Bizi Takip Edin

Ortadoğu

İran: Kan ve petrol

Yayınlanma

Editörün notu: Almanya’da Sahra Wagenknecht İttifakı’nın (BSW) yürütme kurulu üyesi Sevim Dağdelen, ABD’nin İran’a yönelik saldırgan politikasının demokrasi veya insan hakları kaygısından ziyade, tamamen petrol kaynaklarını ele geçirme arzusundan kaynaklandığını ifade ediyor. NachDenkSeiten portalında yayımlanan köşe yazısında Dağdelen, mevcut durumu 1953’te Musaddık’a karşı düzenlenen CIA darbesiyle kıyaslayarak, Washington’ın yaptırımlar yoluyla ekonomik kaos yarattığını ve bu kaosu askeri müdahale veya rejim değişikliği için bir bahane olarak kullandığını ifade ediyor. ABD’nin Venezuela ve Irak’ta da benzer stratejiler izlediğini anımsatan Dağdelen, yaptırımların halk üzerindeki yıkıcı etkileri ve İsrail ile işbirliği içinde yürütülen savaş kışkırtıcılığı sert bir dille eleştiriyor. Ayrıca Dağdelen, ABD’nin İslamcılıkla mücadele veya nükleer silahların yayılmasını önleme konusundaki argümanlarının, kendi eylemleri ve müttefikleriyle ilişkileri göz önüne alındığında ikiyüzlü olduğuna dikkat çekiyor.


İran: Kan ve petrol

Sevim Dağdelen
NachDenkSeiten
14 Ocak 2026

Trump, İran petrolünü geri almak için savaş ve cezai gümrük vergileriyle tehditler savuruyor; tıpkı CIA’in Musaddık’ı devirdiği[1] ve ABD şirketlerinin petrolün yüzde 40’ına derhal el koyduğu 1953 yılında olduğu gibi. Bugün yaptırımlar ülkeyi boğuyor, kaos ve acı üretiyor; ardından bu durum Tahran’a karşı bir kanıt olarak kötüye kullanılıyor. Bu kinik şablon her zaman aynı işler: Krizi yarat, sonra onu istismar et. Dünya barışına yönelik en büyük tehdidin adı ABD’dir.

Venezuela ve İran’ın ortak noktası nedir? Her iki ülke de en büyük petrol rezervlerine sahip ilk 5 devlet arasında yer alıyor. Buna ek olarak, ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD’nin 51. eyaleti olarak ilhak etmek istediği Kanada; “örnek demokrasi” Suudi Arabistan ve 2003’teki ABD saldırı savaşından bu yana -kitle imha silahlarının sözde bertaraf edilmesi gerekçesiyle- ExxonMobil ve Chevron gibi petrol şirketlerinin yeniden erişim sağladığı Irak da bu listeye dâhildir. Irak’ın özerk bir parçası olan Irak Kürdistanı’nda ise Hunt Oil ve diğer ABD’li şirketler, Washington’un arabuluculuğuyla yeniden açılan Ceyhan boru hattından kazanç sağlıyor.

İran söz konusu olduğunda, ABD’nin derdi tıpkı Venezuela’da olduğu gibi petroldür. Aynı zamanda, bölgedeki rahatsız edici bir jeopolitik rakibin devre dışı bırakılması amaçlanıyor. Washington’ın, petrol şirketlerine ayrıcalıklı sömürü koşullarını garanti altına almak için bir rejim değişikliğini kullanması, İran tarihinde bir ilk olmayacaktır. Yapay zekâ nedeniyle ABD’nin muazzam ölçüde artan enerji ihtiyacını ucuza karşılamak isteyen Trump’ın, açık bir yağmacı kapitalizm yardımıyla uygulamaya koyduğu konsept de bu gibi görünüyor.

1953’ten bugüne: Darbenin taslağı

Tahran’daki rejim değişikliği konusuna geri dönelim. ABD, 1953 yılında İran’ın demokratik yollarla seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Musaddık’a karşı bir CIA darbesini desteklemiş; bunun sonucunda ülkede kanlı bir diktatörlük kuran Şah, ordu tarafından devlet başkanı olarak atanmıştı. İran istihbarat teşkilatı Savak[2], CIA ve Mossad’ın yardımıyla bir korku rejimi inşa etti.

