil parti koalisyonu takip etti.
Sonuçlar üzerine açıklama yapan Geert Wilders PVV’nin ‘artık görmezden gelinemeyeceğini’ söyledi ve “Biz yöneteceğiz. Böylesine büyük bir zafere saygı duyulmalıdır. Seçmenler bunu söylüyor, farklı olmasını istiyorlar. Seçmenlerin dışarıda bırakılması çok antidemokratik olur,” dedi.
Timmermans ise sonuçlardan dolayı ‘hayal kırıklığına uğradığını’ ve ‘daha fazlasını umduğunu’ kabul ederken ‘yeterince insanı ikna edemediğini’ söyledi.
Timmermans’tan ‘sol yumruk’ çağrısı
Demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunmak için ‘sol bir yumruk’ çağrısında bulunan Timmermans, PVV’nin göç karşıtı söylemini sert bir dille eleştirdi.
“Beşiğinizin nerede olduğu bizim için önemli değil,” diyen Timmermans, “Savaştan ve şiddetten kaçıyorsanız Hollanda’ya hoş geldiniz, bu bizim için asla değişmeyecek,” dedi.
Sonuçlara bakılırsa Hollanda’nın önünde iki seçenek var. İlk seçenek, liberal Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi (VVD), ‘merkez sağ’ Yeni Toplumsal Sözleşme (NSC, 20 vekil kazandı) ve ‘aşırı sağ’ PVV’nin çiftçi partisi BBB (7 sandalye kazandı) gibi daha küçük partilerin desteğiyle sağcı bir koalisyon kurması. İkinci seçenekte ise Timmermans’ın PvdA/GL bloğu, liberal D66’nın (9 sandalye elde etti) yanı sıra NSC ve VVD ile hükümet etmeye çalışacak.
Bir hafta içinde, seçim sonuçlarını tartışmak üzere yeni sandalye dağılımıyla birlikte bir parlamento görüşmesi yapılacak ve tüm partiler uygulanabilir koalisyonları araştırmak üzere bir arabulucu atayacak.
Daha sonra, arabulucu bir koalisyon önerecek ve meclis parti liderlerinden birini yeni başbakan olarak seçip atayacak ve ardından koalisyonu kurması gerekecek. Bu sürecin aylar sürebileceği biliniyor.
VVD-PVV ittifakı mümkün mü?
VVD, PVV ile işbirliğine açık olduğunu söylese de parti lideri Dilan Yeşilgöz Salı günü yaptığı açıklamada Wilders’in ‘aşırı görüşleri’ nedeniyle başbakan olmasını desteklemeyeceğini söylemişti.
Yeşilgöz seçim gecesi yaptığı açıklamada, “Wilders’in başbakan olacağını düşünmüyorum çünkü çoğunluğu oluşturabileceğini düşünmüyorum. Şimdi bunu yapıp yapamayacağını gösterme sırası onda,” dedi.
Yeşilgöz’ün tutumunun değiştiğine dair bir işaret de Financial Times’a (FT) verdiği demeçte görüldü. VVD lideri Yeşilgöz, Wilders ile çalışabileceğini söyleyerek ‘kimseyi dışlamadıklarına’ işaret etti. Fakat Yeşilgöz Pazar günü, anket sonuçları açıklandıktan sonra, Wilders ile aralarında ‘büyük farklılıklar’ olduğunu da kabul etti.
NSC lideri Peter Otmzigt, kampanya sırasında defalarca partisinin PVV ile işbirliği yapmayacağını söyleyerek bu partinin Hollanda anayasasına aykırı olduğunu söylediği ‘İslam ve göçmen karşıtı’ duruşuna işaret etmişti. Omtzigt yeni kabinede yer almak istediğini söylüyor fakat bunun ‘kolay olmayacağını’ da kabul ediyor. Bu demecin, PVV’ye kapıların tamamen kapatılmadığı anlamına geldiği düşünülüyor.
Omtzigt kısa süre önce FT’ye ‘ekonomi konusunda solcu, sosyal değerler ve göç konusunda ise sağcı’ olduğunu söylemişti. Amsterdam ve Lahey’den uzakta, Almanya sınırındaki Enschede’de yaşayan ve ‘dışarıdan biri’ olarak algılanan Omtzigt, daha önce tarım hareketlerini destekleyen seçmenleri topladığı kırsal kesimin yeni odağı haline geldi.
