Ortadoğu
İran: Kan ve petrol
Editörün notu: Almanya’da Sahra Wagenknecht İttifakı’nın (BSW) yürütme kurulu üyesi Sevim Dağdelen, ABD’nin İran’a yönelik saldırgan politikasının demokrasi veya insan hakları kaygısından ziyade, tamamen petrol kaynaklarını ele geçirme arzusundan kaynaklandığını ifade ediyor. NachDenkSeiten portalında yayımlanan köşe yazısında Dağdelen, mevcut durumu 1953’te Musaddık’a karşı düzenlenen CIA darbesiyle kıyaslayarak, Washington’ın yaptırımlar yoluyla ekonomik kaos yarattığını ve bu kaosu askeri müdahale veya rejim değişikliği için bir bahane olarak kullandığını ifade ediyor. ABD’nin Venezuela ve Irak’ta da benzer stratejiler izlediğini anımsatan Dağdelen, yaptırımların halk üzerindeki yıkıcı etkileri ve İsrail ile işbirliği içinde yürütülen savaş kışkırtıcılığı sert bir dille eleştiriyor. Ayrıca Dağdelen, ABD’nin İslamcılıkla mücadele veya nükleer silahların yayılmasını önleme konusundaki argümanlarının, kendi eylemleri ve müttefikleriyle ilişkileri göz önüne alındığında ikiyüzlü olduğuna dikkat çekiyor.
İran: Kan ve petrol
Sevim Dağdelen
NachDenkSeiten
14 Ocak 2026
Trump, İran petrolünü geri almak için savaş ve cezai gümrük vergileriyle tehditler savuruyor; tıpkı CIA’in Musaddık’ı devirdiği[1] ve ABD şirketlerinin petrolün yüzde 40’ına derhal el koyduğu 1953 yılında olduğu gibi. Bugün yaptırımlar ülkeyi boğuyor, kaos ve acı üretiyor; ardından bu durum Tahran’a karşı bir kanıt olarak kötüye kullanılıyor. Bu kinik şablon her zaman aynı işler: Krizi yarat, sonra onu istismar et. Dünya barışına yönelik en büyük tehdidin adı ABD’dir.
Venezuela ve İran’ın ortak noktası nedir? Her iki ülke de en büyük petrol rezervlerine sahip ilk 5 devlet arasında yer alıyor. Buna ek olarak, ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD’nin 51. eyaleti olarak ilhak etmek istediği Kanada; “örnek demokrasi” Suudi Arabistan ve 2003’teki ABD saldırı savaşından bu yana -kitle imha silahlarının sözde bertaraf edilmesi gerekçesiyle- ExxonMobil ve Chevron gibi petrol şirketlerinin yeniden erişim sağladığı Irak da bu listeye dâhildir. Irak’ın özerk bir parçası olan Irak Kürdistanı’nda ise Hunt Oil ve diğer ABD’li şirketler, Washington’un arabuluculuğuyla yeniden açılan Ceyhan boru hattından kazanç sağlıyor.
İran söz konusu olduğunda, ABD’nin derdi tıpkı Venezuela’da olduğu gibi petroldür. Aynı zamanda, bölgedeki rahatsız edici bir jeopolitik rakibin devre dışı bırakılması amaçlanıyor. Washington’ın, petrol şirketlerine ayrıcalıklı sömürü koşullarını garanti altına almak için bir rejim değişikliğini kullanması, İran tarihinde bir ilk olmayacaktır. Yapay zekâ nedeniyle ABD’nin muazzam ölçüde artan enerji ihtiyacını ucuza karşılamak isteyen Trump’ın, açık bir yağmacı kapitalizm yardımıyla uygulamaya koyduğu konsept de bu gibi görünüyor.
1953’ten bugüne: Darbenin taslağı
Tahran’daki rejim değişikliği konusuna geri dönelim. ABD, 1953 yılında İran’ın demokratik yollarla seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Musaddık’a karşı bir CIA darbesini desteklemiş; bunun sonucunda ülkede kanlı bir diktatörlük kuran Şah, ordu tarafından devlet başkanı olarak atanmıştı. İran istihbarat teşkilatı Savak[2], CIA ve Mossad’ın yardımıyla bir korku rejimi inşa etti.
Bugün diktatörün oğlu Rıza Pehlevi -ABD Başkanı Trump şimdilik ortak fotoğraf vermekten kaçınsa da- İran’da monarşistleri yeniden iktidara getirmek söz konusu olduğunda Birleşik Devletler’in favorisi olarak görülüyor.
Babasının iktidarının ABD petrol şirketleri için sağladığı avantaj tartışılmazdı. Paralı haydut çeteleri tarafından da kışkırtılan 1953 darbesinden sadece bir yıl sonra, Exxon ve Mobil’in öncü firmaları ile Texaco ve diğerleri İran petrolünün yüzde 40’ını güvence altına alırken, yüzde 40’lık kısım Shell ile birlikte İngilizlere gitmişti.
