Dünya Basını
İktisatçılar Wolff ve Hudson: Trump’ın tarife söylemi istatistiksel bir yanılsamadan ibaret
Ekonomistler Richard D. Wolff ve Michael Hudson, Dialogue Works YouTube kanalına verdikleri mülakatta, ABD Başkanı Donald Trump’ın son dönem ekonomi politikalarını ve dış ilişkilerini ele aldı. İkili, gümrük tarifelerinin yükünün tüketicilere yansıdığını ve ABD’nin uyguladığı ekonomi modelinin, Rusya-Çin ittifakı karşısında küresel nüfuzunu kaybettiğini belirtti.
Ekonomist Michael Hudson, ABD Başkanı Donald Trump’ın gerçekleştirdiği son değerlendirmelerde ekonomi politikalarına dair sunduğu verilerin gerçeği yansıtmadığını söyledi.
Hudson, özellikle gümrük tarifelerinin yabancı ülkeler tarafından ödendiği iddiasının hatalı olduğunu, söz konusu maliyetin tamamen Amerikan tüketicisine fatura edildiğini ifade etti.
Hudson, “Trump, tarifelerin harika olduğunu savunuyor ancak durum öyle değil. Mevcut yasal düzenlemeler, tarifeleri zaten fiyatlara yansıtmış olan ithalatçı şirketlere, sanki bu maliyeti onlar üstlenmiş gibi geri ödeme yapılmasına yol açıyor. Bu durum, şirketler için hiçbir külfet taşımadıkları bir maliyetin tazmin edilmesi anlamına geliyor” açıklamasında bulundu.
Hudson, ABD’deki ithalatçıların tarifelerden doğan iade haklarını hedge fonlarına sattığını ve bu sürecin karmaşık bir hukuki altyapıya dönüştüğünü belirtti.
“İthalatçılar, tarifeleri doğrudan müşteriye yansıttı. Trump’ın vaat ettiği gibi yabancılar ödeme yapmıyor, aksine Amerikan halkı cebinden ödüyor” ifadelerini kullanan Hudson, Demokrat siyasetçilerin bu durumu gündeme getirmesini ise “istatistiksel bir karmaşa” olarak niteledi ve ailelere doğrudan iade yapılmasının pratikte imkansız olduğunu vurguladı.
Vergi yükü kurumlardan tüketicilere kaydırılıyor
Richard D. Wolff, ABD vergi sistemindeki değişimin tarihsel bir perspektifle değerlendirilmesi gerektiğini savundu.
Wolff, Trump yönetiminin gelir vergisini azaltıp tarifeleri artırmasının, vergi yükünü zengin kesimden tüketiciye kaydırma çabası olduğunu belirtti. Wolff, “Gelir vergisi 20. yüzyılın başlarında daha ilerici bir yapıdaydı. Trump, bu ilerici yapının son kırıntılarını da ortadan kaldırmaya çalışıyor. Tarife uygulaması, özünde bir satış vergisidir; gelir seviyesine bakmaksızın herkes aynı oranda etkilenir” değerlendirmesinde bulundu.
Wolff, ABD’deki sermaye sınıfının, vergi yükümlülüklerini en aza indirmek için “vergi kesintisi” adı altında büyük imtiyazlar elde ettiğini, ancak aynı zamanda tarifeler üzerinden devletin bütçe açığını kapatma yükünü halka yıktığını belirtti.
Wolff, “Trump, bir yandan sermaye kesimine büyük vergi indirimleri sunarken, diğer yandan tarifeler yoluyla halktan vergi topluyor. Bu, kapitalist sınıfın yüzyıllardır süregelen vergi kaçırma ve yükü halka aktarma stratejisinin bir parçasıdır” diye konuştu.
“İran ile olası bir savaş küresel enerji krizini tetikler”
Hudson, bölgedeki jeopolitik gerilimlerin enerji fiyatları üzerindeki doğrudan etkisine dikkat çekti. ABD’nin İran ile ilişkilerinde izlediği politikanın belirsizliklerle dolu olduğunu belirten Hudson, olası bir askeri çatışmanın sonuçlarını şu sözlerle açıkladı:
“İran ile bir savaş senaryosu, Hürmüz Boğazı’nın kapanması anlamına gelir. Bu da küresel petrol fiyatlarının anında yükselmesine yol açar. Trump, ‘petrol üretin’ çağrıları yapıyor ancak enerji piyasasındaki arz dengesizlikleri, halkın market alışverişlerinden sağlık sigortası primlerine kadar her alanda daha fazla ödeme yapmasına neden oluyor.”