Wilders ‘yumuşamaya’ açık
VVD ve NSC’nin müzakereye açık kapı bırakmasının yanı sıra Wilders, en tartışmalı politika önerileri konusunda taviz vermeye hazır olduğunu söyledi. Wilders, “Partilerin anayasaya aykırı tedbirler isteyen bir parti ile hükümette yer almak istemediklerini çok iyi anlıyorum. Camiler, Kuranlar ve İslami okullar hakkında konuşmayacağız,” dedi.
PVV’nin tartışmalı AB ve İslam karşıtlığı ile iklim değişikliği konusundaki şüpheciliğine rağmen, NSC ve VVD ile koalisyon hükümetine girmesinin söylemlerini yumuşatacağı tahmin ediliyor.
Örneğin, PVV’nin AB karşıtı duruşuna rağmen, sağcı bir koalisyon muhtemelen VVD ve NSC’nin seçim programlarında savunduğu gibi küresel ticaret, savunma işbirliği ve stratejik özerklik de dahil olmak üzere bloğun dış siyasetinde birleşik bir cepheyi desteklemeye devam edecek.
Diğer koalisyon seçeneği de zorlu
Potansiyel bir merkez koalisyon için görüşmeler de muhtemelen çetin geçecek. Timmermans’ın PvdA/G’si ile VVD tarihsel olarak birbirlerine rakip olagelmişti. VVD, Avrupa liberal parti ailesinin ‘Avrupa şüpheci’ ve mali açıdan muhafazakâr ucuna eğilim gösteriyor. Bunun yanı sıra, yeşil-sosyalist ittifak, VVD’yi hükümetten atmak için kurulmuştu.
Bazı yorumcular, sert siyasi manzara göz önüne alındığında erken seçimlerin gerçekçi bir senaryo olduğunu öne sürüyor.
Avrupa sağı PVV’nin başarısından memnun
Bu arada Wilders’in zaferi AB genelinde sağcı parti ve liderleri memnun etmiş görünüyor.
Bu partilerin çoğu eski ABD Başkanı Donald Trump’ın Avrupa’daki müttefikleri olarak görülüyor ve Trump’ın yeniden iktidara gelme ihtimalinin AB siyasetini sarsması bekleniyor.
Örneğin Almanya için Alternatif (AfD) X’te yaptığı açıklamada, “Avrupa’nın her yerinde vatandaşlar siyasi değişim istiyor!” yorumunu yaptı.
Macaristan Başbakanı Viktor Orbán ise “Değişim rüzgârları burada! Hollanda seçimlerini kazanan Geert Wilders’i tebrik ediyoruz,” dedi.
İspanya’daki Vox’un lideri Santiago Abascal da Wilders’i tebrik etti ve ‘giderek daha fazla Avrupalının sokaklarda ve sandıkta uluslarının, sınırlarının ve haklarının savunulmasını talep etmesini’ kutladı.
İtalya’daki sağcı hükümetin küçük ortağı Lega’nın lideri ve Başbakan Yardımcısı Matteo Salvini de Wilders’i tebrik ederek onu ‘Lega’nın tarihi bir müttefiki’ olarak tanımladı ve “Yeni bir Avrupa mümkün,” dedi.
Fransa’da ise Rassemblement National (Ulusal Birlik – RN) lideri Marine Le Pen, “Geert Wilders ve PVV’yi, ulusal kimliklerin savunulmasına yönelik artan desteği teyit eden yasama seçimlerindeki muhteşem performansları için tebrik ediyorum,” açıklamasını yaptı.
Seçim döneminde konut sorunu baş gündemdi
Seçim kampanyaları sırasında özellikle uluslararası medyada partilerin göç ve göçmen meselesine ilişkin tutumları gündeme gelse de Hollanda’daki konut ve kira sorunu hayli ön sıralardaydı.
Ipsos’un Hollandalı seçmenlerin kaygılarına ilişkin yaptığı son ankete göre sağlık hizmetleri, hayat pahalılığı ve konut sorunu vatandaşların ilk üç sorunu arasında yer alıyor.
Gençler, Hollanda konut piyasasından en açık şekilde etkilenen grup. I&O araştırmasına göre, Hollandalıların %86’sı bir konut krizi olduğuna inanıyor. Hükümetin 2030 yılına kadar 900.000 konut inşa etme hedefine rağmen, inşaatlar şimdiden programın gerisinde kalmış durumda ve ev arayanların sayısı ev arayanların sayısından 390.000 daha fazla.
CBS’e göre, geçen yıl Hollanda’da yaklaşık 4,5 milyonu ev sahibi tarafından kullanılan (%57) sekiz milyonun biraz üzerinde ev vardı. Her yedi evden biri (%14) özel kiralama ve iki milyondan fazlası (%29) konut şirketleri tarafından kiralandı ve bunlar büyük ölçüde kira kontrollü.
