Dünya Basını

İran’a saldırı: Kaba kuvveti alkışlamak

Yayınlanma

Alman NachDenkSeiten portalı yazarı Marcus Klöckner, İran’a yönelik saldırıların ahlaki ve hukuki meşruiyetini sert bir dille sorguluyor. Klöckner, bu tür saldırıların arkasına sığınılan “ahlaki gerekçelerin” aslında bir propaganda aracı olduğunu ve esasen “güçlünün hukukuna” (kaba kuvvet) dayandığını vurguluyor. Uluslararası hukukun, belirli gerekçeler (BM yetkisi veya meşru müdafaa) olmaksızın kuvvet kullanımını yasakladığını hatırlatarak bu saldırının bu çerçeveye oturmadığını kaydeden Klöckner, anayasa hukukçusu Safferling’in görüşlerine atıfta bulunarak, saldırının açıkça uluslararası hukuka aykırı olduğunu ifade ediyor.


İran’a saldırı: Kaba kuvveti alkışlamak

Marcus Klöckner
NachDenkSeiten
2 Mart 2026

İran’a saldırı ahlaki açıdan haklı mı? Bu soruyu soran kişi, propagandaya dolanma tehlikesiyle karşı karşıya. “İyiler” yine ahlak bayrağı altında savaş yürütseler bile; bu saldırı savaşının asil gerekçelerle, bir tankın yardımseverlikle olduğu kadar alakası var: Hiç! Ve İran’a karşı savaşta “ahlak sorusunu” hukuk sorusunun önüne koyan, kaba kuvveti meşrulaştırmış olur.

İran’a karşı savaş, “iyiler” ne zaman onu başlatsa duyulan o tonlarla başlıyor. Her zaman olduğu gibi mesele adaletsizliğe karşı mücadele. İyiler savaşı her zaman sadece özgürlük ve barış için yürütüyor.

Özellikle saldırı savaşlarında, füzelerinizin ve bombalarınızın temel ilke olarak sadece zavallı, ezilmiş bir halkı terör rejiminden kurtarmak için tasarlandığına inanmak son derece pratiktir. Propaganda işte böyle çalışır.

Ahlaki açıdan her türlü şüphenin üzerinde duranlar, ahlakı bayrak edinerek savaşa giriyor ve eleştirel bir karşı kamuoyunun parçaları bile onları takip ediyor. Nihayetinde: İran’a saldırı ahlaki açıdan haklı değil mi? “Mollalar” ülkede kendi insanlarından on binlercesini vahşice öldürmedi mi? İran’da insanları ezen bir terör rejimi hüküm sürmüyor mu? İranlılar özgürlüğü hak etmiyor mu?

Özellikle sözde eleştirel zihinler tarafındaki analiz zafiyeti dikkat çekici.

Eğer savaşlar için ölçüt bir ülkedeki adaletsizlikse, o zaman uluslararası hukuku ve hatta hukukun kendisini bütünüyle kaldıralım gitsin. O zaman, en azından belli açılardan medeni kazanımların bir parçası olarak kabul edilebilecek hukuku gömelim ve yeniden kaba kuvvet dönemine dönelim. O zaman herkes, kendi ölçütlerine göre saldırı serbestliğine sahip olur.

Küçük ölçekte, “güçlünün” büyük ölçekte kendine hak gördüğü gibi hareket edilse toplumlarımızda neler olacağını bir hayal edin. Sonuçta geriye sadece tek bir “hukuk” kalırdı; o da güçlünün hukuku.

Ancak, bu noktada mesele ilginçleşiyor: Temelde biz zaten uzun zamandır bu düzlemde hareket ediyoruz; en azından savaşlar söz konusu olduğunda. Sıradan insanlar ve küçük, zayıf devletler hukuka boyun eğmek zorunda. Jeopolitik ringindeki ağır sıkletler için ise başka bir ilke geçerli. Tanımlama gücünü arkalarına alarak, işlerine geleni kendilerine hak görüyorlar.

Doğru şu: İran’da adaletsizlik var. İran’da zalimce koşullar var; ancak bunların ikisi de Çin dahil olmak üzere birçok ülkede mevcut. Bu durum sorunu daha iyi yapmıyor, ancak temel bir gerçeği gözler önüne seriyor: Bir ülkedeki adaletsizlik savaş için gerçekten ölçüt olsaydı, tüm dünya alevler içinde kalırdı.

Kişinin kendi adalet duygusu, İran’a saldırının “doğru” olduğunu hissettirebilir, ancak bu durum onu hukuki kılmaz.

Güçlüler bir süredir uluslararası hukuku keyfi bir şekilde kullansalar da, uluslararası hukuk keyfiyetle oluşturulmuş bir yapı değildir.

Anayasa hukukçusu Christoph Safferling, Tagesschau’ya verdiği röportajda, “İran’a yönelik hava saldırıları uluslararası hukuka aykırı” diyor ve şunları ekliyor:

“Uluslararası hukuk burada aslında oldukça net. Kapsamlı bir güç kullanımı yasağı geçerli; egemen bir devletin toprak bağımsızlığına ve aynı zamanda siyasi bütünlüğüne kesinlikle saygı gösterilmelidir. Bunu burada görmüyoruz. Bu hava saldırıları, egemen bir devlet olarak İran’ı hedef alıyor ve bu nedenle en başta uluslararası hukuka aykırı.

Güç kullanımının birkaç gerekçesi olabilir. Bunlardan biri elbette Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yetki vermesidir. Burada böyle bir durum olmadığı açık. Bir diğeri ise meşru müdafaa olurdu. Ancak bunu da burada göremiyorum. Son olarak, kitlesel insan hakları ihlallerini önlemeye hizmet etmesi gereken bir gerekçe modeli olarak insani müdahaleden bahsedilebilirdi. Ancak bu, uluslararası teamül hukuku açısından, bu müdahaleyi haklı çıkaracağını söyleyebilecek kadar geniş bir kabul görmüş değil.”

Bunların hepsi doğru. Ancak ABD ve İsrail buna rağmen İran’a saldırdı. Bu koşullar altında saldırı savaşını meşru görenler, kaba kuvveti meşrulaştırmış olur ve üstüne üstlük, sırf sözde “kitle imha silahları” yüzünden Irak’a saldıran o buz gibi güç politikasını aptalca takip etmiş olur. Bunu anlamak gerçekten bu kadar mı zor?

Andrey Kortunov: Ayetullah öldürüldü, fakat ortada zafer yok

Çok Okunanlar

Exit mobile version