Bugün diktatörün oğlu Rıza Pehlevi -ABD Başkanı Trump şimdilik ortak fotoğraf vermekten kaçınsa da- İran’da monarşistleri yeniden iktidara getirmek söz konusu olduğunda Birleşik Devletler’in favorisi olarak görülüyor.

Babasının iktidarının ABD petrol şirketleri için sağladığı avantaj tartışılmazdı. Paralı haydut çeteleri tarafından da kışkırtılan 1953 darbesinden sadece bir yıl sonra, Exxon ve Mobil’in öncü firmaları ile Texaco ve diğerleri İran petrolünün yüzde 40’ını güvence altına alırken, yüzde 40’lık kısım Shell ile birlikte İngilizlere gitmişti.

Yaptırımlar, kaos, savaş: Güncel senaryo

Jeffrey Sachs gibi ABD’li analistler, 2026 yılı için İran’da bir darbeye yönelik yeni bir CIA oyun kitabı konusunda şimdiden uyarılarda bulunuyor. Giderek sertleşen ABD yaptırımları sayesinde, giderek daha az döviz karşılığında daha az petrol ihraç edilebilir hale gelindi; bu da dramatik bir kur çöküşünü ve halk için devasa pahalılığı beraberinde getirdi. Yaptırımlar tek suçlu değil -kötü yönetim ve yolsuzluk da rol oynuyor- ancak bunlar tırmanışın belirleyici itici gücü olarak etki ediyor.

ABD yaptırım politikasının kinik standart örüntüsü tam olarak budur: ABD, sözde demokrasi ve insan haklarını koruma adına, üstün finansal gücünü İran, Suriye, Küba veya Venezuela gibi ülkeleri ekonomik olarak boğmak için kullanır.

Hiperenflasyon, ilaç kıtlığı, açlık ve çöken sağlık sistemleri gibi bizzat kışkırtılan acılar, daha sonra hükümetlerin beceriksizliğinin ve gaddarlığının kanıtı olarak sunulur.

Kısacası: Washington krizi yaratır ve bunu daha fazla baskı için propaganda malzemesi olarak kötüye kullanır.

ABD, Tahran’daki protestoların -ölü sayısı bilinmiyor- kanlı bir şekilde bastırılmasını, şimdi kışkırtılmamış ve uluslararası hukuka aykırı bir saldırı savaşı tehdidinde bulunmak için hoş bir bahane olarak kullanıyor; İsrail yönetimi de buna yüksek sesle destek veriyor. Bir ABD saldırısını adeta dil dökerek çağırmaya çalışan kişi, yine İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’dan başkası değil.

Lahey tarafından soykırım suçlamasıyla hakkında tutuklama kararı çıkarılan, muhtemel bir savaş suçlusu ile uluslararası hukuku peş peşe ihlal eden bir ABD Başkanı’nın, aniden insan hakları konusunda koruyucu bir güç olarak ortaya çıkmasında bir terslik olduğunu en basit zekâya sahip birinin bile fark etmesi gerekir.[3]

İran her halükârda ABD petrol şirketlerine ülkeye erişim izni vermeyi reddetmeye devam ediyor. ABD Başkanı’nın affedemediği tek suç budur. Washington hâlâ tereddüt ediyor; yaptırımların daha büyük bir hasara yol açıp açmayacağını, ülkedeki ekonomik durumun daha da kötüleşip istikrarsızlaşmanın ilerleyip ilerlemeyeceğini görmek için beklemek istiyor. Trump bunu başarmak için, Çin ile olan ve 2026 sonuna kadar pek çok ürün için gümrük vergilerini yüzde 10’da donduran gümrük savaşı ateşkesini bile riske atıyor. ABD Başkanı’na göre, İran ile ticaret yapan herkes gelecekte ABD’ye ithalatta yüzde 25 oranında bir cezai gümrük vergisi ödemeli.