IMF, Hollanda’daki konut fiyatlarının pandemi sırasında Avrupa’daki tüm ülkeler arasında en fazla yükseldiğini (ve düzeltilmediğini) ve ülkenin Avrupa’nın en yüksek ortalama ipotek borcuna sahip olduğunu aktarıyor.
NOS’a göre ise sosyal bir ev için tipik bekleme süresi yedi yıl ancak 19 yıla kadar çıkabiliyor. Serbest piyasada ise kiralar hızla artıyor.
Bazı siyasi partiler, Mark Rutte liderliğindeki dört hükümetin, savaştan sonra olduğu gibi konut sağlamayı temel bir hükümet görevi olarak görmek yerine piyasayı hevesle benimsemesini suçluyor.
Konut şirketi stoklarının satışını serbestleştiren yeni kurallar 2013 yılında yürürlüğe girdi ve iki yıl sonra konut bakanı Stef Blok Münih’teki Expo Real ticaret fuarında yatırımcıları teşvik etmiş ve emlak spekülasyonu konusunda ‘endişelenmek için bir neden olmadığını’ söylemişti.
Beş yıl önce bile hükümet ‘Hollanda konutlarına yatırım’ sitesiyle yabancı yatırımcıları ve fonları piyasaya girmeye teşvik ediyordu. Tüm bunlar olurken, konut şirketlerine uygulanan ve ancak şimdi kaldırılmakta olan olağanüstü bir kâr vergisi de vardı.
Partilerin konut krizine çözümleri
Tüm partiler daha fazla konut inşa edilmesi gerektiği konusunda hemfikir. Fakat bunu başarmak için planları büyük farklılıklar gösteriyor.
VVD bu işi piyasaya bırakmak istiyor. Sol partiler devletin kontrolü ele almasını istiyor. Sosyalist Parti bunun için yeni bir bakanlık kurmak istiyor. GroenLinks/PvdA özel bir konut fonu istiyor. D66 ise özellikle mevcut evlerin tamamlanması ya da bölünmesi için bir fon istiyor.
BBB, ‘kamu yararı’ lehine azot düzenlemelerinin bir kenara bırakılması da dahil olmak üzere izin kurallarını gevşetmek istiyor. PVV de ‘engelleyici kuralları’ basitleştirmek istiyor. İki sağcı parti ayrıca sosyal konutlar için Hollandalılara öncelik verilmesini istiyor.
Çok yüksek kiralarla mücadele, tüm büyük partilerin seçim programlarında yer alan bir diğer konu. SP ve PVV önümüzdeki yıllarda kiraları düşürmek istiyor. PVV kira yardımının artırılmasını öneriyor. Diğer partiler kiraları düşürmek istemiyor fakat VVD, D66 ve GroenLinks-PvdA daha fazla artışı sınırlamayı planlıyor. GroenLinks-PvdA ayrıca tüm kiralık mülkleri düzenlemek niyetinde.
‘Hollanda’yı toplum gibi değil, şirket gibi yönettiler’
Seçimlerden önce Fortune’da yayınlanan bir değerlendirme, Avrupa’nın beşinci büyük ekonomisinin ana akım partilerine yönelik tepkileri de yansıtıyor.
Örneğin personel alım şirketi yöneten Maurice van Uden isimli bir işletmeci, son 20 yılın koalisyon hükümetlerinin Hollanda’yı ‘bir toplumdan çok bir şirket gibi’ yönettiğine işaret ediyor.
Uden, oyunu VVD’ye vermek yerine Omtzigt’in liderliğindeki NSC’ye vereceğini vurguluyor.
Dış politikada ‘bağımsızlık’ ve İsrail yanlılığı
PVV’nin dış politikası, Avrupa’daki ‘AB şüphecisi’ sağcı partilerin standart tutumunu yansıtıyor.
AB’nin genişlemesine karşı çıkan, Hollanda’nın AB üyeliği için referandum isteyen ve ‘Önce Hollanda’ diyen PVV, ülkenin kendi para birimine sahip olması gerektiğini de düşünüyor.
PVV, AB bayrağını, “Biz Hollanda’dayız. Burada sadece ulusal bayrak dalgalanır,” diyerek hükümet binalarından indirmek istiyor.
Yol gösterici ilkelerini, ‘Hollanda’nın ve Hollandalıların çıkarları doğrultusunda hareket etmek’ olarak tanımlayan parti, “Ortadoğu’daki tek gerçek demokrasi’nin, yani İsrail’in büyük bir dostu olduğunu ilan ederek, büyükelçiliği Kudüs’e taşıyarak bu ülke ile olan ilişkileri güçlendireceğini ilan ediyor.
