Dünya Basını

Hukukçu Erik Jochem: AB kendi vatandaşlarına karşı savaş mekanizmaları kullanıyor

Yayınlanma

Hukukçu Erik Jochem, Avrupa Birliği’nin Rusya’ya yönelik yaptırım mekanizmalarını kendi merkezi egemenliğini pekiştirmek ve üye ülkelerin ulusal hukuk sistemlerini baypas etmek amacıyla kullandığını belirtti.

Hukukçu ve yazar Erik Jochem, Kyoto Üniversitesinden Doçent Pascal Lottaz’ın “Neutrality Studies” yayınına konuk olarak Avrupa Birliği’nin (AB) hukuk, devlet ve toplum arasındaki ilişkiyi kökten değiştiren yaptırım politikalarını derinlemesine ele aldı.

Jochem, özellikle Jacques Baud gibi isimlere yönelik uygulamaların modern hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmadığını, bu durumun vatandaşları devlet şiddetine karşı korumasız bıraktığını savundu.

Normal şartlarda bir hukuk devletinde, devletin şiddet tekelinin vatandaşı koruma ve yasal çerçeve içinde tutma işlevi gördüğünü hatırlatan Jochem, mevcut durumu şu sözlerle analiz etti:

“Jacques Baud ve bazı Alman gazetecilerin maruz kaldığı süreçler artık hukuk devletinin normal işleyişi içinde tanımlanamaz. Devlet bu çerçevenin dışına çıkmıştır; biz buna Carl Schmitt’in terminolojisiyle ‘istisna hali’ diyoruz. Schmitt’in belirttiği gibi, politikanın en temel işlevi dost ve düşmanı ayırt etmektir. AB, bugün kendi sınırları içinde kimin ‘düşman’ olduğuna karar vererek vatandaşların sahip olduğu normal yasal korumaları fiilen askıya almaktadır.”

Jochem’e göre bu durum, bireyin bir mahkeme kararı veya iddianame olmaksızın mülkiyet haklarından mahrum bırakılmasına ve seyahat özgürlüğünün kısıtlanmasına yol açıyor.

Jacques Baud örneğinde olduğu gibi, bir kişinin yargılanmadan “toplum dışı” bırakılmasını orta çağ standartlarındaki aforoz edilme pratiklerine benzeten Jochem, hukuk devletinin sunduğu zırhın delindiğini vurguladı.

Jacques Baud vakası: Bern, AB’yi protesto etti

“Dış politika araçları iç hukuk baypas ediyor”

Jochem, AB’nin Rusya’ya yönelik üst üste açıkladığı ve sayısı yirmiye ulaşan yaptırım paketlerinin aslında “gayriresmi bir savaş” niteliği taşıdığını ifade etti.

Bu sürecin sadece dış bir hasma karşı değil, aynı zamanda “iç düşman” olarak kodlanan unsurlara karşı da bir silaha dönüştüğünü kaydeden Jochem, AB’nin üye ülkelerin anayasal düzenlerinin üzerinde otonom bir güç olarak hareket ettiğini belirtti.

AB’nin Lizbon Antlaşması gibi temel metinlerde açıkça tanımlanmamış alanlarda, örneğin hava sahası kontrolünde olduğu gibi, fiili yetki kullanımına yöneldiğine dikkat çeken Jochem, “AB, üye ülkelerin yetkilerini aşarak kararlar alıyor. Ancak burada paradoksal bir durum söz konusu; üye ülkeler, özellikle de Alman hükümeti, bu yetki devrinden ve sorumluluğun Brüksel’e atılmasından oldukça memnun görünüyor” dedi.

Hukuki koruma mekanizmalarının dış politika mülahazalarıyla devre dışı bırakılmasını “tehlikeli bir alan” olarak niteleyen Jochem, analizini şöyle sürdürdü:

“Yasal koruma, yalnızca vatandaşları birbirine karşı değil, asıl olarak vatandaşı devlete karşı korumak için tasarlanmıştır. Thomas Hobbes’un Leviathan teorisinde de görüldüğü üzere, devletin güç tekeli karşısında vatandaşın mahkemelerde ileri sürebileceği savunma hakları bulunur. Bugün ise AB, dış politika enstrümanlarını kullanarak bu hakların etrafından dolanıyor. Bir kez istisnai hal bölgesine girdiğinizde, yargı denetimi dışındaki bir siyasi mutlakiyet alanına geçmiş olursunuz.”

Almanya’nın egemenlik inşasında AB’nin rolü

Mülakatta öne çıkan en çarpıcı unsurlardan biri, Almanya’nın 1945 sonrası yaşadığı egemenlik kısıtlamalarını AB mekanizmaları üzerinden aşma çabası oldu.