Ancak İran yurt dışına neredeyse hiç petrol satamaz hale gelirse, para birimi tamamen çökecektir. Ülkenin mali çöküş yaşaması, maliyetli bir savaş yerine Washington’ın hesabına daha çok uyacaktır. Ancak İran petrolünün Çin’e ihracatı şimdiden büyük ölçüde azalmış olsa da Pekin ABD diktasına boyun eğmek istemiyor. Buna ek olarak, İran ile yaşanan son silahlı çatışma en iyi ihtimalle bir pat durumuyla sonuçlanmıştı.

Belirleyici soru, ABD’nin başarılı bir askeri müdahalesi için kara birliklerinin hazır bulunmasının gerekip gerekmediğidir. Etnik azınlıklardan devşirilen silahlı milislerin seferber edilmesi, sadece birliklerin sayısal zayıflığı nedeniyle bile pek umut verici görünmüyor. Bu arada muhafazakâr Jerusalem Post gazetesi, İsrail gizli servisinin İran’daki protestolar üzerinde daha fazla nüfuz kazanma girişimlerini haberleştiriyor.

Alman Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, İran’daki “rejimin” her türlü meşruiyetini reddetti ancak bir rejim değişikliğini hayata geçirmek için daha da sert yaptırımlar yoluna güveniyor. Türkiye’de ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mossad’ın İran’da bir darbe gerçekleştirme girişimine yönelik eleştirisini yineledi.

İkiyüzlü savaş gerekçeleri ve gerçek tehdit

ABD’nin savaşı için bir başka argüman olarak İslamcılıkla mücadele öne sürülebilirdi. Ancak burada da hem Washington hem de Brüksel tarafından el üstünde tutulduktan sonra Halep’te İslamcı terör örgütleriyle birlikte Kürt sivilleri katlettiren tek adam el-Colani’nin bulunduğu Suriye’ye bir bakış atmak, İslamcılıkla sözde mücadelenin ciddiye alınmadığını anlamak için yeterlidir. Berlin’de, eski el-Kaide mensubuna önümüzdeki hafta kırmızı halı serilecek.

Başkan Trump’ın savaş propagandasına kananlar, aptallıklarıyla ABD’nin uluslararası hukuka aykırı savaşına yol açma tehlikesiyle karşı karşıya kalır ve koca bir bölgenin kaosa sürüklenmesinin sorumluluğunu taşır. Yaklaşık bir milyon insan, ABD’nin İran’ın komşusu Irak’a yaptığı saldırıyı zamanında hayatlarıyla ödedi. Bu tarihin tekerrür etmesi özel bir trajedi olurdu.

İran’ın uran zenginleştirmesi konusundaki anlaşmazlık üzerinden bir savaş meşruiyeti yaratma girişimi de benzer bir durumdur. İran’ın kitle imha silahları edinmek istediği suçlaması, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı[4] ne imzalamış ne de onaylamış olan ve Stockholm Barış Enstitüsü SIPRI’nin tahminlerine göre 90 nükleer savaş başlığına sahip bulunan bir ülkeden, yani ABD ve Almanya’nın bölgedeki yakın müttefiki İsrail’den gelmektedir.

Sonuç olarak durum değişmiyor: Uluslararası güvenlik ve dünya barışı için en büyük tehdit, Gazze’deki Filistinlilere yönelik soykırımı Alman federal hükümetiyle birlikte desteklemeye hazır olan ABD’dir. Fakat ABD Başkanı Trump her şeye hazırdır; ABD petrol şirketlerinin İran’daki siyah altına nihayet yeniden kavuşabilmesi için çok fazla kan dökmeye de hazır olduğu konusunda kimse hayale kapılmamalıdır.

Avrupa’da yenilenen ABD emperyalizmine kırmızı kart göstermek, yaklaşık 100 bin ABD askerinin geri çekilmesini talep etmek ve NATO’dan çıkmak demektir; zira NATO yalnızca Kuzey Atlantik’te ABD hegemonyasını tesis etmek ve ABD’deki milyarderlerin çıkarları doğrultusunda küresel bir tırmanışın aracı olarak hizmet etmek için vardır.


[1] Muhammed Musaddık ve 1953 Darbesi (Ajax Operasyonu): İran’ın demokratik yollarla seçilen ilk başbakanı olan Musaddık, İngilizlerin kontrolündeki İran petrollerini 1951 yılında millileştirme kararı aldı. Bu hamle, İngiltere ve ABD’nin çıkarlarını zedelediği için CIA (ABD) ve MI6 (İngiltere) işbirliğiyle düzenlenen “Ajax Operasyonu” adlı askeri darbeyle 1953’te devrildi. Bu olay, Orta Doğu tarihinde dış müdahale ile rejim değişikliğinin en sembolik örneklerinden biri kabul edilir. (ç.n.)