Yaptırımlar, kaos, savaş: Güncel senaryo
Jeffrey Sachs gibi ABD’li analistler, 2026 yılı için İran’da bir darbeye yönelik yeni bir CIA oyun kitabı konusunda şimdiden uyarılarda bulunuyor. Giderek sertleşen ABD yaptırımları sayesinde, giderek daha az döviz karşılığında daha az petrol ihraç edilebilir hale gelindi; bu da dramatik bir kur çöküşünü ve halk için devasa pahalılığı beraberinde getirdi. Yaptırımlar tek suçlu değil -kötü yönetim ve yolsuzluk da rol oynuyor- ancak bunlar tırmanışın belirleyici itici gücü olarak etki ediyor.
ABD yaptırım politikasının kinik standart örüntüsü tam olarak budur: ABD, sözde demokrasi ve insan haklarını koruma adına, üstün finansal gücünü İran, Suriye, Küba veya Venezuela gibi ülkeleri ekonomik olarak boğmak için kullanır.
Hiperenflasyon, ilaç kıtlığı, açlık ve çöken sağlık sistemleri gibi bizzat kışkırtılan acılar, daha sonra hükümetlerin beceriksizliğinin ve gaddarlığının kanıtı olarak sunulur.
Kısacası: Washington krizi yaratır ve bunu daha fazla baskı için propaganda malzemesi olarak kötüye kullanır.
ABD, Tahran’daki protestoların -ölü sayısı bilinmiyor- kanlı bir şekilde bastırılmasını, şimdi kışkırtılmamış ve uluslararası hukuka aykırı bir saldırı savaşı tehdidinde bulunmak için hoş bir bahane olarak kullanıyor; İsrail yönetimi de buna yüksek sesle destek veriyor. Bir ABD saldırısını adeta dil dökerek çağırmaya çalışan kişi, yine İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’dan başkası değil.
Lahey tarafından soykırım suçlamasıyla hakkında tutuklama kararı çıkarılan, muhtemel bir savaş suçlusu ile uluslararası hukuku peş peşe ihlal eden bir ABD Başkanı’nın, aniden insan hakları konusunda koruyucu bir güç olarak ortaya çıkmasında bir terslik olduğunu en basit zekâya sahip birinin bile fark etmesi gerekir.[3]
İran her halükârda ABD petrol şirketlerine ülkeye erişim izni vermeyi reddetmeye devam ediyor. ABD Başkanı’nın affedemediği tek suç budur. Washington hâlâ tereddüt ediyor; yaptırımların daha büyük bir hasara yol açıp açmayacağını, ülkedeki ekonomik durumun daha da kötüleşip istikrarsızlaşmanın ilerleyip ilerlemeyeceğini görmek için beklemek istiyor. Trump bunu başarmak için, Çin ile olan ve 2026 sonuna kadar pek çok ürün için gümrük vergilerini yüzde 10’da donduran gümrük savaşı ateşkesini bile riske atıyor. ABD Başkanı’na göre, İran ile ticaret yapan herkes gelecekte ABD’ye ithalatta yüzde 25 oranında bir cezai gümrük vergisi ödemeli.
Ancak İran yurt dışına neredeyse hiç petrol satamaz hale gelirse, para birimi tamamen çökecektir. Ülkenin mali çöküş yaşaması, maliyetli bir savaş yerine Washington’ın hesabına daha çok uyacaktır. Ancak İran petrolünün Çin’e ihracatı şimdiden büyük ölçüde azalmış olsa da Pekin ABD diktasına boyun eğmek istemiyor. Buna ek olarak, İran ile yaşanan son silahlı çatışma en iyi ihtimalle bir pat durumuyla sonuçlanmıştı.
Belirleyici soru, ABD’nin başarılı bir askeri müdahalesi için kara birliklerinin hazır bulunmasının gerekip gerekmediğidir. Etnik azınlıklardan devşirilen silahlı milislerin seferber edilmesi, sadece birliklerin sayısal zayıflığı nedeniyle bile pek umut verici görünmüyor. Bu arada muhafazakâr Jerusalem Post gazetesi, İsrail gizli servisinin İran’daki protestolar üzerinde daha fazla nüfuz kazanma girişimlerini haberleştiriyor.
Alman Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, İran’daki “rejimin” her türlü meşruiyetini reddetti ancak bir rejim değişikliğini hayata geçirmek için daha da sert yaptırımlar yoluna güveniyor. Türkiye’de ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mossad’ın İran’da bir darbe gerçekleştirme girişimine yönelik eleştirisini yineledi.
