Görüş

İhtiras ve güç arasındaki açı – 1  

Yayınlanma

Yazıya iki önermeyle başlayacağım. Gerçekte bunların her ikisi de büyük teorik çözümlemeler gerektirmiyor, esas itibariyle sağduyunun sonucu; ancak yaşadığımız küresel cinnet çağında sağduyu en çok kaybedilen şeylerden biri.

Birincisi şu: ihtiraslar ve maddi güç arasındaki açı ne kadar geniş olursa gelecek o kadar öngörülemez ve tehlikeli hale gelir. İhtirasını hayata geçirebilmesine imkân verecek gücü olmayanlar kaçınılmaz olarak yıkıma sürüklenir.

İkincisi de şu: kapitalizmde genel olarak, cinnet çağlarında ise çok daha fazla, iktidarlar geleceğe yönelik orta ve uzun vadeli planlardan çok kan kokusuyla sarhoş olan sivrisinek refleksleriyle hareket ederler; ancak maddi güce sahip olanların refleksleri onlar için ihtimal dahilinde hayırhah sonuçlar vaat edebilirken maddi güce sahip olmayanların refleksleri yıkıma götürür.

Birkaç olgu

Sadece son birkaç haftanın gelişmelerine bakmakla yetinelim:

Rheinmetall hükümeti, tıpkı 1936’daki Krupp-Thyssen hükümeti gibi, bütçe programından anayasa değişikliğine kadar (ilki, planlanan 500 milyar avroluk savaş bütçesi; ikincisi, anayasada ABD’den sınırsız silah alımına izin veren küçük, sinsi değişiklik) savaş ekonomisiyle kalkınma hamleleri yapıyor ve bu hiç kuşkusuz, en azından 1936-1941 arasında olduğu gibi bir süreliğine başarılı olacaktır; sorun şimdilik, bugün yaşadığımız uzatmalı 1930’ların hangi ağır çekim modunda sürdüğüdür.

Gene de birçok açıdan Krupp-Thyssen hükümetinin Rheinmetall hükümetinden çok daha zeki ve yetenekli olduğu ileri sürülebilir; mesela 1930’larda hiçbir faşist devlet yetkilisi çıkıp da şöyle bir şey söylemezdi: “Finlandiya’ya Sovyetler Birliği’nin derinlerine karşı kullanması için silah vereceğiz, para da sorun değil ama hangilerini vereceğimizi söylemeyiz; hem zaten daha üretmedik.” Oysa 23 Temmuz’da Rheinmetall hükümetinin dışişleri bakanı Johann Wadephul neredeyse kelimesi kelimesine böyle dedi. Aynı gün bu faşist koalisyon hükümetinin sol sosu SPD’li savunma bakanı Pistorius da Patriot sistemleri için aynı şeyi söylüyordu: paramız çok, hem zaten bizden başka Hollanda, Norveç ve İsveç de finanse etmeye hazır ama alacak yer bulamıyoruz.

Alacak yer problemi kısa zamanda çözüldü. The Telegraph’a göre Almanya’daki Rheinmetall hükümeti, Kiev rejimine “gelecek bahara kadar” vaat ettiği 5 Patriot sisteminden birini geçen ayın son haftasında ulaştırdı. Pistorius’un söylediklerini ciddiye almak gerekirse yakın zamanda birini daha göndermeleri beklenebilir. Mesele epeydir bunların hangi şartlarda verileceğinde düğümleniyordu: Amerikan yönetimi sadece Avrupalıların kendi parasıyla alıp rejime kendilerinin hibe etmesini dayatmakla kalmıyordu (Avrupa’da birkaç önemsiz ses dışında buna karşı çıkan da yok zaten); aynı zamanda şunu da söylüyordu: “Siz NATO çerçevesinde size verdiğim sistemleri bizden satın almış gibi yapıp parasını ödeyip gönderin, biz de bir ara üretince sizdeki eksiğin yerine koyarız.” Rheinmetall hükümetinin bir elindeki sistemlerden birini öbür eliyle satın alıp Kiev rejimine teslimat kararı ABD yönetiminin ikna kabiliyetinin de gösteriyor.