[2] Savak: 1953 darbesinden sonra Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde kurulan İran gizli polis teşkilatıdır. CIA ve İsrail dış istihbarat teşkilatı Mossad’ın yardımlarıyla yapılandırılan Savak, 1979 İslam Devrimi’ne kadar muhaliflere yönelik ağır işkenceler, infazlar ve baskı politikalarıyla tanınmış; rejimin “korku imparatorluğu” olarak anılmıştır. (ç.n.)

[3] Burada kastedilen, Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)’dir. Mahkeme, Gazze’deki savaş sırasında işlenen insanlık suçları ve savaş suçları iddiaları nedeniyle İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında tutuklama kararı çıkarmıştır. (ç.n)

[4] Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT): Nükleer silahların yayılmasını engellemeyi, nükleer enerjinin barışçıl kullanımını teşvik etmeyi amaçlayan uluslararası bir anlaşmadır. İsrail, nükleer silah sahibi olduğu yaygın olarak kabul edilmesine rağmen (tahmini 90 başlık), bu anlaşmayı imzalamamış ve nükleer kapasitesi hakkında “ne doğrulama ne de yalanlama” (nükleer muğlaklık) politikası izlemektedir. Dağdelen, NPT’ye taraf olan İran’ın denetlenirken, taraf olmayan İsrail’in nükleer silahlarının görmezden gelinmesindeki çifte standarda dikkat çekmektedir.

Ortadoğu

Trump’ın damadının şirketi İsrail ordusunun tedarikçisine ortak çıktı

Yayınlanma

CNN’in haberine göre Jared Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, İsrail ordusuna silah ve teçhizat sağlayan firmalarda pay sahibi olan Phoenix Financial grubunun en büyük hissedarı kalmayı sürdürdü. Kushner’ın Gazze müzakerelerinde resmi kadro almadan gönüllü diplomat olarak yer alması, şirketteki 1 milyar doları aşan hisse değeri nedeniyle tartışma yarattı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde rol üstlenirken yatırım şirketi Affinity Partners üzerinden İsrailli finans grubu Phoenix Financial ile ticari bağlarını korudu.

CNN tarafından İsrail’deki mali kayıtlar incelenerek yapılan araştırma, Phoenix’in İsrail ordusuna silah, insansız hava aracı, savaş gemisi ve yıkım ekipmanı tedarik eden en az dokuz şirkette pay sahibi olduğunu ortaya koydu.

Bu şirketlerin tamamının hisse değeri geçen yıl artış kaydetti. Kuruluşların birçoğu, Gazze’deki çatışmaların ürünlerine yönelik talebi yükselttiğini açıkladı.

Affinity Partners, Trump’ın Ocak 2025’te başkanlık görevine başlamasından hemen önce Phoenix’teki payını neredeyse iki katına taşıdı.

Şirket, Temmuz 2026’da bu hisselerin dörtte birini 340 milyon doları aşkın bir bedelle elden çıkardı. Bu işlemden elde edilen gelir, satılan paylar için başlangıçta ödenen tutarın beş katını aştı.

Satışın ardından Phoenix’in en büyük hissedarı kalmayı sürdüren Affinity’nin elindeki yüzde 7,4’lük payın piyasa değeri temmuz ayı itibarıyla 1 milyar doların üzerine çıktı. Kushner, Phoenix’i daha önce şirketinin “en iyi yatırımı” olarak nitelendirmişti.

İncelenen belgelere göre Phoenix, İsrail’in en büyük savunma sanayisi şirketi Elbit Systems’e en az 265 milyon dolarlık yatırım yaptı. Elbit, İsrail ordusuna mühimmat, tank sistemleri ve askeri teçhizat temin ediyor.

İsrailli finans grubunun portföyünde İHA kameraları üreten NextVision, topçu mühimmatı tapası imal eden Reshef Technologies ve tank parçaları geliştiren Ashot Ashkelon da yer alıyor.