Wilders, ‘yozlaşmış Filistin Yönetimi’ne ev sahipliği yapan Ramallah’taki Hollanda temsilciliğini kapatma sözü veriyor. PVV, ‘şeriat yasalarının uygulandığı’ ve Hollandalı milletvekillerinin ölüm tehditleri aldığı ülkelerle diplomatik ilişkilerin derhal kesileceğini söylüyor.
Avrupa
Alman donanması kıyılardaki etkinliğini artırıyor

Bremerhaven limanının yüksek kapasiteli bir askeri merkez haline getirilmesi ve muhtemelen Emden’de kurulacak beşinci Alman deniz üssü ile birlikte, federal hükümet Alman kıyılarının askeri hale getirilmesi sürecini hızlandırıyor.
German Foreign Policy’nin aktardığına göre Bremerhaven’da, muazzam miktardaki silah ve mühimmatı mümkün olduğunca çabuk boşaltmak ve Doğu Avrupa’daki potansiyel savaş alanlarına nakletmek için gerekli lojistik altyapı modernize edilecek ve genişletilecek.
Bu, bu hafta Savunma Bakanlığı ile Bremen belediye yetkilileri arasında imzalanan bir mutabakat zaptında öngörülüyor.
Federal hükümet bu amaçla 1,35 milyar avroya kadar kaynak sağlarken, Bremen eyaleti de 212 milyon avrodan fazla katkı sağlıyor.
Bremen, ülke genelinde yoksulluk riskinin en yüksek olduğu ve çocuk yoksulluğu oranının en yüksek olduğu eyalet.
Yoksullukla mücadele yerine askeri lojistiğin genişletilmesi için yüz milyonlarca avroluk bir meblağın ayrılması, eyalet hükümetinde yer alan Sol Parti’den senatörler tarafından da destekleniyor.
Bremerhaven’de modernizasyon faaliyetleri yoğunlaştı
Denizyolu yük elleçleme açısından Hamburg’un ardından ikinci, Wilhelmshaven’ın önünde yer alan Almanya’nın en büyük ikinci limanı olan Bremerhaven Limanı, askeri yüklerin elleçlenmesi için ideal olarak kabul ediliyor.
Liman, sadece konteynerlerin değil, araçların da boşaltılması için önemli bir kapasiteye; ayrıca savaş tankları gibi ağır askeri teçhizatı bile taşıyabilecek ağır yük alanlarına sahip. Buna ek olarak, kilitlerden geçmeden erişilebildiği için ulaşımı önemli ölçüde daha kolay ve hızlı.
Son olarak, karayolları ve özellikle de demiryollarıyla iyi bağlantılara sahip; bu da bir kriz veya savaş durumunda silah ve mühimmatın hızlı bir şekilde nakledilmesi için hayati önem taşıyor.
Limanın askeri bir aktarma merkezi olarak özel uygunluğu, tarihinden de kaynaklanıyor: Liman, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri ABD kuvvetleri tarafından kullanılıyor.
Soğuk Savaş döneminde, Federal Almanya Cumhuriyeti’ndeki merkezi aktarma limanı olarak hizmet vermiş ve buna uygun olarak genişletilmişti.
1990’dan sonra ABD için önemini yitirdi; fakat Ukrayna çatışmasının tırmanmasıyla birlikte, ABD’nin varlığı yeniden arttı.
Başlangıçta Defender Europe 2020 gibi tatbikatlar kapsamında, ardından 2022’den itibaren Ukrayna savaşı bağlamında ABD faaliyetleri tırmanışa geçti.
Uzmanlar, 2023 gibi erken bir tarihte bile Bremerhaven’ın “tıpkı eski günlerdeki gibi bir silah merkezi” olarak işlev gördüğünü belirtmişlerdi.
Limanlar askeri lojistik için optimize ediliyor
Federal hükümet şu anda limanın askeri lojistik kapasitesini daha da artırmak için çalışıyor.
Örneğin, “liman havuzlarının derinleştirileceği ve karayolu ile demiryolu bağlantılarının genişletileceği” bildiriliyor.
Konteyner tesisleri modernize edilecek ve daha ağır yükleri taşıyabilecek şekilde uyarlanacak.
Bu durum hem vinçler hem de depolama alanları için geçerli olup, bu alanların yeni bölgelere doğru genişletilmesi de planlanıyor.
Liman işletmecisi Bremenports’un bir sözcüsünün “Askeri teçhizatın verimli bir şekilde taşınması artık sadece tanklarla sınırlı değil” dediği aktarılıyor.