Başka bir şeyi daha gösteriyor: bu işlerin siyasi planda nasıl yürüdüğünü. The Wall Street Journal’ın temmuz ortasındaki yayını, Rheinmetall şansöliyesinin kabiliyetlerinin altını çiziyordu: buna göre şansöliye “servetini özel sektörde yaptığı için” Trump’la daha kolay temas kurabiliyor. Mesela temmuz başındaki telefon görüşmesinde şansöliye berikine, ABD’nin Kiev rejimine silah sevkiyatını durdurduğunu hatırlatarak kendilerinin rejime vermek için 2 Patriot sistemi almak istediğini söylemişti. Trump’ın ise sevkiyatların durdurulduğundan haberi yoktu. Kısa süre sonra Amerikan sevkiyatları yeniden başladı; bunun hemen ardından Trump şansöliyeyi aradı ve 2 değil 5 Patriot sistemi almasını istedi.

Avrupa genel olarak bu durumda; Britanya veya Fransa’nın fevri çıkışları da durumu değiştirmiyor. Rothschild bankerinin neredeyse peçete süratiyle değiştirdiği bakanlarından Catherine Colonna, savunma bakanlığı sırasında, 2022’de, ABD’den “daha fazla özerklik” çağrısında bulunmuştu. Başka deyişle, Avrupa’nın geleneksel olarak siyasi bağımsızlığına en çok sahip çıkan ülkesi olan Fransa, ABD’den bağımsızlık filan değil sadece özerklik alanının genişletilmesini talep ediyordu. Bu durum değişmedi ve değişmeyecek; Fransa devlet başkanı ABD’nin gözünde en çok maskara olarak kalacak. Kurnaz ve bütün kurnazlar gibi kıt zekâlı bir banker, o kadar. Gittiği yerde hoşa gidecek şeyler söylemeyi seviyor; bir reklam oyuncusundan farksız; resmi ilişkileri kişisel itibarını güçlendirmek için kullanıyor. Bu anlamda herhangi bir çevre ülkesinin liderinden farksız. Avrupa’ya nükleer şemsiye gibi kocaman laflar, bu minik Napoléon bozuntusunun alametifarikası; oysa Amerikan yönetiminin alay konusu olması bir tarafa, nükleer silahların düzenli bakımını yaptığı bile kuşkuludur.

Britanya yönetimini de aynı durumda. Daha geçen hafta Britanya topraklarına Amerikan nükleer silahları konuşlandırılacağı haberleri çıktı, oysa kendisi de “nükleer güç”. Dört nükleer denizaltısı var, o nükleer denizaltılarda da ABD yapımı, ABD bakımı ve modernizasyonu gerektiren, hatta hedefe kenetlenme sistemleri de ABD teknolojisine bağımlı nükleer başlık taşıyan Trident füzeleri. Demek ki Britanya ordu, hükümet ve sermayesi imparatorluğun diğer toprakları şöyle dursun adayı bile tek başına koruyacak güçte değil.

Almanya’nın II’nci Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden militarizasyonu NATO üyeliğinin tayin edici aşamayı mimlediği çok katmanlı bir süreçtir; ama bu süreçte nitel bir dönüşümün ilk adımı Avrupa ordusu tartışmalarının başlamasıyla birlikte atılmıştı. Dönüşümün kesin miladı ise 2 Aralık 2021’e tarihlenebilir: Merkel’in görevden ayrılış töreninde Bundeswehr’in nazi tapınmalarını hatırlatan meşaleli geçit töreni, geçmişe sembolik bir gönderme kadar güçlü orduya dayanan yeni bir gelecek tahayyülünü de yansıtıyordu. Sonucu, şimdilik, bir elindekini öbür eliyle para sayıp almaktır.

Öngörülemezlik

Her şey çürüyor, ama tarih gene de spiraldir. 100 yıl öncenin çok daha incelikli, doğru, analitik ifade edilmiş formülleri bugün alabildiğine kaba, mide bulandırıcı, köşeli biçimler içinde yeniden ortaya çıkıyor, ama bu durum formülün geçerliliğini ortadan kaldırmıyor. Sovyetler Birliği’nin Washington büyükelçisi K.A. Umanskiy, 6 Haziran 1939’da Roosevelt’e güven mektubunu sunarken aralarında kısa bir konuşma geçmişti; Roosevelt büyükelçiye orada şöyle dedi (benim “1939…”dan alıntılıyorum): “… günümüzün bu ciddi ortamında eski moda Avrupa entrikalarının devam ettiğini görmek gülünç. Ayrıca da, Avrupa’nın bu üç kuruşluk diplomatlarına filozof sükûnetiyle bakabilen iki ülke var: sizin ülkeniz ve bizim ülkemiz. Avrupa artık büyük değil.” 30 Haziran’da Umanskiy ile 40 dakikalık özel bir görüşme daha yaptı. Şu sözler de oradan: “Ben kendim de Fransızlara… inanmıyorum.”