Phoenix ayrıca savaş gemisi üreticisi Israel Shipyards ile birlikte Boeing ve Caterpillar’da da hisse sahibi. İsrail ordusu operasyonlarda Boeing’in ürettiği uçak ve mühimmatları, Gazze’deki yıkımlarda ise Caterpillar üretimi iş makinelerini kullanıyor.

Kushner’ın şirketi Affinity doğrudan bu savunma kuruluşlarına ortak olmasa da Phoenix’in ana hissedarı sıfatıyla grubun mali kazancından pay alma imkanını koruyor.

Kushner, Trump yönetiminde resmi bir kadro almadan, gönüllü temsilci sıfatıyla diplomatik görüşmelere katılıyor. Bu konum, resmi bir kamu görevinde zorunlu tutulan mali bildirim ve çıkar çatışması yükümlülüklerine tabi olmamasını sağlıyor.

CNN, Kushner’ın yürüttüğü diplomatik temasların söz konusu yatırımları doğrudan etkilediğine dair somut bir veriye ulaşmadığını duyurdu.

Fakat Gazze müzakerelerinde görev üstlenen bir ismin, İsrail ordusunun tedarikçilerine sermaye aktaran bir grupta ana hissedar olması çıkar çatışması tartışmalarına yol açtı.

Kushner’ın avukatı, müvekkilinin Phoenix’in yönetim kurulunda yer almadığını, yatırım kararlarına müdahale etmediğini ve ticari girişimleriyle diplomatik temasları arasında bağ olmadığını savundu.

CNN ise Kushner’ın Eylül 2025’te Forbes dergisine verdiği mülakatta Phoenix yönetimiyle “çok aktif bir diyalog” sürdürdüğünü ve şirket yöneticileriyle birkaç haftada bir temas kurduğunu söylediğini aktardı.

Avukatı bu temasların tek tek yatırımlarla değil, genel piyasa eğilimleriyle sınırlı olduğunu öne sürerken diplomatik mesainin artmasıyla birlikte şirket yönetimiyle görüşmelerin seyreldiğini kaydetti.

Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly, Kushner’ın şahsi ticari işlerinin gönüllü diplomatik vazifeleriyle bağlantısı bulunmadığını dile getirdi.

Phoenix ise hissedarlarına sunduğu değerin temel faaliyet performansından beslendiğini belirterek haberdeki ayrıntılı bulgular hakkında değerlendirme yapmadı.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Musk, Pentagon için “savaş danışmanlığı” yapacak

Yayınlanma

Dünyanın en zengin adamı Elon Musk, savaşın geleceğine odaklanan ve “Project Meridian” olarak bilinen bir Pentagon girişiminin eş direktörlüğünü üstlendi.

Musk’ın yeni görevini ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth duyurdu.

Savaşların eninde sonunda otonom insansız hava araçlarıyla yapılacağına dair inancını uzun süredir dile getiren Musk, savunma alanında faaliyet gösteren startup Anduril’in kurucusu Palmer Luckey ve eski Temsilciler Meclisi Başkanı Newt Gingrich ile birlikte eş direktör olarak projeye danışmanlık yapacak.

Hegseth, Pentagon’da yayınladığı bir notta, grubun “geleceğin savaş alanlarını inceleyeceğini” ve “savaşçıların bu ortamlarda üstünlük sağlamak için hangi silah ve teknolojileri kullanmaları gerektiğini belirleyeceğini” belirtti.

Hegseth, Quantico Deniz Piyade Üssü’nde yaptığı “Kuvvetlerin Durumu” konuşmasında şunları söyledi:

“Gelecekteki çatışmaları en iyi öngörenler yalnızca Pentagon’da bulunmuyor. Hem soruları sormayı hem de bunlara cevap vermeyi kendimize yüklerken, bariz önyargılar ve riskler söz konusudur.”

Hegseth, bu girişimin derhal başlayacağını ve konuşmasının ardından güvenli bir mekânda Musk, Luckey ve Gingrich ile bir araya geleceğini söyledi.

Meridian Projesi, “savaşların, alanların ve teknolojilerin gidişatını acımasızca haritalandırmak” için 120 gün süreye sahip olacak ve bu süreç, bulgularının kamuoyuna duyurulması ve gizli bir ek ile sonuçlanacak.