Günümüzde silah ve mühimmat da konteynerlerle teslim ediliyor ve savaş durumunda bunların hızla boşaltılıp ileriye taşınması gerekecek.
Bunu sağlamak için Kaiserhafen’da yeni bir demiryolu döner köprüsünün inşası da planlanıyor. Raporlara göre mevcut köprü, askeri teçhizatın hareketini gereksiz yere yavaşlatan bir “darboğaz” olarak tanımlanıyor.
Ayrıca, askeri lojistiğe yoğun bir şekilde odaklanılması, oldukça maliyetli güvenlik önlemlerini de gerektiriyor.
Örneğin, sadece yeni çitler ve mahremiyet perdeleri inşa edilmekle kalmayacak, aynı zamanda insansız hava aracı savunma sistemleri kurulacak ve siber güvenlik önlemleri alınacak.
Sol Partili senatörlerden silahlanmaya destek
Federal hükümet, Bremerhaven’daki askeri lojistiği optimize etmek ve bununla bağlantılı olarak Bremen Havalimanı’nın Bundeswehr’in ihtiyaçlarına daha uygun hale getirilmesi amacıyla 2031 yılına kadar yaklaşık 1,35 milyar avro tahsis ediyor.
Bremen Belediye Başkanı Andreas Bovenschulte’ye göre bu, Alman hükümetinin Bremen eyaletindeki bir projeye şimdiye kadar sağladığı en büyük hibe.
Bremen eyaleti ise “Bremerhaven 2031 Konuşlanma Merkezi” projesine ek olarak 212 milyon avro katkıda bulunuyor.
Bremen eyalet bütçesinden bu şekilde büyük meblağlar savaş hazırlıklarına aktarılırken, 2024 yılında eyalet nüfusunun yaklaşık yüzde 25,9’u yoksulluk riski altında, tüm çocukların ise yüzde 28,6’sı yoksulluk içinde yaşıyor olarak sınıflandırıldı.
Bu durum, Bremen’i yoksulluk riski en yüksek ve çocuk yoksulluğu oranı en yüksek eyalet yapıyor.
Bremerhaven’daki askeri lojistiğin eyalet bütçesinden yüz milyonlarca avroluk bir meblağla finanse edilmesine ilişkin onay, Sol Parti’ye mensup iki Bremen senatöründen de geldi.
Sol Partili Ekonomi ve Limanlardan Sorumlu Senatör Kristina Vogt, yeni tesisler inşa etmek yerine “halihazırda sivil amaçlarla kullanılan altyapımızı askeri amaçlar için iyileştirmenin” “akılcılığını” övdü.
Baltık Denizi’nin militarizasyonuna Kuzey Denizi de ekleniyor
Bremerhaven askeri merkezinin genişletilmesiyle birlikte Almanya’nın kıyılarının militarizasyonu ilerliyor.
Şimdiye kadar Almanya’nın denizcilik altyapısının odak noktası Baltık Denizi kıyılarıydı. Bunun nedeni kısmen Soğuk Savaş döneminde Federal Almanya Cumhuriyeti’nin denizcilik faaliyetlerinin Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı ülkelerine yönelik olmasıydı.
Birkaç eğitim tesisinin yanı sıra, Alman Donanması burada öncelikle Eckernförde, Kiel ve Rostock-Warnemünde’de bulunan üç büyük deniz üssünü ve Rostock’ta bulunan Deniz Komutanlığı’nı işletiyor.
Kuzey Denizi’nde ise bunlara Wilhelmshaven’daki deniz üssü ve Cuxhaven yakınlarındaki Nordholz’da bulunan Deniz Hava Komutanlığı ekleniyor.
Deniz Hava Komutanlığı, Kiel’de konuşlanmış 1. Operasyon Filosu ve Wilhelmshaven’da konuşlanmış 2. Operasyon Filosu ile birlikte Alman Donanması’nın üçüncü büyük birimi.
Şu anda, Bundeswehr’e bağlı yaklaşık 16.000 asker ve 1.800 sivil personel, Donanma’nın ana üslerinde ve çeşitli küçük tesislerinde görev yapıyor.
Silahlı kuvvetlerin diğer kollarında olduğu gibi, Alman Donanması da personel sayısını artırmayı hedefliyor.
Almanya’nın beşinci deniz üssü inşa edilecek
Mevcut dört deniz üssü ve Bremerhaven askeri merkezine ek olarak, federal hükümet kısa süre içinde yine Kuzey Denizi’nde inşa edilecek beşinci bir deniz üssünün yapımını duyurmayı planlıyor.