Trump hiç kuşkusuz zır cahil bir hödük, ama ülkesinin yönetme kültürünü neredeyse alışkanlıkla biliyor. Eğer mevcut durumu az çok edebi formlarda estetize etmek gerekseydi, ABD yönetiminin Avrupalı yöneticilerden tiksintisiyle ilgili pek ilginç şeyler çıkabilirdi.

Avrupalı elitlerin askeri ve siyasi alanda güçsüz oldukları çok açık, ancak bu güçsüzlükle karşılaştırılamayacak kadar muazzam bir ihtiras ve pervasızlık var. Mesela Rusya özel kuvvetlerinin Oçakov baskınını ele alalım. Hükümet organı Rossiyskaya Gazeta’da da yayınlandığına göre artık teyitli saymak gereken haberlere göre özel kuvvetler 31 Temmuz’da şehre indirme yaparak en azından ikisinin kimliği belli Britanyalı muvazzaf ordu personelini ve en az bir MI6 elemanını esir aldılar. Normalde, Britanya personelinin güvenliği ve personelin açığa çıkmasıyla ortaya çıkacak güvenlik zafiyetinin büyüklüğü dikkate alınırsa, MI6’in adamlarını Rusya kuvvetlerinden görece uzak bir noktaya konuşlandırması beklenir. Ama hayır, durum hiç de öyle değil. Oçakov, Rusya’nın Pokrovskoye burnundaki tahkimatlı askeri noktaya sadece 10 kilometre uzakta. Yani öyle bir pervasızlıkla karşı karşıyayız ki, riskten mümkün olduğunca kaçınmak için mümkün olduğunca uzağa konuşlandırmaları gereken personeli Rusya’nın sadece 10 kilometre açığına yerleştirmişler.

Bu dengesizlik sadece Britanya’da değil, Avrupalıların hepsinde var. Almanya genelkurmayı daha geçen yıl Kerç köprüsüne Taurus saldırısıyla ilgili fikir cimnastiği yapıyordu. Pistorius daha geçen ay, Litvanya’daki Alman tugayının “Rusları öldürmeye hazır” olduğunu söyledi. Fransa daha geçen yıl, Rusya’nın tahkimatlı hattına sadece 30 kilometre mesafede, Harkov’da bir otelde, bazı kaynaklara göre 120’den çok paraşütçüyü topladı ve Rusya’nın tek bir füzesinin ardından bunlar ülkelerine ceset torbaları içinde döndüler.

Kendilerini koruyacak güçleri yok, üretim kapasiteleri yok, akılları yok, sadece içgüdüleri ve refleksleri var. Avrupa’nın en saldırganları: Britanya, Almanya ve Fransa’da durum bu. En azılı savaş kışkırtıcısı Baltık ülkelerinde ise içgüdü ve refleks de yok, sadece antikomünist kin, rusofobik nefret ve en çok adam yerine konulma arzusu var. Böyle bir ortamda AB, kâh birinci grubun, kâh ikincisinin küresel oyuncağından başka bir şey değil.

AB’nin ırkçı faşist diplomasi şefi — savaş nazırı Borrell’in yerine atanan eski Estonya başbakanı Kaja Kallas, geçen ayın ortasında, Trump yönetimi Rusya’ya karşı dengeli kararsızlık tutumundan sıyrılıp dengesiz kararlılık tutumunu takınınca şöyle demişti: “Amerikalıların bu adımları atmaya başlaması iyi; umarım onlar da Avrupalıların yaptığı gibi askeri yardımda bulunurlar.”

İyi de, neye güveniyorlar? Sadece Amerikan desteğinin süreceğini umut ediyorlar, ama buna da güven demek güç; dolayısıyla aslında güvendikleri hiçbir şey yok, sadece başka türlü davranamazlar, çünkü tabiatları bu — bir sivrisinek hali.

Böyle bir ortamda neler olabileceğini hiç kimse kestiremez. Tahmin ve analiz disiplini olarak uluslararası ilişkiler önemini kaybediyor. Uluslararası ilişkiler teorileri en idealist formunda (neoliberaller) bile rasyoneldir ve aktörlerin az çok rasyonel davranacakları kabulüne dayanır. Oysa Avrupa’da rasyonalizm neredeyse tamamen kaybedilmiş bir meziyet; orada sadece kan kokusu almış sivrisinek sarhoşluğundan pek de farklı olmayan refleksler var. Bir şamarla pestili çıkacak olması ihtimali sivrisineği ayıltmaz.