Hegseth, “Yeryüzünün altından Ay’ın ötesine” uzanan kapsamlı bir görev tanımını açıkladı.

Grup, yeni askeri stratejiler veya politikalar geliştirmek yerine, “ele geçirmemiz gereken alanları ve ustalaşmamız gereken yetenekleri” belirlemeye çalışacak ve gelecek nesil Amerikan askerlerinin ihtiyaç duyabileceği silah ve sistemleri “keşfetmeye, geliştirmeye ve sahaya sürmeye” odaklanacak.

Grubun, Ocak ayı sonuna kadar kendisine öneriler içeren bir rapor sunması bekleniyor.

Musk, 2024 yılında “Gelecekteki savaşlar tamamen insansız hava araçları ve hipersonik füzelerle ilgili olacak,” demişti. Bu, son yıllarda yaptığı benzer açıklamalardan sadece biriydi.

Hükümet Verimliliği Departmanı’ndaki (DOGE) denetim görevi kargaşayla sona eren ve Başkan Donald Trump’ın harcama tasarısı nedeniyle Trump ile bir anlaşmazlığa dönüşen Musk için, bu paneldeki görev, herhangi bir sıfatla hükümete resmi şekilde geri dönüşünü işaret ediyor.

Musk ve Trump sonunda barıştılar ve Musk, bu hafta Beyaz Saray’da diğer teknoloji liderleriyle birlikte yapay zeka güvenliği konulu bir toplantıya katıldı.

Meridian, Hegseth’in duyurduğu, ordunun otonom savaş ve hızla gelişen teknolojiler etrafında yeniden yapılandırılmasına yönelik daha geniş kapsamlı bir girişimin parçası.

Hegseth, müşterek kuvvetler genelinde otonom ve robotik yetenekleri yaygınlaştırmak üzere, kendi ifadesiyle “hizmet kolu benzeri yetkiler”e sahip yeni bir dört yıldızlı muharebe komutanlığı olan Otonom Savaş Komutanlığı’nın (AUTOWARCOM) kurulduğunu duyurdu.

Savaş Bakanlığı ayrıca, Hegseth’in “yeni nesil otonom savaşçılar” olarak adlandırdığı kişiler için özel kariyer yolları oluşturmak üzere, tüm askeri birimlerde yeni mesleki çerçeveleri aşamalı olarak uygulamaya başlayacak.

“Otonom Savaş Komutanlığı’nı on yıl önce düşünmüş olmalıydık,” diyen Hegseth, Meridian’ın, ordunun geride kalmadan bir sonraki teknolojik dönüşümü öngörebilecek kadar ileriye bakmayı amaçladığını açıkladı.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Reuters: Suriye hükümeti yetkilileri ile Hizbullah Türkiye’de gizli görüşmeler yaptı

Yayınlanma

Suriye hükümeti temsilcileri ile Lübnan Hizbullahı’nın, aralarındaki gerilimi azaltmak amacıyla Türkiye’de yüz yüze görüşmeler yaptığı iddia edildi. Suriye iddiaları reddetti.

Reuters’a konuşan ve görüşme hakkında bilgi sahibi altı kaynak, bunun uzun süredir karşı karşıya olan taraflar arasında bilinen ilk toplantı olduğunu söyledi.

İki Suriyeli yetkili, bir ABD’li yetkili ve Hizbullah’a yakın üst düzey bir Lübnanlı güvenlik kaynağının da aralarında bulunduğu altı kaynak, Suriye yetkilileri ile Hizbullah yetkililerinin geçen ay en az bir kez gizlice bir araya geldiğini belirtti.

Esad’ın 2024’ün sonlarında devrilmesinin ardından Suriye’nin yeni hükümeti ile Hizbullah arasındaki gerilim artmıştı. Şam yönetimi, grubu Suriye üzerinden İran’a silah transfer etmekle suçlarken, ABD de Suriye ordusuna Hizbullah’la savaşmak üzere Lübnan’a asker göndermesi için baskı yapıyor.

Altı kaynağa göre geçen ayki görüşmeye Hizbullah temsilcileri ile Suriye istihbaratı ve dışişleri bakanlığından yetkililer katıldı. Toplantı, gerilimi düşürme amacıyla Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının daveti üzerine gerçekleştirildi.