Wolff ise ABD’nin İran’a yönelik tutumunun, içerideki askeri-endüstriyel kompleksin beslenmesi için kurgulanmış bir “koruma şantajı” olduğunu dile getirdi.
Wolff, “Tıpkı Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin, NATO ve savunma sanayii için bir tehdit olarak kullanılması gibi, bugün de İran ve Rusya benzer bir işlev görüyor. Eğer bu tehditler olmasaydı, hükümetler bunları icat etmek zorunda kalırdı” dedi.
“Rusya’nın kaynakları ve Çin’in sanayi gücü küresel dengeleri değiştiriyor”
İki ekonomist, ABD’nin küresel ölçekteki ekonomik üstünlüğünün eridiği ve yeni ittifakların şekillendiği konusunda görüş birliğine vardı. Wolff, Rusya’nın yer altı kaynakları ile Çin’in sanayi kapasitesinin birleşmesinin, ABD’nin uzun süredir sahip olduğu ekonomik hegemonya için ciddi bir risk oluşturduğunu vurguladı.
Wolff, “Rusya, topraklarının altındaki kaynaklarla dünyanın en zengin ülkesi konumunda. Çin ise sanayi motoru. Bu iki ülkenin birbirine yaklaşması, ABD’nin tek kutuplu dünya düzenindeki yerini sarsıyor. ABD yönetimi, Kanada veya Grönland gibi bölgelere göz dikerek bu boşluğu doldurmaya çalışıyor ama bu nafile bir çaba” dedi.
Hudson ise Avrupa’nın durumuna ilişkin olarak, Avrupa Birliği’nin ABD politikalarına olan bağımlılığının bölgeyi ekonomik bir çıkmaza sürüklediğini belirtti.
Hudson, “Avrupalı liderler, birliğini korumaktan veya bağımsız bir dış politika yürütmekten aciz. ABD, Avrupa’yı bir ‘haraç ödeyen’ bölge olarak görüyor. Avrupa politikaları, Rusya’yı şeytanlaştırarak kendi sosyal destek programlarını kesmek ve bütçelerini militarize etmek üzerine kurulu. Ancak bu sürdürülebilir bir yol değil” değerlendirmesinde bulundu.
“Sanayileşme tarifelerle değil, devlet desteğiyle olur”
Çin’in ekonomik başarısının, ABD’nin 19. yüzyıl sonunda izlediği korumacı ve devlet destekli sanayileşme modeline dayandığını belirten Hudson, ABD’nin bu tarihsel tecrübeyi unuttuğunu savundu.
Hudson, “Çin, ABD’nin ve Almanya’nın geçmişte yaptığı şeyi yapıyor: Devlet eliyle altyapı yatırımları, teknoloji desteği ve tekellerin sınırlandırılması. ABD ise hükümet faaliyetini ‘israf’ olarak görüp demonize ediyor. Tarife koymak sanayiyi geri getirmez; Roosevelt dönemindeki gibi bütünlüklü bir devlet desteği ve altyapı seferberliği gerekir” ifadelerini kullandı.
Wolff, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
“Kapitalizm, işçi sınıfı için tek seçenek değil. Köleliğin ve feodalizmin sona ermesi gibi, kapitalist çalışma ilişkileri de değişebilir. Çin’deki işçi mücadeleleri ve Avrupa’daki ekonomik huzursuzluklar, halkın artık sermaye sahiplerinin çıkarlarına göre şekillenen bir düzeni kabul etmediğinin işaretidir. Sosyalizm, ‘daha iyisini yapabiliriz’ fikrinin hayata geçirilmesidir.”
Her iki uzman da, mevcut küresel finansal sistemin ve ABD’nin izlediği haraç temelli iktisadi modelin, orta ve uzun vadede istikrarlı bir gelecek sunmadığı noktasında birleşti.
Söyleşide, Trump yönetiminin yarattığı belirsizlik ortamının, küresel yatırımcıların güvenini zedelediği ve ABD’nin üretim kapasitesindeki kaybı daha da derinleştirdiği sonucuna varıldı.