Böyle bir durum eşzamanlı olarak iki sonuç doğuruyor. İlki, öngörülemezlik faktörünü güçlendiriyor. Normal şartlarda rasyonel bir tutum herhangi bir devletin veya başka bir aktörün askeri gücüyle siyasi ihtirasları arasındaki dengesizliği gözetmesini gerektirir; oysa bunun tam tersi oluyor. Böyle bir durumda her türlü çılgınlık beklenebilir; hatta daha da ileri giderek şunu bile söylemek mümkün: yerkürenin uçurumun eşiğinde böylesine uzun zamandır tek ayak üzerinde durmayı başarmakta oluşu belki de gerçekten verilmiş sadakamız olması sayesindedir.

Hegemonya, veya troykanın atları

İkinci sonuç doğrudan doğruya hegemonya ile ilgili. Burada hegemonyadan kasıt emperyalist troyka içindeki hegemonyadır.

Troyka hiç şüphesiz bilinçli bir kavram tercihi değildi; sadece emperyalist kampta üç egemen grubun varlığını göstermek için üretilmişti: ABD ve çeperi, AB ve çeperi, Japonya ve çeperi. Ama yansıttığı nesnelliğe bu kadar denk düşen bir başka kavram daha bulmak çok güçtür.

Troyka, malum, “üçlü” demek; ama kışın karlı yollarda kullanılan üç atlı arabalara da öyle denir, hatta yüzyıllarca bu ikinci kullanım ilkinden daha yaygın olmuştur. Arabanın şaftları iki taraftan ortadaki atın boyunduruğuna bağlıdır. Bu ata “korennik” denir, koren/kök kelimesinden gelir bu — korennik ne yana sürülürse araba o yana gider. Yandaki atlar ise ne boyunduruk taşır ne dizgin, ne de şafta doğrudan bağlıdır; sadece kayışlarla arabanın iki yanına çıkarılmış dilleri çekerler. Yukarıdan bakıldığında üç at, bir yaya takılmış üç oka benzer: her birinin başı başka tarafa bakar. Yani arabanın dengesi ve hızı, ona manevra kabiliyeti sağlayan bu dengesizlik üzerine kurulmuştur; korennik idare eder onu, yan atlar ise (onların her birinin adı pristyajnıy, iliştirilmiş demektir bu da) belli bir hareket serbestisine sahip olsalar bile nihayetinde ancak korennik ne tarafa sürüklüyorsa o tarafa koşarlar. Bir başka özelliği de şudur troykanın: korennik hep hızlı bir rahvan koşusu tutturur, pristyajnıye ise dörtnal gider, bu yüzden onlar daha sık değiştirilir.

Emperyalist troyka, gerçek bir troykadır.

Yan atlar sağa sola çekiyor, dörtnal koşuyor, çabuk yoruluyor, ortadaki at ise rahvandan şaşmaz, uzun soluklu, dizgin ne tarafa asılıyorsa o tarafa döner. En korunaklısı da odur — kurt onun boynuna varmadan önce diğerlerinin işini bitirir, o zaman da yola devam etmek için sürücünün dillerin kayışını kesip leşi kurdun önüne atması yeterli olur. Eşit değillerdir, eşitlik akıllarına bile gelmez; en çok dil birazcık gevşesin (“daha fazla özerklik”) isterler.

Bu nedenle ben, çok uzun süredir, emperyalist kampta bir hegemonya krizi yaşandığı iddialarına şüpheyle yaklaşıyorum. Kuşkusuz, ABD siyaseti (bu plansız, refleksif, hiç kuşkusuz Trump nezdinde hödükçe, ama hegemon alışkanlıklarına ve yönetme kültürüne dayanan bir siyasettir) çevre ülkelerde merkezkaç eğilimlere güç veriyor, hatta mesela Suudi Arabistan’da olduğu gibi bunlar arasında doğal kaynak zengini kimileri daha bağımsız bir dış siyaset izleyebiliyor (bölgesel güçlerin yükselişi denilen şey); ama öte yandan emperyalist sistem içinde hegemonya zayıflamak şöyle dursun pekişiyor.

Mevcut durumda emperyalist sistem içinde bir hegemonya krizinden değil ancak hegemonya pekişmesinden söz edilebilir.

Ama bu çok daha geniş bir tartışma; o tartışmaya başlamadan, yani yeni soyutlamalara girişmeden önce somut durumun somut analizine daha yoğun eğilmek gerek.

Siyasi mücadelelerde en irrasyonel durum bile rasyonel bir takım ilişkilerden kaynaklanır. Öyleyse ilk adımda, bu irrasyonaliteye hangi rasyonel ilişkilerin yol açtığını analiz etmeliyiz.

Çok Okunanlar

Exit mobile version