Kaynakların tamamı, daha önce kamuoyuna yansımayan hassas görüşmeyi anlatabilmek için isimlerinin açıklanmaması koşuluyla konuştu.

Suriye Dışişleri Bakanlığı, Türkiye Dışişleri ve Savunma bakanlıkları ile ABD Dışişleri Bakanlığı, Reuters’ın toplantıyla ilgili sorularına hemen yanıt vermedi. Hizbullah’ın medya ofisi ise yorum yapmayı reddetti.

Kaynaklara göre taraflar karşılıklı güvenlik kaygılarını görüştü

ABD’li yetkili, Suriyeli yetkililer ve Lübnanlı kaynak, görüşmenin iki taraf arasındaki gerilim başlıklarını çözmeye odaklandığını ve olumlu geçtiğini söyledi.

Suriyeli yetkililerden biri, iki tarafın birbirine karşı düşmanlık beslemediği konusunda mutabık kaldığını ve Suriye’nin Hizbullah’a, grubun silahsızlandırılması amacıyla Lübnan’a askeri müdahalede bulunmayacağı güvencesini verdiğini aktardı.

Buna karşılık Suriyeli yetkililer, Hizbullah’tan sınır ötesi kaçakçılık girişimlerinin durdurulmasına yardımcı olmasını ve özellikle Suriye’nin güneyinde kalan uyuyan hücrelerini dağıtmasını istedi.

Suriye, salı günü ülkenin güneyinde roket fırlatmaya hazırlanan bir Hizbullah hücresinin yakalandığını açıklamıştı. Hizbullah ise çarşamba günü olaya karıştığını reddederek, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik ya da askeri faaliyete dahil değiliz,” açıklamasını yaptı.

Görüşme ve sonuçları hakkında doğrudan bilgi sahibi Lübnanlı kaynak iki tarafın “güvenlik meselelerinde büyük ilerleme kaydettiğini” belirtti.

Kaynak, Hizbullah’ın Lübnan içinde Suriye kaynaklı olası bir saldırıya ilişkin endişelerine atıfta bulunarak, “Hizbullah kendi cephesini güvence altına almak istiyor,” dedi.

Hem Suriyeli yetkili hem de Lübnanlı kaynak, nihai bir anlaşmaya varılmadığını ve herhangi bir açıklama yapılmasının planlanmadığını söyledi.

Lübnanlı kaynak, iki taraf arasında Türkiye aracılığıyla temasların yaklaşık iki ay önce başladığını da Reuters’a aktardı.

Suriye hükümeti enformasyon bakanlığına bağlı X hesabı böyle bir görüşme olduğu yönündeki iddiaları reddetti.

Toplantı için Türkiye bastırdı, İran yer almadı

Hem Hizbullah hem de Suriye hükümeti, daha önce birbirleriyle görüşmeye açık olduklarının sinyalini vermişti.

Temmuz ayında Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani, Şam’ın Hizbullah’la görüşmeye açık olduğunu söylemişti. Bir ay sonra Hizbullah lideri Naim Kasım da televizyonda yaptığı konuşmada grubun Suriye yönetimiyle görüşmeye itirazı olmadığını belirtmişti.

Üç kaynak, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara’nın önemli müttefiklerinden olan Türkiye’nin, bu çabalara doğrudan dahil olmak istediği için toplantının yapılması yönünde bastırdığını söyledi.

Ancak toplantılarda İran yer almadı.

Lübnanlı güvenlik kaynağına göre ise Hizbullah, İran’ın bilgisi dahilinde toplantıya katıldı. Ancak Tahran’ın, doğrudan görüşmelerde yer almamasından ve Şara’nın şimdilik İran’la doğrudan ilişki kurulması fikrini geri çevirmesinden rahatsız olduğu iddia edildi.

Kaynağa göre nihai anlaşmaya varılamamasının ve toplantıyla ilgili herhangi bir açıklama yapılmamasının temel nedeni de bu rahatsızlıktı.

İran’ın Cenevre’deki daimi temsilciliğinden konuya ilişkin hemen bir açıklama gelmedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English