Haberlere göre, üssün yeri olarak Emden seçildi. Burada pazartesi günü Savunma Bakanı Boris Pistorius ve Aşağı Saksonya Eyalet Başbakanı Olaf Lies’in olası yeni bir deniz üssüyle ilgili sonraki adımları ana hatlarıyla açıklaması planlanıyor.
Emden, Soğuk Savaş döneminde bir deniz üssüne ev sahipliği yapmıştı ama üs 1997’de kapatılmıştı.
Haberlere göre, Emden’in lehine olan argümanlardan biri, Aşağı Saksonya’nın Kuzey Denizi limanları arasında en geniş kullanılmayan alana sahip olması.
Kullanılmayan arazinin nasıl akılcı bir şekilde değerlendirileceği konusunda bir süredir tartışmalar sürüyor ama bu tartışmalar daha önce sivil kullanıma odaklanmıştı.
Alman Donanması’nın planlarına göre, yeni deniz üssü yedi fırkateyn, on mayın tarama gemisi ve on römorkörün yanı sıra dört haneli sayıdaki Bundeswehr askeri ve sivil personeli barındıracak.
Avrupa
Manchester City’nin başı dertte

Bağımsız bir komisyon, Manchester City’yi, 830 milyon sterlinden fazla gizli fonu gizlemek amacıyla ticari ortaklarla “sahte sözleşmeler” düzenlemek de dahil olmak üzere, 114 başlıkta suçlu buldu.
Kulüp, herhangi bir suçu olduğunu hâlâ reddediyor ve 2 Ekim tarihine kadar temyiz başvurusunda bulunma hakkı var.
City, 2009 ile 2018 yılları arasında mali kuralları ihlal ettiği gerekçesiyle Şubat 2023’te Premier Lig tarafından yöneltilen 115 suçlamadan 114’ü konusunda suçlu bulundu.
Bağımsız heyet, para cezasından ağır puan kesintisine, ligden ihraç edilmeye veya şampiyonlukların iptal edilmesine kadar uzanan yaptırımlar konusunda henüz bir karar vermedi.
Manchester United, Liverpool ve Arsenal gibi rakip kulüplerin, bu kararın o dönemde kaçırdıkları ödül paraları ve sıralamalar açısından ne anlama gelebileceğini şimdiden değerlendirmeye başladıkları söyleniyor.
En ciddi suçlamalar ise sponsorluk gelirleri, ilişkili taraflarla yapılan ödemeler ve işletme giderleri ile ilgili muhasebe usulsüzlüklerine odaklanıyor.
40 sayfalık raporda Manchester City, “sahte” anlaşmalar, “dürüst olmayan” tanıklar ve Abu Dhabi United Group (ADUG) için “bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” Fordham Anlaşması ile suçlanıyor.
City, ADUG’un Abu Dabili sponsorlardan gelen sponsorluk ücretlerini kısmen karşıladığı bir “Gizli Finansman Planı” uyguladı.
Sonuç olarak, kulübün mali tablolarında 2009-10 sezonundan 2017-18 sezonuna kadar Abu Dabi sponsorlarından elde edilen ticari gelirin 949,94 milyon sterlin olduğu gösterildi.
Oysa gerçekte, Abu Dabi sponsorları bu dönemde City’ye sadece 119,25 milyon sterlin ödedi; kalan 830,69 milyon sterlin ise ADUG tarafından karşılandı.
City ayrıca, gelirleri 24,5 milyon sterlin fazla, giderleri ise 49,414 milyon sterlin eksik göstermek amacıyla Fordham adlı bir üçüncü tarafı bir araç olarak kullandı.
Komisyon, “Fordham Anlaşması”ni “ADUG için bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” bir düzenleme olarak nitelendirdi.
Bu davanın boyutu, onu İngiliz futbolunun daha önce karşılaştığı hiçbir duruma benzemiyor.
Everton, 2023-24 sezonunda kâr ve sürdürülebilirlik kurallarını tek bir kez ihlal ettiği için altı puan, Nottingham Forest ise dört puan düşürüldü.
Her iki vaka da City’ye yöneltilen 115 suçlamanın yanında nispeten sınırlı kalıyor.
Chelsea, kulübün önceki yönetim döneminde yapılan usulsüz ödemeleri fiilen ihbar ettikten sonra para cezasına çarptırıldı ve ertelenmiş bir transfer yasağı aldı; ayrıca soruşturma süreci boyunca yetkililerle işbirliği yaptı.