Jochem, Almanya’nın nasyonal sosyalist geçmişine dair sergilediği ahlaki tutumu ve “suçluluk gururu” (guilt pride) olarak adlandırılan yaklaşımı, yeni bir jeopolitik nüfuz inşası için zemin olarak kullandığını savundu.

Almanya’nın savunma ve dış politikadaki keskin dönüşümünü ele alan Jochem, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Friedrich Merz gibi siyasetçiler bugün Almanya’yı Avrupa’nın en büyük askeri gücü yapmaktan bahsediyor. Bu, 1945 sonrası dönemde tahayyül bile edilemezdi. Almanya, AB’yi bir tür ‘görünmezlik pelerini’ gibi kullanarak kendi çıkarlarını bu geniş yapının içine gizliyor. AB’ye transfer edilen her egemenlik yetkisi, pratikte Almanya’nın kıta üzerindeki ağırlığını artırıyor. Rusya’dan gelen ‘sözde’ tehdidin retorik düzeyde sürekli canlı tutulması bu yüzden hayati önemdedir; çünkü bu karşıtlık olmadan AB’nin egemen bir varlık olarak kendini tanımlaması mümkün değildir.”

Jochem’e göre Almanya, İsrail’in varlığını “devlet maslahatı” (Staatsräson) olarak ilan ederek veya Holokost anmalarını merkeze alarak ahlaki bir güvenilirlik inşa ediyor.

Fakat bu süreçte, nasyonal sosyalizmin sadece ırkçı bir sapma değil, aynı zamanda Alman politikasındaki tarihsel bir sürekliliğin parçası olduğu gerçeğinin üstü örtülüyor.

Erik Jochem, Ukrayna’nın AB’ye hızlı katılım sürecini, Alman dış politikasının son yüzyıldaki stratejik hedefleriyle ilişkilendirdi.

Ukrayna’nın 1914’teki savaş amaçları arasında yer aldığını ve o dönemde de bir “vasal devlet” olarak kurgulandığını hatırlatan Jochem, güncel tabloyu tarihsel bir perspektife oturttu:

“Zelenskiy, Ukrayna’nın 2027’ye kadar AB’ye dahil olmasını hedefliyor. Eğer bu gerçekleşirse, Almanya 1914 ve sonrasındaki savaş amaçlarına barışçıl bir genişleme yoluyla ulaşmış olacak. Ukrayna AB’ye tam entegre olduğunda, Alman sermayesi ve şirketleri hızla bu bölgeye akacak. Sonuç olarak Ukrayna, Almanya’nın doğudaki ekonomik nüfuz alanına dönüşecek. Böylece 100 yılı aşkın bir süredir devam eden jeopolitik arayış, AB çatısı altında tamamlanmış olacak.”

Bu noktada Almanya’nın tarih anlatısındaki seçiciliğe değinen Jochem, II. Dünya Savaşı’nın sadece Amerikan yardımıyla bir “özgürleşme” olarak sunulurken, Sovyetler Birliği’nin verdiği 26 milyonluk kaybın ve Kızıl Ordu’nun Auschwitz’i özgürleştiren güç olduğu gerçeğinin kamusal hafızadan silindiğini belirtti.

Siyasal gücün hukuk kuralları üzerindeki hakimiyeti

Mülakatın sonuç bölümünde Jochem ve Lottaz, AB’nin yaptırımlar yoluyla yarattığı yeni düzenin hukuk üzerindeki tahakkümünü tartıştı.

Jochem, “Hukuk aslında şiddet üzerine kuruludur ancak bu şiddetin sınırlandırılması hukuk devletinin temelidir. Bugün bu sınırların hızla silindiğine şahit oluyoruz. AB, yargı denetimini imkansız kılan otonom bir siyasi alan yaratarak mutlak bir güce yöneliyor” uyarısında bulundu.

Jochem, AB’nin “barış projesi” etiketini kullanarak kendi dışındaki dünyayı dönüştürmeye yönelik “emperyal çıkarlar” güttüğünü savundu.

Eski AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in Avrupa’yı bir “bahçeye”, dünyanın geri kalanını ise “orman”a benzeten konuşmasına atıfta bulunan Jochem, Brüksel’deki bürokratik elit için bir “cennet” olan bu yapının, üye ülkelerdeki halklar için ekonomik daralma ve hukuk dışı uygulamalar anlamına geldiğini ifade etti.

Son olarak Jochem, AB’nin henüz tam anlamıyla bir devlet olmaması nedeniyle bu “sözde egemen” yapının kırılganlıklar barındırdığını, ancak mevcut gidişatın otoriter bir merkeziyetçiliğe doğru evrildiğini belirterek sözlerini tamamladı.

Çok Okunanlar

Exit mobile version