İkiyüzlü savaş gerekçeleri ve gerçek tehdit
ABD’nin savaşı için bir başka argüman olarak İslamcılıkla mücadele öne sürülebilirdi. Ancak burada da hem Washington hem de Brüksel tarafından el üstünde tutulduktan sonra Halep’te İslamcı terör örgütleriyle birlikte Kürt sivilleri katlettiren tek adam el-Colani’nin bulunduğu Suriye’ye bir bakış atmak, İslamcılıkla sözde mücadelenin ciddiye alınmadığını anlamak için yeterlidir. Berlin’de, eski el-Kaide mensubuna önümüzdeki hafta kırmızı halı serilecek.
Başkan Trump’ın savaş propagandasına kananlar, aptallıklarıyla ABD’nin uluslararası hukuka aykırı savaşına yol açma tehlikesiyle karşı karşıya kalır ve koca bir bölgenin kaosa sürüklenmesinin sorumluluğunu taşır. Yaklaşık bir milyon insan, ABD’nin İran’ın komşusu Irak’a yaptığı saldırıyı zamanında hayatlarıyla ödedi. Bu tarihin tekerrür etmesi özel bir trajedi olurdu.
İran’ın uran zenginleştirmesi konusundaki anlaşmazlık üzerinden bir savaş meşruiyeti yaratma girişimi de benzer bir durumdur. İran’ın kitle imha silahları edinmek istediği suçlaması, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı[4] ne imzalamış ne de onaylamış olan ve Stockholm Barış Enstitüsü SIPRI’nin tahminlerine göre 90 nükleer savaş başlığına sahip bulunan bir ülkeden, yani ABD ve Almanya’nın bölgedeki yakın müttefiki İsrail’den gelmektedir.
Sonuç olarak durum değişmiyor: Uluslararası güvenlik ve dünya barışı için en büyük tehdit, Gazze’deki Filistinlilere yönelik soykırımı Alman federal hükümetiyle birlikte desteklemeye hazır olan ABD’dir. Fakat ABD Başkanı Trump her şeye hazırdır; ABD petrol şirketlerinin İran’daki siyah altına nihayet yeniden kavuşabilmesi için çok fazla kan dökmeye de hazır olduğu konusunda kimse hayale kapılmamalıdır.
Avrupa’da yenilenen ABD emperyalizmine kırmızı kart göstermek, yaklaşık 100 bin ABD askerinin geri çekilmesini talep etmek ve NATO’dan çıkmak demektir; zira NATO yalnızca Kuzey Atlantik’te ABD hegemonyasını tesis etmek ve ABD’deki milyarderlerin çıkarları doğrultusunda küresel bir tırmanışın aracı olarak hizmet etmek için vardır.
[1] Muhammed Musaddık ve 1953 Darbesi (Ajax Operasyonu): İran’ın demokratik yollarla seçilen ilk başbakanı olan Musaddık, İngilizlerin kontrolündeki İran petrollerini 1951 yılında millileştirme kararı aldı. Bu hamle, İngiltere ve ABD’nin çıkarlarını zedelediği için CIA (ABD) ve MI6 (İngiltere) işbirliğiyle düzenlenen “Ajax Operasyonu” adlı askeri darbeyle 1953’te devrildi. Bu olay, Orta Doğu tarihinde dış müdahale ile rejim değişikliğinin en sembolik örneklerinden biri kabul edilir. (ç.n.)
[2] Savak: 1953 darbesinden sonra Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde kurulan İran gizli polis teşkilatıdır. CIA ve İsrail dış istihbarat teşkilatı Mossad’ın yardımlarıyla yapılandırılan Savak, 1979 İslam Devrimi’ne kadar muhaliflere yönelik ağır işkenceler, infazlar ve baskı politikalarıyla tanınmış; rejimin “korku imparatorluğu” olarak anılmıştır. (ç.n.)
[3] Burada kastedilen, Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)’dir. Mahkeme, Gazze’deki savaş sırasında işlenen insanlık suçları ve savaş suçları iddiaları nedeniyle İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında tutuklama kararı çıkarmıştır. (ç.n)
[4] Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT): Nükleer silahların yayılmasını engellemeyi, nükleer enerjinin barışçıl kullanımını teşvik etmeyi amaçlayan uluslararası bir anlaşmadır. İsrail, nükleer silah sahibi olduğu yaygın olarak kabul edilmesine rağmen (tahmini 90 başlık), bu anlaşmayı imzalamamış ve nükleer kapasitesi hakkında “ne doğrulama ne de yalanlama” (nükleer muğlaklık) politikası izlemektedir. Dağdelen, NPT’ye taraf olan İran’ın denetlenirken, taraf olmayan İsrail’in nükleer silahlarının görmezden gelinmesindeki çifte standarda dikkat çekmektedir.