City ise bunların hiçbirini yapmadı. Davayı takip eden hukuk uzmanlarına göre kulüp, her bir suçlamayı reddetti ve Chelsea’nin yaptığı gibi işbirliği göstermedi.
Bu durum, yaptırımlar nihayet belirlendiğinde hoşgörü gösterilme olasılığını önemli ölçüde azaltıyor.
Premier Lig’den Richard Masters, ligin uygulanması gerektiğini düşündüğü yaptırımla ilgili sunumları denetleyecek.
Bunun ardından City’nin avukatları daha hafif bir sonuç için savunma yapabilecek.
Her iki taraf da, kararı veren aynı bağımsız heyetin huzurunda argümanlarını sunacak.
Söz konusu dönemde City’nin kazandığı şampiyonlukların elinden alınıp alınmayacağı konusu henüz netleşmedi.
Kulübün yaratmakla suçlandığı mali avantajın, sonraki on yıl boyunca İngiliz futboluna hakim olan ve 2023’teki üçlü zaferle doruğa ulaşan kadronun oluşturulmasına katkıda bulunduğu gerekçesiyle, 2009 ile 2018 arasındaki tüm sonuçların geçersiz sayılması yönünde bir görüş bulunuyor.
Buna karşılık, sahada yaşananların geriye dönük olarak iptal edilemeyeceği yönünde bir görüş de mevcut.
City’nin en görkemli döneminde kulübe antrenörlük yapan Pep Guardiola, karar açıklanmadan önce, 2023 yılında bu soruyu doğrudan ele almış ve şunları söylemişti:
“Hadi ama! Karar ne olursa olsun, o anlar bize aittir. Yaptıklarımızı bir düşünün… Sergio Aguero’nun QPR’a attığı o gol; kimse onu silemez. Bilmiyorum, Steven Gerrard’ın Anfield’da kaymasından biz mi sorumluyuz?”
2018-19 ve 2021-22 sezonlarında Liverpool takımıyla City’nin ardından ikinci sırada bitiren Jürgen Klopp, karar açıklanmadan önce, kulübün suçlu bulunması halinde bira alıp eski oyuncuları için kendi arka bahçesinde bir kutlama düzenleyeceğini söylemişti.
City taraftarları açısından bakıldığında, kulübe yakın kaynakların tarif ettiği ruh hali, davanın sürdüğü üç yıl boyunca direniş ve yorgunluk arasında gidip geldi.
Başkan Khaldoon Al Mubarak, taraftarlara ve genel müdür Ferran Soriano’ya bir mektup yazarak, bir kararın açıklandığı şu anda bile sürecin sonuçlanmasının hâlâ yıllar alabileceği konusunda uyarıda bulundu.
Bu mesaj, kulübün kendisinin de temyiz davasının hızlı bir şekilde çözüme kavuşmasını beklemediğini gösteriyor.
Everton taraftarı olan İngiltere Başbakanı Andy Burnham da topa girdi. Başbakan, Manchester City’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelen sahiplerinin, kulübün Premier Lig’in mali kurallarını ihlal ettiği tespit edildikten sonra kulübü satması durumunda “gerçekten endişeleneceğini” söyledi.
Burnham, 2008 yılından bu yana kulübün sahibi olan ve Birleşik Arap Emirlikleri Başbakan Yardımcısı Şeyh Mansour bin Zayed Al Nahyan tarafından yönetilen Abu Dhabi United Group’un başarılarını övdü:
“Onları kaybetmek beni gerçekten çok endişelendirir. Modern Manchester’ın inşasında ve tabii ki Manchester City’nin bugünkü küresel güç haline gelmesinde çok büyük bir ortak oldular. Aslında City Football Group’a ve daha geniş kapsamlı sahiplik yapısına, sadece Etihad [Stadyumu] ve çevresindeki kampüse değil, aynı zamanda şehre de yatırdıkları para için teşekkür ediyorum.”
Başbakan, City’ye ceza verilmesinin Birleşik Krallık-Abu Dabi ticaret ilişkileri üzerinde önemli bir etki yaratabileceği yönündeki uyarılara rağmen, herhangi bir disiplin sürecine müdahale etmeyeceğini söyledi.
Burnham, belediye başkanı olduğu dönemde City’nin sahipleriyle kurduğu ilişkilerin “elbette” incelemeye dayanacağından emin olduğunu belirtti.
Avrupa
Papa Leo’dan Avrupa’nın silahlanmasına itiraz

Papa XIV. Leo, Avrupa’nın silahlanmasına olan itirazını yineleyerek, Ukrayna savaşında barış çabalarına destek verdi.
ABD kökenli ilk papa, Avrupa Birliği’nin kurucularından Robert Schuman’ın memleketi olan Metz’de Avrupalı liderlere hitaben yaptığı konuşmada, “Savaş geri döndü, hatta Avrupa’ya bile: Her gün sayısız sivilin hayatına mal olan yeni ve anlamsız bir katliam,” dedi.
Leo, Avrupa için bugüne kadarki en net siyasi vizyonunu ortaya koyarken, sağın bölge genelinde güç kazandığı bir dönemde entegrasyonu ve çokkültürlülüğü de övdü.
Fransızca yaptığı konuşmada Papa, Avrupalılara hukukun üstünlüğü ve ırk, renk, sınıf veya meslek ayrımı gözetmeksizin tüm insanların eşitliği dahil olmak üzere AB’nin kurucu değerlerini hatırlamaları çağrısında bulundu.
Leo’nun konuşması ayakta alkışlandı.
Leo, cuma günü başladığı dört günlük ziyaretine, Birleşmiş Milletler ve diğer çok taraflı kuruluşların krizde olduğu ve uluslararası diyaloğun bir “maskaralık” haline gelme riski taşıdığı uyarısıyla başlamıştı.
“Müzakerelerde cesaret göstermeli ve barışın daha büyük yararı için bazı tutumlarımızdan vazgeçmeye hazır olmalıyız,” diyen Leo, 1917’de Birinci Dünya Savaşı’nın kanlı günlerinde Papa XV. Benedict’in yaptığı benzer bir çağrıyı hatırlattı.
Leo ayrıca, ABD Başkanı Donald Trump’ın baskısı ve Rusya tehdidi gerekçesiyle geçen yıl Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en yüksek artışla artan Avrupa askeri harcamalarına muhalefetini yineledi.
Papa şöyle konuştu:
“Yeniden silahlanmanın çözüm olduğu yanılgısına da karşı koymalıyız. Bugün kendimize şunu sormalıyız: Dünya barışını ilerletmek için gerçekten yaratıcı çabalar gösteriyor muyuz, yoksa sadece ‘savaş dalgası ile baş etmeye’ ve hâlâ geleceğini varsaydığımız savaşlara kendimizi daha iyi hazırlamaya mı çalışıyoruz?”
Ayrıca Leo, Avrupalı liderlere kıtaya gelen göçmenleri topluma entegre etmeleri ve onlara sanki kendi aile üyeleriymiş gibi fırsatlar sunmaları çağrısında bulundu.
Liderlere sık sık göçmenlere daha insancıl davranmaları çağrısında bulunan Papa, göç için “yasal ve güvenli yollar” ve insan kaçakçılığıyla mücadeleye yönelik uluslararası işbirliği konusundaki çağrısını yineledi:
“Birini kabul etmek, onu kendi ailenin bir parçasıymış gibi entegre etmek ve ona yeteneklerini, becerilerini ve duyarlılıklarını geliştirme fırsatı sunmak demektir.”
Leo’nun konuşmasından birkaç saat önce, aralarında bir çocuğun da bulunduğu üç göçmen, Fransa’dan İngiltere’ye Manş Denizi’ni geçmeye çalışırken hayatını kaybetti.
Leo ayrıca Trump’ın ABD’deki göç karşıtı politikalarını da eleştirdi ve Avrupa’yı hukukun üstünlüğünü korumaya ve çokkültürlülüğü benimsemeye çağırdı.
Avrupa’nın Hıristiyan köklerini de vurgulayan Papa, “Avrupa, geçmişinin en iyi yönlerinden yararlanabildiği ve başkalarıyla olan karşılaşmalar yoluyla bunları yeni ve yaratıcı şekillerde yeniden şekillendirebildiği zaman gelişmiş ve ilerlemiştir,” dedi ve şöyle devam etti:
“Günümüzde bireyler ve devletler arasındaki ilişkiler giderek daha da medeniyetsiz bir hal alıyor. Sözünü tutmanın değeri göz ardı ediliyor; bunun yerine insanlar yalanlar ve aldatmacalarla övünüyor. Avrupa, geliştirmeyi ve korumayı öğrendiği başkalarına saygı sayesinde bu döngüyü kırmaya yardımcı olabilir.”
Leo daha sonra Metz’deki 13. yüzyıldan kalma Gotik katedralde binlerce yerel Katolik ile birlikte bir ayin düzenledi ve burada Avrupa’nın çokkültürlü kimliğini övdü.
Kutsal Makam’ın lideri, “Avrupa’nın geleceği tekdüzelikte değil, farklılıkların uyumunda yatıyor,” dedi.
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’











